İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 34073

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8194

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6983

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 6832

Bartın

Mümin Yolcu

5 / Puan: 5615

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5002

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4682

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 4329

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2767

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2415

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2040

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1785

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1628

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1451

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1378

Kırıkkale

Lagari Alıntılar

16 / Puan: 1186

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 1131

İstanbul

Reşit Akpınar

18 / Puan: 1103

Erzurum
İstanbul

Ferit Çaydangeldi

20 / Puan: 1031

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 1011

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 977

Erzincan

Ali Osman Rothschild

23 / Puan: 968

Ankara

Mücahid Cesur

24 / Puan: 947

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 914

Ankara

Ahmet Demir

26 / Puan: 911

İstanbul

Müsemma Şahin

27 / Puan: 882

İstanbul

Aykut Giray

28 / Puan: 879

Yozgat

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 872

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 856

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 20 dakika kaldı.

Ulusal İnisiyatif Hareketi yazdı, 99 kez açıldı, 12 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Kas 19 13:00
Muhafazakâr Müslümanlarda Madde Bağımlılığı 
9979eca06e86f876ec11d58e148a96261574683082

9979eca06e86f876ec11d58e148a96261574683082

Esrar, eroin, alkol ve madde bağımlısı Müslümanları AMATEM’e götürüp tedavi ettirdik diyelim peki ya bizim mala, makama, mevkiye, koltuğa, lüks ve gösterişe, dünyaya yani maddenin bizzat kendisine bağlanmış Müslümanları kim tedavi edecek?

Köşklerde “Baby Shower” mevlitlere oluk oluk para akıtan, düğün sonrası “After Party’leri” ihmal etmeyen, ezanla karışık müzikler çalarken gelinle damadın muhakkak bir merdivenden aşağı indiği, İngiliz kraliyet balosunu bile geride bırakan düğünlere özenen, lüks yatlarda beyaz elbiseleriyle doğum günü partisi kutlamaya alışan, gösteriş düşkünü, dünya ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

6da07c2b50233b74625753f38ad8cf951574683109

Marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, kınadığımız ne varsa başına İslami ibaresini koyarak yapan, kadının kocasına bir dilim kek, bir bardak çay vermesine bile itiraz ederek feminizmin kurucularını bile hayretler içerisinde bırakan, marka ve lüks bağımlısı tesettürlü Müslüman kızlarımızı kim tedavi edecek?

VİP umreden aşağı kabul etmeyen, Zemzem Towers’dan aşağı konaklamayan, rezidansların ve özel güvenlikli sitelerin dışında yaşayamayan, yurtdışı tatillerini ihmal etmeyen, sadece zenginlerle oturup kalkan ve bu dünyayı küçük bir cennete çevirmeye çalışan konfor ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Efendimizin (s.a.s.), “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki, itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir” (Tirmizi) hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, koltuğu elinden alınınca kriz üstüne kriz geçiren, küçük bir müdürlük için bile aşındırmadık kapı bırakmayan, şeref ve itibarı malda, makamda ve parada gören, bunları kaybedince de itibarını kaybettiğini zanneden, yeniden bir makama gelebilmek için gerekirse ahlakını, adaletini, merhametini ve değerlerini bile gözden çıkarabilen makam bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Asıl işi bu sorunlara çare üretmek olması gerekirken devlet destekli projeleri kovalamaktan, protokol fotolarına girmek için çırpınmaktan, vekillerle, bürokratlarla yapılan üst düzey ve çok önemli toplantılardan vakit bulamayan, İslami çalışmaların sadece para ve güçle yapılabileceğine iman etmiş, adı sivil kendi resmi bir kısım STK’larımızı kim tedavi edecek?

Peygamberimizin (s.a.s.) açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?

Ve en kötüsü de bir asgari ücretle on nüfus geçindirmeye çalışan, çocuğunun okul masraflarını bile karşılayamayan, parasızlıktan evlenemeyen, borç batağında inim inim inleyen garip Müslümanların, tüm bu olup bitene, lükse, israfa, gösterişe, umarsızlığa, pervasızlığa bakarak din ve dindarlıkla ilgili yaptıkları sorgulamalarına kim cevap verecek?

Hiç kimse kusura bakmasın! Bu gidişatımız gidişat değil. Bu dünya sevgisi, bu madde bağımlılığı, bu vehn krizleri hepimizi mahvetti.

Efendimizin (s.a.s.), “Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular” (Camiu’s-sağir) uyarısına muhatap olmadan derlenip toparlanalım. (Alıntı)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ulusal İnisiyatif Hareketi yazdı, 299 kez açıldı, 22 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Kas 19 17:00
Son Çağrı!
b5314ffb72c7e417e992c19ea16e57d51573475807

b5314ffb72c7e417e992c19ea16e57d51573475807

Tophane semti son 10 yıldır iyice huzursuz bir yer oldu. Bir dönem sanat galerileri meşgul / işgal etmişti tophane mahallelerini, şimdi ise cami etrafında mantar gibi biten içkili, içkisiz cafe ve barlar, geceleri sabahlara kadar çalan yüksek müzik sesleri...

Tophane semt sakinleri kimin kapısını aşındırmadı ki? 15 yıl boyunca Beyoğlu Belediyesini yöneten Ahmed Misbah Demircan’a, onun yardımcılarına, Ak Parti İlçe Teşkilatı Başkanlarına, Ak Parti İlçe Meclis üyelerine, Millet vekilleri, Bakanlar vs. Yukarıdan aşağı doğru ne kadar makam varsa kapıları aşındırıldı ve kronikleşen sorunlar defalarca anlatıldı...

Bir çok yetkili hallederiz dedi. Hiç cami yakınında içkili bir mekan olur mu diyerek semt sakinleri teskin edildi.

0bb87c3f9a4839989a508807a432e1771573476176

Ruhsatlı veya ruhsatsız açılan apart otellerin mahalleye yaydıkları huzursuzluk ise apayrı bir konu. Her hangi bir kimlik kaydı yapmaya gerek duymadan günlük kiralanan Bu apartlarda defalarca cinayet işlendi. Fuhuş partileri yapıldı, uyuşturucu kullanımında turistler öldü! Kaçak apart oteller yüzlerce kez şikayet edildi. Bırakın kapatılmasını, mühürlü apartlar bile açıldı.

Yeni Zelanda da iki camiyi silahla basan terörist Brenton Tarrant, istanbulda bir apart otelde ikamet etmiş ve arkasında hiç iz bırakmamıştı! Terör, fuhuş ve uyuşturucu ticareti için müthiş bir paravan görevi görüyor apart oteller.

a7e357a809e7213dd985dd2ca80cccbe1573477435

Beyoğlu'nun teras cafelerinden yükselen müzik sesleri Tophane semtinin üstünü kaplarken yine birçok yetkili bu kadar rezalet olamaz diye sözlü destek vermişlerdi...

Ancak 10 yıldır bir arpa boyu mesafe alamadı Tophane semt sakinleri. Yapılan onca şikayet sanki yapılmamış gibi!

d845a7b9698b072e7e3ceffea2e36f411573476199

Tophane halkı ne yapmalıydı? 10 yıllık bu çileden nasıl kurtulmalıydı? Semti ve mahalleyi bezdiren mekanların kapılarına dayanarak olay mı çıkart malıydılar? Yoksa 10 yıldır bu sıkıntıların giderilmesi için bir şey yapmayan yetkililerin acizliğini, iki yüzlülüğünü suratlarına mı vurmak lazımdı ?

Daha 6 ay önce mahalle mahalle, sokak sokak tüm Beyoğlu'nu arşınlayan siyasiler, gülücük dağıtan adaylar, başkanlar, başkan yardımcıları neredeler?

“Hele şu seçimi bir kazanalım bu müşkülü ve sorunları halledeceğiz” sözünü veren yetkililer, seçildikleri koltuğun değilde, başka koltuklarda mı oturuyorlar?

Yoksa Kazanırken mi kaybettiler?

10 yıldır bağırmaktan artık sesimiz kısıldı. Şu anda yaşadığımız sorunları seslendirmiyor olmamız sorunların çözüldüğünden değil, mecalimizin tükenmesin dendir...

Bir kez daha kardeşçe ve dostça sesleniyoruz ; Sizinle birlikte gelen bu problemlere bir çözüm bulmaya çalışın...

Sümen altı edilen her sorun daha da büyüyerek karşınıza çıkacak. Gönül Belediyeciliği sloganıyla kazandığınız belediyeyi gönüllerden çıkarak kaybetmeyin!

                                                                                                Ulusal İnisiyatif Hareketi

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ulusal İnisiyatif Hareketi yazdı, 197 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki 19 09:00
Tarihi Tekke (Hacı Piri) Cami İbadete Açıldı
db7cbaa353a4cb8891db2d559a52ac041572504041

db7cbaa353a4cb8891db2d559a52ac041572504041

Uzun bir mücadelenin sonunda Tekke (Hacı Piri) Cami 2019 yılının ilk günlerinde ibadete açıldı... Mahalle sakinlerinin vermiş olduğu büyük çaba ve gayreti ise takdir etmek gerekiyor...

Mahalle sakinleri süreç içerisinde bir çok yetkilinin kapısını aşındırdı, binlerce imza toplayıp, kamuoyu oluşturdu ve Allahın izni ile muvaffak oldular...

Tekke müdavimlerinin ilk aylarda biraz rahatsız olduklarını ancak daha sonra Caminin açılması ve mahallelinin Cami ile buluşmasından memnun oldukları ve güzel bir kaynaşmanın yaşandığı haberlerini aldık...

Bu vesile ile Tekke müdavimlerine de teşekkür ediyor ve her daim İsmaili Rumi Hazretlerinin izinden gitmelerini temenni ediyoruz...

Artık büyük badire atlatıldı ve Tekke Cami ibadete açılmış oldu. Bundan sonra Caminin boş bırakılmaması, 400 yıllık o muhteşem yapının maneviyatından istifade edilmesi gerekmektedir. Yoksa sadece Caminin açılması ile mahalleli misyonunu tamamlamış olmuyor...

Bu güzide Camimizin ibadete açılması noktasında çaba sarf eden, ter döken, gayret eden herkesten Allah razı olsun...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muharrem Morkoç yazdı, 152 kez açıldı, 30 misafir olmak üzere 31 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
1 Eki 19 13:00
Ilımlı İslam Çıkmazı ve Toplum Zehirlenmesi
13eb5ddf52f9439419b5c2ba844418351569927908

13eb5ddf52f9439419b5c2ba844418351569927908

         Son zamanlarda sıkça sözü edilen “Ilımlı İslam/Light İslam” Batı âleminin önem verdiği projelerinden biridir. Başlangıcı çok eskilere dayanan bu projede gelinen nokta gerçekte kimlere hizmet edildiği ve hangi amaçla ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Türkiye’de nefes bulan bu fikir zamanla diğer Müslüman ülkelere de sirayet etti. İslam ulemasının bu metastazı  bertaraf etmek için kalemleriyle savaşıyor.

       Batı yanlısı İttihatçılar, dengesiz tavırlarla ve hayalperest fikirleriyle olaylara baktıkları için Osmanlının son senelerinde bu planlama vücut bulmuştur. Balkan Devletlerini birbirine düşürme politikası ile denge siyaseti kuran Sultan II. Abdülhamit, "şayet birbirleriyle uğraşırlarsa fitnelerini topraklara yayamayacaklar, planlama içerisine giremeyecektiler."

      Vatanperver(!) olarak anılan ve bir de isimlerinin başına kahraman(!) sıfatı getirilen paşalarımız “Kilise Kanunu” çıkartarak Balkan ülkelerini birleştirmiştir. ”Devleti zor günler bekliyor!” cümlesiyle Sultan Hamid’in, içine girdiğimiz Batı hastalığı yüzünden kanser olup öleceğimizden yakınır , nitekim olan oldu...   Toprak kayıplarımızla beraber güçsüz duruma düşüp tarih sahnesine veda ettik. Ilımlı din anlayışında faiz dünya gerçeğidir artık. İslami öğretilerin çoğu önemsiz hala gelerek dönemin diyanet başkanının: “Din elbisesi bu bedene yeniden dikilmelidir. ” skandal sözleriyle diyalogcuların eline düştüğünün fermanıydı.

         Vatikan’ın varmak istediği son nokta din birleşimi adı altında yenidünya düzeninde kendi dinlerini yaratmak, Amentüde ittifak edilebileceğini ve sevgi ayetleri üzerinde durup sokaklarda gül dağıtan eli kanlı misyonerler kanalıyla İncil’in arasına dolar koyarak karış karış gezdiler Anadoluyu. Böylece binlerce genç, din değiştirip Hristiyanlığı seçti.

       Ilımlı İslam Projesi'nin hayat bulması nasıl oldu? Sorusunun cevabını bulmak için aşağıdaki kelime ve kavramları tahlil etmek elzemdir:

• İfrat Ve Tefrit

• İzinden Gittiklerini Beğenme

• Bilgi Eksikliği

İfrat ve Tefrit

İfrat, herhangi bir konuda haddi aşmak; tefrit ise bir şeyin hakkını vermemek, eksik ve geri kalmak. Bir başka ifadeyle ifrat, normal ölçülerden ileriye gitmek; tefrit ise normal ölçülerin gerisinde kalmaktır.

İzinden Gittiklerini Beğenme

Yahudi sermayesiyle ayakta duran ABD, merkezi New York başta olmak üzere geniş bir ağ kurdu. Körfez ülkelerine sızdı, Balkanlarda cirit atıp Orta Doğu'da adeta saklambaç oynadı. En büyük rakibi Rusya ile it dalaşı yaparak Vatikan'a rapor sunuyor ve görevlerini layıkıyla yerine getirdiler. Şüphesiz bu projenin Türkiye'deki ayağını da oluşturarak kamuoyunu nasıl meşgul edeceklerini çok iyi biliyorlardı. Müritlerini TV’lere çıkararak onları ateistlere karşı mücadele ediyormuş gibi pazarlayıp itibar kazandırdıktan sonra, İslam'a hücum ettiriyorlardı. Tıpkı İngilizlerin, Osmanlı’nın karşısına sahte kahramanlar çıkardığı gibi. Sonraları medyatik hocaların üstatlarını gördüğümüzde onlara duyulan sevgi seli cemaat oluşturma derecesine getiriliyor. Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Fethullah Gülen, Adnan Oktar…

Efgani ve Abduh , “Ilımlı İslam” metodunu kullanarak dinde reform adı altında, Batılıların İslam dünyasına ajan olarak soktuğu ve günümüzde fikirlerinden etkilenen ajan ruhlu akademisyenler, ilahiyatçılar ve cemaat önderleri azımsanmayacak derecede fazladır. Günümüzde artık mason olduğu kesinleşen ajanların yapmış olduğu faaliyetler gün yüzüne çıkmaya başladı. O dönemde ne yazık ki aydın sınıfının başta gelen isimlerin etkilendiklerini yazdıkları şiirlerde görüyoruz. Bunlardan biri, istiklal şairimiz olan, Mehmet Akif Bey olmuştur.

