İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 31015

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8126

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6727

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5246

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4858

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4645

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4174

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3837

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2469

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2271

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1882

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1728

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1417

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1358

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1075

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1061

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 951

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 942

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 937

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 918

Sakarya

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 887

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 886

İstanbul

Müsemma Şahin

25 / Puan: 866

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara

Emre Keleş

27 / Puan: 848

Ankara
İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 772

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 740

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 02 saat 13 dakika kaldı.

Payitaht İstanbul yazdı, 19 kez açıldı, 1 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Ağu 19 13:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -2-
733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rusya'ya Beyoğlu'nda bir kilise inşa etme izni verilmiş Eflak ve Boğdan'da yeni kilise yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunmayacağı belirtilmiştir

Osmanlı Devleti’nin kilise ve havralar konusundaki resmî politikası Tanzimat devrine kadar devam etmiştir. II. Mahmud döneminde Gayrimüslim tebaanın durumunu ıslah ve bağlılıklarını artırmak adına önemli adımların atıldığını görüyoruz. Bu dönemde 1225 dolayında kilisenin tamirine izin verilmesi için başvuruda bulunulmuş olması dikkate değerdir.

Öte yandan, 1830 yılında Katoliklerin ayrı bir millet olarak tanınması ile Katolik Ermeni Cemaatine istisnaî olarak yeni kilise inşası için izin verilmiştir.

Islahat Fermanı ile Gayrimüslimlerin hakları genişletildi. Fermanın en önemli maddesi Gayrimüslimlerin kilise, havra, manastır ve mektep inşa ve tamiri konusundaki kısıtlamaların kaldırılmasıydı. Böylece mabetlerin tamir süreci kolaylaştırıldı ve yenilerinin yapımına izin verildi.

Öte yandan, Fransız elçisinin himayesinde 1852 yılında Çanakkale’de bir de Katolik kilisesi inşa edilmiştir. İnşaat bitmeden konunun resmiyete intikal etmesi üzerine kilise inşasının şer‘an yasak olduğu belirtilmiş ise de kiliseye dokunulmamıştır.

Islahat Fermanının ilanı ile kilise ve havralar konusunda şer‘î hukuk uygulaması terk edilerek Sultanın onay vermesi durumunda yeni mabetlerin yapılmasının önü açılmıştır.

Öte yandan, 1870 yılına kadar Çanakkale’de ikinci bir havra (Hadache/Yeni Havra) daha inşa edilmiştir. 1910 tarihli "Rumilinde kâin münaziunfih kilise ve mektepler" hakkındaki kanun ile de Osmanlı tarihinde ilk defa devlet, kilise yapımı için para yardımında bulunmayı taahhüt etmiştir.

Buraya kadar vermiş olduğumuz tarihi bilgiler ve uygulamalardan sonra yakın dönemde Hem sultan Abdülmecidin hemde Cennet mekan Sultan II. Abdülhamidin Gayrimüslimlerin kilise ve havralarına karşı nasıl bir tutum sergilediklerine kısaca göz atalım.

Abdülmecid Han döneminde batılı devletler ve Rusya'nın baskılarıyla her yönden kuşatılmıştı. Batılı devletler, yaptıkları yardımların karşılığı olarak Osmanlı ülkesinde Hristiyanlara yeni haklar verilmesi için 1856'da Islahat Fermanı'nı yayınlattılar.

Islahat fermanı sonrası 1858 yılında Sultan Abdülmecid Hanın izni ile Kapadokya bölgesinde; "Ayios Theodoros / Üzümlü Kilisesi" inşa edildi.

b2e72528a1187208775dae84084387791566552392

Sultan Abdülmecid döneminde yaptırılan kilisenin Yunanca kitabesinde

"Ayios Theodoros Trion'un bu çok kutsal kilisesi, İmparator Sultan Abdülmecid Han zamanında, onun yüksek iradesi ile Aziz İkonion teşviki ile ve burada ikamet eden Hristiyanların bağışları ile inşa edilmiştir"

Osmanlı Devletinde Kilise yapımı şer'an yasak olsa da Abdülmecid Han bu kiliseyi mevcut baskılar neticesinde onaylamış yani göz yummuştur. Sultan Abdülmecid Handan önceki kimi padişahlarda konjonktür ve bazı maslahatlar gereği yeni kiliselerin inşasına göz yummuşlardır.

Cennet Mekan II. Abdülhamid Hanın sadece kiliselerle ilgili izni değil sinagog ve havralarla ilgili icraatlarıda çok geniş. Abdülhamid Hanın Zimmilerin mabedleri hakkındaki yapmış olduğu yardım ve izinleri okuduğunuzda çok fazla şaşırmayın, kurtlarla dans etmek kolay değildi.

1885 yıllarında Yahudilerle aynı yerde kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Yahudilerde II. Abdülhamid Hana gelip Haydarpaşa da Sinagog yapmaları için izin istiyorlar. Sultan Abdulhamid kendi tahsis ettiği arazi üzerine Yahudilerin Sinagog yapmalarına izin veriyor. Haydarpaşa'da inşa edilen sinagog 1899 yılında bitiyor

3e9d7c790afa8424dfec1cdc3a4e35d71566553072

Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri özel himayesine alan Abdülhamid Han'dan çok memnun kalan Yahudiler, sinagoga Arapçadaki "hamd" sözcüğü ile aynı kökenden gelen "hemdat" adını vererek O'na teşekkürlerini dile getirmişler.

Filistin'de Yahudilere bir karış toprak vermeyen ve Theodori huzurundan kovan Cennet mekan II. Abdülhamid han, Kadıköy'de Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri himaye ediyor, onlara devletten arazi tahsis ediyor ve sinagog yapmalarına izin veriyor. Devlet idare etmek başka bir şey

İstiklal Caddesi’nde bulunan Santa Maria Draperis Kilisesi’nin inşasına katkıları sebebiyle kilisenin giriş kısmına Sultan Abdülhamid’in adının yazılı olduğu bir kitabe konulduğunu biliyor muydunuz? Bir kilisenin giriş kapısında Teşekkür mahiyetinde Halifemizin ismi yazıyor

acdb2510f009a3f78495306a5ca8d1701566553400

911aecc6af5247cbb33742e9c1cb65421566553417

9da9698287091970a030d852b296ce2c1566553437

Abdülhamid han sadece Osmanlı devleti sınırları içerisinde değil, Vatikanda yaptırılacak kileseye bile yardımda bulunmuştur.

Vatikan'da 1898 yılında inşa edilen San Gioacchino in Prati Kilisesine Abdülhamid Han hem Nakdi hemde Aynî yardımlarda bulunmuştur

c23c941f1e90b23977332f5d57f1d7451566553503

Başrahip Bissacco’nun II. Abdülhamid’in kiliseye katkısını belirten sözleri ise şöyle:

“Sultan Abdülhamid’in yardımı aynî ve nakdî olmuş. Aynî olarak kilise içi süslemelerde ve dış kapıların yapımında kullanılan Lübnan sedir ağaçlarını yollamıştır.”

Sadece bahsi geçen bu kiliseler ve sinagoglar değil, Abdülhamid Han’ın “Osmanlı memleketleri”nde (“Memâlik-i Osmâniye”) yaşayan gayrimüslimlere ait çeşitli dinî binaların yapım ve tamirine aynî ve nakdî yardımlar gönderdiği de, kayıtlara geçmiş durumda.

2018 yılında Erdoğanın hayırlı olsun diyerek açılışını yapmış olduğu Balattaki Bulgar "Demir Kilise'sine" sizce kim izin verdi? Tabi ki de Abdülhamid Han

Berlin'den gizlice çelik parçaları İstanbula getirtti ve ustaları sabaha kadar çalıştırıp bir gecede prefabrik olan kiliseyi monte ettirdi. Bulgaristan pamuk ipliği ile Osmanlıya bağlıyken, Yunanlıların Bulgarlarla kavgalarını kullanıyor Abdülhamid Han

Bulgarların kilisesi yok, Yunanlar'da dini olarak Bulgarlara baskı yapıyorlar. Bulgarlarla yunanlıları bir biri ile oyalayıp alan kazanıyor

Bu tarihi bilgilerden anladığımız kadarıyla, Asrı saadetten sonra hüküm süren, Emevi, Abbasi ve Osmanlı islam devleti, kilise, havra ve manastır yapım ve onarımına, bazen ekonomik kaygılar, bazen Batının baskıları, bazende Haçlı dünyasının baskıları sonucu izin vermişlerdir

Abbasi, Emevi ve Osmanlı Devleti islam şeriatı ile yönetiliyor olmasına rağmen, islam Fıkhı yeni kilise, havra ve manastır yapma izni vermemesine rağmen, tarih boyunca ehli kitaba ait birçok mabed inşa edilmiş ayakta kalması için restorasyon izin verilmiş.

Şimdi gelelim Erdoğan'ın açmasına müsaade etmiş olduğu kiliseler meselesine. Erdoğan kendi iktidarı döneminde restorasyonuna izin verdiği toplamda 14 Kilise ve Sinagog var. Yeşilköyde temeli atılan Süryani kilisesi ise sıfırdan inşa ediliyor. Yani toplamda 15 mabed olmuş oluyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Bünyesinde restorasyonu sağlanan 8 kilise: Edirne, Çanakkale, Hatay Diyarbakır, Gaziantep, Balıkesir, İskenderun ve İstanbul'da gerçekleştirildi.

Devamı 3. yazımızda.

Sizce bu yazı dergimizin Eylül sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Payitaht İstanbul yazdı, 40 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Ağu 19 09:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -1-
4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

Kilise temeli atılırken Başkan Erdoğan'ın "Ya Allah Bismillah" sözü tepkilere neden oldu. Erdoğan'ı sadece hatalarını araştırmak için takip eden fanatikler için bulunmaz bir fırsat. Sevenleri ise keşke demeseydi dedi ve üzüldü.

Peki tarih boyunca kilise, havra ve sinagoglarla ilgili nasıl bir süreç yaşadık?

Beni bilenler bilir, Erdoğan'ı bir çok konuda çok şiddetli bir şekilde eleştirmiş ve karşı çıkmış birisiyimdir. Benim paradigmam şu şekildedir; doğru yaptığında savunmak yanlış yaptığında ise yanlışının ağırlığına göre itiraz etmek ve uyarmak

Hiç bir dönem at gözlüğü takmadım!

Hiçbir parti ile iltisakım / ilişkim veya yakınlığım olmadı, olamazda. Muhafazakarları temsil ettiğini iddia ettiği için ise en çok Ak Parti'yi eleştirmişimdir. Erdoğan'ı ise parti üstü görüyorum, samimiyetine inanıyor, doğru yaptığı müddetçe destekliyorum.

*Taassuptan

*Körü körüne bir şeye bağlanmaktan

*Kulaktan dolma bilgilerle konuşmaktan

*Partizanlıktan

*Her türlü aşırılıktan

*Olaylara miyop yaklaşmaktan Allah'a sığınırım

Buna rağmen insanların ön yargı ile yapıştırdıkları etiketlerden kurtulamamanın çilesini de çekmekteyim

Gelelim kilise meselesine

Asrı saadetten bugünü kadar Müslümanlar, Elleri altındaki zimmilerin (Hristiyan-Yahudi) özellikle de mabetleri (kilise, havra, manastır) ile alakalı meselede nasıl bir yöntem izlediler? Dünden bugüne bu meseleyi iyi anlarsak daha sağlıklı düşünürüz.

“Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı içinde Allah’ın adı çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılıp giderdi.” (Hac 22/40) mealindeki ayet ile mabetlerin korunması gerektiği Cenabı hak tarafından vurgulanmıştır.

Efendimiz s.a.v)'in Medine vesikası ile Yahudilere dinlerini serbestçe yaşama hakkı tanıdığı, Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı zimmet anlaşması ile de onların mabetlerinin Allah’ın ve Resulü’nün koruması altında olduğunu belirttiği malumdur. Ehli kitabın mabetleri koruma altında alınıyor.

Hz. Peygamber s.a.v) ve dört halife döneminde yeni kilise ve havra yapımına izin verilip-verilmediğini gösteren sahih bir belge veya ifade yoktur.

Ancak, Emevi ve Abbasi devirlerinde bazı yeni kurulan şehirler dâhil, kilise ve manastır inşasına izin verilmiştir.

Hz Muâviye r.a) döneminde sahâbî Amr b. el-Âs’ın Mısır valiliğini yürüttüğü bir sırada Ya’kûbî Patriği Enmânû tarafından İskenderiye’de Macarius Kilisesi inşa edilmiş; Mesleme b. Mahled’in görev döneminde, Fustât’ta (Kahire) bir manastır inşasına izin verilmiştir.

Mesela Abbasîler döneminde havralar ve kiliseler yanında ateşperestlerin ve Budistlerin mabetleri de korunmuş hatta yeni mabetlerin yapıldığı da olmuştur.

Tabi hem Emeviler de hemde Abbasiler döneminde yıkılan kiliselerin varlığı da biliniyor. Dönemsel ve siyasal bir durum.

Osmanlıda ise Islahat Fermanına kadar şer‘î hukuka göre yeni kilise ve havra inşası yasaktı. Var olan mabetlerin aslına uygun olarak tamir veya yeniden inşası ise Sultanın onayına bağlıydı. Ancak ıslahat fermanından öncede gayri resmi bir şekilde kilise yapımına onay verilmiştir

Bu sıkı kurallara rağmen, gerek Osmanlı döneminde kurulan şehirlerde, gerekse sulhen veya savaş yoluyla fethedilen şehirlerde dahi yeni kilise ve havralar inşa edilmiş ve bunların bazıları ayakta kalmayı başarmıştır.

Ayrıca 16.-18. yüzyıllarda özellikle Rumeli’de köy ve kırsalda yeni kiliseler ve hatta manastırlar yapılmıştır. Bunların inşasına Sultanlar tarafından resmî izin verildiğine dair herhangi bir örnek yoktur, ancak bazı yerlerde yeni kilise ve havralar zaman içinde meşrulaşmıştır.

Hz Ömer Kudüsü fethederken de herhangi bir kiliseye dokunmamış hatta Emanname vermiştir.

Hz Ömer:

"Onların canlarına, mallarına, kilise ve haçları konusunda verilen bir emandır. Buna göre onlar kilise inşa etmeyecekler fakat eski kiliselerine de dokunulmayacaktır. Kiliselerinin sayısı azaltılmayacak sahalarına dokunulmayacak ve haçlarına karışılmayacaktır. Kim ki mallarını alıp çıkıp gitmek ister kilise ve haçlarını da terk ederse onlar da yerlerine ulaşıncaya dek canları kiliseleri ve haçları konusunda eman içinde olacaklardır"

İslam hukukuna göre fetih yoluyla ele geçirilen şehirlerde bulunan kilise ve havralar yıkılmaz ve tahrip edilmezdi. Ancak, bunların mabet olarak bırakılıp bırakılmayacağı konusu ihtilaflıdır. Yeni kilise ve havra yapımına ise hiçbir şekilde müsaade edilmeyeceği kanaati yaygındır.

Hanefî fıkhına göre sultan, kilise ve havraları mabet olarak bırakabileceği gibi camiye çevirebilir ya da mesken olarak kullanılmasına karar verebilirdi. Ayrıca, Sultan, Gayrimüslimlerin ellerinde bırakılan mabetlerin tamirine ve müceddeden inşasına izin verme yetkisine sahipti

Öte yandan, Şafiî ve Hanbelî hukukçularına göre mabetlere dokunulmaz ve kullanım tarzı değiştirilmezdi. İbnü’l-Kâsım gibi bazı Mâlikî hukukçularına göre ise devlet başkanının maslahata uygun bulması halinde savaş ile alınan şehirlerde dahi yeni kiliselerin inşası mümkündü.

Sulhen teslim olan şehirlerde mabetlerin muhafazası genel bir kuraldı. Ayrıca, teslim olan şehirlerde anlaşma şartlarına bağlı olarak Sultanın yeni kilise veya havra yapımına izin verebileceği yönünde görüşler olmakla birlikte, aksi görüşler de mevcuttur.

İmam Ebu Hanife’ye, göre sulhen teslim olan şehirlerde harap olan veya yıkılan kiliselerin tamirine izin verilebilirdi. Ancak, şehir ve kasabalarda ve civarlarında yeni kilise ve havra yapımına izin verilmesi caiz değildi.

İmam Ebu Yusuf ise dört halife dönemindeki uygulamalara bakarak anlaşma ile teslim olan yerlerdeki kiliselerin yıkılmaması ve başka bir şeye tahvil edilmemesi, buna karşılık yeni inşa edilen ve anlaşma şartlarına uymayan kilise ve mabetlerin yıkılması gerektiği görüşündedir.

Osmanlı Devletinde Hanefi mezhebi benimsendiği için kilise, havra ve manastır konusunda Hanefi fıkhı esas alınmıştır. Osmanlının yayılma döneminde muharebe neticesinde ele geçirilen şehirlerde şehrin en büyük kilisesi veya manastırı fetih sembolü olarak camiye çevrilirdi.

İznik, İzmit, Bursa, Biga, Enez, Tırnova, Selanik, İştip, Karaferye, Kesriye, Ohri, İstanbul, Halkis, Eğriboz, İşkodra, Rodos, Belgrad, Budin, Magosa, Lefkoşa, Hanya vs. yerlerde Kiliseden Camiye çevrilen örnekler mevcuttur.

Buna Kılıç Hakkı da deniyordu.

Osmanlı Dönemi’nde gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde yeni kilise ve havra yapımının şer‘an mümkün olmadığı, ahalisinin tamamı Gayrimüslim olan ada ve köylerde ise Sultanın iznine bağlı olarak yeni kilise ve manastır yapılmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, uygulamaya bakıldığında yeni kurulan şehirler bir yana, gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde sonradan pek çok yeni kilise ve havra; özellikle Rumeli’de yeni kurulan köylerde kiliseler, dağlık bölgelerde ise manastırlar dahi inşa edilmiştir

Ayrıca 16-18. yüzyıllarda Tatar pazarcık, Saraybosna, Mostar, Çanakkale gibi yeni kurulan veya Osmanlı döneminde köyden kente dönüşen şehirler ile Balıkesir gibi eskiden mevcut olan ve hatta savaşla fethedilen Kandiye gibi şehirlerde bile yeni kiliselerin yapıldığı görülmektedir.

Devamı 2. yazımızda

Sizce bu yazı dergimizin Eylül sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Payitaht İstanbul yazdı, 109 kez açıldı, 10 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Ağu 19 09:00
İstanbul Sözleşmesi Ve Etcep Felaketi!
90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

Tarihler 2011 tarihini gösterdiğinde İstanbul’da imzaya açılan İstanbul sözleşmesi / Avrupa Konseyi sözleşmesi artık tüm partilerin üzerinde ittifak ettiği ve 1 çekimser oya karşın 246 oyla kabul edilen bir sözleşmedir

Bu sözleşmeye hiçbir parti karşı çıkmadı.

CHP Grubu'nun görüşlerini dile getiren Gülsün Bilgehan,

BDP Grup Başkan vekili Pervin Buldan,

MHP Grup Başkan vekili Mehmet Şandır

ve AK Parti Grup Başkan vekili Nurettin Canikli İstanbul sözleşmesinden memnuniyetlerini dile getirerek hep birlikte bu sözleşmeyi onayladılar

"Türkiye'nin, sözleşmenin hazırlanmasında, sonuçlandırılmasında öncülük eden 13 ülkeden biri olduğunu belirten Nurettin Canikli, “Bu sözleşmeyle Türkiye, önemli bir yükün altına giriyor” diye açıklamada bulundu.

Sahi bu sözleşme nedir?

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan, TBMM tarafından 2012’de kabul edilen, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren uluslararası bir sözleşmedir.

Türkiye Sözleşmenin ilk imzacısı ve 2011 tarihinde Sözleşmeyi ilk onaylayan ülke oldu.

İstanbul Sözleşmesinin Önsüzünde; Hedefin kadına yönelik şiddet

ve ev içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmak olduğu belirtilmektedir

81 Maddeden oluşan bu sözleşmede her ayrıntı düşünülmüş.

Bizi kendilerine benzetebilmek için İstanbul sözleşmesi eşsiz bir fırsat!

İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. Bunun hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz

İstanbul Sözleşmesi ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, İstanbul Sözleşmesi hükümleri esas alınır.

Şimdi size İstanbul sözleşmesinin toplumumuzda açmış olduğu derin yarayı sadece bir örnek ile arz etmeye çalışalım.

Geçen sene Ankara'da yaşandı bu olay. Bakın bakalım bu sözleşme aile sistemimizi, mahremiyet algımızı, nikah kurumumuzu nasılda hedef alıyormuş?

Ankara Aile Mahkemesi, Sözleşmesinin partnerler arasındaki şiddetin de “aile içi” şiddet sayılacağı yönündeki hükmünü esas alarak Zina ile hamile kaldıktan sonra sevgilisine şiddet uygulayan erkeğin evden 3 ay süreyle uzaklaştırılmasına, kadına 300 TL nafaka ödemesine karar verdi

Ankara 2. Aile Mahkemesi tarafların evli olmaması nedeniyle nafaka verilip verilmeyeceğini tartıştı

Mahkeme 6284 nolu Yasada evli olmayanlara nafaka verilmesine ilişkin açık bir hüküm bulunmadığını dikkate alarak kadının başvurusunu İstanbul Sözleşmesini esas alarak karara bağladı

Evlilik yok! Adamlar zina ediyor ve kadın hamile kalıyor! Sonra erkek sevgilisi hamile bıraktığı kadını dövmeye başlıyor

Olay hukuka! taşınıyor ve zina yapmalarına rağmen evli muamelesi görüyorlar!?

Mevcut yasalar resmen gençlerimiz evlenmesin ortalık piç dolsun diye uğraşıyor

İstanbul Sözleşmesi 45 ülke tarafından imzalanan ve 27 ülke tarafından onaylanan bir sözleşmedir

Bu anlaşma sadece aile kurumuna darbe vurmakla kalmıyor, eş cinselliğinde normalleştirilmesi için çaba sarf ediyor

Hristiyan-Müslüman ayırt etmeksizin toplum ifsad edilmek isteniyor

İstanbul Sözleşmesi hane içi şiddetin tanımını yaparken eş kavramı ile birlikte partner kavramını da ele alarak eş cinsellerin de içerisinde olabileceği ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsam alanına almaktadır

LGBTlilere karşı ayrımcılığı ise reddetmekte.

Sözleşmede Eş cinsellik dayatılıyor:

“Bireylerin toplumsal cinsiyeti, cinsel tercih/yönelim toplumsal, cinsiyet kimliği, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır"

İstanbul sözleşmesini, Almanya ancak 2018'de imzalamıştır.

