Türkiye Aktivitesi
755 ziyaret
1 online
Ahmet Lalbek
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

22 puan Yeşil Kalem

Derecesi

22 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Tümü(50)
Pinledikleri(0)
Ahmet Lalbek yazdı, 219 kez açıldı , 2 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
7 Eyl 16 10:00
Putin'in Yerinde Siz Olsaydınız?

Putin, çağdaş ve akılcı geçinen batı dünyasının göremediği gerçekleri apaçık gördü ve ona göre de tavrını/duruşunu belirledi.

Bunları, maddeler halinde yazalım mı?

1- Türkiye'de Erdoğan ve AK Parti iktidarıyla birlikte "Devlet, Hükümet, Millet" kaynaşması yaşandı.

2- Halk 80 yıllık aradan sonra ilk defa varlığını, gücünü ve "aslında ne olduğunu/neler yapabileceğini" hissetti.

3- Halk, inancını "minnet etmeden" ve onun "temel hakkı" olduğuna inanarak yaşamanın, keyfine/huzuruna/saâdetine vardı.

4- Batı ile zoraki yürütülen itişmeli-kakışmalı diyalogların, ilânihâye sürmeyeceği aşıkârdı. Zirâ Batı, uzun yıllar boyunca Türkiye'ye karşı bir oyun içinde oldu. Türkiye'yi hiç bir zaman gerçek bir müttefik olarak görmedi ancak bunu yaparken de Türkiye'yi sürekli olarak el altında tutmak istedi; yani çıkarları gereği kimselere kaptırmak istemedi.

5- Bu arada Batı, Türkiye'nin gelişmesini ve büyümesini de istemedi. Oysa gelişmiş bir müttefik her zaman için avantaj olmaz mıydı? Batı için olmazdı; çünkü Batı, içine iliştirmeye çalıştırdığı "Batıcılık" dayatmasına rağmen, her zaman için Türkiye'nin İslâmlığından ve Osmanlılığından korktu ve şunu benimsedi :

"Evet Türkiye bizim için bir çok açıdan önemli bir partner (!) ancak kontrol dışına çıkarsa, bizler için resmi hudutlarını da aşan tehlikelere yol açabilir!".

6- Batı'ya göre Türkiye, her zaman için belli bir boyda ve sürekli olarakta Batı çizgisinde kalmalıydı. Bu nedenle de sürekli olarak tam laik, tam seküler ve tam kemalist olmalıydı; değilse böyle bir Türkiye ile uğraşmak gerekirdi.

7- Gerek Necmettin Erbakan'nın ülke yönetimini "İslâmi perspektiften ele alan söylemleri ve gerekse bu yöndeki siyasi çalışmaları ayrıca öncesinde egemenlerce; temelde, genelde ve özde lâiklik adına yapılan darbe ve inanç hürriyeti aleyhine gerçekleştirilen çeşitli müdâhaleler, halkı içten içe bilinçlendirdi.

8- Erdoğan'nın o çetin ve uzunca süren siyasi mücâdelesi esnasında halk, asıl meşruiyetin "kendi inancında" olduğunu, bu nedenle "istenmeyen olarak" komplekse girmesi gerekenin kendisi değil, "kendisini, batıcı/seküler kalıba sokmak isteyenler" olduğunu anladı.

7- Halk, "Batı ve Onun Seküler Değerlerine Karşı Duruş" raporunu, "ÖZE DÖNÜŞ" dosyasına iliştirdi.

8- 15 Temmuz'la gelen "Halk Fırtınası", yukarıda sıraladığım kronolojik algoritmanın farkında olan Vilademir Putin'in gözlerini iyice açtı. Aslında Putin, her şeyin farkındaydı. O, 15 Temmuz'dan önce de, Erdoğan'ın farkının farkındaydı. Sürekli olarak, onun sağlam ve güvenilir olduğuna yönelik, göndermeler yapıyordu.

Putin'i, Erdoğan'ın ülkesine olan vefası; ABD'yi ise Gülen'nin ülkesine olan ihâneti derinden etkilemişti.

9- Kabuklarından sıyrılma arafesinde olan azimli, dinamik ve kararlı bir halk ve önlerinde ölümü dahi göğüslediğini, yalnızca sözleriyle değil amelleriyle de defalarca ıspatlamış olan bir lider;

İşte tüm bunlar, Putin'i Türkiye ile iyi diyaloglar kurmaya, onunla işbirliği halinde olmaya iten sebeplerdir. "AKILCI (!) Batı", tüm bunları akledecek kadar "akıllı" olamadı. Türkiye'yi ve halkını her dönem "çantada keklik" olarak gördü ve yanıldı. Oysa artık sular tersine akıyordu ve Batı, bunu da geç anlayacaktı.

Şimdilerde şunu da itiraf ettiler : "AB Erdoğan'la olmaz!".

Son Olarak;

Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, bırakın dünya ülkelerini, Rusya'nın bile hayranlıkla izlediği bir olay olmuştur.

Şimdi tekrar soruyorum size;

SİZ, PUTİN'İN YERİNDE OLSAYDINIZ, NE YAPARDINIZ?

Ahmet LALBEK / 05.09.2016 / FACEBOOK / AKLEDENLER GRUBU

18 Ağustos 2016 Perşembe 23:49 tarihinde yazdı, anasayfaya çıkmadı.
Laikçiler Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulacak!

Bazı gelişmelerin sonuçlarına ilişkin olarak ortaya koyacağınız çok somut deliller yada gerekçeler olmasa da, hissiyatlarınız ve tahminleriniz o kadar kuvvetli olur ki, zamanı geldiğinde bu güçlü tahminlerinizi neredeyse birebir yaşarsınız. Sözünü ettiğim konu, işte tam da bu türden bir şey.

Cumhuriyet ve öncesi dönemlere ilişkin yaşanan savaş-siyaset süreçleri nasıl ki ülkeyi bir şekilde, sekülerleşmeyle (ki sekülerizmin kendisi de 'seküler' değildir; çünkü o da bir inanç şeklidir) sonuçlanan bir noktaya getirdiyse, bunun tersi olarak, bu günlerde içte ve dışta yaşadığımız ulusal ve uluslararası siyasi karmaşalar ve çatışma/savaş pozisyonları da, özelde Türkiye'nin ve genelde ise, dünyanın daha fazla İslâmlaşmasına neden olacaktır.

Gözüken tablo şu ki;

Türkiye'nin bugünkü görünümünü, sözde 'daha fazla özgürlük talepleri' adı altında içine sindiremeyenler, uzunca sürebilecek iç ve dış kaynaklı bir bunalım/buhran sürecinin ardından, kendilerini asla memnun etmeyecek ve bugünkü Türkiye'ye (kendilerince) rahmet okutacakları 'Daha Özgür ve Daha Dindar Bir Türkiye' ile karşı karşıya kalabilirler.

Laikçiler, marjinal yaklaşımları ve aşırılıkları ile bu süreci hızlandırıyorlar. Bu 'Türkiye kompozisyonu' dünya için de geçerli. Türkiye bir anlamda, dünyanın bir minyatürü gibi. Artık 'beşer icâdı' tüm 'izm' ler, inandırıcılığını yitirdi. Bu, sadece müslümanlar arasında değil, diğer dinlerin mensupları için de böyle. Meselâ yıllar boyunca ateizmden medet uman Batı insanı dahi, şimdilerde büyük bir iştahla 'Yaratanını' arıyor. Vakt-i zamanında bozulmuş/dünyevileşmiş kilisenin yanlışlarının faturasını (hâşa) Allah'a kesmeye çalıştılar; ama kısa sürede, yanıldıklarını 'çok acı' toplumsal ve siyasal tecrübelerle anlamış oldular.

Küreselleşen ve mobilleşen dünyada, şimdi herkes herşeyin farkında. Uyduruk kişiler ve onların uyduruk fikirlerine tapınmacılık, yani 'sahte ilahçılık' her geçen gün, güç ve heyecanını daha da fazla kaybediyor. Bilim ilerledikçe insanlar evreni ve onu 'Yaratanı' daha iyi tanıyor ve anlıyor.

'Modernizm İllizyonu' da artık para etmiyor. 'Medeniyet' bile son derece göreceli bir anlam yada anlamsızlık taşımaya başladı. Batı, orta vade de "takip edilirlik" niteliğini büyük ölçüde kaybedecek. Batı'yı aratmayacak zulüm bu defa Doğu'dan gelecek. İslâm bunlarla da savaşacak; ancak onlara da galebe çalacak.

İşte tüm bu nedenlerle diyorum ki;

21. yy. insanlık için çokça savaşların olacağı bir yüzyıl. Ancak Allah nasip ederse, öyle tahmin ediyorum ki; sonu hayır. Bugünkü debdebe bu hayırlı sonun ayak sesleri gibi. Bu süreç, hem müslümanlar ve hem de gayrimüslim toplumlar için çok ciddi bir 'yenilenme ve yeniden aydınlanma' ile nihayet bulacaktır.

Allah'ın sevdikleri ve memnun oldukları ile mücâdele ederek, hâşa Allah'ı teslim alacaklarını düşünen 'akılsızlar', boş yere 'zafer' rüyaları görmesinler; unutmasınlar ki, yok saydıkları Allah (c.c) intikam sahibidir ve bunu kendilerinden öncekilerin anlaması gibi, kendileri de anlayacaklardır. Allah'ın, hükmünde acele etmemesi, kimseyi cesaretlendirmesin. Musa (a.s) ve Firavun örneğinde olduğu gibi.

Şunları herkes çok iyi bilmelidir :

Allah (c.c) hüküm ve hikmet sahibidir.

O'nun dilediği ne ise, o olur.

O, mukakkak ki, Nur'unu tamamlayacaktır.

Hâkimiyet yalnızca O'na aittir.

İşte bu nedenlerden dolayı, tüm dünyadaki "Laikçilere, sekülercilere, materyalistlere, bilimum ateistlere; kutlu, mutlu ve putlu azınlıklara; altı kuru ve keyfi yerindelere" diyorum ki; Yağmur'dan kaçarken doluya tutulmayın! Size yağacak dolu, bize Sulh'tür, Selâmet'tir. Gelin sizler de selâmete erin.

FACEBOOK / AKLEDENLER / Ahmet LALBEK / 04.04.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 170 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
17 Ağu 16 06:00
Suudilerin Korkuları Giderilmezse Krallık Yıkılacak!

Türkiye bir yandan Rusya-İran-Azerbaycan ve dolayısıyla da Çin merkezli yeni ittifaklar oluşturma çalışırken diğer taraftan da "İslâm Birliği" başlığı altında oluşturulan yeni yapılanmanın gereklerini yerine getirmeye çalışıyor. Ancak bu noktada, aylar öncesinden de dile getirmiş olduğum kritik bir eşik var ki o da, Suudi Arabistan Yönetimi'nin uzun yıllara dayanan "İslâmcılık" korkusu.

Suudilerin ve onların uydusu/paraleli konumundaki körfez ülkelerinin bu korkusu, onları sürekli olarak İhvân-ı Müslimin ve Hamas gibi yapılanmalardan endişe duymaya sevk etti. Bu nedenle Suudiler, Mısır'da yaşanan Ordu-İhvan savaşında Sisi'den yana tavır alırken, öte yandan da Filistin/Gazze adına savaşan Hamas'a, İsrail'in en kanlı ve kritik saldırılarının yaşandığı dönemde dahi destek vermedi.

İşte bugünkü, İslâm Birliğinin ve dâhi İslâm Ordusu'nun konuşulduğu/ oluşturulduğu yeni şartlara göre, Türkiye'nin güvencesi ve arabuluculuğu ile Suudilerin bu korkularının giderilmesi gerekmektedir. Aksi halde iki şey olur!

1- Ya İslâm Birliği süreci çok ciddi iç sıkıntılar yaşar ve akâbinde akâmete uğrar,

2- Yada eninde sonunda Suud Krallığı ve Suud paralelindeki körfez ülkelerinin rejimleri yıkılır.

İkinci seçenek oldukça uzun ve kanlı süreçlere yok açar ki, bu süreç karşısında başta İran olmak üzere doğu ve batı hattında hiç kimse, yanlızca bir "gözlemci" olarak kalmak istemez.

Bakın 02.03.2016 tarihindeki yazımda, Suudilerin korkuları hakkında neler yazmıştım:

FACEBOOK / AKLEDENLER GRUBU / Ahmet LALBEK / 17.08.2016

***

SUUDİ KRALLIĞI'NIN ASIL KORKUSU NE?

Şöyle göz ucuyla bile baksanız, hemen farkedersiniz. Suudi'lerin korktuğu bir şeyler var; çok tedirginler. Hemen girelim konuya...

