İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 18299

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 7281

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 4037

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 2946

İstanbul
İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 2121

İstanbul

Ozan Bilican

7 / Puan: 1756

İstanbul

Salieri Alt Tire

8 / Puan: 1540

İstanbul

Detroitli Kızıl

9 / Puan: 1402

İstanbul

Mustafa Karayel

10 / Puan: 1309

İstanbul

Sıla Münir

11 / Puan: 1282

İstanbul

Osman Batur Akbulut

12 / Puan: 1267

Kırıkkale

Vlad Emir

13 / Puan: 1064

İstanbul

Sezer Emlik

14 / Puan: 1006

Bartın

Ferit Çaydangeldi

15 / Puan: 946

Ankara

Mücahid Cesur

16 / Puan: 918

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 904

İstanbul

Müsemma Şahin

18 / Puan: 778

İstanbul

Ahmet Demir

19 / Puan: 727

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 720

Ankara

Mustafa Kılıç

21 / Puan: 692

İstanbul

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 687

Erzincan

Yamanduruş

23 / Puan: 686

Sakarya

Muharrem Morkoç

24 / Puan: 678

İstanbul

Alpay Gökçe

25 / Puan: 668

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 591

Ankara

Kumru

27 / Puan: 529

Adana

Ali Osman Rothschild

28 / Puan: 526

Ankara

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 510

İstanbul

Sadık İbrahim

30 / Puan: 462

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 10 dakika kaldı.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 178 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Nis 18 21:00
 Allah'ım Önce İman Sonra Ciddiyet Nasip Et

Hükümet ile FETÖ'nün arasındaki gerilimin yükseldiği 2012 yılında FETÖ’cü Mümtaz Er Türköne bir iddia ortaya atmıştı: “İslamcılık öldü; Ali Bulaç son İslamcı.” Türköne iddiasına delil olarak İslamcılığın iktidarlara mesafeli olduğunu, İslamcıların artık iktidarın bir parçası olduğu bunun istisnasının ise Ali Bulaç olduğunu söylemişti.

Yazan 1980 sonrası İslamcılığın tarihini yazan ilk isimlerden biri olduğu için hemen değer gören bu söylem aslında FETÖ'nün nefes almak için geliştirdiği taktikti.

O dönem hiç kimse de çıkıp: “Başından sonuna kadar iktidarı amaçlayan bir yapının tetikçisi olarak muhalifliği yüceltmek sana mı kaldı?” sorusunu sormamış dahası "İslamcılığın iktidarı mutlak manada reddetmediğini amacını gerçekleştirmek için eninde sonunda iktidara ihtiyaç duyacağını" söylememişti.

Bu tartışma o kadar büyümüştü ki en sonunda bir sempozyum düzenlendi. FETÖ’nün ülkeyi ele geçirmek için saldırdığı dönemlerde bu ülkenin Müslüman düşünürleri, entelektüel mesailerini “İslamcılık, İslamcılığın ölüp ölmediği, İslamcılığın iktidarla kurduğu/kurması gereken ilişkileri” konularında yazıp çizerek tüketmişti.

Benzer bir süreci şimdi yaşamak aslında beni pek mutlu etmiyor. “Türkiye'de Deizm yükseliyor " tartışmalarını kast ediyorum. Tartışma başladığından bu yana yazılan/söyleyenen çoğu söz midemde rahatsız edici bir ekşilik hissinden başka bir şey katmıyor.

Bir süredir kesin bir kabul olarak sunulan "Türkiye'de Deizm yükseliyor" tartışmalarının ne kadar sağlam bir zemine sahip olduğunu sayın @mister_nu konuyla ilgili ilk yazısında ortaya koydu. https://mrnuman.wordpress.com/2018/04/10/kacin-deizm-geliyooor/ Karşımızda kendini deist olarak kabul edilen ama Amentü’nün bazı şartlarına iman eden bazılarına iman etmeyen tuhaf bir insan topluluğu var. [Tabi sayın mister_nu’nun belirttiği üzere araştırmayı doğru kabul edersek]

Aynı yerlerde yemek yiyen, aynı AVM’lerde takılan, aynı tatil bölgesinde tatil yapan, sosyal medyada benzer takipçi listelerine sahip olan dar bir zümrenin, Allah, peygamber, İman konularında bir tereddüt içerisinde olduğu doğru olabilir. Ama bunlar alarm zilleri çalacak kadar toplumun geneline sirayet etmiş midir bilinmez. Yaşı yetenler hatırlar, Akmar pasajı ve çevresine baktığınızda bir dönem bu ülkede en büyük dini yapılanmanın kendini satanist zanneden rockcı ergen gençlerden oluştuğunu düşünürdünüz.

Deizm tartışmalarında elimizdeki argümanları biraz incelemek istiyorum:

Elimizdeki tek gerçekçi sayı İhsan Fazlıoğlu'nun açıklaması: “15 Temmuz'dan sonra başörtülü öğrencilerimden 17 tanesinin odama gelerek artık ateist olduğunu açıkladığını söyledi.”

Bu açıklamada İhsan Fazlıoğlu’nun 15 Temmuz vurgusu üzerinde durulmayı hak ediyor. 15 Temmuz özelinde ateist olan gençlerin nedenlerini düşünürken benim aklıma birkaç seçenek dışında bir şey gelmiyor.

1- Bu öğrenciler FETÖ gibi dini bir cemaatin bu derece barbarlaşması nedeniyle İslamdan soğumuş olabilirler. Bu da kendilerinin İslam tarihinden bi haber olduklarını gösterir.

2- Bu öğrenciler böyle bir kalkışmaya müsaade eden Allah'ın (haşa) iman edilmeye değer olmadığını düşünüyor olabilirler. Bu da kendilerinin temel akide bilgilerine bile sahip olmadığını gösterebilir.

3- Bu öğrenciler FETÖ'nün başarısız olmasından rahatsız olmuşlardır.

4- Bu öğrenciler hocalarının dikkatini çekmek için durduk yere ahiretlerini tehlikeye atmıştır.

Camiler mi sorun yoksa diliniz başka bir bakla mı saklıyor?

İddialardan bir diğeri memlekette açılan İmam Hatip ve Camilerin çokluğuyla uğraşacağımıza memlekette adaletin tesis edilmesi üzerinde çalışılsa memlekette deizmin bu kadar yükselmeyeceği yönünde. Sırf bu iddia bile tartışılan konunun aslında tartışılmaya layık olmadığını gösteriyor aslında ya neyse.

Sanki memleketimizde gençlerin büyük çoğunluğu 5 vakit namazlarını kılıyor, kılanlarında camide vakitlice namaz kılıyor da cemaatle kıldıkları namaz onları haşa Deizm ve Ateizme sürüklüyor. Oysa biz biliyoruz ki cemaatle namaz kılmaya özen gösterenlerimiz bile camide vaktinde namaz kılmayı pek önemsemiyor. Öyleyse camilerin olayla bir alakası yok. Birazcık iyi niyet ve sakin düşünen bir kafa yapısı bunu anlayabilecekken meseleyi camiye bağlamak art niyetlilik.

Ruşen Çakır'ın bulduğu maden

“Deizm denilen şey aslında İslam’ın kabuk bağlamamış halidir.” Büyük mütefekkir Mücahit Bilici’nin Ruşen Çakır’la konuşmasında söylediği sözler de bunlardı. Mücahit Bey daha sonra twitter üzerinde “bu dinin içinde riyakâr olmaktansa dışında günahkâr olmak evladır” sözüyle İslam’dan kastının bizim anlamadığımız bildiğimiz iman ettiğimiz İslam olmadığını açıklamış oldu. O yüzden onun sözlerinin burada incelemesini yapmayacağım.

Peki, sorun ciddi değil mi? Elbette ciddi. İman gibi üzerinde en çok hassasiyet göstermemiz gereken konuda konuşurken biraz ciddiyet gerekiyor sadece. Bir de “yaşasın Müslüman gençler deist oluyor, öyleyse heybemde sakladığım eleştirilerimi zerk edeyim” kolaycılığına kaçmamak gerekiyor.

Bu zamana kadar kimseden, -yediğimiz içtiğimize dikkat etmiyoruz, helal haram bizim için önemli değil- ya da -"Emrolunduğun gibi dost doğru ol" emri geldiğinde peygamberimiz ve ashabı bir telaş almışken biz kendimize çok güveniyoruz-  gibi eleştiriler görmedim.

Sizce bu yazı dergimizin Mayıs sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Mümtaz Fuat yazdı, 42 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Nis 18 09:00
Oğluma Mektuplar - 17
a38651c7696fa6df9db1de6e9fb074a01523691418

a38651c7696fa6df9db1de6e9fb074a01523691418

Kıymetli Oğlum.

Müdavimleri haricinde pek bilinmeyen bir şiir şöyle başlar:

“Hadi bana sor

Sevmek bu kadar mı zor”

Sevmekten başka yok bildiğim bir yol.

En son vatanımızın işgal edilmesine yol olsun diye yapılan darbe girişimini müteakip yazmışım sana. Epey olmuş. Ondan önce de, önceki değil bir evvel ki Ramazan-ı Şerif ayında…

Zaman su gibi akıp diyorlarsa da sen aldırma; eğer zaman akıp gitseydi yerine yeni bir şey gelirdi. Anlar her an yaratılırken aslında, o anların içinde yaşar gibi yapıyoruz.

Uykudayız!

Sevgili Oğlum.

Sana yazmadığım son tarihten bu yana pek de bir şey değişmedi. Kendi küçük dünyamızda her zaman ki muhtelif sorunlarla boğuşmaya devam ediyoruz. Çok şükür! Hepimizin sağlığı yerinde... Gerçek saadet, mutluluk ve huzur vesilesi sahiden de bu değil midir zaten?

Hem ülkemizin içi hem etrafımız hem de dünya her daim olduğu ve devam edeceği üzere yangın yeri.

Bitmedi hiç. Bitmeyecek.

Biteceği süslü hülya ve rüyaları satmaya çalışan dışı şeker kaplı içi zehirli söylemlerden ve bu söylem sahibi kişi ve kurumlardan yılandan kaçar gibi kaç, sakın ola bulaşma!