Bulgaristan'da ise Anayasa Mahkemesi, Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı olduğuna karar verdi.

Anayasa mahkemesine Başvuru dilekçesi 75 milletvekili tarafından imzalandı

Bulgaristan bile kabul etmemiş bu lanetli sözleşmeyi.

Almanya ise geçen seneye kadar imzalamamış bu metni.

Ve bu sözleşmeye yanaşmayan birçok ülke var.

Kendi idam fermanımızı nasıl bu kadar hızlı imzaladık?

3 çocuk talebi bu sözleşme durdukça nasıl gerçekleşecek Sayın Erdoğan?

Sözleşme fiili yaptırımların yanı sıra eğitim alanında da değişimler öngörüyor

Devlet radyo ve televizyonlarında her ay en az 90 dakika toplumsal cinsiyet eşitliğine dair yayın yapıldıilk ve orta öğretim müfredatına, kadın erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik ders eklendi.

İstanbul Sözleşmesinin ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ projesi ayağı ise apayrı bir rezalet.

İstanbul sözleşmesi kadını erkek karşında korumak için çıkartıldığı söylense de gözden kaçırılmaya çalışılan toplumsal cinsiyet eşitliği projesi, eş cinselliğin önünü usulca açıyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği; Cinsiyet kavramını kişinin fıtratı ve yaratılışı olduğunu reddedip biyolojik kadın ve erkeklik cinsiyetlerini kabul etmeyerek eş cinselliği ve diğer sapkın cinsel meyilleri meşrulaştırıp yaygınlaştırmaktadır

Kadınlaşmış erkekler & erkekleşmiş kadınlar

Peki, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesini hangi kurumlar destekliyor?

*BM Kalkınma Programı Türkiye Ofisi

*Bilgi Üniversitesi

*Koç Üniversitesi

*TÜSİAD

*UNESCO

*BM'nin desteklemiş olduğu bir çok kurum ve kuruluş

Büyük paralar akıtıyorlar bu projenin yaygınlaşabilmesi için

Sözleşme sonrası, Uygulama merkezi Ankara olmak üzre 10 ilde;

Erzurum, Batman, Samsun, İzmir, Malatya, Şanlıurfa, Karaman, Mardin, Trabzon, Sivas Lise düzeyinde pilot uygulama başlatıldı. “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” (ETCEP) başlığıyla seminerler verildi.

Cinsiyet eşitliğine yönelik toplumsal algının, öğrencilik yıllarından itibaren düzenlenmesi amacıyla MEB, pilot çalışmasını 162 okulda başlattığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne Duyarlı Okul” projesini devreye soktu.

Bakanlık 8, ve 9 sınıflar için ETCEP Etkinlik Kitabı hazırladı.

UNESCO 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken bazı kriterler belirlemişti.

MEB ise Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi kapsamında 2014-2016 yılları arasında toplam 10 il ve 40 pilot okulda bu projeyi uygulamış oluyordu

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP Projesi, 19 Eylül 2014 tarihinden itibaren 24 aylık bir proje olarak uygulanmıştır

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesini uluslararası Siyonist kuruluşlar da desteklemektedir:

*ABD Büyükelçiliği,

*Avrupa Birliği,

*Ford Vakfı,

*Rockefeller Vakfı

*Soros Vakfı

Bu projenin en nemli gayesi eşcinselliği yaygınlaştırmak yada kabul ettirmektir.

İbretlik bir örnek: Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi kapsamında Erzurum İbrahim Hakkı Fen Lisesinde bir etkinlik düzenlendi

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Sizce bu yazı dergimizin Eylül sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Yusuf Basat yazdı, 24 kez açıldı, 1 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
10 Ağu 19 21:00

Yusuf Basat

Puan: 536

Bahar

Bahar geldi… Bahar. Doksan metre kare bir ev ve dört duvarın arasında ne kadar açabilirse o kadar açtı bahar.

Bir ilmik gibi düğümleniyorum son zamanlarda kelimeler boğazıma. Ne çözebiliyorum, nede gevşetebiliyorum. Elimde günden güne sıkı sıkıya bağlanmaya devam koca bir kelime ilmiğinden başka bir şeyim kalmadı. Anam, babam, dostlarım, sevdiğim kadın… Hepiniz affedin beni, hepiniz içimde birer ukdeden ibaretsiniz artık. Ama her şeye rağmen bu gün yine gördüm, bahar gelmiş. O asil bahar… Yakınlarımı teker teker yanına alan bir bahar. Kim bilir bana ne zaman gelecek? Kim bilir hangi kuytu köşede sıkıştıracak nefesimi ansızın? Bahar geldi bahar, canlanın ne bu hüzün, ne bu hüsran… Hisseder gibiyim, bana da yaklaştı. Diyorum ya bahar geldi bahar, şen şakrağım.

İtiraf edeyim, şen olduğum kadar darmadağın, paramparçayım. Çünkü sizlerin ölüm dediği bahar, her zaman diri tutmayabiliyor. Çoğu zaman yalnız kalıyorsun, yapayalnız. Yanındayım diyen kim varsa işte asıl baharın geldiği gün tepede güneşin olmadığını görünce onlarında yanında olmadığını görüyorsun. Bazen dostların, bazen sevdiğin kadın ne fark eder ki? Yapayalnızsın işte, en ücra köşelerin karanlığından beslenmeye mahkûm edilensin. Hayatımdaki her ölüm, bir önceki ölümü daha net, daha canlı hatırlatıyor bana. Hafızam hiç eskimedi, istikrarla her sene en az bir defa kapımı çalan ölüm bir öncekini çok daha güçlü canlandırdı. Hafızam hiç mi hiç eskimedi… Ve inanın öyle hissediyorum ki, çok derinden, en içimden, boğazımdaki sımsıkı olmuş ilmiğin bile ulaşamadığı bir noktadan çok az kaldığını hissediyorum.

Bahar geldi… Bahar. Doksan metre kare bir ev ve dört duvarın arasında ne kadar açabilirse o kadar açtı bahar. Bazen can yakarcasına, bazen de ardındaki ışığı ile büyülercesine. Fakat hissim derin, hissim güçlü, hissim ilk gün ki gibi canlı. Hazzım baharı kucaklamaya hazır.
10.08.2019

Sizce bu yazı dergimizin Eylül sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Payitaht İstanbul yazdı, 127 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 211 yorum yapıldı.
8 May 19 09:00
Ramazan Ay'ı Hendek ve Tebük'e Denk Gelirse!"

Mübarek Ramazan ayını idrak edeceğiz / ediyoruz. Rahmet ayı kimini rahmetiyle yıkayıp arındıracakken, kiminiyse daha da ziyana uğratıp belkide iflas ettirecek….

Oruç, nefislerimizi dizginliyor ve Rabbimize karşı daha yakın olma anlamında bize köprü oluyor... Kimileri bu köprüyü çok hızlı geçecek, kimileri vasatı muhafaza ederken, kimileriyse köprüyü yürüyemeyecek belkide …

Özellikle göz, kulak ve dilimizin balans ayarlarını tekrar gözden geçirecek, tuttuğumuz orucun yanımıza sadece açlık ve susuzluk olarak kalmasını önlemiş olacağız...

Arızalar mümkün mertebe giderilecek ve 11 ayın kaybı, hızlı bir şekilde telafi edilmeye, giderilmeye çalışılacak...

Yaz aylarında oruç tutmak… Aslında zor gibi... ister istemez korkutuyor insanı...

Her gün 16 saat aç kalmak, yemek yiyememek... Susuz kalmak... ve Bu halde çalışmak... zorluyor bizi...

Neyse ki “Tebük Gazvesi” imdadımıza yetişiyor... “Sıcağı” taaa iliklerimize kadar hissediyoruz...

Tarih sayfaları bize, 30 bin kişilik Sahabeyi Kiramın, Bizans ordusuna karşı galip gelmeden önce “sıcağa ve kızgın çöl kumlarına” nasıl galib geldiğini soğuk kanlılıkla anlatır...

Kavurucu çöl sıcağı ve ateşten kumlar! Sahabe Efendilerimizin Cennete girebilmeleri, Allah’ın rızasına vasıl olabilmeleri adına bulunmaz bir fırsat...

Evet ne açlık, ne susuzluk, ne sıcak, nede 220 km’lik uzunca bir yol, Sahabe Efendilerimizi mağlub edemiyordu...

Neyse ki “Hendek Savaşı” da imdadımıza koşuyor... “Açlığı” karnımıza taş bağlamadan hissedebiliyoruz...

1 ay boyunca kuşatılan Medine’yi Münevvere… Açlıktan karnına taş bağlayan Allah'ın Rasulü ve dava arkadaşları… İki düşman arasında helak olma korkusu… Münafıkların, küfre ne kadar da yakın olduklarını yakînen müşahede etmek… Tarih olmaya ramak kala, tarih yazmak!… İyi ki varsın “Hendek” İyi ki varsın…

Bu yaz sıcaklarında, susuzluktan dudakları çatlamış, boğazı kurumuş, gözleri kısılmış ve elleri ayakları yorgunluktan tutmayacak bir seviyeye gelmiş olan oruçlu bir Müslümanın karşısında, hiç umursamadan çok rahat bir şekilde içilen soğuk bir su, yada açık alanda restoran veya lokantalarda yenen leziz yemekler, biz Müslümanlara, bu dünya hayatında ki imtihanın hiçte kolay olmadığını, olamayacağını göstermekte...

Acaba bu Ramazan ayında yine televizyonlarda bitmek bilmeyen imsak tartışmalarını ve herhangi bir hastalık ve yaşlılığı olmamasına rağmen, kendisine adeta kurbanlık koyun misali bir fakir arayıp, bulduğu fakirin eline tutuşturduğu 20 lirayla, tutması gereken orucu, çok ama çok ucuza satan, kendince akıllı Müslümanlar! Görecek miyiz?...

Diğer tarafta 220 km’lik tebük seferine ne yiyeceği nede bineği olmadığı ve cihada katılmadıkları için, Allah Resulüne ağlayarak gelen sahabe efendilerimiz!

Ve son söz Rabbimizden:

“Rab'leri Katında onların mükafatı, altlarından nehirler akan adn cennetleridir, orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah onlardan razı ve onlar O'ndan (Allah'tan) razıdır. İşte bu, Rabbine huşû duyan kimseler içindir.” (Beyyine 8)

08-07-2015

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 145 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
30 Nis 19 17:00
Kutsal Yolculuk
5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

Mekke ve Medine'ye bir Umre ziyaretimiz oldu.

Allah c.c) ve Efendimiz s.a.v)'in misafiri olduk.

Mescid-i Nebevi ayrı güzel, Kabe'yi Muazzama ayrı güzel.

Yönetimden kaynaklanan Her türlü olumsuzluk ve eksikliğe rağmen, Kesinlikle fırsatını bulup gitmek lazım...

İlk durağımız sevgililer sevgilisine, Efendiler Efendisine oldu.

Mescidi Nebevi çok güzel. Mescidin Yeşil Kubbesi, Efendimizin yeşil sarığını temsil ediyor.

Efendimiz hâlâ yeşil kubbenin altında ümmetinin dertlerini dinliyor.

Efendimizin gerçekten ölmediğini görebiliyorsunuz...

3819895258f28d856311fdce4621bcb01556634520

Bir çok ülkeden gelen Müminler Efendimize derdini anlatmaya gelmiş gibi.

