İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Abdullah Fakiroğlu

1 / Puan: 18.73

İstanbul

Bulut Sever

5 / Puan: 8.67

İstanbul

Ozan Bilican

6 / Puan: 6.97

İstanbul

Mücahid Cesur

7 / Puan: 6.06

İstanbul

Lagari Alıntılar

9 / Puan: 5.18

İstanbul
İstanbul

Osman Batur Akbulut

14 / Puan: 4.47

Kırıkkale

Sıla Münir

15 / Puan: 4.33

İstanbul

Alpay Gökçe

22 / Puan: 3.71

İstanbul

Sezer Emlik

38 / Puan: 2.74

Bartın

Nida Tandoğan

48 / Puan: 2.42

Adana

Timur Timurlenk

53 / Puan: 2.15

Çankırı

Muharrem Morkoç

55 / Puan: 2.1

İstanbul

Esra Aydar

67 / Puan: 2

Ordu

Mehmet Sezer

74 / Puan: 1.78

Denizli

Dio Pane Libertà

119 / Puan: 1.33

Kocaeli

Tevfik Şaban

120 / Puan: 1.3

Ankara

Abdurrahman

130 / Puan: 1.25

Ankara

Reşit Akpınar

349 / Puan: 0.97

Erzurum

Aşağı Tırmanan Adam

355 / Puan: 0.92

Ankara

Faruk Aslan

389 / Puan: 0.75

İstanbul

Fatih Kaymakçı

437 / Puan: 0.6

İstanbul

Umut

487 / Puan: 0.33

İstanbul

Can-I Canan

495 / Puan: 0.2

İzmir

Muqavemet

498 / Puan: 0.17

İçel
Mehmet Sezer yazdı, 24 kez okundu, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Şub 21:00

Mehmet Sezer

Puan: 1.78

İşte Benim: Zeki Müren
4b63126133e6783c780cd62e074fa6121487773519

4b63126133e6783c780cd62e074fa6121487773519

Al mendilim sakla benden yadigâr

Bir ucuna işle beni çiz beni

Ve bir kalp oy paramparça oklanmış

Üstünede kondur beni kaz beni

Gel hakkını helâl eyle pembelim

Gökyüzüne açık her iki elim

Benden sana emanettir mendilim

Çevresine vefa diye diz beni

Al mendilim katmer katmer iz benden

Elindeyse soğu benden bez benden

Mümkün mü ki ayrıl benden tez benden

Mendilime destan diye yaz beni..

Ne kadar şanslıyız değil mi.. Zeki Müren in BİZİM olduğunu görmek ne kadar da güzel.  Ona ağzımızı doldura doldura SANAT GÜNEŞİMİZ diyebilmek ne kadar da onur verici.. Kendisinin söyleyiş tarzıyla hayal etmenizi istiyorum bu diyeceğimi:HELAL OLSUN ...

Kendimi bildim bileli dinliyorum. Daha yirmili yaşların başlarında olmama rağmen kendimi bildim bileli dinliyorum. Dertten kederden değil.. Zaten sadece dert keder olunca dinleyeniniz varsa bu haksızlığı yapmasın lütfen.  Kendimi bildim bileli dinliyorum. Yıllarca görüşemediğim en sevdiğim arkadaşımla buluştuğumuz günün mutluluğunu yaşarken , en mutlu olduğum gecenin sabahını karşılamayı beklerken, sabah eminönü kadıköy vapurunda sanki yeni doğmuş bebek gibi soluklarımı ciğerime çekerken , kaybettiğim şeyleri özlerken , vazgeçtiğim şeyleri özlerken , kavuşmayı istediğim şeyleri beklerken , söylemek istediğim ancak dilimin yeterli kelimenin ne olduğunu tartamayıp sustuğum zamanlarda,  en güzel hayalleri kurarken kafamın içindeki arka fonda, en güzel geçen sınavımın akşamında,en kötü geçen sınavımın akşamında, en huzurlu olduğum sabahın günaydınında, sadece susup oturak istediğim ama bana eşlik edecek bir ses istediğim zamanlarda,  en iyi en kötü en acı en mutlu en hızlı en yavaş anlarımın , tarafımın hepsinde dinliyorum.

SANAT GÜNEŞİMİZ.. Ne kadar da güzel bir insan. Ne kadar nazik ve kibar. İYİ Kİ BİZİMSİN.

Baharı saçlarından ne güzel de yakalatıyorsun bize. Sevdiğimizin saçlarına çiçeklerden taç yapmayı ne güzel de öğretiyorsun.

Şimdi uzaklardasın diyerek ailesinden uzakta yaşayanla, ailesinden birini kaybedenlere nasılda hastaya merhem verir gibi söylüyorsun.

Ne güzel umut ettiriyorsun,Elbet bir gün buluşacağız diyerek..

Lingo lingo şişeler le bize nara atmayı iyiki öğretiyorsun..

Gönlümüzün penceresini açmayı bize iyiki öğrettin..

Altın saçlı Hayriye de bizi ne kadar da eğlendiriyorsun.

Ne kadar da güzel bir insansın. Ne kadar..

Bana,bize, dinlerken özlem duydurtacak,özleyecek,sevecek,güldürecek,eğlendirecek,hayal kurdurtacak,umut ettirecek,herşeyi unutturacak,oturduğumuz yerden saatlerce kalktırtmayacak, saatlerce ayakta dans edip oturtmayacak , bize insana insan kadar nezaketli davranmamızı öğretecek bir ZEKİ MÜREN bıraktığın için sana sonsuz teşekkür ediyorum. İYİ Kİ BİZİMSİN. İYİ Kİ SENİNLE BÜYÜDÜK,BÜYÜYECEĞİZ,YAŞLANACAĞIZ.İYİ Kİ.

CENNET 'İ ,ÇOK HAK EDİYORSUN.. İNŞA,ALLAH HAK ETTİĞİN YERDESİNDİR.

seni seviyoruz.

Sezer Emlik yazdı, 21 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
21 Şub 21:00

Sezer Emlik

Puan: 2.74

 Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı (2)
c85574c6ef914e042dbf357a014a744b1487690290

Merhabalar değerli okur,

En son yazdığım “ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ isimli yazıma bir soru sorarak başlamıştım. Soru sorarak başlamaktaki amacım yazının ana konusunu okuyucuya bırakmaktı. Yazıya gelen yorumları okuduktan hepsine toptan cevap vermek için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Fazla uzatmadan bir önceki yazıma gelen yorumlar ışında “ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ derken neyi anlatmak istediğimi açıklamak istiyorum.

c85574c6ef914e042dbf357a014a744b1487690290

Yazıya yapılan yorumlara baktığımda kimi okurlar “ Bir Müslüman Kur’an-ı Kerim’i okuyarak onu anlayamaz. “ şeklinde yorum yapmış, ve yazıda alıntı yaptığım Akif’in şiirinden ötürü eleştiride bulunulmuş. Kimi okurlar “ …kendinizi içtihat makamında görmeyin. “ yorumu yapılmış ve bazı insanlara hakaret diyebileceğimi boyutta eleştiriler yöneltilmiş. Bir okuyucum ise “ …hangimiz Kur’an-ı Kerim’in mealini kaç kere okuduk. “ şeklinde bir öz eleştiri yapmış.

Yapılan yorumlar insanların olaylara bakış açısını ortaya koymaktadır diye düşünüyorum. Neden mi? Kimileri var yazının ne anlatmak istediğine bakmadan direk kabul etmediği görüşlere sahip hocaları, insanları eleştiriye ve kötülemeye yönelmiş kimisi sanki biz kendimizi içtihat makamı olarak görüyormuşuz gibi eleştirilerde bulunmuş. Bu yorumlardan yola çıkarak şu sonuca vardım: “ Birçok kişi buradaki yazıları anlamak için değil eleştirmek, kötülemek için okuyor. “

“ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ isimli yazıda kendimizi ne içtihat makamı olarak gördük ne de başka bir sıfatlar atfettik kendimize. Burada anlatmak istediğim konu;

Bir Müslüman olarak acaba Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, bize emir edilen ahlaki kuralları ne boyutta hayatımızda uyguluyoruz, bunları ne derece topluma yansıtabiliyoruz. Tam olarak bahsetmek istediğim konu bu idi. Ve o yazdıda söylediğim şeyi tekrar ediyorum: “Bir topluluk düşünün ki nüfusunun yarısından fazlası Kur'an-ı Kerim’i okuyabiliyor ve bu toplumda hafızlar, şeyhler, müridler, hocalar var ancak şehirde her gece bir cinayet işleniyor, her gece bir hırsızlık vakası yaşanıyor, her gece bir ahlak dışı olay yaşanıyor… Köprü altlarında gençler uyuşturucu kullanıyor… “

Evet sayın okur cevap yine sizlere ait. Kur’an-ı Kerim’in okumanın hatmetmemin sevabı, gereği tartışılmaz lakin Yüce Yaradanımız bu kutsal kitabı bize sadece hatmedelim, ezberleyelim diye göndermemiştir. Bu kitaptaki İslam kural ve kaidelerini okuyalım,öğrenelim, hayatımıza tatbik edelim diye göndermiştir. Yüce kitabımızın bildirdiği hususlar hem dünya hem ahiret hayatına dair “ mutluluğun formülüdür “ bu formülü anlamak lazım bence. Hani bir söz vardır: “ Bakmakla görmek arasında fark vardır. “ işte tam da bu söz de olduğu gibi “ Din Alimi, Şeyh… “ diye adlandırdığımız birçok kişi sadece bakıyor ama göremiyor. Kur’an-ı Kerim’i sadece okuyor, okutuyor, ezberletiyor… Hayata tatbik noktasında ise zayıf kalıyor.

Özetle demek istediğim şey görmek değerli okur. Bakar kör olmayalım. En güzel ipek kumaşlara sardığımız Kur’an-ı Kerimleri anlayalım, ahlak kaidelerini özümseyelim, hayatımıza uygulayalım, uygulatalım…

Yazımın altına yorum atan tüm okurlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Eleştiriyi gelişimin basamaklarından birisi olarak görüyorum. Eleştirilerini için teşekkür ederim değerli okurlarım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. Selametle…

22 Şub 09:45

Yazılarınıza reddiye yazmak istedim fekat kendimden bir kelime yazmaktan hicap duydum. Bu din Akıl Değil , Nakil dinidir.