Senin yaşlarındayken ben vatanımızda darbeler olmaya devam ediyordu. Babam bana bakıyor, çalışıyordu. Ekonomik krizler oluyor, dolar çok önem arz ediyordu hala olduğu gibi… Ben oynuyordum. Babam ekmek alıyordu. Bakkala veresiye yazdırıyordu. Bakkallar vardı. NASA yeni uzay programları deniyor, yeni nesil uzay mekikleri göndermeye hazırlanıyordu dış uzaya. Ekonomik ve siyasi krizler olmaya devam ediyordu. Ben eski ama çok hoş bol desenli halının üzerinde oturup oynarken Saba marka renkli televizyon izliyordum sobanın yanında. Babam teknoloji meraklısıydı o zamanlar da. Tek kanal TRT’ye bakarken ilk hatırlarımı beynime kazıyordum: Challenger uzay mekiği kazasının görüntülerini ve ilk sivil astronotların ölümünün görüntüleri… Şimdi sen küçüksün; başka uzay mekikleri, uzaya çıkıp tekrar yere inen roketler, feza araştırmaları, buluşlar vs… O zamanda ülke için suni gündemlerle milletimiz uyuşturulmaya devam ediyordu. Krizlerin adı değişti, yöntem ise hiç değişmedi.

Üzülerek arz etmek isterim ki bütün çabalara rağmen bu devleti “BİZ” kurmadık. Şu hususa bana itimat etmeni isterim; derin devlet dedikleri mefhumunun da derininde İngilizler vardır bu topraklarda. İngiliz adı altında hem kendileri hem de günümüz adı ile ifade etmek gerekirse belki adına “Küresel Sermaye”ye de diyebiliriz.

Ne yapalım peki diye soracak olursan…

“Yanında kal!” Kimlerle? Kurtulanların yanında…

Ehli Sünnet Âlimlerinin işaret buyurdukları yoldan yönünü çevirmeden ilerlersen, ilerleyenlerin olduğu tarafta tarafını değiştirmez isen rahat eder, kurtuluşa erersin.

Elbet konuşacak mevzularımız bitmez. Bitmemeli de. Bir kılavuz hattı olarak bunları not düşüyorum sana.

Beni biliyorsun.

Bir kördüğüm var Oğlum.

Konuşmalıyız.

Sizce bu yazı dergimizin Mayıs sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Sıla Münir yazdı, 38 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Nis 18 17:00

Sıla Münir

Puan: 1282

Bö(Ğ)Rü'mde Bir Sızı
5343fdc0cfc399075a25af1df5cfea5a1523542469

Başlığından da anlaşılacağı üzere, muhteviyatı kesinlikle tenkid değil, sadece kalp kırıklığı olan bir yazıdır bu...

Bu arada, sadece izleyen olarak yazıyorum yoksa tv sektörüne ait bilgi birikimi ve tahsilim yok.

7. bölümü sinemalarda gösterilecek olan 6 bölümlük mini dizi Börü, Türkiye tarihinde gelmiş geçmiş en sahici, samimi, kaliteli, profesyonel bir dizi olarak kayıtlara geçmiştir. Bana göre diğer kanallardaki vatan-millet içerikli, yapmacık ve fantezi ürünü tüm dizileri silip süpürdü. Hele son bölümde 15 Temmuz'un canlandırması... Ağlamaksa; sahiden ağladık.. Öfke ve nefretimiz; sahiden tazelendi.. Tüm ekip yaşamış ve hissetmiş, hissettirdi...

Dağ filmlerinin yapımcılarından da böyle bir kalite beklenirdi. Hattâ nihayet hakkıyla bir Çanakkale filmi yapabilecek yapımcıların var olduğu ümidimi yeşerttiler...

Gelelim müteessir olduğum hususa...

Ahiretin varlığına inanmayan, ölüme böyle koşa koşa gitmez...

Hiçbir inancı olmayan kimse, vatan için ölmeye giderken "düğün" diyemez, "vazife" diyemez... Vatanını karşılıksız seven her nefer ölünce ot olmayacağını bilir...

Holywood filmlerinde bile şövalyelere öldükten sonra nasıl güzelliklerin beklediğini coşa coşa haykırır kumandanları.

Börü'de de şehadet yeri gelince ifade ediliyor.

Ama neden;

bu yapımlarda bir tane bile Kelime-i Şehadet getirerek vefat eden şehit yok?

Ama neden; hatırı sayılır miktarda Allah inancı taşıyan, yeri geldiğinde dağda bayırda, ayazda namaz kılan vatan evlatlarından bir tane bile göremedik bu yapımlarda.

Ben dinini temiz ihlaslı Anadolu dedelerinden, ninelerinden dinleyerek büyümüş ve öyle yaşamaya çalışan mütedeyyin bir kimseyim.

Bu dizide benden çok parça var. En başta o kusursuz vatan aşkı... Çünkü o dedelerim; " Vatan sevgisi imandandır." Hadis-i Şerifini gönlüme nakşettiler.

Ama en mühim parçamı her bölümde ümitle bekledim...

Maalesef bu cihetiyle boynumu bükük, yüreğimi mahzun bıraktı BÖRÜ...

5343fdc0cfc399075a25af1df5cfea5a1523542469

Sizce bu yazı dergimizin Mayıs sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 88 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Mar 18 17:00
Cemaat Sorgulaması

15 Temmuz’dan sonra cemaatlerin ve tarikatların fonksiyonları, işleyişleri ve kurumsallıkları tartışılır hale geldi. Fetönün yeri geldiğinde nasıl vahşileştiğini, eli kanlı bir örgüte dönüştüğünü görüp tecrübe eden bizler için bu sorgulama doğal olsa gerek. Bir ‘camia’ nasıl bir ‘terör örgütü’ konumuna geldi, bu ayrı bir konu. Lakin belli olan bir şey var ki, o da bu örgütün hiç olmadığı kadar güçlü olduğu gerçeğiydi. Yargıda, bürokraside, orduda ve daha birçok yerde milletin kendisine dişlerini geçirmeye çalıştılar ama başaramadılar. Hal böyle olunca kadim geleneğimizin manevi değerleri olan tarikatlarımız, cemaatlerimiz de daha çok sorgulanır, tartışılır, eleştirilir hale getirildi.

Tarikat ve cemaat yapılarının, ülkemiz için olmazsa olmazı olarak gördüğümü başta belirteyim. Fakat yolumuzu aydınlatan bu manevi fenerler için söyleyecek başka sözlerimiz de yok değil. Cemaatler, kendilerinden başka gruplarla etkileşime kapalı olmalarından dolayı cemaat içi yapılarının açık seçik olmadığı ve fonksiyonu hakkında kendi müntesiplerinden başka diğer insanların çok fazla bilgisinin olmadığı yönleriyle diğer gruplardan ayrılır. Yani şeffaf olmadıkları su götürmez gerçek. Aynı zamanda cemaatin işleyişi, yapısı, fikirleri hakkında ne kadar çok şey sorgulanırsa o kadar kötü olduğu da bir cemaat gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi, bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğinin göstergesi olan ehliyet ve liyakat ilkeleri kişinin cemaati söz konusu olduğunda geri plana atılıyor ve bu yanlış artık cemaat içinde doğru olarak telakki ediliyor. İtirazı ve tenkiti düşünen, ihanetle suçlanma kılıfını yanında taşıyor. Bu da sorgusuz sualsiz itaat kültürünü beraberinde getiriyor. Bütün bunlar bir araya gelince; ürkek, yalnız ve sütten ağzı yanmış insanlar artık aynı şeyleri düşünüyor: Fetönün yerini diğer cemaatler alacak.

Herhangi bir cemaat müntesibine, devlette kadrolaşmanın yanlış olduğunu, ehliyet ve liyakat göz ardı edilerek yapılanın haram olduğu gerçeği hatırlatıldığında genelde bu cevapları almak olası: Doğru ama bizimkiler de oraya gelmeli, 90 yıldır eziliyoruz, hem bu şekilde daha iyi hizmet ederiz. Her ne kadar yıllar yılı kemalizmin tahakkümünü görmezden gelmesek de yine de bu durum yapılanları meşrulaştırmaz. Hem o kadar karşısında durduğun, belki düşman bellediğin zihniyetten farkın ne olacak bunu yapınca güzel kardeşim? Sonra, cemaatin söylediği kabul ettiği bir fikir sana aykırı geldiğinde neden karşı çıkamıyorsun? Yanlış olma ihtimali yoksa, bunu istişareye sunacağın, yeri geldiğinde bu yanlışları söyleyebileceğin bir mekanizma yoksa kendi benliğini karakterini nasıl inşa edeceksin? Bediüzzaman’dan efsane cevabı dinle: ‘’Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor… İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.’’ (Münazarat, 19) O halde önce mihengi nerelerde kaybettik sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Kimlik ve karakter o mihengle oluşur, en evvel bunun farkına varmak gerek.

Tarikatlar için de, her önüne gelenin kendini şeyh ilan etmesi, dinin izzetini kırıyor olmasından ve çoğu hurafelerin din gibi algılanmasından doğan arızalar düzeltilmeden insanların cemaatlere ve tarikatlara güveni tazelenmez zannediyorum. Kadrolaşmanın önüne mutlak surette geçilmeden, ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların torpille, referansla artık Rezzak-ı Mutlakı Allahta değil de, o torpilde, referansta bulduğu müddetçe biz bu mevzuları daha çok konuşuruz. Haram olması bir yana, itikadi problemleri de barındıran bu niyet ve ameller terk edilmeden istikameti tutturmak güç görünüyor. Halbuki, ‘’Ey iman edenler! İnsanlar arasında adâlet edin ve emaneti, işi ehline (uzmanına, lâyık olana) verin.” (Nisâ Sûresi, 58.) ayetinin nüzul sebebi şöyle nakledilir:

Mekke fethedilince Hz. Peygamber (asm), Kâbe’ye gelir ve kapının açılmasını ister. Anahtar; Kâbe’nin bekçilik, temizlik, bakım vs., gibi kutsal vazifeleri; yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden ve Müslüman olmayan Osman bin Talha’dadır. Osman bin Talha ilk başta anahtarı vermek istemez ve Hz.Ali’nin tepkisiyle karşılaşır. Sonunda anahtar alınır, Peygamberimiz içeri girer ve artık anahtarın Hz.Ali’de olması gerektiğini düşünür. İşte ayet o sırada iner: ‘’Ey iman edenler, emaneti ehline teslim ediniz’’

Yine Bediüzzaman, bu âyeti tefsir edip yorumlarken şöyle muhteşem bir ölçüyü nazara veriyor:

“Sual: Bazı nâs, senin gibi mânâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a’mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zira bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

Cevap: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadâkat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fena ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.” (Münazarat,56)

Unutmadan söylemek gerek ki; Bu satırları bir cemaat müntesibi olarak yazıyorum. Devrin cemaat devri olduğu görüşünü taşıyor; adaletten, ihlastan, doğru hürriyetten ve sırat-ı müstakimden ayrılmamak için her daim dua ediyorum..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 60 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4037

Gök Gridir Yer Toprak
6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

Sonbahar günlerinin en soğuğuna denk gelmiştik, sebebi saadetim bir büyüğüm ile yan yana duruyoruz. Birkaç günden beri hızını ve tanelerinin büyüklüğü arttırarak devam eden yağmur o gün sanki daha bir öfke ile karışık hüzünle ve soğuğun sertliğine aynı sertlikle mukavemet ederek yağıyordu.

