Türkiye Aktivitesi
1370 ziyaret
1 online
Ahmet Lalbek
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1002 puan Yeşil Kalem

Derecesi

23 [Toplam 1635 kişi]

Türkiye
Tümü(50)
Pinledikleri(0)
Ahmet Lalbek yazdı, henüz yorum yapılmadı.
26 May 16 14:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Sorunları Var!

BU ÜLKEDE ;

Bazı Türklerin,

Bazı Kürtlerin,

Bazı Solcuların,

Bazı Sağcıların,

Bazı Batıcıların,

Bazı Doğucuların,

Bazı Milliyetçilerin,

Bazı Liberallerin,

Bazı Demokratların,

Bazı Sosyalistlerin,

Bazı Kapitalistlerin,

Bazı Anti-Emperyalistlerin,

Bazı Elitistlerin,

Bazı Hayvanseverlerin,

Bazı Hümanistlerin,

Bazı Dinci(!)lerin,

Bazı Sofilerin,

Bazı Hocaların,

Bazı Hacıların,

Bazı Bilim Adamlarının,

Bazı Sanatçıların,

Bazı Gazetelerin

Bazı Yazarların,

Bazı Televizyonların,

Bazı Enkırmenlerin,

Bazı STK'ların,

Bazı Aydın(!)ların,

Bazı Cahillerin,

Bazı Kurumların,

Bazı Liderlerin

Bazı Siyasetçilerin,

Bazı Bürokratların,

Bazı Zenginlerin,

Bazı Fakirlerin,

İSLÂMİYETLE ARALARINDA ALIP-VEREMEDİKLERİ BİR ŞEYLER VAR!..

Ahmet LALBEK / 18.04.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 May 16 10:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Yıldızlar Sönmesin!

İçimden Geldiği Gibi... (2)

YILDIZLAR SÖNMESİN!..

Ailenin bütün fertleri birer "YILDIZ" dır. Bu yıldızlar aralarından birinin kaybolmasına, kayıp gitmesine, yok olmasına razı olabilirler mi? Elbette hayır!

Çünkü onların hepsi candır birbirine. Biri babadır onların, diğeri anne; biri kardeştir, diğeri abi, abla; onlar da kız yada oğuldur babaya, anaya; yani evlattırlar...

Bunlar birer yıldızdır işte; kopabilirler mi hiç birbirlerinden? Aralarından hangisi kayıp gidecekte ellerinden, diğerlerinin yüreği parçalanmayacak? Hangisi vurmayacak ayaklarını yerlere? Hangisinin göğsü kaynamayacak yangından?

İşte bu Suriye Arkadaşlar!.. Bu Filistin, Arakan, Türkmenistan, Doğu Türkistan, Keşmir, Bangladeş, Somali, Etiyopya ve her yer...

Ateş düştüğü yeri, düştüğü yüreği yakar. Zâlimin, yavrusunu kollarına düşürdüğü baba, "yıldızının" kendisine son bir bakış atan gözlerini nasıl çekecekti ki sineye?

Bu acıyı kim çekecek? Elbette "KOR" kimin yüreğine düştüyse o. Biliyoruz, "yaşanmadan bilinmeyecek" nice şeyler vardır. Bunları anlatmaya "bir değil, bin lisan" yetmez. Bu Network, bu Face, bu Google Plus, bu Web anlatabilir mi herşeyi, hele ki paylaşabilir mi yürekten, yüreklerde olanları?

Hayır! Bir daha hayır! Ateş düştüğü yeri, düştüğü yüreği yakar, maalesef. Diğerlerinin bir çoğu için magazindir yaşanan bir çok acı; Yada dikkat çekecek heyecalı bir haberdir, kulaktan kulağa veya da doğrudan ajanstan geçen.

O gün gelsin ki artık "yıldızlar kaymasın, kayıp gitmesin" evlerden. O gün gelsin ki o evler, yıldızsız olmaz!

Modern deyimiyle bir "Enpati" yapsak iyi olacak... Yani kendimizi onların yerine koysak, bir kez. O zaman yüreğimizin şartları değişir belki; yürek piyasasındaki "Son Durum", "Son Dakika Haberleri" eşliğinde daha da bir yükselişe geçer, belli mi olur; birinci yada bilmem kaçıncı seansta...

Ateş düştüğü yeri, düştüğü yüreği yakar;

Ateş düştüğü yeri, düştüğü yüreği yakmasın!..

"YILDIZLAR KAYMASIN, KAYIP GİTMESİN...".

SÖNMESİN YILDIZLAR...

Ahmet LALBEK / 23.05.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 May 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Yaşasın! Yaşar Okuyan Okudu!..:)

Hiç beklemezdim!.. Memleketin bazı adamları, nihâyet gerçeği "OKUMAYA" başladı. Bunlardan biri de, Yaşar OKUYAN. Kendisini tebrik ediyoruz.

OKUYAN NE DEDİ?

HABERE BAKALIM :

Erdoğan'ın en sert muhaliflerinden biri olan Yaşar Okuyan Amerika'nın Erdoğan'ı devirmek istediğini söyleyerek Erdoğan'a destek verdi. Okuyan, "Amerikan projesi ile Tayyip Erdoğan'dan sonra gelecek olan iktidar Türkiye'nin bölünmesine imza atacak iktidardır" dedi.

Eski Çalışma Bakanı Okuyan, KRT'de Çağlar Cilara'nın programında çarpıcı sözler söyledi. "Erdoğan'ı devirmeye çalışıyorlar doğru, bilerek söylüyorum" diyen Okuyan, "Amerikan projesi ile Tayyip Erdoğan'ı indirdiniz, böyle bir şey gündeme geldiği vakit Türkiye 30 sene daha Amerika'nın kucağından kalkamaz" dedi.

"Amerikan projesi ile Tayyip Erdoğan'dan sonra gelecek olan iktidar Türkiye'nin bölünmesine imza atacak iktidardır" diyen Okuyan, "Tayyip Erdoğan benim derdim değil, Türkiye benim derdim" dedi.

Tayyip Erdoğan'ın Amerika ve dış güçlerin müahalesi ile Türkiye'de iktidarı dizayn edip, indirdikleri vakit bu projenin karşısında olacağını belirten Okuyan, "1 saat sonra kimse bunların yanında kalmaz" diye konuştu.

***

DARISI, CİNDORUK'UN BAŞINA...

"Sağın Delikanlı Yiğitlerinden", Sn. CİNDORUK ne zaman "OKUYACAK" acaba?

Bildiğiniz gibi; Bu delikanlıların bir çoğu, "İSLÂMOFOBİ" ye yakalanmışlar da, bu yüzden "OKUYAMIYORLAR"!..

Ahmet LALBEK / 11.05.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 May 16 14:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

MHP "Tahteravalli" Üzerinde Konumlanmamalıydı

MHP, "Rejimin Temel Nitelikleri, Kemalizm/Atatürkçülük/Atatürk Milliyetçiliği ve İslâm-Ümmet" konularında "konum" belirlemeye çalışırken zaman zaman ve içten içe bir siyaset-vicdan paradoksuna/çatışmasına düşmüş ve zorunlu olarak "orta yoldan gitme" politikası yürütmüştür.

Ancak mâlum olduğu üzere, bu kadar farklı fikrin ve yönelimin ortada bu denli cirit attığı bir coğrafyada, kendi doğrularınız, vazgeçtikleriniz yada vazgeçemedikleriniz konusunda bir "denge" sağlamanız zordur, hele ki dengelemeye çalıştığınız fikir ve taraflar arasında "bir uçurum kadar" mesâfe varsa, işiniz daha da zor demektir.

MHP milliyetçiliğinin temel dimaniklerinin din-siyaset denklemi içerisindeki tasarruflarının, tutarsızlık boyutuna varabilecek kadar fazla bir "görecelilik" içermesi, partinin içten içe domurlanmasına, hâkim ve yetkin bir fikir çatısının zuhûruna yada bunun davamlılığına engel olmuştur.

Bu yeni bir durum da değildir. Muhsin YAZICIOĞLU'nun kopuş yada ayrılış serüveninin de, böyle bir paradoksal altyapısı vardır.

Bu durum, parti dışındaki çeşitli sosyal, siyasal dinamikler ve bunlara istikâmet çizen "Üst Akıl Senaristleri-BARONLAR" tarafından nasıl değerlendiriliyor? Hâl böyle iken bunlar, "durumdan vazîfe çıkararak" bir takım "kurgular" hazırlamaları konusunda kendilerini bir "fırsat eşiğinde" görmezler mi/bulmazlar mı?

Böyle olunca da, parlamentoda dahi bakıyorsunuz MHP, taraflar açısından "tahteravallinin ne tarafına destek vereceğinin merak edildiği yada bunun kestirilemediği, bir ucube görünüme bürünüyor. Bu durum, bir çok kritik aşamada kendini göstermiştir.

Elbetteki bunlar, partili olsun yada olmasın herkesin üzerinde ittifak edebileceği şeylerdir. Konuyu bir de iç muhâlefet açısından ele alalım.

Aslında fikir/ideoloji yada doktrinsel açıdan baktığımızda, MHP'de ortaya çıkan muhâliflerin yada muhâlif hareketlerin, bugünkü Devlet BAHÇELİ yönetimindeki yada dünkü MHP'den ciddi farklılıklar içerdiğini düşünmemiz biraz zor. Zirâ bugün muhâliflere karşı getirilen eleştiriler, daha düne kadar Devlet BAHÇELİ ve onun başında bulunduğu MHP'ye yöneltiliyordu.