22 Şub 09:42

Nemaz vakitlerini, Rekatlarını ve Nasıl Abdest Alacağımızı, Alışveriş bilgilerini , Hayz ve Nifas Bilgilerini Kuran-ı Kerimin Hangi Surelerinden ve Ayetlerinden öğreniyorsunuz ? İnsanları Bu yazılar ile Mezhebsizliğe sürüklüyorsunuz Vebali büyük olur

Can-I Canan yazdı, 29 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Şub 13:00

Can-I Canan

Puan: 0.2

Arap Güzel Demektir

*(Anladıysam Arap olayım ) sözünü din düşmanları çıkarmıştır. Arap, güzel demektir; siyah, zenci demek değildir. Bugün Arap denilen kimseler Arap değil, çoğu fellah, kimileri de zencidir. Zengibar’dan, Habeşistan’dan gelenlere de, kasıtlı olarak Arap demişlerdir.Peygamber efendimiz “aleyhi ekmelüt-tehıyyât” Arap idi. Araplar beyaz, buğday benizli olur. Bilhassa Peygamberimizin sülalesi beyaz ve çok güzel idi. Günümüzde de bu mübarek soydan gelen seyyidler var, hiçbiri zenci değildir. Peygamberimizin vefatında, Eshab-ı kiramın hepsi, sonra da evlatları, İslamiyet’i dünyaya yaymak için, Arabistan’dan çıktı. Asya’nın ötelerine, Afrika’ya, Kıbrıs’a, İstanbul’a, her yere dağıldı. Allahü tealanın dinini, Onun kullarına tanıtmak için canlarını feda ettiler. Bu geniş topraklar, o mübarek şehitlerle doludur. Sultan II. Abdülhamit Han’ın "rahmetullahi aleyh" amirallerinden Eyüp Sabri Paşa "rahmetullahi aleyh", Mirat-ül-haremeyn kitabında, Mekke şehrinde, iki Arap evinin kalmış olduğunu yazmaktadır. Bugün ise hiç yoktur.Bugün kendilerine Arap denilen kimselerin yanlışlıkları ve sapıklıkları yüzünden Arap kelimesine hakaret etmek yanlış olur.Seyyidler Arap’tır.Genelde, İslamiyet’i kötülemek için Arap kötülenmektedir. İslamiyet’i kötülemek için, dinin emirlerine irtica denmesi gibidir. Bu oyuna gelmemelidir. Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Ama bazı milletler diğerlerinden daha faziletli olabilir.

Bunun için Peygamber efendimiz buyuruyor ki:(Müslüman Arabı sevmek imandandır.) [İ.Neccar]

Ebu cehil gibi dinsiz Arabı sevmemek de, imandandır.

Kaynak Dinimiz İslam

Sıla Münir yazdı, 33 kez okundu, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Şub 13:00

Sıla Münir

Puan: 4.33

Hastanın Biri Bi Gün

Geçtiğimiz günlerde aile hekimimden, bulunduğum muhite yakın, tavsiye edebileceği bir cildiyeci sordum. Maalesef kendisinin bilmediğini, ama falanca hastahanenin falanca hekiminin, bu hususda belki yardımcı olabileceğini yazdı.

Falanca hekimi aradım. Gayet nazik bir üslupla, doktor beyin kendisine yönlendirdiğini ilettim. İlk anda söylediklerini cızırtıdan anlayamadım. Sonrasında, "Beni bunun için mi aradınız? Kendiniz de araştırabilirsiniz" dedi. Araştırdığımı fakat itimad ettiğim bir doktorun tavsiyesine ihtiyaç duyduğumu söyledim. Böyle birşey yapmakla onu rahatsız ettiğimi anladığımı da ekledim. "Yok yani, komik!" dedi bu kez de. Bir doktor ismi zikretti fakat ben mahcubiyetimden hangi hastahanede diye soramadım. Kapattık. Aslında büyütülecek bir mevzu değil. Belki tarzı/prensibi değil. Belki kötü yahut yoğun bir gün geçiriyordu. Hem zaten bana cevap vermek mecburiyeti asla yoktu Serde baaayanlık olduğundan mıdır nedir biraz sinirim bozulup mahcub oldum desem yalan olmaz.

Acı insana yazdırıyor işte (sormayın ne acılar). Hemen bu yaşadığımı ibret olsun diye değil, sosyal mesaj niyeti hiç taşımadan, sadece içimi dökmek maksadıyla yazmaya ve hislerimi maddeler halinde ifade etmeye karar verdim:

1) Doktor beye (aile hekimimiz) danışmadan evvel, çevremdekilere sorup soruşturdum. Mutmain olmadım. İnsan fırsatını bulunca, baldan anlayan birine, elbette iyi balı nereden nasıl ve kimden alacağını sorar. Muhabbet olsun diye bile sorar.

2) Falanca hekim olan hanımefendiye daha evvel muayene olmamış olsaydım, onu asla aramazdım.

3) Bu şekilde ve bu sebeple de aramazdım fakat, doktor beyin yardımseverliğinin tongasına düştüm. Yani her doktor  (kendisi tavsiye edince daha bir güvendim kendime) onun gibi/kadar yardımsever zannettim. Çünkü kendisi muayeneye gelen hastasına misafir gibi davranır. İş, cep, ev telefonunu verir, istediğimiz saatte arayabileceğimizi samimiyetle ekler.

Ve daha birkaç hekim daha sayabilirim; hastası olmadığım halde, telefonla aradığımda muhakkak cevap verip yardımcı olan...

Tekrar edeyim, kimse hiçbir şekilde buna mecbur değil, vazifesi değil, asla öyle bir yaftaya sahip değil.

4) Hiçbir vakit hiçbir hekime, aynı zamanda okuyup üfleyen, şefkat ve merhamet abidesi, tasavvufî bir zât muhayyilesiyle gidilmemesi gerektiğinin farkındayım. Bu şuuru yine hekimler kazandırdı, minnettarım.

5) Kanunların, prosedürlerin, prensiplerin ötesinde bir güç ve bire on kazandıran uygulama olan, vicdani hareket etme yetisi her hekimde maalesef olmuyor. Yanlış anlamayın, yargılamıyorum, yadırgamıyorum.

Keza, çevremde no-frost olarak tanınan bir hekime, sırf hekimliği sebebi ile iki sene boyunca gitmişliğim var. Sevgi pamuğu hekimler aramadım hiç.

6) Neticede:

Yaaa Sıla dedim, nihayet;

İllet, kıllet, zillet...

Dert etme,

Kâr sana bu mahcubiyet!

Fotoğraf: Prof. Dr. Ayhan Songar

Ruh Hekiminin Hatıraları

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 102 kez okundu, 10 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Şub 21:00
Bir Hayvan Başörtülü Bir Bayana Saldırdı!
6575ba97cf0b2d7aac1b572cca37c9871487341831

6575ba97cf0b2d7aac1b572cca37c9871487341831

Başörtülü bir kız kardeşimiz, bir hayvan tarafından hem darp ediliyor hem de başörtüsü başından çekiliyor! Hakarete uğruyor, aşağılanıyor ve tehdit ediliyor!

“Siz teröristsiniz, sizin yüzünüzden herkes ölüyor. Sen başın kapalı okuyamazsın. Siz ölmelisiniz” diye bar bar bağırıyor, 2 ayaklı bu hayvan!

Yaşadığımız Ülke de bu 2 ayaklı hayvanlardan çok olduğunu iyi biliyoruz ve herkesin bunu bilmesi lazım!

Sözü çok uzatmayacağım.

Müslüman bir bayanın tesettürüne el uzatıldı diye “Beni Kaynuka Yahudilerini” Medine’den süren ve kovan Son Peygamber…

Kahraman Maraş’ta Müslüman bir bayanın peçesine el uzattığı için, fransız ve ermeni 3 askeri geberten Sütçü İmam’ın kıyamı ve direnişi…

Hiçbir din düşmanı, gizli Yahudi ve sabetay bizim sinir uçlarımızla oynamasın!

Ensemizde boza pişirme dönemleriniz artık bitti beyler!

Ne demişti merhum Akif:

"Kızımın örtüsü batmakta rezilin gözüne Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne!”

Sıla Münir yazdı, 283 kez okundu, 16 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Şub 13:00

Sıla Münir

Puan: 4.33

"Yavrum Öfke Beyni Çürütür!"

O kadar cılız doğmuştu ki, her an her vakit ölebilir endişesi taşıyordu annesi. Pamuklara sarılmıştı, sanki ileride kırılgan ve hassas olacağı bilinir gibi...

Beklenen olmadı. Alacak nefesi vardı...

Uslu, uyuşuk, hastalıklı bir çocukluk geçirmişti.

Ergenlik döneminde, akranlarının aksine itaatkar bir duruşu vardı.

En basit işleri bile yerine getirmeye üşendi fakat hep "tamam anne" dedi.

İlk, orta, lise... Okuldan hiç şikayet gelmedi onunla alakalı.

Hocalara sevdirmişti kendini.

Mahallenin bebeleri de dedeleri de pek severdi onu.

Lakin babası ya sevemedi ya da sevdi ama hiç belli etmedi.

Asabi adamdı çünkü...

Diğer kardeşlerine nispetle o daha çok korkardı babasından. O kadar ki, onsekiz yaşında bahçedeki kümesi tamir ederken eline çivi batmıştı da, korkudan yarasını saklayıp, öyle gitmişti hastahaneye.

Asabi adamdı çünkü. Evladı için endişelenecek yerde, üstüne bir de azarlardı niye dikkat etmedin diye... Ufak tefek talihsizlikler, aksaklıklar hep gizlenirdi böylesi bir babadan. Çünkü o kızdı mı küfürler de ediyordu. Huzuru bozmak kimsenin işine gelmiyordu. Baba zannediyordu ki herşey mutad ilerliyor. Fakat ona sezdirmeden her iş yoluna koyuluyordu.

Herşeyde olduğu gibi onun evlenmesine de babası karar verdi. Hiç sormadı, gönlünde biri  var mı diye. Ama o, buna da isyan etmedi. Evlendi. Hanımını çok sevdi. Ama babasıyla aynı evde yaşamak azap gibiydi. Çünkü sinirlenince hanımının yanında azarlayıp, aşağılıyordu. İşten sık sık izin alıyordu. Çünkü dayanılmaz baş ağrıları başlamıştı. Bu arada bir kız çocuğu oldu. Çocukları bir nebze olsun nefes aldırıyordu adeta.

Bazen babası, haklı oluyordu kızdığında. Fakat o derece şiddetli kızıyordu ki, haksız duruma düşüyordu.

Evli, çocuk sahibi bir adamı, hanımının, konu komşu, akraba, herkesin içinde hep azarlıyordu babası.

"İçki içmiyorum, kumarım, kahvem yok, kazandığımın çoğunu ona veriyorum. Buna rağmen babam neden beni sevmiyor, hep kötü davranıyor?" 

Bu düşünce sık sık içinden geçmeye devam ediyordu.

İşten çıkarıldı. Başka şehirde iş buldu. Annesiyle ve babasıyla oturduğu evden ayrıldı.

Tam huzuru yakalamışken kızının cilt kanseri olduğunu öğrendi. Babasını aradı, şefkat dolu teselli beklerken yine azar işitti babasından.  Hemen her doktora inanıyorsunuz, diye azarladı onu. Kendi göbeğini yine kendisi kesecekti. Öyle de oldu. Tabi babası geldi, ilgilendi ziyaret etti.

Derken baş ağrılarının sebebi ortaya çıktı.

Beyninde tümör vardı!

3-4 sene süren ilaç tedavisinden sonra tümörü ameliyatla almaya karar verdi doktorlar.

Babası her safhada azar ile karşılık verdiği için ameliyata gireceğini onlara söylemedi bile. Annesi bir şekilde duyup geldi. Helallik istedi, elini öptü, güle oynaya girdi ameliyata. Kaburga dolmamı hazır et anne, üç gün sonra evdeyim diye takılmıştı bir de.