Yağmur hüzündür. Gök gri, yer topraktır o gün.

Her şeyin bir rengi vardır. Yağmurun rengi saydamdır, renksizdir. Suyun rengi içine/üstüne düştüğünün rengini alır. Denizler mavi değildir oysa göğe bakışıyla utanarak sevdiğinin rengine bürünmesidir.

Her şeyin ve herkesin bir rengi vardır. Kiminin dışındadır rengi, kiminin iç rengi dışına aksetmiştir. Rengi dışında olanlar boya kaplıdır. Esas iç rengini saklamak için aslını gizlemektedir.

En bariz misal ile insanların öfkelendikleri zamanlarda, bağırıp çağırmaları, küfürler sarf etmeleri, kızgınlıkla beraber şiddete başvurabilmeleri boya ile gizledikleri renklerin sıra sıra ortaya çıkmasıdır.

İnsanlar aslının nasıl olduğu ile ilgili sınanmadıkları meseleler üzerine iddia sahibi olmamalıdır.

Seninle her mevzuda yanında olan arkadaşının, aç kaldığında sana dirsek çevirip sanki geçmiş o yılları hiç yaşamamışçasına hareket etmesi şaşırtabilir insanı. Vatana, millete tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle ve silahlarla saldıranların karşısında dimdik çıkabilme iradesinde olup olmadığınla belli olur vatan sevginin hakikati.

Yağmurlu ve çok soğuk bir günde oğlunun cenazesini defnettikten sonra taziyeye gelenleri ağlayarak fakat dimdik ağırlayan bir babanın ne kadar asalet ve vakar sahibi olduğu gözyaşlarında belli olur.

Yüzüne gülüp tevazuu ile seninle her daim neşeli olan bir insanın, yarın öbür gün bir ev, bir araba ve bir de makam sahibi olduğunda anlarsın o bir zamanlar yüzüne gülücükler saçan adamın ne kadar mütevazı olduğunu.

Fakirken, zenginken, sağlıklı ya da hastayken, mal-makam sahibi iken ya da değilken belli olur… İnsanın rengi zor zamanda belli olur.

Ve her yaşanılanın bir imtihan olduğu sırrındadır gerçek renklerin ne olduğu.

Samimiyet bir çekimdir insan ilişkilerinde. Yapısı huysuz fakat insanlarla iletişiminde samimi, kalbi dilinde olan insanlar her daim çevresi için çekim merkezi olurlar. Zira samimiyet en güçlü bağlardan daha sıkı bağlar insanı insana.

Gök gridir, yer toprak. Aynaya bak lütfen. Gerçek rengimiz nedir?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 50 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Mar 18 21:00

Yusuf Basat

Puan: 358

Sulak Mevsimler 

Her şey, her şey mi geçer? Diye sordum gözlerine bakarak ve gözleri, geçecek diye haykırdı. Duydum ve ruhumda hissettim o çığlığı. Çölün ortasında bir damla su ararcasına kaybettiğim yolumu bir çift gözde buldum. Neden veya nasıl olduğuyla ilgilenmeden daldım ve o vahadan içmeliyim dedim. Çünkü bakışlarında yatan çığlık, akşam karanlığı gibi çöktü yüreğime.

Bir kadın düşünün, sevdiğini en derinlerinde saklayıp orada yaşatan ve bakışlarının ardında koca bir hüzün saklayan bir kadın. Resmedemeyeceğim kadar gerçek, kelimelerle ifade etmekte zorlayan, gülüşün altında yatan kırıkları saklamakta güçlük çeken bir kadın. Normal bir zamanda herkes gibi ister ve bir an önce ona ulaşmak gayesi içerisine girebilirdim, lakin ona ulaşacak adımları tek bir bakışı ile geri iten bir kadın. Yüreğimde yanan alevleri bakışları ile dağladım, kalbimde kaynamakta olan suları hüznü ile taşırdım. O vahadan içebilsem her şey çok güzel olacak diye düşündüm ama vaha kurumamak için bir gölgeye ihtiyaç duymaktan ziyade, güneşi kendine siper edip çölün ortasında kendini kurumaya mahkûm etmişti. Esasen uzun uzun baktı gözlerimi kaçırdığım zamanlar da, baktığında ne düşündüğü ile ilgilenmeden sadece insanoğlunun güzel bakabildiğini bir kez daha anladım. İçimden bir yerlerden umut kafasını çıkardı, otur yerine! Diye bağırdım. Çünkü umudum ne zaman meydana çıksa bir şeyleri beklemeye koyuluyor ve güzel şeyler bir anda bozulacak kıvama geliyordu. Öyle hissizleştim ki, uzun zamandır umuduma dahi yabancılaşıp her şeyin geçici birer olgu dair beslediğim inancımı ayakta tutmakta zorlanıyorum. Fakat kadın, her ne kadar kendinden emin bir şekilde baksa da, arkasında sakladığı hüznüne bulaşmış bir çaresizlik hissi görülemeyecek kadar gizliydi. Gördüm, çünkü en başında bakışlarından yayılan çığlığı duydum. Neden veya nasıl baktığı ile değil, güzel bakışı ile ilgilendim. Bütün acılarına merhem olabilmek ümidiyle dokundum gözlerine, yanaklarından veya dudaklarından değil de yaralarından öpmek niyetiyle koştum ona, bütün dertlerini ve acılarını sırtlamak için bir kez baktım ona. Bunlara ihtiyaç duymayan hissizleşmiş bir duygu çerçevesinden o son bakışını gösterdi en zifiri akşam karanlığında. Oysa o karanlıkta Arnavut kaldırımlarını aydınlatan bir sokak lambasının şefkati ile dinledim gözlerini. Baktım, uzun uzun olabildiğince bir daha hiç bakmayacak olmanın burukluğu ile baktım ve aynı anda diktik bakışlarımızı er meydanındaki askerler gibi birbirimize. Her şey geçer ama benimle değil, dedi.

Her şey, her şey mi geçer? Diye sordum gözlerine bakarak ve gözleri, geçecek diye fısıldadı yalnızca. İşittim ve yüreğimde hissettim o derin fısıltıyı. Sulak mevsimleri karşılamak artık çok güç, çünkü gözlerimiz çetin yağmurlar barındırıyor kendi içinde. Umut, vazgeçme dedi, otur! Diye bağırdım. Bir devin uyanışı misali devirdiğim gözlerimi usulca yerden kaldırıp son kez dikim gözlerine.

“Başka bir hayatta olsak sana aşık olabilirdim…” diye fısıldadım, sonra umudumu çağırarak duymuştur diye beklemeye koyuldum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 785 kez açıldı, 72 misafir olmak üzere 73 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
13 Mar 18 13:00
Nureddin Yıldız Kimin Güneşini Gölgeledi?
823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

İhsan Şenocak ile başlayan, Nureddin Yıldız ile devam eden derin ve kirli bir operasyonla karşı karşıyayız...

İhsan Şenocak ile amacına ulaşanlar şimdilerde Nureddin Yıldız Hoca’yı da sahanın dışına itme gayretindeler...

Yaşanan bu süreçlerden sonra Müslümanların zihninde şöyle bir soru belirdi: “Sistematik bir şekilde yapılan bu operasyonlar, toplum nazarında itibarı olan başka hangi Hoca veya alimleri kapsayacak?” 28 Şubatın o ağır havasını geri getirme çabasında olanlar, bu gücü ve motivasyonu nereden alıyorlar?

Mesele Nureddin Yıldız Hoca’nın şahsı değildir. Nureddin Yıldız Hoca’nın bazı söylemlerine (ibn Teymiyye, bazı sahabe ile ilgili kantarın topuzunu kaçırması, arş meselesini vuzuha kavuşturmaması vs. vs. ) katılmak zaten mümkün değil. Burada asıl mesele Laik ve dinsiz çevrelerin, Müslüman bir alim üzerinden hem Dini mübine hemde Müslümanlara saldırma meselesidir...

Toplum nazarında itibarı olan Hocalarımız, yapılan bu kirli operasyona asla sessiz kalmamalılar... Herkes sesini yükseltmeli... Müslümanların Bugüne kadar elde etmiş olduğu kazanımlar bu şekilde yapılacak itibar suikastlarına ve karalamalara kurban edilmemeli...

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan gelişmeler, Erdoğanı iç dinamikler bakımından daha ihtiyatlı olmaya zorladı...

Ancak, özellikle Erdoğan'ın Nureddin yıldız Hoca’ya yapılan bariz bir operasyonu gör(e)memesi bir yana bu operasyona ivme kazandıracak açıklamalar yapması tam bir hayal kırıklığıdır...

Bugün Nureddin yıldız Hoca’ya operasyon çekenler, bundan on sene öncede sayın Erdoğan'ın eski videolarını kırpıp kendisine operasyon çekiyorlardı! Önceden yapmış olduğu Demokrasiyi ve Laikliği reddeden, İslam Şeriatını öven konuşmaları özenle seçiliyor ve itibarsızlaştırılmaya çalışılıyordu!

Temenni ve beklentimiz odur ki: Sayın Erdoğan'ın bir daha Müslümanları üzen ve İslam düşmanlarını sevindiren her hangi bir açıklama yapmamasıdır... Nureddin Yıldız Hoca’ya ise acilen iadeyi itibar yapılmalıdır...

