İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 22297

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 7700

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 4306

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 3775

İstanbul

Mümin Yolcu

5 / Puan: 3346

İstanbul
İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 1970

İstanbul

Ozan Bilican

8 / Puan: 1900

İstanbul

Sezer Emlik

9 / Puan: 1625

Bartın

Salieri Alt Tire

10 / Puan: 1577

İstanbul

Detroitli Kızıl

11 / Puan: 1531

İstanbul

Sıla Münir

12 / Puan: 1326

İstanbul

Osman Batur Akbulut

13 / Puan: 1318

Kırıkkale

Vlad Emir

14 / Puan: 1259

İstanbul

Mustafa Kılıç

15 / Puan: 1009

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

16 / Puan: 975

Ankara

Ali Turan

17 / Puan: 951

İstanbul

Mücahid Cesur

18 / Puan: 920

İstanbul

Ahmet Demir

19 / Puan: 807

İstanbul

Müsemma Şahin

20 / Puan: 803

İstanbul

Yamanduruş

21 / Puan: 754

Sakarya

Mesut Toprak

22 / Puan: 747

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 726

Erzincan

Muharrem Morkoç

24 / Puan: 716

İstanbul

Alpay Gökçe

25 / Puan: 681

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 678

Ankara

Lagari Alıntılar

27 / Puan: 657

İstanbul

Ali Osman Rothschild

28 / Puan: 548

Ankara

Kumru

29 / Puan: 533

Adana

Reşit Akpınar

30 / Puan: 520

Erzurum

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 02 saat 50 dakika kaldı.

Turfan Şam yazdı, 44 kez açıldı, 4 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Haz 18 17:00

Turfan Şam

Puan: 70

Diğer Seçim Arefesinde İktidar Cephesi

Artık seçim geride bırakıldığına göre silkelenmenin vakti geldi.

Rehaveti bir kenara bırakıp özeleştiri yapılmalı. Muhalefet bloğuna ilk kez bu denli rahat seçim yapabilme imkanı verildi. İnsanlar nezdinde muhalefetin özellikle ekonomi ile alakalı olan eleştirileri karşılık buldu. Bir takım MHP’ye kayan oylar bunu gösteriyor. Ancak millet Erdoğanın; hatrına ve 16 yıllık içerde ve dışardaki mücadelesinden ötürü desteklemeye devam etti. Sadece Erdoğan’dan ötürü zoraki seçim kazanma lüksü ve alışkanlığı devam ederse yeni 7 Haziran’lar içten bile olmayacak. Teşkilatların, üst düzey bürokrasinin cep düşünür vaziyette olduğu, imkanlar sayesinde gitgide tabandan yaşam tarzı vs uzaklaşması hatta fil dişi kulelerinde yaşayanlara karşı millet ile başlatılan bu yolculukta yıkılan kuleler yerine yenilerinin inşa edilmesi ve millete kulelerden bakılması bu vakitten sonra risk ve tehlikeleri kuşkusuz maksimize edecek.

Muhalefetin milleti küçük ve hor görme alışkanlığını seçim sürecince kenara bırakabilme rol ve kabiliyeti (bu seçimde biraz ilerleme şağladılar) elde edemiyor olması kimseyi yanıltmasın.

Tüm dünyada bilinen 16 yıllık iktidarın aşırı yıpratıyor olması, insanların artık yeni değişimler isteyebilir vaziyette bulunması ve de aşırı politize yeni genç seçmenlerin yoğunluğu bir takım yeni politikaların konuşulmasını elzem kılıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 253 kez açıldı, 34 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
30 Haz 18 13:00
Erdoğan Kazanırken Ak Parti Neden Kaybetti?

Aylardır Tv’ler de, sosyal medyada, evlerde, sokaklarda hasılı her alanda konuştuğumuz ve gündemimizden hiç düşmeyen seçimleri geri bıraktık...

Cumhur ittifakı (Ak parti ve MHP), millet ittifakını (CHP, İP, SP... Birde chp ve İP’in desteklediği HDP) ağır bir yenilgiye uğrattı. Neredeyse 5 yıldır Recep Tayyip Erdoğanı Başkan yapmamak için elininden gelini yapanlar başarısız oldu... Elhamdulillah.

Ak Parti ise %42,5 oranına oy aldı ve tek başına iktidar olma imkanını yakalayamadı. Peki Ak Parti neden istenilen oy oranını alamadı? Erdoğan (mhp’nin desteği ile bile olsa) %52,5 alırken kendi partisi neden 42,5 lardı kaldı?

Aklımıza gelen bazı eksik ve aksaklıkları yazalım:

*Fetö’cü olmadığı halde haksız yere fetö ile irtibatlandırılarak ihrac edilen insanlar... Bu ihraçlar ister fetö’nün oyunu olsun, ister fetö dışındaki yapıların ihraç etmek istedikleri kişilere fetö etiketi vurup kendi adamlarını yerleştirmek için yaptıkları ihraçlar olsun fark etmez. Yaşanan mağduriyetler var...

*Belediyelerdeki işçi alımlarında yaşanan Torpil veya referans problemi. Referans veya torpilleri olmayanların işe aylardır hatta yıllardır alınmaması..

*Ak parti il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan kimi yetkililerin burunların kıl aldırmaması. Kibir enaniyet ve kendini beğenmişliğin ayyukaya çıkması.

*Öyle yada böyle rüşvet olaylarının devam etmesi...

*Adamın varsa işini yaptırabilirsin anlayışının hakim olması...

*Toplum nazarında itibarlı olan kimi hocaların hedef gösterilmesi (ihsan şenocak, nureddin yıldız)...

*Toplum ahlakını ifsat eden fuhuş, alkol, batı hayranlığı, aile kurumunun zayıflatılması, faiz ve kumar ile tam anlamı ile mücadele edilmemesi...

*Özellikle Ak parti içerisindeki yalakaların ve menfaat perestlerin parti imajını ciddi anlamda bozması... vs. vs.

Tüm bu saydığımız eksik ve noksanlıklar iktidara oy kaybettirdi kanaatindeyiz. Peki milletin kahir ekseriyeti neden başka partilere (chp, İP, hdp, sp) fırsat vermiyor? Millet şu hakikati çok iyi biliyor ki bu ismi verilen partiler, yukarıda saymış olduğumuz eksiklikleri gider(e)meyecek ve daha kötü bir gidişe imza atacaklar...

Tabiki de Ak partinin yaptığı başta belediyecilik hizmetleri, Türkiyeye kazandırmış olduğu büyük projeler, dini yaşama özgürlüğü ve başka hizmetler yadsınamaz ve inkar edilemez. Zaten bunları yapmasaydı hiç seçilemezdi. Biz burada Ak partinin 1 kasım 2015 yılında almış olduğu %49,5 oy oranına neden ulaşamadığını araştırıyoruz...

Yukarıda saymış olduğumuz problemlerden hareketle, hatırı sayılır büyük bir çoğunluk Ak partiyi “Ehvei şer” çerçevesinde değerlendirmekte ve ona göre oy vermekte. Yani chp, İP ve hdp gelmesin diye Ak parti destekleniyor...

Anladığımız kadarıyla Başkan Recep Tayyip Erdoğan 8 aydır partideki mental yorgunluğu atmaya çalıştı ama muvaffak olamadı.

Millet: “Erdoğan madem Ak Parti üzerindeki bu mental yorgunluğu atamıyor” dedi ve kendi partisinin göbek bağını kendisi kesti. Erdoğanın başaramadığı şeyi millet yaptı. Ak Partiye %42,5 luk bir oy oranı vererek parti üzerindeki mental yorgunluğu, Ak partiyi tek başına iktidar yapmayarak yaşattığı büyük bir şok etkisi ile ortadan kaldırdı!

Önümüzde kritik bir belediye seçimi var. Belkide Erdoğan başkanlık seçimini kazandığı ilk gece acilen belediyeler için birşeyler yapılması gerektiğini düşünmüştür...

Belediyelerde kangren olmuş meseleleri çözüme kavuşturmadan seçime girmek, belediyecilik hizmetleri ile tarih yazmış bir partinin, önümüzdeki seçimlerde alacağı bir hezimet ile tarih olması çok uzak bir ihtimal değil...

Görelim mevlam neyler neylerse güzel eyler...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 107 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 May 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4306

Emir Yazısını Gönderdiler Sonunda!
49fb30cb3edea8e6cb5b67161dcc38a61525335142

49fb30cb3edea8e6cb5b67161dcc38a61525335142

CHP, Cumhurbaşkanı adayını yarın açıklayacak. Erken seçimin olacağı kesinleştikten bu yana hala düşünüyorlar, istişare ediyorlar! Ne kadar da geçmiş, geleceği demokrat bir parti…

Mahut Genel Başkanları Cumhurbaşkanı adaylarını kimsenin bilmediğini, hatta eşinin dahi bilmediğini ifade etti bu bekleme sürecinde.

Boşuna değildir bu açıklama; zira genel başkan oluş sürecinden de öte siyasette yükseliş hikâyesi, şahsi istidat ve çabaları ile değil kontrollü olmasındandır.

CHP aday göstermek için mütemadiyen istişare ediyor dedik fakat genel başkanlarının hikâyesi bilindiği için bu hallerinin bir istişare süreci olmadığını, başkanlarının yukarılardan bir yerden emir beklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kemal Başkanları önce 10 küsur sene önce sayıp sövdükleri, etmedikleri hakaret bırakmadıkları Gül’e bel bağladılar.

