İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 13095

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6376

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3850

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 1874

İstanbul

Ozan Bilican

5 / Puan: 1721

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1500

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1263

İstanbul

Sıla Münir

9 / Puan: 1223

İstanbul

Osman Batur Akbulut

10 / Puan: 1217

Kırıkkale

Mümin Yolcu

11 / Puan: 922

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 910

İstanbul

Mücahid Cesur

13 / Puan: 904

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

14 / Puan: 867

Ankara

Ali Turan

15 / Puan: 820

İstanbul

Moko Ju Balala

16 / Puan: 814

İstanbul

Müsemma Şahin

17 / Puan: 754

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 708

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

21 / Puan: 632

Ankara

Yamanduruş

20 / Puan: 632

Sakarya

Muharrem Morkoç

22 / Puan: 630

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 626

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 595

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 514

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 461

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 416

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 404

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 403

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 382

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 42 dakika kaldı.

Mustafa Karayel yazdı, 3 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas 17 13:00
Din Gayreti

Bir Mecusi yani ateşe tapan, kendi din gayretiyle, insanlar için çok lüzumlu bir yere, güzel bir köprü yaptırır. Sultan Mahmud Gaznevi hazretleri ordusuyla bir nehirden geçmek isterken bu köprüyü görünce, yaptıran kişiye dua etmek ister. Bunun üzerine maiyetindekiler, köprüyü yaptıranın Müslüman olmadığını söylerler. Sultan Mahmud Han bu kişiyi çağırtır, ona teşekkür edip,(Güzel ve faydalı bir hizmet yapmışsın. Gel, bir de Müslüman ol! Allahü teâlânın rızasını da kazan, ahiretini de kurtar, Cennetlik ol!) der. Mecusi kabul etmez. Sultan, masrafının iki katını vererek köprüyü satın almak ister. Mecusi yine kabul etmez, (Ben bunu dinim için yaptım, parayla satmam) der. Bâtıl dini için bile, yaptığını parayla değişmez. Padişah, bedelini çok daha fazla vererek satın almakta ısrar eder. Mecusi yine kabul etmez. Mecusiyi zorlayınca daha fazla bu duruma dayanamaz. Peki, köprüde buluşalım, der. Köprünün ortasına geldiklerinde köprünün en tepesine çıkar, ve kendisini aşağı bırakır.

Ferideddîn-i Genc-i Şeker hazretleri bunu anlatır ve şu tarihi nasihatte bulunur;

 (Ey Müslüman! Sen din gayretini bir Mecusi’den mi öğreneceksin? O dini için canından oldu. Senin gayretin nerede?) buyurur.

Ahmet Sivren yazdı, 8 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Kas 17 01:00

Ahmet Sivren

Puan: 288

Birinci Youtubers Meydan Muharebesi

Sosyal medya acayip bir arena. Özellikle son yıllarda popülaritesi iyice artan facebook, twitter, instagram gibi sosyal medya araçları sayesinde insanlar kendilerini özgürce ve özgünce ifade edebiliyorlar. Bu bakımdan sosyal medya, bağımsız yapılar olarak dikkat çekiyor. Sosyal medya araçlarının nevi şahsına münhasır ya da ortak bir ıstılahı bile oluşmuş durumda bugün… Kullanıcı, beğen-paylaş, tiwitle, etiketle gibi bir takım ifadeler şu an anaokulu yaşındaki çocukların dahi literatürüne girmiş bulunuyor.

Bu minvalde Youtube (Yutub) da insanların video paylaşımları yapabildikleri özgün platformlardan biri. Bu platformda sayfa açıp aktif video paylaşımı yapanlara Youtuber (Yutubır) deniyor.

Belki malumunuz, sosyal medya özellikle Youtube camiası şu an genç bir Youtuber’ı ve videolarını konuşuyor. Daha doğrusu bu gencin hayatında ve tabii ki videolarında yaptığı inkılabî değişimi…

Bu değişimin özü şu: Bu genç kardeşimiz İslamî ölçülere aykırı olan yaşantısını, şer’i hükümleri esas alarak değiştirme kararı almış ve geçmişte işlediği günahlarından ‘tövbe ettiğini’ kendi Youtube kanalında ilân etmiştir.

Zaten her şey de bundan sonra başlamış ve ciddi bir takipçi kitlesine sahip bu Youtuber’a çok farklı tepkiler gelmiştir. Zaten makalemize bu başlığı vermemize sebep olan da daha ziyade diğer Youtuberlarca yayınlanan bu videolardır.

Geçmişine bir sünger çekerek af dileyip Allah’a tövbe eden biri ve ona destek verenler ile ondaki değişimi farklı yorumlayanlar ve bu değişimin yanlış ve daha kötü, kandırılmışlık, beyni yıkanmışlık, vatan hainliği olarak değerlendirenler arasında yaşanan tartışmalar, bu sanal muharebenin birincisini teşkil ediyor bana göre. Zira bildiğim kadarıyla böylesi bir değişime ve bunun -bir Youtuber’dan bekleneceği şekilde- video ile ilanına Youtube camiasında ilk kez şahit olunuyor -en azından Türkiye'de-.

Açıkçası bir Müslümanın şer’î hükümlere bağlılığını açıklaması kadar normal bir şey yokken bu konunun neden bu kadar gündem olduğunun masaya yatırılması gerekiyor. Öyle ya, zaten Müslüman Allah'a teslim olan kişi değil midir? Peki, nedir bu meseleyi bu kadar dikkat-i calip kılan?

El-cevap: Değişimin niteliği!

Zira bu yaşanan değişim; salt ‘kimlik Müslümanlığı’ndan hayatın her alanını kuşatan ve Tevhidî bir bakışla İslam’ın tarif ettiği Müslümanlığa giden bir değişim.

Çünkü bu değişim; kandırılmış, aldatılmış bir Müslüman profilinden; anlaşılmış, idrak edilmiş, akide üzerinde düşünülerek iman edilmiş bir değişim.

Bu değişim; sistem tarafından ezberletilmiş, dikte edilmiş bir din algısından, gerçekleri ifşa eden, hakikatleri gizlemeyen, hayatın öncesini ve sonrasını idrake sevk eden bir değişim.

Fakat bu değişim; kendi içinde bir zorluğu barındıran ve zorluklara göğüs gerebilmeyi, amansız bir mücadeleyi, azimle bilenmeyi gerektiren bir değişim.

Bu değişim, bedeli olan ve bu bedel karşılığında Ahiret mükâfatlarını umduran bir değişim.

Bu değişime çok farklı yerlerden tepkilerin gelmesi bizler için garipsenecek bir durum değildir. Zira İslâm’ı bir dava ve davet çalışması olarak algılayıp bu konuda önce kendisinde inkilâbî bir değişime imza atan ve sonra da yaşadığı toplumda böylesi bir değişimi var etmek için çalışan insanlara gelen/gelecek olan olumsuz tepkiler, biz biliriz ki Sünnetullah gereğidir.

Çok değil, daha birkaç hafta öncesinde Abdullah İmamoğlu hocamızın Cuma mesajına malum çevrelerden gelen seviyesiz tepkileri unutmadık... Unutmadık ama bu önemsediğimizden değil; acıdığımızdan, içimiz yandığından… Zira insanlığa hayat iksiri sunan bir davanın mübaşirleri olarak bizlerin, laik rejimin aşağılık tornasından geçmiş, seviyesizlikte zirve yapan bu insanlar için elimizden gelen şey sadece acımak değil, İstiyoruz ki onların da kendisiyle adalet ve huzur bulacağı bir dünya görüşüne kapıları açalım.