Efendimiz ise Hane-i Saadetlerinde kendisine gelen müminleri teskin ediyor.Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Evet, Efendimiz hâlâ Sağ...

Mescidin İçinde bulunan Ashabı Suffa hâlâ hınca hınç dolu. Efendimiz s.a.v) ise Suffe Ashabına gözü gibi bakmaya devam ediyor.

Ebu Hureyre r.a) ise hâlâ Efendimizden bir hadis daha rivayet etmek için pür dikkat Efendimizi izliyor.

Mescidi Nebevi'de Ashabın ruhları saf tutuyor...

Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer tüm vakarıyla Efendimizin s.a.v) yanında ayakta bekliyor.

Efendimizi selamlamaya gelenler Ebubekir r.a) ve Ömer'i r.a) dualarına katarak şeref kazanıyorlar.

Selamlamayı bitiren misafirler, heybelerinde Efendimizin şefkati Sıddıkın sadakati ve Faruk'un adaleti ile dönüyorlar...

Hz Aişe Annemiz Hücre-i saadet içerisinde, perdenin hemen arkasında dünyadan gelen tüm Müminlere Efendimizin hayatından dersler anlatmaya devam ediyor.

Efendimizi ise hâlâ kimseyle paylaş(a)mıyor diğer annelerimize karşı hâlâ kıskanç.

Hatice Annemiz ise Efendimizi Mekkede bekliyor...

Mescidi Nebevi her Namaz vakti toplamda 1 milyon Mümini bağrına basabiliyor.

Mescidin avlusu başka güzel. Kimisi namaz kılıyor, kimisi Kur'an okuyor, kimisiyse melül melül Yeşil Kubbeyi seyrediyor.

Tüm bu güzellikler Mescid sınırları içerisinde, Dışarı çıkınca rüya bitiyor...

Medine'yi Münevvere elimizden çıktıktan sonra (1919), şehrin yüzü hiç GÜLmemiş.

Efendimizin Gül şehri, Beton şehrine dönmüş maalesef.

Mescidi Nebevinin etrafını çepeçevre kuşatan yüksek oteller, Mescidin üzerine bir Heyula gibi çökmüş durumda...

Medine'de ne yeşillik, ne mimari nede tarih kalmış. Mescidi Nebevi şehre nefes aldırıyor resmen... Efendimizin varlığı Şehri hala münevver kılıyor.

Nefes almak için Efendimizin mescidine sığınıyoruz, Mescidin iç sınırları başka bir dünya, dış sınırları başka bir dünya...

Cennetül Baki mezarlığını düzleyen Suud Vahhabileri, otellerin boyunu yükseltebildikleri kadar yükseltmişler.

Toprağın altında yatan sahabeye hürmet etmeyin, onlardan medet ummayın diyen Suudlar, sabah akşam Amerika'dan medet umma zilletine duçar oldular...

Bir gece vakti Uhud'a gittik. Efendimizi Mekke müşriklerinden koruyan yarığı ziyaret etmek istedik.

Efendimizi bağrına basan Yarık, Suud yönetimi tarafından betonla kapatılmış ve etrafına demir teller örülmüş.

Ama Yarık içerisinden gelen Efendimizin kokusunu hâlâ engelleyememişler...

Uhud şehitliğini ziyaret ettik. Hz Hamza'ya, Musab bin Umeyr'e ve Şehid olan 70 sahabeye selam verdik.

Şehitlikten Muhteşem bir koku geliyor. Okçuların terk ettiği Ayneyn tepesine çıktık. Efendimizin sözlerinin dünyadaki tüm ganimetlerden daha değerli olduğunu daha iyi fark ettik...

Hendek'i ziyarete gittik ama Hendekler çoktan kapatılmış, artık üzerinden otoban geçiyor.

Efendimizin ve ashabının 1 ay boyunca, karınlarına taş bağlayarak kazdıkları kilometrelerce Hendek yolunu kapatan Suudlar, Efendimize ve ashabına ait olan bir hatırayı daha silmiş oldular...

Efendimizin şehrinde, Mescidi Nebevi dışında Efendimize ve Ashabına ait hiç bir hatıra ve tarihi yapı bırakılmamış.

Osmanlı izleri bile silinmiş. Osmanlı bakiyesi olan Osmanlı tren istasyonu ve Amberiye mescidini ise neden yık(a)mamışlar hala anlamış değilim...

Medine'den ayrılma vakti geldi. Tüm kafile hüzünlü. Efendimize nasıl veda edeceğiz?

Son Selamlamayı yapmaya gidiyoruz. Adım adım Efendimize yaklaşıyoruz ve Son selamlama!

Kimisi küçük çocuklar gibi bir sütunun arkasına çekilip ağlıyor kimisiyse ağladığının bile farkında değil...

Efendimizle zorda olsa vedalaştık.

Bembeyaz ihramlarımızı giydik.

Helal olan şeylerde artık bize haramdı.

Kabe'yi Muazzama'ya doğru yol alıyoruz.

Lebbeyk seslerimiz, bizden önce Kabe'nin duvarlarını selamlıyor.

Hacerul Esved tüm vakarıyla bizi bekliyor...

Yol bitiyor ve Mekke'yi Mükerrem'ye giriş yapıyoruz. Herkeste çocuksu bir heyecan. Kabe'yi Muazzama'ya kavuşmaya çok az kaldı.

Otellerin yüksekliği başımızı döndürüyor, nereye baksak birbiriyle yarışan yüksek yüksek oteller.

Kiminin Şevki kırılıyor, kimisi otelleri görmüyor bile...

Kabe'yi ilk görenlerin yapacağı dualar geri çevrilmezmiş.

Kafamız ayak uçlarımıza mıhlanmış, bebekler gibi emekliyoruz.

Kafile hocalarının "kimse kafasını kaldırmasın, çok az kaldı" uyarısı Kabe'yi görme arzusunu dahada kamçılıyor.

Ve bir ses duyuyoruz "Kaldırın Başınızı!"...

Kabe'yi Muazzama bütün ihtişamıyla kendisine gelen misafirleri karşılıyor.

Hacerül Esved'in önü hınca hınç dolu. Mültezem'e yapışan müminler kopmak bilmiyor.

Ve Altın Oluk'un Ayrı bir güzelliği var. Türkiye'nin kıble istikameti. Türkiye'den gelen müminleri cezbediyor...

Kabe'nin etrafı devasa yapılarla işgal edilmiş. Kabe'yi Muazzama dışında kalan tüm tarihi yapılar, yükselen otellerin altında kalmış.

Efendimizin İslamı ilk tebliğ ettiği Ebu Kubeys tepesi'nin üzerinde yükselen oteli görünce kolumuz kanadımız kırıldı.

Mekke'ye ihanet edilmiş...

Hira Nur dağına çıktık ve Efendimizin inzivaya çekildiği mağarada namaz kıldık.

Efendimiz Hira'dan Kabe'yi seyrediyordu. Bizde seyretmek istedik Ancak Zemzem Tower denilen ucubeden başka bir şey göremedik.

Kabe'nin hürmeti hiç bir dönemde bu kadar çiğnenmemişti...

İngilizler Mekke ve Medineyi kime teslim edeceklerini gayet iyi biliyorlarmış.

Bu Kutsal şehri Arapların asillerine değil de bedevi kısmına vermekteki ısrarlarını şimdi daha iyi anladım.

Çöl Bedevilerine medeniyet üretmiş 13 asırlık şehirleri yağmalasınlar diye teslim ettiler..

Sayılı günler çabuk geçti. Kabeyi Muazzama'ya da veda vakti geldi.

Son Veda Tavafı sarstı bizi.

Başka tavaf olmayacaktı artık. Kabeyi son görüşümüz, Hacerül Esve'de son selam verişimiz, Altın oluğa son bakışımızdı.

Efendimizin Mekke'den çıkartılırken ki ruh hali bizi çepeçevre kuşattı...

Umre yolculuğunda donanımlı Hoca çok önemli. Kutsal beldeyi size yaşatması lazım. Gittiğimiz Umre turu güzeldi Ticari kaygılarına set çekip Allahın rızasına talip olduklarına şahit olduk.

Bazen "Meşhur" hocaların veremediği manevi havayı "Meçhul" Hocalar büyük bir samimiyetle verebiliyordu...

Umre’ye daha gitme fırsatı olmayanlar niyetlerini tazelesin ve en yakın zamanda bu kutsal beldelere gitme şerefine nail olsunlar.

Bu beldeler suudların değil ümmetin ortak mirasıdır. Asla Mekke ve Medineyi onların tekeline bırakmamalıyız...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 195 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 43 yorum yapıldı.
10 Nis 19 17:00
İslam Modernizmi ve Selefilik Bize Neyi Dayatıyor!
492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

Zor bir zaman diliminden geçiyoruz… Yaşamış olduğumuz bu garip zaman dilimine kısaca “Âhir Zaman” deniliyor…

Hak ve Hakikate dair her ne varsa, hâlâ ilk günkü gibi saf ve berrak duruyorken, kimi illüzyonist ve sihirbazlar yaptıkları el çabukluğu ile bu hakikatleri perdelemeye çalışıyorlar…

Sadece gençlerimizin değil, belki de birçoğumuzun kafası biraz karışık… Bir yanda siyasetin hızlı atmosferi ve yoğun gündemi, diğer yanda gevşeyen din anlayışımız… Her geçen gün, kulluğumuz biraz daha dumûra uğratılıyor…

Bir yanda Modernist Hocaların “İslam Dinini Yeniden Keşfeden” garip halleri, diğer yanda kendilerine selefi deyip, Selef ulemamızın çizgisini ıskalayan ve Müslümanları İslam dairesinden zorla atmaya çalışan gerçek Müslümanlar!

14 asırdır ümmeti Muhammedin ana gövdesini oluşturan Ehl-i Sünnet ’in / Sevadı Azam’ın yolu ise ya sahipsiz yâda garip gibi… Canhıraş bir şekilde bu ana gövdeyi tüm Bid’at Fırkalara karşı savunan Hocalarımız ve ulemâmızın gayretleri ise bir yere kadar galiba…

14 asırdır ümmeti Muhammedîn üzerinde yürümüş olduğu bu geniş yol, artık öyle yâda böyle birilerine dar geliyor!

Ehl-i Sünnete burun kıvıran, bu yolu hafifleyen ve her fırsatta eleştiri tahtasına oturttuğu bu ana gövdeye nişan alıp ateş etmekten haz alan bu iki “Popüler / Güncel” akıma değinmek istiyoruz…

●Selefilik ve Modernizm…

Okuyan / Araştıran veya dini ilimlere meraklı olan insanımızı ve özellikle de gençlerimizi bekleyen bu iki tehlike bize neleri dayatıyor?

Bir birine zıtmış gibi duran bu iki farklı Fırka’nın bazı ortak özelliklerini dile getirdiğimizde, bize dayatılan birkaç hususu da faş etmiş olacağız…

1) Bu iki Bid’at Fırka’nın ana paradigması şu şekilde işliyor;

“Ümmeti Muhammed tarih içerisinde yoldan çıkmıştır. Yaşanan bunca yenilgilerin sebebi, İslam dininin yanlış anlaşılıp doğru yaşanmamasından kaynaklanmaktadır... Müslümanların tekrardan eski izzet ve ihtişamlarına kavuşmalarının tek yolu; Müslümanların tarih içerisinde oluşturmuş oldukları her ne varsa onları bidat (Selefilerin iddiası) veya tahrif (Modernistlerin iddiası) edilmiş değerler olarak görüp, bu oluşturulan Değerleri / Kültürü / Medeniyeti / Müktesebatı ve Tarihi inkâr ederek hatta onlarla savaşarak, “Selefi Salihin” denilen ilk üç neslin yaşadığı döneme yani Asr-ı Saadete tekrardan geri dönmek!