Endirek bir şekilde binde 68’lik, yine sayıp sövdükleri, Sivas Katliamı’nın azmettiricisi, müsebbibi gördükleri Temel Başkanları vesilesiyle elbette.

Aksi takdirde çağdaş ve de laik ve de ilerici ve de düşünen ve de sorgulayıcı seçmenlerine böylesine bir girişimi nasıl kabul ettirebilirlerdi?!

Ettirebildiler de yoksa ben mi yanılıyorum!

Gül’ümü soldurma projesi, her yerde sulh ilan edip Başbakan olacak hanımefendinin bir inat uğruna ya Rabbi ne Güleşler batıyor açıklamalarıyla akamete uğradı.

Yukarılara bakıp bakıp suflesini bekleyen Kemal Bey tam da boyun ağrılarından şikâyete başlamıştı ki, elbette bir B planı olmadığı için yine gelen emir üzerine ağababalarının B planını devreye soktu.

Çok çok çok çağdaş, laik, ilerici, düşünen ve sorgulayıcı seçmenlerinin pek düşünerek ve sorgulayarak bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptıkları fakat sonradan Ekmek için Ekmeleddin sendromunu yakalandıkları ve bir daha yakalanamamaları için partili bir arkadaş bulmaya girişti.

Tabi bu plan işlerken sağdan ve de bir zamanlar AKP’li aday adayları piyasa ekranlarından geçmedi değil.

CHP’li seçmenlere Yalova’da adı partili bir kadına taciz vakasına karışmış arkadaşlarından birini aday göstermesinler de kadın ve hayvan haklarında da çok düşünceli ve ilerici ve rakip tanımaz CHP’li halk kitlesi sandığa tıpış tıpış gidip tacize adı karışmışlardan yana tercih yapmak zorunda kalmasınlar sonunda.

Gerçi seçime şunun şurasında ne kaldı ki, yarın açıklayacaklar!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 95 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Nis 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4306

Önce Devlet Sonra Siyaset
14ec7651936e9a428fe4ed47bb28c2e11524995974

14ec7651936e9a428fe4ed47bb28c2e11524995974

Siyaset kurumunun her daim var olması gerektiğini kanaatini taşıdım. Oy kullanma hakkına sahip olduğum sene bir seçim olmaması hasebiyle sandığa gidip oy kullanamadım ama 2003 seçimleri itibariyle önümüze getirilen her sandığa tereddütsüz gittim ve görevimi ifa ettim.

Lise yıllarım itibariyle tarihe ve siyasete merak salmış olsam da asla aktif siyasetin içinde yer almayı düşünmedim. Zira siyaset en pirüpak insanı dahi kirletecek bir mecraydı ve illa bir şekilde bulaşandan bir bedel isteyecekti.

Seçimlerin önemi içinde bulunduğunuz yönetim sistemini beğenmeseniz de sizi kaos ortamından koruyacak bir çatı olmasındadır. Seçimle beğendiklerinizi sistemin tepesine getirirsiniz. Beğenmediklerinizin sistemin yönetimine müdahale etmesini engellersiniz. Son kertede hiçbir tarafı beğenmiyor olsanız da sizin yaşantınıza en az “zarar”ı verebilecek siyasi oluşumu tercih etmiş olursunuz.

Siyaset kirden, pastan ve bunların oluşturduğu kokudan hiçbir zaman münezzeh olmamıştır. En temiz ve beğendiğiniz ve icraatları itibariyle de bunu destekleyen ve ispat eden siyasetçi(ler) bile kirden, çamurdan beri kalmaz; hiç olmazsa izi ve kokusu üzerine bulaşır.

“En kötü düzen, düzensizlikten iyidir.” Siyasetin olmadığı bir sistemde çatı çöker. İnsanların ne can ne mal ne de namus güvenliği kalır. İşte siyaset hem kirli bir “şey”dir, hem siyasetçi kirlenendir hem de bunlara rağmen siyaset/siyasetçi vazgeçilmez ve vatandaş için pek önemlidir.

Siyaset sıkıntıdır. Siyasetçi bedel ödemekle mükelleftir. Bedel ödemeyen siyaset oyuncusu siyasetçi değil, görevlidir.

Birkaç gündür yönetim sistemi değişikliği seçimine giderken siyasetin ve siyasetçinin ve ödedikleri/ödeyecekleri bedellerin ne olduğunu sarih bir şekilde görüyoruz.

Görüşmeler, gizli görüşmeler, muğlak ifadeler, açık/kapalı kapılar ardında bildiğimiz-bilmediğimiz pazarlıklar hepimizce malum. Tahmin edebiliyoruz.

Siyaset kurumu dün kirliydi, bugün de kirli, yarın da farklı olmayacak. Önümüzdeki seçimlere müteakip bu durumun değişeceğini sanmıyorum. En iyisinin siyaset denen mecranın kirine, tozuna toprağına bulaşmadan hayatını bu mecrada geçirmesi mümkün değil.

Siyasi tercihlerimiz ne olursa olsun, bizlerin ve çoluk çocuğumuzun can, mal ve namus güvenliği için sandıklara gidip ülkeyi güzel ve sağlıklı yönetebileceğine inandığımız siyasetçiye oy vermemiz bir hak olmanın ötesinde elzem bir durumdur.

Tercihler önemli ise de esas mesele devlet değimiz çatının sapasağlam durmasının herkesin hayrına olmasıdır.

Tekraren ifade etmek isterim ki sistemi beğenmesek de bir Büyük zatın buyurduğu gibi: “Müslüman kanunlara karşı gelerek suç işlemez, dine karşı gelerek günah işlemez.” Fitne çıkarmak, çıkaranlara destek olup fitneye bulaşmak haramdır, suçtur.

Ortak paydamız devlet denen mefhumdur; buna sahip çıkmalıyız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mahir Ünal yazdı, 73 kez açıldı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Nis 18 09:00
Akran Zorbalığı

Çocuklar doğdukları andan itibaren sosyal etkileşim halindedirler. Başta ebeveynlerle olan bu etkileşim, okul dönemi başladığında arkadaşlarla olan etkileşime dönüşür.

Akran kavramı dediğimizde, aslında aynı yaş grubuna dahil olan çocuk ve ergenleri kastetmekteyiz. Araştırmalar bize göstermektedir ki, akranlarıyla olumlu ilişkiler sürdüren, akranları tarafından kabul gören çocuk ve ergenlerin gelecekteki sosyal ve akademik başarıları olumlu yönde etkilenmektedir.

Çocuklar akran ilişkileri kurarken, paylaşmayı, sorun çözmeyi, farklı düşüncelere saygı göstermeyi, uzlaşmayı deneyimlerler; bu becerileri gelişim gösterir. Sonrasında bu becerileri tüm hayatları boyunca da kullanırlar.

Genellikle akranların birbirleriyle kurdukları ilişkide her iki taraf da eşit düzeydedir; yani ilişkiye her iki taraf da aynı ölçüde katkı sağlar. Fakat özellikle okul ortamında bazen çocukların kurduğu arkadaşlık ilişkilerinde ciddi anlamda güç dengesizlikleri olduğu göze çarpmaktadır. Akran zorbalığı olarak adlandırdığımız ve çocukların duygusal dünyasını derinden etkileyen bu toplumsal sorun ise, genellikle çocukların ilişkilerindeki güç dengesizliği sebebiyle ortaya çıkmaktadır.

Akran zorbalığı dediğimiz sorun, tüm toplumlarda var olduğu gibi bizim toplumumuzda da mevcut olan bir sorundur. Bu sebeple siz ebeveynlerin bu konuda bilgi sahibi olması çok önemlidir ki bu sayede çocuklarınıza yardım edebilmeniz daha kolaylaşacaktır.

Bir söz ya da davranışın zorbalık olarak isimlendirilmesi için gereken bazı şartlar vardır. Bunlar;

Ø Söylenen söz yada sergilenen saldırgan davranışın kasıtlı olarak karşıdakine zarar verme amacının olması

Ø Zorba olarak nitelendirilen kişinin bu tür sözleri veya davranışları birden çok kez yapmış olması

Ø Zorbalığı uygulayan ve zorbalığa maruz kalan kişi arasında fiziksel veya psikolojik bir güç dengesizliğinin var olması; yani zorbalığa uğrayan kişinin kendisini çaresiz ve savunmasız hissetmesi gerekir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 411 kez açıldı, 30 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
15 Nis 18 21:00
 Allah'ım Önce İman Sonra Ciddiyet Nasip Et

Hükümet ile FETÖ'nün arasındaki gerilimin yükseldiği 2012 yılında FETÖ’cü Mümtaz Er Türköne bir iddia ortaya atmıştı: “İslamcılık öldü; Ali Bulaç son İslamcı.” Türköne iddiasına delil olarak İslamcılığın iktidarlara mesafeli olduğunu, İslamcıların artık iktidarın bir parçası olduğu bunun istisnasının ise Ali Bulaç olduğunu söylemişti.

Yazan 1980 sonrası İslamcılığın tarihini yazan ilk isimlerden biri olduğu için hemen değer gören bu söylem aslında FETÖ'nün nefes almak için geliştirdiği taktikti.

O dönem hiç kimse de çıkıp: “Başından sonuna kadar iktidarı amaçlayan bir yapının tetikçisi olarak muhalifliği yüceltmek sana mı kaldı?” sorusunu sormamış dahası "İslamcılığın iktidarı mutlak manada reddetmediğini amacını gerçekleştirmek için eninde sonunda iktidara ihtiyaç duyacağını" söylememişti.