Dolayısıyla malum çevrelerden ve onların farklı varyasyonlarındaki türevlerinden gelen tepkiler, İslam davası taşıyanlar için garipsenecek bir şey değildir; sen de garipseme Youtuber kardeşim... Dava adamları, çok yönlü bu saldırılar için Rabbine yönelerek kulluğu yalnızca ona göstermeli, ona güvenip ona sığınmalı ve onun rızasına ters düşecek hususlarda dik duruş sergilemelidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.”[1]

Çünkü bu yol/iş; azmi gerektiren işlerdendir!

[1] Âli İmran 186

Sema Yilmaz yazdı, 16 kez açıldı, 8 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Kas 17 17:00

Sema Yilmaz

Puan: 103

 Zamanla Sevgimiz de Yalancılaşıyor
ede0a027e67439a2060a8c75793c169b1511016343

İnsan ölür, gider. Ardında ise iyi ya da kötü olarak yaptıkları kalır. Amel defterine, ardında bıraktığı şeyin niteliğine göre sevap ya da günah yazılır. Mesela, bir insan ağaç diker ve bu dünyadan göçer giderse o ağaç yaşadığı ve canlilar faydalandığı sürece sevap yazılır. Mesela, bir insan bar açar,işletir ve öldüğü halde o yer işlediği sürece günah yazılır. Biz evlatlar da anne ve babalarımızın birer ağacıyız. Şu dünyada en çok kimi seviyorsun diye sorsalar, bir çoğumuz gibi hepimiz annemi,babami ya da her ikisini de seviyorum,diyeceğiz. Peki sevgili kardeşim annen baban için neler yaptın? Onları ne kadar mutlu edebildin? Bazılarımız anne baba ya da her ikisini de kaybetmiş olabilir. Geçmişlere Allah rahmet, kalanlara da hayırlı ömürler versin. Sizler,bizler onların amel defteriyiz. Çünkü onların şu dünyada yaşayan ağaçlarıyız. Kimimiz fayda veriyor kimimiz gölgemizde solumak isteyen olunca dalımızdan kovuyoruz. Eğer hakiki mana da Allah’ı sevseydik, O’nun dediklerini harfiyen yapmaya “gayret” ederdik hakiki manada anne ve babasını seven de onlar için de “gayret” eder. Seviyorum,diyoruz lakin sevgimizi tescilleyecek elimizde bir tutar dal yok. Günler, aylar, yıllar geçtikçe bizler dağılıyoruz. Artık zamanla sevgimiz de yalancılaşıyor…

ede0a027e67439a2060a8c75793c169b1511016343

20 Kas 14:24

Misafir

Sevgili peygamberimiz; “Ana ve babanıza iyilik edin ve ihsanda bulununuz ki,çocuklarınız da size itaat etsin ve saygı göstersin.”

Sıla Münir yazdı, 29 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Kas 17 17:00

Sıla Münir

Puan: 1223

Mutlu Bir Şiir
4c293a603d83205133bb3c3cedfae7701510924606

Ben, mâzide kalmış bir çocuğum.

Olmadı hiç bebeğim,

Sıcacıktı gocuğum...

Naylondu pabuçlarım,

Hem de en karasından.

Coşkulu zıplayışlar,

Rüzgâr dengi koşmalar,

O pabuçtan yadigâr..

Beşi bitirene değin,

Alamadım hiç simit,

Çıkınım ekmek zeytin,

Lüksüm ise bisküvit.

Manavdaki kiviyi,

Sandım ithal patates,

Bilmediğin meyveye

Olmuyordu pek heves.

Gözü aç olmadım hiç,

Açlığım sevgiyeydi,

Küçücük bir yerim,

Kocaman dünyam vardı.

Mahrum kaldıklarımın,

Misli hayâlim vardı.

İstemekden utanır,

Ama göz yalvarırdı.

Dondurmacı boş geçmez,

Macuncu az pintiydi.

Paramızsa hep yetmez;

Ceviz helva, of, neydi!

Mahallenin ahvali,

Zerzavatçı başında,

Sorulur hararetli,

Kim kaçmış genç yaşında?

Kahveler hâne idi,

Bir fincan tuz aslında,

Sohbete bahaneydi.

Leblebi tozu ve kaymak,

Kışın buzdan kaydırak,

Toprakda yalın ayak,

Saadetin misliydi.

Boşuna beklemeyin,

Bu mutlu şiirimi

Zamâne velediyle

Mukayese ederek,

Berbâd etmeyeceğim!

Muhakkak her devirde,

Var saadet sebebi,

Sever Allahü teâlâ;

Mütevekkil kimseyi...

4c293a603d83205133bb3c3cedfae7701510924606

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Çile isimli eserinde yer almaktadır.

Zihni Yıldız yazdı, 26 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 17 17:00
Toprağın Tuzu Biberi
59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth) filmini izledikten sonra zihnimde oluşan ve dağınık halde bekleyen düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. O kadar dağınık ki klasik yazı stilimizin dışına çıkıp madde madde sıralayarak işin içinden çıkmaya çalışacağım:

- Yazının sonunda kuracağım "bu filmi mutlaka -ibret nazarı ile- izlemelisiniz" cümlesini dikey geçişle en baştan söyleyelim, sizin işiniz de kolaylaşsın. İsteyen istediği çıkıştan ayrılabilir. Biraz can sıkıcı konulara gireceğiz, yüreği yananlarla baş başa kalmamızda fayda var.

- Öncelikle Sebastião Salgado "usta"dan bahsetmek gerek. Gerek de ben kendisi hakkında hiç bir şey bilmiyordum bu güne kadar. Ara Güler'in arkadaşı imiş. TRT'de çalışırken Ara Güler'le röportaj çekimleri yapmıştık. (60'lı yıllarda çektiği bir İstanbul fotoğrafını bana hediye etmişti. Şimdi kim bilir nerede o siyabeyaz Karaköy fotoğrafı) O çekimler sırasında dostu Salagado'dan bahsetti ise ismini o zaman duymuşumdur. Yoksa bu güne kadar Salgado'nun ismini bile duymadım desem yalan olmaz. Bugünlerde biraz tanıdıktan sonra "bir kameraman eskisi olarak bu ayıp da bana yeter" dedim kendi kendime. Enteresan bir hayat hikayesi var. Brezilya'da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası onun ekonomi okumasını istiyor, o da sonuna kadar bu alanda okuyup uzmanlaşıyor. Dünya Bankasında çalışmaya başlıyor, ülkesindeki dikta rejiminden kaçıp Avrupa'ya göçüyor. İngiltere ve Fransa'da hayatını devam ettirirken yanında hep mimar eşi var. Eşi Lelia'nın fotoğraf makinesini iş gezilerinde yanına almasıyla başlayan fotoğraf merakı kısa sürede onu işi gücü terk edip tek uğraşı haline geliyor. Ondan sonra o ülke senin, bu ülke benim dolaşıyor dünyayı. Hep de problemli ülkeler. Savaşlar, kötü hayat şartları, göçler, krizler... Ömrünün sonuna doğru başlangıç noktasına, yani baba ocağına geri dönüyor ve kıraç toprakları yeniden yeşertmek için eşiyle birlikte saygı duyulacak bir projeye başlıyorlar. Ana hatları bu hayatının. Tabi bu arada oğlu da kendisi fotoğraf ve film alanında uzmanlaşmış. Bir de ilginç bir bilgi; fotoğraf çekmek için geldiği Türkiye'de esnaftan dayak yemiş.

- Yönetmen Wim Wenders ve oğlu Juliano, Salgado'nun 40 yıllık fotoğrafçılık serüvenini orijinal bir kurgu ile bu biyografik belgesel hazırlamaya karar vermişler. Çoğunlukla siyahbeyaz fotoğraflar ve Salgado'nun yine siyahbeyaz izahlarından oluşuyor. Etkileyici bir anlatım. 2 saatlik belgeseli dikkatiniz hiç dağılmadan seyredebileceğiniz konusunda garanti verebilirim.