MHP neden Tuğrul TÜRKEŞ'in çizgisine geldi yada yaklaştı? Onların tâbiriyle, "Miras Yedi", benim onların zihni adına "tahminle geliştirdiğim" tâbirimle, "Emeksiz Mücâhit" olarak tanımlanan Tuğrul TÜRKEŞ'in, "parti ve ülke" çıkarlarını/zorunluluklarını yada buhranlarını ve hatta ülke için ivedi olarak yapılması gerekenleri, partisinden daha erken keşfetmiş olması, sonradan partisinin "en azından endişeler ve temâyüller açısından" onun çizgisine yaklaşmasına neden olacaktı ve öyle de oldu.

Bazen neyin, neye sebep olacağı belli olmaz... MHP'deki iç muhâlefet hareketi, partinin son gelişmelere ve gündelik olaylara karşı geliştirdiği politikaları revize etmesine neden oldu, belki de partiyi "ıslâh" etti. Ancak şurası kesin gibi gözüküyor ki, "bir musîbet, bin nasîhatten evlâdır" misâli; MHP''de muhâlif hareket ivme kazanmasaydı parti, Cumhurbaşkanı ve AK Parti merkezli olarak şekillenen, "Milli Seferberlik Politikalari" na siyaseten "şüpheli" yada yine siyaseten "indirgemeci" olarak bakmaya devam edecekti.

Ve şimdi MHP'de;

1- Kongre gerçekleşir ve Devlet BAHÇELİ yada önereceği bir isim liderlikte kalırsa MHP, parti için "konjonktürel boyutu minimize edilmiş" yeni bir disiplinle AK parti'nin/hükümetin, "Yedi-Düvel" le olan savaşına destek verecektir. Bu durum MHP'nin yeniden nefeslenmesi, toparlanması, imaj yenilemesi ve ülkenin "Alî Menfaatlerine" önemli katkılar sağlaması anlamına gelecektir.

2- Diğer yandan, kongreden muhâlifler çıkarsa, bu MHP'nin, yazının başında da bahsettiğim fikirsel/eylemsel/paradoksal öngörülemezlik zaafiyetinin daha da belirginleşmesine neden olacak ve bu durumdan faydalanmak isteyenler ise, kendilerini, "Millîlik" adı altında MHP'yi Gayri Millî" bir çekim merkezine, yine "Millîlik" görünümü/söylemi/yansıtması/yanıltması ile çekebilmeye/angaje edebilmeye daha yakın hissedeceklerdir. Başaramazlarsa ne âla ama başarırlarsa, bu hem MHP'yi hem de Türki'yeyi daha da sıkıntılı yeni mecrâlara çekecektir. Ayrıca böyle bir MHP'de "yakın dönem sulhü" hayâl olur.

Yeri Gelmişken :

Muhsin YAZICIOĞLU, milliyetçiliği nasıl tanıdı. Ona göre "Devletin Temel Nitelikleri, Atatürk Milliyetçiliği, Laiklik, Milli İrâde ve İslâm-Ümmet" ne anlama geliyordu. YAZICIOĞLU'nun bu hususlara getirdiği tanımlar, bahsettiğimiz "paradoksu" bir miktar daha zayıflatıyordu. Bu da, "Milliyetçileri" konjonktürel çıkarlarına veya dünyevî emellerine/siyasetlerine/oyunlarına alet etmeye çalışanlar için, "OYUN BOZANLIK" anlamına geliyordu.

Yani; MUHSİN YAZICIOĞLU, şu anda neden aramızda değil?

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 May 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Bir de Asya'lı Putperestler Var!

Bugüne kadar müslümanlar çoğunlukla Hristiyan Batı ve Yahûdi İsrail ile uğraştılar. Fakat öyle görülüyor ki; 21. yy'da bu gürûha bir de "Asya'lı Putperestler" eklemlenecek.

Başta Taoist-Budist Çin olmak üzere, Hinduizme inanan Hindistan ve Bangladeş, yine Budist Myanmar gibi ülklere baktığımızda, demografik yapıları içinde bulunan müslümanlara korkunç zulüm ve işkenceler yaptıklarını görüyoruz.

Başta nükleer kapasite ve teknoloji altyapılarını geliştirmiş olan Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan olmak üzere, bu putperest ülkeler müslümanlar açısından oldukça büyük bir risk durumunda. Artık Dünya'da, eskiden anladığımız anlamda bir soğuk savaş yok. Şimdiki soğuk savaşın adı, "HAK-BÂTIL";

Amerika-Rusya bloğunda olduğu gibi, bir de bakarsınız yarın sabah Amerika-Çin yakınlaşması olmuş, kol kola girmişler ve birlikte dünya için yeni projeler çiziyorlar. Aslında zaten öyle. Birleşmiş Milletler'de Çin de, daimi üye değil mi?

Bunların arasında artık, bir ideolojik sorun yok. Olsa olsa ekonomik yada düşük yoğunluklu stratejik bir rekâbet olur ki, o da müslümanlar söz konusu olduğunda silinir gider. Hristiyan-Yahudi-Putperest işbirliğinde hiçbir sorun yoktur; Cibilliyetleri bu ortaklığa müsaittir. Onların nihâi ve ortak düşmanı, İslâm ve müslümanlardır.

Peki neden? Çünkü, onların artık insanlığa sunabiliceği bir şeyleri yok ve kendileri de bunun farkında. "Ehli Kitap" olsun olmasın, onlar hep birbirlerine benzer. Hiçbiri "TEVHİDİ" temsil etmezler ve şirkte ortaktırlar; Bu nedenle, "TEVHİD DİNİ" olan İslâmiyeti ve onun müntesipleri olan müslümanları istemezler. İlkeldirler; Aydınlanmaya, hakîkate ermeye karşıdırlar. "KÜFÜR TEK MİLLETTİR" ve onlar da gerçekte tek millettirler; İbadetlerine ilişkin bazı ritüellerde, sanki bir "UHREVİLİK" varmış gibi gözükse de, dünyevî kimlikli, laikçi ve seküler oldukları için, tarzları, hedefleri ve arayışları ile müslümanlardan ayrıdırlar ancak, her yönden de birbirlerine çok benzerler.

Bu nedenle diyorum ki, 21. yy'da "Putperest Gücü", Hristiyan ve Yahûdi gücüne daha da fazla eklemlenecektir ki; Aslen Putperestler " Tevhîd Ehline Karşı" Kitap Ehli'nden de fazla şedîdtir/düşmandır. Bunun örneklerini daha bugünden görebiliyoruz. Belki Çin, Hindistan deyince, Amerika ve Avrupa dendiği zaman ki kadar, tiksinti duymuyoruz fakat, bunlar Putperest olmaları hasebiyle, onlardan daha kötü/fena ve berbattırlar aslında.

Bunlar bir ilâhi öğreti yada terbiye olmaksızın, nereye kadar gidilebilecekse oraya kadar gitmiş ve adeta insanlıktan çıkmışlardır. Yemeleri, içmeleri, zevkleri, sosyal yaşamları, adet, gelenek ve görenekleri, inançlarına özgü ritüelleri; tüm bunlar, insansı olmaktan çıkmış, hayvansı bir hâl almıştır.

ÜST AKIL BUNLARI RAHATLIKLA KULLANABİLİR Mİ? KULLANIR.

Müslümanlar bunları düşünerek, tedbirli hareket etmelidirler. Herşey uzaktan görüldüğü gibi değil...

Gerçi uzaktan da, çok iyi şeyler görüyor değiliz ya...

BETERİN BETERİ OLMASIN!..

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 May 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Bu Şerefsizler "Seri Kâtil" Çıktı!

Artık, başımıza bir felâket geldiğinde, o felâketin asıl müsebbiplerine sarılıp, onlardan medet ummak yok. Dilimize pelesenk olmuş.

"Bangladeş'te İslâm Alimleri, İslâm Liderleri birer birer infâz ediliyor, fakat Batılıların sesi çıkmıyor." diye bugünlerde serzenişte bulunuyoruz ancak artık bitti. Biri birinden borç ister, öteki de sallar durur ya! İşte biz de "isteyen olarak" Batı ve Amerika karşısında maalesef bu durumdayız. Bu durum değişmelidir.

Ayrıca bırakalım Batı'yı, bu konuda Türkiye hariç, hiç bir İslâm ülkesinden de ses çıkmadı. Ancak Türkiye'nin girişimleri de, ne yazık ki sonuçsuz kaldı.

Şerefsiz sefiller, kimseden ses çıkmayınca, işlerini seriye bağladılar. Yani yaşları 70-100 arasında değişen müslüman liderleri hiçbir eziklik hissetmeden, sıra sıra infâz ediyorlar. Bu asâletli mü'minlerin, yasalara göre liderden af dileme hakları var ancak onlar sadece ve sadece İslâm'ın ve müslümanların izzetini düşünerek buna yanaşmıyor, doğrudan idâma razı oluyorlar.

Bu mü'minlerden en son idâma çarptırılan isim ise, Bangladeş Cemaat-i İslami liderlerinden Matiur Rahman Nizâmi. 71 yaşında olan Nizâmi'ye atılı olan suçların tamamının uyduruk ve asılsız olduğu belirtiliyor.

Bu "seri kâtillerin" amacı, bu insanları idâm ederek, İslâm'ın bölgedeki gelişimini engellemek ve müslümanlara gözdağı vermektir. Konjonktür de müsâit olunca, iş tamam.

Nizâmi'nin Vasiyeti :

Ümmete Vasiyet...

“Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah'tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ile görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlâk yoluna önem vereceksiniz. Cemaat-i İslâmi'de asla bir lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah'ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile beraber değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah.”

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 May 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Fitnenin Önüne Geçtiler

Dün sizlerle saat: 14'te aşağıdaki değerlendirmemi paylaşırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la, Başbakan Davutoğulu'nun haftalık buluşmaları çerçevesinde bir araya gelerek, "Olağanüstü Kurultay" için karar alacaklarını nereden bilecektim?