Halka Halka büyüyen Erdoğan, Halka Halka küçüleceğini asla unutmamalıdır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gülşen Aslan yazdı, 62 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Şub 18 21:00
<b>bir Çocuk Hayal Et Gelecekten Umutlu</b>
Bir çocuk hayal et,gülüyor.Arkadaşları ile saklambaç oynuyor ve sobelenmemek için gülen o masmavi gözleriyle delice koşuyor,içinde henüz acı yok.Hiç kazık yememiş,ağlamak nedir bilmiyor.Daha aşık olmamış hiç kimseyi sevmemiş.Okula bile gitmiyor.Belki mühendis, belki doktor, belki asker, belki öğretmen olacak ileride.Onu kucağına ilk verdiklerinde gözünden mutluluktan yaş gelen annesi,adı Umut olsun diyen bir babası vardı.Belki de tüm aileye umut oldu o...Sonra hayallerine,umut olamadan,aşk nedir? bilemeden,ahiretini,kalbini,dünyasını,ruhunu şeytana satan ,şeytanlaşmış,vicdansız tarafından tecavüze uğradı Umut..!Oysa Allah ikisini de insan olarak yaratmıştı.Biri umudu biri ise nefsini,şeytanı temsil ediyordu.Allah her ikisine de vicdanı,merhameti aklı vermişti.Biri temizdi diğeri ise vicdanını da,aklını da kirletmişti.İnsan olmanın kıymetini anlayamamıştı.İnsanlıktan çıkmıştı.İyi olan insanlarsa insanlıktan utanmıştı.Dünya faniydi,değmezdi alakaya.Umut cennete attı kendini.Vicdansız olan ise cehenneme.Hatta cehennem bile kabul etmezdi onu.

Resulullah görseydi sızlardı içi,

Ümmet ne hale geldi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 105 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Şub 18 17:00

Bulut Sever

Puan: 4037

CHP'nin İnanılır Dönüşümü

Oldu/oluyor kısmını bıraktık zira olan oldu “Atatürk’ün Partisi”nde.

Çözüm süreci zamanları… Halkın teveccühü ile meşru ve seçilmiş hükümet ve bu hükümete hükümet eden insan Cumhuriyet tarihinin en riskli –evet evet, sadece siyasi riskten bahsetmiyoruz aynı zamanda tahkir edilerek “indirilmek” de muradımız-

Bir tercihte bulundu ve senelerce “kürt” meselesi diye sözde azınlık hakları savunucuları dış kaynaklı oyun kurucuları kenara iterek terör meselesini çözüm süreci adı ile başlattı.

Hatta herkesin bildiği üzere yeter ki hallolsundu, baldıran zehri bile ülkemizin, vatanımızın selameti için içilirdi.

Çözüm süreci ile başlayan Chp’nin “inanılır” dönüşümü konumuz elbette. Çözüm süreci devam ederken katı bir “kürt düşmanlığı” tavırlarına bürünmüş, hükümeti vatanın parçalanışına götürdüğünü yetkililerince her fırsatta ifade etmiş bir parti ne olduysa oldu ve Gezi olayları ile birlikte yavaş yavaş deri değiştirmeye başladı.

Başlangıç aslında Gezi kalkışmasından birkaç sene Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesi ile başlamıştı fakat ivmelenmesi bu kalkışma ve devamına tekabül etmektedir. Bu süreçle birlikte Atatürkçü, Kemalist ve her şeye rağmen söz konusu devletin bekası olduğunda devletten yana tavır almasını bilen bu parti “aslına” aykırı gibi gözüken bir hale büründü. Belki de aslına dönüyordu…

Bizce bu değişim aslına aykırı bir dönüşüm değil zira İttihad ve Terakki’nin devamı olan bu parti onlarca sene önce kurucularının izlediği yolu takip ediyordu. Kurucuları da önce “hürriyet, halkın iradesi, istibdada son” gibi pek yüce(!) ideallerle yola çıkmıştı. Bir vakit geçtikten sonra ise önce “Turan”cı ardından “Halifeyi, Hilafeti ve Saltanatı kurtarıcı” rolüne bürünmüştü. Hatta bu vesile ile gelen yardım paraları ile neler yapıldığı herkesin malumudur ve bahsi diğerdir. Sonra ise “bazı kafaların kesilmesi” tehdidi ile “Cumhuriyet” ve pek sevdikleri “demokrasi”den önce halkın alıştırılması için İstiklal Mahkemeleri soslu “diktatörlük”. Sonrası peşi sıra krizler, darbeler vd. vd.

Bu süreçte birçok suni isyanlar; kürt vatandaşların tahkiri ve ezilmesi, hassaten Dersim olayı ile Alevilerin manevi kızların katılımıyla da katledilmesi!

Birazdan Alevi ifadeleri kullanacak olmamız mezhepçi bir yaklaşımdan sebep olmayacaktır. Dikkat buyurun lütfen.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olması ile katiline âşık sol jargondan beslenen ve bir kısmının terör örgütleri ile organik bağı olmamasına rağmen pespembe, barışçı gönül bağları olan siyasiler tarafından partinin kılcal damarlarına kadar ele geçirildi. Son kurultayları bu mührün alenileşmesi olarak görülebilir.

Hala devam eden süreçte nerede devletin dibine dinamit koymak isteyen bir terör örgütü ya da sivil(!) toplum kuruluşu var ise onları savunan Chp’li yöneticiler ortaya çıktı. Artık onlar açıklama yaptığında ve ekranlarda görüldüğünde insanımızın pek de şaşırdığını zannetmiyorum. Nihayetinde Hdp ile birlikte iyi sallamışlardı. 15 Temmuz güzel planlanmış “Tayyibin” tiyatrosuydu ve Fetö’nün dış sesi gibi beyanatlar ise herkes için normalleşti.

Burada ki asıl mesele yıllarca babadan oğula aile geleneği haline gelmiş klasik Atatürkçü, laik ve çağdaş yaşamı savundukları için bu partiye oy vermiş vatanperver Anadolu insanının son 7-8 sene içinde gönül verdikleri bu partiye içleri acıyarak bakıp bakmadıklarıdır. Mesele seçim günü geldiğinde “tercih” mührünü terör örgütleri ile “gönül bağları” olan siyasilerin yöneticiliğinde olan çok sevdikleri partilerine, kendilerince bu hale getirilmiş “Atatürk”ün partisine basıp basmayacakları…

Siyasi görüşlerimizin farklı fakat vatan mefhumu ortak kıymetimiz olan Chp’li seçmenlerin Afrin Harekâtı ve Pkk terör örgütü uzantısı Ypg terör örgütü ve diğer alfabetik saçmalıklar için gönül verdikleri partinin yöneticilerinin ifadeleri zannediyorum ki onların da kanına dokunmuştur.

Chp’yi ele geçirmiş Alevi kökenli fakat terör mefhumu ile arasına kalın bir çizgi çekmemiş yöneticilerin yönettiği, “VATAN” ortak paydasında birleştiğimiz tüm hususlarda muhalif insanların senelerce gizli tuttukları intikam yeminlerini “intikam soğuk yenen bir yemektir!” sözünü esas alarak hayata geçirmiş olduklarını son kertede rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bundan sonra ne olacak?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 125 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Şub 18 09:00
Sıffin'den Afrin'e
ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

Ülkemizi içerden ve dışarıdan sömürmeye ve yıpratmaya çalışan, beynelmilel güçler tarafından finanse edilen teröristlere karşı sürdürülen Afrin operasyonu büyük bir başarı ile devam ediyor. Tabi bir toprağı küffardan temizlerken, her türlü namertlikleriyle karşımızda duran bu şer odaklarına karşı şehitler de veriyoruz. Cenab-ı Hak şehitlerimizin makamını ali, bizlere de şehit olmayı nasip eylesin.

Şehitlik makamını en iyi bilen ve şehit olabilmek için en ön saflarda savaşa gitmek için birbirleriyle yarışan bir millete bu konu yabancı değil elbette. ‘’Vatan sağ olsun’’ lafı; her türlü hamasetten, yapmacıklıktan uzak, içinde iman barındıran bir söylem olduğu açık. Lakin bazen, şehitlerimizin acılarını, geride bıraktıklarını ta yüreğimizde hissediyor oluşumuzdan veya hassas bir dönemden geçiyor oluşumuzdan mütevellit öfkemizi kontrol edemeyip, sözlerimizde ölçüyü kaçırabiliyoruz. ‘’Afrin’de sivil, çoluk çocuk kim varsa ölsün de bir şehit daha gelmesin’’ minvalinde sözler, Müslüman Türk kimliğinin bir özelliği olmadığı gibi, özünde yanlışlık ihtiva eden cümleler olarak karşımıza çıkıyor. ‘’Yanlışlık, tatbik-i nazariyattan ve mukteza-yı hali düşünmemekten çıkar’’ kaidesince; demek ki savaş ve şehit gibi mevhumları nazarımıza nasıl tatbik ettiğimizle alakalı bir yanlışlık ve mukteza-yı halin yani durumun, şartların neyi gerektirdiği ile ilgili bilgi eksikliğimiz olsa gerek, bize bu yanlış cümleleri kurdurtabiliyor. Bu tür cümlelerin zaten adaletle bağdaşmadığı bir yana, dünyadan bu kadar uzak olan adaleti tesis etmek için; hiçbir Müslüman, bir kralın boyunduruğu altında yaşamasın diye, her nereye gidilirse ilk götürülecek olan adalet olsun diye yüzyıllar boyu savaşmış bir millet olarak Afrin’de de, inşallah Membiç’te de bu tarihi sorumlulukla hareket etmek bizim asli vazifemizdir. Adil olmak, biz Müslümanları diğerlerinden ayrı kılan vasfımızdır. Milliyetimizin ve milletimizin fethettiği topraklara vurduğu en belirgin mühür adalettir. Hatta öyle ki; Adaletin tesisi için, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" (Necm 38) ayeti müdafaa edilerek savaşlar ortaya çıkmıştır. Bunun en belirgin örneği sahabeler arasında yaşanan Sıffin savaşıdır.

Savaşın çıkış sebebi, bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti:

Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti.

Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez.” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyet'in zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi. (https://sorularlaislamiyet.com/hz-ali-ve-hz-muaviye-arasindaki-siffin-savasi-ve-hakem-olayi-hakkinda-bilgi-verir-misiniz)

Konuyla alakalı Bediüzzaman’ın şu tespitlerini dikkate alıp, yazımızı sonlandıralım:

"Amma, Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffin'de Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler." (Mektubat, 15.Mektup)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 89 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Şub 18 21:00
"385 Aydından Mahler'e Destek"

Horst Mahler 82 yaşını Alman cezaevinde kutlayan eskinin RAF kurucusu şimdininse Neo-Nazisi. Mahler şu an Alman cezaevinde ve 89 yaşına kadar da cezaevinde kalacak. Tabi bu sürede ölmezse. Mahler 77 yaşında 10 yıl ceza aldı. 79 yaşında mahkeme “çok yaşlı olduğu için” tahliyesine karar verdi. Daha sonra “yaşı mühim değil cezasını tamamlayacak” kararı çıktığı için önce ortadan kayboldu sonra da  81 yaşında Macaristan’dan siyasi iltica talebinde bulundu. Almanya, Macaristan’a öyle bir baskı uyguladı ki Soros’a kafa tutan Macaristan Mahler’e “abi başımızı belaya sokma, rica ediyoruz defol” demek zorunda kaldı. Sınır dışı edilen Mahler Almanya’ya geldiğinde cezaevine girdi.