Bu tartışma o kadar büyümüştü ki en sonunda bir sempozyum düzenlendi. FETÖ’nün ülkeyi ele geçirmek için saldırdığı dönemlerde bu ülkenin Müslüman düşünürleri, entelektüel mesailerini “İslamcılık, İslamcılığın ölüp ölmediği, İslamcılığın iktidarla kurduğu/kurması gereken ilişkileri” konularında yazıp çizerek tüketmişti.

Benzer bir süreci şimdi yaşamak aslında beni pek mutlu etmiyor. “Türkiye'de Deizm yükseliyor " tartışmalarını kast ediyorum. Tartışma başladığından bu yana yazılan/söyleyenen çoğu söz midemde rahatsız edici bir ekşilik hissinden başka bir şey katmıyor.

Bir süredir kesin bir kabul olarak sunulan "Türkiye'de Deizm yükseliyor" tartışmalarının ne kadar sağlam bir zemine sahip olduğunu sayın @mister_nu konuyla ilgili ilk yazısında ortaya koydu. https://mrnuman.wordpress.com/2018/04/10/kacin-deizm-geliyooor/ Karşımızda kendini deist olarak kabul edilen ama Amentü’nün bazı şartlarına iman eden bazılarına iman etmeyen tuhaf bir insan topluluğu var. [Tabi sayın mister_nu’nun belirttiği üzere araştırmayı doğru kabul edersek]

Aynı yerlerde yemek yiyen, aynı AVM’lerde takılan, aynı tatil bölgesinde tatil yapan, sosyal medyada benzer takipçi listelerine sahip olan dar bir zümrenin, Allah, peygamber, İman konularında bir tereddüt içerisinde olduğu doğru olabilir. Ama bunlar alarm zilleri çalacak kadar toplumun geneline sirayet etmiş midir bilinmez. Yaşı yetenler hatırlar, Akmar pasajı ve çevresine baktığınızda bir dönem bu ülkede en büyük dini yapılanmanın kendini satanist zanneden rockcı ergen gençlerden oluştuğunu düşünürdünüz.

Deizm tartışmalarında elimizdeki argümanları biraz incelemek istiyorum:

Elimizdeki tek gerçekçi sayı İhsan Fazlıoğlu'nun açıklaması: “15 Temmuz'dan sonra başörtülü öğrencilerimden 17 tanesinin odama gelerek artık ateist olduğunu açıkladığını söyledi.”

Bu açıklamada İhsan Fazlıoğlu’nun 15 Temmuz vurgusu üzerinde durulmayı hak ediyor. 15 Temmuz özelinde ateist olan gençlerin nedenlerini düşünürken benim aklıma birkaç seçenek dışında bir şey gelmiyor.

1- Bu öğrenciler FETÖ gibi dini bir cemaatin bu derece barbarlaşması nedeniyle İslamdan soğumuş olabilirler. Bu da kendilerinin İslam tarihinden bi haber olduklarını gösterir.

2- Bu öğrenciler böyle bir kalkışmaya müsaade eden Allah'ın (haşa) iman edilmeye değer olmadığını düşünüyor olabilirler. Bu da kendilerinin temel akide bilgilerine bile sahip olmadığını gösterebilir.

3- Bu öğrenciler FETÖ'nün başarısız olmasından rahatsız olmuşlardır.

4- Bu öğrenciler hocalarının dikkatini çekmek için durduk yere ahiretlerini tehlikeye atmıştır.

Camiler mi sorun yoksa diliniz başka bir bakla mı saklıyor?

İddialardan bir diğeri memlekette açılan İmam Hatip ve Camilerin çokluğuyla uğraşacağımıza memlekette adaletin tesis edilmesi üzerinde çalışılsa memlekette deizmin bu kadar yükselmeyeceği yönünde. Sırf bu iddia bile tartışılan konunun aslında tartışılmaya layık olmadığını gösteriyor aslında ya neyse.

Sanki memleketimizde gençlerin büyük çoğunluğu 5 vakit namazlarını kılıyor, kılanlarında camide vakitlice namaz kılıyor da cemaatle kıldıkları namaz onları haşa Deizm ve Ateizme sürüklüyor. Oysa biz biliyoruz ki cemaatle namaz kılmaya özen gösterenlerimiz bile camide vaktinde namaz kılmayı pek önemsemiyor. Öyleyse camilerin olayla bir alakası yok. Birazcık iyi niyet ve sakin düşünen bir kafa yapısı bunu anlayabilecekken meseleyi camiye bağlamak art niyetlilik.

Ruşen Çakır'ın bulduğu maden

“Deizm denilen şey aslında İslam’ın kabuk bağlamamış halidir.” Büyük mütefekkir Mücahit Bilici’nin Ruşen Çakır’la konuşmasında söylediği sözler de bunlardı. Mücahit Bey daha sonra twitter üzerinde “bu dinin içinde riyakâr olmaktansa dışında günahkâr olmak evladır” sözüyle İslam’dan kastının bizim anlamadığımız bildiğimiz iman ettiğimiz İslam olmadığını açıklamış oldu. O yüzden onun sözlerinin burada incelemesini yapmayacağım.

Peki, sorun ciddi değil mi? Elbette ciddi. İman gibi üzerinde en çok hassasiyet göstermemiz gereken konuda konuşurken biraz ciddiyet gerekiyor sadece. Bir de “yaşasın Müslüman gençler deist oluyor, öyleyse heybemde sakladığım eleştirilerimi zerk edeyim” kolaycılığına kaçmamak gerekiyor.

Bu zamana kadar kimseden, -yediğimiz içtiğimize dikkat etmiyoruz, helal haram bizim için önemli değil- ya da -"Emrolunduğun gibi dost doğru ol" emri geldiğinde peygamberimiz ve ashabı bir telaş almışken biz kendimize çok güveniyoruz-  gibi eleştiriler görmedim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 126 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Nis 18 09:00
Oğluma Mektuplar - 17
a38651c7696fa6df9db1de6e9fb074a01523691418

a38651c7696fa6df9db1de6e9fb074a01523691418

Kıymetli Oğlum.

Müdavimleri haricinde pek bilinmeyen bir şiir şöyle başlar:

“Hadi bana sor

Sevmek bu kadar mı zor”

Sevmekten başka yok bildiğim bir yol.

En son vatanımızın işgal edilmesine yol olsun diye yapılan darbe girişimini müteakip yazmışım sana. Epey olmuş. Ondan önce de, önceki değil bir evvel ki Ramazan-ı Şerif ayında…

Zaman su gibi akıp diyorlarsa da sen aldırma; eğer zaman akıp gitseydi yerine yeni bir şey gelirdi. Anlar her an yaratılırken aslında, o anların içinde yaşar gibi yapıyoruz.

Uykudayız!

Sevgili Oğlum.

Sana yazmadığım son tarihten bu yana pek de bir şey değişmedi. Kendi küçük dünyamızda her zaman ki muhtelif sorunlarla boğuşmaya devam ediyoruz. Çok şükür! Hepimizin sağlığı yerinde... Gerçek saadet, mutluluk ve huzur vesilesi sahiden de bu değil midir zaten?

Hem ülkemizin içi hem etrafımız hem de dünya her daim olduğu ve devam edeceği üzere yangın yeri.

Bitmedi hiç. Bitmeyecek.

Biteceği süslü hülya ve rüyaları satmaya çalışan dışı şeker kaplı içi zehirli söylemlerden ve bu söylem sahibi kişi ve kurumlardan yılandan kaçar gibi kaç, sakın ola bulaşma!

Senin yaşlarındayken ben vatanımızda darbeler olmaya devam ediyordu. Babam bana bakıyor, çalışıyordu. Ekonomik krizler oluyor, dolar çok önem arz ediyordu hala olduğu gibi… Ben oynuyordum. Babam ekmek alıyordu. Bakkala veresiye yazdırıyordu. Bakkallar vardı. NASA yeni uzay programları deniyor, yeni nesil uzay mekikleri göndermeye hazırlanıyordu dış uzaya. Ekonomik ve siyasi krizler olmaya devam ediyordu. Ben eski ama çok hoş bol desenli halının üzerinde oturup oynarken Saba marka renkli televizyon izliyordum sobanın yanında. Babam teknoloji meraklısıydı o zamanlar da. Tek kanal TRT’ye bakarken ilk hatırlarımı beynime kazıyordum: Challenger uzay mekiği kazasının görüntülerini ve ilk sivil astronotların ölümünün görüntüleri… Şimdi sen küçüksün; başka uzay mekikleri, uzaya çıkıp tekrar yere inen roketler, feza araştırmaları, buluşlar vs… O zamanda ülke için suni gündemlerle milletimiz uyuşturulmaya devam ediyordu. Krizlerin adı değişti, yöntem ise hiç değişmedi.

Üzülerek arz etmek isterim ki bütün çabalara rağmen bu devleti “BİZ” kurmadık. Şu hususa bana itimat etmeni isterim; derin devlet dedikleri mefhumunun da derininde İngilizler vardır bu topraklarda. İngiliz adı altında hem kendileri hem de günümüz adı ile ifade etmek gerekirse belki adına “Küresel Sermaye”ye de diyebiliriz.

Ne yapalım peki diye soracak olursan…

“Yanında kal!” Kimlerle? Kurtulanların yanında…

Ehli Sünnet Âlimlerinin işaret buyurdukları yoldan yönünü çevirmeden ilerlersen, ilerleyenlerin olduğu tarafta tarafını değiştirmez isen rahat eder, kurtuluşa erersin.

Elbet konuşacak mevzularımız bitmez. Bitmemeli de. Bir kılavuz hattı olarak bunları not düşüyorum sana.