- Çünkü bu belgeselde anlatılan çiçek-böcek değil, çoğunlukla biz insanlar. İnsanın yeryüzünde yapabileceği zulüm ve vahşet fotoğraflarla belgelenmiş. Donup kalıyorsunuz. Sürekli bir sağ yanağınıza, bir sol yanağınıza tokat atılıyor ve gözünüzden çıngılar çıkıyor. Şok üstüne şok yaşıyorsunuz. Kurmaca falan değil. Dünyanın dört bir yanından gerçek olayların fotoğrafları bunlar.

- Onun için filmin ismini "Toprağın Tuzu" koymuşlar. O tuz biziz, biz insanlar. Tuz dedikse olumlu manada değil tabi ki. yani "çorbanın tadı tuzu yok" derken buradaki "tuz"dan lezzet artıran bir unsuru kastederiz. Toprağın tuzu olan "insan" ise toprağı çoraklaştıran, çürüten ve yaşanmaz hale getiren bir karabasan gibi bir şey. En azından ben böyle anlıyorum. Tuz gıdaları korumakta kullanılır ama toprakta bulununca onu kurak hale getirir. Hiç bir şey bitemez, canlı yaşayamaz hale gelir. "Yeryüzünde yaşayan insan toprağı çoraklaştırıyor, yaşanmaz hale getiriyor" demek istemişler.

- Hatta Salgado, filmin sonlarına doğru "Biz insanlar korkunç hayvanlarız. Yaşanan bir delilik öyküsüdür. Biz gaddarız, tarihimiz savaşlar tarihinden ibaret, türümüzün ne kadar korkunç olduğunu görmek için herkes bu fotoğrafları görmeli" diye iddialı cümleler kuruyor ki buna katılmam mümkün değil. İnancım buna müsaade etmez. Biz insanız, hayvan değil.(hayvanları aşağılamak için söylemiyorum bunu. Salgado "korkunç hayvanlarız" derken hayvanları da aşağılamış oluyor farkına varmadan) İnsan gibi yaşarsak, tabiatımıza uygun davranırsak öyle "korkunç"luklar yap/a/mayız. İnsanda asıl olan iyiliktir, güzelliktir. Kötülük arızidir, hastalıktır ve tedavi edilebilir.

- Salgado'nun bu rijit cümleleri kurmasına sebep olan Ruanda'daki katliama bir parantez açmamız gerekecek. 1994'te 100 gün içinde 1.000.000'a (bir milyon) yakın insan tekinin öldürüldüğü insanlığın yüz karası katliam. Modern dünyanın gözü önünde Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki ölümcül kapışma. Horoz döğüşü seyreder gibi seyretti insanlık bu vahşeti. Salgado amcamız her zaman olduğu gibi tam zamanında orada. Fotoğraf makinesi ile şahit oluyor bu kadar insanın katledilmesine. Baş sorumlu Fransa. Salgado da bir Fransız ajansın muhabiri olarak orada. En "etkileyici" ve "estetik" ceset görüntülerini burada çekiyor. Hepsi siyahbeyaz.(Kan revan görüntü belli olmasın diye mi acaba?) Fransız ordusundan ayarlanan kepçeler cesetleri kavradığı gibi alıyor, birinin kolu, diğerinin bacağı sallanıyor. Açılan çukurlara boşaltıyor ve üstünü örtüyorlar. Salgado bu vahşetten acayip etkilenmiş olacak ki "biz insanlar korkunç hayvanlarız" deme noktasına geliyor. Tamam da bu zavallı kabileler durduk yerde mi birbirine girdi? Vahşi kapitalizmin hiç mi suçu yok? Ne diyordu Sezen Aksu: "masum değiliz, hiçbirimiz"

- Sonunda Salgado usta yaptığı işten nefret etmiş olacak ki, doğduğu topraklara dönüyor ailesi ile beraber. Babasının bakımsızlıktan çöle dönmüş arazisini ağaçlandırıp bir tabiat parkı haline getirmek için var güçleri ile çabalıyorlar eşi ile birlikte. Kendisi dağa taşa vuruyor, ot böcek resimleri çekmeye başlıyor, el değmemiş alanlara yöneliyor, doğanın kendi kendisini yenilemesine katkı babından kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Halen de devam ediyormuş bu uğraşları. Aslında saygı duyulması gereken bir davranış bu. Ama bana biraz da günah çıkarma gibi geldi, ne yalan söyleyim. Pişmanlık sayılmaz ama geçmişine bakıp "bu fotoğrafları çektim de ne oldu, o katliamları, sürgünleri, işkenceleri belgeledim sadece, engelleme yönünde hiç bir katkısı olmadı" diye mi düşündü acaba.

Neyse, Toprağın Tuzu böyle karışık çağrışımlara sebep oldu bende. İzleyin sizin de kafanız karışsın. "İnsan insanın kurdudur" sözünün sağlaması gibi bir şey. Esfelessafilin noktası yani. Oysa sarkacın diğer ucunda "insan insanın yurdu" olma potansiyeli her zaman vardı. Yazık ki ne yazık. İnsan "insan"lıktan çıkınca hem kendisinde hem de toprakta olumsuz/ölümsüz iz bırakıyor şekilde görüldüğü gibi.

59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 118 kez açıldı, 10 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Kas 17 17:00
Bilgi Çağının Vesveseli Müslümanları 

Günümüz Müslümanlarının kendilerinden öncekileri aşağılayacak kadar kendilerini beğenmelerinin önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun çıkış noktalarından bir tanesi “bilgi çağında” olduğumuzun kesin kabulü. Üzerinde hiç tartışmadığımız bu kabul bize internet ve kitle iletişim vasıtaları aracılığıyla en doğru bilgiye ulaşabildiğimizi zannettiriyor. Artık, bir flash belleke binlerce kitap, resim, video, dergi sığdırabiliyoruz. Hepsinden öte, başta Google olmak üzere onlarca arama motoru ile istediğimiz herhangi bir bilgiye çok kısa bir süre içerisinde erişebiliriz.

Bu da bizce bir bilgiye erişmek için aylarca yolculuk yapmak zorunda kalan, birçoğunun eserine ulaşamadığımız, eski dönem insanlarından bizi üstün kılıyor.

Sözlükleri kullanmaya başladığım ilk günlerde “kadınların cenaze namazı kılamayacağını” iddia eden bir arkadaşım bana dayanak olarak İslami sorularda ilk çıkan bir internet sitesinin linkini vermişti. Ben de ona o sitenin meseleyi yanlış aksettirdiğini, herkesin evinde bulanan Ömer Nasuhi Bilmen’in İslam İlmihali kitabında dahi Kadınların nasıl cenaze namazı kılacağını açıkladığını aktarmıştım. Ama karşımdakini ikna edememiştim.

Muhatabımın verdiği delile baktığımda bahsedilenin, “cenazeye feryat figan eşlik etmemeye” ilişkin bir hüküm ihtiva ettiğini görmüş, sosyal medyadan böyle bir tartışmaya girmenin manasızlığını da görmüştüm.

İnternetin ne kadar güvenilir bir kaynak olduğunu gösteren güzel örneklerden biri geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’da yaşanan gözaltı operasyonları sonrasında yaşandı. Lübnanlı komedyen Charbel Khalil, Suud Prens Velid Bin Tellal’a kendini benzeterek bir fotoğraf çektirdi. Bu fotoğraf kısa bir süre sonra, “Velid Bin Tellal gözaltında fotoğraf çektirdi” başlığıyla dünya medyasında dönmeye başladı. Gerçek ortaya çıkana kadar binlerce insanın zihninde yaşanan hadiselerin bir oyun olduğunu düşündürdü.