Eski Raf kurucusu şimdininse Neo-Nazisi kesin 10 yıl cezayı hak etmiştir değil mi? Kim bilir nereleri bombaladı, kimlerin ölüm fermanını verdi?  Mahler'in suçu: “Yahudi soykırımını reddetmek ve halk arasında nefreti arttırmak”

Bilinen Mahler’in karıştığı bir şiddet eylemi yok. RAF’ın kurucularından biriyken 1974’de aldığı 14 yıl cezanın daha sonra Alman Başbakanı olacak Gerhard Schröder'in çabasıyla 10 yıla indirildiğüni de ekleyelim.

Türkiye’de devlet aracı kazara bir tavuğu ezse manşetten veren DW Türkçe’de Mahler’e dair bir haber yok. Pardon var da 2006 yılından, Hamas’a destek olduğu yönünde.

Almanya’dan bir başka haber de şöyle: “Almanya Savunma Bakanlığı’nın bütçe planlamamasıyla ilgili taslağın bir bölümünün yer aldığı belgeye sahip olan iki kişiye hapis cezası verildi.”

Almanya’nın insan hakları ihlalleri, istihbarat birimlerinin karıştığı usulsüz dinleme ve fişleme skandallarının haddi hesabı yok. Sadece şu kadarını söylemek yeterli olur, BND’nin BM’yi bile usulsüz dinlediği ortaya çıktı.

Almanya’da durum böyleyken AB üyesi diğer ülkelerde ya da İngiltere ve ABD’de durum daha iyi mi?

İki gün önce, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin Olağanüstü Kongresi’nde Sezai Temelli eş Genel Başkan seçildi. Sezai Temelli yardımcı doçent, İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenler yapmış ve KHK ile görevden alınmış. Temelli Türkiye’nin Afrin’e operasyon düzenlediği ve PKK ile mücadele etmek için ABD ile çatışmayı bile konuştuğu bir ortamda Ankara’da Öcalan’a sevgilerini sundu. HDP kongresini korumak için binlerce polis seferber oldu.

Bir an gözümüzü kapatıp İspanya’ya dönelim. Katalonya’nın bağımsızlık ilanı sürecinde İspanya’nın ne yaptığını hatırlıyoruz değil mi? AB, ABD, NATO, BM vesair kuruluşların sessizliğini? İspanyollar bağımsılık ilanı sonrası Katalanların sadece yöneticilerini gözaltına almakla kalmamış, üstüne iddia o ki gözaltına aldığı bakanları soyup onlara İspanyol marşı söyletmişti.

Türkiye’deyse terörle mücadelenin en cafcaflı zamanında bile operasyonlara katılan askerlerin arması, işareti duvara yazdığı yazı eleştirilir oldu. Ülkemiz o kadar yüksek bir demokratik olgunluk seviyesindeki, FETÖ elebaşı Türkiye’ye gelse, “76 yaşındaki adamı cezaevine atmak Türkiye’ye bir şey kazandırmaz” yazıları köşeleri süsler.

Türkiye'nin her ne olursa olsun demokrasiden uzaklaşmaması gerektiğini düşünen, yurdumuz aydınlarına Almanya'ya gidip Horst Mahler'in serbest kalması için kampanya düzenlemelerini öneriyorum. Almanya'ya gitmelerine de gerek yok. Her fırsatta PKK için toplanan "aydınlar", "STK"lar şimdi de Mahler için toplansın ve 82 yaşındaki bu patavatsız Alman için özgürlük çağrısı yapsın? Bakalım kaç Alman destek verecek?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 123 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Şub 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4037

Babaların Kızları
3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

“Modern” dönemler diye nitelendirilen bu zamanlarda babanın aile içindeki konumu muhtelif değişimlerden geçiyor. Babanın genel olarak içinde bulunduğu rol merhale merhale evrilse de çoğu kez değişmeyen sabitlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela ailenin geçim derdi hala babanın en önemli ve değerli sorumluluğunda. Bunun yanında bir otorite mercii olarak “Demoklas’in Kılıcı” misali baba ortalama bir ailede hala cari bir figür. Ayrıca dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruma sorumluluğu da babaya ait; bir başkasının getirebileceği güvenlik sıkıntısının dışında, herhangi bir afet esnası ve sonrasında da sorumluluk babanın omuzlarında. İster dışarıdan ya da içeriden bir sebep ile olsun aile içinde oluşan herhangi manevi ya da maddi sorunda herkes babanın gözünün içine bakar, meselenin hallolunması hususunda tek yetkili makam olarak baba görülür. Anne ne kadar sert, disiplinli ve otoriter olursa olsun son kertede çocukların yaramazlıkları ile ilgili topu babaya atma hususunda pek mahirdir; “Babası şu oğlana bir şey söyle!” , “Şu kıza biraz da sen çıkışsan iyi olacak!”

Babanın bütün aileyi fakat özelde bir kız evlat için kendisini her zaman sarıp sarmalayan, koruyucu bir yerde olması çok önemli. Bu sebep itibariyle kızlar için babalar özeldir, baba ise ne kadar huysuz olursa olsun kızlarına karşı her daim yufka yüreklidir.

Bir kızım bir de oğlum var. Daha küçük olduğu için oğlandan henüz pek bir şey görmüş değiliz fakat kızım için aynı ifadeleri kullanamam. Küçüklüğünden bu yana birçok kez ben istemeden bana bir şeyler getirmiş, çizdiklerini yazdıklarını paylaşmış ve olmadık şaka ve sevimliliklerle beni mutlu etmeyi bilmiştir.

Çevremde de zaman zaman gördüğüm üzere kızlar ile babalarının en hüzünlü anları babaların kızlarını gelin ettiği zamandır. Kızını ilk gördüğü ve kucağına aldığı andan o hüzünlü ayrılık anına kadar kral muamelesi gören ve kızını belki de hayatın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen nazlı bir sultan gibi muamele eden baba ile kızının o ayrılık anı…

Kızlarını gelin etmiş abilere sorduğum “Abi nasıl gelin ettin, ağlamaktan bir hal olmadın mı?” sorularıma verdikleri çaresiz fakat pek çaktırmasalar da yüzlerine sinen o hüzünlü hali gördükçe yavaş yavaş değil hem de pek hızlı o ayrılık zamanına yaklaşıyor olmak beni de kederli kederli düşündürmüyor değil.

Babaların kızlarına yedirip, giydirip içirmenin dışında verebileceği en güzel armağan dinini öğretmesi, bu yolda ona rehber olmasıdır. Gelecek nesillerin vatan sevgisi içinde olması da bu hususta ki ihtimama bağlıdır. Bu anılar ile büyümüş bir kız çocuğu ahiret için en büyük sermaye, ümmet ve vatan için ise pek kıymetli mirastır.

Kızlar bu hoş sedalarla, anılarla büyürse babalarında zaman zaman oluşan huysuzlukları, aksilikleri onlarda görünmez olacaktır. Zira bir baba ne kadar huysuz olursa olsun kızları için değerlidir. Aynı ifade kızların babaları uhdesinde kıymetleri için de yazılabilir.

Anadolu’da bir söz vardır, bilen bilir: “Kız babası olmayan baba oldum demesin!”

Bana baba olmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.

Bu yazı kıymetli kızım Z. R.’ya hatıra olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 147 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Oca 18 01:00
Utanmaz ve Arsız 'Barış' Militanları

Afrin’e düzenlenen Zeytin Dalı Harekâtı 1. Haftayı doldurdu. Allah’a şükür hem cephe içinde hem de cephe dışında güzel haberler geliyor. ABD’den bir haftada kaç açıklama geldi sayısını tam bilmiyorum. Cephe de zaten keklik gibi bekleyen PKK’lı teröristlerden 500’ün üzerinde bir terörist öldürüldü.

Afrin Operasyonu başlayınca Türkiye’de tek varlık nedenleri bu ülkeye düşmanlık ve sol terör örgütlere destek vermek olan, meslek grupları, sanatçılar, akademisyenler ve eskinin kudretli siyasiler barış kelimesini tekrar hatırladı.

Türkiye’de

*2009 ve 2012 açılım süreçlerini,

*Sur başta hendek kalkışmalarını,

*sokak ortasında ailesinin yanında silahsızken şehit edilenleri,

*6-7 Ekim kalkışmasını,

*Cizre’de hem ağlayıp hem de kendilerini almaya gelen ambulansa ateş etmelerini

*velhasıl Türkiye’de işledikleri tüm günahları,

*Suriye ve Irak’ta ABD silahlarıyla kasılmalarını, gören bilen her aklı başında insanın yapacağı üzere Türkiye’nin Afrin’e operasyonunu desteklemeyen bu “neden değerli olduklarını kendileri bile bilmeyen” bu zevata toplumun büyük çoğunluğu “çüşş” dedi.

Olması gereken buydu. Terör örgütü PKK’ya ülkemizin operasyon düzenlemesi anasının ak sütü gibi helaldi. Hadi diyelim kalbi PKK ile atan hastalıklı insanlar var. Bu kadar hastalıklı bir kalbe sahiplerse, kendilerini eski zamanlarda yaşayan salgın hastalıklı gibi toplumdan tecrit etmeleri gerekiyordu.

Oysa bırakalım susmaya bunlar arsızca açıklama yaptılar. Barış istiyorlardı, PKK öldürürken değil, PKK’ya operasyon yapılırken istiyordu. Bu zevatlar yüzsüzlüklerini bununla da sınırlamıyor, kendilerine tepki gösterilmesini de eleştiriyordu.

“Öyle ya madem yüzsüzler(kendilerine aydın ya da sanatçı diyorlar) her şeyi söylemekte özgür olmalılar. Onların özgürce sokaklarda bomba patlatan teröristlere hareket serbestliği istemeleri bizim ne kadar demokrat bir ülke olduğumuzu göstermek açısından çok önemli. Eğer bunlara “afedersiniz siz gerizekalı mısınız? Yoksa PKK’lı mısınız? Böyle bir ortamda PKK’yı savunmanın başka bir açıklaması olamaz.” Denilmemesi gerekiyordu.