Ama çıkamadı ameliyattan.

Uyanamadı, ebedi uykuya daldı...

Babasının ağıtları ciğerleri parçaladı.

Yaşarken göstermediği şefkati cesedine gösteriyordu. Bu kadar içten "oğlummm, yavrumm" ilk defa diyordu.

Ama iş işten çoktaaan geçmişti.

Bir büyüğüm şöyle demişti:

"Yavrum, öfke, sinir beyni çürütür. Seninkini çürütmezse, etrafındakilerin beynini çürütür. Her şeye öfkelenme!"

Not: Fotoğrafdaki şiir üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

Ozan Bilican yazdı, 296 kez okundu, 29 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Şub 21:00

Ozan Bilican

Puan: 6.97

Referandum Süreci Nasıl İşlemeli ?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Anayasa değişikliği teklifini onaylaması ile resmi olarak referandum sürecine girdik. Kararın Resmi Gazetede yayınlanması ile birlikte 60 günlük sürenin dolması beklenecek ve izleyen ilk Pazar günü,16 Nisan 2017, Anayasa değişikliği halkın oyuna sunulacak.

Henüz 25 yaşında genç bir vatandaş olarak bu benim gördüğüm 2. Anayasa değişikliği referandumu olacak. Aslına bakarsanız Anayasa dediğimiz hukuki norm, bu denli sık aralıklarla değiştirilebilen, üzerinde oynamalar yapılabilen bir metin kitapçığı değil, olmamalı da. Tabii bahsettiğimiz ülke Türkiye değilse.

Anayasa’nın tanımında maddi anlamda Anayasa ile şekli anlamda Anayasa olmak üzere ikili bir ayrıma gidiliyor. Peki nedir bu ayrım? Türk Anayasa Hukuku doktrininden Prof. Kemal Gözler şöyle tanımlıyor;

Maddi anlamda Anayasa, devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini belirleyen kurallar bütünü iken,

Şekli anlamda Anayasa, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir usûlle konulup değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünüdür.

Anayasa’nın üstünlüğü ve belirli bir sabit düzene oturtulması hususunda hemfikiriz ancak dediğim gibi, konumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Henüz 1923’te devletin kendisi kurulmadan 2 sene evvel, 1921’de ilk Anayasa’sı ilan edilen, devlet kurulduktan 1 sene sonra da 1924’te 2. Anayasa’sını ilan eden bir geçmişe sahibiz. Elbette o günün savaş şartları ile alınan kararları sorgulamıyorum; ama biliyorum ki o günkü şartlar normal olsaydı dahi biz yine yerimizde rahat duramaz, bir şeyleri değiştirmek için canhıraş uğraşa sokardık kendimizi. Nerden mi biliyorum?

Her zamanki gibi kısa bir tarih dersi yapalım.

1800’lerin 2. Yarısı, İmparatorlukta kazan kaynıyor. Genç Osmanlılar akımının temsilcileri Ziya Paşa, Namık Kemal gibi isimler gizli gizli örgütlenmelerle ülkenin yönetim rejiminin değişmesi gerektiğini, artık halkın da yönetimde söz sahibi olması gerektiğini ufak ufak dillendirmeye başlamışlardı. Hanedana dayalı Mutlâkiyet rejiminin artık değişmesi gerektiği, mevcut rejimin ihtiyaçları karşılamadığı yönündeki beyanları işitildikçe yedikleri çeşitli sürgün ve hapis cezaları ile uğraşmalarına rağmen vazgeçmediler ve 1876’da Mithat Paşa önderliğinde Sultan Abdulaziz Han’ı tahttan indirerek yerine Sultan Abdulhamid Han’ı tahta getirdiler (Arada kısa süreli bir Sultan Murat dönemi var,ancak Padişah akıl sağlığını yitirince o da indiriliyor). Devlet tarihimizin ilk resmi Anayasası olan Kanun-i Esâsi'yi de ilan ettirerek rejimi Meşrutiyet olarak değiştirdiler. Ta ki 1878’de Rus Savaşı ile Sultan Abdulhamid Han meclisi dağıtıp tekrar Mutlakî rejime dönene kadar. İlk Anayasa sürecimiz 2 sene sürebilmişti.

Ancak Genç Osmanlılar yine de mücadeleden vazgeçmediler. Birinci Meşrutiyet zaferini kazanan neslin geriye bıraktığı eserler, bilhassa da İstiklal Şairi Namık Kemal’in şiir ve oyunları ile duygu dünyalarını kabartıp,bu sefer de Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa gibi isimlerin öncülüğünde 1908’de Sultan Abdulhamid Han’ı tahttan indirerek 2. Meşrutiyet’i ilan ettiler. 2000 yıllık, Hân ve onun mutlâki rejimi altında olan devlet geleneğimiz, çağın gerekleri sebebiyle 30 sene içerisinde 2 kez değişime uğramış ve tabiri caizse devlet kodlarımızın ayarlarıyla ilk oynama buradan başlamıştır.

1876, 1908, 1921, 1924, 1961, 1982, 1987, 2010 ve 2017.

Kronolojik sıraya bakarsak uzun süre sabit gelen işleyişle bir kere oynamaya başladınız mı gerisi çorap söküğü gibi gelir anlayışının hakikatini görüyoruz. Buradan bir Mutlâkiyet övgüsü çıkarmanızı istemiyorum. Sadece tarihsel bir gerçeği görmenizi amaçladım. Zira çağın gerekleri hiçbir zaman kulak arkası edilecek bir mesele değildir. Nitekim Cumhuriyet’in eski kıdemli tarihçilerinden Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’nın hayatını anlattığı “Makedonya’dan Orta Asya’ya – Enver Paşa” adlı kitabında, verilen Meşrutiyet mücadelelerinden ve devlet rejiminde değişiklik yapmanın özünden şöyle bahseder :

“ … Devlet şekli üzerinde mücadele derken, bu mücadelenin, yalnız devletin siyasi nizamında değil, ekonomide, idarede, sosyal yapıda da birtakım değişiklikleri hedef tuttuğunu elbette ki gözden uzak tutmamalıyız. Çünkü devlet nizamı,yahut milli yapı; o devletin sınırları içinde yaşayan halklar topluluğunun yaşadıkları düzen üzerinde şekilleşir. Osmanlı İmparatorluğu da bir halklar topluluğuydu. Bu nizamda gerçekleşecek her değişiklik, esaslarını elbette ki bu halklar topluluğunun ihtiyaç ve meselelerinden alacaktı. Yapılacak değişiklik, meselelere cevap verirken, bu topluluğun yapısında elbette ki etkilerini gösterecekti. … “

Şimdi de gelelim bugüne. Bizim referandum sürecimiz nasıl işliyor? Kabul edilirse 80 milyon insanın hayatını, düzenini, tüm sosyo-ekonomik işleyişini etkileyecek bir Anayasa pakedini yetkililer halka nasıl aktarıyor?

5 Şubat 2017;

Başbakan Binali Yıldırım : “PKK Hayır diyor, FETÖ Hayır diyor, onun için Evet diyoruz.”

5 Ocak 2017;

Ana Muhalefet Lideri Kemal Kılıçdaroğlu : “Anayasa değişiklik pakedine Evet diyenler vatan hainidir.”

Sizler bu cümleleri kurarken muhtemelen karşınızda sizi alkışa boğacak binlerce insan bulacaksınız ondan şüphem yok da; ya peki biz neye Evet diyeceğiz, neye Hayır diyeceğiz? Önümüzde 2 aylık bir süreç var. Ben henüz yetkililerden bana neye Evet veya neye Hayır dememi izah edecek bir beyan pek göremedim. Niye Evet veya Hayır dememi gerektiren birçok siyasi parti argümanı işittim, ama neye oy kullanmam gerektiğini henüz duyamadım. Dikkat ederseniz Neye? Ve Niye? Soruları arasında tek harflik ama büyük bir fark var.

Yazıyı okuyan ve bu ülke için gerektiğinde hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, gerektiğinde de sağduyu içinde davranmasını bilen vatansever insanlara naçizane bir çağrımdır. Şu 2 aylık dönemi ; partizanlık içerisinde değil, nefret odaklı bir bakış açısıyla değil, karşıt oyu hainlik ya da haşa dinsizlik gibi ithamlara ötelemekle değil; neye Evet diyoruz neye Hayır diyoruz sorularının cevabını aramaya yönelik akla ve mantığa uygun tartışmalarla geçirelim. Son zamanlarda istediğimizde “karşı mahalleye” nasıl sarılabildiğimizi, “karşı mahalleyi” nasıl anlayabildiğimizi üzücü hadiselerle maalesef haddinden fazlaca yaşadık, hala daha da devam ediyoruz. Bari bu referandum sürecini bir fikrî iç savaş değil de, herkesin ihtiyaçlarını ve kaygılarını merak edip anlamaya çalıştığımız, toplumun nelere gerek duyduğunu öğrendiğimiz, sakin bir Pazar günü aile oturması gibi geçirelim. Bence bizler bunu yapabilecek potansiyele sahibiz, yeter ki yetkililer biraz daha kendilerine çekidüzen versin.

Zira biz yeterince yorgunuz.

Selametle.

Sezer Emlik yazdı, 85 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
14 Şub 01:00

Sezer Emlik

Puan: 2.74

Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı
856fa40f16875b3f88f9e0cc3e1cccc61487015414

856fa40f16875b3f88f9e0cc3e1cccc61487015414

Değerli okur yazıma sizlere bir soru yönelterek başlamak istiyorum. Sorum şu: “ Bir kitabı okumak mı önemlidir yoksa o kitabı okuyup, iç manasını anlayıp hayatımızda tatbik etmek mi önemlidir? “ Evet, hepimizin cevabı muhtemelen aynı olacaktır. Bir kitabı okuyup içinde anlatılanları özümseyip, anlayıp hayatımızda uygulamak daha önemlidir. Bu şüphe götürmeyen bir gerçektir.

Peki, dinimizin temel kaynağı olan, dinin temel inanç esaslarını bize söyleyen yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’de bunu yapabiliyor muyuz? Yani yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’i okuyup iç manasını anlayıp hayatımıza tatbik edebiliyor muyuz? Veya bu yönde herhangi bir çaba sarf ediyor muyuz? Bence bunun cevabı hayır. Çünkü biz Kur'an-ı Kerim’in sadece harflerine bağlı kalıyoruz; Kur'an-ı Kerim’i Arapça olarak okuyoruz, hatmediyoruz, hıfzediyoruz; cenazelerde, mevlütlerde, dini günlerde okuyoruz ancak Yüce Yaratıcımız Allah (c.c.) bizlere o ayetlerde ne buyurmuş, neyi emretmiş hiç bakmıyoruz. Yani demek istediğim Kur'an-ı Kerim’in harflerine son derece bağlıyız ama içinde Yüce Yaratıcımız bize ne söylemiş bakmıyoruz.