Ancak öyle oldu. Önce dünkü yazımızı bir hatırlayalım, daha sonra yorumlarımıza devam edelim.

***

04.05.2016 Saat : 14.00

"KİMSE BOŞUNA HEVESLENMESİN!..

Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN ile Başbakan Sn. Ahmet DAVUTOĞLU'nun arasının açılmasını, aralarına fitne girmesini, menfaat çatışmasına düşmelerini ellerini ovuşturarak, sabırsızlıkla ve büyük bir iştahla bekleyenlere söylüyorum:

BOŞUNA HEVESLENMEYİN!..

Çünkü bu iki lider de, birer DAVA ADAMIDIR. Hâkiki dava adamları dünya menfaatleri için ADAM SATMAZLAR, FİTNE VE FESADA ASLA FIRSAT VERMEZLER.

BU BÖYLE BİLİNE!.."

Ahmet LALBEK / 04.05.2016

***

Evet demek ki olacaklar içimize doğmuş ve kurultay kararından haberdar olmadan böyle bir değerlendirme kaleme almışız.

Ancak; Şimdi yapacağım yeni değerlendirmeler, dünkü bakışımızın tersine sonuçlar üretmeyecek elbette. Yine aynı fikirdeyiz. Yani "KİMSE BOŞUNA HEVESLENMESİN" diyorum.

Alınan kurultay kararı, "ince detayları ne olursa olsun" ve sürecin kilometre taşları nasıl geçilmiş olursa olsun, bir fitne durumunu değil, aksine fitneye karşı alınan bir tedbir durumunu ifade eder.

Sayın Davutoğlu'nun aday olmayacağının deklare edildiği Olağanüstü Kurultay'a gidişin bir çok anlamlı nedeni olabilir, ancak bunların hiçbiri tarafların kişisel çıkar ve menfaatlerinin yada "tek adamlık" heveslerinin bir sonucu değildir. Kurultay kararının en somut amacı elbetteki her ne olursa olsun, "fitnecilere" daha fazla prim vermeden bir an önce belli tedbirler almış/alabilmiş olmaktır.

Çünkü onlar Dava Adamları'dır. Fitne ehlini çok iyi tanırlar.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Durumdan vazife çıkarmak isteyenler saatler içinde çoktan harekete geçtiler bile.

Ekipten kopardıklarını düşündükleri birinin (Davutoğlu) üzerine oynayacaklar. Daha önce ağızlarına gelen herşeyle onu itham etmekten çekinmeyenler, şimdi bir anda "Davutoğlu Dostu" olup çıkacaklar.

HATIRLAYIN!..

28 Şubat sürecinde Sn. Necmettin ERBAKAN'a etmediğini bırakmayanlar onu, Erdoğan'a karşı olsun diye nasıl da göklere çıkarmış ve tüm medya imkânlarını onun ayakları altına sermişlerdi. Hatırlayın o dönemler sürekli olarak Hoca'nın zekâsını övüyor ve onun ne kadar büyük bir "antiemperyalist" olduğundan dem vuruyorlardı.

DAVUTOĞLU ONLARIN AMAÇLARINA HİZMET ETMEZ

Davutoğlu Türkiye'yi, Türkiye'nin muhalefetini, dostunu, düşmanını, hedeflerini, çıkarlarını, avantajlarını ve dezavantajlarını "İMANI, İNANCI, BİLGİ VE TECRÜBESİ" sayesinde çok iyi biliyor. Bu nedenle etrafında oluşabilecek parazitlere fırsat vermeyecektir. Kimseye kendini kaptırmayacaktır.

YAŞANAN KISA SÜRELİ ŞOKA RAĞMEN, KURULTAY HAYIRLI OLACAKTIR.

Kurultay tarihinin erken bir tarih (22 MAYIS) olarak belirlenmiş olması, çok yerinde bir karar olmuştur. Çünkü mesafe ne kadar uzarsa, sürecin deformasyona uğrama ihtimali o kadar artar. Zirâ ülke için "KAOS" beklentisi içerisinde olan iç ve dış güçler pür dikkat bekliyor.

(YAZIMIN BU AŞAMASINDA ŞU ANDA DAVUTOĞLU AÇIKLAMA YAPIYOR. BAKALIM YUKARIDAKİ AÇIKLAMALARIMIZLA NE KADAR UYUMLU OLACAK?)

(..........) Evet Davutoğlu konuştu...

DAVUTOĞLU YANILTMADI... FİTNE SAVUŞTU, SAVRULDU...

İLİM / İRFAN SÜZGECİNDEN GEÇMİŞ, HEDEFİ HER ŞART VE İMKÂNDA ALLAH RIZASI OLAN BİR MÜ'MİN LİDERDEN ANCAK BU BEKLENEBİLİRDİ.

RABBİME BİNLERCE KEZ ŞÜKÜRLER OLSUN...

ÖMRÜMÜN EN MUTLU GÜNLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYORUM...

DAVUTOĞLU YİNE ARAMIZDA...

DAVUTOĞLU KENDİ İFADESİYLE ERDOĞAN'IN "ÖLÜNCEYE KADAR DOSTU VE YOLDAŞI".

TEKRAR EDİYORUM, RABBİME BİNLERCE KEZ ŞÜKÜRLER OLSUN.

DÜNYA MÜSLÜMANLARINA MÜJDELER OLSUN...

MÜJDELER OLSUN DÜNYA'NIN TÜM MAZLUM HALKLARINA...

BİRLİĞİMİZİN, BERABERLİĞİMİZİN KIYMETİNİ BİLELİM; ŞÜKREDELİM KARDEŞLERİM.

Ahmet LALBEK / 05.05.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 May 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Müslümanlar Batı'nın Değil İslâm'ın Gerisinde Kaldı

Evet arkadaşlar; konu kapsamlı ancak kısa tutma babında "bam teli" olabilecek noktalardan ele alırsak, umarım konuyu özetlemiş olacağız.

İslâm'ın; her şeyi yoktan var eden Allah'ın insanlar için "seçtiği ve kemâle erdirdiği" din olduğunu çok şükür bilmeyenimiz yok. Bu din "kemâle ermiş" son din ise; o halde şunu söyleyebiliriz..."Kendisine uyulacak başka bir yol yok". Soru geliyor... "Peki bizler neden geri kaldık veya her konuda mı geriyiz, yoksa geri kalmışlığımız sadece teknoloji ile sınırlı mıdır? Ayrıca İslâm toplumları her dönemde mi gerilerdeydi, yoksa sonradan mı geride kaldılar?

Bir de Batı'ya bakalım... Aslında Batı Medeniyeti, bizim bildiğimiz gibi parlak ve göz kamaştırıcı bir medeniyet değildir. Batı'nın psikososyal/sosyopolitik yapısı derinlemesine incelediğinde çok açık görülecektir ki Batı, seküler olan her beşeri modeli denedi ve artık tüm varsayımlarını tüketti. Onların bir süredir ciddi reformlara ihtiyaçları var. 1789 ruhu Batı'ya hiçbir şey kazandırmadı. Bu ruh "icâd edilmiş kilise ruhu" kadar dahi işe yaramadı. Fransız İhtilâli'nin getirdiği (sözde) yeni şeyler, modern toplumların ihtiyacını gideremedi, bilâkis; bireyden başlamak üzere toplum ve otoriteye kadar heşey daha da girift bir hale geldi. İnsanlar manevi boşluk kuyularına düştüler. Çoğu kişi için, var olmanın, yaşıyor olmanın ve hatta bir gün ölecek olmanın hiçbir anlamı yoktu artık. Özellikle, sayıları git gide azalmakta olan genç nüfus için. Batıyı, ışıklı caddelerine ve iri iri konuşmalarına, ahkâm kesmelerine bakarak anlayamayız; bunun için oraya biraz daha yakından; meselâ sokak aralarından, köşebaşlarından bakmamız gerekiyor. Herşey uzaktan gözüktüğü gibi değil asla. Öyle gözüküyor ki; Batı'yı en sonunda, bugünün teknoloji fakiri olan, müslümanlar kurtaracak.

Bu arada müslümanların geri kalmasına gelince; bunun en büyük nedeni; bizim "kemâle ermiş ve korunmuş" olduğunu bildiğimiz dinimiz İslâm'ın gerisinde kalmış olmamızdır. Bu din Allah'ın Dini'dir ve O'nun dini, insanı elbette geri bırakmaz. Peki neden İslâm'ın gerisinde kaldık? Neden mi? Çünkü İslâm'ı yeterince anlayamadık; Batı'nın ahkâmı ve sapkın felsefesi karşısında komplekse kapıldık. Onların ne dediğini anlamadan "hıhı" hükmünde kafa sallayıp durduk. Onlar da bu durumu fırsat bilerek, saflığımıza ve de cehâletimize fitne bulaştırdılar. Aramıza kendilerinden ithal "ırk üstünlüğü" davasını sürdüler; Ardından bizi böldü, parçaladı ve sonra da sömürerek fakirleştirdiler. Onlar zulmetmekten ve sömürmekten dolayı ilâhi bir korku duymadıkları için, bu yönde ellerinden gelen herşeyi korksuzca yaptılar. İslâm ülkelerini aralarında bölüştüler. Bu ülkelerin yönetimlerine kendi taraftarlarını/adamlarını atadılar. Bizleri insanlık değerleri açısından olmasa da teknoloji, bilim ve sanat alanlarında kendilerinden geri bıraktılar. Üzerimize seferler düzenlediler. Müslüman halklar güçsüz düştü ve sonra da "sizler geri kaldınız" diyerek bizimle alay etmeye başladılar. Dinimize dil uzattılar. "Sizi dininiz geri bıraktı" dediler; biz yine inandık, boyun büktük. Çünkü halk kesimleri olarak, dinimizin asıl mesajını/mesajlarını maalesef onların araştırmacıları kadar dahi bilemediğimiz için, kendimizden/inancımızdan şüphe eder hale geldik ve yine komplekse kapılarak, onların izâhatları karşısında "acaba" larımızı sürdürdük. Bir çok din adamımız, hacımız, hocamız, mollamız, mürşidimiz, şeyhimiz, ermişimiz ve hatta İlahiyatçı Profesörümüz konuşsun diye, pür dikkat bekleyenlerimiz maalesef hayal kırıklığına uğradı. Çünkü onların bir kısmı konuşmadı; bir kısmı "ölçülü!" konuştu, bir kısmı çarpıttı, bir kısmı bilemedi, bir kısmı ise zaten "onların adamıydı". Müslümanlar olarak, kendimizi her zaman küçümsedik. Onlardan bahsederken "Adamlar var ya!.." diye bir başladık söze, devamı geldi.