Peki, Selefilerin ve Modernistlerin Bu iddialarını gerçekleştirebilmeleri için önlerindeki en büyük engel nedir?

Ümmet Muhammedin kahir ekseriyetinin amel ettiği ve benimsediği İtikâdi ve Fıkhi mezheplerimizdir!

Mensup olduğumuz Mezheplerdeki yaşanabilecek gevşekliklerin açacağı boşluğu bu iki Bid’at fırkanın çok rahatlıkla doldurabileceğini akılda tutmak lazım….

2) Mezhep (sistem) karşıtı söylemler…

Selefilerle Modernistlerin bir diğer ortak özellikleri ise; Mezheplere karşı olan alerjileri!

Bir selefi için mezhep; Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkmış Bid’at bir oluşumdur! Mezhebin doğrusu yada yanlışı olmaz! Çünkü mezhepler, ne Peygamber (a.s) nede Sahabe döneminde görülmemiştir. Dolayısıyla herhangi bir mezhebe intisap, Asr-ı Saadetten uzaklaşmaktır!

Modernistlerin ise Mezheplere karşı çıkışının ana sebeplerinden biri, “Ulema ve Fukâha’nın” İslam dinini zorlaştırdıkları, dinde olmayan hükümleri bir şekilde dine ekledikleri ve yaptıkları içtihatlarda dini kendi tekelleri altına almalarıdır!

3) İçtihad Yapma Arzusu!

Hicri 4. Asırda kapanan mutlak içtihad kapısı, malum iki kesim tarafından zorlanarak açılmaya çalışılıyor…

Zaten bu iki Bid’at fırkanın; Müslümanların yaşadığı Tarihi yok sayıp preslemeleri, bununla birlikte mezhepleri de inkâr ederek her konuda içtihad yapma arzuları, Modernist ve selefileri birleştiren ortak paydalardan birini daha oluşturuyor…

Bununla birlikte Modernistlerle selefilerin ayrıştığı ve zıtlaştığı birçok hususta var. Mesela bunlardan birisi; Modernistler genel olarak hadisi şerifleri dinde delil kabul etmezler. Selefiler ise hadisi şerifler konusunda Modernistler’den ayrılarak Hadisi şeriflere önem verip dinde delil kabul ederler. Ancak kimi selefilerin de Allah’ın selbi sıfatlarını anlatan Hadisi şerifleri mutlak bir şekilde zahirine yorumlayıp tescim ve teşbih çukuruna düşerek ayrı bir arızaya kapı aralıyorlar!

Özetle söyleyecek olursak:

Üzerinde bulunduğumuz Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat zemininde yaşanabilecek herhangi bir kayma ve sapma, bizleri bu ve benzeri Bid’at Fırkaların çukuruna düşme veya onların fikirlerine kapı aralama yanlışlığına sürükleyecektir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Turali Aydoğan yazdı, 118 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 87 yorum yapıldı.
10 Mar 19 05:00
Düşüncemiz Kadar İnsanız

İnsanlıktan tamamen umudunu yavaş yavaş tamamen yitirecek biri olarak yazıyorum bu yazıyı.

Saat 03.55'te nefretimi kusmak için yazıyorum. Karşıma çıkmaktan vazgeçmeyen hödükler için, iki kelimeyi bir araya getirebilecek kadar kendini eğitemeyen keresteler için, karşısındakine saygısı olmayan düşüncesiz yontulmamış odunlar için yazıyorum.

Ne zaman unuttuk insan olmayı ? Birinden bir şey istemeden önce selam vermemiz gerektiğini, bir yere girdiğimizde bir merhaba demeyi veya küçük bir tebessüm etmeyi.Ne zaman kendimizi bu kadar beğendik ? Ne zaman başladık kendimizi üstün görmeye ? Ne zamandan beri ben bu üstünlük yarışının dışındayım ? Ölümsüzlüğün sırrını mı buldu bu yolda böbürlene böbürlene yürüyen aslan parçası ? Küçük dağları mı yaratmış insanlara tiksinerek bakan yürüyen makyaj ?

Bazen gözlemliyorum kendimce çevremde olup biteni insanların birbirleriyle olan etkileşimini. Bazen bir parkta oturuyorum , bazen bir bankta. Bazende bankada sıra beklerken bakıyorum bir sağa bir sola. Bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir ? Sözcüklerle kendini ifade edemeyen ot geldiği dünyadan saman gidecek kişiler ne zaman bey efendi oldu ? Neden yükselttik insanları, neden onlara bu görgüsüzlük ve kendini beğenmişlik sıfatını hediye ettik ? Neden kendimiz olamıyoruz iş yerinde ki halimiz ile yemek yemeye gittiğimiz büfedeki veya sigara alacağımız marketteki halimiz neden bir değil ? Kendimize nasıl yakıştırıyoruz iki yüzlü olmayı ? Yoksa farkında mı değiliz ? Bence farkına varmak istemiyoruz hatta bunun farkına varmamızın istenmesinden bile rahatsızlık duyuyoruz. Empati kelimesini ilk defa duyan birimiyiz ? Sıra bize gelince karşımızdakinden bekleriz. Çok mu benciliz yoksa gerçekten farkında mı değiliz ? Ya da düşünmeyi bilmiyoruz. Gerçi sorsalar bizden düşüncelisi yok ama ! Neyse ki istisnalar var bununla avunabiliriz...

Bazen öyle bir insan çıkıyor ki karşınıza tam nefretinizi kusarken fikrinizi değiştiriyor.  Bazen de bir düşünce fikrinizi değiştirir, bir hayal, bir varsayım, bir hatıra, bir rüya..  Bir çatı yok mu çirkin, yalnız, umutsuz hisseden insanları bir çatı altında toplayabilecek ? Bence var hayallerimiz var, kitaplar var, kitaptaki kahramanlar biziz, filmlerdeki başrol biziz, konular biziz, gündem biziz.. Düşünelim, geniş düşünelim düşüncelerimizde sınırlar olmasın bari.. Hayal edelim ufkumuzu genişletelim.. Ne kadar insanız bir oturup düşünelim..

Bizi biz yapan şeyleri unutmamak dileğiyle...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Mar 18:09

Baya yazım hataları yapmışım yazdığım anki halimden olsa gerek :))

Zihni Yıldız yazdı, 163 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 15 yorum yapıldı.
3 Mar 19 09:00
İz'ler Terminali
14fbea3308929746128efc46e67567371551594476

14fbea3308929746128efc46e67567371551594476

Tanıştırayım: Şu elimde tuttuğum kitap artık benim en sadık dostum. Kütüphanemin üst rafındaki yerini aldı. Huzurunuzda sayfalarından öpüyorum. Bu üstün başarısından dolayı kendisini tebrik ediyorum. Eşya deyip geçmemek lazımmış, bunu anladım. Vefanın göğe çekildiği bu devirde vefakarlığın zirvesini yaşattı bana. Acayip duygulandım, onu orada beni beklerken görünce. Anlatayım:

Geçen hafta sonu bir dostumun oğlunun düğünü vesilesi ile şehir dışına çıkmam icab etti. Otobüsle gideceğim. "Okumakta olduğum kitabı da yanıma alayım da gidip gelirken yolda bitiririm" diye düşündüm. İki sene önce aramızdan ayrılan merhum Akif Emre'nin İz'ler kitabı. Hayat yolculuğunda karşılaştığı mekanların, şahsiyetlerin kendisinde bıraktığı izleri kaleme almış. Tam benlik. Zaten Akif Abiyi bu konuda kendime üstad kabul ettim. Keşke bundan onun da haberi olsa idi. Mekanı cennet olsun.

Yol arkadaşımla birlikte otobüs terminaline gittik. "Namaz, yolda komaz" düsturu gereği otobüse binmeden önce mescide uğramam/ız gerekiyor. Onu kalorifer peteğinin üzerine koyup durdum divana. Çıkışta bir eksiklik hissettim etmesine de kontrol listemde onu hatırıma getirmedim maalesef. "Cüzdanım yerinde, cep telefonum yanımda, anahtarlar duruyor, zaten valiz de yok. O halde unuttuğum bir şey yok" deyip bindim otobüse. Epey bir yol aldıktan sonra aklıma geldi kitabı mescitte unuttuğum. Eyvah dedim ama çok geçti artık. Yaşlandıkça unutkan biri olacağımı bir kez daha anladım. Kitabı kim fark edip alırsa ona helali hoş olsun diye geçirdim içimden. En kısa sürede yenisini alıp kaldığım yerden devam edeceğimi de söz verdim kendi kendime.

"Veni, vidi vici" faslından sonra yine bir ikindi vakti yine aynı terminaldeyim. Aradan 2 gün geçmiş. Abdesthaneye uğramadan mescide daldım. Son bir ümit, heyecan dorukta. Kaloriferin üstü boş. Ufaktan bir hayal kırıklığı. Elimi, yüzümü, başımı ayağımı suyla temas ettirip kendime geldikten sonra bir baktım Kur'an rafında bulunan kitapların arasından kiremit renkli dostum bana göz kırpıyor. Nasıl sevindim bilemezsiniz. "Cevâb Veremedi" adlı kitabın altına saklanıp beklemiş beni. Demek kimsenin dikkatini çekmemiş. Ya da, bunun oraya öylesine terk edilmiş bir kitap olmadığını anlayacak yolcu/lar geçmemiş bu handan. Her ne oldu ise olmuş sadık dostum beni beklemiş. Bağrıma bastım onu. Şimdi daha bir dikkatle okuyorum satırlarını. Akif Emre beyefendiyi minnet ve rahmetle yâd ediyorum her elime alışımda.

Yaa, işte böyle sevgili okur. Eşya deyip geçmemek lazım. Onların da halleri var, duyguları var, hisleri var. Babamın bir nalbant takımı vardı mesela, gözünden gözüne inanamazdı. Neyse, lafı uzatmayalım, bana müsaade ederseniz sadık dostumla baş başa kalmak istiyorum şimdi.

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 328 kez açıldı, 25 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 30 yorum yapıldı.
8 Şub 19 17:00
Ümmeti Muhammedin İlgâ Edildiği Tarih:3 Mart 1924!

Hz Peygamber a.s)’dan itibaren Müslümanlar tarihleri boyunca, dinlerini hep bir devlet çatısı altında sürdürdüler. Tâki 3 mart 1924 yılına kadar!

İrili ufaklı yüzlerce devlet kurulup yıkıldı... Bu devletler arasında ismi kalıcı olanlar oldu: Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlı islam devleti gibi...

Bu ismini saydığımız devletlerde Hulefa-i Raşid'in de olduğu gibi Şura sistemi tam anlamı ile uygulanamadı. Saltanat ile birlikte hilafet devam etti...

(Abbasiler ve Selçuklular’da devletin üst yöneticilerinden teşekkül eden Divân’lar Şura görevini ifa etmiştirler. Osmanlı devletinin Tanzimat'a kadarki döneminde ise, Divân-ı Hümâyûn bir şûrâ meclisi olarak devletin önemli işlerini yürütmüştür...