Güncel bir hadisede bile bu kadar rahat manipülasyonun yapılabildiği bir ortamda yayılan İslami ilimlere güvenmenin ne kadar “akıllı insan” işi olduğu ortada.

Bu örnek yeterli gelmediyse sizden ricam Google’a “Meal” yazmanız ve ilk sayfada karşınıza çıkan siteleri okumanız. Dördüncü sıradaki site İskender Evrenesoğlu adıyla tanıdığımız en hafifinden mezcup diye tanımlanması gereken kişinin meal çalışmasını temele alıyor. Site o kadar popüler ki, Alexa sıralamasında Türkiye 737. Görünüyor.

Siteye girdiğimizde beyefendinin bir tefsir çalışması da olduğunu görüyoruz. İnternette en çok kullanılan .com uzantısıyla alınan kurantefsiri isimli site tamamen bu şahsın eserine ait. Tefsir sitesine girdiğimizde bir aplikasyon yapıldığını bu aplikasyonu 20 ila 50 bin kişinin indirdiğini görmek şaşkınlığınızı arttırabilir.

Henüz iki kötü örnekten bahsettim.

Bir de bunun “iyi” örnekleri var. Yani gerçekten ilmine güvendiğimiz, belirli bir tedrisattan geçmiş, hocalarımızın çalışmaları var. 1 saatten fazla konuştukları bir videodan iki dakikalık bir bölümü kesip paylaştığında saatlerce hatta yıllarca söylediklerinin tersi istikametinde bir söz söylediği zannedilen hocalarımız. Onların yanlışı başta bu konuşmaları internet üzerinde paylaşıma açmaları hatta kayıt altına almaları. Belirli bir ders silsilesinden geçmemiş iyi niyetli bir talebenin bile bağlamından kopartacağı sözleri umuma açık sarf etmenin doğru bir davranış olmadığı kopan fırtınalara bakıldığında ortada.

Emrah Firat yazdı, 30 kez açıldı, 18 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Kas 17 13:00

Emrah Firat

Puan: 33

Yalnız

Haliç'e vardım
Çok erkenden bu sabah
Oturdum biraz
İzledim...
Güneş doğmamıştı
Ve İstanbul uykudaydı daha
Uyanık bir bendim galiba
İstanbul sessizdi
Ve ben İstanbulu
Hiç böyle görmemiştim
Sessiz...
Sadece dalga sesleri vardı
Ve ben...
Seni düşündüm o an
Seni düşünmek için
Güzel bir yerdi
Ve güzel bir zaman...
Dalga sesleri eşliğinde
Düşünceme misafir ettim seni
Seni...
Seni düşünmek bile çok güzeldi
Martılar...
Martılar seslendi birden
Vapur düdükleri duyulmaya başladı
Evet...
İstanbul uyanmıştı
Dalga sesleri yalnız değildi artık
Ama ben hâlâ
Yalnızdım
Sensizdim
Ben nerede olursam olayım
Sen yoksan eğer
Yalnızım ben
Ve sen yoksun
İstanbulda yalnızım
Kalabalıkta yalnız...

Yusuf Basat yazdı, 19 kez açıldı, 1 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Kas 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 181

İnsan 

İnsan... “Ey insanoğlu” diye hiddetli bir nutuk ile başlamak isterdim. Derdiniz nedir ey insanlık? Bir derdimiz var dostlar, büyük bir derdimiz var hem de. “Senin derdin küçük sen şöyle geç, ah bey amca senin derdin baya büyükmüş sen böyle yanımıza gel” demeyecekler hiçbirimize. Kimse demeyecek, en yakının dahi demeyecek. Bir yerlerde "kendi düşen ağlamaz" sözüne erişip düştüğümüz gibi kalkmasını kendimiz öğreneceğiz. Bu günkü konumuz dertlerimiz.

İnsanlar dinledikleri dertlerden sonra zihinsel olarak antideprasan niteliğinde güçlü bir silah gibi görürler teselliyi, oysa teselli oyulmuş olan boş bir oyuğa yeniden toprak atmaktır. İnsan doğrulup ilk adımını atacağı an düşer, bu da hayatın küçük yaşta seni daima aşağıya çekeceğinin delaletidir. Kimimiz defalarca düştük, kimimiz düşürüldük ama sonunda bir şey öğrendik; kalkmak. Her seferinde düştüğümüz yerden dizlerimizde birer yara izi ile kalktık ve bu da düştüğümüzün somut örneği olan izlerle yaşayıp o izler sayesinde neden ve ne uğuruna düştüğümüzü hiçbir zaman unutmamamızı sağladı. İnsan düşer sevgili dostum, insan daima düşerek öğrenir. Düşmeyen insan hayatı eksik yaşamış bir insandır, işte bu yüzdendir ki; düşmek, bıraktığı izler dışında birçok şeyi de öğretir bizlere. Düştükçe daha çok sarılırız yaralarımıza ve sarıldıkça yaralarımıza bunun düşmemek anlamına gelmediğini görürüz. Sonra hayattan ikinci bir şeyi daha öğreniriz; düşme, çünkü düşersen yalnız kalırsın. Edindiğimiz o kadar derdin, tasanın bir anlamı vardı şimdi bunları yitirmek uğuruna düşmemek için çaba gösteriyor olmak bizleri her ne kadar hayatın karşısında ezici bir mağlup gibi gösterse de, biz insanoğlunun tek sorunu içimizden defedemediğimiz ego savaşlarıdır. Ne zaman egolarımızı yüzüstü bırakır ve arkamızı dönüp uzaklaşırsak o zaman zihnimize karşı olan tahakkümü elimizde bulundurabiliriz. Çünkü bizler insanız ve insan yalnız kalma kaygısına düşmemek uğuruna doğası gereği kibir denilen bataklıktan en az bir kereliğe mahsus atlamayı göze alır. Kimimiz o bataklıkta saplanır kalır, kimimiz ise layıkıyla atlar oradan. Kibir bazen bazılarımızı cehalete sürüklese de, bazılarımız nasibini kısa süreli alır ve kibir karşısında olgunlaşır. Buna da, her kötü arzu ve istekten doğan zafer diyebiliriz kendimiz için. Sonunu düşünmeden en zorlandığımız şeyi, yani kendimizi sorgulamalı ve dertlerimizin gizli kalmış birer kibirden doğup doğmadığını kendimize sormalıyız. İşin aslı dostum, bazen dertlerimizin suni olduğunu göremeyip dert babası gibi görünmek daha değerli kılmaz bizleri insanların gözünde, o yüzdendir ki her şeyden önce bizler teselli bekleyerek anlattığımız ve karşımızdakinden beklediğimiz teselliyi de aldıktan sonra memnuniyetsizce gömüldüğümüz dertlerimiz ile ne zaman yüzleşir ve ne zaman onların zihnimizde duygu yüklü geçici birer eylem olduğunu kendimize itiraf edebilirsek o zaman kalıcı bir refaha ulaşabiliriz.

Ve unutulmamalıdır ki; insan ne vakit kurtulursa gizli kalmış kibrinden o vakit kavuşur gönül hanesinde arzuladığı baharlara…

10 Kas 17:05

Anonim

Puan: 0

başarılı

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 240 kez açıldı, 17 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Kas 17 13:00
Kendine Aşırı Güvenme Taassubu 

Hicri 899 yılında vefat eden Şeyh Ahmed Zerruk k.s. tasavvufun esasları kitabını yazmasındaki gayenin Fıkıh ve Akaidi tarikatla ulaştırmak, şeriatla hakikati bir araya getirmek olarak aktarıyor.