Fakat herşeye, tüm savaş ve ihtilaflarımıza rağmen "ne Doğu ve ne de Batı", medeniyet yolculuğuna "İslâmsız" devam edemeyecektir. İslâm sadece hâlihazırdaki müslümanlar için değil, tüm dünya halkları için de tek kurtuluş reçetesidir. Özellikle; 17-19. yy.'lar arası gelişen inkârcı fikir denemeleri, tüm bilimler açısından çökmüştür. 20 yy. ise, tüm bilimlerin avaz avaz Allah'ı ve İslâm'ı haykırdığı bir zaman dilimi olmuştur. 21 yy.'da ise bilimsel gelişmeler daha fazla ivme kazanacak ve artan bir hızla dünya halkları yine akın akın İslâm'la şereflenmeye devam edeceklerdir inşallah. Bugünkü karmaşa ortamı, bunun habercisi niteliğindedir.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 May 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Demokrasi Paradoksu Özgürlükler ve İslâm

Demokrasi, "İslam orijinli" bir rejim değildir ancak; buna rağmen, bu rejimin müntesipleri yada savunucuları demokrasiyi müslümanlar için istemezler.

İşin bu tarafı bir kenara; bir süredir kaleme almak istediğim, "Demokrasinin Paradoksu, Özgürlükler ve İslâm" konusunda bir kaç noktaya temas etmek isterim.

Bir fikir yada kavramı iyi anlayabilmek için öncelikle onun "en sade" tanımına bakmak gerekir. Demokrasiyi en sade şekilde ele alırsak; siyasi anlamda, çoğunluk/çoğulculuk esasına göre; klasik/kitabî tanımıyla "Halkın kendi kendini yönetmesidir" diyebiliriz.

Bu tanıma göre "Ölçü" nedir? "Halk'ın Kararı". Peki, Halk kimlerden oluşur? Tabi ki, bireylerden. Demek ki, bireyin kanaati yada arzusu temel ölçüdür ve fikirdaş sayısı artınca, söz konusu fikir/tarz iktidar olur. Buraya kadar tamam ancak, bu noktadan itibaren bir "Paradoks" çıkıyor karşımıza.

"Bireyin veya çoğunluğun kanaat geliştirme özgürlüğünün bir sınırı yok mudur/olmamalı mıdır? Yani her kanaat, iktidar/hüküm koyucu olabilir mi? Bunun "insanüstü" bir ölçüsünün olması gerekmez mi? (Bir bilgisayarın, bilgisayarüstü bir mekanizma yada varlık/akıl tarafından programlanması zorunluluğunda olduğu gibi.)

Demokraside kanunlar hukuki kabul edilir. Ancak kanunlar meşruiyetini nereden alır? "Halktan alır" derseniz; o halde "Halk nereden alır?" demek durumunda kalırız. Bu da şu anlama gelir ki; demokrasinin kaynağı "kayıtsız şartsız" insan kanaati ve arzusudur ki; bu da demokrasi için "Mutlaktır". Çoğunlukçu olsun olmasın, demokrasi insan hükmünü ve kanaatini en temel esas olarak alacağından sekülerdir, dünyevidir; uhrevi/dini değildir.

Bu durumda, demokrasi ve din arasındaki paradoksa benzer olarak, bir de "demokrasi ve özgürlükler" alanı paradoksu çıkıyor ortaya. "Özgürlüklerin sınırı" konusu, "bir alan" belirlemesi gereğini gündeme getirir ki, işte "Mutlak Demokrasi" bu durumda özgürlüklerin sınırı (ki bu seküler yaşam için de şarttır) ile mantıksal çatışma yaşayacaktır. Bu tam da, bahsettiğimiz müzmin "Demokrasi Paradoksu"nu ortaya çıkarır. Yani derin bir ironi.

Demokrasinin bir diğer paradoksal sonucu da şudur; Mantığı gereği "Mutlak Doğrular" karşısında nefsi/asi/gayri etik olan bozgunculuğu / bozuculuğu" düşünce özgürlüğü adı altında "kutsallık" yada "kutsal ve dokunulmaz özgürlük" olarak değerlendirmenin, doğal savuncusu durumunda olmasıdır.

"Dinde zorlamanın olmaması" İslâm Dininin demokrasi ve onun tanımladığı "sınırsız özgürlük" anlayışı ile bire bir örtüştüğü anlamına gelmez. Bazı arkadaşlar "Demokrasilerde de özgürlüklerin sınırı vardır" diyebilirler ancak bilinmelidir ki, bu sınırlar yine insanın "nefis, ego, görüş, anlayış, kanaat, kavrama ve anlık kültür/gelenek değerlerine bağlı olup; değişken, göreceli ve hatta isteğe bağlı olarak "ölçüsüz olabilme" limitsizliğine erişebilir.

Evet, İslâm'da "İstişare ve oylama" vardır ancak, demokraside olduğu gibi dayanaksız/mihenksiz değil; ilkeler çerçevesinde; ilâhi naslar, sınırlar ve kıstaslar dahilindedir.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Nis 16 22:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Bu Sözler "Rutin Sözler" Değil!

Başkanlığın, İslâm Birliği'nin ve Osmanlı'nın bu kadar yoğun konuşulduğu bir dönemde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kut'ül Amâre'nin 100'üncü Yıldönümü Kutlama Programı'nda yaptığı konuşma, nereden bakarsanız bakın, aslında bir devrim niteliğindedir.

Konuşmanın satır başlarındaki ifadeler, göründüğünden daha fazla, "iç içe anlamlar" taşıyor. Her ne kadar konuşmanın kapsamına hem Türkiye, hem Osmanlı ve hem de İslâm Dünyası gibi geniş bir alan dahil edilmiş olsa da, durum böyle.

Erdoğan'ın aşağıdaki ifadelerine bakalım:

"TARİHİMİZİ 1919'DAN BAŞLATAN ANLAYIŞI KABUL ETMİYORUM"

Tüm medeniyetlerin gözbebeği Anadolu'yu bunca yıldır muhafaza edebilmemizin gerisinde büyük bir millet vardır. Millet olarak temsil ettiğimiz bu geniş algının arkasındakileri çok iyi idrak etmek zorundayız. Ders kitaplarındaki tarih anlayışında miletimizin, medeniyetimizin, neredeyse 1919 yılından sonra başlatan bir anlayışı kabul etmiyorum. Bizim ordumuz sadece muazzaf ordu değildir. Bir de mobil ordumuz vardır bu da milletimizdir. Kurtuluş savaşı bir milletin ayağa kalkışı ve şahlanışıdır."

Erdoğan'nın bu ifadeleri, bulunduğu mâkam itibariyle bir "Masaya Yumruk"tur/bir manifestodur. 1919 vurgusunun açılımı, oldukça derinlere, "esastan temas eder" niteliktedir. Dere suyuna oturmuş bir kayanın, akışı mümkün kılacak/rahatlatacak bir noktaya taşınması gibi zor, ama bir o kadar da elzem olması gibi.

Devam edelim:

"O KİŞİLER DEVLETİMİZİN HASMIDIR"

"Her kim ki zaferleriyle ve yenilgileriyle son 200 yılımızı, hatta son 600 yılımızı soyutlayıp eski Türk tarihinden Cumhuriyete atlıyorsa biliniz ki o kişi milletimizin de devletimizin de hasmıdır"

"Kim bunlar?" sorusunu yanıtlıyor, Erdoğan. "Bizi köksüz sayan bu zihniyet, çıksın ortaya" şeklinde tercüme ediyoruz biz. Kim yazdı bu tarihi, İngilizler mi? Kimlerle ortak oldular, İngilizler "bizim tarihimizi" yazarken?

"BU EKSİKLİĞİ KABUL EDİYORUM"

Tarihimizi yeni nesillere anlatmakta eksikliğimiz olduğunu kabul ediyorum. Kültür alanında istediğimiz gelişmeyi maalesef sağlayamadık. Şimdiki hükümet bu açığı kapatacaktır."

Erdoğan burada da, eksik/yalan tarihe karşı bir isyan bayrağı açıyor. "Bismillahirrahmanirrahim. Tarihi yeniden ele alacağız ve bu dava hem usulden ve hem de esastan yeniden görülecek, HODRİ MEYDAN!" diyor.

Ve söz geldi, Dünya Müslümanlarına:

"Mezhepçilik, Irkçılık yapmayacağız ve birbirimizi öldürmeyeceğiz".

Kurulacak yeni denklemin "çıkış noktası", bu.

***

Konuşmanın bütününün hedefine bir göz attığımızda, tam olarak kabuğundan sıyrılması istenen bir Türkiye'nin yanında, birliğini sağlamış bir İslâm Dünyası özlemini de görürüz. Buna bir de Osmanlı Ruhu'nun yeniden şahlanmış olmasını/olacağını da ekleyin!