Cemaleddin Efgani hakkında:

“Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer;

Oradan Âlemi İslam’a Cemaleddinler. ”

Muhammed Abduh hakkında:

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “

Mehmet Akif’in İslami yenileşme hususunda Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgani’yi izlediği kuşkusuzdur ve şiirlerini topladığı “Safahat” adlı kitabında bahsetmiştir.

Bilgi Eksikliği

Zihniyetin kuşatıcı etkisi cahil toplum üretmektir. Her şeyi bilen fakat hiçbir şeyi bilmeyen bir nesil ile karşı karşıya getirildik. Dünyada yayın organlarının da etkisiyle bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Batı toplumlarının bu yüzyılın başından beri irdelediği konular arasında olan bilmediğini bilme hastalığı ne yazık ki damarlarımıza enjekte ettirildi. Kitle kültürü oluşturuldu ve yığınlar haline getirildi. Gelenekten beslenen Anadolu’nun evlatları:

- Mevlana’ya laf eden,

- İmam Azam da adam ben de adamım diyen,

- Allah her şey bilemez diyen,

- Peygamber (sav) postacıdır diyen,

- Kendini kurtarıcı ilan eden,

Belleği silinmiş, şahsiyeti değiştirilen mutantlar meydana çıkmış oldu. Bunlar böylece harmanlanırken aslında farkına varıyoruz ki; gelenekçi yapıdan uzaklaştık ve büyük bir boşluk oluşturuldu ve meydana gelen bu boşluğun yerini insanların en hassas noktası olan sahte din ile doldurmak mümkün oldu. Kültürel bir bütünlük yerine, ulus devlet getirildi. Her alanda bilgi(!) sahibi ve söz sahibi olmaya başladık.

Ahmet Hamdi Tanpınar bu bütünlük üzerine şunları demiştir:

“ Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanını benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fatihleri; bütün siyasi düzensizliklere rağmen bize Itri’nin dehasını verdiler. Fakat aynı zamanda birbirilerinin devamıdırlar da. Vani Efendi’de Zembilli Ali Efendi; Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey; Bursalı İsmail Hakkı’da Aziz Mahmut Hüdai; Üftade’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlana aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.”

         Ayak takımı akımlarının geliştirilmesiyle binlerce yıldır bu topraklara kök salmış kadim değer yargılarının tümünü reddederek ortaya inkâr modası aşılandı. Böylece her şeyi inkâr eden ama neyi nasıl inkâr ettiğini bilmeden yaşama hastalığı girdi hayatımıza.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 139 kez açıldı, 17 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
25 Eyl 19 13:00
Celaleddin Vatandaş'ın "Vahiyden Kültüre" Mizanseni!
eb9074a3f5c8f8598ebc5191695a543e1569410805

eb9074a3f5c8f8598ebc5191695a543e1569410805

“Vahiyde anlamını bulan Müslüman olabilmek için, Geçmişi ve bize bıraktığı Mirasını sorgulamak zorundayız." diye kitabına giriş yapıyor Celaleddin Vatandaş “Vahiyden Kültüre” adlı kitabında

Bu öyle acımasızca ve düşmanca bir sorgulama ve eleştiriki, Raşid Halifeler dönemi hariç, İslam Tarihi yokluğa mahkum edilip yok sayılıyor! Sorgulama adı altında,Tasavvuf ve Kelâm alimlerimiz resmen İslam dinini “Tahrif ” etmekle suçlanıyor “Vahiy İslamının” gerçek! savunucusu Celaleddin Vatandaş tarafından!

Kitap, Pınar yayınlarından çıkıyor ve birçok baskısı yapmış. 400 sayfalık bir kitapta 310 tane kaynaktan istifade edilmiş. Kulağınıza biraz abartılı gelebilir ama istifade edilmiş bu 310 kaynaktan kitabın yazarı toplamda 738 alıntı yapmış. Bu 738 alıntıyı kitaptan çıkardığımızda, Celaleddin Vatandaşın kitap içerisindeki varlığı tartışmaya değer gibi duruyor

Kitabı okumaya başladığımızda neredeyse her paragrafın altında bir dipnot numarası karşılıyor bizi. 738 alıntı az değil hani! Okuyucu, okuduğu kitabın ilmi bir eser olduğu vehmine daha baştan teslim olmuş oluyor

Ama nedense alıntı yapılan kaynak ismi, sayfanın alt kısmında değilde, bölüm sonlarında veriliyor. Kitap içerisinde öyle safsatalar varki, okuyucu bu saçmalıkların alıntılandığı kaynağın bir Müsteşrik veya bir Moderniste mi ait olduğunu öğrene bilmek için, kitabı 738 kere açıp kapamak zorunda! Peki kaç tane okuyucu bu zahmete katlanacak? Bu arada güvenilir kaynak eserlerden, yanlış fikir üretebilme becerisinede sahip bu yazarımız!

Vahiyden Kültüre adlı kitabı tavsiye ediyor musunuz? Sorusuna cevâben Mustafa İslamoğlu’nun: “Kesinlikle tavsiye ediyorum. O kitap ölmez yitmez bir eser elhamdulillah” diye kitaptan övgü dolu sözlerle bahsedince, şu kanaate varıyoruz;

Demek ki, Celaleddin Vatandaş’ın “Vahiyden Kültüre Mizanseni” ile Mustafa İslamoğlu’nun “Uydurulmuş ve İndirilmiş Din Hikâyesi” bir birinden farklı şeyler değil!

Aslında iki yazar da aynı şeyi farklı üsluplarla söylüyor ve iddia ediyor. Neydi peki o iddiaları? “İslam dini, tarih içerisinde tahrif ve tağyir edildi. Bu dini tekrar aslına irca etmeliyiz!”

Celaleddin Vatandaşın “ölmez yitmez” bu eseri ise, tam da okuyucularına bu tahrif ve tağyiri kimlerin yaptığını anlatmaya çalışıyor

Şimdi “Vahiyden Kültüre” adlı kitapta geçen iddiaların bir kısmını burada sıralamaya çalışalım:

1) “Vahiyden Kültüre” adlı Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, İslam dini bizzat Müslümanlar eliyle zaman içerisinde tahrif edildi.

2) Raşid halifeden sonra işler bozulmuştur. Çok azı istisna geriye kalan bir çok Kelâmcı ve Mutasavvıflar, bu dini tahrif etmek için canla başla uğraşmışlardır!

3) Aslında İslam Medeniyeti ve Tarihi diye birşey yoktur. İslam Tarihi diye bildiğimiz dönem ve zamanlar hurafeler ve bidatlar tarihidir

4) Cihad ile fethedilen beldelerdeki insanların İslama girerken, gönüllü olarak değil de “İslamın hakim din olması” sebebiyle iman ettikleri. İman eden Hristiyan, Yahudi veya Mecusilerin ise “Bâtıl dinlerini gizlemek” adına göstermelik bir şekilde Müslüman kılığına büründükleri

5) Hilafetin 30. Yılından sonra bozulmaların yaşandığı, zamanla Müslümanların itikadına ve inancına, Hristiyanlıktan, Yahudilikten, Zerdüştlükten hatta putpereslikten batıl inançların geçtiği

6) Ümmeti Muhammedin büyük çoğunluğunun, Kelam ilmi ve Tasavvuf ile istikametten ayrıldığı ve bâtıla saptığı

7) Mezheplerin “ihtiyaçtan” ziyade “arizî” bir durum olduğu ve Müslümanların “mecburen” mezheplere intisap ettiği... Tasavvufun sapkınlığından! Kaçan halkın bu sefer de mezheplerin taassubuna! kapıldığını, mensup oldukları mezhebi, Kuran ve sünnetin üstünde tutarak, mezheplerini dinleştirdikleri

8) Peygamber a.s.)’ın Ashabına “Nass” olamayan konularda kendisi ile tartışacak kadar fikir özgürlüğü tanıdığı, Hz Ömer r.a.)’ın hilafetinden sonra devletin idaresini eline alan Hz Osman r.a.)’ın ise Ashabın bu tenkid etme özelliğini elinden aldığı

9) Hulefa-i Raşidin’den sonra gelen ne kadar sultan veya padişah varsa “bir iki küçük istisna hariç” hepsinin ortak özelliklerinin: zevkü sefa sürdükleri, saltanatlarını devam ettirebilmek için dini tahrif eden Ulemâ ile birlikte hareket ettikleri, içkili saray eğlenceleri düzenledikleri, bazı sultanların oğlancılık yaptığı, yine bazı sultanların hareminde 11.000 ile 4.000 cariyenin bulunduğu ve daha birçok olumsuz olayları anlattıktan sonra, Ümmeti Muhammedin tarih içerisinde Hulefa-i Raşidin’den sonra, salih ve adil bir idareciye kavuşamadığını iddia etmesi

10) Tasavvufu “Din içerisinde ki ayrı bir Din” olarak tanımlayıp, başta Muhyiddin ibn Arabi olmak üzere, Mevlana Celaleddini Rumi, Yunus emre ve burada adını sayamayacağımız nice isimlerin, İslam dinini tahrif ettiği

Bu maddeler sırasıyla uzayıp gidebilir ancak meramımızı anlatmak bakımından bu kadarı kâfidir

Celaleddin Vatandaşın, kendisini Ehl-i Sünnetin “itikadi ve ameli” mezheplerinden hangisine ait hissettiğini bilemiyoruz. Zaten kitabındaki mezheplerle ilgili yaptığı yorumlar ve dile getirdiği iddialara bakılırsa, herhangi bir mezhebe mensup olması düşük bir ihtimal gibi duruyor

Ancak Hüsnü zan yaparak şunu söyleyebiliriz her halde: Kitabında istifade ettiği 310 kaynak kitabın içindeki arapça eserlerin tercüme olması, bizde Celaleddin Vatandaşın Arapçayı bil(e)mediği(!) izlenimini oluşturuyor.

Çünkü kitabında ısrarlı bir şekilde “kapanan içtihad kapısının” tekrar açılması gerektiği vurgusu, bizde onun da “içtihad seviyesine” çıkmış olabilme ihtimalini kuvvetlendiriyor!

Celaleddin Vatandaş’ın bu mümtaz! eserinde, kendisinden bolca alıntı yaptığı ve “Vahiy İslam’ın Gerçek Temsilcisi” diye okuyucularına takdim ve servis ettiği “İbn Teymiyyeye” değinmeden bu bahsi kapamak olmazdı

Çünkü İbn Teymiyyenin “vahiyden kültüre” adlı kitaba çok büyük katkıları var! Celaleddin Vatandaş’ın gerek kelamcılarla ilgili olsun, gerek bir kısım ehli tasavvufla veyahut mezheplerle ilgili düşünce izlerini takip ettiğimizde, İbn Teymiyyenin bizi karşılaması tesadüf değildir!

Vatandaş’ın bu ilmi disiplinlerle olan mücâdelesi, sadece kendi kavgası değildir. Aynı zamanda bu kavga İbn Teymiyye ve selefi düşünce sistemi adına vekâleten verdiği mücadelenin günümüze yansıyan izdüşümüdür!

Vatandaş’ın kitabında baştan sona işlediği konu, kitabına da ismini verdiği başlıktan anladığımıza göre; İslam dininin zaman içerisinde “vahiy halinden” insanların oluşturmuş olduğu “kültüre” evrildiği düşüncesidir

Ancak kaderin garip bir cilvesi midir bilemeyiz ama görev yaptığı Gümüşhane Üniversitesi, kendisine tevdi edilen yeni görevi şöyle duyuruluyor:

“Gümüşhane Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanı Celalettin Vatandaş, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Türkiye'nin kültür politikalarının belirlenmesinde önemli bir yere sahip” diye devam ediyor bu duyuru

Atatürk kültür mirasının bu ülkede belirlenmesinde ismi veya emeği geçen birisinin, Müslümanların kahir ekseriyetinin asırlardır kesintisiz bir şekilde devam ettirdiği İslam İtikadını, Tarihini ve Medeniyetini sorgulamaya ne hakkı nede haddi vardır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 117 kez açıldı, 12 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
18 Eyl 19 09:00
Halide Edip Sinekli Bakkal'da Salyangoz Satıyor! (2)
e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568790601

e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568790601

Halide Edibin Zihin Dünyasında, Dindar ve genç Rabia, neyi temsil ediyor? Doğu’yu yani İslamı temsil ediyor desek, çok mu abartmış oluruz? Peki o yaşlı Hristiyan kimi temsil ediyor Sizce? Batı olabilir mi?

Halide edip, İslam medeniyetini (Rabia), batı uygarlığına (peregrini) aşık edip evlendirmek ile şunu demeye getiriyor.. Doğu, Batıya her zaman mahkum ve Muhtaçtır!

Halide'nin kafasındaki saray algısı ve Abdulhamid Han ile alakalı düşünceleri nasıldı? Kitap içerisinden bazı pasajlarla anlatmaya çalışalım

İngiliz eğitiminden geçmiş olan Halide Edibin, İngilizlerin en büyük düşmanı olan II. Abdulhamid Hanı kitabında nasıl ve ne şekilde anlattığı çok sürpriz olmasa gerek.

Halide Edibin Abdulhamid portresine geçmeden önce bir hususu belirtmek isteriz

II Abdulhamid Han hakkında yanılan, onun çizdiği İslam siyasetini tam kavrayamayan, aleyhinde çalışan, ya da en azından O’nu o zor günlerde yalnız bırakan, samimi ve içten âlimlerimiz ve şairlerimiz de vardı.