Daha eserinin başında Tasavvufun iki bin kadar tarifle tarif edildiğini anlıyoruz. Ahmed Zerruk Hazretlerine göre Tasavvufun ortak bir tanımı varsa bu da Sıdkı Teveccüh yani Hz. Allah’a (C.C.) yönelmektir. Tariflerin çokluğu, yola çıkanların yoldaki konumlarına göre değişmesi tariflerin çoğalmasına neden oluyor.

Kendisinden öncekilerin daha faziletli olduğunu kabul etmek Asrı Saadetten sonra gelen bütün ariflerin ortak görüşüdür. Onlar, kendilerinden öncekilerin ne kadar faziletli olduğunu söylerken bu görüşlerini kendilerini aşağılamak için söylemiyordu. Biliyorlardı ki, Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) insanların en şereflisi/faziletlisi ve onun Ashabı da (Allah hepsinden razı olsun) onun ve diğer Peygamber efendilerimizin (A.S.) ümmetlerinin en şerefli/faziletlisiydi.

Bu anlayışın sadece Tasavvuf’da olmadığını, Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis, Kıraat başta olmak üzere İslami ilimlerin ve Hat, Tezhip gibi geleneksel İslam sanatlarının temsilcilerine baktığımızda görebiliriz. Bir cahil cesaretiyle, İslami ilimlerde yazılan kitapların şerhlerinin başlı başına bir eser ya da eserden daha geniş hacimli olmasına rağmen müstakil eser olarak kaleme alınmamasını bu edebe bağlamak hata olmaz umarım.

Bir örnek vermek gerekirse, Hüseyin Vassaf Efendi’nin yazdığı Sefine-i Evliya-yı Ebrâr Şerh-i Esmâr-ı Esrar isimli 2500 sayfalık şerhin yazıldığı eser, Mehmed Sami Es-Sunbülî’nin Esmâr-ı Esrar ismiyle kaleme alınmış 54 sayfalık bir eserdir. (İsmail Kara/ İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz)

Günümüze baktığımızda bunun tam tersi bir üslubun İslami ilimlerin her alanını ele geçirdiğini görebiliyoruz.

Artık tekkeye giren mürid, kendisini zamanının en büyük sofisi, tefsir dersi alan talebe; bundan öncekilerin hiç vakıf olamadığı incelikleri keskin zekâsıyla anlayabilen bir molla oluyor. Hatta öyle ki bırakalım Nakşi’nin Kadiri’yi ya da Kadiri’nin Nakşi’yi beğenmemesini, aynı Şeyh efendiden icazetli şeyhlerin müridleri bile bir diğerini beğenmiyor.

Sadece onlar mı? Maalesef değil: Şeyh efendiler, Tefsir, Kelam, Akaid, Fıkıh ya da Hadis âlimleri, çağları aşan, İslam tarihinin en büyük âlimi oluyor.

Biraz aklı başındaysa İslam dünyasının 500/600 yıldır İslam’dan uzaklaştığını hepten şirazesi kayanlarsa Hz. Peygamber döneminden sonra İslamı en doğru anlayan, anlatan/ yaşayan ya da yaşatanın kendisi olduğunu iddia ediyor.

Hz. Peygamber efendimizden de (haşa) daha sahih İslam bilgisine sahip olduğunu ve yaşadığını iddia edenler tamamen psikolojinin alanına giriyor.

Buradan devam edelim İnşallah.

Sıla Münir yazdı, 42 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Kas 17 21:00

Sıla Münir

Puan: 1223

İmdat Öğretmen
4afc372300b1e3294d9ee6417a92e6fb1509999805

4afc372300b1e3294d9ee6417a92e6fb1509999805

(Yazıda okuyacağınız farklı kelimeler, bir alışkanlığın neticesi değil, tamamiyle şenlik olsun diye kullanılmıştır. Bu notu, o kelimeleri merak edip dikkat kesilmeniz için değil içimden geldiği için yazdım.)

Şu eğitimde değişiklik, mahalle okulları, vs, .... Yine hatıralarımı fiştekledi.

İlk okulda bana ideal kazandıran tek öğretmenim, hiç dersimize girmeyen İmdat öğretmendi. Sebebini ağnadayım:

Bando takımına girmeyi öylesine şiddetli istiyordum ki... Çocukluk işte... Göz önünde olmak, kendini göstermek, ıspatlamak cezbediciydi nihayetinde. Beşinci sınıfta bu istek tavan yapmıştı. Okul çıkışı eve gitmez, bando provalarına katılırdım. Ekibin başındaki öğretmen, beni alamayacağını peşin peşin söylediği halde her provada yanlarında biterdim. Olmadı mahallede tenekeyle çalışırdım. Bildiğiniz kast sistemi uygulanıyordu. Hepsi zengin çocuğuydu. Birgün bandoculardan biri rahatsızlanıp okula gelmemişti. Öğretmen onun yerine beni aldı. Neredeyse ağlayacaktım sevinçten. Tam trompeti takıp takıştırıp sıraya girmiştim ki hasta denen kız gelmesin mi? ( Canlarııım, gelmesin dediğinizi duyar gibiyim.)

O an Küçük Emrah yanımda olsaydı elden ayakdan düşerdi, öyle bir ıstırap!

O halimi İmdat öğretmen görünce sordu haliyle. Anlattım. Bakmayın burada anlattım deyip geçiştirdiğime, gözyaşlarım ve sümüklerim hercümerc olmuştu.

Başımı okşadı, üzülme, dünyanın sonu değil, dedi. Ertesi gün tören için hazırlıklar yapılıyordu. Bağıranlar, itişenler, kakışanlar gırla gidiyordu. İmdat öğretmen beni yanına çağırdı. Elinde kocaman sırığa geçirilmiş Türk bayrağı, bayrağımız ve taşıma kemeri vardi. Al bakalım, bunu en önde sen taşıyacaksın, dedi! Ara verelim mi, yok yani ağlamaklı olduysanız, ne biliim yaşlar maşlar hücum ettiyse hani....

İmdat öğretmen, hiç dersimize girmedi. Koca beş sene boyunca edinip edineceğim en güzel ideali, "Asla ve asla kimsenin umudunu kırmama" idealini yüreğime işledi.

Allahü teâlâ İmdat öğretmenden razı olsun, onun gibi öğretmenlerin sayısını arttırsın.

Şundan eminim ki, bir çocuğu sevindirmek, ona güvenmek ve inanmak dünyanın en güzel ve en mühim idealidir!

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Çile isimli eserinde yer almaktadır.

Yusuf Basat yazdı, 34 kez açıldı, 3 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Kas 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 181

Baki Bir Hikaye 

Siz hiç çok iyi bildiğiniz bir hikayede kaybolmayı göze aldınız mı? Ben aldım. Hayatımın ikinci baharını yaşadığım bir evrede, karşıma çıkan bir hikayenin karanlığında kaybolacağımı bile bile her defasında gözüm kapalı bir şekilde oraya girerek kayboldum.