Sosyal münasebetlerin çoğalması, devlet işlerinin artması ve her sahada mütehassıs kimselere ihtiyaç duyulması sebebiyle “şûrâ” görevinin, branşında uzman olanlardan seçilmiş üyelerden meydana gelen milletin kalbi hükmündeki bir meclis tarafından ifa edilebileceği görüşü, Tanzimat sonrasında ağır basmış ve Osmanlı Meclis-i Mebusanının kurulması ve Meşrûtiyetin ilanında bu görüş şer’î bir dayanak teşkil etmiştir... Ahmed Akgündüz)

Peygamber a.s)’ın vefatından sonra şura sistemi ile 4 halife seçildi. Her halife farklı yöntemlerle iş başına geldi... Şura’ya dayalı hilafet sistemi toplamda 30 yıl sürdü.

Daha sonra ise Hz. Muaviye, oğlu yezide daha kendisi hayatta iken biat topladı, böylece ilk dört halifenin oluşturduğu şura sistemi akamete uğradı. Artık halifeyi Şûra (Ehlü'l Hal ve'l-Akd) değil, babadan oğula geçen saltanat sistemi belirliyordu...

Saltanatla seçilmiş halifeler iş başına geldiklerinde İslami hükümler askıya alınmıyordu. Tüm hızıyla Cihad devam ediyor, namazlar kıldırılıyor, kısaslar uygulanıyor, ilim faaliyetleri devam ediyordu...

Peki problem neredeydi? Problemin iki vechesi vardı:

1) Kuranı Kerim ile emredilmiş, Hulefa-i Raşid'in ile uygulanmış şura sisteminin yara alması...

2) Saltanat sistemi kendi içerisinden hem “Yezid bin Muaviyeyi” hemde “Ömer Bin Abdülazizi” çıkartabiliyordu. Saltanat, kişinin hilafete ehil olup olmadığına bakmıyor, kardeş sıralaması veya kan bağı işi tayin ediyordu..

Saltanat bir zulüm aracı olarak kullanılmadığında, iyi ve salih idarecilerin iş başına geldiği ve Müslüman halkın iyi ve güzel idare edildiği de bir hakikattir...

Halife –Saltanat sisteminde, Müslümanların hem iyi idare edilmesi hemde İslam ahkamının devlet eliyle uygulamasına en güzel örnek herhalde Osmanlı İslam Devleti olsa gerek....

Osmanlı Devleti, mevcut eksik ve aksaklıklarına rağmen, Müslümanları bir arada tutmuş, 3 katıda ilayı kelimetullah bayrağını sallandırmayı başarmış, küffara kılıç sallamış, dünyadaki mazlum Müslümanlara gücü nispetinde yardımcı olmuş ve sırt çevirmemiş...

Osmanlı Devletinden önce Haçlıların saldırısına maruz kalan ümmeti Muhammed, Osmanlı ile birlikte Haçlıları / Avrupalıları kendi yurtlarında, kendi kıtalarında muhasara etmeye başlamıştır...

İki kez Viyana kuşatıldı (1529 – 1683) ama alınamadı... Viyana ecdat tarafından feth edilemese de, Haçlılara / Avrupalılara müthiş bir korku salındı! Osmanlı korkusu Avrupayı paranoyak yapmaya yetti. Artık yapacakları her hesabı, Osmanlı Devletini akılda tutarak yapmak durumundaydılar...

Kendi aralarında parçalara ayrılmış Avrupalı Hristiyanlar, Osmanlı korkusu ile, tekrar birleştiler ve Osmanlı Devletini bertaraf etmek için Yüzyıllarca çalıştılar...

Avrupa, Batıdaki tehlikeydi. Peki ya Doğudaki tehlike?

Doğuda ki Fitne ve fesadın adı ise; İran / Safevi devletiydi. Osmanlı devleti, 1514’de Çaldıran meydan muharebesinde bu büyük fitneyi söndürdü! Bugün ki gibi Müslüman kanı akıtıp her türlü fitneye alet olan İran / Safevi Devletine Yavuz Sultan Selim böylelikle haddini bildirmiş oldu!

Devletlerde insanlar gibi doğar, büyür ve ölürlerdi... 6 asırlık ihtişamlı Osmanlı Devleti tarih sayfalarındaki yerini almak için hazırlanıyordu...

II. Abdulhamid Han tüm siyasi dehasına rağmen, kendisine karşı aklını ve gönlünü Batı’ya kaptırmış jöntürkler ile kendisini bir türlü anla(ya)mayan bazı alim, şair ve mütefekkirlere karşı yenildi...

Haçlılar / Batılılar / Avrupalılar Osmanlıyı durdurmayı başarmışlardı! Asırlardır başlarına musallat olan ve bir kâbus gibi üstlerine çöken Osmanlı korkusu son bulmuştu! Osmanlı'nın zayıflaması ile birlikte, artık sömürdükleri yerleri daha rahat sömüre bileceklerdi...

Hindistan ve Afrika kıtası'nın yer altı ve yer üstü zenginlikleri, Batı'nın kabaran iştahını artık daha da kamçılıyordu...

Peki ya İstanbul? Hele Ayasofya Camii! 1453 yılında kaybettikleri Konstantinopolis artık çok yakındı!

İstanbul düşman kuşatması altında iken, Sultan Vahdeddin Anadoluyu düşmana karşı örgütmek amacıyla tam yetki ile bir heyet gönderdi. Bu heyet Anadolu'daki Müslümanları düşmana karşı örgütledi ve bazı başarılar elde edildi...

Ancak Anadolu'ya gönderilen heyet kuşatma altındaki İstanbul ve padişaha ihanet edip Osmanlıya karşı cephe aldı...

Artık Osmanlı sadece Haçlılar tarafından değil, Batı ile ittifak yapan ittihat ve terakkinin devamı olan Kemalist kadrolar tarafında da kuşatılmıştı...

Ankara’da kurulan yeni siyasi mekanizma, Batının kendi eliyle yapmak istediği şeyleri yapmakla görevlendirildi... Ankara Batı'nın kendisine vermiş olduğu görevleri harfiyen yerine getirdi!

Batı'nın bir daha yeni bir Osmanlı tecrübesi yaşamasına asla tahammülü yoktu!

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile (Bu anlaşmayı imzalayanlar Mustafa Kemal'in bakanları olan Fethi Okyar ve Rauf Orbay’dır) Osmanlı Devleti fiilen sona erdi… Ancak İstanbul hala direniyordu…

Ankara'daki yeni yönetim, İstanbul'a son darbeyi 1 Kasım 1922’ de Saltanatı kaldırarak indirdi!

Ankara, artık yeni bir sayfa açmak istiyordu... 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen yeni rejim ile ilk adım atılmış oldu… Osmanlı saltanatına son veren Kemalizm, kendi saltanatını cumhuriyet adı altında kurdu...

3 Mart 1924 tarihinde ki “Hilafetin İlgâsı” kanunu, ümmeti Muhammed için bir kırılma noktası oldu... Bu tarih, artık Müslümanların uzun bir süre, Dinlerini Devletsiz bir şekilde yaşamalarının habercisiydi!

Çok sıkıntılı bir devrin kapısı aralanıyordu. Artık küffara kılıç çalma döneminden, Müslüman kalabilme dönemine girmiştik…

Eğer bu "Müslüman kalabilme" devrinden "Müslüman olarak devam" edebilirsek, tekrar elimiz kılıç tutabilecek ve Hakkı hâkim kılabilecektir!

                                                                                                                 10-06-2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gökhan Alkan yazdı, 135 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
25 Ara 18 13:00
Farklı Düşünelim
İnsanların ne yapacaklarını bilmesi, ileride ne veya nasıl olacağını az çok tahmin edebilecek seviyeye gelmesi ne hoş bir şey. Bu bir anlamda kendini gerçekleştirmek de olabilir tabii ki. Bahsedeceğim şey ise birazcık farklılaşıyor buradan. Gerçekten ülkemizde olan gelişmelerden uzak kalmak gerçekten zor. Hani bütün örnek alınabilecek kişilerin dediklerine katılıyorum aslında. Bir ülkede siyaseti ya da ekonomiyi gençler kafalarına takıp gelecek korkusu yaşamamalı. Gençler daha çok yarını inşa etme üzerine hayaller kurup desteklenmeliler diye düşünüyorum. Fakat günümüz şartlarında o kadar çok kutuplaşmaya müsaitiz ki kapı komşumuzla , ki bu kişi başımıza bir iş geldiğinde ilk koşacak olan kişiyken, hiç tanımadığımız adamlar yüzünden tartışmaya girip kanlı bıçaklı konuma gelebiliyoruz. Hani gerçekten olay şuna geliyor daha sonra , eğer karşındakini ele geçirmek istiyorsan önce onu olabildiğince küçük parçalara ayırman gerekir ki en güçsüz konuma düşsün. Bir futbol takımı için sohbetini kesen insanlar lütfen kendilerini güçlü bir insanım diye teselli etmesin.Yarını düşünüp kurgulama aşamasında olmamız gerekirken bir futbol takımı için, bir siyasi parti için parçalamadığımız ne kalbimiz kaldı ne de kişiliklerimiz. Konuşulması gereken konular o kadar farklı ki şu an gündemimizde olanlarla. Bilginin özgür ve bedava olmasını konuşmamız gerekiyorken konuştuğumuz şey, 'parasını verip aldığın internetin paylaşılmasının dahi ücretli olacağı'. Gerçekten  olmamız gereken yerden her gün daha geriye gidiyoruz. İçinde olduğumuz dönem uzay dönemi iken uzayı keşfetme hayalleriyle insanlar insanlığın geleceğini kurgulamaya çalışırken, biz ise ekonomiden bahsediyoruz. Konuşulması gereken şeyler çok farklı. Geleceğin hayallerini kuralım, yarını inşa edelim, ki yarınlarımız var diyebilelim. Kendinize iyi davranın ..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ulusal İnisiyatif Hareketi yazdı, 1138 kez açıldı, 220 misafir olmak üzere 222 kişi beğendi, 37 yorum yapıldı.
7 Ara 18 17:00
Unutturulmak İstenen Tarihi Hacı Piri (Tekke) Cami!

Tophane’nin Kâdiriler yokuşunda bulunan ve 2 Nisan 1997 yılında “muamma” bir şekilde yanan Hacı Piri (Tekke) Cami, aradan geçen 22 yıla rağmen hala ibadete açılmış değil...

Yandıktan sonra Neredeyse 15 yıl hiç kimse (ne devlet nede tekke müdavimleri) bu camiyi ayağa kaldırmak için bir müdahalede bulun(a)madı...

15 yıl boyunca tamamen çürümeye ve yıkılmaya bırakılan Camiye il özel idaresi el atıyor ve 5 yıl içerisinde Hacı Piri Cami'ni Restore ediyor...

2017 yılında Tekke Cami, Tekke’nin müdavimleri tarafından haftanın 1 günü sadece zikir için açılmaya başlanıyor. Haftanın 1 günü akşam 19:00 ile 24:00 arasında zikir için Cami’nin kapısı aralanıyor...

Haftanın sadece bir günü açık olan Hacı piri Cami, Müminleri günde 5 kez Namaza davet eden Ezan’dan mahrum. Dinin direği olan Namaz ibadeti için ise faaliyet göstermiyor. Başta CİMER ve Diyanet olmak üzere bir çok kuruma restorasyonu biten bu Cami’nin neden ibadete açılmadığı soruluyor?