Bir topluluk düşünün ki nüfusunun yarısından fazlası Kur'an-ı Kerim’i okuyabiliyor ve bu toplumda hafızlar, şeyhler, müridler, hocalar var ancak şehirde her gece bir cinayet işleniyor, her gece bir hırsızlık vakası yaşanıyor, her gece bir ahlak dışı olay yaşanıyor… Köprü altlarında gençler uyuşturucu kullanıyor…

Ne garip değil mi? Bu toplulukta o kadar dindar, hafız, hoca var olmasına rağmen toplum içinde bu kadar İslam dışı olayların yaşanması kabul edilebilir bir durum değil bence.

İşte benim anlatmak istediğim tam olarak bu. Kur'an-ı Kerim’i okuyoruz, ezberliyoruz ancak bunu hayatımıza tatbik etmiyoruz, toplulumuza anlatmıyoruz. Eğer Kur'an-ı Kerim’i okuyup anlayıp, içeriğini özümseyip hayatımıza tatbik etsek, topluluma bunları aksettirebilsek bu İslam dışı olaylar asla ve asla yaşanmayacaktır. Benim nezdimde Kur'an-ı Kerim’in ahlakını temel almalıyız. İstiklal Şairi Akif ne de güzel demiş:

“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne teze mezara okunmak, ne fal bakmak için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

Yüce kitabımızı sadece mezarlarda okunun bir kitapmış gibi algıladığımız için, el sürülmesi yasak duvardaki bir süs gibi algıladığımız için . Kur'an-ı Kerim’in ahlakını da duvara astık bir süs gibi.

Ne zamanki Kur'an-ı Kerim’in bu dünyada ve ahirette mutluluğun formülünün yazılı olduğu kitap olduğunu anladık işte o zaman kurtuluşa ermişiz demektir. Ne zamanki . Kur'an-ı Kerim’in iç manasını, ne anlatmak istediğini anladık ve hayatımıza uyguladık işte o zaman kurtuluşa ermişiz demektir..

21 Şub 09:10

Mehmet okuyan gibi ahmaklardanda uzak durun. Kendi kafasına göre tefsir yapıyor. Mezhebleri inkar ediyor. Abdest alıyorsa acaba hangi mezhebe uyuyor ?

21 Şub 09:08

Yazıdan çıkan şöyle bir sonuç var . Yazılan Tıp kitablarını Avam çok rahat anlayabilir ! mi ? Kur'anı Kerim Sevgili Peygamber efendimize gelmiştir ve oda Eshab-ına aktarmış ve tefsir etmiştir. Kendinizi İctihad makamında görmeyin.

Osman Batur Akbulut yazdı, 900 kez okundu, 14 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Şub 13:00
Evet Nerede Kalmıştık?
50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

Türkiye şuan 2007 yılında aslında. Kendimizi kandırmayalım, şundan dört-beş yıl öncesine kadar pek çok Ak partilinin de "kazanımlar" olarak nitelediği kadrolaşmanın aslında Fetö'nün yapılanması olduğunu bilmeyen-duymayan kalmadığına göre işi tez elden halletmek gerekiyor. Bu referanduma devletin işlerliğini kazanması ve yeniden yapılandırılması için gidiyoruz. Kaybedecek vakit olmadığı için küçük bürokratik makamlarca değil yüksek makamlarca idare edilecek bir sisteme ihtiyaç olduğu açık. Boşalan on binlerce kadroyu dolduracak ne ekibe ne de zamana sahip Ak parti.

Daha açık olalım; 2007'den bugüne kadar Fetöcülere ergenekoncuları veya kemalist bir takım zevatı birbirine kırdırdık. Bazı aklı evvel solcular bunu Ak parti-Ulusalcı kavgası olarak gördü fakat kabak gibi ortada olanı görememek malumunuz bir solcu meziyetidir, unutmamak lazım, sonra da Fetöcüleri alaşağı ettik ve ediyoruz.

Çözüm sürecinde silah bıraksın diye elimizi uzattığımız ki sanıyorum Arap baharının kokusunu alan devletin bunun doğal sonucu Suriye'nin istikrarsızlaşmasından doğacak PKK menşeli Kürt devletinin önünü almak için hızlandırdığı bir süreçti, Kürtçüler iştahla elimizi ısırdı. Gene bizim üstün zekalı solcularımız karşımızda kim varsa ondan yana olmak olarak tanımlanabilecek müthiş stratejileri gereği Kürtçülere sarıldılar. Fakat bu da ellerinde patladı zira HDP için kendi partilerine oy vermemeyi ve bunu ilan etmeyi göze alsalar bile Kürtçüler, böyle sosyal demokrat ayaklara gelmeyecek kadar silahını seven tiplerdi. Nihayetinde bir takım solcunun "en azından sivilleri hedef alan saldırılar yapmayın" diyecek kadar alçaldığına tanık olduk.

Doğrusu solcular öldürülen asker ve polisleri Amerikacı liberallikleri ile bağdaştırarak batıya açıklayabiliyorlardı fakat çoluk çocuğu öldürüp hesap vermemenin ancak Washington'da yaşayan tanrılarına ait bir sapıklık olduğunu bilecek kadar aklı başında idiler. Sonuç olarak PKK öyle hırçınca davrandı ki Suriye'de kendisine yardım eden ABD'nin Türkiye'deki kuklalarıyla vakit kaybetmeme kararına varmış olmalıydı.

Solcular PKK'dan bu tokadı yiyince ne oldular dersiniz; tabi ki sıfır kilometre kemalist! Elbette İzmir Marşı'yla kendini tatmin eden en avam CHP'liyi karşımıza hedef diye dikmemeliyiz. Solcuları iyi anlamalıyız. Ne yaparlarsa yapsınlar yıkamadıkları, bütün düşmanlarıyla ittifak etseler dahi bir türlü indiremedikleri sağ iktidarın halk desteğince en güçlü fakat iktidar erklerince en zayıf anında olduğunu gördüklerinden amansızca saldırmayı ihmal etmiyorlar.

Güzide bir adalet bakanının yirmi küsur sene evvel binlerce hakim ve savcıyı solculardan atayıp bir de bunu "tabi kendi adamlarımı atadım sağcılardan mı atayacaktım" diye ilan ettiği günlerde bir tane solcunun çıkıp "bi' dakka ya bu güçler ayrılığına aykırıdır" dediğini hatırlamıyorum. "Böyle bir yetkiyi Mustafa Kemal istese hayır derim" edebiyatı yaptıkları bu günlerde de bizi daha sütten yeni kesilmiş bir kuzu, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv sanmalarına ise hiç hayret etmemekteyim. Asıl hayret ettiğim bizim cenahtan insanların Montesquieu'ye dönüşmesidir ya neyse.

Bu zevat karşıdakinin zekasını aşağıladıkça kendini zeki zannetme hastalığından muzdariptir. Bana sorarsanız bizim asıl ihtiyacımız anayasanın değiştiği kadar solcuların  da değişmesidir. İran'la Türkiye karşı karşıya gelse İran'dan yana olurum diyen, sıkı yönetim bölgelerinde terör raporu hazırlayıp PKK'dan hiç bahsetmeyen terör kelimesini ise sadece bir cümle, onu da devleti suçlamak için kullanan, her meselede bir alternatif değil ancak karşıtlık üreten bu solculuktan bıkmış usanmış durumdayız.

Ancak şeytanlaştırarak, aşağılayıcı lakaplar uydurup her bulduğu fırsatta hakaret ederek, örneğin yapılan saha çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığı üzere bu referandumda bütün anayasanın değişeceğini sanacak kadar körü körüne, bilmeksizin, sonuna kadar sorumsuz ve aykırı muhalefet anlayışından bunaldık. Kutuplaşmadan muzdarip olduğunu söyleyip sürekli küfrettiği insanların adil olmasını isteyen solculuk artık değişmeye mahkumdur. Zaten bozguncular çağında yaşıyoruz, bu yüzden solcuların niye "hayır" dediğini duymaya ihtiyacımız yok diye düşünüyorum. Niye "evet" dediğimizi bilmeye ihtiyacımız var.

Şahsımca en önemli "evet" deme sebeplerimden biridir yukarıda bahsettiğim. Bu tutumdan vazgeçmek zorunda olduklarını yüzlerine vurmanın yolu "evet"ten geçmektedir. Fakat asıl sebep bu referandumu bir kapıdan geçmek gibi görmem çünkü geçilecek daha çok kapı var. Hani meşhur bir söz vardır ya darbeler ülkeleri on yıl geriye götürür diye işte tam da onun gibi, şuan 2007 yılındayız. Teğet geçmesini umduğumuz bir ekonomik kriz ortamının arifesinde, devletin hızlı çalışması için karar alma mekanizmalarını yeniden yapılandıracağı bir formata ihtiyacımız var.

Batılı normların peşinden giderek devleti batı çarkından kurtarmak belki bin yıl sürecekti. Sert ve zorlu fakat kısa bir sürede, az zamanda büyük işler başardık. Evet, biz başardık, 15 temmuz'da vatanın kıymetli bir arsadan fazla ve başka anlamlar ifade ettiğini bilenler, bizim irademizi batılı efendilerine sunmak isteyenleri tek kurşun atmadan ilmek ilmek çözdüğümüz gün başardık en son. Doğrusu gerilediğimizi kabul ettiğimiz an bir şey çarpacak yüzümüze, vaktimiz düşündüğümüzden de dardır. Bizim hile hurda ile yerleştirecek, kayıracak hakim, savcı ve benzerimiz de yoktur. O hâlde ivedilikle ve istikrarla çalışan bir devlete ihtiyaç var.

Şu şekilde, daha samimi ifade edeyim "evet" deyişimi. Çünkü Türkiye kemalistlere bırakılamayacak kadar mukaddestir. Çünkü Türkiye yalnız üzerinde yaşayanların bel bağladığı bir ülke değildir. Çünkü Türkiye kan dökmek pahasına insanlarının geleceği ipotek altına alınmak istenip de bir türlü alınamayan yegâne Müslüman ülkesidir. Çünkü Türkiye kendisine, dini ve hürriyeti pahasına yaşama hakkı tanıyan batılılardan hesap sormak için yanıp tutuşanların ülkesidir. Türkiye, daha güçlü vurmak için geriye atılmış bir adımdır. Solcular ne bilsin...

Edibe Toğaç yazdı, 25 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Şub 01:00

Edibe Toğaç

Puan: 0.13

Savrulmasını Beklemekteyim
7cad55eab6c2dc374aa32ea223b6f2e41486929401

Hangi vicdansızlık en çok yaralayabilirdi insanı, hangi yenilgi en çok tökezletebilirdi,

hangi hüzün en ağır sancıyı verebilirdi, ve hangi acı, yaşarken henüz insanın yaşamadığı acıların toplamı edebilirdi. Bir sabaha daha açıyorum gözlerimi, günün birinde uyanabileceğim bir sabahın olamayacağını bilerek üstelik. Kafamda tonlarca çığlık, alınan darbeler, anlaşılamama, bütünüyle can çekişen ve bir köşede duran yalnızlığım. Sarfettiğim tüm efor, daha hızlı ve yüksek bir basamak olarak yansıyacak mı hayatıma, yoksa bir çok yaşam gibi tüm trajedimle karışacakmıyım toprağa . Elde olan sıfırlarımı hayatımın hangi noktasına ekleyeyim. Hangi noktasında artıya dönüşüp çiçek açmasını bekleyeyim . Gidiyor, bitiyor, tüm sevdiklerimin yaşamını kemiriyor zaman. Üstelik gözlerimin önünde. Şimdi hangi birinin yaşam sevincine, günün birinde yok olacağı gerçeğiyle gölge düşüreyim. Ölüyorum, üstelik ağıtlarım bile kafamın içinde hazır benimle.