Bizler bu dünyada ne kadar yaşarsak yaşayalım, dünya ve insanlar üzerinde ne kadar etki bıraktıysak o kadar var olabiliriz. Var olabilmek... Varoluşumuz bir sigara tablasında sönen izmaritin sonu gibi olacak olsa da, değerli bir iz bırakabildiysek eğer pakette unutulmuş bir sigara dalı kadarda masum ve değerli de olabilir. Değer bilmez insanlar olduğumuz zamanlarımız oldu olmasına da, bu hayatı daha çok değeri bilinmeyen insanlar olarak adımlıyor oluşumuz baskın bir rol oynuyor. Hepimiz birçok hikaye ile karşılaşıp kimisini yaşadık, kimisini de dışarıdan izledik fakat ne pahasına olursa olsun hücrelerimize tek bir hikaye işledi. Fakat düşünülmesi gereken önemli husus; o hikayeyi bizde değerli kılan kişiler miydi yoksa zihnimiz mi? Bu günlerde kalplerimizin zihnimiz ile çok güçlü bir bağı olduğu kanısına takılmış durumdayım. Ne yaparsak yapalım unutulmayacak olan bir geçmiş ve ne yaparsak yapalım yaşamaktan vazgeçmeyeceğimiz şu anımız var. Kalp bir sevdaya karar verdiyse eğer, zihin ona uyum sağlar diye düşünürdüm lakin belli bir olgunluktan sonra insan yorulmuş olan kalbin sırtını yaslayıp kendini zihninin yani düşüncelerinin kucağına bırakıyor. Sakalları grileşmiş elli yaşlarında hayat tecrübesi ile dolu bir bey amca niteliğinde bütün saflığı ile açıyorum duyguları zihnimiz. Sevmeye, heyecan duymaya ve okunmaya dair bir hikaye biliyorum. Kadının aşkından ölmesine rağmen sürekli pencere pervazından rüzgarın uğultusu gibi sızmaya çalışan ayrılığa baktığı ve adamın sızan o bütün ayrılıklardan hayat olgunluğuna eriştiği bir hikaye. BİR olabilmeyi ne kadar başardıysalar da sızan tüm ayrılıkları defetmeyi de bir o kadar başaramadılar. Aylarda geçse birbirlerinden kaybolmadılar çünkü onlar, kendi hikayelerinde kaybolmuş ve bunun farkına bile varamamışlardı. Bazı aşklar suni bir bitiş yaşa da, bazen kalpler, bazen ise yazılan satırlar üzerinde asla bitmez. Yitip giden tek şey daima zamanın kendisidir. Bazı insanlar zaman dediğimiz kavramın içersin de birbirlerine ait birçok şeyi yitirebilirler fakat sevda zamana karşı ayakta durabilen tek şeydir. İnsan işte bu yüzden, çok iyi bildiği bir hikayede tekrar tekrar kaybolmaktan asla vazgeçmemeli. Çünkü bir kere vazgeçerse insan, bin defa ezilir zamanın altında.

Siz hiç çok iyi bildiğiniz bir hikayede kaybolmayı göze aldınız mı? Ben aldım ama bu sefer yüreğime buyruk değil sevdama itimat ettim de aldım.

Emir yazdı, 17 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Kas 17 01:00

Emir

Puan: 2

Soğuk Bir Kasım Gecesi

Hiç unutmam kasımın sonlarıydı soğuk bir o kadar da hüzünlü İstanbul gecelerinden biriydi içimde amansız bir sızı arayı çok açtık hiç bu kadar uzatmazdık onu çok özlemiştim içimden kendi kendime dedim ki 'ulan hazır sonbahar çıkmışken ne güzel kavuşuruz' derken sabah bavulu hazırlayıp yola koyulma vakti geldi dedim 8 ay açılmayan telefonu açtım takvim 27 kasım 2015 cuma içimde depremler kopuyor nedenini bilmiyorum her şeyden habersizim 12 otobüsüne yetişip yola koyulduk İzmit otogarındaydık 15 dakikalık molaya ne kadar sigara sığdırırsam o kadar kardı sigaranın tadı iğrenç geliyordu bok gibiydi hava güneşli ve soğuktu absürt bir gündü birden telefon çaldı ablası aradı şaşırdım çünkü telefon 8 aydır kapalı nerden hissetti acaba açtığımı hal hatır derken konu nerdesine geldi yolda olduğumu duyunca şaşırdı bir anlam veremedim her neyse sen nerdesin napıyorsun demeye kalmadan o birden söze atıldı yorgunum çeyizden geliyorum dedi buna sevinmiştim çünkü onu görme fırsatım olacaktı kimin düğünü kim evleniyor umrumda değildi sadece kendimi onu göreceğim düğün gününe odakladım kendimi o gün gelip çattı ama göremedim onu çünkü gitmemiştim çünkü onun düğünüydü çünkü artık imkansızdı çünkü artık ıhlamur çiçeğiydi... Çok zaman oldu dostlar çok zaman alıştım yaram kapanmadı; ama kanamıyorda, bugün yüzüne benzeyen bir yüz gördüm yabancı ve uzak bir şehirde gene aklıma düştü üç sigara yaktım biri kızı olduğunu hatırladığım için biri o güzel gözleri için biride bir daha adam olmayacak yüreğim için...

Yusuf Basat yazdı, 43 kez açıldı, 10 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
31 Eki 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 181

Kayboluş Hikayesi 

Siz hiç çok değer verdiğiniz birini kaybedeceğinizi bile bile gönlünüze aldınız mı? Ben aldım her şeyi mahvetmek uğuruna, aldım. Bir beklentim var yapraklarını yerlere saçmış olan şu sonbahardan. Mutluluk değil, huzuru bekliyorum fakat bekledikçe bulamayacağımı da devamında biliyorum çünkü "iyi şeyler birden bire olur, bu kadar bekletmez insanı" demiş Oğuzcum Atay.

Bundan yıllar önce zemherinin çetin bir şekilde yaşandığı bir dönemde kendimi kaybettim. Ben kendimi bir zemheriye ellerimle verdim. İnsan olgunlaşıp dalından düşmeden önce neyin ne olduğunu bilemiyor ve her şeyi yıldızlar gibi parlak sanıyor. Gel zaman git zaman derken yıllarca yeryüzünde oradan oraya sürüklenip kendimi bulmak gayesine düştüm. Ayak basmadığım hiçbir Arnavut kaldırımı, girmediğim hiçbir çıkmaz sokak ve perdeleri aralık olan hiçbir dar pencere kalmadı. Hepsine ama hepsine itina ile baktım. Bulamadım. Sonbahar geldi, umut geldi yine bulamadım. Sonra şifamın belkide bir kişide olduğunu düşünüp başladım doğru insanı beklemeye. Doğru insan... Nedir doğru insan? Gerçekten biz insanlar içimizde birbirlerimize biçilmiş bir doğruluğumuz var mıdır? Doğru insan... Velhasıl kelam yıllarca kendimi bulamadığım gibi çok uzun bir süre aramayı bıraktım ve kendimde yeni yeni şeyler keşfetmeye başladım. Her keşfettiğim yeni bir şeyden sonra merak duygum iyice kabardı ve kendi kendimin üzerine daha çok gittim, daha çok gittikçe de kendimi bulmaya daha çok yaklaştığımı fark ettim. İnsan kendini bulmak için önce ne istediğini, sonrada neyin olmasını istediğini bulmalıymış bunu da kendimi bulmaya çalışırken öğrendim. Bir zaman sonra baktım ki bazı olaylar karşısında akli melekelerimden ziyade kalbimin ve yüreğimin sesini daimi bir şekilde dinler olmuşum. Fakat ne uğuruna? Gelip geçenler uğuruna mı, yoksa koca bir boşluk uğuruna mı? Bu süre zarfında neyi çok iyi öğrendin diye sorsanız, aşk derim çünkü bu güne kadar sevgi ve aşkın varlığından emin olduğum kadar başka hiçbir şeyden tam anlamıyla emin olmadım. Bir kişiyi seviyorsam seviyorumdur, aşık olmuşsam bu da zamanla bana bildirilir. İşte bu yüzden, içi masum bir sevgi ile dolu olan gönüllerin asla ve asla boşlukta olduğu düşünülemez. Hayatım boyunca sevmenin ne demek olduğunu bilip sevilmenin hasretliğini çekmiş biri olarak bu günlerde yeniden aynı eylemi tekrarlama gayesi içerisine girdim. Yaralı bir kadın çıktı karşıma. Acılarının ve yaralarının ne olduğunu bilip onların farkında olmayan bir kadın. Bilmek ve farkındalık. Kadın üzülmüş, defalarca hayal kırıklığına uğramış ve haddinden fazla yorulmuştu ve düştüğü o yerden "kaldır beni" masumluğunda olan bakışları ona hiç kimseye uzatmadığım sağlamlıkta tutunacak bir dal olmam gerektiğini düşündürdü. Şiir gfibi bir şey sanırım bu, her kadına tutunacak bir dal uzatılmaz ama öyle kadınlar vardır ki yıllardır tanıdığınızı sanırsınız fakat günün birinde öyle bir tanıtır ki gönlünüz onu size neye uğradığınızı şaşırırsınız. İşte bu kadın tutunacak bir dalı herkesten çok hak ediyordu.