Gerçekten başdöndürücü...

İŞTE, BAŞKANLI BİR TÜRKİYE'NİN HEDEFLERİ, BUNLAR OLSA GEREK...

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Nis 16 10:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Amerika'nın Tehdit Algılaması Şiilikten Sünniliğe Geçti

1979'da İmam Humeyni önderliğinde gerçekleşen İran İslâm Devrimi ile, İran Şah'ı Muhammed Rıza Pehlevi'nin iktidarı devrilmişti. Devrime giden süreçte, İran sokaklarında yankılanan ünlü bir slogan vardı. "Merg Ber Amrika!". Yani "Amerika'ya Ölüm!". Bu slogan, devrim süreçlerinde İran toplumunu motive ediyor ve onlara fazladan enerji/lojistik sağlıyordu. Bunun yanında "Kahrolsun Amerika, Büyük Şeytan Amerika" gibi sloganlar da o dönemin ünlü "devrim sloganları" arasında yer alıyordu.

İran'da durum böyle iken Amerika'da da karşıtlık anlamında durum pekte ötekinden farklı değildi. Amerika'ya göre, İran'da gerçekleşen devrim kabul edilemezdi. Bunun temel olarak iki nedeni vardı. Birincisi, bu devrimin dünya müslümanları için bir örnek/referans teşkil edebileceği ihtimaliydi. İkincisi ise "Yeni İran'ın" antisemitik -Yahudi karşıtlığı- bir karaktere sahip olduğunun düşünülmesi idi. Bu nedenle devrimin başarısız olması ve bir şekilde sonlandırılması gerekiyordu. Bu bağlamda; İran'a ambargolar uygulandı ve sekiz yıl süreyle Irak ile - Saddam Hüseyin'in güçleriyle - savaştırıldı.

Bu noktadan sonra bakın ne oldu... Amerika, tüm bu gelişmeler olurken, İran'ı ve Şiiliği İslam dünyasının en onulmaz ve en radikal unsurları olarak tanımladı / algıladı. Çünkü İran'da devrim, "artık İslâm'ın iktidar olamayacağına kesin gözüyle bakıldığı bir dönemde ortaya çıkmış/varlığını göstermiş ve herkesi şaşırtmıştı.

Şimdi söz nereye gelecek? Devrim ve sonraki süreçlerde Amerika'ya göre "Şiilik" İslâmın en radikal / fundamentalist / köktendinci ekolü idi. Çünkü devrim onlardan gelmişti ve hatta Batı'ya değil, Doğu'ya (Rusya) yakın bir profili vardı. O halde "Şii İran" yerine Sünni İslam unsurları ile yakınlaşmak yada onlara yakın stratejiler geliştirmek, Amerika için daha anlamlı ve mantıklı olabilirdi.

Ta ki, neredeyse 11 Eylül'e kadar durum buydu. O tarihten sonra Sünnilikle aynı, yada yakın veyahut aynı kökten geldiğine inanılan "Selefi" anlayışın şiddet içeren faaliyetleri yoğunlaşınca, Amerika Rusya'nın da uyarması ile birlikte "Sünni ve Selefi" dünyasına ihtiyatla yaklaşmaya başladı. Öyle ki; Amerika bu unsurlara göre Şiiliği daha az aşırıcı ve daha çok uzlaşıcı, bir anlamda da daha seküler olarak görmeye başladı.

Hatırlayın; Amerika, Suriye krizinin ilk dönemlerinde, sonraki dönemlere kıyasla daha fazla, Sünni savaşçılara destek verme hevesindeydi. Hatta onların lehine hava harekatı dahi başlatmak üzereydi ama daha sonra, bir anda saldırıdan vazgeçti. Neden? Çünkü özellikle İran'la ve Şii dünyasıyla uzun yıllardır ittifak halinde olan Rusya'dan uyarı ve tembih aldı. Rusya, Selefiliğin Sünni kaynaklı bir ekol olduğunu fısıldadı ve İsrail-Suriye ihtilafına rağmen Amerika tereddüde düşünce operasyondan vazgeçti, yetmedi; kendisinin duyurmuş olduğu "kırmızı çizgilerin" ihlaliyle dahi ilgilenmedi. Amerika, Şiilerle olan mesafenin, kendisini Sünni/Selefi dünyasına sevdirmeye yetmediğini gördü ve bu arada özelde İran'la ve genelde ise tüm Şii dünyasıyla arasındaki buzları eritmeye başladı. Amerika, Rusya / İran flörtüne benzer bir yakınlığı Sünni / Selefi dünyasından göremedi, bu da politik ve stratejik eksen kaymalarına neden oldu. Bu durum, İran için de bir fırsattı. Çünkü İran bu sayede hem Ortadoğu ve Arap Yarımadası'nda (Irak'ta olduğu gibi) nüfuzunu daha da genişletecek, hem de uluslararası ambargolardan paçayı sıyıracaktı.

İşte şu andaki, özelde Suriye ve genelde ise Ortadoğu politikalarında Doğu-Batı kaynaşmasının / ittifakının / yakınlaşmasının perde arkası budur.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Nis 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Orijinallik ve Taklitçilik

"Orijinal" kelimesi "başlangıç odağını", yani özü ifade eder. "Öz" de çoğu kez "saflığıyla, güzelliğiyle mükemmel" olarak bilindiğinden yada tanımlandığından dolayı, "orijinallik" halk tarafından doğrudan doğruya "saf, mükemmel güzellik ve hayran bırakıcı" anlamında yorumlanmıştır. Ancak her orijinal olan mutlaka mükemmel yada harika olmayabilir. "Çok orijinal bir kötülük" dediğimiz zaman, "kötülüğe", "güzel ve mükemmel"

sıfatı getirmiş olmayız elbette, ancak pekâla sözü edilen kötülüğün "asıl (orijinal) kaynaktan sadır olmuş ve bugüne kadar da değişime uğramadan gelmiş olan bir kötülük" olduğundan bahsetmiş olabiliriz. Örnek bir cümle : "Kötülüğünden hiç taviz vermiyordu ve ondaki kötülük şeytandaki kadar orijinaldi". Bakın burada orijinal kelimesi doğru anlamda kullanılmıştır; yani "mükemmel bir güzelliği" değil de, "öz ile örtüşmeyi, öz olmayı" ifade etmiştir.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz; "Orijine ne kadar yakın olursak, nesnel olarak yapaydan ve davranışsal olarakta yapmacıklıktan o kadar uzak durmuş oluruz. Orijinal olan, her zaman için yapay olandan daha kıymetlidir. Yapayın kullanışlılığı bazen orijinal olandan daha önde olabilir, ancak bu orijinal olanın kıymetini düşürmez.

Davranışsal orijinallik aynı zamanda taklitçiliğin de panzehiridir. Körü körüne taklitçilik her türlü yeniliğin ve gelişimin düşmanıdır; değersiz yada durağan sonuçlar üretir. Taklitçiliğin "terakki/ilerleme" yönünden bir kıymeti yoktur; çünkü özgün ve üretici değil, aksine tüketicidir. Kendine güvenen aydın bir insan için taklitçilik, "basitleştirici ve küçültücüdür".

Davranışsal anlamdaki orijinallik, insana kalite katar, etrafa güven verir. Bireyin toplum içerisinde daha çok sevilip-sayılmasına neden olur. Çünkü insanın orijini fıtri ve vicdanîdir. Fıtrat ve vicdan ise pozitiftir/olumludur/rahmanîdir. Şeytanîlik ise sonradan olur.

"Kültürel taklitçilik" açısından bir değerlendirme yaptığımızda da benzer sonuçlara varırız. Bireye yaptığı etki gibi bu da, geri kalmışlığın ve bir türlü "kendi olamamanın" en önemli nedenlerindendir. Bu konuda Japon toplumunu her zaman taklitçilikten uzak, olumlu bir örnek olarak gösteririz ki, doğrudur. Japon'lar teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişimini öncelikle "özgün kanaat ve duruşlarına" borçludur.

Hayata "doğruyu" ekleme; Meselâ "nasihat alma, yada vicdan ve akılla doğruya uyum sağlama, iyiyi örnek alma" taklitçilik olarak değerlendirilemez, bunu da belirtmekte fayda var.

Nesnel orijinallik ise, popüler anlamda hepimizin bildiği; "tükettiğimiz ve kullandığımız" nesnelerle ilgili olandır ki, bu "doğal ürünler" adı altında gittikçe daha fazla ısrarla aranan gıda yada kullanım eşyalarının orijinalliği ile ilgili de yorumlanabilir.

Sözün özü; "orijinallik" hayatın toplam kalitesi ile çok yakından ilgilidir ve mutlaka korunmalıdır.

Şimdi, Hz. Mevlana'nın sözü hatırınıza geldi, değil mi?

"Her ne olursan ol; Ya olduğun gibi görün, yada göründüğün gibi ol"

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Nis 16 18:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Kıskançlık Kişinin Öncelikle "Kendine Zulmetmesidir"

İnsanoğlunun en illet duygularından biri de süphesiz "Kıskançlık" duygusudur. Bu, şeytanın (Aleyhillane) "Eşref-i Mahlûkat" olarak yaratılan insanı kıskanması ile başlar, Hz. Adem'in çocuklarından Kâbil'in, Hz. Hâbil'i kıskanması ile devam eder ve tarih boyunca sayısız felaketlere ve yıkımlara neden olarak bugünlere kadar gelir.

Daha çok; Dar düşünceli ve basit karakterli, ihtiraslı insanlarda görülür. Erdemlilikle zıt bir yapıya sahiptir. Zaman zaman toplumsal, milli ve ırksal bir histeri olarakta karşımıza çıkar ve böylece "karşıdaki" olarak görülene, yani "ötekine" karşı zulme, adaletsizliğe ve kine dönüşür; işin boyutu kan dökmeye kadar gider.