Beni biliyorsun.

Bir kördüğüm var Oğlum.

Konuşmalıyız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sıla Münir yazdı, 106 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Nis 18 17:00

Sıla Münir

Puan: 1326

Bö(Ğ)Rü'mde Bir Sızı
5343fdc0cfc399075a25af1df5cfea5a1523542469

Başlığından da anlaşılacağı üzere, muhteviyatı kesinlikle tenkid değil, sadece kalp kırıklığı olan bir yazıdır bu...

Bu arada, sadece izleyen olarak yazıyorum yoksa tv sektörüne ait bilgi birikimi ve tahsilim yok.

7. bölümü sinemalarda gösterilecek olan 6 bölümlük mini dizi Börü, Türkiye tarihinde gelmiş geçmiş en sahici, samimi, kaliteli, profesyonel bir dizi olarak kayıtlara geçmiştir. Bana göre diğer kanallardaki vatan-millet içerikli, yapmacık ve fantezi ürünü tüm dizileri silip süpürdü. Hele son bölümde 15 Temmuz'un canlandırması... Ağlamaksa; sahiden ağladık.. Öfke ve nefretimiz; sahiden tazelendi.. Tüm ekip yaşamış ve hissetmiş, hissettirdi...

Dağ filmlerinin yapımcılarından da böyle bir kalite beklenirdi. Hattâ nihayet hakkıyla bir Çanakkale filmi yapabilecek yapımcıların var olduğu ümidimi yeşerttiler...

Gelelim müteessir olduğum hususa...

Ahiretin varlığına inanmayan, ölüme böyle koşa koşa gitmez...

Hiçbir inancı olmayan kimse, vatan için ölmeye giderken "düğün" diyemez, "vazife" diyemez... Vatanını karşılıksız seven her nefer ölünce ot olmayacağını bilir...

Holywood filmlerinde bile şövalyelere öldükten sonra nasıl güzelliklerin beklediğini coşa coşa haykırır kumandanları.

Börü'de de şehadet yeri gelince ifade ediliyor.

Ama neden;

bu yapımlarda bir tane bile Kelime-i Şehadet getirerek vefat eden şehit yok?

Ama neden; hatırı sayılır miktarda Allah inancı taşıyan, yeri geldiğinde dağda bayırda, ayazda namaz kılan vatan evlatlarından bir tane bile göremedik bu yapımlarda.

Ben dinini temiz ihlaslı Anadolu dedelerinden, ninelerinden dinleyerek büyümüş ve öyle yaşamaya çalışan mütedeyyin bir kimseyim.

Bu dizide benden çok parça var. En başta o kusursuz vatan aşkı... Çünkü o dedelerim; " Vatan sevgisi imandandır." Hadis-i Şerifini gönlüme nakşettiler.

Ama en mühim parçamı her bölümde ümitle bekledim...

Maalesef bu cihetiyle boynumu bükük, yüreğimi mahzun bıraktı BÖRÜ...

5343fdc0cfc399075a25af1df5cfea5a1523542469

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 162 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Mar 18 17:00
Cemaat Sorgulaması

15 Temmuz’dan sonra cemaatlerin ve tarikatların fonksiyonları, işleyişleri ve kurumsallıkları tartışılır hale geldi. Fetönün yeri geldiğinde nasıl vahşileştiğini, eli kanlı bir örgüte dönüştüğünü görüp tecrübe eden bizler için bu sorgulama doğal olsa gerek. Bir ‘camia’ nasıl bir ‘terör örgütü’ konumuna geldi, bu ayrı bir konu. Lakin belli olan bir şey var ki, o da bu örgütün hiç olmadığı kadar güçlü olduğu gerçeğiydi. Yargıda, bürokraside, orduda ve daha birçok yerde milletin kendisine dişlerini geçirmeye çalıştılar ama başaramadılar. Hal böyle olunca kadim geleneğimizin manevi değerleri olan tarikatlarımız, cemaatlerimiz de daha çok sorgulanır, tartışılır, eleştirilir hale getirildi.

Tarikat ve cemaat yapılarının, ülkemiz için olmazsa olmazı olarak gördüğümü başta belirteyim. Fakat yolumuzu aydınlatan bu manevi fenerler için söyleyecek başka sözlerimiz de yok değil. Cemaatler, kendilerinden başka gruplarla etkileşime kapalı olmalarından dolayı cemaat içi yapılarının açık seçik olmadığı ve fonksiyonu hakkında kendi müntesiplerinden başka diğer insanların çok fazla bilgisinin olmadığı yönleriyle diğer gruplardan ayrılır. Yani şeffaf olmadıkları su götürmez gerçek. Aynı zamanda cemaatin işleyişi, yapısı, fikirleri hakkında ne kadar çok şey sorgulanırsa o kadar kötü olduğu da bir cemaat gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi, bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğinin göstergesi olan ehliyet ve liyakat ilkeleri kişinin cemaati söz konusu olduğunda geri plana atılıyor ve bu yanlış artık cemaat içinde doğru olarak telakki ediliyor. İtirazı ve tenkiti düşünen, ihanetle suçlanma kılıfını yanında taşıyor. Bu da sorgusuz sualsiz itaat kültürünü beraberinde getiriyor. Bütün bunlar bir araya gelince; ürkek, yalnız ve sütten ağzı yanmış insanlar artık aynı şeyleri düşünüyor: Fetönün yerini diğer cemaatler alacak.

Herhangi bir cemaat müntesibine, devlette kadrolaşmanın yanlış olduğunu, ehliyet ve liyakat göz ardı edilerek yapılanın haram olduğu gerçeği hatırlatıldığında genelde bu cevapları almak olası: Doğru ama bizimkiler de oraya gelmeli, 90 yıldır eziliyoruz, hem bu şekilde daha iyi hizmet ederiz. Her ne kadar yıllar yılı kemalizmin tahakkümünü görmezden gelmesek de yine de bu durum yapılanları meşrulaştırmaz. Hem o kadar karşısında durduğun, belki düşman bellediğin zihniyetten farkın ne olacak bunu yapınca güzel kardeşim? Sonra, cemaatin söylediği kabul ettiği bir fikir sana aykırı geldiğinde neden karşı çıkamıyorsun? Yanlış olma ihtimali yoksa, bunu istişareye sunacağın, yeri geldiğinde bu yanlışları söyleyebileceğin bir mekanizma yoksa kendi benliğini karakterini nasıl inşa edeceksin? Bediüzzaman’dan efsane cevabı dinle: ‘’Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor… İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.’’ (Münazarat, 19) O halde önce mihengi nerelerde kaybettik sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Kimlik ve karakter o mihengle oluşur, en evvel bunun farkına varmak gerek.

Tarikatlar için de, her önüne gelenin kendini şeyh ilan etmesi, dinin izzetini kırıyor olmasından ve çoğu hurafelerin din gibi algılanmasından doğan arızalar düzeltilmeden insanların cemaatlere ve tarikatlara güveni tazelenmez zannediyorum. Kadrolaşmanın önüne mutlak surette geçilmeden, ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların torpille, referansla artık Rezzak-ı Mutlakı Allahta değil de, o torpilde, referansta bulduğu müddetçe biz bu mevzuları daha çok konuşuruz. Haram olması bir yana, itikadi problemleri de barındıran bu niyet ve ameller terk edilmeden istikameti tutturmak güç görünüyor. Halbuki, ‘’Ey iman edenler! İnsanlar arasında adâlet edin ve emaneti, işi ehline (uzmanına, lâyık olana) verin.” (Nisâ Sûresi, 58.) ayetinin nüzul sebebi şöyle nakledilir:

Mekke fethedilince Hz. Peygamber (asm), Kâbe’ye gelir ve kapının açılmasını ister. Anahtar; Kâbe’nin bekçilik, temizlik, bakım vs., gibi kutsal vazifeleri; yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden ve Müslüman olmayan Osman bin Talha’dadır. Osman bin Talha ilk başta anahtarı vermek istemez ve Hz.Ali’nin tepkisiyle karşılaşır. Sonunda anahtar alınır, Peygamberimiz içeri girer ve artık anahtarın Hz.Ali’de olması gerektiğini düşünür. İşte ayet o sırada iner: ‘’Ey iman edenler, emaneti ehline teslim ediniz’’

Yine Bediüzzaman, bu âyeti tefsir edip yorumlarken şöyle muhteşem bir ölçüyü nazara veriyor:

“Sual: Bazı nâs, senin gibi mânâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a’mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zira bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

Cevap: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadâkat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fena ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.” (Münazarat,56)

Unutmadan söylemek gerek ki; Bu satırları bir cemaat müntesibi olarak yazıyorum. Devrin cemaat devri olduğu görüşünü taşıyor; adaletten, ihlastan, doğru hürriyetten ve sırat-ı müstakimden ayrılmamak için her daim dua ediyorum..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 124 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4306

Gök Gridir Yer Toprak
6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

Sonbahar günlerinin en soğuğuna denk gelmiştik, sebebi saadetim bir büyüğüm ile yan yana duruyoruz. Birkaç günden beri hızını ve tanelerinin büyüklüğü arttırarak devam eden yağmur o gün sanki daha bir öfke ile karışık hüzünle ve soğuğun sertliğine aynı sertlikle mukavemet ederek yağıyordu.

Yağmur hüzündür. Gök gri, yer topraktır o gün.

Her şeyin bir rengi vardır. Yağmurun rengi saydamdır, renksizdir. Suyun rengi içine/üstüne düştüğünün rengini alır. Denizler mavi değildir oysa göğe bakışıyla utanarak sevdiğinin rengine bürünmesidir.