Halkı müslüman olan diğer bir çok İslam ülkesi yönetimi gibi, Suud yönetimi de aslında bir çok kişinin zannettiği gibi İslami hassasiyetleri tavan yapmış, müslümanların vahdeti/bugünü ve yarını için inisiyatif/sorumluluk almış bir yapıya sahip değil, ayrıca bu yönde bir çabası da yok. Bu söylediklerim yalnızca bugün için mi geçerli, hayır; dün de öyle idi.

Suud yönetimi, bugüne kadar Amerika ve İsrail müttefikliği ile ayakta kaldı. İsrail'i ürkütecek her türlü, gelişmeden, İsrail'den önce kendisi ürktü. Arap/İsrail savaşlarından, İsrail güçlenerek çıkınca, Suudi'ler ve diğer Arap ülkelerinin yönetimleri İsrail'le her zaman iyi geçinmenin, iktidarları için mutlak gerekli olduğuna olan inançlarını pekiştirdiler. Bu nedenle Filistin davasından hep uzak kaçtılar. İntifada hareketlerinden İsrail'den çok Arap liderleri rahatsız oldu.

Mesela Filistin'deki İran destekli Hamas hareketine hiçbir zaman sempati ile bakmadılar. O'nu yaramaz çocuk gibi gördüler. Neden? Çünkü bu tür oluşumlar sayesinde ortaya çıkacak gelişmeler, yeniden İsrail ve Amerika ile sorun yaşamalarına neden olabilecekti. Yaşanması muhtemel olan olaylar, yeni gelişmeleri tetikleyebilirdi yada iç muhalefet/halkın muhalefeti orta ve uzun vadede iktidarlarına son verebilirdi. Arap Baharı kalkışmasının çok çabuk yayılmasının altında yatan temel gerçekler toplumların bu kukla yònetimlere karşı daha fazla bilinçlenmiş olmasıydı aslında. Mısır'da Muhammed Mursi'ye yapılan darbenin nedeni de işte bu bilinçlenmeyle gelen değişime son verme niyeti idi.

Diğerleri gibi Suudiler de, ülkelerinde İslam Şeriatı hükümlerini belli ölçüler de uygularlar ancak, bu uygulamaların asıl nedeni İslami duyarlılık değil, iktidar/koltuk duyarlılığıdır. Böylece hem koltuk güvenliği sağlanacak, hem de halka "bakın bizler İslam ahkamını uyguluyoruz" denilerek, İslam'a uyumun yerindeliği konusunda halkın gözü boyanmış ve gelecek tepkilerin de elimine edilmesi sağlanmış olacaktı.

Böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Dış politikadan. Yani dışarıya pısırık/ilkesiz/ezik, içeriye aslan/müslüman.

İşte bu yüzden Suud yönetimi Mısır'ın darbecisi General Abdulfettah el-Sisi'ye hem siyasi, hem de ekonomik desteklerde bulundu. Çünkü Suudi'ler İhvan benzeri İslami hareketlerin yayılmasından korkuyor. Bilinçli müslümanlığın yayılması, Suud ve benzeri yönetimlerin sonu demektir. Krallık bunu çok iyi biliyor. Bir taraftan bu tür müslümanlığın önünü kesmeye çalışırken, diğer taraftanda içeride sözde İslam hukukunu uyguluyor.

Tevhidi duyarlılığa sahip müslümanlar, Suudi rejimine bir kalkışmada bulunsunlar bakalım, Krallık ne yapacak? Tabi ki; Beşar ESAD'ın yaptığı neyse tam da onu, belki de daha fazlasını yapacaktır. Suudi yönetiminin bir korkusu da şüphesiz bölgede gitgide etkin hale gelen Şiiler ve İran. Suud yönetimi "Şii Hilali'nden" çok endişeli. Bu nedenle bölgede İran'ın yayılımına kolaylık sağlayacak her türlü girişimden son derece rahatsız. Yemen'de İran yanlısı Husiler'e karşı başlattığı operasyonun nedeni de bu. Bahreyn'i Irak örneğinde olduğu gibi İran'a kaptırmak istemiyor. İran'la ittifak halinde olan Esad'ın bir an evvel devrilmesini istemesi de yine aynı endişenin bir sonucudur. Son zamanlardaki İran-Amerika yakınlaşması da, Suudi'ler için ayrı bir sıkıntı kaynağı.

Suud Yönetimi için "ay bacayı aşmış" gibi. Mevcut telâşın, İslam Ordusu projesinin ve Türkiye ile yakınlaşmasının asıl nedeni bu korkudur. Yoksa; Suriye'de katliam var, Filistin'de insanlar ölüyor, Türkiye abluka altına alınmış, onların umurunda bile olmaz. Suudi'ler için orta vadede kelle koltukta, koltukta tehlikede gibi gözüküyor, ne dersiniz?

FACEBOOK / AKLEDENLER GRUBU /Ahmet LALBEK / 02.03.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 169 kez açıldı , 1 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
9 Ağu 16 06:00
Vize Serbestisi Sağlarlar mı?

YIKIMINI HEDEFLEDİKLERİ BİR ÜLKENİN VATANDAŞLARINA, VİZE SERBESTİSİ SAĞLARLAR MI?

(8 Mayıs 2016 tarihinde kalem aldığım yazımı, güncel algılarımıza işaret etmesi nedeniyle sizlerle yeniden paylaşmak istiyorum.

Ahmet LALBEK / 08.08.2016)

***

YIKIMINI HEDEFLEDİKLERİ BİR ÜLKENİN VATANDAŞLARINA, VİZE SERBESTİSİ SAĞLARLAR MI?

Arkadaşlar; Hatırlayacaksınız, 19 Nisan'da AKLEDENLER'de sizlerle bir anket yapmıştık. Ankette "Bu yıl Vizesiz Avrupa'ya izin verip vermeyeceklerini" sormuştuk. Sizler çoğunluk olarak, "hayır" demiştiniz. Ben de zaten, çoğunluğun kanaatindeydim ve genel görüşü öğrenmek için de bu anketi hazırlamıştım.

Yani konu gündeme geldiğinden beri, "vize serbestisinin" hayata geçeceği konusunda hiç olumlu düşünmedim. Nitekim uyum yasalarının geçirilmesinden sona şimdi de, Terörle Mücâdele Yasası'nda değişiklik yapılması şartını koştular.

Peki acaba, neden "vize serbestisine" izin vermeyecekler?

1- Şu anda hemen hemen tüm Avrupa, Amerika ve diğer bir çok ülke, Türkiye'de bir yıkımın ve istikrarsızlığın oluşması için uğraşmıyorlar mı?

2- Bu ülkeler, Türkiye'nin içindeki ve dışındaki bir takım güçleri Türkiye'ye karşı organize/politize/terörize etmiyorlar mı?

3- Bu ülkelerin İstihbarat Servisleri Türkiye'ye boyun eğdirecek ve milli olmayan bir iktidarı ihdâs edecek, gizli faaliyetlerin peşinde değiller mi?

4- Bunlar Türkiye ekonomisini çökertmek üzere, ülkede sosyopolitik dengelerin altüst olması için uğraşmıyorlar mı?

5- Türkiye'yi "Tam Bağımsızlığa" götürmekte olan süreçleri tersine çevirmek için, olağanüstü çaba sarf etmiyorlar mı?

6- Türkiye'yi "teröre destek vermekle" suçlamıyorlar mı?

Onlar, kısa vadede hakkında bu tür emelleri ve ciddi suçlamaları olan bir ülkeye/ülkenin vatandaşlarına kapılarını açarlar mı? Hayır.

Üstelik onların efelenmelerine bakmayın, çok korkaktırlar. Bizim gölgemizin dahi oralarda dolaşması, onları ürkütür. ("Yarın ne olur, ne olmaz!.." diye düşünürler.)

Vize konusunda Türkiye'ye şirin gözükmek istemelerinin nedeni, onların ödünü koparan/rüyalarına giren mülteci meselesidir.

Baksanıza Şansölye Merkel, Türkiye'yi su yolu etti.

Ahmet LALBEK / 08.05.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 131 kez açıldı , 1 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
7 Ağu 16 02:00
Bunlar Pekâla Mümkündür Kehanet Değil!

15 Temmuz'da bir darbe girişimi oldu ve ben o günden itibaren söylüyorum: "Bu girişim, Türkiye ve Rusya arasında 'doğal bir yakınlaşma' sürecini başlatacak" diye...

Fakat siyasi bir akıl yürütme ile, bahsettiğim bu yakınlaşmanın kısa ve orta vadede, başka hangi beklenmedik gelişmelere yol açabileceği konusunda, elle tutulur sonuçlara ve güçlü olduğunu düşündüğüm tahminlere vardığımı da ifâde etmek isterim.

Şimdi, sizlere bahsettiğim "kuvvetle muhtemel" Türkiye-Rusya yakınlaşmasının gerçekleri/gerekçeleri ve bu yakınlaşmanın küresel anlamda başka "nelere, nasıl" neden olabileceği hakkındaki fikirlerimi "tarihi biraz geriye çekerek" ifâde etmek istiyorum.

1- Malûm olduğu üzere Türkiye, Cumhuriyet'le birlikte daha da artan ve somutlaşan bir şekilde, uzun yıllardır kendisini "Batılı" saydı ve hep buna inanmak istedi. Amerika ve diğer Batılı güçler de, zaten böyle bir Türkiye'den yana olmuşlardı hep. Yani teknolojik gelişmişlik bir kenara; toplumsal, kültürel, siyasi ve içtimâi anlamda, yüzü Batı'ya dönük bir Türkiye.

2- Üst maddede izâh ettiğim Türkiye'nin, elbette belli bazı kodları vardı batılılar için. Bu kodların en belirgin ve en temel olanı ise şüphesiz "Lâiklik" idi. Diğerleri, bu temel esasa bağlı olarak geliştirilmesi istenen/beklenen yardımcı/tamamlayıcı kodlardı. Yani çağdaş diye anılan, diğer ilke ve inkılaplar.

3- Tüm bu süreçler içerisinde, Cumhuriyet Türkiyesi'nin adeta bir geleneği haline gelen darbeler. Batılı güçlerin görmek istedikleri "kıvam ve şekilde" Türkiye'yi "akort etme" yani Türkiye'ye ayar çekme darbeleri. Zaman zaman Osmanlı'ya ve İslâmi tarza özlem duyan, bunun için de toplumsal ve siyasal örgütlenmelere girişen halka, bir anlamda "Höst" deme, yani "Had Bildirme" girişimleri.

4- Darbelerle, parti kapatmalarla, idam ve suikastlerle kendini gösteren bu süreç, Recep Tayyip Erdoğan dönemine kadar ulaşınca, Amerika ve diğer batılı güçler önce bir müddet seyretti, sonra acaba dedi ve ardından Türkiye'ye, yakın tarihte hiç olmadığı kadar güçlü, yeni bir "ayar çekme" zamanının gelmiş olduğunu gördü/düşündü.

5- Yeni Türkiye, "Klasik Türkiye" kalıbını zorlamış, uyanmış, kendine gelmiş ve artık "rest çekmeye" başlamıştı. Hızla gelişiyor, bölgesinde söz sahibi olmaya çalışıyor ve egemenlerin foyalarını bir bir ortaya çıkarıp, onlara hadlerini bildirmeye kalkışıyordu. "One Minute" diyordu, beş parmağını birden gösterip, dünyanın bundan daha büyük olduğunu haykırıyordu, kaleleri muhkem(!) olanlara.

6- Yani "Yeni Türkiye" ray değiştiriyordu artık. Bu Batı'nın hiç mi hiç hoşuna gitmedi. Böyle bir Türkiye; bağımsız, özgür, güçlü, hinterlandı geniş bir Türkiye idi ve sürâtle müdâhale edilmeliydi.

7- İşte gelinen son nokta : 15 TEMMUZ 2016

8- Amerika ve diğer Batılı güçler, Erdoğan'ı bir süre izlediler ve uzunca bir süredir de onu, fikir ve yaklaşımlarıyla birlikte devirmek ve "İbret-i Âlem olsun diye de" tarih kitaplarına kaydetmek istiyorlar. Onlara göre, Yeni Türkiye'nin ve İslâm dünyasnın lokomotifi BU ADAM!.. Yani RECEP TAYYİP ERDOĞAN... Tez elden, devrilmelidir!

9- Bu ortamda kendini, "kendince sorumlu ve görevli hisseden" yerli ve yabancı tüm güçler harekete geçti; gizliden değil, artık alenî olarak dilleriyle, elleriyle ve olası tüm imkânlarıyla operasyona başladılar; "özünü özleyen, özünde kalmak isteyen" Türkiye'ye savaş açtılar ve ardından da açtıkları bu savaşı, ilân ettiler.