Kıskanç kişi daima, karşısındakine zarar verme potansiyeline sahiptir. Bu zararı verirken de, eliyle, diliyle yada sadece hislere dayalı olarak olsun, mümkün olan her türlü imkanı kullanır /kullanmaya çalışır, umduğunu bulana kadar da sakinleşmez / yatışmaz. Kıskanlık duygusu, sahibini sürekli huzursuz eder. Bu hissi taşıyan kimse, yerinde duramaz, sürekli debelenip durur. İyiye, iyi diyemez kıskanır, işine gelirse kötüye iyi demekten de çekinmez. Rakip gördüğünün "kötü günü yada kötü durumu" onu fevkalade rahatlatır ve ona adeta nefes aldırır, içten içe sevindirir. Yine tersi olarak; kıskandığı kişinin "iyi günü yada iyi durumu" kıskanan için zehir-zemberek bir şeydir, adeta kudurur, müthiş bir panik ve huzursuzluk yaşar. Sürekli hesap-kitap yapar ve müthiş bir telaş içindedir. Kendisi kötü bir plan yapmasa da, kıskandığı kişi(ler) için sürekli bir kötülük / felâket bekler ve ister. Kafasında binbir türlü, olmadık senaryolar yazar. "Birşeyler olsun da, karşıdakinin ayağı kaysın, bir çıkmaza girsin, bir belaya düçar olsun; yeter ki bir şeyler olsun" diye düşünür. Çünkü artık onun gözü dönmüştür, akıl, sağduyu, basîret, ferâset, merhamet gibi insani duygularını yitirmiş ve delicesine saldırıya geçmiştir. Bu saatten sonra, onun için herşey meşrûdur / mübahtır. Elinden geleni ardına koymaz. Fitne, fesat, iftira, yalan-dolan, kusur arama; velhasıl ne varsa hepsinden istifâde etmeye çalışır. Tüm bunları yaparken de artık perişan olmuştur; kendi kendini yemiş-bitirmiş, kendi helâkını kendi elleriyle hazırlamış, yorgun ve bitkin düşmüştür. Kendine zulmeder hale gelmiştir. Gülmeyi, iyimser bakmayı, sevgi ve hoşgörüyü unutmuş, adeta paranoyak bir hal almıştır. Artık bu saatten sonra, başkalarını da kendisi gibi görmeye başlamış, iyilik yapanın iyiliği karşısında bile "şüphelenir" durumuna düşmüştür. Hatta iyilik yapanın iyiliğini dahi kıskanır olmuştur. O'na göre; "...durup dururken kimse kimseye iyilik yapmaz, altında mutlaka bir bit yeniği vardır". Fakat işin ironik kısmı; kendisi, bu halinin pekte farkında değildir, çünkü devreye, "Ene / Enâniyet" (Arap dilinde; "Ene=ben" ve "Enâniyet=Bencillik") girmıştir. Yani davranışlarının yanlış olduğunu tam olarak, kavrayamaz, çünkü ona göre kendisi hep haklıdır ve böyle davranması da haktır, karşıdaki bunu çoktan haketmiştir bile.

Kıskançlık her sosyal ortamda karşımıza çıkabilir. Aile hayatından iş hayatına ve oradan milletler / kavimler arası münasebetlere kadar. Peki insan, karşısındaki insanın daha çok hangi özelliğini yada durumunu kıskanır? Bunun sayısız örneği vardır ancak; yine de şöyle özetleyebiliriz: İnsan, insanın her zaman, övülecek, imrenilecek yada ayrıcalıklı / imtiyazlı, olumlu ve pozitif bulduğu yönlerini kıskanır.

Örneğin; meslektaşlar arasında çok yaygın olan bir kıskançlık türü vardır ki; bu da oldukça illettir. Bu kıskançlık, "başarı ve beceriyi" kıskanma şeklinde ortaya çıkar ki; azâmi ölçüde zararlı ve yıkıcıdır. Bu tür bir kıskançlığa muhatap olduğunu hisseden kişi öncelikle sakin olacak, kesinlikle panik yapmayacak ve doğru bildiğinden de asla şaşmayacak. Alması gereken tedbirler varsa alacak ve asla başarı ve becerisinden ödün vermeyecek. Sırf kıskananın gönlü hoş olsun yada onun fitne ve fesadından emin olsun diye "kendinden, başarı ve becerisinden" tavizler vermeye kalkarsa, yine kendisine, geleceğine, doğrularına, değerlerine ve hatta içinde yaşadığı topluma (çünkü başarı ve beceri toplumun ortak değeridir, feda edilemez) çok büyük bir ihânet etmiş olur. Gücünü, direncini ve inancını kaybederse, kıskanan kişinin alaylarına, aşağılamalarına, fitne-fesadına ve acımasız eleştirilerine maruz kalır. Çünkü kıskanç kişiler, oldukça fırsatçıdır. Kendi yapıp-ettilerinden yada başka nedenlerden kaynaklansın farketmez, puslu havayı severler. Yani sinsi ve şeytani yönleri kuvvetlidir. Doğruya doğru, iyiye iyi dememek için çırpınır dururlar. Asla doğal değillerdir. Gördükleri, duydukları ve vicdânen hissetlikleri gerçekleri görmezden gelir ve hatta onlarla mücadele / savaş ederler.

Samimi ve objektif olmak, kadere inanmak, insanı sevmek, ayrıca; dünya hayatının bu kadar hesap-kitap yapmaya değer olmayacak kadar kısa olduğunu bilmek ve düşünmek, zaman zaman içine düştüğumüz kıskançlık, haset, ihtiras, kibir ve kin gibi duygulardan bizi / hepimizi temizlemeye yardımcı olacaktır, inşaallah.

Dip not:

Bu arada; tabi ki eşler arasındaki kıskançlık, meşru / olması gereken, zararlı değil, aksine faydalı / istisnâyi bir kıskançlık türüdür ve kaleme aldığım konunun dışındadır.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Nis 16 14:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Onlar Yaygaracıdırlar

YALANCIDIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Doğru söyleyenlerdenmiş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

KUL HAKKI YERLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Kul hakkından korkar gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

BOZGUNCUDURLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Barış ve sulhten yanaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

BÖLÜCÜDÜRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Birlik ve beraberlikten yanaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

İNKÂRCIDIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "İnanmış ve iman etmiş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

ZÂLİMDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Mazlumdan yanaymış ve onlara acıyormuş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

HAİNDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "İnanılır ve güvenilirmiş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

EDEPSİZDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Ağzında dili olmayan masummuş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

DÜZENBAZDIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Dürüstmüş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

GERİCİDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "İlerici ve aydınmış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

YOBAZDIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Birikimli ve medeniymiş gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

FİTNECİDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Uzlaşı ve kardeşlikten yanaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

BENCİLDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Adâletten, bölüşmek ve paylaşmaktan yanaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

KİBİRLİDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Alçakgönüllü ve halktan yanaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

BÂTILDIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Hakkı gizledikleri halde, Hak'kın ve doğrunun yanındaymış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

MÜNÂFIKTIRLAR;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Müslümanların yanındaymış gibi görünür, kendi adamlarının yanına gidince de, "biz o aptalları kandırıyoruz, bizim yerimiz sizin yanınızdır" der ve böylece haktanmış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

CAHİLDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Her şeyi bilir ve hayatı çok iyi tanırmış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

ŞEYTANÎDİRLER;

Müslümanları kötülemek için fırsat buldukları zaman, "Melek tayfasındanmış gibi yapar", YAYGARA KOPARIRLAR...

VELHASIL;

Onlar YAYGARACIDIRLAR,

Onlar, işlerini YAYGARAYLA yürütürler.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 12 yorum yapıldı.
20 Nis 16 10:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Türk - Arap Yakınlaşması ve Irkçılık

Amerika uzun soluklu müttefiki olan, Suudi Arabistan'ı cezalandırmak istiyor.

11 Eylül suçlaması bahane! Çünkü 11 Eylül dün gerçekleşmedi. Amerika'nın şimdiye kadar aklı neredeydi? Asıl mesele Türk-Arap yakınlaşması ve İslam Ordusu.

İslam aleminin sayıca en kalabalık iki müntesibi olan Türkler ve Araplar kendi içlerinde ve birbirleri arasında hakîki bir ittifak gerçekleştirirlerse bu ümmetin diğer unsurları içinde bir çekim merkezine dönüşebilir. Düşmanlar ve dostlar aşağı-yukarı ortak sayılır. Suudi'lerin Devrimci İslâm karşısındaki endişeli hali hariç, ortada ayrılığı hakim kılacak ciddi bir sebep yoktur. Bu konuda da

Türkiye'nin teskin edici yaklaşımları Suudi'leri oldukça rahatlatmış ve onları İhvan/Hamas benzeri oluşumlara karşı daha da rahatlatmıştır. Türkiye, Suudi'lerin Arabistan'daki egemenliklerinin devamı konusunda onlara bir anlamda garantör olma sözünü vermiştir. Çünkü bu oluşumlar, Arap kökenli olmalarına rağmen Türkiye ile daha yakın bir inanç ve siyaset birliği içinde bulunmaktadırlar. Bu rahatlama süreci Suudi Arabistan'nın Sisi'ye olan desteğini akâmete uğratacaktır.

Türkiye, Suudi Arabistan'da meydana gelebilecek bir "Arap Baharı" yada İran destekli Şii ayaklanmasındansa, rehabilite edilmiş bir Suudi yönetiminin mevcut konjönktürde daha kullanışlı olabileceğini düşünüyor. Suudi'lerin, Türkiye'nin mevcut duruşuna olan güvenleri Sisi ve benzerlerine olan desteğini sona erdireceğinden, şu anda idamla yargılanan İhvan-ı Müslimin'in Lideri Muhammed MURSÎ ve hareketin üst düzeyindeki diğer tutukluların serbest kalabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Bu gelişme Mısır'da Müslüman Kardeşler'in yeniden işbaşı yapması anlamına gelecekse, ortaya çıkacak potansiyel müslüman gücün, hayal edilemeyecek büyüklüklere ulaşması sürpriz olmayacaktır.