Her şeyin ve herkesin bir rengi vardır. Kiminin dışındadır rengi, kiminin iç rengi dışına aksetmiştir. Rengi dışında olanlar boya kaplıdır. Esas iç rengini saklamak için aslını gizlemektedir.

En bariz misal ile insanların öfkelendikleri zamanlarda, bağırıp çağırmaları, küfürler sarf etmeleri, kızgınlıkla beraber şiddete başvurabilmeleri boya ile gizledikleri renklerin sıra sıra ortaya çıkmasıdır.

İnsanlar aslının nasıl olduğu ile ilgili sınanmadıkları meseleler üzerine iddia sahibi olmamalıdır.

Seninle her mevzuda yanında olan arkadaşının, aç kaldığında sana dirsek çevirip sanki geçmiş o yılları hiç yaşamamışçasına hareket etmesi şaşırtabilir insanı. Vatana, millete tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle ve silahlarla saldıranların karşısında dimdik çıkabilme iradesinde olup olmadığınla belli olur vatan sevginin hakikati.

Yağmurlu ve çok soğuk bir günde oğlunun cenazesini defnettikten sonra taziyeye gelenleri ağlayarak fakat dimdik ağırlayan bir babanın ne kadar asalet ve vakar sahibi olduğu gözyaşlarında belli olur.

Yüzüne gülüp tevazuu ile seninle her daim neşeli olan bir insanın, yarın öbür gün bir ev, bir araba ve bir de makam sahibi olduğunda anlarsın o bir zamanlar yüzüne gülücükler saçan adamın ne kadar mütevazı olduğunu.

Fakirken, zenginken, sağlıklı ya da hastayken, mal-makam sahibi iken ya da değilken belli olur… İnsanın rengi zor zamanda belli olur.

Ve her yaşanılanın bir imtihan olduğu sırrındadır gerçek renklerin ne olduğu.

Samimiyet bir çekimdir insan ilişkilerinde. Yapısı huysuz fakat insanlarla iletişiminde samimi, kalbi dilinde olan insanlar her daim çevresi için çekim merkezi olurlar. Zira samimiyet en güçlü bağlardan daha sıkı bağlar insanı insana.

Gök gridir, yer toprak. Aynaya bak lütfen. Gerçek rengimiz nedir?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 132 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Mar 18 21:00

Yusuf Basat

Puan: 422

Sulak Mevsimler 

Her şey, her şey mi geçer? Diye sordum gözlerine bakarak ve gözleri, geçecek diye haykırdı. Duydum ve ruhumda hissettim o çığlığı. Çölün ortasında bir damla su ararcasına kaybettiğim yolumu bir çift gözde buldum. Neden veya nasıl olduğuyla ilgilenmeden daldım ve o vahadan içmeliyim dedim. Çünkü bakışlarında yatan çığlık, akşam karanlığı gibi çöktü yüreğime.

Bir kadın düşünün, sevdiğini en derinlerinde saklayıp orada yaşatan ve bakışlarının ardında koca bir hüzün saklayan bir kadın. Resmedemeyeceğim kadar gerçek, kelimelerle ifade etmekte zorlayan, gülüşün altında yatan kırıkları saklamakta güçlük çeken bir kadın. Normal bir zamanda herkes gibi ister ve bir an önce ona ulaşmak gayesi içerisine girebilirdim, lakin ona ulaşacak adımları tek bir bakışı ile geri iten bir kadın. Yüreğimde yanan alevleri bakışları ile dağladım, kalbimde kaynamakta olan suları hüznü ile taşırdım. O vahadan içebilsem her şey çok güzel olacak diye düşündüm ama vaha kurumamak için bir gölgeye ihtiyaç duymaktan ziyade, güneşi kendine siper edip çölün ortasında kendini kurumaya mahkûm etmişti. Esasen uzun uzun baktı gözlerimi kaçırdığım zamanlar da, baktığında ne düşündüğü ile ilgilenmeden sadece insanoğlunun güzel bakabildiğini bir kez daha anladım. İçimden bir yerlerden umut kafasını çıkardı, otur yerine! Diye bağırdım. Çünkü umudum ne zaman meydana çıksa bir şeyleri beklemeye koyuluyor ve güzel şeyler bir anda bozulacak kıvama geliyordu. Öyle hissizleştim ki, uzun zamandır umuduma dahi yabancılaşıp her şeyin geçici birer olgu dair beslediğim inancımı ayakta tutmakta zorlanıyorum. Fakat kadın, her ne kadar kendinden emin bir şekilde baksa da, arkasında sakladığı hüznüne bulaşmış bir çaresizlik hissi görülemeyecek kadar gizliydi. Gördüm, çünkü en başında bakışlarından yayılan çığlığı duydum. Neden veya nasıl baktığı ile değil, güzel bakışı ile ilgilendim. Bütün acılarına merhem olabilmek ümidiyle dokundum gözlerine, yanaklarından veya dudaklarından değil de yaralarından öpmek niyetiyle koştum ona, bütün dertlerini ve acılarını sırtlamak için bir kez baktım ona. Bunlara ihtiyaç duymayan hissizleşmiş bir duygu çerçevesinden o son bakışını gösterdi en zifiri akşam karanlığında. Oysa o karanlıkta Arnavut kaldırımlarını aydınlatan bir sokak lambasının şefkati ile dinledim gözlerini. Baktım, uzun uzun olabildiğince bir daha hiç bakmayacak olmanın burukluğu ile baktım ve aynı anda diktik bakışlarımızı er meydanındaki askerler gibi birbirimize. Her şey geçer ama benimle değil, dedi.

Her şey, her şey mi geçer? Diye sordum gözlerine bakarak ve gözleri, geçecek diye fısıldadı yalnızca. İşittim ve yüreğimde hissettim o derin fısıltıyı. Sulak mevsimleri karşılamak artık çok güç, çünkü gözlerimiz çetin yağmurlar barındırıyor kendi içinde. Umut, vazgeçme dedi, otur! Diye bağırdım. Bir devin uyanışı misali devirdiğim gözlerimi usulca yerden kaldırıp son kez dikim gözlerine.

“Başka bir hayatta olsak sana aşık olabilirdim…” diye fısıldadım, sonra umudumu çağırarak duymuştur diye beklemeye koyuldum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 1103 kez açıldı, 93 misafir olmak üzere 95 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
13 Mar 18 13:00
Nureddin Yıldız Kimin Güneşini Gölgeledi?
823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

İhsan Şenocak ile başlayan, Nureddin Yıldız ile devam eden derin ve kirli bir operasyonla karşı karşıyayız...

İhsan Şenocak ile amacına ulaşanlar şimdilerde Nureddin Yıldız Hoca’yı da sahanın dışına itme gayretindeler...

Yaşanan bu süreçlerden sonra Müslümanların zihninde şöyle bir soru belirdi: “Sistematik bir şekilde yapılan bu operasyonlar, toplum nazarında itibarı olan başka hangi Hoca veya alimleri kapsayacak?” 28 Şubatın o ağır havasını geri getirme çabasında olanlar, bu gücü ve motivasyonu nereden alıyorlar?

Mesele Nureddin Yıldız Hoca’nın şahsı değildir. Nureddin Yıldız Hoca’nın bazı söylemlerine (ibn Teymiyye, bazı sahabe ile ilgili kantarın topuzunu kaçırması, arş meselesini vuzuha kavuşturmaması vs. vs. ) katılmak zaten mümkün değil. Burada asıl mesele Laik ve dinsiz çevrelerin, Müslüman bir alim üzerinden hem Dini mübine hemde Müslümanlara saldırma meselesidir...

Toplum nazarında itibarı olan Hocalarımız, yapılan bu kirli operasyona asla sessiz kalmamalılar... Herkes sesini yükseltmeli... Müslümanların Bugüne kadar elde etmiş olduğu kazanımlar bu şekilde yapılacak itibar suikastlarına ve karalamalara kurban edilmemeli...

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan gelişmeler, Erdoğanı iç dinamikler bakımından daha ihtiyatlı olmaya zorladı...

Ancak, özellikle Erdoğan'ın Nureddin yıldız Hoca’ya yapılan bariz bir operasyonu gör(e)memesi bir yana bu operasyona ivme kazandıracak açıklamalar yapması tam bir hayal kırıklığıdır...

Bugün Nureddin yıldız Hoca’ya operasyon çekenler, bundan on sene öncede sayın Erdoğan'ın eski videolarını kırpıp kendisine operasyon çekiyorlardı! Önceden yapmış olduğu Demokrasiyi ve Laikliği reddeden, İslam Şeriatını öven konuşmaları özenle seçiliyor ve itibarsızlaştırılmaya çalışılıyordu!

Temenni ve beklentimiz odur ki: Sayın Erdoğan'ın bir daha Müslümanları üzen ve İslam düşmanlarını sevindiren her hangi bir açıklama yapmamasıdır... Nureddin Yıldız Hoca’ya ise acilen iadeyi itibar yapılmalıdır...