10- Gelelim sadede : Bu savaş şiddetlenerek devam edecek ancak; Bu noktada Rusya faktörü çok önemli. Çünkü bizim Batı ile aramızda başgösteren sıkıntılar git gide daha da fazla, Rusya'nın Batı ile arasındaki çıkmazlara benzemeye başladı. Bu iki güçlü ülke birlikte hareket eder, mevcut ve müstakbel müttefiklerini de yanlarına alırlarsa inanın durumu zaten çokta parlak olmayan Batı, kısa zamanda çöker; Nato mu? Nato'da çöker; AB'mi? O da; ABD'mi? Neden olmasın!

11- Avrupa zaten, içten içe çökmüş durumda. Hem sosyal, kültürel ve hem de ekonomik yönden Avrupa bitik. Bunun aksine, doğu daha dinamik ve daha taze.

12- Muhtemel bir Türkiye-Rusya ittifâkında, tarafların kazancı/avantajı ne olur? Önce Türkiye tarafından bakacak olursak; Ne şekilde değerlendirirseniz değerlendirin, öncelikle Rusya süper bir nükleer güç; öte yandan İran ve Çin gibi köklü gelenek ve geçmişleri olan ülkeler ve diğer bir çokları ile ittifak halinde.

13- Rusya açısından bakacak olusak Türkiye; kendinden emin, güvenilir, her türlü engellemelere rağmen gelişimini sürdüren, iyi değerlendirildiğinde jeopolitik avantajları yüksek olan, geniş bir hinterlanda ve genç-dinamik bir nüfusa sahip, güçlü bir ülke ayrıca gelecek vaadeden güçlü bir ekonomi.

14- Hiç tereddüdünüz olmasın, böyle bir ittifak Ortadoğu ve Orta Asya için de, bir cazibe merkezi olacaktır. Müslüman Sünni Arap ülkeleri dahi, İran faktörüne rağmen böyle bir yakınlaşmanın yanında olmak isteyecektir. Çünkü bu ülkeler Türkiye'nin samimiyetinin farkında ve onun ittifak ettiklerine de mutlaka yakın duracaklardır. Bu durum hiç şüphesiz Orta ve Güney Afrika için de geçerlidir.

15- Dünya'da hâli hazırda Amerika ve Avrupa'ya karşı birikmiş ve oldukça da sıkışmış bir "gaz" var. Bunun bir şekilde patlaması veya patlatılması, Amerika ve Avrupa'yı bitirir. Bunun en pratik yolu ise hiç şüphesiz, yine dediğimiz gibi, TÜRKİYE-RUSYA ittifâkıdır. Bu ittifak, iki ülke arasında Suriye ve diğer bazı konularda yaşanan ayrılıkları da mümkün mertebe silikleştirecek ve yeni zeminlerin oluşmasını sağlayacaktır.

16- Böyle bir ittifak kısa yoldan, batı yanlısı FETÖ'nün de sonu demektir.

Ahmet LALBEK / 05.08.2016

31 Temmuz 2016 Pazar 13:38 tarihinde yazdı, anasayfaya çıkmadı.
Pensilvanya'da Olmasaydın Cesâret Edemezdin!

PENSİLVANYA'DA OLMASAYDIN, CESÂRET EDEMEZDİN!

"Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin."

Sen Amerika Pensilvanya'da, CIA'nın korumasında bu bedduaları ettin tamamda; zararı kim gördü? Senin izinden gidenler. İşbirliği yaptığın dostlarınla birlikte, 15 Temmuz'u başlattın; birinci dereceden kankalarından, işine yarayacağını düşündüğün bir çoklarını da Türkiye'den kaçırttın. Yani şimdilik keyfin yerinde.

PEKİ YA!

"EVLERİNE ATEŞ SALDIĞIN, YUVALARINI YIKTIĞIN, BİRLİKLERİNİ BOZDUĞUN, DUYGULARINI SİNELERİNDE BIRAKTIĞIN, ÖNLERİNİ KESTİĞİN, BİRŞEY OLMALARINA İMKÂN VERMEDİĞİN,

TÜM BUNLARI YAŞAMALARINA VESİLE OLDUĞUN, SIRTINDAN VURDUĞUN, ŞEYTAN'IN, AHİRET GÜNÜNDE "İZİNDEN GİDENLERİ SATMASI GİBİ" SATTIĞIN, KIRK YILLIK ÇALIŞMALARINI BOŞA ÇIKARTTIĞIN "GÜLENİSTLERİ" HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ?

ASLA;

SEN TÜRKİYE'DE İKÂMET ETSEYDİN, YASADIŞI HİÇBİR ŞEYE KARIŞMAZDIN, BUNA CESARET DAHİ EDEMEZDİN. ÇÜNKÜ SENİN CANIN TATLI VE KENDİNDEN BAŞKA HİÇ KİMSEYİ DÜŞÜNMEZSİN, DÜŞÜNEMEZSİN.

SENİN, ÖNCE ALLAH'A OLMAK ŞARTIYLA SONRA DA, DÜNYA'DA HESAP VERMEN GEREKEN O KADAR ÇOK "ADEMOĞLU" VAR Kİ? KENDİ ADAMLARIN DA DAHİL...

Ahmet LALBEK / 31.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 353 kez açıldı , 9 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
30 Tem 16 06:00
Türkiye - Rusya Yakınlığı Dengeleri Değiştirecek

TÜRKİYE - RUSYA YAKINLIĞI DENGELERİ DEĞİŞTİRECEK

19 TEMMUZ'da yayınladığım kısa yazımda belirtmiştim: "Türkiye - Rusya yakınlaşacak" diye; Evet belki de tarihte hiç olmadığı kadar. Suriye ve genel olarak Ortadoğu politikaları konusunda iki ülke arasında mevcut olan derin çatlaklara rağmen, bu yakınlık hızla büyüyecek. Çünkü Türkiye her ne kadar da bir Nato üyesi ve AB üyeliği için uzun yıllar bekleyen bir ülke olma konumunda olsa da, Avrupa ve Amerika tarafından, git gide daha da fazla, "öteki" konumuna itilmek istenmektedir. Bu, 15 Temmuz'la birlikte daha açık bir şekilde, görünür olmaya başladı. Aslında onların bu yaklaşımı doğrudan doğruya Erdoğan ve AK PARTİ'ye yöneliktir ancak Erdoğan ve AK PARTİ iktidarda kaldığı müddetçe de bu durumlarını değiştirmeyeceklerdir. Halihazırda Rusya, Avrupa ve Amerika ile Ukrayna ve diğer bazı konularda ciddi gerilimler yaşıyorken, neden Türkiye gibi kendinden emin, güçlü, güvenilir ve istikrarlı bir ülkeyi yanına almasın? Bu durum, Avrupa ve Amerika'yı çıldırtacak nitelikte fakat yapacakları pek fazla bir şeylerinin olduğu da söylenemez. Bu arada, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 30 Ağustos'ta Rusya'ya gideceği belirtiliyor.

Ahmet LALBEK / 30.07.2016

***

19.07.2016 TARİHLİ YAZIM :

Amerika ve Avrupa'nın 15 TEMMUZ darbe girişimi karşısında zayıf ve geç açıklamalar yapmasını Rusya, bir fırsat olarak değerlendirmiş olabilir. Ayrıca Rusya, Türkiye ile yakınlaşma ve Batı'ya karşı bir duruş geliştirme adına bu süreçte Türkiye'ye yakın durabilir.

Ahmet LALBEK / 17.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 146 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
24 Tem 16 22:00
Diplomasi Bir Yere Kadar Bize Nükleer Silah Lâzım

DİPLOMASİ BİR YERE KADAR, BİZE NÜKLEER SİLAH LÂZIM

"Yeryüzünde kaç tane nükleer savaş çıktı?" diyenlerimiz olabilir. Fakat bugünün bir de yarını olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca; nükleer silahın "caydırıcılık" özelliği, belki şu an itibariyle kullanım ihtimalinden daha acil bir rol oynamaktadır. Hemen daha dünkü Ukrayna krizinden yola çıkarsak, Rusya'nın sıkıştığı her anda nükleer silahlarını hatırlattığını hepimiz gözlemledik, öyle değil mi? Ayrıca Türkiye olarak biz ne diyoruz? "Evet bizim nükleer silahımız yok ama Nato müttefiklerimizde bu silahlardan var." Bu doğru; ama Nato müttefiklerimizle ebed-müddet bahar (ki mevcut durum pek de öyle sayılmaz) yaşayacağımızın bir garantisi var mı? Müttefiklerimize şu ana kadar hangi konularda kendimizi tam olarak anlatabildik? Şu sıralar Mültecileri ağırladığımız için bize "cici" gözükmeye çalışıyorlar, (Şansölye Merkel gibi) hepsi bu. Öte yandan, nükleer silah sahibi ülkelerin "Diplomasi Gücünün" diğerlerine göre daha fazla olduğu da çok açık. Ben buna "Zayıf konvansiyonel diplamasi ve güçlü nükleer diploması" diyorum. Gelelim bu konunun Uluslararası (varsa) hukuki boyutuna. Evvelâ; uluslararası hukuk, evrensel nitelikli/kapsayıcı olmalıdır. Ayrıca; eğer tek bir dünyamız varsa, bunun da tek bir tane hukuku olur. "Hukuk aklı" bunu gerektirmez mi? "Efendim bu silahlar -ehil ellerde- olmalı." diyorlar. O halde; 1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atom bombası atanlar "ehil değillermiş" demek ki. Demek onlar şimdilerde ehil oldular ki, ellerinde yine nükleer silahlar var ve hem nicelik, hem de nitelik açısından eskisinden çok daha gelişmiş durumda. (Örnek : Hidrojen bombaları).

Nükleer silah "dengesizlerin elinde olmayacaksa, önce onlar bırakmalıdırlar. Çünkü dünya savaşlarında milyonlarca insanın ölümüne neden olanlar bizim değil, onların delileri/dengesizleriydi. Bu silahları ellerinde bulundurması gerekenler, dünyaya merhamet gözüyle bakan vicdanlı insanlar olmalıdır. Kendi topraklarına ulaşmasınlar diye mültecilerin botlarını batıran, işkence yapan ve değerli eşyalarına el koyan zalimlerden olmamalıdır. Bilinmelidir ki; nükleer gücün, zalimlerin elinde oluşu bir felâket olacakken, salih müslümanların elinde oluşu, barışa ve kardeşliğe ciddi katkılar sağlayacaktır. Bu dileklerim sadece Türkler için değil, "İslam Kardeşliği Hukukunu Bilen" tüm müslümanlar için geçerlidir.

"Peki İran ve Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi; muhtemel bir nükleer silahlanma girişiminde Türkiye'ye ambargo uygulanırsa, ne olacak?" diye sorulabilir. Her ambargoyu by-pass edecek bir formül vardır mutlaka. İran ve Kuzey Kore kendilerine uygulanan ambargoya teslim mi oldular sanki? Bu arada, tabi ki "İstikbâl ambargodan daha önemlidir". Barış zamanın da, silahlanmanın kıymetini anlayamazsak, savaş zamanı herşey için çok geç olabilir. Savaş kaza gibidir, her an gelebilir. Dünyanın şu andaki görünümü, ülkelerin bundan sonraki süreçte sulh ve risk hesaplarından daha çok, savaş hesaplarına meyilli olunacağı fikrini uyandırıyor. Bu silahların yayılımından daha çok , bunuların muhtemel kullanımlarının nasıl olacağı/olması gerektiği konusuna kafa yorulacağı bir döneme girmemiz çok uzak bir beklenti/öngörü sayılmaz. Bu ortamda nükleer silah edinmekten daha çok, nükleer silahların kullanımı noktasındaki hususiyetler/hassasiyetler ön plana çıkacaktır.

Dinimiz bize, "Düşmanın silahıyla silahlanın" diyor. Bunu yapmak istersek, sözde "dünya barışı" gibi, süslü/bezeli kelimelerle önümüzü kesmek isteyenler olacaktır. Uzun atla gitsin onları.

Ahmet LALBEK / 11.02.2016

24 Tem 22:51

Ertuğrul

Puan: 40

Ancak suan abd,rusya,cin nukleer silah kayniyor.Yani bir ayricalik degil bu devletler arasinda.Kim hangisini bunla tehdit edebilir ki,abd rusyayi tehdit edrmez cunku rusyada da var.Cin abd yi tehdit edemez abdde de var.

24 Tem 22:50

Ertuğrul

Puan: 40

Ahmet bey,bahsettiginiz gibi bomba ilk olarak hirosimada kullanildi.Tabi sonuclari kimine gore mukemmel bir basari,kimine goreyse hemen hemen bir dehset. Tabi o zamanlar bomba sadece Abd de vardi ve amacina ulasti eylem.