Savrulmasını beklemekteyim ruhumun,

uçsuz bucaksız yolları aşıp gidebilmesi için beklemedeyim.

İhtiyacım var karanlıklarımı aydınlatacak bir ışığa

acılarımı geçirebilecek bir devaya,

hüzünlerimi silebilecek bir enerjiye,

ve beni sonsuzluğa götürebilecek bir ölüme ...

Yazan-Edibe Toğaç

''Denemeler''

7cad55eab6c2dc374aa32ea223b6f2e41486929401

15 Şub 22:49

Sıla Münir

Puan: 4.33

Hikmet ehli bir zât ile talebesinin diyaloğu: - Cenneti seviyor musun? - Evet efendim. - Ölümü de seveceksin. Ölmeden cennete gidemezsin. Cennete kavuşturacak hayatımız olsun inşallah. Tebrikler.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 357 kez okundu, 26 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Şub 01:00
Korkuyorum

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliğini referanduma götüren imzayı attı. Allah nasip ederse referandum 16 Nisan tarihinde yapılacak. Ben de referanduma 64 gün kala, referandumda onaylanacak maddelere dair çekincelerimi yazmak istedim.

Aydın olmanın getirdiği tarihsel sorumluluğu üzerimde hissederek bu satırları kaleme alıyorum.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığından korkuyorum. Bu anayasayı hazırlayanlar böylesine büyük bir tehlikeyi nasıl görmediler, haftalardır gözüme uyku girmiyor. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi başkanlarının ortak kararı ile Türkiye cumhuriyetinden ayrılarak bağımsız olabilecekler. Bağımsız olmaları yetmiyormuş gibi bir de tarafsız olabilecekler. Rezilliğe bakar mısınız, bu hakkı Anayasa Değişikliğiyle kendilerine biz veriyoruz. Yargıtay binasına pasaportla girdiğinizi düşünün.

Milletvekili yaşının 18’e düşmesinden korkuyorum. Meclis TV’yi açtığınız ve karşınızda 18 yaşında yüzlerce milletvekili çıktı. Kulağında walkman, elinde 3310 ile meclis konuşmalarını nasıl izleyecek/dinleyecek soruyorum size. Mecliste %1,6 oranında bulunan 25-30 arası milletvekili neyimize yetmiyor da 18 yaşa iniyoruz. Bakınız bir yanlış anlamayı düzelteyim, ben gençlere karşı değilim. Gelsinler dergi çıkartalım, afiş astırayım, istediğim işleri yapsınlar. Konuyu dağıtmayalım.

Başbakanlığın kaldırılmasından acayip korkuyorum. Ne güzel başbakanlarımız vardı, niye kaldırıyorlar. Soruyorum size niye? Yani Başbakanlık makamının kime ne zararı vardı ki? Erdoğan Başbakanlıktan gelmedi mi? Erdoğan Başbakan olmasa Cumhurbaşkanı olabilir miydi?

En büyük korkularımdan biri de Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra ne olacağı hakkında. Tamam, şimdi referandumun geçtiğini düşünelim, Recep Tayyip Erdoğan partili cumhurbaşkanı seçildi, ya ondan sonrası. Ya ondan sonra başa geçen isim, Müslümanlara zulüm ederse ne yapacağız. Neden bu hakkı ona verelim? 93 yıldır bu ülkede huzur içinde yaşıyoruz şimdi ayağımıza sıkmanın ne âlemi var değil mi?

Partili Cumhurbaşkanlığı ifadesi bir bana mı dehşet geliyor? Kopacak fırtınayı görebiliyorum. Yıllardır Cumhurbaşkanlığı makamına asgari nezaketi ihlal etmeyen CHP, HDP ve meclis dışındaki partiler yeni sistem onaylanır onaylanmaz Cumhurbaşkanına saldırmaya başlayacaklar. Hiç alışık olmadığımız bir gerginlik değil mi?

Seçim sonuçlarının isteğimiz dışında şekillenmesinden korkuyorum. Ya Cumhurbaşkanlığında Recep Tayyip Erdoğan’a Meclis seçimindeyse Vatan Partisine oy verilirse ne yapacağız?

Referandumun geçmeme ihtimalinden korkuyorum. Çevremde kimle konuşuyorsam bu sefer hayır oyu vereceğini söylüyor. Bu sayı hiç de azımsanacak kadar değil. Geçen gün arkadaşlarla oturduğumda 48 kişi hayır oyu vereceğini söyledi.

Keşke bu referandum başka bir zaman diliminde gerçekleşeydi. Bu değişikliğe ne gerek vardı anlamaya çalışıyorum. Yok anlamıyorum.

Korkularım bu kadar mı? Elbette değil, MHP ile ittifak meselesi var. Onu da inşallah bir sonraki yazımda anlatacağım.

Korkuyorum dostlarım. Korkmama rağmen bu Referandumda Evet oyu vereceğimi size söylemiş miydim? Size Evet ya da Hayır oyu verin diyemiyorum ama. Ne olur kusuruma bakmayın.

Anonim yazdı, 17 kez okundu, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
09 Şub 05:00

Anonim

Puan: 0.1

Şikayetçiyim

O kadar yalnız ve kalabalık ki içim...Eksik olan şeyi arar dururdum yıllardır,nafileymiş ,yeni anladım.Eksik olan benmişim,benliğimmiş, kendimmiş.

Sanki ruhum sıkışıp kalmış karanlık bir köşede.Etrafı seyrediyor cam bi duvarın arkasından.Üzülüyor, ağlıyor,feryat figan derdini anlatıyor; duymuyorsunuz.

Aç bi şeyler var bünyemde,adını hala koyamadığım.Adını başka birinin koyacağını sandığım,yanıldığım, tanıdığım bir şey...Benim olan bir şey...

Hiç sevdiğim birini kaybetmeden daha üzüntüden ölecek gibi hissediyorum.Sonra düşününce hiç kimseyi aslında sevmediğimi görüyorum.Sonra sevememe nedenin olan duvarlarımın ardına geçip ağlıyorum.Duvarların ardında ağlamak...Niye ağlamayı güçsüzlük olarak görüyorum?En çok ihtiyacım olan şeye karşı önyargımdan dolayı o dört duvarı akvaryuma çevirip gözyaşımda boğuluyorum."İmdat" demeye ne gücüm ne yüzüm var; hoş olsa ne olacak,insanlar sağır, korkunç, acımasız...

Kalbim ağrıyor.Sanki bir organ değil de bir yük,ona sahip olmak sadistçe,ona sahip birini aramak anlamsız...

Kalbimde yaşamak istiyorum,onarmak istiyorum faça izlerini.İzlemek istiyorum kendimi.

Kalbim çok ağrıyor azizim, şikayetçiyim.

Yıllanmanın tek şartının yıllar olduğunu sanardım.Ne yıllar ne yaşanmışlıklar...Yıllanmanın yılmanın tek şartı senmişsin,yüklerinmiş.Hep kurtul der ya kitaplar yüklerden...

Benim yüküm kalbim... Nasıl kurtulacağım?

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1648 kez okundu, 141 misafir olmak üzere 145 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
08 Şub 17:00
Adil Olmak İçin Hatırlamak

Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.

1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.

14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.

PKK ile Aralık 2012 tarihine kadar şiddetli bir çatışma sürecine girildi. PKK terör örgütü bu zaman diliminde alan hâkimiyeti kurmaya çalışmış ama başaramadı.

Abdullah Öcalan, Ekim 2012 avukatları aracılığıyla Suriye’de 15 bin kişilik ordu kurulmasını istedi.

2012 Ekim Ayında Cezaevlerindeki PKK’lı mahkûmlar Abdullah Öcalan’ın sağlığını gerekçe göstererek ölüm orucuna girdiler. Ölüm oruçları başladığında PKK ve siyasi uzantıları Öcalan’ın dahi bu greve son veremeyeceğini belirtti, toplumsal bir baskı oluşturmuşlardır. Ölüm orucu Öcalan’ın çağrısı üzerine Kasım ayında son buldu

Aralık 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı canlı yayında MİT ile Öcalan’ın görüştüğünü açıkladı

Ocak 2013 tarihinde HDP’li vekiller Abdullah Öcalan ile görüşmeye başladılar.

Mart 2013 tarihinde Nevruzunda Öcalan’ın mektubu Türkçe ve Kürtçe okundu.

Nisan 2013 tarihinde akil adamlar komisyonu kuruldu. Kurulan Komisyonlar tüm Türkiye’yi gezdi.

Çözüm süreci PKK’nın silahlı teröristleri Türkiye dışına çıkarması, Devletin Kürt sorununa demokratik çözüm için adımları atması, PKK’nın tamamen silah bırakması ve sonrasında PKK’lılara genel af ilan edilmesi kurgusunda tasarlandı. Süreç ilerledikçe PKK kanadı silahlı teröristlerin yurt dışından tamamen çıkartmadı sürekli yeni taleplerde bulundu.

Çözüm süreci devam ederken PKK Suriye’de İŞİD’e karşı mücadele adına ABD ve BATI bloku tarafından büyütüldü. Suriye’deki zalim Beşer Esed Rejimi PKK’yı koruyup kolladı.

6-7 Ekim 2014 tarihinde HDP’nin şimdi hapiste olan lideri Selahattin Demirtaş’ın çağırısıyla PKK yandaşları sokaklara çıkarak terör estirdi. Yasin Börü ve beraberinde kurban eti dağıtan Riyat Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökoğuz vahşice öldürüldü.

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı okundu. Yirmi dakika sonra Selahattin Demirtaş : “Hükümet bir yandan pakette ısrar edip bir yandan demokratikleşmede ilerleme sağlıyorum diyemez. Bu tasarı barış getirecek bir yasa tasarısı değildir. Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor” dedi.

Aynı gün Mustafa Karasu, “AKP Hükümeti Önderliğin ortaya koyduğu 10 başlıkta müzakere edip sorunu çözecek midir, çözmeyecek midir? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır” dedi.

11 Mart 2015: Dolmabahçe üzerine İMC TV’de Banu Güven’e Kandil’de konuşan KCK eşbaşkanları Cemil Bayık ve Hülya Oran: “PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımlar atılmadan hareketimize, halka, Türkiye demokrasi güçlerine güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez.” Dedi.