Halka Halka büyüyen Erdoğan, Halka Halka küçüleceğini asla unutmamalıdır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gülşen Aslan yazdı, 141 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Şub 18 21:00
<b>bir Çocuk Hayal Et Gelecekten Umutlu</b>
Bir çocuk hayal et,gülüyor.Arkadaşları ile saklambaç oynuyor ve sobelenmemek için gülen o masmavi gözleriyle delice koşuyor,içinde henüz acı yok.Hiç kazık yememiş,ağlamak nedir bilmiyor.Daha aşık olmamış hiç kimseyi sevmemiş.Okula bile gitmiyor.Belki mühendis, belki doktor, belki asker, belki öğretmen olacak ileride.Onu kucağına ilk verdiklerinde gözünden mutluluktan yaş gelen annesi,adı Umut olsun diyen bir babası vardı.Belki de tüm aileye umut oldu o...Sonra hayallerine,umut olamadan,aşk nedir? bilemeden,ahiretini,kalbini,dünyasını,ruhunu şeytana satan ,şeytanlaşmış,vicdansız tarafından tecavüze uğradı Umut..!Oysa Allah ikisini de insan olarak yaratmıştı.Biri umudu biri ise nefsini,şeytanı temsil ediyordu.Allah her ikisine de vicdanı,merhameti aklı vermişti.Biri temizdi diğeri ise vicdanını da,aklını da kirletmişti.İnsan olmanın kıymetini anlayamamıştı.İnsanlıktan çıkmıştı.İyi olan insanlarsa insanlıktan utanmıştı.Dünya faniydi,değmezdi alakaya.Umut cennete attı kendini.Vicdansız olan ise cehenneme.Hatta cehennem bile kabul etmezdi onu.

Resulullah görseydi sızlardı içi,

Ümmet ne hale geldi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 170 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Şub 18 17:00

Bulut Sever

Puan: 4306

CHP'nin İnanılır Dönüşümü

Oldu/oluyor kısmını bıraktık zira olan oldu “Atatürk’ün Partisi”nde.

Çözüm süreci zamanları… Halkın teveccühü ile meşru ve seçilmiş hükümet ve bu hükümete hükümet eden insan Cumhuriyet tarihinin en riskli –evet evet, sadece siyasi riskten bahsetmiyoruz aynı zamanda tahkir edilerek “indirilmek” de muradımız-

Bir tercihte bulundu ve senelerce “kürt” meselesi diye sözde azınlık hakları savunucuları dış kaynaklı oyun kurucuları kenara iterek terör meselesini çözüm süreci adı ile başlattı.

Hatta herkesin bildiği üzere yeter ki hallolsundu, baldıran zehri bile ülkemizin, vatanımızın selameti için içilirdi.

Çözüm süreci ile başlayan Chp’nin “inanılır” dönüşümü konumuz elbette. Çözüm süreci devam ederken katı bir “kürt düşmanlığı” tavırlarına bürünmüş, hükümeti vatanın parçalanışına götürdüğünü yetkililerince her fırsatta ifade etmiş bir parti ne olduysa oldu ve Gezi olayları ile birlikte yavaş yavaş deri değiştirmeye başladı.

Başlangıç aslında Gezi kalkışmasından birkaç sene Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesi ile başlamıştı fakat ivmelenmesi bu kalkışma ve devamına tekabül etmektedir. Bu süreçle birlikte Atatürkçü, Kemalist ve her şeye rağmen söz konusu devletin bekası olduğunda devletten yana tavır almasını bilen bu parti “aslına” aykırı gibi gözüken bir hale büründü. Belki de aslına dönüyordu…

Bizce bu değişim aslına aykırı bir dönüşüm değil zira İttihad ve Terakki’nin devamı olan bu parti onlarca sene önce kurucularının izlediği yolu takip ediyordu. Kurucuları da önce “hürriyet, halkın iradesi, istibdada son” gibi pek yüce(!) ideallerle yola çıkmıştı. Bir vakit geçtikten sonra ise önce “Turan”cı ardından “Halifeyi, Hilafeti ve Saltanatı kurtarıcı” rolüne bürünmüştü. Hatta bu vesile ile gelen yardım paraları ile neler yapıldığı herkesin malumudur ve bahsi diğerdir. Sonra ise “bazı kafaların kesilmesi” tehdidi ile “Cumhuriyet” ve pek sevdikleri “demokrasi”den önce halkın alıştırılması için İstiklal Mahkemeleri soslu “diktatörlük”. Sonrası peşi sıra krizler, darbeler vd. vd.

Bu süreçte birçok suni isyanlar; kürt vatandaşların tahkiri ve ezilmesi, hassaten Dersim olayı ile Alevilerin manevi kızların katılımıyla da katledilmesi!

Birazdan Alevi ifadeleri kullanacak olmamız mezhepçi bir yaklaşımdan sebep olmayacaktır. Dikkat buyurun lütfen.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olması ile katiline âşık sol jargondan beslenen ve bir kısmının terör örgütleri ile organik bağı olmamasına rağmen pespembe, barışçı gönül bağları olan siyasiler tarafından partinin kılcal damarlarına kadar ele geçirildi. Son kurultayları bu mührün alenileşmesi olarak görülebilir.

Hala devam eden süreçte nerede devletin dibine dinamit koymak isteyen bir terör örgütü ya da sivil(!) toplum kuruluşu var ise onları savunan Chp’li yöneticiler ortaya çıktı. Artık onlar açıklama yaptığında ve ekranlarda görüldüğünde insanımızın pek de şaşırdığını zannetmiyorum. Nihayetinde Hdp ile birlikte iyi sallamışlardı. 15 Temmuz güzel planlanmış “Tayyibin” tiyatrosuydu ve Fetö’nün dış sesi gibi beyanatlar ise herkes için normalleşti.

Burada ki asıl mesele yıllarca babadan oğula aile geleneği haline gelmiş klasik Atatürkçü, laik ve çağdaş yaşamı savundukları için bu partiye oy vermiş vatanperver Anadolu insanının son 7-8 sene içinde gönül verdikleri bu partiye içleri acıyarak bakıp bakmadıklarıdır. Mesele seçim günü geldiğinde “tercih” mührünü terör örgütleri ile “gönül bağları” olan siyasilerin yöneticiliğinde olan çok sevdikleri partilerine, kendilerince bu hale getirilmiş “Atatürk”ün partisine basıp basmayacakları…

Siyasi görüşlerimizin farklı fakat vatan mefhumu ortak kıymetimiz olan Chp’li seçmenlerin Afrin Harekâtı ve Pkk terör örgütü uzantısı Ypg terör örgütü ve diğer alfabetik saçmalıklar için gönül verdikleri partinin yöneticilerinin ifadeleri zannediyorum ki onların da kanına dokunmuştur.

Chp’yi ele geçirmiş Alevi kökenli fakat terör mefhumu ile arasına kalın bir çizgi çekmemiş yöneticilerin yönettiği, “VATAN” ortak paydasında birleştiğimiz tüm hususlarda muhalif insanların senelerce gizli tuttukları intikam yeminlerini “intikam soğuk yenen bir yemektir!” sözünü esas alarak hayata geçirmiş olduklarını son kertede rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bundan sonra ne olacak?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 182 kez açıldı, 19 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Şub 18 09:00
Sıffin'den Afrin'e
ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

Ülkemizi içerden ve dışarıdan sömürmeye ve yıpratmaya çalışan, beynelmilel güçler tarafından finanse edilen teröristlere karşı sürdürülen Afrin operasyonu büyük bir başarı ile devam ediyor. Tabi bir toprağı küffardan temizlerken, her türlü namertlikleriyle karşımızda duran bu şer odaklarına karşı şehitler de veriyoruz. Cenab-ı Hak şehitlerimizin makamını ali, bizlere de şehit olmayı nasip eylesin.

Şehitlik makamını en iyi bilen ve şehit olabilmek için en ön saflarda savaşa gitmek için birbirleriyle yarışan bir millete bu konu yabancı değil elbette. ‘’Vatan sağ olsun’’ lafı; her türlü hamasetten, yapmacıklıktan uzak, içinde iman barındıran bir söylem olduğu açık. Lakin bazen, şehitlerimizin acılarını, geride bıraktıklarını ta yüreğimizde hissediyor oluşumuzdan veya hassas bir dönemden geçiyor oluşumuzdan mütevellit öfkemizi kontrol edemeyip, sözlerimizde ölçüyü kaçırabiliyoruz. ‘’Afrin’de sivil, çoluk çocuk kim varsa ölsün de bir şehit daha gelmesin’’ minvalinde sözler, Müslüman Türk kimliğinin bir özelliği olmadığı gibi, özünde yanlışlık ihtiva eden cümleler olarak karşımıza çıkıyor. ‘’Yanlışlık, tatbik-i nazariyattan ve mukteza-yı hali düşünmemekten çıkar’’ kaidesince; demek ki savaş ve şehit gibi mevhumları nazarımıza nasıl tatbik ettiğimizle alakalı bir yanlışlık ve mukteza-yı halin yani durumun, şartların neyi gerektirdiği ile ilgili bilgi eksikliğimiz olsa gerek, bize bu yanlış cümleleri kurdurtabiliyor. Bu tür cümlelerin zaten adaletle bağdaşmadığı bir yana, dünyadan bu kadar uzak olan adaleti tesis etmek için; hiçbir Müslüman, bir kralın boyunduruğu altında yaşamasın diye, her nereye gidilirse ilk götürülecek olan adalet olsun diye yüzyıllar boyu savaşmış bir millet olarak Afrin’de de, inşallah Membiç’te de bu tarihi sorumlulukla hareket etmek bizim asli vazifemizdir. Adil olmak, biz Müslümanları diğerlerinden ayrı kılan vasfımızdır. Milliyetimizin ve milletimizin fethettiği topraklara vurduğu en belirgin mühür adalettir. Hatta öyle ki; Adaletin tesisi için, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" (Necm 38) ayeti müdafaa edilerek savaşlar ortaya çıkmıştır. Bunun en belirgin örneği sahabeler arasında yaşanan Sıffin savaşıdır.