Bir netice alamayan mahalleli bu sefer Beyoğlu Müftüsü sayın Aydın Yığman Bey’i devreye sokuyor. Beyoğlu Müftüsü ve beraberinde bulunan mahalleliler Tekke Cami'ni ziyaret ediyorlar...

Beyoğlu Müftüsü Aydın Bey, Tekke’nin Şeyhi olan Eren Erkmenkul Bey’e “Bu Cami’de neden Ezan okunmadığı, restorasyonu bittiği halde hâlâ neden beş vakit namaz kılınmadığı ile ilgili sorular soruyor”... Tekke Şeyhi Eren bey, “Caminin henüz bakım çalışmalarının bitmediğini söylüyor.” Namaz ibadeti için her hangi bir engel olmamasına rağmen, Tekke Şeyhi’nin bahsettiği “bitmek bilmeyen Cami Restorasyonunu” ne Müftü Bey nede mahalleli tam olarak anlayamıyor.

Müftü Bey, Cami minaresine merkezi ezan sistemini yollayacağını ve ezan okunması gerektiğini tekke şeyhine iletti. Tekke şeyhi de buna itirazda bulunmadı.

Aradan geçen 6 aya rağmen hâlâ Ezan okunmuyor!

Garip ama koskoca Beyoğlu Müftüsü kendi uhdesinde olan bir camide 6 aydır ezan okutamıyor!

Beyoğlu Müftülüğünü hatta diyaneti bile aşan bir durumla mı karşı karşıyayız!?

Son olarak Müftü bey Şeyh efendiye; “Millet bu Caminin açılmasını istiyor ve bir çok şikayetler alıyorum” sözüne karşılık Şeyh Efendi; “Millet ilk başta Ekmekçibaşı Camini bir doldursun, tüm camilerimiz boş” yanıtını veriyor! Müftü ve mahalleli Şeyh Efendinin bu patavatsız yorumu ve azarını işitip camiden ayrılıyorlar...

Tüm bu yaşananlardan sonra zihnimize üşüşen bazı soruları soralım:

1) Tekke Cami gerçekten elektrik kontağı yüzünden çıkan bir yangın ile mi yandı yoksa bir sabotaj mı yapıldı?

2) 15 yıl boyunca neden Tekke Cami’ne müdahale edilmedi? Eğer “Devlet bu iş ile ilgilenmedi” denilirse peki nasıl oluyor da Tekke’nin müdavimlerinin oturduğu 20 odalı devasa ev restore edildi?

3) Bu tarihi yapı nasıl oldu da Vakıflar Genel Müdürlüğünden alınıp İl Özel İdaresine verildi?

4) Cami’nin arka duvarını yüksek bir şekilde örüp, Cami havasından uzaklaştırıp, ön girişine de kilit vurarak özel bir mülk havası verilmek isteniyor, neden?

5) “Zaten burası Cami değildi, Cumhuriyetin Baskı ve zorlaması ile Camiye çevrildi, aslında burası Tekkedir” diyen şeyh Efendi dilinin altındaki baklayı ne zaman çıkaracak?

6) Diyaneti ve Vakıflar Genel Müdürlüğünü aşan bir durumla mı karşı karşıyayız?

7) Yaşanan bu büyük sorunun ortadan kalkması için illa Sayın Erdoğan’ın devreye girmesi mi lazım?

Son olarak:

Tophane’de Tarihi eskilere dayanan Tekke Cami diye bir Cami vardı! Unutmayın ve unutturmayın!

(Beyoğlu İnisiyatif Hareketi)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yahya Cengiz yazdı, 238 kez açıldı, 15 misafir beğendi, 9 yorum yapıldı.
19 Eyl 18 17:00

Yahya Cengiz

Puan: 504

Torpil mi Yok Canım Daha Neler !

Merhaba sevgili dostlar. Son yıllarda canımı epeyce sıkan hadisat üzre yazmak zaruruiyeti peyda oldu.

Dünya varolageldiğinden bu yana kafile kafile insanlar bu Dünya'dan gelip geçtiler ve hala da bu süreç devam etmekte ki kıyamet sabahı bu yolculuğun son bulacağı aşikar. Efendim neyse konuyu fazla dağıtmayalım. Bu insanlar bu dünyadan gelip geçmekte iken elbette yaşamlarının idamesi için bir takım işlerle meşgul olmuş ve neticesinde maddi kazançlar elde etmişlerdir.

Gelgelim aynı insancıklar arasında herhangi bir emek vermeden de yemek istemişler ve bu minvalde modern dönemde adına torpil dediğimiz alçakça bir sistemi kullanmışlardır. Yemeğin emekle olması gerektiğini bilen veya bilmeyen bu zatlar garibin,fakirin,muhtacın gelmesi gereken yerlere sırf oralarda bir vesileleri olduğu içün böyle yerlere gelmektedirler.

İşin acı kısmı ise bunun haram olduğunu bilip de bu işi yapanların olmasıdır. Ki onların hangi camiadan olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Torpile vesile dediler ama Cehennem hala cehennem. Vesselam

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Moda Blogger yazdı, 339 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
10 Eyl 18 21:00
Türk Moda Blogger Listesi (10+)

Bu yazı içerisinde mutlaka takip etmeniz gereken Türkiye’nin en iyi moda ikonlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Stil sahibi Blogger’lardan makyaj ipuçları, kişisel bakım önerileri, kozmetik ve alışveriş tavsiyeleri, indirimler kısacası kadınsal her şey..

1- Melodi Elbirliler (Instagram +312 bin)

2- Nil Ertürk (Instagram +135B)

3- Elvin Levinler (Instagram +680 bin)

4- Billur Saatçi (Instagram +155 bin)

5- cocobolinho (Instagram +227 bin)

6- Tuğba Tunçkaya (Instagram +158 bin)

7- Buse Terim (Instagram +1.7 milyon)

8- Nur Bilen Yavuzer (Instagram +372 bin)

9- ZetFashion (Instagram +50 bin)

10- Ferhan Talib (Instagram +138 bin)

Kaynak : https://efendim.xyz/moda-blog/

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rana Gül Dilekçi yazdı, 181 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Eyl 18 17:00
Yasak Elma

Bazen sadece susarsın.

Söyleyecek bir şey bulamadığında

Bunun için beni suçlayamazsın.

Hayır. Yasak elman ben oldukça...

Şimdi farklı yerlerdeyiz.

Farklı elmalarla avutuyoruz kendimizi.

Soğuk zeminde yapayalnız ağlarken

Bir anda gülüyorum hatırlayıp geçmişi.

Pişman olmak için güzel bir gün değil mi?

Sence de doğru hatırlıyor muyum seni?

Yıktın,geçtin, darmadağın ettin.

Sen kuralları çiğnemeyi değil

Kurallar,kurallar demeyi seçtin.

Ah o kurallar, içi boş laflar...

Şimdi pişmansın sanki yanıma gelmiyorsun.

Şimdi doğru hatırlıyorum seni.

Bende pek gelmiyorum şimdi.

Kurallar vardır bilirsin.

Kurallar kurallar...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sadettin Macit yazdı, 623 kez açıldı, 68 misafir olmak üzere 71 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
3 Eyl 18 17:00
Azınlığın Çoğunluğa Tahakkümü! Barlar ve Yükselen Müzik Sesi

Tophane semtinin artık bir çok yeni sorunu var; son 10-15 yıldır sistematik bir şekilde açılan Sanat Galerileri ve Cafe’lerin semtimizi mutasyona uğratmasından tutunda, Camilerin hemen yanı başına açılan içkili mekanlara, mahalle aralarında mantar gibi biten apart otellerden, sabahlara kadar devam eden yüksek seviyeli müzik sesine kadar artık bir çok yeni sorunumuz var...

Bu sıraladığımız sorunların Hepsi ayrı bir sorun ancak “sorumluların sorumsuzlukları” tüm bu sorunlarında “fevkinde” olan bir sorun! Bu sorunu daha sonra konuşmak üzere şimdilik bir kenara bırakıyoruz.

Şimdi, Yukarıda saymış olduğumuz sorunlardan; “Eğlence mekanlarından çıkan Yüksek seviyeli müzik problemine” değinelim.

Tophane halkı Uzun yıllardır, Beyoğlun'da bulunan bazı eğlence! Mekanlarından gelen yüksek seviyeli müzik sesi ile taciz ediliyoruz.

Evet, yanlış okumadınız resmen “Taciz” ediliyoruz... Taciz kelimesi canını sıkma, rahatsızlık vermek anlamına geliyor. Yıllardır bu mekanların mahalleliye vermiş olduğu rahatsızlık / Taciz artarak devam etmekte!

Bu mekan sahipleri gelen müşterilerini eğlendirebilmek için sabahlara kadar müzik seviyesini açabildikleri kadar açıyorlar. Açtıkları yüksek sesin taciz ettiği mahallelerde bir hasta, yaşlı veya çocuğun uyuyamaması veyahut bu sesten ciddi anlamda rahatsız olanların şikayetinin hiç bir değeri yok...

Peki bu süreç nasıl başladı?

Fransız Sokağı bir milattır...

2004 yılında bizzat İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Kadir Toptaş tarafından restore edilip açılan bu sokak, Açıldığı günden beri yüksek seviyeli müzik sesi ile özellikle Çukurcuma bölgesinde oturan mahalleliyi ilk başta bezdirmiş daha sonra bir çok ailenin taşınmalarına sebebiyet vermiştir.

2007 yılında ismi “Cezayir Sokağı” olarak değiştirilen Fransız Sokağında restoranlar, barlar, cafeler, sanat atölyeleri ve sergi salonları bulunmakta.

Fransız sokağı içerisindeki barların ve Cafe’lerin vermiş olduğu rahatsızlık (yüksek seviyeli müzik sesi, sabahlara kadar atılan kahkahalar, bağırışmalar v.s) mahalleli tarafından yüzlerce kez şikayet edildi ama hiç bir netice alınamadı.

Fransız sokağı’nın modası bitince (yada misyonu tamamlanınca) son 5- 6 yıldır istiklal caddesinden taksime kadar uzanan Beyoğlu sokaklarında bulunan yüksek binaların teras katlarında Cafe açmak moda oldu.

Bu cafeler ilk açıldıklarında etrafa rahatsızlık vermediler, daha sonra haftanın bazı günleri gece 12’ye kadar Yüksek seviyeli müzik sesini duymaya başladık. Yetkililere bu rahatsızlığımızı ilettiğimizde bize: “ Gece 12’ye kadar izinleri var” dediler. Yani anlayacağınız bu cafeler, yetkililerden gece saat 12’ye kadar mahalleliye eziyet etme izni ve hakkı’nı almışlardı!

Son zamanlarda ise gece saat 4’de kadar yüksek seviyeli müzik sesi ile yaşamak zorunda bırakıldık...

Tophane halkı olarak, gece saat 4’de kadar evlerimizin içerisine giren ve halkı ciddi anlamda rahatsız eden bu müziği dinlemek zorunda mıyız!?

Teraslarda cafe açan bu makanlara neden ses geçirmez cam takmayı zorunlu kılmıyorsunuz?

Bugüne kadar yaptığımız bunca şikayet, Belediye tarafından bir Cafe veya Bar’a verilen ruhsat kadar kıymetli olmadı bugüne kadar!? Neden!?

Kulaklarımızı tırmalayan, yaz aylarında bize pencere açtırmayan bu sesi hiç bir saatte duymak istemiyoruz!

Yaşadığımız bu sorunu şikayet etmediğimiz kimse kalmadı neredeyse.