Mustafa Sabri Efendi’den Said Nursi’ye, Mehmet Akif’ten Rıza tevfik Bölükbaşına kadar ve adını sayamadığımız daha niceleri de Abdulhamid Han hakkında yanıldılar

Fakat, Abdulhamid Han sonrası yaşanan bir çok elim olayı müşahade eden bu insanlar, yaşadıkları bu derin yanılgıdan sonra, hiç kimseyi Abdulhamid Han aleyhinde yanıltmadılar.

20. asrın en büyük kelamcısı, ilim ve dirayet abidesi olan Mustafa Sabri Efendi, Abdülhamid Han aleyhtarlığının bedelini, ömrünün sonuna kadar dökeceği pişmanlık gözyaşlarıyla ödemeye çalışacaktır.

Bediuzzaman Said Nursi ise ömrünün sonlarına doğru Abdulhamidin torunu Namika Sultanı Ankara'daki evinde ziyaret edecek ve dedesi Abdulhamid Han adına kendisinden helallik isteyecektir.

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı kitabında, Abdulhamid Han aleyhtarlığının / karşıtlığının izlerini sürebiliyorduk. Akif’in, Abdulhamid Han ile alakalı bu yanlış tutumundan vazgeçip pişman olduğuna dair elimizde bir belge ve bilgi olmasa da, hâla hayatta olan torunu selma argon’un dedesi Akif’in: “Abdülhamid hakkında hata etmişim” sözünü naklederek, hem bizim hemde dedesinin rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.

Rıza Tevfik Bölükbaşı’da Abdulhamid Hana karşı gelmenin pişmanlığını “Sultan Abdulhamidin Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirini yazarak, nedâmet ve üzüntüsünü bir nebze dindirmeye çalışacaktır.

Sinekli Bakkal eserine geri dönecek olursak eğer, Dünden bugüne Ümmeti Muhammed’in dua edip hayırla yad ettği Abdulhamid Hanı, Halide edip, bu malum ve maruf eserinde, bu denli kötü göstermesinin bir sebebi olmalıydı. Peki neydi bu sebep?

Yeni kurulan Cumhuriyet rejimine yaranmak mı? Kanaatimizce hayır. Çünkü Mustafa Kemal ile de araları iyi değildi. 1926 yılında ülkeyi terk eden Halide Edip, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, ancak 1939 yılında İsmet Paşa'nın daveti ile ülkeye giriş yapabilmişti.

ÖYLE İSE BU ABDÜLHAMİD DÜŞMANLIĞI NEDEN?

Belkide Hesaplaşmaktır! Abdulhamid Han, Batı’nın İslam dünyasındaki kirli emellerini 33 yıl geciktirdiği için, intikam alınması gereken biriydi!

Abdulhamid, kendi elleriyle açmış olduğu okullarda yetişen, Batı aşığı, kendi kimliğinden uzak, geçmişinden utanan nesiller tarafından vuruldu!

Böylelikle Batı, Abdülhamid'e 33 yılın hesabını, fazlası ile ödetmiş oluyordu!

Halid edip, Batı'nın İslam topraklarından devşirdiği yüzlerce edebiyatçıdan sadece biridir! Halide Edibin modern Batı’ya entegresi veya makbuliyeti, Abdulhamid eleştirisinden geçmektedir.

Osmanlı İslam Devletinin 33 yıllık Halifesi, Müslümanların hâmisi / gözetleyicisi, Filistin topraklarını yahudi siyonistlere terk etmeyecek kadar izzet sahibi, ingiliz ve diğer batılı ülkelerin siyasetini boşa çıkaracak kadar zeki, tüm Müslümanların hâla hayır ile yad ettiği Abdulhamid Hanı ve yaşadığı saray hayatını Halide edip, Sinekli Bakkal eserinde nasıl anlatmış, şimdi de ona bir göz atalım.

Sinekli Bakkal kitabında yer alan Abdulhamid Han ile ilgili pasajlar:

“Müstebit (Zorba / Despot) bir Hükümdarın vesvesesi”

“Kanlı bir Hükümdarda ne garip bir merak!”

“Mesela bizim “Kızıl Sultanın” hareketlerinin hepsini Allah isteyerek yaptırıyor diye bir itikat gelse, bu “istibdat (sınırsız baskıcı yönetim) rejimini” devirmek için arkamızda kaç adam buluruz? Bence en evvel bu memleketten tekkeleri kaldırmalı!”

“İstibdat ve zulüm devri”

“Zalim bir Hükümdar”

“Kanlı Katil bir Padişah”

“Sonra her selamlık resminden bir kâbus gibi korkan padişah”

“Niçin kerata olsunlar? Padişahın zulmüne isyan neden bir cürüm olsun?”

“Zulüm bezirganlarının sülalesinden sülalesine, insanlara eziyet edecek olan tâ en son zalime (Abdülhamide) dayandı. Şüphesiz ki bu küfür en ziyade padişaha ve onun etrafındaki büyüklere raci idi”

“Padişah terbiyeli bir adamdı, sesini yükseltmez hatta en mazlum cinayetlerini bile mütebessim ve terbiyeli bir havada hazırlardı”

“-Mesela “Kızıl Sultan” ve avanesini perdeye (gölge oyunlarının oynandığı perde) çıkarsak, cinayetlerini, rezaletlerini teşhir etsek, memlekette ihtilal olur mu dersiniz

Cücenin gözleri evlerinden fırladı

-Galib bey, Padişaha dil uzatma, yoksa hepimizin derisini diri diri yüzerler içine saman doldurur kuruturlar!”

Şimdi ise Sinekli Bakkal kitabında yer alan, Osmanlı Sarayı ile ilgili pasajlara geçelim:

“ Sarayda elemler, kederler hep bir örnek. Kıskançlık entrika, hırs, artık kusacak kadar iğrendiği cinsiyet ihtiyaçları!” (sinekli bakkal s:238)

“Saray deyince hep aşk düşünüyorsunuz. Misis Hopkins Efendi bana ne aşık oldu, ne de evlenmemizde güzelliğimin tesiri oldu. Saray güzel kızlarla doludur. Hepsi biraz isteriktir. Genç şehzadelere rahat huzur vermezler. Hele Nejat Efendi, zavallı hiç kadından hoşlanmadığı için onun yakasını bırakmazlardı. Geçeceği yerlerde dolaşırlar, kapı arkalarına saklanır, üstüne atılırlar, hep konuştukları lakırdı, Nejat efendinin koynuna girmek için çare düşünmek. Bizim efendi için saray birbirine girer, zavallı çocuğa hiç rahat huzur vermezlerdi. Bir onu rahat bırakan ben oldum. O yüzden Efendi karısı oldum. Birazda muhafızı gibiyim. Dişi mahlukatın şerrinden muhafaza eden bir ordu gibiyim. Hah hah hah. kızlar benim kıskançlığımdan efendiye sokulamadıklarını zannediyorlar” (sinekli bakkal s:231)

Ne Halid’e edip ne de bir başkası, Abdulhamid Han’ın kadrini tenkis edemez / edemeyecek! Bu Ümmetin Abdulhamid Han ile alakalı şahitliği bunu engeller!

Şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim ve son sözü Abdulhamid Han’a bırakalım:

BENİ EVHAMLI SANIYORLARDI HAYIR! BEN SADECE GAFİL DEĞİLDİM, O KADAR!

Zevcesi, O’nun (Abdulhamid) yatağının başında dâima temiz bir tuğla bulundurduğunu ve bununla yataktan kalktığında çeşme mahalline kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm aldığını, sebebini sorduğunda da kendisine:

“Bunca Müslümanların halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!.” dediğini nakleder

BİZ CAN ÇEKİŞEN BİR MİLLET DEĞİLİZ! YATAĞINDAN TAŞAN BİR NEHRE BENZİYORUZ. BİZİ ZİNDE TUTABİLECEK YEGANE KUVVET İSLAMİYET’TİR!

Bu Yazı Ümmetin Ağır Yükünü Omuzlayan II. Abdulhamid Han’ın Aziz Ruhuna ve Hatırasına İthaftır

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 113 kez açıldı, 15 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Eyl 19 13:00
Halide Edip Sinekli Bakkalda Salyangoz Satıyor! (1)
e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568633905

e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568633905

1884 (ö: 1964) yılında İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğan Halide Edip Adıvar, edebiyat ve yazarlık yönüyle birlikte, hem bir asker, (istiklal harbinde, önce Onbaşı rütbesi daha sonra ise Üstçavuş rütbesi alıyor) hem bir Millet vekili, (1950’de izmir’den demokrat parti listesinden aday olup 4 yıl bağımsız millet vekilliği yapıyor) hemde hararetli bir aktivist (izmirin işgal edilmesi üzerine fatih, kadıköy, üsküdar ve meşhur Sultan Ahmet meydanın’da yaptığı konuşmalar/nutuklar) Tüm yönleriyle de dikkat çeken bir isim.

Halide Hanımın babası Mehmet Edip Bey, kızının özellikle ingiliz eğitiminden geçmesini istemektedir, kızını üsküdar Amerikan Robert kız kolejine gönderir ve Halide Hanım oradan mezun olur. Halide Edip, Robert Lisesi'nden diploma alan ilk Müslüman kadın olmuştur...

Halide Edibin Sinekli Bakkal Kitabı Bize Ne Anlatmak İstiyor?

Sinekli Bakkal eseri Halide edibin, neredeyse ismi ile özdeşmiş olan en meşhur eseridir.

Sinekli Bakkal romanı Halide Edip Adıvar'ın en ünlü romanıdır. İlk olarak İngilizce The Clown and His Daughter, (Soytarı ile Kızı) adıyla 1935 yılında Londra'da yayımlanmıştır. Türkçe olarak ilk defa 1935 yılında Haber gazetesinde tefrika edildi. Daha sonra 1936 yılında kitap olarak basılmıştır. 2006 itibariyle 37. basımı yapılmıştır. Birçok yabancı dile çevrilen roman, 1942'de CHP Roman Armağan'ını kazanmıştır.”

İdeolojik bir okuma yapmadan, Halide edibin “Sinekli Bakkalda” ne de(ne)meye çalıştığını anlamaya çalışalım.

Sinekli Bakkal adlı bu roman, edebi bir eser olduğu kadar, siyasi-politik ve eleştirisel bir eserdir aynı zamanda. Peki neyi eleştirir bu kitap? Başta II Abdulhamid Han olmak üzere, Osmanlı devleti, (ki bu kitap yazıldığında Osmanlı fiili olarak durdurulmuştu) Müslümanların günlük yaşantısı, dini anlayışları, bazen çok ince bazende çok sert bir şekilde hırpalamakta.

Halide Edibin, Sinekli Bakkal isimli bu eserinde, kendi yetişmiş olduğu medeniyeti, kültürü, dini inançlarını, Osmanlı devletini ve özellikle II. Abdülhamidi acımasızca eleştirip, ingiliz dostlarına servis ederken, “niçin böyle yapıyor” diye sormuyoruz, anlamak tada zorlanmıyoruz.

Küçüklüğünden beri ingiliz eğitimi ve kültürü ile büyüyen bir kimsenin iç aleminde, ne tam anlamıyla İslam Medeniyetine nede Osmanlıya yer olmasa gerek!

Şu anda benim elimde ise bu kitabın, 1957 basımlı “C.H.P. San’at mükafatı” olarak dağıtılmış versiyonu bulunuyor. Simsiyah bir cilt ile kaplanmış olan elimdeki bu eser, aslında kitabın içerisindeki kara/siyah deliklere de işaret ediyor sanki

Kitabın analizine geçmeden önce, şu alıntıyı yapmakta fayda var. Kitap Londra’da yayınlandığında, Glasgow Herald aldı bir İngiliz gazetesinde, kitap hakkında şu yorum yapılmakta: “Muharrir/yazar sadece Abdulhamid devrinin çürüklüğünü ve zulmünü tasvir eden bir realist olmakla kalmıyor ...” diye devam eden gazete, yazılan bu roman’dan ne kadar memnun kaldıklarını dile getirmiş oluyor.

Orta öğretim Okullarında, Okutulacak 100 Temel Eserlerin de içine dahil edildiği Sinekli Bakkal eseri, bu milletin genç dimağlarına, hangi fikriyatı ve ideolojiyi anlatmaktadır?

Halide Edibin bu eserinde canlandırdığı, küçük hafız Rabia ve yaşlı bir imam olan ilhami karakterlerine bir göz atalım...

Kitaba giriş yaptığımızda şöyle bir imam karşılıyor bizi: İslam dinini katı bir şekilde yaşayan ve anlatan, insanları ve Cami cemaatini hep Cehennem azabı ile korkutan, menfaatçi, hafız torununun, güzel sesi ile okuduğu mevlütlerden kazandığı paraları cebe indiren, ölüm döşeğinde bile eline geçen çil çil altınlardan ötürü, çocuklar gibi sevinen yaşlı bir mahalle imamı.

Halide Edip, bu yaşlı imamı bir Cehennem zebânisi veya kabirde insanlara azab eden Münkir Nekir melekleri gibi okuyucularına sunacak ve genç okuyucuların bilinç altına, imam denilince yukarıdaki saydığımız olumsuz sıfatlar çağrışım yapacak.

Artık genç ve savunmasız dimağlar / beyinler için İmam demek: Menfaatçi, insanları her zaman Cehennem azabı ile korkutan, paraya pula çokça tamah eden birisidir.

Kitabın ikinci önemli karakteri ise mahalle İmamı’nın (İlhami) tek torunu Rabia... Halide edip romanında, Rabia karakterini şöyle çizmiş;

Dedesi (İmam İlhami) tarafından küçük yaşından itibaren sıkı bir dini tedrisattan / eğitimden geçen, dedesinin vermiş olduğu katı dini eğitimden ötürü yaşı ilerledikçe travmaları artan, bununla birlikte ibadetlerini muntazam / düzenli bir şekilde yerine getiren, akıllı, terbiyeli, harama helale dikkat eden, sesi çok güzel hâfız bir kızdır Rabia.