17 Mart 2015: Seçime parti olarak girme kararı veren HDP lideri Demirtaş partisinin Meclis grup toplantısında kürsüye çıkıp üç cümlelik bir konuşma yaptı: “Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. “

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan izleme komitesine olumlu bakmadığını açıkladı: Ben gazetelerden okuyorum. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Şunu da çok net söylüyorum ben olumlu bakmıyorum. Bunlar doğru şeyler değil. Bu işler istihbarat teşkilatlarıyla yürür” dedi.

21 Mart 2015: Nevroz’da Öcalan’ın mektubu okundu.

22 Mart 2015: Recep Tayyip Erdoğan tekrar açıklama yaptı: “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metinle Yalçın Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı.. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Bunu doğru bulmuyorum. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?. Hala yeni yeni talepler ortaya çıkıyor. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna ortak bir deklarasyon diyebilir misiniz? Böyle bir şey var mı?” dedi (kısaltılmıştır)

26 Haziran 2015 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan Suriye’de bir PYD devleti ihtimaline karşı : `Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz` dedi.

11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı

20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı

Bu tarihten itibaren bir sürü kentte siper kazıldı, çatışmalar başladı. PKK’lılar onlarca kentte bombalı saldırı, çocuklarının yanında insanları öldürme, yüzlerce askeri şehit etme konusunda birbirleriyle yarıştılar.

10 ocak 2016 tarihinde kendilerine Barış İçin Akademisyenler diyen bir grup açıklama yaptı. Açıklama şöyle başlıyordu. “Türkiye cumhuriyeti; vatandaşlarını sur'da, silvan'da, nusaybin'de, cizre'de, silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım türkiye'nin kendi hukukunun ve türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ Türkiye’de Darbe yapmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı sonrası sokaklara akın eden halkımız darbeyi engelledi.

08 Şubat 2017 tarihinde açıklanan KHK ile bu metne imza atan akademisyenlerden bazıları üniversitelerden atıldı.

Adalet, kendi görüşünden olmayanlara zulmetmek, karşı görüşe saygı, barış isteyenleri (?) susturmak, 28 Şubat kıyası vb. uyarılarda bulunan ve bulunmaya hazırlanan “vicdanlı” insanların hatırlamadığı geçmiş bu. Bizi balık hafızalı zannetmesinler. Yaşananların, ne olduğunun farkındayız. Derdinizin ne olduğunu açıkça söylerseniz sağlıklı bir tartışma yürütebiliriz. Biz bunları yaşarken siz ne yaşadınız, onu anlatarak başlayabilirsiniz. Fakat lütfen açık olun.

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 275 kez okundu, 19 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
04 Şub 01:00
Ölü Köpeğin Dişleri ve Kişisel Gelişim Zırvası!

Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelirler. Sahabe’lerden bazıları manzara karşısında "Bu leş ne kadar da pis kokuyor" demekten kendilerini alamazlar.

Bu durum karşısında Allah Rasûlü’nün tepkisi ise hayli farklı olmuştur: "Köpeğin ne güzel dişleri var!”

Bu anlatılan olay Taşkın Tuna isimli bir yazarın “ölü köpeğin dişleri” adlı kitabında anlatılıyor.

Peygamberimize atfedilen bu hâdise ve olayın kaynağını bulmaya çalıştım ancak bulamadım (bulamadığım yok anlamına gelmiyor).

Gerçekten böyle bir olay yaşandı mı bilemiyoruz.

Bir haberin, ilmi bir hüviyete bürünebilmesi, amel edilebilecek seviyeye gelmesi, ancak rivayet edilen haberin veya bilginin doğru / sahih bir senedinin olmasıyla mümkündür. Tüm İslami ilimler için bu kural geçerlidir…

Bahse konu bu olayı (en azından şimdilik) ihtiyat ile karşılayıp, bir hadisi şerif haberi olarak değil de, bir kıssa olarak ele alıp, nasıl bir hisse alabiliriz diye kafa yoracağız…

Bir döneme damgasını vuran, çok popüler bir gündem ve söylem vardı: “Kişisel Gelişim”…

Bu programın amacı neydi? Kendi gelişimini tamamlayamayan bireyleri (nedense zihnime Darwin geldi), motive ederek mutlu ve başarılı olmalarını sağlamak…

Bu amaca matuf, kişisel gelişimimizi! Tamamlamak için, tüketim çarkı döndürüldü ve karşımıza:

“Kişisel Gelişim Kitapları”

“Kişisel Gelişim Seminerleri”

“Kişisel Gelişim CD’leri”

“Kişisel Gelişim Programları”

“Kişisel Gelişim Kursları” diye devâsa bir sektör çıktı…

Kişisel Gelişim meselesi bize ait bir şey değildi aslında. Batı dünyası, sömürdüğü ve aç bıraktığı coğrafyalara tepeden baktıktan sonra (ki sömürdüğü coğrafyalar üzerinde yükselmişti), kendisini çok gelişmiş ve ilerlemiş bir şekilde görür, daha sonra biz Müslümanlara bakıp “az gelişmişliğimize” acır.

Bizim de gelişebileceğimize inanır ve bize birçok program çizer. Bu sihirli programlardan sadece bir tanesidir “Kişisel Gelişim” hikâyesi!

Batı’nın bizi adam! etmek için daha birçok metodu vardır. Mesela “İlerleme” ve “Demokratikleşme” bunların en “eskisi ve etkili” olanıdır!

İlerleme ve demokratikleşme zırvası ile adam edemediklerini “Kişisel Gelişim” programları ile tekrar programlamaya çalıştılar!

İlk başta piyasaya kitaplar sürüldü. İçimizde bir dev varmışta, uyandırılacakmış! (kitap: İçindeki devi uyandır Anthony Robbins).

Evet, içimizde bir dev vardı, ama O’da nefsimizdi! Bu amaca matuf ne kadar şey varsa hepsi bu Devi / Nefsi uyandırmak içindi!

“En iyi işe sen sahip ol"

"En iyi kadın veya erkekle sen evlen"

"En güzel Ev ve arabalara sadece sen bin"

"Mutlu ol, karamsar olma" Gibi zırvalar!

İnsan, sanki sadece dünya için yaratılmış bir varlıkmış gibi yapılan bu boş motivasyonlar, aslında psikiyatrik hap işlevi görmekten başka bir işe yaramadı, yaramıyor!

Batı modernizmi, ilk başta insanların yaşadıkları hayatı çekilmez ve anlamsız kıldı, daha sonra ise hastalarını veya müşterilerini “Kişisel Gelişim” programları ile rehabilite etmeye çalıştı!

Özellikle bir Müslümanın, “kişisel gelişim” diye ne bir derdi, nede ihtiyacı olabilir. Ahiret merkezli yaşayan bir mümine “kişisel gelişim” programları mâlâyâniden başka bir şey değildir!

Bir Müslümanın “kişisel gelişim zırvasına” olan ilgisizliği, dünya hayatına olan kayıtsızlığından ötürü değil, dünya hayatını olması gereken yere oturtulması ile ilgili bir husustur.

Peygamberimiz a.s) şöyle buyurmuştur: “Benim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra, yoluna devam eden yolcu gibidir.”

Dünya ile ilişkisini, Son Peygamberin çizdiği sınırlar içerisinde muhafaza eden bir Müslümanın “Kişisel Gelişim” tarzı boş motivasyonlara ihtiyacı olmasa gerek…

Aslında tüm mesele “Köpeğin ölü dişlerinde” gizliydi!

Anlatılan kıssadaki yetim Peygamberin, iyi ve güzel olanı arayan gözlerine sahip olabilmekteydi tüm mesele!

Ölü köpeğin dişlerine bakarak güzelliği seyredebilen Yetim bir Peygamberin ümmetine sunulacak her bir "Kişisel Gelişim" zırvası, bu ümmet için vakit israfıdır!

Dünya merkezli yaşamayan, Nefsine ram olmayan ve yarın ölecekmiş gibi yaşayan bir kişi “mutmain” bir kişidir.

Mütevekkildir başına gelen her türlü musibet ve belalara karşı sabredebilen birisidir.

Dünyaya olan ilgimiz Ölü bir köpeğe olan ilgimiz kadarsa eğer, hangi olumsuzluk bizim psikolojimizi bozabilir ki?

Ölü köpeğin dişlerini Seyr eden O güzel Gözlere sahip olma duasıyla...

06 Şub 13:04

Her hangi bir hafifleme yok. zaten ağırlığı olmayan bir konudur "Gelişim" meselesi..."kişisel gelişim" zırvasının hedefi ve iddaası sadece zihin değil. Ruha, benliğe ve akla hitap ettiği iddasındadır.

05 Şub 21:56

Misafir

Kişisel gelişimi biraz hafife almışsınız. Nefs gibi zihinle de mücadele etmek gerekebilir.

Pallor Mortiss yazdı, 41 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
31 Oca 21:00

Pallor Mortiss

Puan: 0.13

Neden Trump?
6f9a6edcbc79ea1098c866bcf8634aeb1485878183

6f9a6edcbc79ea1098c866bcf8634aeb1485878183

Amerikan tarihinin pek alışık olmadığı olaylardan biri gerçekleşti 2016'da: Statüko kaybetti. Oysa Clinton'a destek verenler arasında George Clooney'den tutun da Katy Perry, Madonna, Beyonce hatta Kim Kardashian ve kalçaları dahi vardı. Bu sefer olay gerçekten ciddiydi, ABD'nin en çok satan gazetelerinden USA Today, 34 yıllık yayın tarihinde bir ilke imza atarak doğrudan başkanlık yarışına müdahil olduklarını ve Trump’a karşı tavır aldıklarını falan duyurmuştu. Hatta gazetenin yazı işleri kurulu tarafından bir makale yayınlanmış, “Bu yıl önümüzdeki seçenekler, başkan olmaya layık iki adayın sadece çok farklı ideolojik farklılıklara sahip olması durumu değildir. Yazı işleri kurulumuzun ortak kararı, bu yılki seçimde Cumhuriyetçi Parti'nin adayı Trump’ın ABD başkanlığı için uygun bir aday olmadığı yönündedir” gibi ifadeler kullanmıştı. Washington Post, "Putin'in kuklası" olduğu için, New York Times, 56 yıldır Demokratları açıktan destekledikleri için Trump'a karşı durmuşlardı. FP, Fox, CNN, CNBC de tarafını alttan alta belli etmekten çekinmemişlerdi. Ama tribünlere oynayan Trump seçimin galibi olmuştu.

Açık konuşayım Trump tam bir gerizekalı. Kafası para kazanmaktan başka hiçbir b.ka çalışmayan tiplerden. Babasının emlakçılık şirketini büyütmenin dışında, NBC'de bir ara TV şovu sunmak ve Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmek gibi başarı sayılamayacak köşe taşları var kariyerinde.

Amerikanlığın millet olarak kabul edilmesi mümkün değil hatta kavram tecavüzcülüğü sayılabilecek bir hata. Kolomb amcamızın üstün çabaları sonucunda Amerika bulununca Avrupa'dan gemilerle çoğu borçlululardan ya da hakkindaki mahkeme kararlarından kaçan suçlulardan oluşan geniş bir güruh yerlileri katlederek (Yalnızca 5 senede toplam Kızılderili sayısını yarıya indirmişlerdi.) topraklarını ele geçirip kısa sürede hükmetmeye başladılar.