Yusuf Basat yazdı, 88 kez açıldı, 7 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 181

Bir Başlangıç Hikayesi 

Siz hiç, bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında çok iyi bildiğiniz bir hikayeyi aradınız mı? Ben aradım, bir yağmur damlası nüfus ettiği an ayaklarınızın değdiği o asfalt bile yabancı geliyor. Yabancılaşıyorsunuz. İnsan bazen şehirlere, yollara, gökyüzüne, hatta insanlara dahi yabancılaşıyor fakat sürüklenmeye asla yabancılaşamıyor.

Çok uzun zamandır hikayeler arar, hikayeler dinlerim. Bir insanı tecrübe etmenin en iyi iki yolu, o insanı yaşamak ve hikayesini dinlemektir. Bir insanın hikayesini dinlemek, bir gün İstanbul'u görme hayali ile büyüyen çocuğun umudu gibi saf ve diri tutmuştur her zaman beni. Hikaye, hikayeler... Kimi zaman içine çeker şu hikayeler bizi, kimi zaman ise haddinden fazla yabancı düşeriz hikayelere ama ne hikmetse, bir hikayeye yabacı bile düşsek bir yerinden tutar yine kendimize ait bir şey buluruz. Bizi biz yaban en güçlü olgu işte tamda budur; hikayemiz. Kimimiz bir hikayeyi beslerken, kimimiz başkalarının beslediği o hikayenin en güçlü mensubudur. Gerçek şu ki; hepimizin gerçek olan tek bir hikayesi vardır. Düşün ve güçlü bir tebessüm et çünkü ne yaşamış olursan ol, sen bu hikayeyi kolay kazanmadın ya da ne bileyim işte bizler gibi nasıl kaybettiğini düşün. Kaybetmiş de olsan düşün, insan düşündükçe var olabiliyorsa eğer o zaman düşünmeli ve zihninde pırıl pırıl ettiği baş köşeye o hikayeyi ilelebet koymalı. Bu günlerde üç tarafı denizlerle kaplı bir yanı Avrupa, bir yanı Ortadoğu'ya mensup, kanlarla dolu bir ülkenin büyüklüğünde bir kütüphane hayal ediyorum. Öyle bir kütüphane var fakat içi sadece kahramanlık kitapları ile dolu. Velhasıl kelam değerli okurum, belkide hatayı en başında, yani bazen yıllarca, bazen asırlarca gerçek hikayemizi arayarak yaptık. Oysa şu ana odaklanabilsek belkide kendi hikayemizi yazacaktık. Olmadı. Olmayan her ne varsa içerledik, içerlediklerimizi de çok güzel sustuk. Bir şeyi becerdiysek eğer, kuşkusuz sustuklarımızdır. Bazen sustuklarımı oturayım da bir güzel yazayım diyorum, sonra kalem oynuyor ve kelimeler cümle olma edasıyla dökülüyor kağıda. Fakat bir noktadan sonra yarım kalan kitaplar gibi kalakalıyor sustuklarım kağıdın üzerinde. Yarım kalıyoruz. Ama günün birinde bizi tamamlayacak olan kişi bir yerlerde nefes alıyor. Fakat ben şimdi yarımım diyorsun, şu an da yarımım, benim nefesim ne olacak diye soruyorsun kendine. Sonra, bulunduğun anı hiçbir zaman yaşayamadığın gibi hiç yaşayamayacağını fark ediyorsun. Kocaman karanlık bir zindan düşün, işte orası zaman. Bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar asla zamanın esiri olmaktan kendilerini kurtaramazlar, çünkü zamanın esiri olduysa insan bilmelidir ki hikayesinin başı da sonu da çoktan belli. Bizler kendi hikayelerini yaşanması gereken o an da yaşayamayan insanlar olarak kaybettiğimiz her şeyin tek dayanağı olan zamana umut bağlayarak çiçeklerimizin açmasını beklemekteyiz.

Siz hiç, bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında çok iyi bildiğiniz bir hikayeyi dinlediniz mi? Ben dinledim. Yanarak fakat hiç bitmesin isteyerek saatlerce dinledim. Kendimi bulamadım belki ama kendime dair çok şey buldum...

Ali İşeri yazdı, 88 kez açıldı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Eki 17 05:00

Ali İşeri

Puan: 76

Mauerbauertraurigkeit

Telaffuzunda dahi zorlandığım bu başlığı neden kullandım inanın bilmiyorum…

Esasında paylaşacağım konu ile hiç alakası da yok. Üzerine düşünülesi olduğunu hissediyorum sadece.

‘Özlediğimiz Oyun Saklambaç’ adında bir yazı paylaşmıştım ,epey oluyor. Bu yaz köyde saklambaç oynayan çocuklar görünce hemen ekmek teknesine girdim .Anında tepkiler geldi tabii ki.Arkadaşımla kendimize yer ararken oyun arkadaşlarımız, abi siz ebe olun dediler.Cazip geldi bu teklif , tam biz yerimize geçip saymaya başlama çabasındayken kararlı bir ses ; ‘Herkes telefonları versin .‘ Arkadaşımla birkaç saniye bakıştıktan sonra aynı sesten aynı kararlılıkta; ‘Abi mesaj atıyorlar da birbirlerine’… Köyde telefon çekiyor olması iyi bir gelişme tabii ki.Köyde büyüyen biri olarak iletişim, özellikle kış aylarında çok ama çok önemli. Yollarınız kardan kapanmıyor, hastane vb yerlere kolay ulaşabiliyorsanız tamam.

Olayın kötü tarafı ise bizler oyunlarımızı unuttuk derken, bu eksiklikten dem vururken teknolojinin oyunumuzun merkezinde, tabir caizse keyif çatması… Oyunlarımızın hala oynandığına sevindim ama anne babalarımızın zamanından hangi oyunlar kaldı diye düşündüğümde, yıkılmaya yüz tutmuş kolonları olan, penceresiz , damı akan ,sobası tüten bir odada oturup her şey normalmiş gibi düşünmemiz endişe veriyor.

Emrah Firat yazdı, 63 kez açıldı, 29 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eki 17 01:00

Emrah Firat

Puan: 33

Özlemek

+ Ve sonra...

Biraz soğuk davranmaya başladı

- Eee

+ Birgün başkasıyla gördüm, içim acıdı içim ve onu ne kadar çok sevdiğimi o an anladım.

Acaba hata bende mi? dedim

Hatayı kendimde aramaya çalıştım

Ama ortada bir hata yoktu, bir yanlış vardı

Ve o yanlışı o yapmıştı

- Sonra ne yaptın?

+ Birgün...

Söyledim, neden yaptığını sordum.

- Ne dedi?

+ Soğudum dedi.

Sadece "Soğudum" dedi.