Halide Edip, daha sonra Rabia’yı dedesinden ayıracak/koparacak, soytarı olarak tasarladığı babasının (tevfik) yanına yerleştirecek ve yazarın kendi muhayyilesindeki / düşüncesindeki; lüks, şatafat ve israfın kol gezdiği saray ve konak hayatıyla buluşturacak.

Halide Edib’in hâfız Rabia’sı, ibadetlerine sıkı sıkıya bağlı olup, Ayasofya cami başta olmak üzere, cami cami dolaşıp mevlütler, aş’rı şerifler okur. Bu küçük hâfızın sesi o kadar güzeldir ki, onu dinleyenlerin kendinden geçmemeleri âdeta imkansız gibidir.

Daha sonra her ne oluyorsa oluyor ve büyük bir değişim geçiren bu küçük hâfız, önceleri Hristiyan olan, daha sonra bu muharref dini de terk edip, dinsizliği seçen, yaşlı bir moruğa (peregrini’ye) aşık olacak!

Rabia, daha ufacık bir kız iken bile, bu yaşlı piyaniste karşı derin duygular besleyecek ve şöyle diyecek: “Müslüman olsa da beni alsa!”...

(Peregrinin Müslüman olmadan kendisi ile evlenemeyeceğini, Sabiha hanımdan öğrenmiştir)

Halide Edip bu muhayyel / hayali romanında hızını alamayacak ve İbadetlerine son derece düşkün olmakla birlikte, aklını ve fikrini bir gavura kaptırmış Rabia’ya şu sözleri söyletecek: “Bir karış kız olduğum zaman da bile hep o kafire (peregrini) varmayı düşünürdüm efendim. Eğer beni almasa, ömrümün sonuna kadar kocaya varmayacağım!”

II. Abdulhamidin Dahiliye Nazırı Selim paşa’nın eşi olan Sabiha Hanımda, Rabia’nın bu aşkına şu şekilde şahitlik edecek: “Şimdi aklıma geliyor. Şu kadarcık yumurcaktı. Sekiz sene falan oluyor. Bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hristiyana varırsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış!”

Tahta kurusuna benzettiği İtalyan piyanist ile hâfız Rabia’yı birbirine aşık eden halide edip, Rabia için şu şaşkınlık ifadelerini kullanacak: “Türbe önünden geçer gibi önlerine bakarak yanından geçtikleri bu genç, bu afacan hafız nasıl olmuştu da yüzü buruşuk, moruk bir herifle evlenmeye razı olmuştu?”

Neyse ki halide edip; Hristiyan, yüzü buruşuk, moruk, ihtiyar ve tahtakurusu dediği italyan piyanist Peregriniyi (daha sonra osman ismini alacak) Müslüman yapar ve Rabia ile evlenirler.

Biz bu çizilen tabloyu bir de tersten okumaya çalışsak; Mesela o yaşlı mahalle imamının, bir çok olumsuzluklarına ilaveten genç ve güzel bir kıza aşık olup, daha sonra böyle bir evlilik yapıyor olmasını hayal etsek?!. Neyse ki İmam efendi böyle bir işe bulaşmamış / bulaştırılmamış.

Halide edip, neden dindar ve genç bir kızı, Hristiyanlığı bile deforme olmuş yaşlı bir piyaniste aşık edip evlendirdi?

Yazının Devamı ikinci yazımızda...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muharrem Morkoç yazdı, 85 kez açıldı, 28 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
8 Eyl 19 21:00
Doğu-Batı Denklemi
702871536b50da04fe768401d2693d581567968450

702871536b50da04fe768401d2693d581567968450

              Dünya üzerinde yaşayan zengin devletlerin zenginliklerini nasıl elde ettiğini ve elimde olmadan Tanzimat'tan bu yana kaybettiğimiz değerlerin nasıl gittiğini kimlere neyi peşkeş çektiğimizi anlattım. Körü körüne batı taklitçiliğin peşine nasıl takıldığımızı; aydınlarımızın karanlık dünyalarını örnekleriyle sıraladım. Klasik şarkiyatçılığın dışına çıkıldı.

- AB'nin yeni çocuğu Belçika'nın yaptığı katliamlar.

-Afrika'nın zenginliklerini çoraklaştıran uzun bacaklı İngilizler.

-Tanzimat Fermanı'nı zorla imzalatan mason Reşid Paşa

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 90 kez açıldı, 16 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Eyl 19 21:00

Yusuf Basat

Puan: 609

Yok

Geçmişte iki tane dostum vardı, çok kahrımı çekip uzun süre yoldaş oldular bana. Birisinin adı umut, birisinin adı sabır. Şimdilerde onların koltuğuna benimle dost olmak isteyen iki ahmak oturdu. Yüzlerine bakmıyor ve onları daima dışlıyorum. Ama nafile. Ha, isimleri mi? Stres ile endişe. Dost olmak için çabalıyorlar, fakat hiçbir dost zarar vermez yanındakine bilmiyorlar. Yahu diyorum beni günden güne ben olmaktan çıkarıyor sizden biri haline getirmeye çalışıyorsunuz, bu nasıl dostluk böyle? Cevap yok. Ne zaman oldu ki? İstediğim cevapları ne zaman alabildim, cevap neydi, istediğim cevap kimde nerede saklıydı? Senelerce aradım, geçmediğim coğrafya kalmasın istedim sürekli kayboldum bir takım satırların arasında. Fakat nafile. Cevap yok. Hiçbir dost, dost olmak istediği kişiye kötülük yapmaz. Ey stres, ey endişe denilen illet(!) sizlerden birisi haline gelmemi, kendimi kaybedip sonsuz bir akılsızlık içerisinde kaybolmamı istiyorsanız eğer çok daha fazla çabalamanız gerekli. İşte size böylece en büyük tüyoyu da vermiş bulunuyorum. Öyle yerleşmeye başladılar ki, onların varlığı olduğu sürece ne yediğim yemek, ne içtiğim su, ne uyuduğum uyku (olmayan bir şey) nede aldığım nefesten gram zevk almaz hale geldim. Evet dost dostuna kötülük yapıyor, evren birleşiyor ve bunu destekliyor. Geriye ellerimizde bir bir hayal ettirilen çiçekler kalıyor. Ne yazık, çare susmak diyorum, ama cevap yok. Kis bir kere girerse bedeninize, ruhunuza erişmesi de çok uzun sürmez. Doğru mu?

Cevap yok.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 114 kez açıldı, 16 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Ağu 19 17:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -4-
312f02278f8ffda88a31967e6d75e90a1566916526

312f02278f8ffda88a31967e6d75e90a1566916526

Şu soruya da cevap vererek yazıyı bitirelim.

Erdoğan'ı Allah'a şirk koşulan bir yeri besmele ile açtığı için küfürle itham edenler oldu.  Gerekçe ise bir haramın besmele ile yapılması kişiyi küfre düşürür kuralıydı.

Peki gerçekten de bu böyle miydi?

Başından beri Verdiğimiz tarihi bilgilerden de anlaşılacağı üzere, bir çok islam devleti Halife unvanı ile kilise yapımına onay vermiş, restorasyonunu yaptırmış. Asrı saadette dahi kiliseler, havralar ve sinagoglar koruma altına alınmış. Dinde zorlama yoktur ayeti bu meselenin temelini oluşturuyor.

İmam Azam haram işlerken Besmele çekmek ile alakalı içtihadı şu şekilde:

"Bir kimse, haram olduğu kesin olarak bilinen fiilleri işlerken “Bismillah” derse, imanı tehlikeye girmiş olur. Mesela; kumar oynarken, şarap içerken, zina ederken, "Bismillah" derse dinden çıkar. Çünkü bu insan Allahın ismini hafife almış, onunla alay etmiş oluyor.”

Diğer müçtehitlere göre caiz değil ise de İmam-ı Azam'a göre;

"Kilise tamir etmek ve Hristiyana zünnar (papaz kuşağı) gibi küfür alametlerini satmak caizdir, yani haram değidlir." (Redd-ül muhtar 5/251;Kâdihan, NI/426; Hindiye, IV/450 (Muhit'ten); Cezirî, NI/125)

Dahası var;

"Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir. (Hanefi hukukçusu Bezzaziyye)"

Küçük düşürülme söz konusu olmadığı müddetçe Müslümanın zimmîlere ücretle çalışmasının caiz olduğu konusunda ise farklı görüş yoktur.

Hatta havra ya da kilise inşa ve tamirinde çalışmasında dahi "beis" yoktur. Buradan alacağı ücret helâldir. Çünkü amelin bizzat kendisinde bir masiyet bulunmamaktadır (Kâdihan, NI/426; Hindiye, IV/450 (Muhit'ten); Cezirî, NI/125)

Ne var ki bu mabedlerde çalışabilmenin caiz ve mümkün olması, bunun iyi bir şey olduğunu da göstermez. Zaten "beis yoktur" tabiri fıkıhta, yapılmasa daha iyi olur anlamında kullanılır. Ama Küfür ve günahlığı ile ilgili bir durum söz konusu değil.

Hanefilere göre kilise yapımında çalışmak caizken nasıl oluyor da Erdoğan'ın kilise açılışını yapması şirk olur?

Hüküm, Haram bir iş yaparken Allahın ismi hafife alınır veya alay edilirse kişi küfre girer diye.

Erdoğan ne haram bir fiil işledi nede Besmele çekerken Allahın ismi ile alay etti!

Elbette ki Kilise açılışında Besmele çekmesi doğru değildi. Ancak buradan Erdoğan'ı şeytanlaştırma, onun küfre düştüğünü bas bas bağırmak bir taassubun neticesidir.

Evet, 25 yıldır ağzından Besmeleyi düşürmeyen Adam, insiyaki olarak kilise temel atma töreninde yine Besmele çekti, mesele bu kadar basit.

Besmele ile Kilise açma meselesini "Kayda değer bulmadım" derken bu arka plana yaslanarak söylemiştim o sözleri. Bize dilsiz şeytan diyen ve en ağır ifadelerle hakaret eden kardeşlerimize de hakkımı helal ediyorum.

Yazının uzun olması, Müslümanların tarih boyunca Ehli kitabın mabedlerine karşı yapmış olduğu muameleyi detaylı bir şekilde anlamak içindi.

Hiç bir zaman Erdoğan'ı aklama gibi bir niyetim ve çabam olmadı...

Kilise açma meselesi Erdoğan'la başlamadı ve Erdoğan'la bitmeyecek.

Yazıda yanlış varsa bize aittir, doğrularsa Cenabı hakkındır...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 117 kez açıldı, 17 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 19 13:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -3-
eb79bcae55a9b1d5670f1081cb9f76821566817240

eb79bcae55a9b1d5670f1081cb9f76821566817240

Türkiye genelinde 77 Rum, 54 Ermeni, 19 Musevi, 10 Süryani, 3 Keldani, 2 Bulgar, 1 Gürcü, 1 Maroni olmak üzere 167 cemaat vakfı faaliyette bulunuyor.

Bu 167 cemaat ve vakfın nüfuz alanı çok geniş. Siyasette, ticarette, Bürokraside etkinler.

Vakıflar Genel Müdürlüğü 14 kilise ve sinagogu restore ederken Sayın Erdoğan bunlardan sadece 2018 yılında açılışı yapılan Balattaki Demir kilisesi açılışına katılıyor.

Zahiren İstanbul Büyükşehir Belediyesinin parasıyla Demir kiliseyi yaptıran ve açılışını yapan bir Erdoğan var. Peki ya perde arkası?

Bulgaristan'da ibadet edilecek Cami neredeyse kalmamış. Osmanlı padişahlarından Murad Hüdavandigarın 1385'te yaptırdığı Muradiye Cami ise harabe durumunda..2008 yılında Erdoğan Balattaki demir kilisesinin restorasyonu karşılığında Muradiye camini ayağa kaldırmak için anlaşıyor.

Bulgar Eksarhlığı Ortodoks Kilisesi Vakfı Başkanı Liaze;

Kilisenin mütekabiliyet esasına göre restore edildiğine değinirken, Bulgaristan Hükümeti'nin Filibe'deki Cuma Camisi'nin restorasyon iznini, "Türk Hükümeti'nin de Demir Kilise'nin restorasyon" iznini verdiğini dile getiriyor.

Muradiye caminin için tam 3 milyon dolar harcayan Türkiye Demir Kilisesini de kendi parasıyla yaptırıyor. Çünkü Bulgaristan'ın değil demir kiliseyi, normal bir kiliseyi bile inşa edecek bir ekonomisi yok.

Böylece Bulgaristan'ın Türkiye'ye çıkartmış olduğu yasal engeller kaldırılıyor. Demir Kilisenin restorasyonu karşılığında Türkiye birçok kurumu ile özellikle TİKA ile Bulgaristan'da bulunan ve harabeye dönen cami, han, hamam, köprü ve türbelerin bir çoğunu ayağa kaldırıyor.

Anlayacağınız Erdoğan, Hristiyanların kara kaşı için Demir kilisesinin restorasyonunu yaptırmadı!

Şimdi Soru şu:

Sizce Erdoğan Demir Kilisesinin açılışını mı yaptı? Yoksa Bulgaristan'daki Osmanlı emaneti olan eserleri ayağa mı kaldırdı?

Erdoğan Allah'a şirk koşan kiliseleri açıyor eyy ümmeti Muhammed diye çığırtanlar orada mısınız?

Gelelim "Ya Allah Bismillah" diyerek temeli atılan Süryani kilisesine.

İlk başta teknik detaylarla başlayalım:

*İstanbul'da 20 bine yakın Süryani yaşıyor

*Bakırköy, Yeşilköy ve Florya bölgesinde ikamet ediyorlar

*Yaşadıkları 3 bölgede ise Süryanilere ait bir kilise yok.

* Bu 3 bölgede Süryanilere ait bir kilise bulunmadığı için cemaat ya Tarlabaşı'ndaki Süryani Kilisesi'ne ya da Latin Katolikler'e ait kiliselere gitmek zorunda kalıyor.

* Vatikan ise bir türlü Süryanilere yeni kilise yapmaları için izin vermiyor. Güç bölünsün istemiyor.

* Süryani cemaatinin bağışlarıyla 2 yıl içinde tamamlanması planlanıyor.

* Kilise Yeşilköy'deki mezarlığın boş bölümünde yapılacak.

* Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun talimatıyla İBB'nin Kilise yapımı için Yeşilköy'de bir araziyi Süryanilere tahsis ettiği iddia ediliyor.

Süryaniler en sonunda Vatikan'da bulunan papayı ikna ediyor

Cumhuriyetin mevcut yasalarına göre de yeni bir kilise inşa etmek yasak. Erdoğan ise tüm yasal engelleri kaldırtıyor.

Peki Erdoğan bu izni Süryanilerin kilise ihtiyacı olduğu için mi verdi yoksa başka bir hesabımı var?

Ortada bir ihtiyacın olduğu kesin. 3 bölgede toplanmış olan Süryanilerin kendi Kiliselerinde ibadet edecekleri bir mabedleri yok. Nüfusları ise oldukça kalabalık.

Ancak Benim bildiğim ve tanıdığım Erdoğan bu izni sadece ihtiyaç olsun diye vermez. Kesinlikle Başka hesabı da vardır.

Erdoğan'ın Kilise temel atma töreninde "Ya Allah Bismillah" sözüne gelirsek;

Erdoğan bu sözlerini bir alışkanlık neticesinde söylemiştir diye kanaat ediyorum.

İstanbul'un başına geçtiği 1994 yılından 2019'a kadar yani 25 yıldır "Ya Allah Bismillah" diyerek binlerce eser açılışı yaptı Erdoğan.

Tam 25 yıldır!

Bakın sadece 2003-2019 yılları arasında Türkiye'de 6000 bine yakın eseri ihya ettiren bir Adam'dan bahsediyoruz

Yurt dışında ise TİKA üzerinden ayağa kaldırdığı Cami, türbe, medrese, hamam ve köprülerin sayısını bilmiyoruz bile.

Ya Allah Bismillah sözü onda alışkanlık olmuştur.

"Ya Allah Bismillah" sözü üzerinden Erdoğan'ı Tekfir eden veyahut en ağır ifadelerle Erdoğan'a hak etmediği cümleler kuranlara ilginç bir olayı aktarmak istiyorum.

Anlatacaklarımı İnsafa gelmeniz için anlatmayacağım. Hakikati bilin diye anlatıyorum. Sonra yine bildiğinizi okursunuz

*İznik Ayasofya Kilisesi

f8956e95b6dae5584f59cc1c5ed05bd41566816576

cf3a62b60d043a0a385d058f8bf90d111566816589

1331'de İznik Ayasoyfa Kilisesi Cami olarak kullanıldı.

1953'te Alman Arkeologları Bizans dönemine ait mozaik ve resimlerin ortaya çıkması üzerine 2007'de müzeye çevrildi. Erdoğan ise bu yapıyı restore ettikten sonra 2011'de tekrardan Camiye döndürdü.

*Trabzon Ayasofya Cami

c2a32c21bd3569dc40b6a0b3ecd8b63d1566816745

Fatih Sultan Mehmedin Trabzonu Fethettikten sonra Kiliseden Camiye çevirdiği Trabzon Ayasofya Cami.

1964 yılında Müzeye çevrilen Trabzon Ayasofya Cami, 2013 yılında Erdoğanın emriyle tekrardan Cami'ye çevriliyor.

*Kesik Minare

fca95e61bf58d990c6d7a4ccac87a5911566816769

Antalya'da bulunan ve kiliseden Camiye döndürülen bir yapı. Uzun bir tarihçesi var. Vakıflar Genel Müdürlüğü ortadan kesik olan minareyi tamamladı 2019 yılında tamamladı ve 2020'de cami olarak ibadete açmayı planlıyor.

*Vaftizci Yahya Kilisesi

ca63ba00b2501295b6512c00fab911ce1566816966

Agios Ioannes Prodromos yada bugünkü adıyla ‘İmrahor Anıtı’, Bizans İmparatorluğu’nun en büyük manastırlarından birisidir. Vakıflar Genel Müdürü Sayın Adnan Ertem 2014 yılında buranın İmrahor İlyas Bey Cami olacağını duyurdu.

Müzeden camiye çevrilen yerler öyle kolay bir şekilde camiye çevrilmiyordu.

Avrupa'nın baskısı bir yerden, Türkiye içerisindeki gizli kriptolar ayrı bir yerden saldırıyordu. Artık İstanbul'daki Ayasofya'nın ne zaman açılacağı tartışmaları yapılıyordu.

Erdoğan Önceleri kilise olan ama fetihle birlikte Cami yapılan ve daha sonra müzeye dönüştürülen bir çok yapıyı tekrardan Camiye çevirirken Avrupa bas bas bağırıyordu; Erdoğan'ı durdurun diye!

Bu işi yapmak yürek isterdi Adam bu işleri yaptı ve gücü nispetinde hala yapıyor.

Erdoğan özellikle de 2011-2016 yılları arasında elinin çok kuvvetli olduğu o zamanlarda çok büyük işler yaptı.

Avrupa'nın büyük düşmanlığı da bu yüzdendi.

MİT krizi, 17/25 aralık operasyonu, Gezi olayları ve 15 Temmuz darbe girişimi bu yürüyüşü yavaşlattı sekteye uğrattı.

Erdoğan bugün daha güçlü gözükse de 5 sene önceye göre çok daha zayıf.

Hele ki İstanbul düştükten sonra Erdoğan'dan Ayasofya ile ilgili bir girişim kesinlikle beklemiyorum. Çünkü ciddi bir seviyede siyasal otorite zaafı oluştu.

Süryani kilisesinin temel atma töreninde bulunmasının arka planında elinin çok zayıflaması da var.

Devamı 4. yazımızda...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 103 kez açıldı, 18 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Ağu 19 13:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -2-
733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rusya'ya Beyoğlu'nda bir kilise inşa etme izni verilmiş Eflak ve Boğdan'da yeni kilise yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunmayacağı belirtilmiştir

Osmanlı Devleti’nin kilise ve havralar konusundaki resmî politikası Tanzimat devrine kadar devam etmiştir. II. Mahmud döneminde Gayrimüslim tebaanın durumunu ıslah ve bağlılıklarını artırmak adına önemli adımların atıldığını görüyoruz. Bu dönemde 1225 dolayında kilisenin tamirine izin verilmesi için başvuruda bulunulmuş olması dikkate değerdir.

Öte yandan, 1830 yılında Katoliklerin ayrı bir millet olarak tanınması ile Katolik Ermeni Cemaatine istisnaî olarak yeni kilise inşası için izin verilmiştir.

Islahat Fermanı ile Gayrimüslimlerin hakları genişletildi. Fermanın en önemli maddesi Gayrimüslimlerin kilise, havra, manastır ve mektep inşa ve tamiri konusundaki kısıtlamaların kaldırılmasıydı. Böylece mabetlerin tamir süreci kolaylaştırıldı ve yenilerinin yapımına izin verildi.

Öte yandan, Fransız elçisinin himayesinde 1852 yılında Çanakkale’de bir de Katolik kilisesi inşa edilmiştir. İnşaat bitmeden konunun resmiyete intikal etmesi üzerine kilise inşasının şer‘an yasak olduğu belirtilmiş ise de kiliseye dokunulmamıştır.

Islahat Fermanının ilanı ile kilise ve havralar konusunda şer‘î hukuk uygulaması terk edilerek Sultanın onay vermesi durumunda yeni mabetlerin yapılmasının önü açılmıştır.

Öte yandan, 1870 yılına kadar Çanakkale’de ikinci bir havra (Hadache/Yeni Havra) daha inşa edilmiştir. 1910 tarihli "Rumilinde kâin münaziunfih kilise ve mektepler" hakkındaki kanun ile de Osmanlı tarihinde ilk defa devlet, kilise yapımı için para yardımında bulunmayı taahhüt etmiştir.

Buraya kadar vermiş olduğumuz tarihi bilgiler ve uygulamalardan sonra yakın dönemde Hem sultan Abdülmecidin hemde Cennet mekan Sultan II. Abdülhamidin Gayrimüslimlerin kilise ve havralarına karşı nasıl bir tutum sergilediklerine kısaca göz atalım.

Abdülmecid Han döneminde batılı devletler ve Rusya'nın baskılarıyla her yönden kuşatılmıştı. Batılı devletler, yaptıkları yardımların karşılığı olarak Osmanlı ülkesinde Hristiyanlara yeni haklar verilmesi için 1856'da Islahat Fermanı'nı yayınlattılar.

Islahat fermanı sonrası 1858 yılında Sultan Abdülmecid Hanın izni ile Kapadokya bölgesinde; "Ayios Theodoros / Üzümlü Kilisesi" inşa edildi.

b2e72528a1187208775dae84084387791566552392

Sultan Abdülmecid döneminde yaptırılan kilisenin Yunanca kitabesinde

"Ayios Theodoros Trion'un bu çok kutsal kilisesi, İmparator Sultan Abdülmecid Han zamanında, onun yüksek iradesi ile Aziz İkonion teşviki ile ve burada ikamet eden Hristiyanların bağışları ile inşa edilmiştir"

Osmanlı Devletinde Kilise yapımı şer'an yasak olsa da Abdülmecid Han bu kiliseyi mevcut baskılar neticesinde onaylamış yani göz yummuştur. Sultan Abdülmecid Handan önceki kimi padişahlarda konjonktür ve bazı maslahatlar gereği yeni kiliselerin inşasına göz yummuşlardır.

Cennet Mekan II. Abdülhamid Hanın sadece kiliselerle ilgili izni değil sinagog ve havralarla ilgili icraatlarıda çok geniş. Abdülhamid Hanın Zimmilerin mabedleri hakkındaki yapmış olduğu yardım ve izinleri okuduğunuzda çok fazla şaşırmayın, kurtlarla dans etmek kolay değildi.

1885 yıllarında Yahudilerle aynı yerde kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Yahudilerde II. Abdülhamid Hana gelip Haydarpaşa da Sinagog yapmaları için izin istiyorlar. Sultan Abdulhamid kendi tahsis ettiği arazi üzerine Yahudilerin Sinagog yapmalarına izin veriyor. Haydarpaşa'da inşa edilen sinagog 1899 yılında bitiyor

3e9d7c790afa8424dfec1cdc3a4e35d71566553072

Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri özel himayesine alan Abdülhamid Han'dan çok memnun kalan Yahudiler, sinagoga Arapçadaki "hamd" sözcüğü ile aynı kökenden gelen "hemdat" adını vererek O'na teşekkürlerini dile getirmişler.

Filistin'de Yahudilere bir karış toprak vermeyen ve Theodori huzurundan kovan Cennet mekan II. Abdülhamid han, Kadıköy'de Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri himaye ediyor, onlara devletten arazi tahsis ediyor ve sinagog yapmalarına izin veriyor. Devlet idare etmek başka bir şey

İstiklal Caddesi’nde bulunan Santa Maria Draperis Kilisesi’nin inşasına katkıları sebebiyle kilisenin giriş kısmına Sultan Abdülhamid’in adının yazılı olduğu bir kitabe konulduğunu biliyor muydunuz? Bir kilisenin giriş kapısında Teşekkür mahiyetinde Halifemizin ismi yazıyor

acdb2510f009a3f78495306a5ca8d1701566553400

911aecc6af5247cbb33742e9c1cb65421566553417

9da9698287091970a030d852b296ce2c1566553437

Abdülhamid han sadece Osmanlı devleti sınırları içerisinde değil, Vatikanda yaptırılacak kileseye bile yardımda bulunmuştur.

Vatikan'da 1898 yılında inşa edilen San Gioacchino in Prati Kilisesine Abdülhamid Han hem Nakdi hemde Aynî yardımlarda bulunmuştur

c23c941f1e90b23977332f5d57f1d7451566553503

Başrahip Bissacco’nun II. Abdülhamid’in kiliseye katkısını belirten sözleri ise şöyle:

“Sultan Abdülhamid’in yardımı aynî ve nakdî olmuş. Aynî olarak kilise içi süslemelerde ve dış kapıların yapımında kullanılan Lübnan sedir ağaçlarını yollamıştır.”

Sadece bahsi geçen bu kiliseler ve sinagoglar değil, Abdülhamid Han’ın “Osmanlı memleketleri”nde (“Memâlik-i Osmâniye”) yaşayan gayrimüslimlere ait çeşitli dinî binaların yapım ve tamirine aynî ve nakdî yardımlar gönderdiği de, kayıtlara geçmiş durumda.

2018 yılında Erdoğanın hayırlı olsun diyerek açılışını yapmış olduğu Balattaki Bulgar "Demir Kilise'sine" sizce kim izin verdi? Tabi ki de Abdülhamid Han

Berlin'den gizlice çelik parçaları İstanbula getirtti ve ustaları sabaha kadar çalıştırıp bir gecede prefabrik olan kiliseyi monte ettirdi. Bulgaristan pamuk ipliği ile Osmanlıya bağlıyken, Yunanlıların Bulgarlarla kavgalarını kullanıyor Abdülhamid Han

Bulgarların kilisesi yok, Yunanlar'da dini olarak Bulgarlara baskı yapıyorlar. Bulgarlarla yunanlıları bir biri ile oyalayıp alan kazanıyor

Bu tarihi bilgilerden anladığımız kadarıyla, Asrı saadetten sonra hüküm süren, Emevi, Abbasi ve Osmanlı islam devleti, kilise, havra ve manastır yapım ve onarımına, bazen ekonomik kaygılar, bazen Batının baskıları, bazende Haçlı dünyasının baskıları sonucu izin vermişlerdir

Abbasi, Emevi ve Osmanlı Devleti islam şeriatı ile yönetiliyor olmasına rağmen, islam Fıkhı yeni kilise, havra ve manastır yapma izni vermemesine rağmen, tarih boyunca ehli kitaba ait birçok mabed inşa edilmiş ayakta kalması için restorasyon izin verilmiş.

Şimdi gelelim Erdoğan'ın açmasına müsaade etmiş olduğu kiliseler meselesine. Erdoğan kendi iktidarı döneminde restorasyonuna izin verdiği toplamda 14 Kilise ve Sinagog var. Yeşilköyde temeli atılan Süryani kilisesi ise sıfırdan inşa ediliyor. Yani toplamda 15 mabed olmuş oluyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Bünyesinde restorasyonu sağlanan 8 kilise: Edirne, Çanakkale, Hatay Diyarbakır, Gaziantep, Balıkesir, İskenderun ve İstanbul'da gerçekleştirildi.