Afrin Operasyonu devam ederken, PKK'ya destek olmak için kendilerini paralayan isimleri eleştirdiğimiz için özür dilemezsek bizi AB'ye almayacakları tehditi ne zaman gelecek merak ediyorum. Hadi Kati Piri yapabilirsin.

İnşallah, Afrin Operasyonu sadece PKK’nın tepelenmesiyle bitmez. PKK’ya destekten başka bir işe yaramayan bu kuruluşları PKK adına yöneten işgalcilerin de hesap verdiğini görürüz.

Ayrıca bu açıklamalar inşallah TTB, TMMOB vb. meslek odalarının seçimlerine katılmayıp, benzer görüşlerde 3-5 aday çıkartıp zaten zor olan kazanma ihtimalini sıfırın altına düşüren meslek mensuplarını da utandırır ve harekete geçirir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gülşen Aslan yazdı, 71 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 21:00
Bir Kar Yağar İnce İnce Afrin'in Hali Nice

Kanımız al,yüzümüz ak hamdolsun ebediyen vatanımız var olsun.Son 30 yıldır ateş düşen evlerde tek söz vatan sağ olsun.Haklarını ödemek imkansız bizim için toprakta yatanlar var aynı zamanda da bolluk içinde yaşayıp güzel vatanı satanlar da var.Onlar da var.Hayvan psikolojisi ne diyorsunuz ya!Bu psikolojiyi en iyi onlar anlarlar.Ve bu insanlar şeref,ar,namus deyince boş boş bakarlar.Biz islamiyetten bu yana Allah'tan gayrısına baş eğmedik,bizi hafife almayın biz Türk'üz 7 gavur ceddiniz gelse başımızı eğip durur muyuz?Uyur muyuz vatan aşkı olmadan geceleri?Uyuyanların kaplerinde vatan aşkı yok.Mehmetçik gözünü kırpmaz vatan için can vermeyi şeref sayar.Şehitliği ödül sayan bir milleti kimse ölümle tehdit edemez.Biz bu yola baş koyduk,hepimiz kardeşiz ve kararlıyız kimse bahsetmiyor geri dönmekten..Şeref için yaşamak onurdur,hayinlerin soyu kurudur.Milletim tarihini ne kolay unuttun.Unutma, Tuğrul'da Fatih'de Yavuz'da Atatürk'de bizim Edirne'den Karsa gidene dek..Ve sen gafil batı bak bakalım "Türk'e baş kaldıranın sonu ne olmuş?"Kanımız ay yıldız,canımız vatana feda,namusumuz bayrak ilelebet,güneş sönene dek..Unutmayın!Güneşli gün de biz güneşi de yakacağız.Unutmayın!Kim kendini Türk hisediyorsa sokaklarda avaz avaz bağıracağız:Ne Mutlu Türk'm diye..! 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 85 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 17:00

Yusuf Basat

Puan: 358

Bir Bekleyiş Hikayesi 

Birini beklemenin ağırlığını çok iyi bilirim, senelerini bir bekleyiş uğruna harcamış birine beklemek lügatta ağır gelmez. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Çünkü beklemek denilen bu savaş bazen insanı insan yapar, bazen de insanı hiç olmadığı birine dönüştürür. Bu bekleyiş evresinde insan ne olacağına kendi karar verir.

Beklemenin ağırlığını tatmış biri olarak, bu ağırlığın altında çok şey bıraktım çok şey kaybettim lakin sabır ve umut adında sıkı iki dost kazandım. Bu günlerde insanların yüzüne bakmaya tenezzül dahi etmediği iki dost. Bu iki dost bana çok şey öğretti, en başında beklediğim sürenin bir kayıp veya bir kazanç olmadığını gösterdiler. Çünkü hayatta her zaman böyle olur kaybettim dersin ama kazandığı şeyi göremezsin, kazandım dersin bir anda elinden uçup gideceğini bilemezsin. Mesele kaybettiklerini unutmadan, kazandıklarınla yaşamasını becerebilmekte. Ben birini kaybettim, varlığını hiç bilmediğim birini… her şeyimi kaybettim diye düşünürdüm ama öyle değilmiş. Hayatın bir oyunuymuş bu, daha iyi şartlarda daha sağlıklı bir zamanda gelecek olan birisi için kuklası olmam gereken bir oyunmuş. Oldum da. Çok güzel becerdim hatta. Gel zaman git zaman derken, gün geldi ve hayatımda ikinci perde açıldı. Bu sefer tıklım tıklım bir seyirci var, bin beş yüz kişilik boş bir salona karşı değilim bu sefer. Sahneye çıkar çıkmaz herkes ayakta alkışlıyor, tabi neye uğradığımı şaşırıyorum. Sonrasını düşünmüyorum o an, çünkü ne zaman iyi bir şey olduğunda sonrasını düşünsem kendi kafamda sönüp kalıyorum. O an neyse, benim için o geçerli oluyor. En başta her şey güzel, hatta belli bir süre öylede gidiyor ama bir noktadan sonra o alkışların sahte olduğunu çok geçmeden anlıyorsun. Seyirci yine gitti, mutlu değilsin, saman alevi gibi geldi ve geçti mutluluk. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Yeniden bekleyemem, kalbim ikinci bir bekleyişi kaldıramaz diyorsun. Hatta dediğin gibi oluyor, büyük bir kararlılıkla bekleyemeyeceğini bildiğin için o doğrultuda yaşamaya başlıyorsun. İşine, okuluna, ailene, dostlarına, gezmelere, eğlenmelere, akşam yemeklerine, patron ile tartışıp kalmak zorunda olduğun mesailere, çocuklarına, futbol maçlarına odaklanıyor ve öyle yaşıyorsun. Gel zaman git zaman derken bu durum zaman ile bir olup akıp gitmeye devam ediyor. Geçenlerde bir kitapta okudum; “birini pencere kenarına çiçek koyacak kadar sevmek lazım, his boşluğu ve iç burkulması diye bir şey varmış, çok sevince anladım…” yazıyordu. Sanki aylardır uyuduğum uykumdan uyandırdı bu cümleler beni. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim. Yaşadığım yanılgının ağırlığından oradan oraya sürüklenmenin verdiği acıya tutunabildim yalnızca. Çünkü tutunacak başka bir dalım yoktu, çünkü ben hayatımda açılan o ikinci perdeyi pencere önüne çiçek koyacak kadar çok sevmiştim. Koydum hatta, küçük mor bir saksı, altı kaşık toprak, iki tane tohum ve üzerine iki kaşık daha toprak koyduktan sonra şiirler eşliğinde pencerenin en güzel güneş gören yerine özene bezene koydum. Hayat işte, artık bitti haddini bil diyor…

İnsan bünyesi aslında ruhu ile eşdeğer bir varlıktır. Ancak acısını yönlendirebilenlerimiz bununu farkına varabilir. Ve bünyen bir kere beklemeye alışırsa, ruhunda ardından buna ayak uydurup bundan haz almaya başlayacaktır. Hayat ne garip; gel demen gereken yerde gel diyemediğin kişi uğruna bekletiyor seni, sırf onun gelebilme ihtimali için. Bu birince dost umut. Fakat umut ile beklenti arasında çok ince bir çizgi vardır, insan bir kere o çizgiyi geçerse eğer hüzün hayatı boyunca kaçınılmaz olur. Bu noktada ikinci dost devreye girer, sabır. Sabrı ve umudu iliklerinize kadar yaşamanız ve ruhunuzu doyurabilmeniz dileğiyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 148 kez açıldı, 16 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Oca 18 13:00
Dinleyin Ey Vakti Duymak Doruğuna Varanlar

   Emsali olmayan bir dönemden geçerken, dini hassasiyetleri olan insanların aklında aynı soru cevap bekliyor: Yaşadığımız bu modern dönemde ve hatta zamanın ahirinde, bir Müslüman olarak nasıl bir duruş sergilemek gerek? Böylesi yozlaşmış, kof, duygu ve hislerin köreldiği ve çoğu zaman çaresizlikle sınandığımız bir zamanda neyi nasıl rehber edinmeliyiz ki, hadiselerin tazyikatından kurtulabilelim? Bu denli sorulara cevap arayan belki de yüzlerce kitap yazıldı, çizildi. Bütün bunlar bize gösteriyor ki; ciddi ve son derece önemli bir durumla karşı karşıya kalmakla birlikte yol haritamızı da net bir şekilde göremiyoruz. Belki de yol haritası 1400 yıl öncesinde saklıdır da, gaflet bizi çepeçevre sarmıştır…

   Mekke’nin fethinden bir süre öncesindeyiz. Peygamberimizin sütkardeşi Ebu Süfyan bin Haris (Mekke reisi Ebu Süfyan Bin Harb’le karıştırılmamalı), ticaret maksadıyla Şam’a gider. –ki kendisi, Hz. Muhammed aleyhisselam peygamberlikle görevlendirildiğinde Mekke müşrikleri gibi O’na karşı durmuş, O’nu reddetmişti; Hz. Peygamber de süt kardeşinin bu tutumuna, anlayışsızlığına çok üzülmüştü. – orada Rum Kayzeri ile görüşür. Kayzer dahil herkesin Hz. Peygamberden ve O’nun davetinden çokça söz ettiğine şahit olur. O zaman durup düşünmeye başlar; sıradan bir Mekkeli gibi yanı başındaki insanın sözlerini kale almadığına, O’nu anlamaya çalışmadığına hayıflanır. “Onlar bir yol tutup gittiler, biz de o yolu tutup gittik” der. Oysa Mekke’den fersah fersah uzaklardaki bu yerlerde herkes Hz. Muhammed’den ve O’nun risaletinden söz etmektedir. Bu arada Hz. Peygamber’in konumu da giderek güçlenmiştir. Yaptığı bu özeleştiri ve nefis muhasebesi, nihayet Müslüman olmaya karar vermesiyle sonuçlanır. Mekke’nin fethine saatler kala, yanına oğlunu da alarak Medine’ye yönelir. Yolda İslam ordusuyla karşılaşır. Hz. Abbas’tan kendisini Hz. Peygambere götürmesini ister. Rasullulah onu görünce derhal tanır ve kendisinden yüz çevirir. Ebu Süfyan b. Haris İbn-i Abbas’tan aracı olmasını ve Peygamber’in kendisiyle ilgilenmesi için ricada bulunmasını isteyince İbn Abbas, “Peygamberin yüz çevirdiği insana ben değer vermem” cevabını verir. Belli ki, Peygamberimiz, Ebu Süfyana çok kırgındır ve belki de onun Müslüman olmak konusundaki kararının kesinlik derecesini test etmektedir. Ebu Süfyan bu kez Hz. Ali’ye vararak, aracı olmasını ister. Hz. Ali de “Peygamberin yüz çevirdiğine ben değer vermem” diyerek reddeder. Sonra Hz. Ebubekir’den de aynı tepkiyi alır. Hz. Ömer’e gitmeye cesaret edemez. Nihayet, Hz. Peygamberin çadırının önünde sıcak güneşin altında, O kabul edinceye kadar oğluyla birlikte aç susuz beklemeye karar verir.