Ahmet Lalbek yazdı, 221 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Tem 16 06:00
Dünya'nın En Samimi Emperyalizm Karşıtı Lideri Erdoğan'dır

DÜNYA'NIN EN SAMİMİ "EMPERYALİZM KARŞITI LİDERİ", ERDOĞAN'DIR.

Peki neden dünyanın "antiemperyalistleri" Erdoğan'ı sevmezler? Bunun iki nedeni var;

Birincisi : Antiemperyalist geçinenlerin çoğu "ÇAKMA" dır.

İkincisi : Erdoğan'ın dindar bir kimliğe sahip olmasıdır.

ERDOĞAN, Doğu-Batı farketmez, tüm emperyalist güçler için, "can sıkıcı, oyun bozucu, hak-hukuk düşkünü, kışkırtıcı, lâf anlamaz" bir liderdir.

İşte bu nedenle devrilmelidir. Aksi halde kurdukları hileli düzenler bir gün gelip yıkılacaktır.

Onlara göre Erdoğan riskli birisi; Çünkü O,

- Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusudur,

- Müslümanların kardeşliğinden, kurtuluşundan ve birliğinden yanadır,

- Merhametlidir,

- Allah'a inanır, O'na güvenir ve O'ndan korkar,

- Hakkı söylemekten ve onu hayata geçirmekten korkmaz; cesurdur,

- İsrail'e "One Munite" deme cüretini (!)/cesaretini yalnızca o göstermiştir,

- Kurulu BM düzenine karşı, Dünya "BEŞ" ten büyüktür, demiştir.

- Düşmanlarına karşı dahi, iyi niyetini sürekli muhafaza etmiştir.

- Sabırlıdır, akıllıdır, beklemesini bilir,

- Samimiyeti her halinden anlaşılır; bu nedenle, yurt içinde ve yurt dışında onun dilinden anlayanlar, hakkı bilenler, hakkı savunanlar onu çok sever,

- Siyaseten ve diplomatik bir ağızla değil, içtenlikle; sulh, barış ve kardeşlikten yanadır, bunun için de canını/bedenini ortaya koymuştur. Bu yönüyle fitneciler ve kan dökücüler tarafından asla sevilmez.

- Çektiği sıkıntıların Allah için olduğuna inandığından dolayı, ölümü "bir bardak su içmek" le eşdeğer gören, mü'minler için kıymetli bir liderdir.

Evet işte bu nedenlerden dolayı onlara göre, Erdoğan devrilmelidir. Alacakaranlığın şer güçlerinin tek derdi bu.

Onlara göre, "ERDOĞAN GİTSİN, GERİSİ KOLAY".

Firavun'da, Allah'ın Hz. Musa'ya yardım ettiğini bile bile, göre göre, Hz. Musa'ya saldırmaya devam ediyordu. Deniz'e böyle uğurlandı.

Ahmet LALBEK / 22.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 236 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
15 Tem 16 10:00
İki Dilim Ekmeğe Kırk Çift Lâf Edilmez!

İKİ DİLİM EKMEĞE, KIRK ÇİFT LÂF EDİLMEZ!..

UNUTMAYIN! SURİYELİLER DİLENCİ DEĞİLDİR!..

Derler ya Efendim; "Altı kuru, keyfi yerinde" diye;

Suriyelileri yada Ahıska Türklerini düşünmek için ille de "keyfi yerinde" olmaya gerek yok. Aksine "yerinde olan bir 'Keyif' " düşünmeye ve empati yapmaya hiçte müsâit değildir.

Suriyelileri istemeyenlerin bazıları, son zamanlarda bir "HAMÂSET" tutturdu gidiyor. Neymiş efendim, "...onlar vatanlarını terketmişler". Vay be... Bu ne rahat, bu ne büyük konuşma böyle!.. Sizin göz "Muhâcirleri de mi" böyle görüyor yoksa!..

Bir defa, başlangıçtaki düşünce şekli yanlış!..

1- Müslümanın vatanı tüm evrendir ancak, dünyada sahip olmadığımız yerler işgal altındadır. Hâli hazırdaki İslâm coğrafyası, tüm müslümanların ortak yurdudur. Bölünmek yok, aksine birleşmek var. (İslâm Birliği)

2- Suriyelilere sahip çıkmamız gerektiği konusu bir tercih değil, aksine İslâmi bir zorunluluktur.

3- Suriyelileri Türkiye'de istemeyenler, hamâsi sözlerle halkı galeyâna getirmeye çalışmaktadırlar, oysa ki gelenler Arap ırkından olmasaydı (meselâ İngiliz) yada ESAD yanlısı Arap olsalardı, bunlardan bir çoğu, bu kişileri başlarının tâcı edeceklerdi. Oysa ki mazlûmun inancı ve ırkı sorulamaz/sorgulanamaz.

4- Suriyeliler için "kötü kişiler" yakıştırması yapanlar şunu iyi bilsinler ki, hiç bir ırk yekûn olarak ne kötü olabilir ve ne de iyi.

5- Muhammed Ümmeti bilir ki; Hiçbir ırkın, hiçbir ırka üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak TAKVÂ iledir. Bunun değerlendirmesi de birey birey olmalıdır. Hz. Nuh (a.s.)'ın oğlu, bırakın kendi ırkından olmayı, bizzat onun kendi çocuğu değil miydi? Fakat bir peygamber olan babasının sözünü dinlemedi ve helâk oldu.

6- Anadolu halkı, bugüne kadar "bir dilim ekmeğin hesabı" yapmadı. Bir dilim ekmeği paylaşmak noktasında acziyet gösterip, arkasından da Suriyelilere "vatanseverlik dersi" vermeye kalkışmak, MAZLUMUN SIRTINDAN HAMÂSET YAPMAK" olmaz mı?

7- "Efendim, tarihte onların ataları bizi sırtımızdan vurdu". Kin mi tutacağız? Bakın Avrupa'da 2. Dünya Savaşı'nda 50 milyon insan katlettiler fakat ardından birlik oluşturdular. Biz Allah ve Resülü'nün tüm uyarılarına rağmen "kine, nefrete, bölünüp parçalanmaya" devam mı edeceğiz?

Ayrıca Arap-Türk ırkları arasına kasıtlı olarak sokulan fitneleri maalesef halkımız çok net bilmiyor. Bu halkların tarihte birbirlerine karşı gösterdikleri "göz yaşartan fedâkarlıklarını da" halkımız yeterince bilmiyor; bunları okuyup anlamadan, kulaktan dolma bilgilerle hareket edersek, Allah bunun hesabını, her iki taraftan da mutlaka soracaktır. İngiliz ajanlarının fitnesini sürdürmek, dünyanın en uyanık insanları olması gereken müslümanlara yakışmaz.

8- Hadi diyelim, "Suriyeliler toptan kötü" insanlar. Bunu diyenler Türkiye'nin Afrika ve Gazze'ye olan yardımlarını da eleştirmişlerdi. Buna ne demeli? Demek Suriye'lilerin sözde "kaçıp gelmelerini" dillendirmenin asıl nedeni başka; yani amaç "üzüm yemek" değil!

9- Bazıları da diyor ki; "ülkemiz de o kadar aç, sefil insan varken..." falan. Tamam da, bu ülkede ne edersen et, bir türlü doyuramadığın bir sınıf var, bunlar zaten hiç doymadılar ki; İmkânları da yerindedir bunların ancak siyaset olsun diye, sürekli "açlıktan, susuzluktan" bahsederler. Hani birileri "câmi" yaptıracağı zaman, birilerinin de aklına "okul" yaptırmak gelir ya! Aynen onun gibi... Elbetteki memlekette fakir, dar gelirli insanımız çok ancak bu durum, Suriyelilerle başlamadı ki. Tam tersine Suriyeli kardeşlerimizi kabul etmemiz, bu toprakların daha da bereketlenmesine neden olacaktır inşaallah.

10- Uluslararası konjonktür, Türk-Arap-Afrika yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyor, aynen içimizdeki sözde bazı "emperyalizm karşıtları" gibi.

Eveet... Tüm bu durumlar karşışında, sağduyulu insanlarımız son derece uyanık olmalıdır. Türkiye'nin atakları karşısında çareler arayanlar, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında olmadık fitne ve fesatın çabasını göstermektedirler. Türkiye yalnızlaştırılmak, içine kapatılmak, İslâm dünyasından uzaklaştırılmak ve çökertilmek istenmektedir. Hamâsetle ve günübirlik dedikodularla gidilecek bir yol yoktur. Aman dikkat!..

Son olarak:

Suriyelilere destek, bizim "MÜSLÜMANLIK BORCUMUZDUR".

İki dilim ekmeğe, 40 çift lâf edilmez!..

Onlar dilenci değillerdir!..

BİZİM YARDIMLARIMIZ İSE, ONLARIN HAKKIDIR.

Düşmez kalkmaz olan, yalnızca "ALLAH" tır.

Ahmet LALBEK / 11.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 225 kez açıldı , 1 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
12 Tem 16 10:00
Sağ Sol

Tamam Kur'an'da "Sağ-Sol" ifâdeleri geçiyor ancak bunlar, bizim bildiğimiz gelenelsel/sığ siyasette adı geçen türden şeyler değil. Kur'an'daki bu ifâdeler, Hakkın yanında ve karşısında olanları tanımlamak için Allah (c.c) tarafından kullanılmış olan ifâdelerdir.

Türkiye siyasetinde kimlere "Sağ", kimlere "Sol" deniliyor yada bu tanımlamaların/yaftaların hakikâtli bir altyapısı ve izâhı var mı?

Bence yok!

Çünkü Türkiye'de, kendilerini bu kelimelerle ifâde edenlerin önemli bir kısmı, klasik deyimiyle "kelimenin altını dolduramıyor". Ne "Sosyalistler" ne de "Muhafazakârlar" kusura bakmasınlar, "Özde, neyi savunmaları ve neyin peşinde olmaları gerektiğini yeterince değil, epeyce bilmiyorlar.

Bunun temel nedenlerinden biri, ülkemizdeki "Siyasi Parti" oluşumlarının ekseriyetle "ilkesel" nedenlerle değil, "ENE'ye dönük, Pragmatik" nedenlerle ortaya çıkmış olmalarıdır. Böyle olunca da, "ilkelilik" ten uzak, popülist yaklaşım ve eylemler partilerin genel atmosferlerini yansıtır hâle gelmiş oluyor.

Süleyman Demirel'in, Turgut Özal'a olan kinini ve söylemlerinin nefrete dönüştüğünü biliyor veya hatırlıyorsunuz değil mi? Meydanlarda halka (Dinen değil, siyâseten) Kur'an gösteren ve adı "Halkın Babası"na çıkan Demirel'in, ömrünün son dönemlerinde (yani oyla, sandıkla işi bitince) hakîki bir yıkanma ile nasıl bir "öze" dönüp, "öz rengini" ortaya koyduğunu, hep birlikte gördük/duyduk değil mi? Bunun gibi, niceleri var. Bu arada Mesut Yılmaz'ı da unutmayalım!

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da aday olarak ortaya çıkartıldığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de bir hatırlayalım. Hemen hemen tüm "Sağ" diye tanımlanan siyasi partiler, nasıl da hep birlikte "bir noktaya" baş eğdirildiler. İslâmcısı, milliyetçisi, muhafazakârı, gelenekçisi; ne oldu bunlara? Daha dün belki de hiç tanımadıkları İhsanoğlu'na adeta bir anda bi'at ettiler. Neden? Tabi ki "köken itibariyle kendilerine daha yakın olmasına rağmen" mevcut iktidarın ve adayın aleyhine sonuç çıkarabilmek için. Hani ilkelilik? Yok. Ortada sadece "kişisel çıkar savaşı" var. Gerçek bu!.. N. F. Kısakürek'in dediği gibi "...gerisi angarya".

Türkiye'nin kendini "Sağ" diye ifade eden kesiminin "bir kısmında" her ne hikmetse, bir "kompleks" var. Kendi yandaşlarıyla yer, içer, dolaşır ancak iş fiiliyata dökülünce Sol'a yanaşır, onu dinler, ona inanır, ona imrenir, onu onaylar. Bu heralde Cumhuriyet tarihi ve öncesinden bu günlere kadar gelen bir toplumsal psikoloji; temelinde de muhtemelen şu güdü var: "az muhafazakârlık, çok aydınlık". Belki çokları farkında değil ama bu ifâdenin anlattığı şey Sağ'ı, (bugün azalmış olmakla beraber) uzun yıllar etkisi altında bulundurmuştur.

Erbakan ve Erdoğan bunların dışındadır; çünkü bu iki liderin hayata ve siyasete bakışları daha öznel, daha ilkeli ve daha fazla "özgüvene dayalı" bir nitelik arz etmektedir.