Devamı 3. yazımızda.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 111 kez açıldı, 21 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Ağu 19 09:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -1-
4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

Kilise temeli atılırken Başkan Erdoğan'ın "Ya Allah Bismillah" sözü tepkilere neden oldu. Erdoğan'ı sadece hatalarını araştırmak için takip eden fanatikler için bulunmaz bir fırsat. Sevenleri ise keşke demeseydi dedi ve üzüldü.

Peki tarih boyunca kilise, havra ve sinagoglarla ilgili nasıl bir süreç yaşadık?

Beni bilenler bilir, Erdoğan'ı bir çok konuda çok şiddetli bir şekilde eleştirmiş ve karşı çıkmış birisiyimdir. Benim paradigmam şu şekildedir; doğru yaptığında savunmak yanlış yaptığında ise yanlışının ağırlığına göre itiraz etmek ve uyarmak

Hiç bir dönem at gözlüğü takmadım!

Hiçbir parti ile iltisakım / ilişkim veya yakınlığım olmadı, olamazda. Muhafazakarları temsil ettiğini iddia ettiği için ise en çok Ak Parti'yi eleştirmişimdir. Erdoğan'ı ise parti üstü görüyorum, samimiyetine inanıyor, doğru yaptığı müddetçe destekliyorum.

*Taassuptan

*Körü körüne bir şeye bağlanmaktan

*Kulaktan dolma bilgilerle konuşmaktan

*Partizanlıktan

*Her türlü aşırılıktan

*Olaylara miyop yaklaşmaktan Allah'a sığınırım

Buna rağmen insanların ön yargı ile yapıştırdıkları etiketlerden kurtulamamanın çilesini de çekmekteyim

Gelelim kilise meselesine

Asrı saadetten bugünü kadar Müslümanlar, Elleri altındaki zimmilerin (Hristiyan-Yahudi) özellikle de mabetleri (kilise, havra, manastır) ile alakalı meselede nasıl bir yöntem izlediler? Dünden bugüne bu meseleyi iyi anlarsak daha sağlıklı düşünürüz.

“Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı içinde Allah’ın adı çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılıp giderdi.” (Hac 22/40) mealindeki ayet ile mabetlerin korunması gerektiği Cenabı hak tarafından vurgulanmıştır.

Efendimiz s.a.v)'in Medine vesikası ile Yahudilere dinlerini serbestçe yaşama hakkı tanıdığı, Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı zimmet anlaşması ile de onların mabetlerinin Allah’ın ve Resulü’nün koruması altında olduğunu belirttiği malumdur. Ehli kitabın mabetleri koruma altında alınıyor.

Hz. Peygamber s.a.v) ve dört halife döneminde yeni kilise ve havra yapımına izin verilip-verilmediğini gösteren sahih bir belge veya ifade yoktur.

Ancak, Emevi ve Abbasi devirlerinde bazı yeni kurulan şehirler dâhil, kilise ve manastır inşasına izin verilmiştir.

Hz Muâviye r.a) döneminde sahâbî Amr b. el-Âs’ın Mısır valiliğini yürüttüğü bir sırada Ya’kûbî Patriği Enmânû tarafından İskenderiye’de Macarius Kilisesi inşa edilmiş; Mesleme b. Mahled’in görev döneminde, Fustât’ta (Kahire) bir manastır inşasına izin verilmiştir.

Mesela Abbasîler döneminde havralar ve kiliseler yanında ateşperestlerin ve Budistlerin mabetleri de korunmuş hatta yeni mabetlerin yapıldığı da olmuştur.

Tabi hem Emeviler de hemde Abbasiler döneminde yıkılan kiliselerin varlığı da biliniyor. Dönemsel ve siyasal bir durum.

Osmanlıda ise Islahat Fermanına kadar şer‘î hukuka göre yeni kilise ve havra inşası yasaktı. Var olan mabetlerin aslına uygun olarak tamir veya yeniden inşası ise Sultanın onayına bağlıydı. Ancak ıslahat fermanından öncede gayri resmi bir şekilde kilise yapımına onay verilmiştir

Bu sıkı kurallara rağmen, gerek Osmanlı döneminde kurulan şehirlerde, gerekse sulhen veya savaş yoluyla fethedilen şehirlerde dahi yeni kilise ve havralar inşa edilmiş ve bunların bazıları ayakta kalmayı başarmıştır.

Ayrıca 16.-18. yüzyıllarda özellikle Rumeli’de köy ve kırsalda yeni kiliseler ve hatta manastırlar yapılmıştır. Bunların inşasına Sultanlar tarafından resmî izin verildiğine dair herhangi bir örnek yoktur, ancak bazı yerlerde yeni kilise ve havralar zaman içinde meşrulaşmıştır.

Hz Ömer Kudüsü fethederken de herhangi bir kiliseye dokunmamış hatta Emanname vermiştir.

Hz Ömer:

"Onların canlarına, mallarına, kilise ve haçları konusunda verilen bir emandır. Buna göre onlar kilise inşa etmeyecekler fakat eski kiliselerine de dokunulmayacaktır. Kiliselerinin sayısı azaltılmayacak sahalarına dokunulmayacak ve haçlarına karışılmayacaktır. Kim ki mallarını alıp çıkıp gitmek ister kilise ve haçlarını da terk ederse onlar da yerlerine ulaşıncaya dek canları kiliseleri ve haçları konusunda eman içinde olacaklardır"

İslam hukukuna göre fetih yoluyla ele geçirilen şehirlerde bulunan kilise ve havralar yıkılmaz ve tahrip edilmezdi. Ancak, bunların mabet olarak bırakılıp bırakılmayacağı konusu ihtilaflıdır. Yeni kilise ve havra yapımına ise hiçbir şekilde müsaade edilmeyeceği kanaati yaygındır.

Hanefî fıkhına göre sultan, kilise ve havraları mabet olarak bırakabileceği gibi camiye çevirebilir ya da mesken olarak kullanılmasına karar verebilirdi. Ayrıca, Sultan, Gayrimüslimlerin ellerinde bırakılan mabetlerin tamirine ve müceddeden inşasına izin verme yetkisine sahipti

Öte yandan, Şafiî ve Hanbelî hukukçularına göre mabetlere dokunulmaz ve kullanım tarzı değiştirilmezdi. İbnü’l-Kâsım gibi bazı Mâlikî hukukçularına göre ise devlet başkanının maslahata uygun bulması halinde savaş ile alınan şehirlerde dahi yeni kiliselerin inşası mümkündü.

Sulhen teslim olan şehirlerde mabetlerin muhafazası genel bir kuraldı. Ayrıca, teslim olan şehirlerde anlaşma şartlarına bağlı olarak Sultanın yeni kilise veya havra yapımına izin verebileceği yönünde görüşler olmakla birlikte, aksi görüşler de mevcuttur.

İmam Ebu Hanife’ye, göre sulhen teslim olan şehirlerde harap olan veya yıkılan kiliselerin tamirine izin verilebilirdi. Ancak, şehir ve kasabalarda ve civarlarında yeni kilise ve havra yapımına izin verilmesi caiz değildi.

İmam Ebu Yusuf ise dört halife dönemindeki uygulamalara bakarak anlaşma ile teslim olan yerlerdeki kiliselerin yıkılmaması ve başka bir şeye tahvil edilmemesi, buna karşılık yeni inşa edilen ve anlaşma şartlarına uymayan kilise ve mabetlerin yıkılması gerektiği görüşündedir.

Osmanlı Devletinde Hanefi mezhebi benimsendiği için kilise, havra ve manastır konusunda Hanefi fıkhı esas alınmıştır. Osmanlının yayılma döneminde muharebe neticesinde ele geçirilen şehirlerde şehrin en büyük kilisesi veya manastırı fetih sembolü olarak camiye çevrilirdi.

İznik, İzmit, Bursa, Biga, Enez, Tırnova, Selanik, İştip, Karaferye, Kesriye, Ohri, İstanbul, Halkis, Eğriboz, İşkodra, Rodos, Belgrad, Budin, Magosa, Lefkoşa, Hanya vs. yerlerde Kiliseden Camiye çevrilen örnekler mevcuttur.

Buna Kılıç Hakkı da deniyordu.

Osmanlı Dönemi’nde gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde yeni kilise ve havra yapımının şer‘an mümkün olmadığı, ahalisinin tamamı Gayrimüslim olan ada ve köylerde ise Sultanın iznine bağlı olarak yeni kilise ve manastır yapılmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, uygulamaya bakıldığında yeni kurulan şehirler bir yana, gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde sonradan pek çok yeni kilise ve havra; özellikle Rumeli’de yeni kurulan köylerde kiliseler, dağlık bölgelerde ise manastırlar dahi inşa edilmiştir

Ayrıca 16-18. yüzyıllarda Tatar pazarcık, Saraybosna, Mostar, Çanakkale gibi yeni kurulan veya Osmanlı döneminde köyden kente dönüşen şehirler ile Balıkesir gibi eskiden mevcut olan ve hatta savaşla fethedilen Kandiye gibi şehirlerde bile yeni kiliselerin yapıldığı görülmektedir.

Devamı 2. yazımızda

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 421 kez açıldı, 43 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Ağu 19 09:00
İstanbul Sözleşmesi Ve Etcep Felaketi!
90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

Tarihler 2011 tarihini gösterdiğinde İstanbul’da imzaya açılan İstanbul sözleşmesi / Avrupa Konseyi sözleşmesi artık tüm partilerin üzerinde ittifak ettiği ve 1 çekimser oya karşın 246 oyla kabul edilen bir sözleşmedir

Bu sözleşmeye hiçbir parti karşı çıkmadı.

CHP Grubu'nun görüşlerini dile getiren Gülsün Bilgehan,

BDP Grup Başkan vekili Pervin Buldan,

MHP Grup Başkan vekili Mehmet Şandır

ve AK Parti Grup Başkan vekili Nurettin Canikli İstanbul sözleşmesinden memnuniyetlerini dile getirerek hep birlikte bu sözleşmeyi onayladılar

"Türkiye'nin, sözleşmenin hazırlanmasında, sonuçlandırılmasında öncülük eden 13 ülkeden biri olduğunu belirten Nurettin Canikli, “Bu sözleşmeyle Türkiye, önemli bir yükün altına giriyor” diye açıklamada bulundu.

Sahi bu sözleşme nedir?

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan, TBMM tarafından 2012’de kabul edilen, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren uluslararası bir sözleşmedir.

Türkiye Sözleşmenin ilk imzacısı ve 2011 tarihinde Sözleşmeyi ilk onaylayan ülke oldu.

İstanbul Sözleşmesinin Önsüzünde; Hedefin kadına yönelik şiddet

ve ev içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmak olduğu belirtilmektedir

81 Maddeden oluşan bu sözleşmede her ayrıntı düşünülmüş.

Bizi kendilerine benzetebilmek için İstanbul sözleşmesi eşsiz bir fırsat!

İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. Bunun hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz

İstanbul Sözleşmesi ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, İstanbul Sözleşmesi hükümleri esas alınır.

Şimdi size İstanbul sözleşmesinin toplumumuzda açmış olduğu derin yarayı sadece bir örnek ile arz etmeye çalışalım.

Geçen sene Ankara'da yaşandı bu olay. Bakın bakalım bu sözleşme aile sistemimizi, mahremiyet algımızı, nikah kurumumuzu nasılda hedef alıyormuş?

Ankara Aile Mahkemesi, Sözleşmesinin partnerler arasındaki şiddetin de “aile içi” şiddet sayılacağı yönündeki hükmünü esas alarak Zina ile hamile kaldıktan sonra sevgilisine şiddet uygulayan erkeğin evden 3 ay süreyle uzaklaştırılmasına, kadına 300 TL nafaka ödemesine karar verdi

Ankara 2. Aile Mahkemesi tarafların evli olmaması nedeniyle nafaka verilip verilmeyeceğini tartıştı

Mahkeme 6284 nolu Yasada evli olmayanlara nafaka verilmesine ilişkin açık bir hüküm bulunmadığını dikkate alarak kadının başvurusunu İstanbul Sözleşmesini esas alarak karara bağladı

Evlilik yok! Adamlar zina ediyor ve kadın hamile kalıyor! Sonra erkek sevgilisi hamile bıraktığı kadını dövmeye başlıyor

Olay hukuka! taşınıyor ve zina yapmalarına rağmen evli muamelesi görüyorlar!?

Mevcut yasalar resmen gençlerimiz evlenmesin ortalık piç dolsun diye uğraşıyor

İstanbul Sözleşmesi 45 ülke tarafından imzalanan ve 27 ülke tarafından onaylanan bir sözleşmedir

Bu anlaşma sadece aile kurumuna darbe vurmakla kalmıyor, eş cinselliğinde normalleştirilmesi için çaba sarf ediyor

Hristiyan-Müslüman ayırt etmeksizin toplum ifsad edilmek isteniyor

İstanbul Sözleşmesi hane içi şiddetin tanımını yaparken eş kavramı ile birlikte partner kavramını da ele alarak eş cinsellerin de içerisinde olabileceği ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsam alanına almaktadır

LGBTlilere karşı ayrımcılığı ise reddetmekte.

Sözleşmede Eş cinsellik dayatılıyor:

“Bireylerin toplumsal cinsiyeti, cinsel tercih/yönelim toplumsal, cinsiyet kimliği, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır"

İstanbul sözleşmesini, Almanya ancak 2018'de imzalamıştır.

Bulgaristan'da ise Anayasa Mahkemesi, Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı olduğuna karar verdi.

Anayasa mahkemesine Başvuru dilekçesi 75 milletvekili tarafından imzalandı

Bulgaristan bile kabul etmemiş bu lanetli sözleşmeyi.

Almanya ise geçen seneye kadar imzalamamış bu metni.

Ve bu sözleşmeye yanaşmayan birçok ülke var.

Kendi idam fermanımızı nasıl bu kadar hızlı imzaladık?

3 çocuk talebi bu sözleşme durdukça nasıl gerçekleşecek Sayın Erdoğan?

Sözleşme fiili yaptırımların yanı sıra eğitim alanında da değişimler öngörüyor

Devlet radyo ve televizyonlarında her ay en az 90 dakika toplumsal cinsiyet eşitliğine dair yayın yapıldıilk ve orta öğretim müfredatına, kadın erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik ders eklendi.