- Peki sen bir şey demedin mi?

+ Hayır, ne diyecektim?

Ne desem daha da kanayacaktım, kapıyı işaret ettim.

Kapıyı işaret edebildim sadece.

- Peki bir daha gördün mü onu?

+ Evet, birgün sahilde yürürken ona rastladım, belki de bir rastlantı değildi

Hep giderdim oraya ve o, bunu bilirdi.

Neyse...

Görmezlikten geldim tabi

Ama o, bana doğru geldi, donakaldım orada, bir metre kala durdu.

Önce ismimi telafuz etti

O an...

O an onu ne kadar özlediğimin farkına vardım.

O ses...

Sonra irkildim, kendime gelmeye çalıştım, karşımda duruyordu.

Acı çektiğimin farkındaydı sanırım.

"Aradım seni, ulaşamadım, numaranı değiştirmişsin galiba" dedi.

Sustum...

"Unuttun mu beni?" dedi.

Yine birşey demedim.

Diyemedim

Sustum...

"Beni affeder misin?" dedi.

Yine sustum...

Belki o da acı çekiyordu, çok pişman görünüyordu, belki de öyle görmemi istiyordu.

Ben sustukça...

O konuşuyordu, soru soruyordu.

"Ben bir hata yaptım" dedi.

- Sen bir şey demedin mi?

Yine sustun mu?

+ Hayır, dedim

Susmadım...

"Hatalar affedilir, hatasız kul olmaz" dedim.

- Affettin mi yani?

+ Hayır

- Ne yaptın peki?

+ "O zaman beni affettin değil mi?" dedi.

"Hayır, hatalar affedilir ama..." dedim.

Sustum...

"Ama ne?" dedi.

"Ama sen hata yapmadın, sen yanlış yaptın, yanlışlar affedilmez" dedim.

- Ne dedi?

+ Bu kez o sustu.

Sadece baktı, son kez bakıyormuş gibi baktı.

"Pişmanım" dedi.

Ve ben denize döndüm yüzümü.

Sustum...

Denize dönmesem yüzümü o an dayanamazdım

O ağlasaydı ve ben görseydim o gözyaşları dayanamazdım, sarılırdım.

- Sonra?

+ Sonrası yok, hikaye bitmedi ama devam da etmedi.

Hikaye yarım kaldı işte!

- Bakamadın mı yüzüne bir daha?

+ Bakmadım...

Yüzümü dönmeden ona yine parmağımla yolu işaret ettim.

Bu anı ikinci defa yaşıyordum.

Acı...

İçim parçalandı sandım o an.

- Özlüyor musun?

+ Gözümü kapıyorum o, açıyorum o, rüyamda, düşümde o...

Bir şarkı dinleyince o, canlanıyor gözümde

Kitap okuyorum, kitabın en gözde kahramanı o oluyor.

Özlemek...

Özdemir Asaf'ın dediği gibi

"Özlemek

Yedi harf üç hece

Ama her gece."

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 304 kez açıldı, 13 misafir beğendi, 6 yorum yapıldı.
13 Eki 17 17:00
Hizb-Ut Tahrik! Partisi
203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

Hizb-ut Tahrir partisi (İslam Kurtuluş Partisi) 1953'te Filistinli Takiyyuddin en Nebhani tarafından Kudüs'te kuruluyor...

Hizb-ut Tahrir Partisinin şöyle bir amacı varmış: Tüm Müslümanları birleştirerek şeriat kurallarıyla yönetilecek İslami hilafet devleti kurmak...

Bir çok ülkede ofisi bulunuyor bu partinin...

Hizb-ut Tahrir Partisinin Diğer ülkelerde nasıl bir faliyet yürüttüğünü bilmiyorum ama Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir sorumlularının baya bir sorumsuz oldukları ortada.

İşleri güçleri Müslümanlarla uğraşmak... Erdoğan ve onun izlediği siyaseti ihanet ile suçlamak...

Erdoğan’ın ihanet içerisinde olduğunu, yaptığı siyasetin ise münafıkların siyaset ve yöntemi (mescidi Dırar) olduğunu bangır bangır bağırıyorlar...

Tüm vahşilik ve terörüne rağmen Daiş Hizb-ut Tahrir için sadece hataları olan Müslümanlarmış! Daiş’in Ümmeti muhammede verdiği zarar ortayken, suriye cihadını baltalakları ve akamete uğrattıkları sabit iken “Ama onlar Müslüman” diyerek tebriye edilmeye çalışılıyor Hizb-ut Tahrir Türkiye medya sorumlusu Mahmud kar tarafından....

Erdoğan ise tüm artı ve doğrularına rağmen (eksiği, hatası, günahı, yanlışı olacaktır), Hain ve mescidi dırarın işlevini gören ihanet içerisinde ki bir işbirlikçi!

Mesele Erdoğan değil. Asıl mesele bu yapının müslümanların değer ve ideali olan “Ümmet olma, Hilafet ile yönetilme ve islam devleti.” idaallerini baltalaması ve sulandırmasıdır...

Erdoğan’ın ümmetçi siyaseti ve icraatları ortada olmasına rağmen, Hizb-ut Tahrir onu neden ihanet içerisinde görüyor?

Bu ülkeyi Hizb-ut tahrir partisi yönetseydi eğer, RUSYA, ABD ve AB Birliği ile ilişki halinde olmayacak mıydı? Siz kafirsiniz, sizle ne işbirliği nede diyalog olmaz diyerek onlara savaşmı ilan edecekti?

Hizb-ut Tahrir Hangi mazluma sahip çıkabilecekti? Bırakın mazlumları, yönettiği Türkiyeyi bu müstekbirlerden (rusya, abd, çin, Ab birliği) koruyabilecek miydi?

Türkiye’yi yönetmek, Beyazıt meydanında nutuk atmaya benzemez!

Dünyada ki tüm mazlumalara yardım etmek, kuru kuruya yapılan hilafet mitinglerine benzemez!

Türkiye'de ki tüm kesimleri idare etmek, kullandıkları tekfir diliyle yapılacak bir şey hiç değil!

Bir parti olarak kurulmuş olmasına rağmen: "Seçimlerinde Oy Kullanmak Şer'an Haram ve Laik Rejimin Bekasına Hizmettir" demek sadece paradoks değil, tutarsızlıktır da...

Türki'ye'yi Hilafetin bir vilayeti olarak görmek ve hilafetin arap ülkelerinde olması gerektiğini savunmak ırkçılık değil mi? (Burada kureyş hadisi mesned olarak gösterilemez) Osmanlı islam devleti edebiyatı yapan Hizb-ut Tahrir, osmanlı'nın hilafetini kabul etmiyor mu yoksa?

Kendilerini ciddi bir şekilde çek etmeleri gerekiyor...

Tekfir dilini bir kenara bırakıp, Ümmetçi olmaları gerekiyor...

Vel hasıl Hizb-ut Tahrir’in ne bu ülke’ye nede başka ülkelere bu kafayla bir hayrı dokunmaz...

Kadir Mısıroğlunun sözleriyle yazımızı şimdilik hitama erdirelim: Hizb-ut Tahrir denilen yapı, hem Esas'tan hemde Usulden İslami değildir! Ya ahmaklık mahsulüdür, yada Hainlik!

19 Eki 12:23

Misafir

-Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.(Hucurat.6)

17 Eki 09:17

Misafir

Hak ve gerçeğiortaya koymadan ziyade vakadan uzak,duygusal ve ön yargı ile yazılmış. Oysaki gerçek bulmak isteyene çok uzak değil. Yeterki ön yargıdan uzak ve hakkı elde etmek isteyin. Heleki günümüz teknoloji cağında. Www.hizb-ut-tahrir.info