Yine siyasi partiler açısından Sol'a gelince; Evet özgüven daha fazla, ancak aynı Sağ'da olduğu gibi orijininden uzak (laşma) durma şeklinde. Yani "Sosyal" olmanın gerekleri ve bunun altbaşlıkları üzerinde yoğunlaşma eğiliminden çok "inancı" sorgulama ve de yönlendirme/yönetme güdüsünün getirdikleri. Oysa Sol Partiler kitlenin "sinir uçlarıyla" oynamak yerine, kendi yazılı (kitâbi) ilkelerinden yola çıkarak siyaset/politika geliştirmiş olsaydı, kendilerini "en azından dinleyebilecek", ektsradan "bir yığın insan" daha bulabileceklerdi çevrelerinde. Sayısız ve ölçüsüz bir çok pragmatik /çıkarcı/popülist yaklaşım var. Bir de buna "Seçim dışı" beklentileri eklersek, iş daha da vahim!

Bu yazdıklarım, Türkiye Siyaseti'nin gerçeleri... Ama "neden bugün yazdın?" derseniz; "Amerika'daki seçim atmosferine gözüm ilişti de ondan" derim.

Barack Obama'nın, Hillary Clinton'a verdiği destek.

Biliyorsunuz bunlar "Demokrat" kanattan.

Diğer tarafta ise, Donal Turump var. Bu da Cumhuriyetçi.

Tabi bunları, sağ-sol diye tanımlayamayız ancak ben en uygun tanımı şöyle buldum: 'Ilımlı-Faşist'.

Obama'nın Clinton'a verdiği destek dikkatimi çekti. Belki de ülkesindeki Afroamerikaları "ceberrut" Trump yönetimine emanet etmek istemiyordu; belki de Afrika'lı ataları ve soydaşları için hâla yapabileceği bir şeyler olduğunu düşünüyordu ve bunun için Hillary'nin yanındaydı.

İşte bu nedenle ben diyorum ki; Türkiye'deki Siyasi Partilerin, özellikle iktidar olmuşlardan "bir çoğunun", "sağı-solu" belli değil; kuru bir "yemlenme ve çıkar biriktirme dâvası" hepsi bu. Bir o kadar da HAMÂSET.

Tabi ki, siyasetüstü iç ve dış mekanizmalar da var işin içinde fakat bunlar bugünkü konumuzun dışında.

Yani özetle; Türkiye siyasetinin SAĞ/SOL cihetinin derin bir anlamı yok.

Bunlardan daha iyisi bence, "SAĞDUYU".

Ahmet LALBEK / 10.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 195 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
5 Tem 16 10:00
Bilim Maddeyi Aştı Şimdi Ötesini Keşfediyor (3)

RUH MOLEKÜLÜ (DMT - dimethytlyptamine) VE EPİFİZ BEZİ

"Ruh ve beden ilişkisi nasıldır ve temas noktası neresidir?" diye hep merak etmişimdir. Beden yönündeki irtibat noktasını kimileri "kalp" olarak ifade eder, kimileri ise beyin.

Ben bunu her zaman "beyin" olarak düşünmüşümdür. Çünkü daha önceki yazılarımda da zaman zaman değindiğim gibi beyin, beden için bir "Organizasyon Merkezidir". Şuur, karar ve bilinçin asıl dayanağı beyin değil, ruhtur. Beyin ruhun emirlerini "farkındalığı olmadan" yerine getirir ve bedenin mekanizmalarını yöneten bir "sinir" öbeği/yığını niteliği taşır. Ruhun aldığı kararları bedene uygulatır. Bu noktaya ilişkin karşımıza, şöyle bir soru çıkar; Soru şu: "Ruh ile beden teması nasıl ve hangi noktada gerçekleşmektedir?"

Zirâ ruhun dünya ile irtibatı, duyulardan gelen verilerin (fiziki/somut dünya verileri/görüntü-ses-koku-dokunma ve tat alma hissi) değerlendirilmesi, beynin bedeni yönlendirmesi (kararların/emirlerin uygulanması) ise ruhtan gelen kararların/emirlerin alınması/alınabilmesi sayesinde olmaktadır.

İşte tam da burada karşımıza çok ilginç bir detay çıkmaktadır. Epifiz bezi...

Üçüncü göz benzetmesi de yapılan bu küçük organ, atışları kuvvetli Evrimciler tarafından önceleri, "İnsanın evrim sürecinden arta kalan ve işlevi bulunmayan bir nevi atık/gereksiz bir parça" olarak nitelendirilmişti. Organ, sağ ve sol olmak üzere tüm bölümleri simetrik olan beynin istisna olan bir özelliğine sahipti, beynin ortasında ve tek olarak bulunuyordu. "Ruh molekülü" olarak tanımlanan DMT (dimethytlyptamine) molekülü ise işte bu organ tarafından üretilmekteydi. Ayrıca bu molekül tüm canllarda bulunmaktaydı ve ilginç bir şekilde doğum esnasında annede ve çocukta, ayrıca ölüm esnasında artış göstermekteydi. Bunun yanında yüksek yerlere çıkıldığında ve gecenin sabaha yakın kısmında (gece ibadetleri için tavsiye edilen bir zaman diliminde) artış göstermekteydi.

Epifiz (pineal) bezi, insanda 3. bir göz, yani manâ alemine açılan bir kapı konumunda. Ölüm esnasında üretimini artırdığı DMT molekülü sayesinde, kişiye manevi dünyaları gösteren çok ilginç ve bir o kadar da araştırmaya değer, keşfedilmiş yepyeni bir mucize...

İşte insanı yıllardır, kuru bir atom yığını gibi gösteren "Materyalistlere ve Evrimcilere" verilebilecek en güzel bilimsel cevap. Biz her zaman demiyor muyuz, "Bilim Maddenin Ötesine Geçti" diye?

Yazı dizimizin bundan sonraki bölümünde "Genişleyen Evren ve Bigbang" konularını ele alacağız. Kaleme aldığım yazı dizimizin tüm bölümleri gibi, bir sonraki bölümünde de çok ilginç ayrıntılarla karşılaşacaksınız.

Ahmet LALBEK / 05.07.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 299 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi , 11 yorum yapıldı.
2 Tem 16 14:00
Deist / Deitizm

Son günlerde çok konuşuluyor; DEİST/DEİTİZM

Nedir bu? Ne olacak! Batı kaynaklı, sıradan ve sallamasyon izm'lerden biri. Dinler insanlara, Yaratıcı'nın buyruğunu/emirlerini öğütler ve bunu şart koşar ya! İşte bu emirleri kabul etmek istemeyenlerin, vicdanlarını susturmak için nefislerinden icâd ettikleri/uydurdukları, "VAR OLAN, ANCAK HİÇBİR ŞEYE KARIŞMAYAN BİR TANRI ANLAYIŞI" dır bu. Yani ateizmin biraz "ehilleştirilmiş" hali. "TANRI VAR" derler, fakat ne peygamberlere, ne kitaplara, ne melek ve cinlere hiç birine inanmazlar. Onlara göre TANRI hiçbir şeye karışmaz, hatta doğaya bile bir müdahalesi yoktur, yaratmış ve öylece bırakmıştır. Yani kafalarındaki Tanrı'yı doğaya bile karıştırmazlar; ola ki hükmü kendilerini de kapsar.

Şimdi bu zoraki/uyduruk inancın ortaya çıkmasının psikolojik nedenlerini hissedebiliyor musunuz? Tanrı'nın hükmünü ve iradesini kabul etse, yükümlülük altına girecek; üstelikte dünyalık heva, heves, tarz, fikir, kanaat, yol, yöntem ne varsa bunlardan vazgeçmek ve Yaratan'ına ibâdet etmek durumunda kalacak yada kısa yoldan, "... tamam kör değiliz, bu evrenin mutlaka bir yaratıcısı var fakat 'kimdir, nedir, ne ister' bilinemez, bu nedenle bizim zihnimiz (onlar akıl diyorlar) bizi nereye götürürse, doğru olan da zaten odur." deyip sıyrılacaklar. İşte olayın psikolojik altyapısı tamamen bu.

Bir grup, hadis ve sünnet inkârcısının psikolojik altyapısı da aynen bunun gibi.

Zaten sonları da genellikle böyle oluyor. Çünkü bir aşamadan sonra, Kur'an'ı da yavaştan yavaştan, ucundan köşesinden inkâr etmeye, saygısızlaşmaya başlıyor ve onu hayat/hüküm sahasından tamamen çıkarmaya çalışıyorlar. Nihayetinde bir çeşit "UCÛBE/ATEİST" olup çıkıyorlar.

Ahmet LALBEK/ 02.06.2016

05 Tem 09:23

Son olarak; Dikkat ederseniz yazıda, "Agnostisizm" de olduğu gibi, Tanrı'nın varlığı/yokluğu ile ilgili belirsizlikten değil, kimliği ile ilgili belirsizlikten bahsediyorum.

05 Tem 07:47

Sizin uyarınızdan sonra samimiyetle tekrar bir araştırma yaptım ve gördüm ki, yazımdaki kavramların içerik, anlam ve tanımları hakkında kesinlikle hiçbir hata yok, aksine tam olarakta bahsettiğim gibi. Araştırma yapanlar bunu tespit edeceklerdir.

Ahmet Lalbek yazdı, 231 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
30 Haz 16 02:00
Bunların Dış Politikadan Anladığı

BUNLAR İÇİN İYİ BİR DIŞ POLİTİKA, "ERDOĞAN NE DEDİ VE NE YAPTIYSA, ONUN TAM TERSİNİ BENİMSEMEKTİR."

Bunların, "Dış Politika" dedikleri şey için, önce şöyle bir yorum yapmak istedim : "Odun Kafalıların Dış Politika Anlayışları Kazık Gibi". Fakat daha sonra baktım ki hayır; bu tanım onların dış politika anlayışlarını izâh etmiyor. Çünkü onların "Dış Politikamız" dediği şey tamamen Erdoğan'ın söylediği ve yaptığı ne varsa, körü körüne ve tamamen ona karşı durmaktan ibâret. Yani "kazık gibi" diyemiyorum, çünkü onların da dış politika anlayışları oldukça esnek ve Erdoğan'nın stratejik ve konjonktürel yaklaşımlarına bağlı olarak değişiklikler gösteriyor ancak tabi ki, zıddına zıddına ve ülke/millet çıkarlarının tam da "yüzseksen derece" tersine olmak kaydıyla. Yani Erdoğan'ın dış politikası, değişen ve gelişen "DÜNYA KONJONKTÜRÜNE" göre şekillenirken, muhâliflerinin dış politika anlayışları da, "ERDOĞAN KONJONTÜRÜNE" göre, fakat doğru yada yanlış farketmez, her halükârda "zıddına" olarak şekillenmektedir.

Hatırlar mısınız? Erdoğan iktidarının ilk yıllarında hükümetlerin dış politikadaki en göze çarpan yaklaşımları/düsturları ne idi? "Komşularla Sıfır Sorun" yaklaşımı değil miydi? Peki o sıralar muhâlifler (dikkat edin 'Muhâlefet' demiyorum, çünkü Erdoğan'ın parlamento dışında da içte ve dışta olmak üzere, fazlaca muhâlifi var) bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyordu? "Sırıtarak, dalga geçerek" değil mi? Hatta aralarından, çok inandıklarını söyledikleri "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışına yakınlığına rağmen, "Sıfır Sorun" yaklaşımını bir çeşit " Teslimiyetçilik" olarak yorumlayanlar dahi çıktı.

Peki daha sonra ne oldu? Arap baharı ile Ortadoğu ülkerinde meydana gelen yeni durumlar karşısında Türkiye, hakkaniyete uygun, Türkiye ve bölge ülkeleri lehine olabilecek yeni inisiyatifler almak isteyince, ister istemez bazı ülkelerle belli çap ve şekillerde çeşitli sıkıntılar yaşamaya başladı. Bu durum "olağan" bir durumdu. Doğru ve adâletli bir işe kalkıştığızda, her zaman ve herkesten alkış beklemeniz zaten "saflık" olmaz mıydı? Türkiye'nin çok eleştirilen Suriye Politikası da aslında, tam da yerinde gerekçeler içeriyordu. Fakat Türkiye bu noktada egemen güçlerin ihânetine uğradı. Özellikle Amerika ve Avrupa'nın duruma ilişkin "ikircikli tutumlar" segilemesi, Türkiye tezinin hayata geçirilmesine engel olmuştur. Fakat ne var ki , Esad'ın gitmesi ve Kuzey Suriye'de bir tampon bölge oluşturulması konularındaki bu tezin haklılığı, acı tecrübelerle de olsa bir süre sonra ortaya çıkmış ve ilgili taraflarca kabul edilmiştir.