İstanbul Sözleşmesinin ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ projesi ayağı ise apayrı bir rezalet.

İstanbul sözleşmesi kadını erkek karşında korumak için çıkartıldığı söylense de gözden kaçırılmaya çalışılan toplumsal cinsiyet eşitliği projesi, eş cinselliğin önünü usulca açıyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği; Cinsiyet kavramını kişinin fıtratı ve yaratılışı olduğunu reddedip biyolojik kadın ve erkeklik cinsiyetlerini kabul etmeyerek eş cinselliği ve diğer sapkın cinsel meyilleri meşrulaştırıp yaygınlaştırmaktadır

Kadınlaşmış erkekler & erkekleşmiş kadınlar

Peki, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesini hangi kurumlar destekliyor?

*BM Kalkınma Programı Türkiye Ofisi

*Bilgi Üniversitesi

*Koç Üniversitesi

*TÜSİAD

*UNESCO

*BM'nin desteklemiş olduğu bir çok kurum ve kuruluş

Büyük paralar akıtıyorlar bu projenin yaygınlaşabilmesi için

Sözleşme sonrası, Uygulama merkezi Ankara olmak üzre 10 ilde;

Erzurum, Batman, Samsun, İzmir, Malatya, Şanlıurfa, Karaman, Mardin, Trabzon, Sivas Lise düzeyinde pilot uygulama başlatıldı. “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” (ETCEP) başlığıyla seminerler verildi.

Cinsiyet eşitliğine yönelik toplumsal algının, öğrencilik yıllarından itibaren düzenlenmesi amacıyla MEB, pilot çalışmasını 162 okulda başlattığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne Duyarlı Okul” projesini devreye soktu.

Bakanlık 8, ve 9 sınıflar için ETCEP Etkinlik Kitabı hazırladı.

UNESCO 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken bazı kriterler belirlemişti.

MEB ise Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi kapsamında 2014-2016 yılları arasında toplam 10 il ve 40 pilot okulda bu projeyi uygulamış oluyordu

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP Projesi, 19 Eylül 2014 tarihinden itibaren 24 aylık bir proje olarak uygulanmıştır

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesini uluslararası Siyonist kuruluşlar da desteklemektedir:

*ABD Büyükelçiliği,

*Avrupa Birliği,

*Ford Vakfı,

*Rockefeller Vakfı

*Soros Vakfı

Bu projenin en nemli gayesi eşcinselliği yaygınlaştırmak yada kabul ettirmektir.

İbretlik bir örnek: Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi kapsamında Erzurum İbrahim Hakkı Fen Lisesinde bir etkinlik düzenlendi

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 89 kez açıldı, 19 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
10 Ağu 19 21:00

Yusuf Basat

Puan: 609

Bahar

Bahar geldi… Bahar. Doksan metre kare bir ev ve dört duvarın arasında ne kadar açabilirse o kadar açtı bahar.

Bir ilmik gibi düğümleniyorum son zamanlarda kelimeler boğazıma. Ne çözebiliyorum, nede gevşetebiliyorum. Elimde günden güne sıkı sıkıya bağlanmaya devam koca bir kelime ilmiğinden başka bir şeyim kalmadı. Anam, babam, dostlarım, sevdiğim kadın… Hepiniz affedin beni, hepiniz içimde birer ukdeden ibaretsiniz artık. Ama her şeye rağmen bu gün yine gördüm, bahar gelmiş. O asil bahar… Yakınlarımı teker teker yanına alan bir bahar. Kim bilir bana ne zaman gelecek? Kim bilir hangi kuytu köşede sıkıştıracak nefesimi ansızın? Bahar geldi bahar, canlanın ne bu hüzün, ne bu hüsran… Hisseder gibiyim, bana da yaklaştı. Diyorum ya bahar geldi bahar, şen şakrağım.

İtiraf edeyim, şen olduğum kadar darmadağın, paramparçayım. Çünkü sizlerin ölüm dediği bahar, her zaman diri tutmayabiliyor. Çoğu zaman yalnız kalıyorsun, yapayalnız. Yanındayım diyen kim varsa işte asıl baharın geldiği gün tepede güneşin olmadığını görünce onlarında yanında olmadığını görüyorsun. Bazen dostların, bazen sevdiğin kadın ne fark eder ki? Yapayalnızsın işte, en ücra köşelerin karanlığından beslenmeye mahkûm edilensin. Hayatımdaki her ölüm, bir önceki ölümü daha net, daha canlı hatırlatıyor bana. Hafızam hiç eskimedi, istikrarla her sene en az bir defa kapımı çalan ölüm bir öncekini çok daha güçlü canlandırdı. Hafızam hiç mi hiç eskimedi… Ve inanın öyle hissediyorum ki, çok derinden, en içimden, boğazımdaki sımsıkı olmuş ilmiğin bile ulaşamadığı bir noktadan çok az kaldığını hissediyorum.

Bahar geldi… Bahar. Doksan metre kare bir ev ve dört duvarın arasında ne kadar açabilirse o kadar açtı bahar. Bazen can yakarcasına, bazen de ardındaki ışığı ile büyülercesine. Fakat hissim derin, hissim güçlü, hissim ilk gün ki gibi canlı. Hazzım baharı kucaklamaya hazır.
10.08.2019

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 183 kez açıldı, 29 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 211 yorum yapıldı.
8 May 19 09:00
Ramazan Ay'ı Hendek ve Tebük'e Denk Gelirse!"

Mübarek Ramazan ayını idrak edeceğiz / ediyoruz. Rahmet ayı kimini rahmetiyle yıkayıp arındıracakken, kiminiyse daha da ziyana uğratıp belkide iflas ettirecek….

Oruç, nefislerimizi dizginliyor ve Rabbimize karşı daha yakın olma anlamında bize köprü oluyor... Kimileri bu köprüyü çok hızlı geçecek, kimileri vasatı muhafaza ederken, kimileriyse köprüyü yürüyemeyecek belkide …

Özellikle göz, kulak ve dilimizin balans ayarlarını tekrar gözden geçirecek, tuttuğumuz orucun yanımıza sadece açlık ve susuzluk olarak kalmasını önlemiş olacağız...

Arızalar mümkün mertebe giderilecek ve 11 ayın kaybı, hızlı bir şekilde telafi edilmeye, giderilmeye çalışılacak...

Yaz aylarında oruç tutmak… Aslında zor gibi... ister istemez korkutuyor insanı...

Her gün 16 saat aç kalmak, yemek yiyememek... Susuz kalmak... ve Bu halde çalışmak... zorluyor bizi...

Neyse ki “Tebük Gazvesi” imdadımıza yetişiyor... “Sıcağı” taaa iliklerimize kadar hissediyoruz...

Tarih sayfaları bize, 30 bin kişilik Sahabeyi Kiramın, Bizans ordusuna karşı galip gelmeden önce “sıcağa ve kızgın çöl kumlarına” nasıl galib geldiğini soğuk kanlılıkla anlatır...

Kavurucu çöl sıcağı ve ateşten kumlar! Sahabe Efendilerimizin Cennete girebilmeleri, Allah’ın rızasına vasıl olabilmeleri adına bulunmaz bir fırsat...

Evet ne açlık, ne susuzluk, ne sıcak, nede 220 km’lik uzunca bir yol, Sahabe Efendilerimizi mağlub edemiyordu...

Neyse ki “Hendek Savaşı” da imdadımıza koşuyor... “Açlığı” karnımıza taş bağlamadan hissedebiliyoruz...

1 ay boyunca kuşatılan Medine’yi Münevvere… Açlıktan karnına taş bağlayan Allah'ın Rasulü ve dava arkadaşları… İki düşman arasında helak olma korkusu… Münafıkların, küfre ne kadar da yakın olduklarını yakînen müşahede etmek… Tarih olmaya ramak kala, tarih yazmak!… İyi ki varsın “Hendek” İyi ki varsın…

Bu yaz sıcaklarında, susuzluktan dudakları çatlamış, boğazı kurumuş, gözleri kısılmış ve elleri ayakları yorgunluktan tutmayacak bir seviyeye gelmiş olan oruçlu bir Müslümanın karşısında, hiç umursamadan çok rahat bir şekilde içilen soğuk bir su, yada açık alanda restoran veya lokantalarda yenen leziz yemekler, biz Müslümanlara, bu dünya hayatında ki imtihanın hiçte kolay olmadığını, olamayacağını göstermekte...

Acaba bu Ramazan ayında yine televizyonlarda bitmek bilmeyen imsak tartışmalarını ve herhangi bir hastalık ve yaşlılığı olmamasına rağmen, kendisine adeta kurbanlık koyun misali bir fakir arayıp, bulduğu fakirin eline tutuşturduğu 20 lirayla, tutması gereken orucu, çok ama çok ucuza satan, kendince akıllı Müslümanlar! Görecek miyiz?...

Diğer tarafta 220 km’lik tebük seferine ne yiyeceği nede bineği olmadığı ve cihada katılmadıkları için, Allah Resulüne ağlayarak gelen sahabe efendilerimiz!

Ve son söz Rabbimizden:

“Rab'leri Katında onların mükafatı, altlarından nehirler akan adn cennetleridir, orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah onlardan razı ve onlar O'ndan (Allah'tan) razıdır. İşte bu, Rabbine huşû duyan kimseler içindir.” (Beyyine 8)

08-07-2015

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 214 kez açıldı, 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
30 Nis 19 17:00
Kutsal Yolculuk
5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

Mekke ve Medine'ye bir Umre ziyaretimiz oldu.

Allah c.c) ve Efendimiz s.a.v)'in misafiri olduk.

Mescid-i Nebevi ayrı güzel, Kabe'yi Muazzama ayrı güzel.

Yönetimden kaynaklanan Her türlü olumsuzluk ve eksikliğe rağmen, Kesinlikle fırsatını bulup gitmek lazım...

İlk durağımız sevgililer sevgilisine, Efendiler Efendisine oldu.

Mescidi Nebevi çok güzel. Mescidin Yeşil Kubbesi, Efendimizin yeşil sarığını temsil ediyor.

Efendimiz hâlâ yeşil kubbenin altında ümmetinin dertlerini dinliyor.

Efendimizin gerçekten ölmediğini görebiliyorsunuz...

3819895258f28d856311fdce4621bcb01556634520

Bir çok ülkeden gelen Müminler Efendimize derdini anlatmaya gelmiş gibi.

Efendimiz ise Hane-i Saadetlerinde kendisine gelen müminleri teskin ediyor.Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Evet, Efendimiz hâlâ Sağ...

Mescidin İçinde bulunan Ashabı Suffa hâlâ hınca hınç dolu. Efendimiz s.a.v) ise Suffe Ashabına gözü gibi bakmaya devam ediyor.

Ebu Hureyre r.a) ise hâlâ Efendimizden bir hadis daha rivayet etmek için pür dikkat Efendimizi izliyor.

Mescidi Nebevi'de Ashabın ruhları saf tutuyor...

Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer tüm vakarıyla Efendimizin s.a.v) yanında ayakta bekliyor.

Efendimizi selamlamaya gelenler Ebubekir r.a) ve Ömer'i r.a) dualarına katarak şeref kazanıyorlar.

Selamlamayı bitiren misafirler, heybelerinde Efendimizin şefkati Sıddıkın sadakati ve Faruk'un adaleti ile dönüyorlar...

Hz Aişe Annemiz Hücre-i saadet içerisinde, perdenin hemen arkasında dünyadan gelen tüm Müminlere Efendimizin hayatından dersler anlatmaya devam ediyor.

Efendimizi ise hâlâ kimseyle paylaş(a)mıyor diğer annelerimize karşı hâlâ kıskanç.

Hatice Annemiz ise Efendimizi Mekkede bekliyor...

Mescidi Nebevi her Namaz vakti toplamda 1 milyon Mümini bağrına basabiliyor.

Mescidin avlusu başka güzel. Kimisi namaz kılıyor, kimisi Kur'an okuyor, kimisiyse melül melül Yeşil Kubbeyi seyrediyor.

Tüm bu güzellikler Mescid sınırları içerisinde, Dışarı çıkınca rüya bitiyor...

Medine'yi Münevvere elimizden çıktıktan sonra (1919), şehrin yüzü hiç GÜLmemiş.

Efendimizin Gül şehri, Beton şehrine dönmüş maalesef.

Mescidi Nebevinin etrafını çepeçevre kuşatan yüksek oteller, Mescidin üzerine bir Heyula gibi çökmüş durumda...

Medine'de ne yeşillik, ne mimari nede tarih kalmış. Mescidi Nebevi şehre nefes aldırıyor resmen... Efendimizin varlığı Şehri hala münevver kılıyor.

Nefes almak için Efendimizin mescidine sığınıyoruz, Mescidin iç sınırları başka bir dünya, dış sınırları başka bir dünya...

Cennetül Baki mezarlığını düzleyen Suud Vahhabileri, otellerin boyunu yükseltebildikleri kadar yükseltmişler.

Toprağın altında yatan sahabeye hürmet etmeyin, onlardan medet ummayın diyen Suudlar, sabah akşam Amerika'dan medet umma zilletine duçar oldular...

Bir gece vakti Uhud'a gittik. Efendimizi Mekke müşriklerinden koruyan yarığı ziyaret etmek istedik.

Efendimizi bağrına basan Yarık, Suud yönetimi tarafından betonla kapatılmış ve etrafına demir teller örülmüş.

Ama Yarık içerisinden gelen Efendimizin kokusunu hâlâ engelleyememişler...

Uhud şehitliğini ziyaret ettik. Hz Hamza'ya, Musab bin Umeyr'e ve Şehid olan 70 sahabeye selam verdik.

Şehitlikten Muhteşem bir koku geliyor. Okçuların terk ettiği Ayneyn tepesine çıktık. Efendimizin sözlerinin dünyadaki tüm ganimetlerden daha değerli olduğunu daha iyi fark ettik...

Hendek'i ziyarete gittik ama Hendekler çoktan kapatılmış, artık üzerinden otoban geçiyor.