Suud Yönetimi'nin körfez ülkeleri ve diğer İslâm ülkelerinin nezdinde ne kadar saygınlığı var, bu ülkelerin ne kadarıyla arasında "kader birliği" bağı mevcuttur? İran ve Şia faktörüne karşı ayrıca bir ittifak mecburiyeti hissediyorlar mı? Bu ülkelerin Arap Ordusu'na apar-topar katılma eğilimlerine bakılırsa, hissiyat ve hassasiyetlerin aynı noktada buluştuğu rahatlıkla görülebilir.

Türkiye ve İran şu anda denge politikası uygulamaya çalışıyor. Her iki tarafta bir öteki ile olan diyaloglarında birbirlerini bir "OMBUSTMAN" olarak algılıyor. Özellikle İran Türkiye'yi karşı çocukların ağabeyi olarak görüyor ve Türkiye ile olan ilişkilerinin muhtemel bir "Sünni" tecridinin önüne geçebileceğini düşünüyor. Türkiye ise bir zamanlar uğruna epeyce emek harcadığı İran'ı herşeye rağmen Amerika- Rusya politikalarının kucağına terketmek istemiyor. Bu nedenle işbirliğinden ve karşılıklı olarak "anlaşılabilir olmaktan" yana.

Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Pakistan diyaloglarına bakınca, tablonun moral verici olduğunu öteden beri zaten biliyoruz. Pakistan'ın Keşmir'de kanserleşen Hindistan çıkmazı, bu ülkeyi "nükleer silah" edinme yoluna itmiş ve nükleer silaha sahip olmasını sağlamıştır. Bu yönden bakıldığında böyle bir İslâm ülkesi ile çok yakın diyaloglar içerisinde olmamızın çok ciddi bir rahatlatıcı/el kuvvetlendirici argüman olduğu anlaşılabilir.

Peki Türkiye'nin, Türk Dünyası üzerindeki politika üretebilme ve bunu hayata geçirebilme yetisi ne kadar? Şu an itibariyle çok parlak/dinamik yada "istediğimiz ölçüde" olarak tanımlayabileceğimız bir süreçten söz edemeyiz elbette. Ancak bazı Türkî Cumhuriyetlerin lider duruşlarına, ayrıca Rusya ve Amerika'ya, kısmen de İran'a rağmen bu konuda ciddi atılımlar yapabilir ve ümmet bilinciyle, ümmet birliği adına organik bağlarımızı kuvvetlendirebiliriz, Azerbaycan örneğinde olduğu gibi.

Dünya'da dengeler çok hızlı gelişiyor. Umduğumuz yada ummadığımız bir çok şeyin bir anda olup-bittiğine şahit oluyoruz. Daha önceki yazılarımda da, bugün yaşadığımız gelişmeleri ummuş ve öngörmüştüm. Bir süre, daha fazla çile çekecek olsakta, YAKIN İSTİKBÂL, MÜSLÜMANLARINDIR.

Bu böyle biline.

***

ÖNEMLİ BİR AYRINTI :

Yıllardır canımı sıkan bir tekerleme var. Bu tekerlemeyi dillendirenlerin asıl amacı "Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek". Nedir o : "ARAPLAR BİZİ, SIRTIMIZDAN VURDU".

Bu sözler, "ümmeti bölmek ve birbirine düşman etmek" için söylenmiş sözlerdir. Diyeceksiniz ki, efendim gerçeği yansıtmıyor mu? Gerçeği yansıtması veya aksi ayrı bir mevzu. Zirâ onların arasında da Türkler için söylenen olumsuz lakırdılar var. Ancak Batı'nın oyununa gelipte, bu söylemleri nereye kadar sürdüreceğiz? Bu fitne ateşine daha ne kadar odun taşıyacağız? Batılılar Dünya Savaşlarında kendilerinden milyonlarca insanın ölümüne neden oldular. Fakat aynı Batı, sanki hiçbir şey olmamış gibi şimdi, bir birlik bünyesinde (AB) yaşıyor. Peki bizlere ne oluyor ki, geçen bunca zamana rağmen (yaşadıysak eğer) yaşadıklarımızı "IRKÇI" söylemlerimize bir payanda yapmayı sürdürüyoruz. Hem de bu sözler öylesine bir nefretle ifade ediliyor ki, bunların ucu zaman zaman Allah'ın Resûlüne ve O'nun ashabına kadar gidiyor. Ecnebi düşmanlara gösterdiğimiz sevgi, saygı ve hoşgörüyü ümmetin parçası kardeşlerimizden esirgiyoruz. Neden? Çünkü onlar Gavur... "Biz bilmezük, onlar bilür".

Dediğim gibi, maksat "Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek". Ayrıca bir çok tarihçi de gerçeğin anlatıldığı gibi değil, bunun tam tersi olduğunu ve Arap Dünyasının "batılı ve batıcı" güçlere karşı Osmanlı'dan ve Türkiye'den yana olduklarını anlatıyor.

Türkiye'deki Arap küçümsemelerinin bir nedeni de, İslâm'ın Arabistan kaynaklı olarak ortaya çıkmış olmasıdır. İslâm'dan hazzetmeyenler İslâmı kötülemek için, Arabı kötülemeyi bir yöntem olarak seçtiler. Böylelikle hem duydukları kıskançlık duygularını bastıracak, hem ırkçılık yapacak ve hem de İslâmı ve O'nun Nurlu Peygamberini kötüleyeceklerdi. Zira İslâm keşke Türkiye topraklarından zuhûr etseydi ve Peygamberi de Türk olsaydı" diyecek kadar "Yahudileşme Eğilimi" gösterenler dahi türemiştir. Bunlar hâşa, Allah'a dahi, yol göstermeye kalkışmışlardır. (Ki bu zihniyetin sahipleri, Arabistan'dan zuhur eden İslâm'ı bile hazmedememiştir. O Peygamber bu topraklara gelseydi, O'nu kabul edecekler miydi acaba?)

Kimse kimseyi aptal yerine koymasın. Biz yakın tarihin dalaverelerini desiselerini, ali-cengiz oyunlarını çok iyi biliriz.

Türk, her zaman Arab'a; Arap, her zaman Türk'e ihtiyaç duyacaktır. Hele ki bundan sonraki dönemlerde daha da fazla. Bu nedenle herkes aklını başına alsın. Müslümanın müslümandan başka dostu yoktur, olamaz da. Hangi ırktan olursa olsunlar, tüm müslümanlar kardeştir. Birbirlerine cahiliye kini güdemezler. Bu düsturun aksine hareket edenler, bu inatlarının bedelini "din gününde" çok acı bir şekilde ödeyeceklerdir.

Unutmayın!

IRKÇILIK İLLETİ, ECNEBİ KAYNAKLIDIR VE ANCAK ONLARA YAKIŞIR. BU İLLET MÜSLÜMANIN DEĞİL, KÜFFÂRIN MESLEĞİDİR.

NE MUTLU; MÜSLÜMANIM VE MUHAMMED (s.a.v) ÜMMETİYİM DİYENE.

Ahmet LALBEK / 20.04.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
23 Nis 02:24

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Başarılar...

23 Nis 01:36

Peki...

Ahmet Lalbek yazdı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Nis 16 18:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Derin Yapılar İnisiyatifi Ele Aldı

Suriye krizi ile birlikte, ilgili ülkelerin derin devlet yapılanmaları strateji belirleme hususunda daha fazla inisiyatif almış duruma geldiler. Örneğin Amerika'da şu sıralar Neo-Con'ların arka plan faaliyetlerinin daha yoğun bir hareketlilik içinde olduğunu, Türkiye'de oturduğumuz yerden dahi anlayabilmek işten bile değil.

Amerika'nın bölgede "kendi öncülüğünde oluşturulan Uluslararası Koalisyon'un öncelikli hedeflerine uymayan yaklaşımlar sergilemesi, Nato'nun en azından "yazılı prensiplerine" ters pozisyon alması, BM'yi çözüm noktasında sürece dahil etme yönündeki isteksizliği, Rusya ve dolayısıyla İran'la stratejik yakınlaşmaya girmesi, Esad'ın savaş suçları konusunda, kendisinin belirlediği sözde "Kırmızı Çizgi"ye kayıtsız kalması, Uluslararası hukukun ve teammüllerin işletilmesinden çok, kendine uygun pragmatik politikaları öne alması", çözüme pozitif katkılar sunacağı yönündeki beklentileri bitme noktasına getirmiştir. Amerika şimdi değil, Suriye krizinin ilk dönemlerinden beri bu oyalayıcı ve dengesiz (kendi içinde dengeli) derin politikalarını sürdürmüştür. Bu durum Türkiye'nin tezlerinin hayata geçirilmesini de engellemiş ve Esad lehine, Suriye halkının aleyhine ciddi zaman kayıplarının oluşmasına neden olmuştur.

Böyle durumlarda Amerika aynen İsrail gibi davranır, sağduyusunu yitirir, daha fazla saldırgan ve bencil olur. Zaten Neo-Con'lar çoğunlukla Yahudi ve Siyonist kimlikli insanlardan oluşuyor. Kasım 2016'da Amerika'da başkanlık seçimleri var. Seçimleri Cumhuriyetçiler kazanırsa, bu Türkiye ve Ortadoğu'da izlenebilecek sağduyulu politikalar için daha da fazla sıkıntılı süreçlere neden olacaktır. Gerçi hep söylenir. "Amerika'da rotayı esas olarak seçilmişler değil, derin devlet belirler". Doğrudur, ancak bu Amerikan yönetiminin solda sıfır olduğu anlamına da gelmez.