Türkiye'nin yine çokça eleştirilen Mısır politikasına gelince: Amerika'lıların yanında, Batılı ve Doğulu güçlerin de kendi "Demokrasi Putlarını" yedikleri yerdir Mısır. Seçimle işbaşına gelmiş bir lider, darbeyle alaşağı edilecek ve bu türden sayısız acı tecrübeler yaşamış bir Türkiye, bunu sineye çekecek ve "hiç bir şey olmamış gibi davranacaktı" öyle mi? Böylesine pragmatik bir yaklaşım Yeni Türkiye'ye yakışır mıydı? Kaldı ki, Mursi'ye sırt dönmenin bize ne faydası olacaktı ki, aksine Mursi liderliğindeki bir Mısır ve Türkiye bölgede çok etkin bir güç olma yolunda inanılmaz mesafeler alabilecekti etbette.

Bu aşamada, "Efendim bu söyledikleriniz olmadı yani ne Esad'ı devirebildik ve ne de Muri'yi iktidarda tutabildik" denilebilir.

Bakın; Gerek Arap Baharı, Mısır ve Suriye, gerekse Mavi Marmara ve "One Minute" ile gelen İsrail, sınır ihlâli ile ortaya çıkan Rusya ve bir anda dünyayı saran mülteciler sorunu gibi herbiri başlı başına bir "Kriz" ifâdesiyle tanımlanabilecek başlıklar ayrıca "Dünya Beşten Büyüktür" manifestosunun ortaya çıkmasına neden olan bunalımlar... Bunların hiçbiri, altı çizilmeden geçilebilecek sıradan hikâyeler/olaylar değildir. Bu yaşanan olaylar ve Türkiye'nin tüm bunlar karşısında sergilemiş olduğu tavır, tüm dünyanın "olaylara/olgulara bakış ve olanları yorumlama perspektifini" değiştirmiştir. Herkes, dünyada çıkarların da ötesinde bir gerçeğin varlığının, yani adına "vicdan" denen bir hakîkatin mevcûdiyetinin ve mecbûriyetinin bulunduğu konusunda uyarılmış ve uyandırılmıştır. Suskun dünya konuşmaya başlamış, hakkın ve adâletin "egemenlerin inisiyatifine/tekeline" bırakılamayacak kadar şerefli/kıymetli değerler olduğu hatırlatılmıştır.

İşte bu atmosferde daha dün, "Sıfır Sorun" la dalga geçmeye çalışanlar, bu defa Türkiye'nin tüm komşularıyla ve komşu olmayan bir çok egemen ülkeyle "arasının açıldığından" şikayet etmeye başlamışlardı. Yani sırf Erdoğan'a muhalefet olsun diye yine "çark" ettiler. Daha bitmedi! Serüven (çark süreci) devam ediyor... Son günlerde İsrail ve Rusya ile yaşanan normalleşme süreci karşısında da yine aynı tavırı takındılar. Daha düne kadar, "Dış Politikada efelik olmaz" diyen bu "çok bilmiş, hiç anlamamış güruh" bugün, çeşitli haklı ve konjonktürel gerekçelerle gündeme gelen normalleşme sürecine de "dünü gerekçe göstererek" karşı çıkıyor ve (sözde) "alay konusu" yapmaya çalışıyorlar.

Hayat "şekil ve esas/içerik" açısından sürekli değişim gösteren bir "akış" halindedir. Evrende hiçbir şey "stabil/statik/durağan" değildir. Uluslararası dinamikler de (adı üstünde 'dinamik') aynen böyledir. Farkına vardığınız yada varmadığınız, gizli yada açık bir çok yeni gelişme, dış politikada ani yada anlık değişimlere neden olabilir/yol açabilir. Bu, ilkesizliğin değil tam aksine bir "basîretin" sonucudur/tecellîsidir.

"Efendim ne değişti, ne oldu da böyle oldu?" diye soranlara, bu tür sorulara bir "örnek cevap olsun" diye, şunu sormak ve ardından ufak bir analize gitmek isterim...

Siz, Esad kendi halkını katletmeye başladığında da aynı soruyu sormuştunuz değil mi? Yani demiştiniz ki, "Erdoğan daha düne kadar Esad'la yağlı ballıydı, şimdi ne oldu da Erdoğan, Esad'la arasındaki köprüleri attı?". İşte siz bu soruyu sorarken Esad, Erdoğan'ın uyarılarını kulak ardı etmiş ve yüzbinlerce mâsumun kanına girmeye çoktan başlamıştı bile. İşte sizin bir, "gören kör ve işiten sağır" misâli, şaklabanca sorduğunuz "... şimdi ne oldu ki?" şeklindeki o acı sorunuzun cevabı, bu mâsumların kanında, iniltisinde, basiret sahibi insanların ilminde ve sizin kör/kara câhilliğinizde gizlidir/mevcuttur.

Bu nedenle diyorum ki, sizin ne dış ve ne de iç politikaya aklınız ermez. Siz burada, hükümet İsrail'le anlaştı diye (kara propaganda amaçlı olarak) yırtınırken, (sözde) Filistinlileri düşünüyormuş gibi yaparak "cazgırca" açıklamalar yapıyorsunuz ancak, siz bunu yaparken Filistinli ve bazı diğer Arap liderler ve halklar ise kopardığı büyük tavizlerden dolayı, Türkiye'ye ye ve Erdoğan'a şükranlarını sunmakla meşguller.

Ama siz de "pişkinliğe devam", bir şey değişmiyor; Ağzınız torba değil ki büzesiniz!

Bugünlerde Filistinliler için (sözde) hassasiyet gösterenlerin önemli bir kısmı, İsrail'in yoğun Gazze ve Mavi Marmara saldırıları ayrıca Erdoğan'ın "One Minute" çıkışı süreçlerinde ne diyorlardı biliyor musunuz? Aynen şöyle : "Araplardan bize ne! Filistin davasının bizimle ne alâkası var?".

İşin aslı; İçeride ve dışarıda muhâliflerin asıl meselesi başka. Mesele Erdağan'dan da öte bir mesele. Mesele derin mesele...

Mesele, Erdoğan'ın da inandığını düşündükleri, "Kutsal Değerler Meselesi". Siz anladınız O'nu.

Ahmet LALBEK / 29.06.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 239 kez açıldı , 4 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
25 Haz 16 06:00
Avrupa Birliği Dağılıyor!

AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) iken, AB (Avrupa Birliği) olarak şekillenen yapı, beklendiği üzere dağılma sürecine girdi. Yapının en önemli ülkelerinden olan İngiltere, yapmış olduğu referandumda % 51,9 oy oranı ve 1 milyon oy farkı ile AB'ye hayır dedi. Sırada İspanya ve Fransa (ki Fransa uzun yıllardır AB' konusunda bir arayış içerisindeydi) var. Hollanda'da hareketli.

İngiltere'nin AB'den ayrılması Avrupa genelinde bir "Domino Etkisi" yapar mı? Elbetteki yapar. Sokakta körebe oynayan çocuklardan biri "ben eve gidiyorum" diyerek oyundan ayrıldığında, oyuna devam eden çocuklardaki hevesin ve motivasyonun ne kadar düştüğünü biliyoruz değil mi? Bu misâlde olduğu gibi, bundan sonra tüm AB üyesi ülkelerde, AB'ye karşı ciddi bir motivasyon düşüklüğü yaşanacaktır. Nasıl ki bir zamanlar Avrupa Birliği, hem üyeler ve hem de üye olmayanlar açısından bir "Dünya Cenneti" olarak algılanıyordu ise aynen bunun gibi, şimdilerde de "AB'den ayrılık" bu şekilde algılanmaya başladı. Birleşik Krallık ve diğer müstakbel ayrılma yanlısı olan ülkeler, ayrılma sonrası söylemsel ve eylemsel açıdan "tam bir kopuş" hevesi içinde olmayacaklardır elbette. En azından uzunca bir süre temkinli davranma yoluna gideceklerdir. Zira İngiltere'de "Sterlin", daha ilk günden dibe vurmuş durumda. Bundan sonra Avrupa halkları için AB, olumsuz giden ne varsa, tüm bunlar için sürekli bir "Günah Keçisi" görünümünde olacaktır.

Avrupa, bir arada duramayacak kadar "Irkçı". Sırf bu açıdan baksanız dahi, AB'nin uzun vadede ayakta kalamayacağını söyleyebilirsiniz. Bu arada İngiltere'nin ayrılma kararı, Kuzey İrlanda ve İskoçya konusunda da tedirginlikler yaşanmasına neden oldu. Çünkü AB üyesi bir İngiltere, bu konularda daha "hazmedilebilir" olarak algılanıyordu. Bildiğiniz gibi İskoçya bir süre önce Birleşik Krallık'tan ayrılma hususunda referanduma gitmişti ve referamdumdan "kalma kararı" çıkmıştı. Böyle bir referandum bugün yapılsa, büyük ihtimalle eğilim ayrılıktan yana olacaktır.

Referandum öncesi süreçte İngilizler, propaganda çerçevesindeki söylemlerine Türkiye'yi de dahil ettiler. "Türkiye AB'ye girecek, bu nedenle de biz AB'den ayrılmalıyız." tarzında söylemler geliştirdiler. Buradan, "psikolojik altyapı" hususunda çeşitli çıkarımlar yapmak mümkündür. Yani "Hilâl ve Yabancı Düşmanlığı".

Peki bundan sonra ne olacak,

1- Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda ve İskoçya konularında yeni gelişmelere gebe. Yeni halk oylarına gidilecek.

2- Amerika / İngiltere arasında daha fazla bir yakınlık gözlenecek,

3- Dolar, Euro karşısında daha etkin bir hale gelecek,

4- AB, dış dünya'ya karşı olan havalı ve ağır tutumunu biraz daha esnetecek ve karalarında daha duyarlı olma yolunu seçecek,

5- Avrupalılar, IRKÇI/ULUSALCI açıdan hızlı bir geriye dönüş yaşayacak ve kendi arasında gittikçe kızışan, sert rekabetlere girişecek,

6- Ekonomik ve siyasi istikrar, zaman zaman toparlanma görüntüsü verecek olsa da, git gide bozulacak,

7- Üye ülkeler arasındaki İngiltere gibi büyük ülkeler, özellikle de İngiltere, orta ve uzun vadede bu ayrılıktan kârlı çıkacak,

8- Batıda çözülme devam ederken, İslâm Dünyası'nda son zamanlarda temelleri atılmaya çalışılan birlik arayışlarına yönelim daha da hızlanacak.

9- AB cazibe merkezi olmaktan çıkacak ve dünyada yeni ittifaklar denenecek. (Fakat bu arada da, AB'ye üye olmak isteyen bazı ülkeler, AB'nin bugünkü iğreti durumunu fırsat bilerek, birliğe üye olma yolundaki ataklarına hız vereceklerdir.)

10- Avrupa gerilerken, İslâm Dünyası'nda ciddi ilerlemeler kaydedilecek ve öteden beri söyleyegeldiğimiz gibi, 21. yy. İslâm'ın olacaktır.

Ahmet LALBEK / 24.06.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 159 kez açıldı , 1 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
17 Haz 16 18:00
Bilim Maddeyi Aştı ve Şimdi Ötesini Keşfediyor (2)

ELEKTRONLARIN GİZEMLİ DÜNYASI :

Bildiğiniz gibi ELEKTRONLAR, atomun 3 temel parçacığından biridir. Yani Proton (+), Nötron (yüksüz) ve Elektron (-). Elektronlar eksi (-) yüklüdür ve proton ve nötronun aksine atomun çekirdeğinde değil, çekirdeğin dışındaki yörüngelere dizili şekilde bulunurlar. Elektronlar çekirdeğin etrafındaki yörüngelerinde saniyede 1000-2000 KM aralığındaki bir hızla, hiç durmaksızın dönmektedir.

Elektrik enerjisi atomun dış yörüngesindeki elektronların hareketi/akımı/devinimi sonucunda elde edilir. Tüm kimyasal veya biyokimyasal olaylar elektronların varlık, özellik ve yetenekleri sayesinde gerçekleşmektedir. Canlı, cansız tüm maddelerin ve enerjilerin oluşumu, dönüşümü ve değişimi elektronlar sayesınde sağlanmaktadır. Elektronlar; atomun oluşumundan, bir bitki veya hayvanın varoluşuna; gezegenlerden, süpernovalara kadar tüm varlıkların inşasına ve süregelen varlığına temel/esas teşkil eden sayısız mucizeler içermektedir.

Bugünün elektriğe dayalı analog yada dijital teknolojilerin varlığı (meselâ yarı iletkenler maddelerin -silisyum ve germanyum gibi- kullanılabilmesi ve elektronikteki transistörlerin icadı) elektronların ve işlevlerinin keşfi sayesinde mümkün olmuştur.

Evet buraya kadar elektronların çokça bilinen özellik ve işlevlerinden bahsettik fakat henüz bitmedi. Asıl gelmek istediğimiz yere geliyoruz.