Efendimizin ve ashabının 1 ay boyunca, karınlarına taş bağlayarak kazdıkları kilometrelerce Hendek yolunu kapatan Suudlar, Efendimize ve ashabına ait olan bir hatırayı daha silmiş oldular...

Efendimizin şehrinde, Mescidi Nebevi dışında Efendimize ve Ashabına ait hiç bir hatıra ve tarihi yapı bırakılmamış.

Osmanlı izleri bile silinmiş. Osmanlı bakiyesi olan Osmanlı tren istasyonu ve Amberiye mescidini ise neden yık(a)mamışlar hala anlamış değilim...

Medine'den ayrılma vakti geldi. Tüm kafile hüzünlü. Efendimize nasıl veda edeceğiz?

Son Selamlamayı yapmaya gidiyoruz. Adım adım Efendimize yaklaşıyoruz ve Son selamlama!

Kimisi küçük çocuklar gibi bir sütunun arkasına çekilip ağlıyor kimisiyse ağladığının bile farkında değil...

Efendimizle zorda olsa vedalaştık.

Bembeyaz ihramlarımızı giydik.

Helal olan şeylerde artık bize haramdı.

Kabe'yi Muazzama'ya doğru yol alıyoruz.

Lebbeyk seslerimiz, bizden önce Kabe'nin duvarlarını selamlıyor.

Hacerul Esved tüm vakarıyla bizi bekliyor...

Yol bitiyor ve Mekke'yi Mükerrem'ye giriş yapıyoruz. Herkeste çocuksu bir heyecan. Kabe'yi Muazzama'ya kavuşmaya çok az kaldı.

Otellerin yüksekliği başımızı döndürüyor, nereye baksak birbiriyle yarışan yüksek yüksek oteller.

Kiminin Şevki kırılıyor, kimisi otelleri görmüyor bile...

Kabe'yi ilk görenlerin yapacağı dualar geri çevrilmezmiş.

Kafamız ayak uçlarımıza mıhlanmış, bebekler gibi emekliyoruz.

Kafile hocalarının "kimse kafasını kaldırmasın, çok az kaldı" uyarısı Kabe'yi görme arzusunu dahada kamçılıyor.

Ve bir ses duyuyoruz "Kaldırın Başınızı!"...

Kabe'yi Muazzama bütün ihtişamıyla kendisine gelen misafirleri karşılıyor.

Hacerül Esved'in önü hınca hınç dolu. Mültezem'e yapışan müminler kopmak bilmiyor.

Ve Altın Oluk'un Ayrı bir güzelliği var. Türkiye'nin kıble istikameti. Türkiye'den gelen müminleri cezbediyor...

Kabe'nin etrafı devasa yapılarla işgal edilmiş. Kabe'yi Muazzama dışında kalan tüm tarihi yapılar, yükselen otellerin altında kalmış.

Efendimizin İslamı ilk tebliğ ettiği Ebu Kubeys tepesi'nin üzerinde yükselen oteli görünce kolumuz kanadımız kırıldı.

Mekke'ye ihanet edilmiş...

Hira Nur dağına çıktık ve Efendimizin inzivaya çekildiği mağarada namaz kıldık.

Efendimiz Hira'dan Kabe'yi seyrediyordu. Bizde seyretmek istedik Ancak Zemzem Tower denilen ucubeden başka bir şey göremedik.

Kabe'nin hürmeti hiç bir dönemde bu kadar çiğnenmemişti...

İngilizler Mekke ve Medineyi kime teslim edeceklerini gayet iyi biliyorlarmış.

Bu Kutsal şehri Arapların asillerine değil de bedevi kısmına vermekteki ısrarlarını şimdi daha iyi anladım.

Çöl Bedevilerine medeniyet üretmiş 13 asırlık şehirleri yağmalasınlar diye teslim ettiler..

Sayılı günler çabuk geçti. Kabeyi Muazzama'ya da veda vakti geldi.

Son Veda Tavafı sarstı bizi.

Başka tavaf olmayacaktı artık. Kabeyi son görüşümüz, Hacerül Esve'de son selam verişimiz, Altın oluğa son bakışımızdı.

Efendimizin Mekke'den çıkartılırken ki ruh hali bizi çepeçevre kuşattı...

Umre yolculuğunda donanımlı Hoca çok önemli. Kutsal beldeyi size yaşatması lazım. Gittiğimiz Umre turu güzeldi Ticari kaygılarına set çekip Allahın rızasına talip olduklarına şahit olduk.

Bazen "Meşhur" hocaların veremediği manevi havayı "Meçhul" Hocalar büyük bir samimiyetle verebiliyordu...

Umre’ye daha gitme fırsatı olmayanlar niyetlerini tazelesin ve en yakın zamanda bu kutsal beldelere gitme şerefine nail olsunlar.

Bu beldeler suudların değil ümmetin ortak mirasıdır. Asla Mekke ve Medineyi onların tekeline bırakmamalıyız...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 255 kez açıldı, 30 misafir olmak üzere 31 kişi beğendi, 43 yorum yapıldı.
10 Nis 19 17:00
İslam Modernizmi ve Selefilik Bize Neyi Dayatıyor!
492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

Zor bir zaman diliminden geçiyoruz… Yaşamış olduğumuz bu garip zaman dilimine kısaca “Âhir Zaman” deniliyor…

Hak ve Hakikate dair her ne varsa, hâlâ ilk günkü gibi saf ve berrak duruyorken, kimi illüzyonist ve sihirbazlar yaptıkları el çabukluğu ile bu hakikatleri perdelemeye çalışıyorlar…

Sadece gençlerimizin değil, belki de birçoğumuzun kafası biraz karışık… Bir yanda siyasetin hızlı atmosferi ve yoğun gündemi, diğer yanda gevşeyen din anlayışımız… Her geçen gün, kulluğumuz biraz daha dumûra uğratılıyor…

Bir yanda Modernist Hocaların “İslam Dinini Yeniden Keşfeden” garip halleri, diğer yanda kendilerine selefi deyip, Selef ulemamızın çizgisini ıskalayan ve Müslümanları İslam dairesinden zorla atmaya çalışan gerçek Müslümanlar!

14 asırdır ümmeti Muhammedin ana gövdesini oluşturan Ehl-i Sünnet ’in / Sevadı Azam’ın yolu ise ya sahipsiz yâda garip gibi… Canhıraş bir şekilde bu ana gövdeyi tüm Bid’at Fırkalara karşı savunan Hocalarımız ve ulemâmızın gayretleri ise bir yere kadar galiba…

14 asırdır ümmeti Muhammedîn üzerinde yürümüş olduğu bu geniş yol, artık öyle yâda böyle birilerine dar geliyor!

Ehl-i Sünnete burun kıvıran, bu yolu hafifleyen ve her fırsatta eleştiri tahtasına oturttuğu bu ana gövdeye nişan alıp ateş etmekten haz alan bu iki “Popüler / Güncel” akıma değinmek istiyoruz…

●Selefilik ve Modernizm…

Okuyan / Araştıran veya dini ilimlere meraklı olan insanımızı ve özellikle de gençlerimizi bekleyen bu iki tehlike bize neleri dayatıyor?

Bir birine zıtmış gibi duran bu iki farklı Fırka’nın bazı ortak özelliklerini dile getirdiğimizde, bize dayatılan birkaç hususu da faş etmiş olacağız…

1) Bu iki Bid’at Fırka’nın ana paradigması şu şekilde işliyor;

“Ümmeti Muhammed tarih içerisinde yoldan çıkmıştır. Yaşanan bunca yenilgilerin sebebi, İslam dininin yanlış anlaşılıp doğru yaşanmamasından kaynaklanmaktadır... Müslümanların tekrardan eski izzet ve ihtişamlarına kavuşmalarının tek yolu; Müslümanların tarih içerisinde oluşturmuş oldukları her ne varsa onları bidat (Selefilerin iddiası) veya tahrif (Modernistlerin iddiası) edilmiş değerler olarak görüp, bu oluşturulan Değerleri / Kültürü / Medeniyeti / Müktesebatı ve Tarihi inkâr ederek hatta onlarla savaşarak, “Selefi Salihin” denilen ilk üç neslin yaşadığı döneme yani Asr-ı Saadete tekrardan geri dönmek!

Peki, Selefilerin ve Modernistlerin Bu iddialarını gerçekleştirebilmeleri için önlerindeki en büyük engel nedir?

Ümmet Muhammedin kahir ekseriyetinin amel ettiği ve benimsediği İtikâdi ve Fıkhi mezheplerimizdir!

Mensup olduğumuz Mezheplerdeki yaşanabilecek gevşekliklerin açacağı boşluğu bu iki Bid’at fırkanın çok rahatlıkla doldurabileceğini akılda tutmak lazım….

2) Mezhep (sistem) karşıtı söylemler…

Selefilerle Modernistlerin bir diğer ortak özellikleri ise; Mezheplere karşı olan alerjileri!

Bir selefi için mezhep; Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkmış Bid’at bir oluşumdur! Mezhebin doğrusu yada yanlışı olmaz! Çünkü mezhepler, ne Peygamber (a.s) nede Sahabe döneminde görülmemiştir. Dolayısıyla herhangi bir mezhebe intisap, Asr-ı Saadetten uzaklaşmaktır!

Modernistlerin ise Mezheplere karşı çıkışının ana sebeplerinden biri, “Ulema ve Fukâha’nın” İslam dinini zorlaştırdıkları, dinde olmayan hükümleri bir şekilde dine ekledikleri ve yaptıkları içtihatlarda dini kendi tekelleri altına almalarıdır!

3) İçtihad Yapma Arzusu!

Hicri 4. Asırda kapanan mutlak içtihad kapısı, malum iki kesim tarafından zorlanarak açılmaya çalışılıyor…

Zaten bu iki Bid’at fırkanın; Müslümanların yaşadığı Tarihi yok sayıp preslemeleri, bununla birlikte mezhepleri de inkâr ederek her konuda içtihad yapma arzuları, Modernist ve selefileri birleştiren ortak paydalardan birini daha oluşturuyor…

Bununla birlikte Modernistlerle selefilerin ayrıştığı ve zıtlaştığı birçok hususta var. Mesela bunlardan birisi; Modernistler genel olarak hadisi şerifleri dinde delil kabul etmezler. Selefiler ise hadisi şerifler konusunda Modernistler’den ayrılarak Hadisi şeriflere önem verip dinde delil kabul ederler. Ancak kimi selefilerin de Allah’ın selbi sıfatlarını anlatan Hadisi şerifleri mutlak bir şekilde zahirine yorumlayıp tescim ve teşbih çukuruna düşerek ayrı bir arızaya kapı aralıyorlar!

Özetle söyleyecek olursak:

Üzerinde bulunduğumuz Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat zemininde yaşanabilecek herhangi bir kayma ve sapma, bizleri bu ve benzeri Bid’at Fırkaların çukuruna düşme veya onların fikirlerine kapı aralama yanlışlığına sürükleyecektir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Turali Aydoğan yazdı, 168 kez açıldı, 26 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, 88 yorum yapıldı.
10 Mar 19 05:00
Düşüncemiz Kadar İnsanız

İnsanlıktan tamamen umudunu yavaş yavaş tamamen yitirecek biri olarak yazıyorum bu yazıyı.

Saat 03.55'te nefretimi kusmak için yazıyorum. Karşıma çıkmaktan vazgeçmeyen hödükler için, iki kelimeyi bir araya getirebilecek kadar kendini eğitemeyen keresteler için, karşısındakine saygısı olmayan düşüncesiz yontulmamış odunlar için yazıyorum.

Ne zaman unuttuk insan olmayı ? Birinden bir şey istemeden önce selam vermemiz gerektiğini, bir yere girdiğimizde bir merhaba demeyi veya küçük bir tebessüm etmeyi.Ne zaman kendimizi bu kadar beğendik ? Ne zaman başladık kendimizi üstün görmeye ? Ne zamandan beri ben bu üstünlük yarışının dışındayım ? Ölümsüzlüğün sırrını mı buldu bu yolda böbürlene böbürlene yürüyen aslan parçası ? Küçük dağları mı yaratmış insanlara tiksinerek bakan yürüyen makyaj ?

Bazen gözlemliyorum kendimce çevremde olup biteni insanların birbirleriyle olan etkileşimini. Bazen bir parkta oturuyorum , bazen bir bankta. Bazende bankada sıra beklerken bakıyorum bir sağa bir sola. Bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir ? Sözcüklerle kendini ifade edemeyen ot geldiği dünyadan saman gidecek kişiler ne zaman bey efendi oldu ? Neden yükselttik insanları, neden onlara bu görgüsüzlük ve kendini beğenmişlik sıfatını hediye ettik ? Neden kendimiz olamıyoruz iş yerinde ki halimiz ile yemek yemeye gittiğimiz büfedeki veya sigara alacağımız marketteki halimiz neden bir değil ? Kendimize nasıl yakıştırıyoruz iki yüzlü olmayı ? Yoksa farkında mı değiliz ? Bence farkına varmak istemiyoruz hatta bunun farkına varmamızın istenmesinden bile rahatsızlık duyuyoruz. Empati kelimesini ilk defa duyan birimiyiz ? Sıra bize gelince karşımızdakinden bekleriz. Çok mu benciliz yoksa gerçekten farkında mı değiliz ? Ya da düşünmeyi bilmiyoruz. Gerçi sorsalar bizden düşüncelisi yok ama ! Neyse ki istisnalar var bununla avunabiliriz...

Bazen öyle bir insan çıkıyor ki karşınıza tam nefretinizi kusarken fikrinizi değiştiriyor.  Bazen de bir düşünce fikrinizi değiştirir, bir hayal, bir varsayım, bir hatıra, bir rüya..  Bir çatı yok mu çirkin, yalnız, umutsuz hisseden insanları bir çatı altında toplayabilecek ? Bence var hayallerimiz var, kitaplar var, kitaptaki kahramanlar biziz, filmlerdeki başrol biziz, konular biziz, gündem biziz.. Düşünelim, geniş düşünelim düşüncelerimizde sınırlar olmasın bari.. Hayal edelim ufkumuzu genişletelim.. Ne kadar insanız bir oturup düşünelim..

Bizi biz yapan şeyleri unutmamak dileğiyle...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Mar 18:09

Baya yazım hataları yapmışım yazdığım anki halimden olsa gerek :))