14 yıldır aralıksız bir şekilde Beyoğlunu yöneten Beyoğlu Belediye Başkanı ahmet misbah demircan’a yaşanan bu sorunu birebir ve yüzyüze defalarca anlattık. Yüzümüze gülüp sırtımızı sıvazlayıp tatlı sözlerle mahalleliyi yolcu etti. Mahallelinin sırtını sıvazladıkça müzik sesi dahada artmaya devam etti.

Beyoğlu belediye başkan yardımcılarından Erol Ökten Bey’e de birebir anlatıldı yaşadığımız bu iğreti durum. Erol Ökten bey yaşanan bu sorunu birebir kültür ve turzim bakanlığı ile görüştüğünü bazı madde veya tüzüklerde değişiklik yapıldığını ve problemi giderecekleri ile alakalı söz verdiysede değişen hiç birşey olmadı.

Beyoğlu ilçe başkanı Harun Muş'a da bire bir ilettik bu problemi. Bize “hele 24 Haziran seçimleri bi geçsin bu problemi çözeceğiz” diye söz verdi. Seçimler bitti Erdoğan ve Ak Parti kazandı, aradan aylar geçmesine rağmen müzik sesi hiç kesilmedi! Verilen bu söz’de diğer sözler gibi hiç oldu.

Cimer’e şikayet ettik olmadı. Bimer’e şikayet ettik olmadı. Twitter’dan sesimizi duyurmaya çalıştık olmadı.

Bu kokuşmuşluğu ve vurdum duymazlığı nasıl gidereceğiz?

Soruyoruz: Yapılan onca şikayetten netice alamayan mahalleli, netice almak için, ses çıkartan bu Cafe ve Barları basıp olay mı çıkartmalı? Bu mu isteniyor?

Kendi göbek bağımızı kendimiz mi keselim?

Bunca şikayetin sümen altı edilmesini nasıl anlamalıyız?

Son olarak:

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğanın bu konu hakkında ne kadar malumatı var bilemiyorum, ancak bu meselenin kendi belediyesine ciddi bir şekilde zarar verdiğini çok iyi görüyorum!

Görünen o ki; belediyecilik ile iktidara gelen bir parti, yine belediyecilik ile iktidara veda edecek!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 213 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 12 yorum yapıldı.
23 Ağu 18 01:00

Yusuf Basat

Puan: 536

Kayıp

Her şey duyguyu sonlandırmakla başladı. Samimi gelen hissin bir düşman cephesine dönüştüğünü gördüğümüz gün.

Bundan iki sene öncesi, esintili ve mahur bir Ağustos günün yeşilliği içerisinde… Uğruna, savaş verdiğim kadim bir insanın arayışını sürdürdüğüm bir Ağustos günü. Değişen ve eksilen zerre bir şeyin olmayışı gibi, tıpkı o gün olduğu gibi, yeşillikler içerisinde savaşın ana kaynağını aradığım o Ağustos’un günü. Fakat şimdilerde o yeşilliğin içerisindeki arayışım kendi benliğimi bulma ümidinden başka bir şey değil. İnsan kendisinden başka kimi ararsa, şüphesiz kendini o yolda kaybeder. Kaybettim… Fikrimi, zikrimi, kadim duygularımın onurunu, her şeyden önemlisi zihnimi… Kaybettim. Uğruna feda edebileceğim ne varsa, adadım. Uğruna heba edebileceğim ne varsa, ettim. Uğruna kaybedebileceğim ne varsa, kaybettim. Şimdilerde o Ağustos gününe dönüp baktığımda, geçmişten bu günüme yayılan o gururlu umudumun sıcaklığı altında serinlemekten başka bir şey yapamadığımı görüyorum. Görüyorum, her şeyden önemlisi yaşamam gereken ne varsa, ilkokul sıralarındaki çekingenlik altında ezilişim gibi ezildiğini görüyorum. Ben münzevi bir kalem oynatıcısı, huzurlarınıza huzursuzluğumu yayıyorum… Bitmek tükenmek bilmeyen bir savaşın içerisinde geleceğime ışık tutacak olan umudun eskimeyişi, şüphesiz ayakta kalmamın en güçlü sebeplerindendir. Bu gün o umudun aralığından kendime fısıldadım usulca. Bir kadının boynuna, bir bebeğin kokusuna, bir annenin şefkatine sokulur gibi, her şeyden habersiz ve bir o kadarda merhametli… Artık karşımda başka bir insandan ziyade, kırılacak kalbi olan bir ben duruyorum. İnsan, kendi kalbini kırabiliyormuş, bir yolda hassaslaştırınca…

Her şey duyguyu sonlandırmakla başladı. Sahte bir duyguyu kendi cephemizde gördüğümüz gün. Şimdilerde kendime sorduğum tek sual; ‘ben kimim?’ ellerimden alınandan başka…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Turfan Şam yazdı, 230 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Haz 18 17:00

Turfan Şam

Puan: 72

Diğer Seçim Arefesinde İktidar Cephesi

Artık seçim geride bırakıldığına göre silkelenmenin vakti geldi.

Rehaveti bir kenara bırakıp özeleştiri yapılmalı. Muhalefet bloğuna ilk kez bu denli rahat seçim yapabilme imkanı verildi. İnsanlar nezdinde muhalefetin özellikle ekonomi ile alakalı olan eleştirileri karşılık buldu. Bir takım MHP’ye kayan oylar bunu gösteriyor. Ancak millet Erdoğanın; hatrına ve 16 yıllık içerde ve dışardaki mücadelesinden ötürü desteklemeye devam etti. Sadece Erdoğan’dan ötürü zoraki seçim kazanma lüksü ve alışkanlığı devam ederse yeni 7 Haziran’lar içten bile olmayacak. Teşkilatların, üst düzey bürokrasinin cep düşünür vaziyette olduğu, imkanlar sayesinde gitgide tabandan yaşam tarzı vs uzaklaşması hatta fil dişi kulelerinde yaşayanlara karşı millet ile başlatılan bu yolculukta yıkılan kuleler yerine yenilerinin inşa edilmesi ve millete kulelerden bakılması bu vakitten sonra risk ve tehlikeleri kuşkusuz maksimize edecek.

Muhalefetin milleti küçük ve hor görme alışkanlığını seçim sürecince kenara bırakabilme rol ve kabiliyeti (bu seçimde biraz ilerleme şağladılar) elde edemiyor olması kimseyi yanıltmasın.

Tüm dünyada bilinen 16 yıllık iktidarın aşırı yıpratıyor olması, insanların artık yeni değişimler isteyebilir vaziyette bulunması ve de aşırı politize yeni genç seçmenlerin yoğunluğu bir takım yeni politikaların konuşulmasını elzem kılıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 982 kez açıldı, 90 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
30 Haz 18 13:00
Erdoğan Kazanırken Ak Parti Neden Kaybetti?

Aylardır Tv’ler de, sosyal medyada, evlerde, sokaklarda hasılı her alanda konuştuğumuz ve gündemimizden hiç düşmeyen seçimleri geri bıraktık...

Cumhur ittifakı (Ak parti ve MHP), millet ittifakını (CHP, İP, SP... Birde chp ve İP’in desteklediği HDP) ağır bir yenilgiye uğrattı. Neredeyse 5 yıldır Recep Tayyip Erdoğanı Başkan yapmamak için elininden gelini yapanlar başarısız oldu... Elhamdulillah.

Ak Parti ise %42,5 oranına oy aldı ve tek başına iktidar olma imkanını yakalayamadı. Peki Ak Parti neden istenilen oy oranını alamadı? Erdoğan (mhp’nin desteği ile bile olsa) %52,5 alırken kendi partisi neden 42,5 lardı kaldı?

Aklımıza gelen bazı eksik ve aksaklıkları yazalım:

*Fetö’cü olmadığı halde haksız yere fetö ile irtibatlandırılarak ihrac edilen insanlar... Bu ihraçlar ister fetö’nün oyunu olsun, ister fetö dışındaki yapıların ihraç etmek istedikleri kişilere fetö etiketi vurup kendi adamlarını yerleştirmek için yaptıkları ihraçlar olsun fark etmez. Yaşanan mağduriyetler var...

*Belediyelerdeki işçi alımlarında yaşanan Torpil veya referans problemi. Referans veya torpilleri olmayanların işe aylardır hatta yıllardır alınmaması..

*Ak parti il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan kimi yetkililerin burunların kıl aldırmaması. Kibir enaniyet ve kendini beğenmişliğin ayyukaya çıkması.

*Öyle yada böyle rüşvet olaylarının devam etmesi...

*Adamın varsa işini yaptırabilirsin anlayışının hakim olması...

*Toplum nazarında itibarlı olan kimi hocaların hedef gösterilmesi (ihsan şenocak, nureddin yıldız)...

*Toplum ahlakını ifsat eden fuhuş, alkol, batı hayranlığı, aile kurumunun zayıflatılması, faiz ve kumar ile tam anlamı ile mücadele edilmemesi...

*Özellikle Ak parti içerisindeki yalakaların ve menfaat perestlerin parti imajını ciddi anlamda bozması... vs. vs.

Tüm bu saydığımız eksik ve noksanlıklar iktidara oy kaybettirdi kanaatindeyiz. Peki milletin kahir ekseriyeti neden başka partilere (chp, İP, hdp, sp) fırsat vermiyor? Millet şu hakikati çok iyi biliyor ki bu ismi verilen partiler, yukarıda saymış olduğumuz eksiklikleri gider(e)meyecek ve daha kötü bir gidişe imza atacaklar...

Tabiki de Ak partinin yaptığı başta belediyecilik hizmetleri, Türkiyeye kazandırmış olduğu büyük projeler, dini yaşama özgürlüğü ve başka hizmetler yadsınamaz ve inkar edilemez. Zaten bunları yapmasaydı hiç seçilemezdi. Biz burada Ak partinin 1 kasım 2015 yılında almış olduğu %49,5 oy oranına neden ulaşamadığını araştırıyoruz...

Yukarıda saymış olduğumuz problemlerden hareketle, hatırı sayılır büyük bir çoğunluk Ak partiyi “Ehvei şer” çerçevesinde değerlendirmekte ve ona göre oy vermekte. Yani chp, İP ve hdp gelmesin diye Ak parti destekleniyor...

Anladığımız kadarıyla Başkan Recep Tayyip Erdoğan 8 aydır partideki mental yorgunluğu atmaya çalıştı ama muvaffak olamadı.

Millet: “Erdoğan madem Ak Parti üzerindeki bu mental yorgunluğu atamıyor” dedi ve kendi partisinin göbek bağını kendisi kesti. Erdoğanın başaramadığı şeyi millet yaptı. Ak Partiye %42,5 luk bir oy oranı vererek parti üzerindeki mental yorgunluğu, Ak partiyi tek başına iktidar yapmayarak yaşattığı büyük bir şok etkisi ile ortadan kaldırdı!

Önümüzde kritik bir belediye seçimi var. Belkide Erdoğan başkanlık seçimini kazandığı ilk gece acilen belediyeler için birşeyler yapılması gerektiğini düşünmüştür...

Belediyelerde kangren olmuş meseleleri çözüme kavuşturmadan seçime girmek, belediyecilik hizmetleri ile tarih yazmış bir partinin, önümüzdeki seçimlerde alacağı bir hezimet ile tarih olması çok uzak bir ihtimal değil...

Görelim mevlam neyler neylerse güzel eyler...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.