Sırada, elektronların daha henüz yeni keşfedilen ESRARENGİZ

özellikleri var.

BU BÖLÜMÜ GEREKİRSE TEKRAREN VE ÇOK DİKKATLİ OLARAK OKUYUNUZ. BU BİLGİLER, SİZLERİ HAYRETE DÜŞÜRECEK...

Hani yazılarımda sık sık dile getiririm ya! KUANTUM FİZİĞİ diye...

Hep derim ya, "materyalistlerin duvara tosladığı ve hiç hoşlanmadıkları bir konudur bu" diye... İşte tam da oradayız ve huzur içerisinde bu konudan etraflıca bahsedeceğiz. Elektronumuz da bu konunun tam göbeğinde bizleri bekliyor.

1- Bir elektron aynı anda birden fazla yerde bulunabiliyor. Bu nedenle onun için bir mekân tespiti yapamıyorsunuz. Düşününüz ki, siz bir tanesiniz fakat aynı anda bir çok yerde bulunabiliyorsunuz. Yani bayramda Erzincan'daki dedenizin elini öperken aynı anda Manisa'daki amcanızı ziyâret etmektesiniz. Bu da yetmiyor yine aynı anda Hac'da tavâf yapıyorsunuz.

(Klasik-Materyalist/Determinist/Pozitivist/Mutlak Deneyci/İnkârcı Bilim-Fizik anlayışında, böyle bir durumun izâhı var mı?)

2- Bir elektron bir ortama dahil olmadan, o ortamdan çıkabiliyor. Düşününüz ki, siz henüz bir caminin kapısından (yada bacasından, duvarından farketmez) girmeden, çıkış kapısından çıkabiliyorsunuz.

(Klasik-Materyalist/Determinist/Pozitivist/Mutlak Deneyci/İnkârcı Bilim-Fizik anlayışında, böyle bir durumun izâhı var mı?)

3- Elektronlar bir plazma ortamına girdiklerinde, anında bulundukları yeni ortama uyum sağlıyorlar. Afrika ülkelerinden birine tatile gittiğinizi düşünün; tabi ki hiç beklemediğiniz bir şey ancak bakıyorsunuz ki, kılık kıyafetinizden tutun da, ten renginize, kültür ve anlayışınıza kadar bütünüyle yerli halka benzemişsiniz ve hatta onların yöresel bir dansına dahi iştirak etmişsiniz.

(Klasik-Materyalist/Determinist/Pozitivist/Mutlak Deneyci/İnkârcı Bilim-Fizik anlayışında, böyle bir durumun izâhı var mı?)

4- Çok uzak yörüngelerde de olsalar, elektronlar birbirleri ile bir âhenk ve uyum içerisinde bulunabiliyor ve bilinen en büyük hız olan ışık hızından (saniyede yaklaşık 300.000 KM) daha fazla bir hızla haberleşebiliyorlar.

(Klasik-Materyalist/Determinist/Pozitivist/Mutlak Deneyci/İnkârcı Bilim-Fizik anlayışında, böyle bir durumun izâhı var mı?)

5- Hem dalga ve hem de parçacık gibi davranabiliyorlar. Klasik fizik anlayışı, bir varlığın hem bir dalga boyu ve hem de bir parça gibi davranabileceğini düşünebilir miydi? (Ben buna benzer olarak, çocukken şöyle sorardım çevremdekilere : "Işığı sürekli olarak bir leğenin içine yansıtsak, acaba leğen bir süre sonra dolar mı?) Üstelikte elektronun bu davranış şekli "gözlemleyenin var olup olmadığına göre" değişime uğruyorsa işte bu, klasik fizikçiler için tam bir çıkmaz niteliğindedir.

(Klasik-Materyalist/Determinist/Pozitivist/Mutlak Deneyci/İnkârcı Bilim-Fizik anlayışında, böyle bir durumun izâhı var mı?)

6- Ve gelelim 5. maddede de kısmen sözünü ettiğim "elektronun en çarpıcı ve üzerinde en çok düşünülmesi gereken" özelliğine...

ELEKTRONLAR, KENDİLERİNİ BİR GÖZLEMLEYENİN OLUP OLMADIĞINA GÖRE DAVRANIŞ BELİRLİYORLAR.

AL SANA METAFİZİK,

Bunu kim nasıl izâh edecek. Çift Yarık Deneyi'ni gerçekleştiren bilim adamları, deneyin sonuçlarını daha iyi görebilmek için, kurdukları düzeneğe bir de kamera eklediler. Ancak hiç mi hiç tahmin etmedikleri bir sonuçla karşılaştılar ve gördükleri karşısında dehşete düştüler...

ELEKTRONLAR GÖZLENMENDİKLERİNDE, GÖZLEMLENMEDİKLERİ ZAMANA GÖRE DAHA FARKLI DAVRANIYORLARDI.

Yani elektronlar sanki bir bilinç sahibi gibi hareket ediyorlardı. (Yine çocukluğumda evdeki eşyalara bakar, "Acaba bu eşyalar biz evde yok iken yine böyle sakince duruyorlar mı, yoksa bizler eve gelince mi toparlıyorlar kendilerini?" diye düşünürdüm.)

Peki bu nasıl olabilirdi. Yukarıda kaleme aldığım diğer maddelerde fiziki bir olağanüstülük/izâh edilemezlik var elbette ancak son maddede izâh ettiğim bu durumun anlamı çok daha başka... Elektron gözlemlendiğinde parçacık haline dönüşüyor/beliriyor, aksi halde dalga boyu olarak kalıyor/bir anlamda "yok" laşıyor.

Peki elektronun bu hallerini, fazla değil bundan 60-70 sene evvel Materyalist/pozitivist bilim adamlarına söylemiş olsaydınız ne diyeceklerdi? Kesinlikle şöyle diyeceklerdi : "Efendim bunlar hurâfe ve bizim modern ve akılcı (!) bilim anlayışımıza ters". Aynen Allah ve manevi olarak tanımladığımız diğer varlıklar için söyledikleri gibi.

Şimdi insanlık, henüz tüm mucizevi özelliklerini tam olarak çözememiş olmasına rağmen "Atom Altı" dünyasına ilişkin (ki yazımızın sonraki bölümlerinde ele alacağımız daha bir çok konu olacak) bu sıradışı tespitleri yapacakta, tüm bunları görmezden gelerek Yaratan'ını inkâr etmeye devam edecek; Azrâil'in aynı anda bir çok yerde "bir çok kişinin ruhunu kabz edebileceğini" inanılması güç olarak değerlendirecek; Gözlendiğinde farklı davranan ve birbirleriyle sürekli olarak iletişim halinde bulunan elektronların bu davranışı ortada iken, bundan hiçbir metafizik sonuç çıkaramayacak bir "geriliğe" kul olmaya devam edecek! Artık bu aşamadan sonraki akılsızlığın, "akılla izâhını beklemek" düpedüz "akılsızlık" olacaktır.

Hayır, artık "bilim kılıflı, inkârcı uydurukçuluğun" sonu gelmiştir. Yazımızın diğer bölümlerinde bunu kanıtlayacak daha bir çok konu ele alacağız.

Bir sonraki alt başlığımız : RUH MOLEKÜLÜ (DMT - dimethytlyptamine) VE EPİFİZ BEZİ

Görüşmek üzere..

Ahmet LALBEK / 17.06.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 160 kez açıldı , 1 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
14 Haz 16 06:00
Zıtlıkların Paradoksu Değil Uyumu

Darwinistler "Doğal Seleksiyon" fikrini zikrederken, doğadaki zıtlıkların ve çatışmanın paradoksundan (ki, soy tüketicilik bir paradokstur) bahsederler; bunu da "tesâdüfen oluştuğuna" inandıkları canlıların, "seçkin/güçlü olanlarının varlığını sürdürdüğü, diğerlerinin ise yok olup gittiği" izahâtına bağlarlar.

Oysa ki şunu bilmezler; Doğada zıtlıkların paradoksu değil, bilâkis uyumu söz konusudur. Meselâ "Simetri" de ve "yaratılanların çiftler halinde yaratılmış olmasında" olduğu gibi. Yani, sağ ve sol; erkek ve dişi; yüksek ve alçak; artı ve eksi; sıcak ve soğuk; siyah ve beyaz; yakın ve uzak; karanlık ve aydınlık; yaş ve kuru; eski ve yeni v.b. İşte tüm bunlar Allah'ın yarattıklarını "çiftler halinde" yaratmış olmasına birer örnektir ve burada zıtlıkların çatışması/paradoksu/ yıkıcılığı/soy tüketiciliği değil, aksine "HEDEFİ ÖNCEDEN/İLK YARATILIŞTA BELİRLENMİŞ OLAN" zıtlıkların (çift olanların) uyumu/insicâmı söz konusudur. Hatta fizîki bir çatışma bile aslında bir uyumdur/uyumu hedefler. (Hayvanlarda erkek cinslerinin birbiri ile çatışması veya kuşların tarla farelerini yemesi gibi - yani ekolojik uyum/denge sağlayıcıdır ve soy tüketmeyi getirmez yada hedeflemez; aksine soyların istikrar içinde devamını sağlar).

"Her şey zıddı ile kâimdir". Hikmet ise, zaten burada gizlidir. Yoksa "kör çatışmadan" yada "kör mutasyondan", "TEKÂMÜLE" yol yoktur.

Ahmet LALBEK / 29.05.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 224 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Haz 16 22:00
Bilim Maddeyi Aştı; Şimdi Ötesini Keşfediyor (1)

Darwinciler, bilimsel kılıflı siyâsi inatlarını/inkârlarını sürdüredursun, bilim dünyasında öylesine büyük gelişmeler oluyor ki, bu gelişmeleri tâkip edip yorumladıkça, bambaşka kapılar çıkıyor karşımıza. Fakat bu bilimsel gelişmeler ve yeni yaklaşımlar inkârcıların hiç umurunda değil. Dede Darwin'e takılmışlar, kafayı da gömmüşler kuma; körebe mi yoksa saklanbaç mı oynuyorlar belli değil! Şimdi ki Darwinciler, Darwin'e güvendikleri için "imân" edemiyorlar. Ben öyle sanıyorum ki, Charles Darwin yaşasaydı ve son dönemin bilimsel gelişmelerine şahit olsaydı, belki "inkârcılık inadına" yine söz geçiremeyecekti ancak hiç değilse başını ellerinin arasına alıp, şöyle bir düşünürdü ha! Ne dersiniz? Zirâ onun yaşadığı dönemde hücre, "içi su dolu bir kesecik" olarak tarif ediliyordu.

Kuantum fiziğinden, astronomideki yeni bulgulara, esir maddesinden DMT molekülüne kadar tüm bu konularda çok çarpıcı ve yepyeni keşifler var. Bu keşifler birbirini doğrular/destekler şekilde; özellikle de 20. yy'da ve 21. yy'ın henüz şuracıktaki ilk onaltı yılında ortaya çıkmış, AKLEDENLERİN/DÜŞÜNENLERİN/TEFEKKÜR EDENLERİN derin alâkalarını cezbetmiş ve 18-19. yy.'a ait "fikir/inanç/izm" dogmalarını yerle bir etmiştir.

Materyalistler önceleri bilimi, yaratılışa inananlara karşı bir "Saldırı Aracı" olarak kullanmaya kalkışmıştı. Çünkü ortaya attıkları "sözde" bilimsel tezlerin tamamının uydurma, yani "bilimsel olmayan, DOGMATİK nitelikte" olması nedeniyle, oldukça da rahatlardı ve iddialarını ıspatlama gibi bir dertleri/uğraşları da yoktu. Mizansenlerle ve hilelerle işi götürmeye çalıştılar. Metot tam olarak şu idi: "Tahmin et, olmazsa uydur ve salla gitsin". Evet ne abartıyorum ve ne de küçümsüyorum. Onların bilim yada bilimsel metot dedikleri amiyâne tabirle tam olarak bu.

Onlar canlılara uzaktan bakar ve hemen hükmü yapıştırıverirler. Meselâ zürafaya uzaktan bakar "Bunların boyu ağaçlara yetişeyim derken uzamış" veya "kara canlılarının bazıları havada sinek yakalayayım derken kanatlanmış ve uçuvermiş" derler. Ama nasıl olmuş? "İşte orayı uzun atla! Bir şekilde olmuş işte...".

Daha sonraları ne oldu? Bu materyalistler, bilim ilerledikçe derin bir yanılgı ve inatlaşma içinde olduklarını daha fazla gizleyemeyeceklerini anlamaya başladılar. Evrimden söz ediyorlardı ancak yaptıkları tek şey, bilimi kendi inkârcı görüşlerine "EVİRMEYE" çalışmaktan başka bir şey değildi. Bunun için de, yalan-yanlış bir çok "ÜTOPİK" fikri, "bilim" diye sahneye sürdüler. Peki bu uyduruk senaryolar neden ve nasıl taraftar buldu? Bunun nedenlerini en temel olarak, şu iki maddede sıralayabiliriz.