Bu çoğunluğu suçlu ve borçlulardan oluşan güruh işinin hakkını veriyordu yalnız. yaklaşık 100-150 sene de uyuşturucu tacirliği, köle alım satım(ABD köleliği resmen 20. yüzyılda kaldırdı.), kara para aklama gibi işlerle dünya gücü olacak bir ekonomiye sahip oldular. Bu potansiyeli gören Avrupalı birçok zengin 19. yüzyılda Amerika'ya akın etmeye devam etti ve Amerika'nın gücüne güç kattı. 20. yüzyıl en çok Amerika'nın işine yaramıştı çünkü Osmanlı, Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan gibi güçlü devletlerde hükümet değişiklikleri olmuş eski güçlerini kaybetmişlerdi, Dünya yen'i bir mahalle abisi ararken Amerikan başkanı Wilson 1. Dünya Savaşı sırasında çıkagelmiş ve bu görevi kahramanca üstlenmişti. 20. yüzyılın ortalarında 2 dünya savaşı yaşamış Avrupa'nın modası çoktan geçmişti. Amerika'ya rakip olarak yalnızca SSCB kalmıştı ki o da halkın devlete olan bağlılığını korumak adına önemli bir kozdu. SSCB yıkıldığındaysa Amerika için tam bir hüsran olmuştu Hippiler ortalığı basmış Anarşizm tavan yapmıştı. Halkı korkutacak yen'i bir düşman yaratmak gerekiyordu.

Bir taşla iki kuş vurmak nedir bilir misiniz? Hem ortadoğu petrollerini ucuzca alabilecek hatta çalabilecek hem de o aranan düşmanı yaratabilecek bir fikri vardı Amerika'nın: Müslümanlar.

O düşmanı da 21. yüzyıla 2002 ile mükemmel bir girişle taçlandırarak yaratmayı başarmışlardı sonunda.

Her şey mükemmel gidiyor. Peki bu canavar nasıl ölür?

Bu denli şişen her balon patlar.

Trump başarısız bir politikacı... Ekonomik hamleleri ile bile Amerika'yı batırabilecek bir adam.

Trump'ın mevcut ekonomik halleri Amerika'yı bir sonraki seçime kadar hiç sahip olmadığı bir güce kavuşturması kuvvetle muhtemel fakat bu hamleler uzun vadede Dolar'ın ayarsız yükselişi, işçilik masraflarının fazla artması gibi sebeplerden dolayı bir süre sonra Amerika'ya zarar vermeye başlayacak.

"Imagine No God"

Amerikasız bir dünya özellikle 2. dünya ülkelerine muhteşem pazarlar açabilir ve bu ülkeleri kısa sürede ciddi ekonomik güçlere dönüştürebilir. Önümüzdeki 8 yılı bir 2. dünya ülkesi olarak rahat bir şekilde izleyebiliriz.

03 Şub 22:20

SSCB'den yok olan boşluğu Radikal İslam Terörü adını verdikleri kendi yazıp kendi oynadıkları oyunla doldurmaya başladılar. En büyük adımı da 2002 ikiz kuleler saldırısıyla yaptılar tabi.

01 Şub 08:12

güzel bir yazı teşekkürler... bu cümlede neyi kastettiniz acaba?: "O düşmanı da 21. yüzyıla 2002 ile mükemmel bir girişle taçlandırarak yaratmayı başarmışlardı sonunda". neyi keşfetti amerika?

Faruk Aslan yazdı, 63 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
31 Oca 05:00

Faruk Aslan

Puan: 0.75

Sabahattin Ali Bey

***Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazı derinlemesine bir araştırma sonucu olmayıp sadece duygusal bir şekilde yazarın okuduğum birkaç kitabına dayanarak yazılacaktır.

Hiç tanımadığınız bir insanla insanla karşılaştığınız zaman genellikle bir sohbet kıtlığı hasıl olur. Dünya üzerinde konuşulabilecek o kadar şey varken kelimeler çıkmaz ağzınızdan ama sonra sanki bir bebeğin doğumunu gibi bir söz çıkar yuvasından o öyle bir sözdür ki sadece sende bulunur sanırsın hiç kimse anlamaz sanırsın  bir anda o sözlerin başkasının ağzından döküldüğünü duyunca tarifi zor bir mutluluk kaplar yüreğini artık o kişinin söylediği her sözde kendinden bir şeyler ararsın.İşte benim de aynen böyle böyle oldu S. Ali Bey ile tanışmam.Kendisi ve kitapları hakkında kulak aşinalığım mevcuttu.Fakat popüler kültürün, eserlerini ve yazarı kendisi potasına aldığını, artık bir edebi eser niteliğinden çıktığı düşüncesi beni daha erken tanışmaktan alıkoymuştu. Sonra  ''Onların beni anlamalarına imkan yoktu. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.'' cümlesi adeta bizim S. Ali Bey ile merhabalaşmamız oldu.

Mutlaka bu cümlenin sahibini bulmalıydım,tanımalıydım. (Bir cümle nasıl bu kadar etkilemiş seni, kesin abartıyorsun diyebilirsiniz evet biraz abartıyorum lakin edebiyat mübalağa sanatını da barındırmaz mı?) Hemen Kuyucaklı Yusuf'u ardından Kürk Mantolu Madonna'yı ve İçimizdeki Şeytan romanlarını sindirdim ve ruhumun gerekli hücrelerine depo ettim. Açıkçası romanların olay örgüsü beni o kadar etkilememişti.Fakat karakterlerin iç mülahazaları ne olay örgüsünü ne de başka bir şeye ihtiyaç bırakmıyordu. Sanki S. Ali insanların olaylar karşısındaki tepkilerini incelemek üzere onların beyinlerine giriyor.Karar anına kadar geçen tüm aşamaları iyi ve ya kötü huylu ayırt etmeksizin inceleyen bir bilim insanı gibi hareket ediyordu.Kişinin kendine bile itiraf edemediği, en aşşağılık varlıkların özelliklerinin dahi her insanda bir miktarda olsa bulunabileceğini ispat ediyordu. En önemlisi ise sana seni sorgulatıyordu. Hem de tek bir karakterde olmuyordu bu sorgulama.Yeri geliyor Raif Efendi oluyor ya da Maria Puder olurken yeri geliyor ''kendiniz'' oluyordunuz. Öyle tahlilleri öyle edebi bir dil ile yazıya döküyordu ki şaşırmak bir yana mutlu oluyordum. Çünkü böyle tahlilleri kendimde yapmayı çok seviyordum birazda kibrimle hareket ederek ''her insan yapamaz'' diyor gururlanıyordum. Şimdi ise aradan 60 -70 yıl geçmesine rağmen halen tazeliğini koruyan kitapların yazarı ile aynı mülahazaları paylaşmak müthiş bir duyguydu.

Sanki her karakteri bir bütüne giden parçalardı. Tüm karakterler bir bireyi oluşturuyor kimisi bireyin iyi yönlerini ve ya açığa çıkarmakla gururlandığı yönleri kimisi de kötü,kötüleşmiş ve ya gizli kalan ihtirasların acı yüzünü temsil ediyordu.Her yazar kendi döneminin özelliklerini de mutlaka kitaplarına yansıtır. S. Ali Bey de kendi döneminin sorunlarına çok farklı açılardan bakmış yanlış batılılaşmanın üzerinde durduğu kadar körü körüne batıl inançlara bağlılığın ve yozlaşmanın nasıl tahribatlara sebep olduğunu da yine edebi bir dille konu edinmiştir.

Yeni Dünya kitabında dediği gibi''Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır. Hiç olmazsa bir tek sözü.''O gerisinde insanlara yardım edecek bir çok söz bırakmıştı...

31 Oca 12:29

cevabi yazınız için Teşekkür ediyorum. belki okumuşsunuzdur ama muhabbet olsun diye söylemiş olayım: cahit zarifoğlu: romanlar adlı eseri keyf alacağınızı umuyorum yada ibrahim paşalı: istanbul kriterleri ve öğle uykusu kitapları. gayet güzel eserler

31 Oca 12:08

Faruk Aslan

Puan: 0.75

Söyledikleriniz doğru olabilir.Lakin tarihimiz bu gibi vakalarla akılda soru işareti bırakacak bulanık hadiselerle doludur.Şahsımca yazılarını beğendiğim doğru bulduğum bir yazarın yaşantısı da o derece doğru olmak zorunda değildir.Teşekkürler.

Sezer Emlik yazdı, 132 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Oca 01:00

Sezer Emlik

Puan: 2.74

Referanduma Dair
7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

Evet, uzun zamandır gündemimizi meşgul eden bir konu olan anayasa değişikliği için yapılacak olan referanduma değinmeden edemedim. Kafamızı nereye çevirsek, nereye gitsek, kimle otursak herkesin aklında, dilinde aynı konu var “ anayasa değişikliği ve referandum. “

Toplumda; memleket konularına bu kadar ilgili olunması, tartışılması, fikir alışverişinde bulunulması bence güzel bir durum. Memleket meselelerine kafa yormak, yorum üretmek memlekete olan sevgiden kaynaklanır. Bu yüzden bu meselelerin konuşulması tartışılmasını isterim.

Referandumun kesinleşmesi üzerine siyasetçilerimiz yavaştan görüşlerini açıklama ve propaganda yapma hazırlıklarına girişmeye başladılar. Televizyonlardan, sosyal medyadan kendi fikirlerini söylemeye başladılar. Doğal olarak siyasetçilerimizden etkilenen halkımız da kendi fikirlerini söyleyip neden bu kararı aldıklarını açıklama ihtiyacı hissettiler. Bunlar gayet doğal ve olması gereken konulardır.

Ancak toplumda yapılan konuşmaların, propagandaların tadı biraz kaçmaya başladı. Referanduma “ EVET “ ve “ HAYIR “ diyecek olan iki karşıt fikirdeki grupta yer alan bazı kimseler birbirlerini “ vatan haini “ gibi söylemlerde bulunmaya başladılar. “ EVET “ diyecek olanlar “ HAYIR “ diyecek olanları; “ HAYIR “ diyecek olanlar “ EVET “ diyecek olanları vatan haini ilan etmeye başladılar. Karşıt görüşteki insanlara ağza alınmadık hareketler etmeye başladılar. Bu tartışma ve hakaretler de en çok sosyal medya üzerinden yapılmaktadır. Forumlarda, Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında bu tarz tartışmaların tadı şimdiden kaçtı. Bu tartışmalar yavaş yavaş topluma yansımaya başladı. Benzeri ağır tartışmalar toplum içerisinde de başladı.