Savaşın çıkış sebebi, bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti:

Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti.

Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez.” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyet'in zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi. (https://sorularlaislamiyet.com/hz-ali-ve-hz-muaviye-arasindaki-siffin-savasi-ve-hakem-olayi-hakkinda-bilgi-verir-misiniz)

Konuyla alakalı Bediüzzaman’ın şu tespitlerini dikkate alıp, yazımızı sonlandıralım:

"Amma, Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffin'de Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler." (Mektubat, 15.Mektup)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 142 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Şub 18 21:00
"385 Aydından Mahler'e Destek"

Horst Mahler 82 yaşını Alman cezaevinde kutlayan eskinin RAF kurucusu şimdininse Neo-Nazisi. Mahler şu an Alman cezaevinde ve 89 yaşına kadar da cezaevinde kalacak. Tabi bu sürede ölmezse. Mahler 77 yaşında 10 yıl ceza aldı. 79 yaşında mahkeme “çok yaşlı olduğu için” tahliyesine karar verdi. Daha sonra “yaşı mühim değil cezasını tamamlayacak” kararı çıktığı için önce ortadan kayboldu sonra da  81 yaşında Macaristan’dan siyasi iltica talebinde bulundu. Almanya, Macaristan’a öyle bir baskı uyguladı ki Soros’a kafa tutan Macaristan Mahler’e “abi başımızı belaya sokma, rica ediyoruz defol” demek zorunda kaldı. Sınır dışı edilen Mahler Almanya’ya geldiğinde cezaevine girdi.

Eski Raf kurucusu şimdininse Neo-Nazisi kesin 10 yıl cezayı hak etmiştir değil mi? Kim bilir nereleri bombaladı, kimlerin ölüm fermanını verdi?  Mahler'in suçu: “Yahudi soykırımını reddetmek ve halk arasında nefreti arttırmak”

Bilinen Mahler’in karıştığı bir şiddet eylemi yok. RAF’ın kurucularından biriyken 1974’de aldığı 14 yıl cezanın daha sonra Alman Başbakanı olacak Gerhard Schröder'in çabasıyla 10 yıla indirildiğüni de ekleyelim.

Türkiye’de devlet aracı kazara bir tavuğu ezse manşetten veren DW Türkçe’de Mahler’e dair bir haber yok. Pardon var da 2006 yılından, Hamas’a destek olduğu yönünde.

Almanya’dan bir başka haber de şöyle: “Almanya Savunma Bakanlığı’nın bütçe planlamamasıyla ilgili taslağın bir bölümünün yer aldığı belgeye sahip olan iki kişiye hapis cezası verildi.”

Almanya’nın insan hakları ihlalleri, istihbarat birimlerinin karıştığı usulsüz dinleme ve fişleme skandallarının haddi hesabı yok. Sadece şu kadarını söylemek yeterli olur, BND’nin BM’yi bile usulsüz dinlediği ortaya çıktı.

Almanya’da durum böyleyken AB üyesi diğer ülkelerde ya da İngiltere ve ABD’de durum daha iyi mi?

İki gün önce, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin Olağanüstü Kongresi’nde Sezai Temelli eş Genel Başkan seçildi. Sezai Temelli yardımcı doçent, İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenler yapmış ve KHK ile görevden alınmış. Temelli Türkiye’nin Afrin’e operasyon düzenlediği ve PKK ile mücadele etmek için ABD ile çatışmayı bile konuştuğu bir ortamda Ankara’da Öcalan’a sevgilerini sundu. HDP kongresini korumak için binlerce polis seferber oldu.

Bir an gözümüzü kapatıp İspanya’ya dönelim. Katalonya’nın bağımsızlık ilanı sürecinde İspanya’nın ne yaptığını hatırlıyoruz değil mi? AB, ABD, NATO, BM vesair kuruluşların sessizliğini? İspanyollar bağımsılık ilanı sonrası Katalanların sadece yöneticilerini gözaltına almakla kalmamış, üstüne iddia o ki gözaltına aldığı bakanları soyup onlara İspanyol marşı söyletmişti.

Türkiye’deyse terörle mücadelenin en cafcaflı zamanında bile operasyonlara katılan askerlerin arması, işareti duvara yazdığı yazı eleştirilir oldu. Ülkemiz o kadar yüksek bir demokratik olgunluk seviyesindeki, FETÖ elebaşı Türkiye’ye gelse, “76 yaşındaki adamı cezaevine atmak Türkiye’ye bir şey kazandırmaz” yazıları köşeleri süsler.

Türkiye'nin her ne olursa olsun demokrasiden uzaklaşmaması gerektiğini düşünen, yurdumuz aydınlarına Almanya'ya gidip Horst Mahler'in serbest kalması için kampanya düzenlemelerini öneriyorum. Almanya'ya gitmelerine de gerek yok. Her fırsatta PKK için toplanan "aydınlar", "STK"lar şimdi de Mahler için toplansın ve 82 yaşındaki bu patavatsız Alman için özgürlük çağrısı yapsın? Bakalım kaç Alman destek verecek?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 211 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Şub 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4306

Babaların Kızları
3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

“Modern” dönemler diye nitelendirilen bu zamanlarda babanın aile içindeki konumu muhtelif değişimlerden geçiyor. Babanın genel olarak içinde bulunduğu rol merhale merhale evrilse de çoğu kez değişmeyen sabitlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela ailenin geçim derdi hala babanın en önemli ve değerli sorumluluğunda. Bunun yanında bir otorite mercii olarak “Demoklas’in Kılıcı” misali baba ortalama bir ailede hala cari bir figür. Ayrıca dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruma sorumluluğu da babaya ait; bir başkasının getirebileceği güvenlik sıkıntısının dışında, herhangi bir afet esnası ve sonrasında da sorumluluk babanın omuzlarında. İster dışarıdan ya da içeriden bir sebep ile olsun aile içinde oluşan herhangi manevi ya da maddi sorunda herkes babanın gözünün içine bakar, meselenin hallolunması hususunda tek yetkili makam olarak baba görülür. Anne ne kadar sert, disiplinli ve otoriter olursa olsun son kertede çocukların yaramazlıkları ile ilgili topu babaya atma hususunda pek mahirdir; “Babası şu oğlana bir şey söyle!” , “Şu kıza biraz da sen çıkışsan iyi olacak!”

Babanın bütün aileyi fakat özelde bir kız evlat için kendisini her zaman sarıp sarmalayan, koruyucu bir yerde olması çok önemli. Bu sebep itibariyle kızlar için babalar özeldir, baba ise ne kadar huysuz olursa olsun kızlarına karşı her daim yufka yüreklidir.

Bir kızım bir de oğlum var. Daha küçük olduğu için oğlandan henüz pek bir şey görmüş değiliz fakat kızım için aynı ifadeleri kullanamam. Küçüklüğünden bu yana birçok kez ben istemeden bana bir şeyler getirmiş, çizdiklerini yazdıklarını paylaşmış ve olmadık şaka ve sevimliliklerle beni mutlu etmeyi bilmiştir.

Çevremde de zaman zaman gördüğüm üzere kızlar ile babalarının en hüzünlü anları babaların kızlarını gelin ettiği zamandır. Kızını ilk gördüğü ve kucağına aldığı andan o hüzünlü ayrılık anına kadar kral muamelesi gören ve kızını belki de hayatın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen nazlı bir sultan gibi muamele eden baba ile kızının o ayrılık anı…

Kızlarını gelin etmiş abilere sorduğum “Abi nasıl gelin ettin, ağlamaktan bir hal olmadın mı?” sorularıma verdikleri çaresiz fakat pek çaktırmasalar da yüzlerine sinen o hüzünlü hali gördükçe yavaş yavaş değil hem de pek hızlı o ayrılık zamanına yaklaşıyor olmak beni de kederli kederli düşündürmüyor değil.

Babaların kızlarına yedirip, giydirip içirmenin dışında verebileceği en güzel armağan dinini öğretmesi, bu yolda ona rehber olmasıdır. Gelecek nesillerin vatan sevgisi içinde olması da bu hususta ki ihtimama bağlıdır. Bu anılar ile büyümüş bir kız çocuğu ahiret için en büyük sermaye, ümmet ve vatan için ise pek kıymetli mirastır.

Kızlar bu hoş sedalarla, anılarla büyürse babalarında zaman zaman oluşan huysuzlukları, aksilikleri onlarda görünmez olacaktır. Zira bir baba ne kadar huysuz olursa olsun kızları için değerlidir. Aynı ifade kızların babaları uhdesinde kıymetleri için de yazılabilir.

Anadolu’da bir söz vardır, bilen bilir: “Kız babası olmayan baba oldum demesin!”

Bana baba olmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.

Bu yazı kıymetli kızım Z. R.’ya hatıra olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 219 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Oca 18 01:00
Utanmaz ve Arsız 'Barış' Militanları

Afrin’e düzenlenen Zeytin Dalı Harekâtı 1. Haftayı doldurdu. Allah’a şükür hem cephe içinde hem de cephe dışında güzel haberler geliyor. ABD’den bir haftada kaç açıklama geldi sayısını tam bilmiyorum. Cephe de zaten keklik gibi bekleyen PKK’lı teröristlerden 500’ün üzerinde bir terörist öldürüldü.

Afrin Operasyonu başlayınca Türkiye’de tek varlık nedenleri bu ülkeye düşmanlık ve sol terör örgütlere destek vermek olan, meslek grupları, sanatçılar, akademisyenler ve eskinin kudretli siyasiler barış kelimesini tekrar hatırladı.