1- Darwin'in yaşadığı dönemin "fikri eğilimlerinin" ayrıca "siyasal, ekonomik ve psikososyal" açıdan, konjonktürel yapısının Darwin'in işini kolaylaştırıcı niteliğe sahip olması,

2- Darwin'in (ortaya) attıklarının inkârcılık hevesi, inadı ve hattâ "cehâleti" içerisinde bulunanlar için "inânca karşı bir can simidi/kurtarıcı" olarak algılanmış olması.

Dikkat ederseniz burada, Darwin'in fikirlerinin zemin bulmasının "Bilime Yönelim" olarak tanımlanabilecek hiçbir altyapısı mevcut değildir.

Materyalizm/Darwinizm/Evrimcilik son dönemlerde kendini inkâra yönelmeye başladı. Zamanında söyledikleri/iddia ettikleri ve yaptıkları ne varsa onlar, şimdilerde "biz söylemedik, biz yapmadık" ifâdeleriyle reddetmeye başladılar. Neden? Çünkü tezleri teker teker de değil, toptan çürüdü. Zaten başlangıcı çürüktü ancak şimdi daha da net gözükmeye başladı.

Materyalistlerin şimdiki hali daha perişan. Çünkü önceleri iddialarını görünen evren ve klasik fizik üzerinden yürütmeye çalışıyorlardı. Ancak şimdi başlarına bir de "Kuantum Fiziği" çıktı. Hele "YARATICI" yı avaz avaz zikreden DNA, eletronların gizemli dünyaları, Cern deneyleriyle varlığı iyice belirginleşen "Higgs Bozonu" (Tanrı Parçacığı da deniyor) ve Materyalistlerin/Darwincilerin ne işe yaradığını anlayamadıkları için başlangıçta "evrim sürecinden arta kalmış bir beyin parçacığı" diyerek yine "sallama" yoluyla anlamını ve amacını inkâr ettikleri ve daha sonra "bizi manevi varlıklar ve öte alemle irtibatlandıran, ruh-beden temasını gerçekleştiren, beyindeki mucizevi bir organ/parça olduğu anlaşılan "Pineal" bezinin ne işe yaradığının keşfedilmiş olması ve bunun gibi nice keşif, bunları iyice sarstı. Bu nedenle Evrimciler, artık bilimsel sahalarda boy göstermek istemiyorlar. Çünkü inatlarının kırılmasından yada bilimsel hakikâtlar karşısında, bilimsel çevrelere karşı "mahcûp duruma düşmekten" korkuyorlar.

Bilimin, bildiğimiz klasik madde ve fizik tasavvurlarını aşarak, bunun ötesine yani manevi ve uhrevi olarak tanımladığımız (kimileri buna "metafizik" diyecektir) dünyaya/dünyalara ait, son dönemlerde ortaya çıkan tespit ve kavrayışlarına ilişkin olarak ele alacağımız ve birbirinden ilginç değerlendirmeler yapacağımız başlıklar, yazı dizimizin diğer bölümlerinde ayrıntılarıyla yer alacaktır. Bu bölümlerde tekrar görüşmek üzere...

Bir sonraki yazımızın alt başlığı :

ELEKTRONLARIN GİZEMLİ DÜNYASI

Ahmet LALBEK / 10.06.2016

Ahmet Lalbek yazdı, 188 kez açıldı , 2 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
1 Haz 16 02:00
Kendileri de İnanmıyor!

Şu "evrimci geçinenleri" kendi iddiaları hakkında aydınlatmaya çalıştığınızda, bakın neler oluyor:

Onlara:

"Sizler, insanın maymundan türediğini iddia ediyorsunuz" diyoruz, "Hayır, bizim böyle bir iddiamız yok" diyorlar.

"Sizler, canlılığın tesâdüfler sonucu meydan geldiğini söylüyorsunuz" diyoruz, "Bizim bu tür bir söylemimiz yok" diyorlar.

"Sizler, mutasyonların faydalı sonuçlar doğurabileceğine inanıyorsunuz" diyoruz, "Bizim bu yönde bir inancımız hiç olmadı" diyorlar.

"Sizler, zürafanın boyunun ağaçlara uzanmak suretiyle uzadığını düşünüyorsunuz" diyoruz, "Hayır biz böyle düşünmüyoruz" diyorlar.

Daha neler neler...

Kendi temel kaynaklarını gösteriyorsun, o da olmuyor.

Anlaşılan o ki; bunların kendileri de artık bu "atışlara" inanmıyor. Kur'an'a ve bilime teslim oldular, fakat ayak sürüyorlar. Kendi kendilerini (vicdanlarını) reddediyorlar.

Onlar kapleri ile değil, yalnızca dilleriyle "inkâr" ediyorlar. Çünkü,

ALLAH'IN VARLIĞINI İTİRAF ETTİKLERİNDE, O'NA KARŞI BİR SORUMLULUK HİSSİ DUYACAKLARINI, "HAZ, HEVÂ VE HEVESLERİNDEN VAZGEÇMEK ZORUNDA KALACAKLARINI" GÂYET İYİ BİLİYORLAR. BU SORUMLULUĞU ALMAMAK İÇİN DE, ELLERİNDE HİÇBİR "BEYYÎNE, DELİL OLMADAN", KESTİRMEDEN "İNKÂR YOLUNU" SEÇİYORLAR.

OLAY TAMAMEN BU... VESSELÂM.

Ahmet LALBEK / 01.06.2016

28 Mayıs 2016 Cumartesi 00:19 tarihinde yazdı, anasayfaya çıkmadı.
Trump Müslümanlarla Savaşarak İslâm'a Hizmet Edecek

Daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim. Amerika'da 8 KASIM'da neticelenecek başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi aday Donald Trump kazanırsa bu, önümüzdeki süreçte "dünyada daha da girift bir dönemece girileceği" anlamına gelir.

Bu noktada bazıları hemen şunu söyleyeceklerdir : "Amerika'nın dış politikası her zaman uzun soluklu, kararlı ve istikrarlıdır; bu nedenle seçim sonuçları bu duruma radikal bir etki yapmaz. Tamam bu da bir yorumdur ancak "tam olarak, her hâlükârda ve mutlak sûrette geçerlidir" şeklindeki bir abartıya da kapılmamak gerekir. Yani Demokrat Amerika ile Cumhuriyetçi Amerika arasında nereden bakarsanız bakın, ciddi bir anlayış farkı vardır ve bu da ülkenin dış politikası üzerinde birbirinden farklı yaklaşımların oluşmasına neden olmaktadır.

Trump Neo-Con kafalıdır. Neo-Con'lar genel olarak "Siyonizme" hizmet ederler; Şahindirler. Siyonizm ve Amerikan ulusal çıkarları için global derinliği olan politikalar belirlerler. Derin Amerika'nın adamlarıdırlar. Legal görünümlü olmalarına rağmen, çoğunlukla illegal faaliyetler içindedirler. Amerikan siyasetinde yuvalandıkları yer, çoğunlukla Cumhuriyetçi kanattır.

Donald Trump'ın Cumhuriyetçi olmasının yanısıra, kişisel bazı özellik ve önceliklerinin de bir sıkıntı kaynağı olacağı, şimdiden rahatlıkla hissedilebiliyor. Seçim kampanyasının bugüne kadar ki sürecinde sarf etmiş olduğu sözcükler, kendisinin agresif ve bir miktar dengesizliğe varan, çılgınca fikirlere sahip bir kişiliğinin olduğunu gösteriyor. Tam olarak "OLDU-BİTTİCİ" bir diktatör havası var Adam'da.

Aslında şu dönemler bir aksiyon özlemi içerisinde olduğunu tahmin ettiğim (Çünkü Amerika'lılar Obama dönemini dış politika açısından oldukça pasif ve sıkıcı buldu.) Amerikan halkı, Trump'ı başkan seçerse, dünya da ekstradan/fazladan neler yaşanabilir? Şimdi de buna bir bakalım.

1- Amerikan dış politikası "eylemsel açıdan" durağanlıktan çıkarak, daha aksiyonel sonuçlar üretecek.

2- Aktifleşen dış politikanın doğrudan ve dolaylı olarak birincil hedefi "kesinlikle" müslümanlar olacak.

3- Trump yönetimindeki Amerika, belli bir konjonktürel sıralama ile de olsa, müslümanlara yönelik "Toptancı" yaklaşımlar içerisinde bulunacak; enerji ve mesâinin büyük bir kısmı ise bu yönde harcanacak.

4- Büyük İsrail hayalinin (Arz-ı Mev'ud) gerçekleşmesi için büyük çabalar sarfedilecek ve bu yönde, Orta Doğu ile daha fazla uğraşılacak.

5- Başta Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinde olmak üzere, yeni ve daha güçlü karışıklıklar/kargaşalar çıkarılarak, mili yönetimlerin devrilmesi ve yerine kukla yönetimlerin getirilmesi (Mısır'da olduğu gibi) yolu ile bu ülkelerin "inisiyatif" kullanma yetileri ellerinden alınmaya çalışılacak.

6- Türkiye özelinde; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ve AK Parti'nin Türkiye siyaseti ve yönetiminden tamamen el çektirilmesi için uluslararası boyutta ve Türkiye yerelinde gereken ne varsa aşama aşama uygulamaya konulacak veya bu yöndeki çalışmalar bir aymazlıkla zirveye kadar taşınacak.

7- İslâm ülkeleri arasında yavaşça oluşmaya başlayan ittifak/işbirliği temelli oluşumlar, daha başındayken sonlandırılmaya çalışılacak.

8- Öncelikle Şii'lere yakın durularak, Sünni Müslümanlar hedef alınacak; ardından da Şii'lere karşı farklı bir plan geliştirilecek. Bu arada da Suriye'de Esad'a yakın ve muhâliflere uzak oluşumlar peşinde olunacak.

9- Özellikle son dönemlerde iyice ayyuka çıkan "Amerika-Rusya yakınlaşması", Rusya'nın tüm marjinal ve agresif tutumlarına rağmen, tam bir dostluğa dönüşecek. Zira Trump'ın zaman zaman Rusya ve Putin için yaptığı çeşitli güzellemeler dikkatlerden kaçmıyor.

10- İslâm Âlemi ile mücâdele kapsamında, bu dostluğa "Avrupa ve Taoist-Budist-Putperest Doğu Dünyası da" dahil edilecek ve böylece "BÂTIL İTTİFAK" yeniden şekillendirilmiş olacak.

Ben bu defa çıkacak savaşı, aslında "3. Dünya Savaşı" olarak adlandırmak istemiyorum. Artık konjonktür çok farklı. "Doğu-Batı Bloğu" denilen bir şey de kalmadı. Bâtıl'ın risk algılaması şimdi çok farklı. Onların şu anda algıladıkları risk İslâm'ın ta kendisidir. O halde bu şavaşa doğrudan doğruya, "HAK-BÂTIL SAVAŞI" da diyebiliriz. Bu yüzyılın ilk yarısı, bu savaşa gebe.

"Tüm bunlar Amerika'nın seçim sonuçlarına mı endeksli?" diyeceksiniz. Tabî ki değil; Ancak Trump liderliğindeki bir Amerika'nın, bu sürecin/tepkimenin şekillenmesi ve hızlanması üzerinde çok ciddi bir "Katalizör" etkisi oluşturacağı da gayet açık.

Her zaman söylerim: "En doğrusunu elbette Allah bilir". Fakat tahminlerim o yönde ki; öyle yada böyle, önümüzdeki 5 veya 10 yıllarda dünyayı büyük kaoslar ve büyük savaşlar bekliyor. Dünya'nın yeniden şekillendirilmesi eskiden olduğu gibi "al cetveli çiz" tarzında kolay da olmayacak. Şimdi müslümanlar eskisine göre daha güçlü ve daha bilinçli, gayrimüslimler ise daha zayıf ve daha cesaretsiz. Teknoloji üstünlüğü farkı ise her geçen gün biraz daha kapanıyor. İnsan gücü ve genç nüfus açısından ise müslümanlar çok daha avantajlı.

Her ne yaşanırsa yaşansın, Allah-u Âlem sonuç itibariyle müslümanlar vahdete erecek ve zafer Muhammed Ümmeti'nin olacaktır. Garibim DONALD TRUMP ise şayet "Başkan" olursa, bu süreci hızlandıran bir etken olarak, "istemeden de olsa, İslâm'a hizmet etmiş (!) biri" nitelemesiyle tarihe geçmiş (!) olacaktır.

Ahmet LALBEK / 27.05.2016