Evet, oy kullanmak demokrasinin bize verdiği bir haksa ve herkes de bu demokratik hakkını kullanıyor ise hiç kimsenin başka birine bu tarz hakaretler etmeye hakkı yoktur. Herkes demokrasinin verdiği hakkını kullanacaktır. Bir insanı sırf karşıt görüşte diye “ vatan haini “ ilan etmek veya türlü türlü argo kelimeler kullanmak yanlıştır. Bu tarz söylemler toplumsal çatışmaya ve bu çatışma da bir süre sonra ayrışmaya yol açacaktır. Bu ayrışma toplumun en küçük kurumlarında bile baş göstermektedir. Arkadaşlar birbirine küsmekte, aynı mahallenin esnafları birbiri ile çatışmakta ve araları açılmaktadır. Bu ayrışma toplumsal birliği ve huzuru bozmaktadır. Bu yüzdendir ki tartışma yaparken edep, ahlak ilkelerini gözden geçirmeliyiz. Tartışma, fikir alışverişi, propaganda mutlaka yapılmalıdır, herkes kendi fikrini özgürce ifade etmelidir. Ancak bunu yaparken seviyeyi iyi ayarlamalıdır.

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle.

Selam ve sevgi ile...

Dio Pane Libertà yazdı, 77 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Oca 13:00
Trump ve Yaşananlar Üzerine / Değerler

Lafı uzatmayacağım, sonda söyleyeceklerimi başta söylüyorum. Demokrasi, özgürlükler ve temel değerler herkes için ihtiyaç. Bunu ben söylemiyorum, Rousseau, Montesquieu falan söylüyor ama sen onları da boşver, bizzat yaşananlar gösteriyor bunu bize.

Suriye'de savaş bitmek bilmiyor, 2011 senesinde Suriye halkının temel hak ve özgürlük talepleriyle başlayan süreç biraz küresel güçlerin biraz da ideolojik olarak hareket eden ve özgürlük mücadelesini mezhepçi bir iç savaşa dönüştüren grupların etkisiyle bitmek bilmeyen bir savaşa dönüştü. Bunun sonucunda yüzbinlerce ölü, daha fazla yaralı ve çok daha fazla mülteci.

Şimdi gelelim günümüze, malum Trump cuma günü yayımladığı kararname ile Amerika sınırlarındaki ve gümrük kapılarındaki 'insanları' geri çeviriyor.[1] Burada Trump'ın temsil ettiği değerlere bakalım. 'Cumhuriyetçi, muhafazakar, milli' yaptığına bir bakalım, bu değerlere uyuyor mu? Fazlasıyla. Küreselleşmenin tüm nimetlerinden faydalanarak zengin olan ama küreselleşmeye karşı bir tavır takınarak sınırlarını kapatan, yedi ülkeye ambargo uygulayan bir başkan.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, bunlar yaşanırken Amerikan halkı da havaalanına koşuyor ve Müslümanlara uygulanan yasağı protesto ediyor.

‘Women’s March’ yürüyüşünde olduğu gibi ABD vatandaşları evlerinde hazırladıkları pankartlarla Trump’a ‘mesaj’ gönderdi: ‘Ailemin üzerinden elini çek’, ‘Mülteciler hoş geldiniz’, ‘Ne yasak ne de duvar’ ve ‘Önce Müslümanlar için geldiler ve biz de ‘Bugün değil aşağılık’ cevabını verdik.’ [2]

Bunun üzerine bir aralar çok ünlenen Kanada Başbakanı Truadeau aynen şunları dile getiriyor. "Zulüm, terör ve savaştan kaçanlara kucak açıyoruz. İnancınız ne olursa olsun. Çeşitlilik bizim gücümüzdür. Kanada'ya hoş geldiniz" [3] Şimdi açık açık konuşalım. Burada Kanada başbakanın temsil ettiği değerlere bir göz atalım: "Özgürlük, çoğulculuk, insanlık"

Burada mesele Trump meselesi de değil zaten. Benim amacım ne Trumpı kötülemek, ne de Trumpın politikalarını eleştirmek. Bunu yapan milyonlar var zaten. Bu olay üzerinden bir ilke-değer okuması yapmanın anlamlı olacağını düşünüyorum sadece.

Evet Amerikan yaşam tarzı bize çok uzak, evet oradaki siyasetin bizdeki ile alakası yok ve çok farklı değerler üzerinden yürütülüyor. Ancak bazı şeylerin farkına varmamız gerekiyor. Amerika'da bizzat devlet eliyle Müslümanlara yapılan haksızlığa senelerce nefretle baktığımız Amerikalılar karşı çıkıyor. Ve mağdur edilenleri Kanadalı, aynı zamanda liberal parti başkanı olan birisi ülkesine davet ediyor.

Bonus: Havaalanındaki protestolar:

youtube.com/watch?v=GF9B-9PH4qQ

-

[1] http://aa.com.tr/tr/dunya/trump-gocmen-vizesi-almayi-zorlastiran-baskanlik-kararnamesini-imzaladi/736474

[2] http://www.diken.com.tr/abd-havalimanlarinda-musluman-yasagi-protestosu-ailemin-uzerinden-elini-cek/

[3] http://t24.com.tr/haber/kanada-basbakani-trudeau-savastan-kacanlari-kanadalilar-memnuniyetle-karsilayacaktir,385811

Timur Timurlenk yazdı, 230 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Oca 17:00
Almanya'nın Savaşı (2)
14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

Bir önceki yazımızda 19. yüzyıl Almanya’sına kısaca değinmiştik. Almanya bahsine devam edelim ve Umumi Harb’e giden süreçte Almanya’nın durumuyla ilgili bir hülasa yapalım.

Almanya, 18 Ocak 1871’de Prusya önderliğinde Alman prensliklerinin siyasal birlik üzerinde mutabakat sağlamaları üzerine kuruldu. Coğrafi konum itibariyle Avrupa devletler sisteminin tam ortasında yer alan bu yeni devlet, kuruluşuyla beraber belli sorunları da beraberinde getirmişti. Yarattığı en büyük sorun ise Almanya’nın sömürgeler sistemini sarsacak derecede güçlü oluşuydu. 1850’de Olmütz Antlaşması ile Avusturya’ya boyun eğen Prusya, Almanya’ya dönüştüğü 1871’de inanılması güç bir kuvvetle birlikte muazzam bir etki yaratmıştı. Büyük Britanya’nın Daimi Hazine Sekreteri Lord Reginald Welby 1914’de, Almanya’nın 1850’lerde önemsiz prensçiklerin yönetiminde önemsiz devletçiklerden oluştuğunu söylüyordu, fakat Almanya 1850’den pek de mümkün görünmeyen bir sıçrama gerçekleştirmişti.

Almanya’yı süper güç yapan sanayi rakamlarına kısaca bir bakalım: 1914’de kömür üretimi, 292 milyon tona ulaşmış ve 277 milyon ton kömür üreten İngiltere’yi geride bırakmıştı. Çelikte ise, 1914’te, 17,6 milyon tonla İngiltere, Fransa ve Rusya’nın toplamını geçiyordu. Elektrik, optik ve kimyada da inanılmaz bir performans gösteriyordu Alman sanayisi. Kimya firmaları dünya sanayisinin yüzde 90’ını karşılıyordu. Siemens, AEG gibi dev firmalar 150.000 kişiye istihdam sağlayabiliyordu. Dünya imalat sanayisinde ise İngiltere’yi geçmiş, ihracatta hemen onun arkasında ikinci sırada bulunmaktaydı.

İngiliz filozof Herbert Spencer, Amerika’yı bir sanayi toplumu, Rusya’yı bir askeri toplum olarak niteliyordu. Almanya ise hem askeri hem de bir sanayi toplumu olma yolunda hızla ilerliyordu. Almanya’nın büyümesi yalnızca fiziki değildi, niteliksel olarak da büyüyordu. Genç nüfusundan diğer devletlere göre çok daha iyi yararlanıyorlardı; büyüyen bir ordu için hayati bir önemi sahip olan eğitilmiş kadrolar belki de en fazla Alman ordusunda vardı. Almanya’nın özel eğitimli 112.000 astsubayına karşılık Fransa’nın yalnızca 48.000 astsubayı vardı. Mükemmele varan askeri organizasyonu sayesinde hem Fransa’ya hem Rusya’ya nazaran milyonlarca yedek askeri donatıp cephe hattına yıldırım hızıyla sürebiliyordu. Misal barış zamanında 800.000 kişilik ordusunu 1-17 Ağustos 1914 tarihleri arasında yedekleri devreye sokarak 6 kat büyütmüş ve aynı tarihler içerisinde savaş hattına trenden indiği anda savaşabilecek kapasiteye sahip 1.485.000 asker yığmıştı.

Peki sanayide, orduda, donanmada, ticarette bu kadar devasa bir büyüme gerçekleştiren; ulusal gücü İtalya’yı, Japonya’yı 4’e katlayan, Fransa’yı ve Rusya’yı ve hatta İngiltere’yi geride bırakan ne olmuştu da 1918’de tarihinin en ağır yenilgilerinden birini almıştı ?

Amiral Tirpitz, Alman donanmasını dünyanın en büyük ikinci donanması haline getiren kişiydi ve Almanya’nın sömürgeler edinmesinin karşı konulamaz bir yasa olduğunu ifade ediyor, Kayzer 2. Wilhelm ise Almanya’nın Kıta Avrupası dışında başaracak çok şeyleri olduğunun altını çiziyordu. Almanya’nın ‘kuşatılmış olarak doğmasından’ dolayı Avrupa’da bir yayılmacılık düşünülemezdi. Doğusunda her geçen gün büyüyen bir dev olan Rusya, güneyinde Kara Avrupası’nın büyük sömürgecisi Fransa ve batısında en büyük rakibi Britanya duruyordu. Bununla bağlantılı olarak Almanya, bütün ulusal imkanları ve gücüyle ‘kuşatılmış olarak doğma’nın kendisine vurduğu prangaları kırmaya çalışıyordu. Tabi ki yenilginin en büyük payı burada, Almanya’nın içinde bulunduğu coğrafyadaydı. Almanya’yı yaratan Bismarck bir diplomasi dehasıydı ve Almanya’nın iki cephede birden savaşmasının felaketle sonuçlanacağını biliyordu. Kayzer 2. Wilhelm onu görevden azlederek bir anlamda bu felaketin önünü açmıştı.

Almanya’nın yenilgisini tek başına coğrafya ile açıklamak çok yetersiz olacaktır. Savaş esnasında savaşa etki eden birçok faktör de bulunuyor elbette. Tarihçiler, Umumi Harb’in dönüm noktasının ABD’nin savaşa girmesi olduğunu söylerler. 1918’de Fransız ordusu saldırı yapacak durumda değildi, Rusya’da devrim olmuştu ve Alman askerler Batı Cephesi’ne kaydırılıyordu. Rusya’nın savaştan çekilmesi de Alman cephesini sevince gark etmişti. Fakat ABD’nin savaşa dahli Wilson’un deyimiyle ‘savaşı bitiren savaş’ olacaktı. 1918 sonlarına kadar Avrupa’ya çıkarttığı 3 milyon taze askeri kuvvet, savaş yorgunu Alman ordusunu ve ülkede baş gösteren devrimci hareketler, sosyalist grevler, boykot ve başkaldırılar Alman hükümetini 11 Kasım 1918’de ateşkes yapmaya zorladı. (Nuri Bilge Criss-Barışı Olmayan Savaş)

29 Oca 20:33

Misafir

Rakamlar, karşılaştırmalar yerinde, güzel bir yazı...