Türkiye’de

*2009 ve 2012 açılım süreçlerini,

*Sur başta hendek kalkışmalarını,

*sokak ortasında ailesinin yanında silahsızken şehit edilenleri,

*6-7 Ekim kalkışmasını,

*Cizre’de hem ağlayıp hem de kendilerini almaya gelen ambulansa ateş etmelerini

*velhasıl Türkiye’de işledikleri tüm günahları,

*Suriye ve Irak’ta ABD silahlarıyla kasılmalarını, gören bilen her aklı başında insanın yapacağı üzere Türkiye’nin Afrin’e operasyonunu desteklemeyen bu “neden değerli olduklarını kendileri bile bilmeyen” bu zevata toplumun büyük çoğunluğu “çüşş” dedi.

Olması gereken buydu. Terör örgütü PKK’ya ülkemizin operasyon düzenlemesi anasının ak sütü gibi helaldi. Hadi diyelim kalbi PKK ile atan hastalıklı insanlar var. Bu kadar hastalıklı bir kalbe sahiplerse, kendilerini eski zamanlarda yaşayan salgın hastalıklı gibi toplumdan tecrit etmeleri gerekiyordu.

Oysa bırakalım susmaya bunlar arsızca açıklama yaptılar. Barış istiyorlardı, PKK öldürürken değil, PKK’ya operasyon yapılırken istiyordu. Bu zevatlar yüzsüzlüklerini bununla da sınırlamıyor, kendilerine tepki gösterilmesini de eleştiriyordu.

“Öyle ya madem yüzsüzler(kendilerine aydın ya da sanatçı diyorlar) her şeyi söylemekte özgür olmalılar. Onların özgürce sokaklarda bomba patlatan teröristlere hareket serbestliği istemeleri bizim ne kadar demokrat bir ülke olduğumuzu göstermek açısından çok önemli. Eğer bunlara “afedersiniz siz gerizekalı mısınız? Yoksa PKK’lı mısınız? Böyle bir ortamda PKK’yı savunmanın başka bir açıklaması olamaz.” Denilmemesi gerekiyordu.

Afrin Operasyonu devam ederken, PKK'ya destek olmak için kendilerini paralayan isimleri eleştirdiğimiz için özür dilemezsek bizi AB'ye almayacakları tehditi ne zaman gelecek merak ediyorum. Hadi Kati Piri yapabilirsin.

İnşallah, Afrin Operasyonu sadece PKK’nın tepelenmesiyle bitmez. PKK’ya destekten başka bir işe yaramayan bu kuruluşları PKK adına yöneten işgalcilerin de hesap verdiğini görürüz.

Ayrıca bu açıklamalar inşallah TTB, TMMOB vb. meslek odalarının seçimlerine katılmayıp, benzer görüşlerde 3-5 aday çıkartıp zaten zor olan kazanma ihtimalini sıfırın altına düşüren meslek mensuplarını da utandırır ve harekete geçirir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gülşen Aslan yazdı, 120 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 21:00
Bir Kar Yağar İnce İnce Afrin'in Hali Nice

Kanımız al,yüzümüz ak hamdolsun ebediyen vatanımız var olsun.Son 30 yıldır ateş düşen evlerde tek söz vatan sağ olsun.Haklarını ödemek imkansız bizim için toprakta yatanlar var aynı zamanda da bolluk içinde yaşayıp güzel vatanı satanlar da var.Onlar da var.Hayvan psikolojisi ne diyorsunuz ya!Bu psikolojiyi en iyi onlar anlarlar.Ve bu insanlar şeref,ar,namus deyince boş boş bakarlar.Biz islamiyetten bu yana Allah'tan gayrısına baş eğmedik,bizi hafife almayın biz Türk'üz 7 gavur ceddiniz gelse başımızı eğip durur muyuz?Uyur muyuz vatan aşkı olmadan geceleri?Uyuyanların kaplerinde vatan aşkı yok.Mehmetçik gözünü kırpmaz vatan için can vermeyi şeref sayar.Şehitliği ödül sayan bir milleti kimse ölümle tehdit edemez.Biz bu yola baş koyduk,hepimiz kardeşiz ve kararlıyız kimse bahsetmiyor geri dönmekten..Şeref için yaşamak onurdur,hayinlerin soyu kurudur.Milletim tarihini ne kolay unuttun.Unutma, Tuğrul'da Fatih'de Yavuz'da Atatürk'de bizim Edirne'den Karsa gidene dek..Ve sen gafil batı bak bakalım "Türk'e baş kaldıranın sonu ne olmuş?"Kanımız ay yıldız,canımız vatana feda,namusumuz bayrak ilelebet,güneş sönene dek..Unutmayın!Güneşli gün de biz güneşi de yakacağız.Unutmayın!Kim kendini Türk hisediyorsa sokaklarda avaz avaz bağıracağız:Ne Mutlu Türk'm diye..! 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 155 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 17:00

Yusuf Basat

Puan: 422

Bir Bekleyiş Hikayesi 

Birini beklemenin ağırlığını çok iyi bilirim, senelerini bir bekleyiş uğruna harcamış birine beklemek lügatta ağır gelmez. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Çünkü beklemek denilen bu savaş bazen insanı insan yapar, bazen de insanı hiç olmadığı birine dönüştürür. Bu bekleyiş evresinde insan ne olacağına kendi karar verir.

Beklemenin ağırlığını tatmış biri olarak, bu ağırlığın altında çok şey bıraktım çok şey kaybettim lakin sabır ve umut adında sıkı iki dost kazandım. Bu günlerde insanların yüzüne bakmaya tenezzül dahi etmediği iki dost. Bu iki dost bana çok şey öğretti, en başında beklediğim sürenin bir kayıp veya bir kazanç olmadığını gösterdiler. Çünkü hayatta her zaman böyle olur kaybettim dersin ama kazandığı şeyi göremezsin, kazandım dersin bir anda elinden uçup gideceğini bilemezsin. Mesele kaybettiklerini unutmadan, kazandıklarınla yaşamasını becerebilmekte. Ben birini kaybettim, varlığını hiç bilmediğim birini… her şeyimi kaybettim diye düşünürdüm ama öyle değilmiş. Hayatın bir oyunuymuş bu, daha iyi şartlarda daha sağlıklı bir zamanda gelecek olan birisi için kuklası olmam gereken bir oyunmuş. Oldum da. Çok güzel becerdim hatta. Gel zaman git zaman derken, gün geldi ve hayatımda ikinci perde açıldı. Bu sefer tıklım tıklım bir seyirci var, bin beş yüz kişilik boş bir salona karşı değilim bu sefer. Sahneye çıkar çıkmaz herkes ayakta alkışlıyor, tabi neye uğradığımı şaşırıyorum. Sonrasını düşünmüyorum o an, çünkü ne zaman iyi bir şey olduğunda sonrasını düşünsem kendi kafamda sönüp kalıyorum. O an neyse, benim için o geçerli oluyor. En başta her şey güzel, hatta belli bir süre öylede gidiyor ama bir noktadan sonra o alkışların sahte olduğunu çok geçmeden anlıyorsun. Seyirci yine gitti, mutlu değilsin, saman alevi gibi geldi ve geçti mutluluk. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Yeniden bekleyemem, kalbim ikinci bir bekleyişi kaldıramaz diyorsun. Hatta dediğin gibi oluyor, büyük bir kararlılıkla bekleyemeyeceğini bildiğin için o doğrultuda yaşamaya başlıyorsun. İşine, okuluna, ailene, dostlarına, gezmelere, eğlenmelere, akşam yemeklerine, patron ile tartışıp kalmak zorunda olduğun mesailere, çocuklarına, futbol maçlarına odaklanıyor ve öyle yaşıyorsun. Gel zaman git zaman derken bu durum zaman ile bir olup akıp gitmeye devam ediyor. Geçenlerde bir kitapta okudum; “birini pencere kenarına çiçek koyacak kadar sevmek lazım, his boşluğu ve iç burkulması diye bir şey varmış, çok sevince anladım…” yazıyordu. Sanki aylardır uyuduğum uykumdan uyandırdı bu cümleler beni. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim. Yaşadığım yanılgının ağırlığından oradan oraya sürüklenmenin verdiği acıya tutunabildim yalnızca. Çünkü tutunacak başka bir dalım yoktu, çünkü ben hayatımda açılan o ikinci perdeyi pencere önüne çiçek koyacak kadar çok sevmiştim. Koydum hatta, küçük mor bir saksı, altı kaşık toprak, iki tane tohum ve üzerine iki kaşık daha toprak koyduktan sonra şiirler eşliğinde pencerenin en güzel güneş gören yerine özene bezene koydum. Hayat işte, artık bitti haddini bil diyor…

İnsan bünyesi aslında ruhu ile eşdeğer bir varlıktır. Ancak acısını yönlendirebilenlerimiz bununu farkına varabilir. Ve bünyen bir kere beklemeye alışırsa, ruhunda ardından buna ayak uydurup bundan haz almaya başlayacaktır. Hayat ne garip; gel demen gereken yerde gel diyemediğin kişi uğruna bekletiyor seni, sırf onun gelebilme ihtimali için. Bu birince dost umut. Fakat umut ile beklenti arasında çok ince bir çizgi vardır, insan bir kere o çizgiyi geçerse eğer hüzün hayatı boyunca kaçınılmaz olur. Bu noktada ikinci dost devreye girer, sabır. Sabrı ve umudu iliklerinize kadar yaşamanız ve ruhunuzu doyurabilmeniz dileğiyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.