   Hz. Ali, Ebu Süfyan b.Haris’in samimiyetini görünce yanına yaklaşarak bir teklifte bulunur: Hz. Peygamber’e karşısından değil de arkasından yaklaşıp Yusuf suresinin 91.ayetini okumasını ister; Hz. Yusuf’un kardeşlerinin O’nu tanıyıp da yaptıklarından pişmanlık duyduklarını ifade eden ayeti: “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, seni Allah bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz büyük bir hata/suç işlemiştik.” Yani Hz. Ali, Ebu Süfyan’ın kendisini Yusuf’un kardeşleri ile özdeşleştirerek kesin bir tevbede bulunmasını ister. Ebu Süfyan b. Haris ayeti aynen okur.

  Peygamber aleyhisselam bunu işitince tebessümle ona döner ve Hz. Yusuf’un ağzından şu ayetle (12 Yusuf 92) mukabelede bulunur: “Yusuf dedi ki: Bugün size bir kınama, bir ayıplama yok. Allah sizi bağışlayacaktır ve o merhametlilerin en merhametlisidir.”

  Bu hadise, Peygamber Efendimizin binlerce yıl öncesinde yaşanan bir olayı, kendi çağına da tatbik ettiğine güzel bir örnek olduğu kadar uygulanması gereken bir sünnettir aynı zamanda. Bizim için ise, ne kadar zaman geçerse geçsin bir yol haritamız, bir rehberimiz, bir umudumuz her daim vardır. Peygamberimizin sünneti; çağların ötesinde bir numune, çölün ortasında bir vaha gibidir. Bu yönden O’nun baştan başa edep olan sünnetine tarihsellik penceresiyle bakılmaz. Çünkü öyle inanıyoruz ki; O’nun her yaptığı bir hikmete binaendir. Ahlak, edep ve hikmetin ise her çağa söyleyecek sözü vardır.

  İsmet Özel’in; ‘’Dönünce bütün gövdesiyle dönerdi, Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda, Bir bilinebilseydi nedir veche’’ dizesi kadar işte söylemek istediğimiz.. Halık-ı Rahman bizi O’nun sünnetinden ayırmasın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Alpay Gökçe yazdı, 131 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Oca 18 05:00

Alpay Gökçe

Puan: 668

Zeytini Halka Dalı Teröristlere

1 haftalık hazırlık süreci sonunda, ismi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Zeytin Dalı Harekatı olarak belirlenen askeri operasyon tam anlamıyla başlatıldı. 3 günün sonuna gelindi. Operasyon herkesin sandığından hızlı ve başarılı bir şekilde ilerliyor. Türkiye gerçek anlamda terörle mücadelede o kadar tecrübelendi ki, stratejiler ve izlenimini üst düzey yapıyor. Fırat Kalkanı Harekatı'nda 72 şehidimizin anısına sadece 1.Gün toplam 7 bölgede, 108 hedef vuruldu. Bu sayede şehitlerimize saygı duruşumuzu Türk Ordusu'na yakışır bir şekilde yapmış olduk. Yüzde 96 başarı oranı ile hedefleri yok eden TSK, adeta rekor kırmış durumda. Dünya'nın hiçbir ordusu bu başarıyı tarihi savaşlarında dahi yakalayamamıştır. Bu durum uçaklarımızın ve pilotlarımızın çok üst düzey olduğunun göstergesidir. İkinci gün ise 32 uçakla toplamda 45 hedef vuruldu. Yapılan kara harekatı sonucunda TSK destekli Özgür Suriye Ordusu köyleri güvenli hale getirmeye başladı. Üçüncü gün ise toplam 14 nokta güvenli hale getirildi. Bu başarılı ilerleme, tam anlamıyla bir stratejik başarıdır aynı zamanda. Önümüzdeki günlerde de, terörle mücadelede ne denli ilerlediğimizi, bu işi yapmayı ne kadar öğrendiğimizi Türk Silahlı Kuvvetleri dünyaya gösterecektir elbette.

Dikkatleri çeken diğer konu ise, ABD ve AB ülkelerinin bir kısmı, bu operasyona son derece karşı çıkmalarına rağmen, operasyon başladıktan sonra tek tek açıklamalarını değiştirmesidir. NATO dahil konu hakkında görüş bildirmeyip, operasyon başladıktan sonra; "Türkiye meşru müdafaa yapmaktadır" şeklinde açıklamalarda bulundu. ABD her zamanki gibi kaçak cevaplar ve açıklamalar yapsa da, Türkiye'nin PKK ile ilgili kaygılarını anlayabiliyoruz açıklaması yaptı. Milletimiz bu açıklamalara artık fazlasıyla alışmış durumda. Örneğin, ABD PYD/YPG'ye uçaksavar yardımı bile yaptığını tüm vatandaşlarımız biliyor. Aynı şekilde sorulduğunda PYD/YPG terör örgütü sözde DAEŞ ile mücadelesinde herhangi bir uçağa rastlamadı. Fakat uçaksavarlar neden bu örgüte verildi bunu herkes biliyor. Bağışlanan tırlarca silahın yok olduğunu fark eden ABD, bir sonraki açıklamasında, operasyonun ne zaman biteceğini ve Türkiye'nin itidalli olmasını istediğini açıkladı. Acaba bunun sebebi, PYD/YPG'nin silah depolarının yok edilmesi olabilir mi? Gün içinde defalarca konuyla ilgili, Pentagon ve Beyaz Saray yetkilileri klasik ABD siyaseti içeren açıklamalar yapıyor olsa da, gördüğümüz üzere Türkiye tam kararlılıkla yoluna devam etmekte. Çünkü Afrin, adeta orada bir tampon konumunda. Batısında Hatay, doğusunda Mare, Azez, Tel Rıfat ve El Bab, Kuzeyinde ise Kilis var. Bu havan toplarının, roket saldırılarının nasıl yapıldığı da ortada. Aynı zamanda Afrin'in Güneyinde de İdlib var. Aslına bakarsanız Afrin'in etrafı kısmen TSK ve ÖSO tarafından çevrilmiş durumda. Bu sebeple de sıkıntılı durumdalar. Ondan dolayı bir çok ülke Türkiye için açıklamalar yapıyor doğal olarak. Çünkü bu tampon bölge sayesinde Türkiye, teröristlerin Suriye'de bir koridor kurma amacına engel oluyor, bu durum da devletlerin işine gelmiyor. O kadar silah boşa gidiyor tabi!

Küçük bir derleme yapılacak olursa, kısaca Uluslararası basını da takip ettik. Türkiye adına büyük bir karalama kampanyası peşindeler. Milletimizin tabiri caizse "oyuna gelmeyeceği" bir konu da olsa, Türkiye'nin imajını sarsmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. İnceleyelim:

New York Times: “Türkiye Suriye’deki Kürtlere saldırırken ABD kenardan izliyor.” ve “Türkiye’nin Kürtlere saldırısının arkasında ne var?” Bu açıklamalar tam anlamıyla, Türkiye'nin Kürtlere karşı olduğunu ve hatta DAEŞ ile mücadeleyi engelleyen ülke Türkiye'dir imajını yaratma amacında.

Washington Post'ta da terör örgütü üyesi Hayvi Mustafa: "IŞİD’i beraber yendik ama Erdoğan bize saldırıyor. Türkiye bizi PKK’lı olmakla suçluyor.” Bu açıklama ise tam bir fiyasko. Sanki elimizde olan DAEŞ'lileri TSK'ya karşı savaşması karşılığında serbest bırakan bizmişiz gibi(!)

İngiltere her ne kadar yanımızdaymış gibi bir açıklama yapsa da, gazeteleri hiç öyle söylemiyor. The Times'ta "Erdogan's War" (Erdoğan'ın Savaşı) şeklinde bir başlık var. Hatta diplomatik kısımda Erdoğan'ın dışlandığını, bu sebeple ABD'nin YPG/PYD ile arasını açmasını istediğini yazmış.

Gelelim dostumuz(!) Almanya'ya. Der Spiegel'de "Türkische Invasion in Syrien" (Türkiye'nin Suriye'deki İşgali) başlığı bulunuyor. İçerikte ise Erdoğan'ın işgal peşinde olduğunu, TSK'nın Kürt köylerini vurduğunu yazmış. Devamında Batı'nın Kürtlere ihanet ettiğini yazmış. Açık şekilde Türk/Kürt çatışması yaratmak istedikleri de ortada.

ABD'de yayınlanan The Wall Street Journal'ın haberinde de ABD'nin itidal çağrısını Türkiye'nin dinlemediğini söylüyor. Haberde özellikle Suriyeli Kürt Kuvvetler şeklinde bir terim kullanıyor. Terör örgütü gibi bir konudan kesinlikle bahsetmiyor. Kendileri muhtemelen Dışişleri Bakanı R.Tillerson'un sabah başka, akşam başka konuşmalarını dinlememişler.

Bu algı operasyonu ve kirli karalama yöntemleri milletimizi etkilemese de, Batı'da kötü bir imaj yaratıyor. Devletimizin kararlılığı doğrultusunda, diğer devletlerin fikirleri, konuşmaları ve açıklamaları değişse bile bu operasyon ile, emin olalım ki bu algı operasyonları da yerin dibine girecektir. Türkiye Zeytin Dalı Harekatı sonucunda, elbette topraklarını gerçek sahiplerine teslim edecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 412 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Oca 18 21:00
Geç Kalınmış Bir Düzenleme: Meclisi Meşâyih

İstanbul Müftüsü, değerli Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın geçtiğimiz günlerde Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nde yapmış olduğu açıklama henüz yeterince gündem olmadı. [Ülke olarak Afrin’deki PKK’lı teröristlere düzenlenecek operasyonun heyecanı içerisindeyiz. Allah ülkemize ve milletimize yardım etsin.]Tarikatların ve Cemaatlerin bir denetime tabi tutulması gerektiğini söyleyen Hasan Kamil Yılmaz, bununla ilgili düzenlemenin yakında gerçekleşeceğini açıkladı.

Bu çalışmanın hayırlı olacağını düşünüyorum. Elbette bazı korkularım var: Diyanet Vakfı’nın denetimindeki Kuramer’de “tarihselci, modernist, hatta Kur’an okumayı bilmeyen birçok ismin olduğunu düşünürsek bu “kafa yapısına sahip” akademisyenlerle doldurulacak bir kurulun nasıl bir büyük tehlike olacağını kestirmek zor değil. Fakat bu isimlerden ziyade gerçekten ilim ehli insanların bu kurulda yer alacağını düşünüyorum.

Aslında, bu açıklamanın Haseki’de yapılması ve Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması bile sembolik olarak önemliydi. Diyanet’in en ciddi eğitim kurumu [medrese] olan Haseki’de tasavvuf alanındaki çalışmalarıyla tanınan Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması yeni döneme dair bir ipucu veriyor.

Mehmet Savaş, Halil Gönenç, Ramazan Pakdil, Hüseyin Kayapınar gibi önemli önemli isimlerle tanınan Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi, Diyanet İşleri Başkanlığının belki de en hayırlı hizmetlerinden biri. Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da Tasavvuf’a nasıl yaklaştığı ortada:

“Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için bir takım ölçülere ihtiyaç vardır. İşte o ölçüler şunlardır:

a-Ehl-i sünnet ve ve’1-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç,

b-Kitap ve sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel).

c- Düzgün bir muamelât,

d- Muhammedi bir ahlâk.

Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır:

a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir,

b- Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır,

c. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir,

d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir.

e- Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı kabul edilir.

f- Tasavvufi eğitim tarikat denilen özel yollarla kat’edilir.”

Bunlar Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın kişisel sitesine tıkladığınızda ilk açılan yazı olan “Tasavvuf’ta merak ettiğiniz sorulara cevaplar” isimli yazısının girişinde. Yani Hasan Kamil Hoca, Tasavvuf düşmanı, Tasavvuf’un şirk olduğunu iddia eden bir isim değil. Zaten yıllardır yazdığı makaleler ve telifleri ortada.

Tarikatlar denetlenmesi kötü mü?

Türkiye gibi Müslümanların Devlet tarafından dönem dönem baskıya alındığı bir ülkede Tarikatların kendi rızasıyla böyle bir denetime tabi olmak istemeyeceğini düşünebiliriz. FETÖ’nün 17 Aralık’tan önce de Tarikat ve Cemaatlere aracılar gönderip “sıra size de gelecek, bizden taraf olun” dediğini hatırlarsak bazı yapıların bu değişikliğe tereddütle bakması hatta karşı çıkması garip gelmez. Hele Türkiye’de Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da belirttiği gibi sahte şeyhlerin cirit attığı bir ortamda bu öneriye ilk başta Ehli Tasavvuf’un destek olması gerekir.

Türkiye’de dergâhların birçok sorunu var. Bunlardan “sadece şu dergâhın ya da bu Şeyh Efendi’nin tekkesi sorunu, bizi bağlamaz” anlayışıyla kurtulmak mümkün değil. Bu sorunlar göz ardı edildikçe, Türkiye’de insanların ya Tarikatlarla arası açılıyor, ya da ipsiz sapsız ne olduğu bilinmeyen insanların etrafında Kur’an ve Sünnete aykırı davranışlar içerisine giriyor. Sırf bunun önüne geçmek için dahi bu Meclis’in kurulması ve işlevsel hâle gelmesi önemlidir.

Meclisi Meşâyih’in üyeleri Tarikat düşmanı, tarihselci, modernist bazı kerameti kendinden menkul zâtlardan oluşursa ne olur? Hiçbir şey, çünkü.

Âsumandır kubbesi, hep ahterân âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kânâdili güneşle mâhtır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdât zâkir, kâinat dergâhtır”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 175 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Oca 18 01:00
Olayları Geçtim İran'ın Farkında Mıyız? 

İran’da başlayan gösteriler neredeyse bitti, Türkiye’deki kafa karışıklığı bitmedi. İran’da kim ayaklandı? İran’da ayaklananlar İran rejiminin yıkılmasını sağlayacak mı? İran’da yaşanan olaylarda Türkiye’nin tavrı nasıl olmalı? vb sorulara kendince cevapları olanların meseleyi nasıl yorumladıklarını okuduk.

Yanılmıyorsam Ebubekir Sifil hocanın bir konuşmasında izlemiştim, hoca Ehli Sünnet’in Şia’ya yönelik çalışmalarının sayısının son derece az olduğunu, oysa Şia’nın eskiden bu yana Ehli Sünnet’e yönelik çalışmalar yaptığını, hatta İran’da şu an bu araştırmalar yapmak için kurulan üniversiteler kurulduğunu söylemişti üç aşağı beş yukarı.

Daha önceki yazılarımdan bir tanesinde Türkiye’deki en kötü özelliklerden bir tanesinin “düşmanını küçümseyerek yok edeceğini zannetmek” ya da düşmanını hiç tanımamak olduğunu yazmıştım.

Yaklaşık 5 yıldır uluslararası arenada rakibimiz olan, son altı da siyaseten ittifak halinde olduğumuz[Soçi’de ve Astana’da müttefikten ziyade Sulh Andlaşması yapan iki rakibe benziyorduk ama olsun] İran’da yaşanan gösterilerin ne olduğuna dair tambir fikrimizin olmaması, Türkiye’de meselelere ciddiyetle eğilmediğimizi bir kez daha gösterdi.

Türkiye’nin İran konusunda ne kadar “bilgili” olduğu Dini Lider Hamaney kalıbıyla ortaya çıktı. Sanki İran’nın Diyanet İşleri Başkanı’ndan bahsediliyor ya da bir köşede münzevi bir hayat yaşan bir din adamı var ve bu din adamının siyasiler üzerinde etkisi varda bütün kıyamet bundan kopuyormuş gibi kalıp: Dini lider

Oysaki Ali Hamaney’in yürüttüğü Devrim Rehberliği ya da onların tabiriyle “İslam İnkilabı Rehberi”nin yetkileri İran Anayasası’na göre şöyledir. Madde 110:

“1. Nizamın maslahatını belirleme kurumu ile istişarede bulunduktan sonra İran İslam cumhuriyetinin genel politikalarını belirlemek,

2. Nizamın genel politikalarının iyi bir şekilde uygulanmasını gözetlemek,

3. Referandum kararı vermek,

4. Silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üstlenmek,

5. Savaş ve barış ilanı etmek ve güçleri seferber etmek,

6. Aşağıda belirlenen görevlere atama yapmak, azletmek ve istifalarını kabul etmek:

a. Anayasayı kollama ve koruma konseyinin fakih üyeleri,

b. Yargı erkinin en yüksek yetkilisi,

c. İran İslam cumhuriyeti radyo televizyon kurumu başkanı,

d. Genelkurmay başkanı,

e. İslam inkılâbı muhafızlar ordusu başkomutanı,

f. Askeri ve güvenlik güçlerinin üst düzey komutanları,

7. Üçlü erkin ihtilaflarını gidermek ve ilişkilerini düzenlemek

8. Normal şekilde çözümlenemeyen nizamın sorunlarını nizamın maslahatını belirleme kurumu aracılığı ile çözümlemek,

9. Halkın seçmesinden sonra, cumhurbaşkanlığı görevini onaylamak. Cumhurbaşkanlığı adaylarının bu yasada belirtilen şartlara sahip olma bakımından salahiyetleri seçimlerden önce anayasayı kollama ve koruma konseyi ve ilk dönemde rehberce onaylanması gerekir.

10. Cumhurbaşkanını ülkenin maslahatını gözeterek ve Yargıtay’ın cumhurbaşkanının yasal görevinden saptığına dair kararı veya İslami şura meclisinin 89. maddeye göre kifayetsizliğine karar vermesini dikkate alarak azletmek.

11. Yargı erki başkanının önerisi ve İslami ilkeler çerçevesinde mahkûmları affetmek veya cezalarını hafifletmek.”

Gene İran Anayasasında yer alan 113. Maddeye göre

“Rehberden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en üst düzey resmi yetkilisidir ve doğrudan rehberle ilgili görevlerin dışında yürütme erki başkanlığı ve anayasayı uygulamaktan sorumludur.”

İran Anayasası’na göre İran Cumhurbaşkanı, Dini Rehber’den sonra gelmekte. Demek ki ortada “dini rehber”den çok daha fazlası var.

Bu arada Hamaney’in görev ve yetkilerinin yer aldığı İran anayassı maddelerini bulmam zor olmadı. Hamaney’in sitesinden aldım. Tercüme falan da yapmadım zira Hamaney’in sitesinde Türkçe dil desteği var. Tıpkı Türkçe yayın da yapan onlarca İran sitesi olduğu gibi. Peki Türkiye’de yayın yapıp Farsça desteği de olan Türkiye bir site biliyor musunuz?

Ya da İran’la ilgili sürekli gündeme gelen Velayati Fakih kavramını, bunun Şii gelenekteki karşılığını, Kum ve Necef havzaları arasındaki varsa gerilim veya işbirliğine dair bir kitap biliyor musunuz?

Ya da, El Kaide ile İran arasındaki maslahat dair Türkiye’de kaç tane makale yazıldı?

İran’la alakalı kafa karışıklığımız ya da daha doğrusu bilgisizliğimiz o kadar fazla ki, Cumhurbaşkanlığı döneminde radikal olarak tanımlanan ve Evanjeliklerin Şia’daki yansıması diyebileceğimiz Hüccetiye tarikatına üye olduğu bilinen Mahmud Ahmedinejad birden bire muhalif kanadın lideri oldu.

Alaksız gibi görünen bir bilgiyle bitireyim.

Thomas Walker Arnold, İslâm’ın Tebliğ Tarihi isimli eserinin önsözünde, kitabının Arapça kelimelerinin yazılışında, 1894 yılında düzenlenen 10. Müsteşrikler Kongresinin Transliterlasyon Komitesi tarafından belirlenen imlâ kurallarını uyguladığını açıklıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.