Şu anda Amerika, erkek aslanın gölgelikte yiyecek bir şeyler yakalayıp getirmeleri için, dişi aslanları beklediği gibi bekliyor. Kendini incitmiyor. "Sıkıştıkları yerde bir dışte ben atarım" diye düşünüyor. Suriye için hevesli olan kim varsa, onları koşturuyor. Onlarda Amerika'nın kendilerine vermiş olduğu izni "tepe tepe" kullanma gayretine düştüler. Ortada blok falan kalmadı, Suriye iştahı tarafları içiçe geçirdi.

Yine söylüyorum; müdahil tüm ülkelerin derin yapılanmaları ve istihbarat güçleri harıl harıl çalışıyor. Arsızlar çok fazla iştahlandılar. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, barışa ve sükûnete asla yanaşmayacaklar. Çünkü bu fırsatı yakalamak kolay değil ve yakalamışken de büyük büyük parçalar koparmadan asla vazgeçmeyeceklerdir.

İşimiz zor; bizi çok yoracaklar ve hatta üzecekler. Ancak bana göre; tüm bunlar dünyada yepyeni başlangıçların önünü açacaktır. Ömrümüz olursa, bekleyip göreceğiz.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Nis 16 22:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Allah'ın İpine Sarılıp Kardeşler Olmadıkça

Arapça'da (latin harfleriyle) "hbl" köküyle gelen ve harekeli olarak "habl" şeklinde telaffuz edilen kelimenin Türkçe karşılığı, "İp" tir.

Yani, "Allah'ın İpi".

Ali-İmran Suresi 103. Ayette Yüce Allah (c.c) buyuruyor ki;

"Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz".

Bu ayet-i kerimede Yüce Allah, Din-i İslam'a /Kur'an'a, yani "Allah'ın İpine" sımsıkı sarılmamızı buyurmuş ve aksi halde parçalanıp, bölüneceğimiz, tefrikaya düşeceğimiz ikazında/uyarısında bulunmuştur. Allah (c.c) ayetin devamında ise; ikazda bulunduklarının daha önce düşmanlık içinde olduklarını, onların kalplerini birleştirdiğini ve verdiği nimeti sayesinde onların "kardeşler" olduklarını hatırlatıyor. Ve yine Allahû Teâlâ, ateş çukurunun tam kenarında iken olanları, oradan kutarmış olduğunu beyan ediyor.

Bu ayeti okuyan herkes muhakkak ki, aynı şeyi anlayacaktır. Ancak, dünya müslümanlarının bugünkü haline baktığımız zaman, bu ayetin bize anlattıklarından ne kadar uzak olduğumuzu görürüz. Parçalanmanın dünyevi ve uhrevi menfaatlerimize zararlar verdiğini bile bile, parça parça olmaktan çekinmiyoruz. Çünkü birbirimize karşı o kadar hırslanmışız ki, gayri müslim zalimlere dahi göstermediğimiz kini, nefreti ve kıskançlığı, çoğu kez birbirimize reva görüyorüz. Bir çoğumuz "kendisiyle ve kendi yanında olanla" övünüp duruyor. "Biz iyi, öteki kötü". Tamam "Ümmetin ihtilafında rahmet vardır." ancak, düşmanlık ve hainlik tabi ki yoktur. Bazen, düşmanlıklarımıza da "rahmet" dediğimiz oluyor; kendimizi kandırmayalım. Hücre bölünmesi gibi hemen bölünüyoruz. Adeta mahalle mahalle bölünmüşüz. Oysa; şanı, şerefi, asaleti ve geleceği ayrılıkta değil; birliktelikte, kardeşlikte aramalıydık. Ümmeti şuculara, buculara bölmemeliydik. Sürekli olarak birbirimizi kötüleyerek "en iyisi, en doğrusu benim" dedik durduk, belki de asırlarca. Maalesef önderlerimiz de bunu yaptı. Bizler de "vardır bir hikmet" diyerek sustuk, kaldık. Elbette müslümanlar "birbirini yıkayan iki el" gibiydi ancak, biz bu iki el gibi olamadık. Hani birimizin ayağına diken battığında, diğerinin canı yanacaktı, ne oldu?

Hucurat Suresi 13. ayette Allahû Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır".

Allah (c.c) bu ayet-i kerimede; insanları, birbirlerini tanımaları için boylara ve kabilelere ayırdığını ve O'nun katında en değerli olanımızın da, "O'na karşı gelmekten en çok sakınanımız" olduğunu bildiriyor. Yani değerlilik ölçüsü, Allah'tan sakınmak.

Hucurat Suresi 10. ayette Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor :

"Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin".

Ayette; Allahû Teâlâ mü'minlerin "ancak kardeş olduğunu" belirtirken, kışkırtmak bir kenara, arası bozuk olan mü'minlerin bu durumunun düzeltilmesinden, diğer müslümanların da sorumlu olduğunu bildirmektedir.

Bakın, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Allah'ı şahit tutarak okuduğu Veda Hutbesi'nde ne buyuruyor.

"Ey insanlar! "Rabbiniz Bir'dir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, Kırmızı Tenli'nin siyah üzerine siyahın da Kırmızı Tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz".

Bir kişi "biz" dediği zaman, aidiyet olarak öncelikle Muhammed Ümmeti'ni kastetmiyorsa, bizim kardeşliğimiz neyin üzerine bina edilecek? Asabiyet / ırkçılık / grupçuluk ecnebilerin işidir, batıl ve şeytanidir.

Mu'minun Suresi 53. Ayet :

"(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir".

Mü'minler elbette inançlarını parçalayıp, gruplara ayrıldıktan sonra, ellerinde olanla sevinmeye başlarlarsa, bu ayetin işaret ettiği kimseler gibi olurlar.

Numan ibni Beşir (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."

Ayrıca yine bir Hadis-i Şerif'te Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz".

Aklımda kalanlardan vermiş olduğum örnek ayet ve hadisler, elbette ki konumuzun izahı için yeterlidir. Ama bilmek, "akletmek" için yeterli olmuyor maalesef. Müslümanlar olarak, bu bilgiler üzerinde mutlaka tefekkür etmeli ve kardeşlik hukukumuzu geliştirmeliyiz.

Bizler nefsimize fazlaca meyletmemizden dolayı, zaman zaman akletmekte zorluk çektiğimiz için, bizden öncekiler gibi biz de, bu durumumuza karşılık, (Allahualem) ağır bir imtihandan geçeceğiz. Allah'ın hükmü kesindir. Biz unuturuz, ancak Allah (c.c) unutmaz. Çünkü O, "El-hafîz" dır.

Bu günlerde, dünyada yaşanan gelişmeler, sanki bu büyük imtihanın bir habercisi gibi duruyor.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Nis 16 18:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1002

Râbıta ve Namaz

Şöyle bir düşünün!.. Allah'ı biliyorsunuz; Ama O'na nasıl yaklaşacağınızı bilmiyorsunuz!.. Ne yapardınız? Nereye koşardınız? Allah'a yaklaşmak ve O'nunla irtibâta geçmek için hangi "tuhaf" ritüellere başvururdunuz? İşte Allah bunu biliyordu ve kulunu bu sefillikte, bu çıkmazda bırakmadı, onun yakan, aşk ve muhabbet arzusuna bir bardak su olsun diye, NAMAZI YARATTI.

Bu, kula Rabbi tarafından ikrâm edilen en büyük hediye idi. Bu hediye olmadan yaşamak, Âşık'ın Mâşuk'la arasındaki bağların, tüm irtibatın/RÂBITANIN yokluğunun çilesini çekmek, değil miydi?

RÂBITA : Arabça bir kelime; "rbt" kökünden gelir. Sık kullandığımız " irtibat" kelimesiyle aynı köke sahiptir.

Bağ kurmak, irtibat/iletişim halinde olmak! İşte en güçlü bağ! Tüm amel ve ibâdetlerin Şah'ı, NAMAZ. Yaratan ile irtibâta geçmek, yükselmek arşa doğru; RÂBITA kurmak, Alemlerin Rabbi Olan'la. Dile kolay "Âlemlerin Rabbi, ALLAH" ile aranda, hiç kimsenin bulunmadığı, kula özel bir bağ/bir yükseliş, yani MİRAC; NAMAZ.

"Ben sizin Rabbinizim." diyor Allah. O, bize uzak olmadığını bildiriyor. Bize, "Şah damarımızdan daha yakın" olduğunu söylüyor. İşte böyle bir Rabbin kuluna olan muhabbetinin sevgi ve merhâmetinin, ona "qarîb" olmasının en değerli meyvesidir namaz. Künhüne varan için, ne de lezzetlidir.

Hani bazen namazdan da öteye gidip, yüzünüzü sürmek istersiniz ya, SECCADEYE. O an dersiniz işte; "Ya namazım olmasaydı" diye. Namaz bir "TAAM" dır; onun tadı-tuzu gibidir bize. Hayatın anlamı ne olacaktı ki başka? Yaratanından bi'haber olan İnsan, mahlûk olurdu ancak işte.

Hele bir koparsalardı bizleri de namazdan; Myanmar ve Çin'in Uygur'undakiler gibi; belki o zaman daha da iyi anlardık, bu özgürlüğümüzün kıymetini.

İnsana yakışan başka bir tarz yok!

Namazdan başka giyilecek "LİBAS' yok!

Namazdan öte, başka bir " ZEVKU- SEFA" yok.

Ondan başka "HAYAT" yok!

Ondan öte "İRTİBAT" yok, "RABITA"yok!

Çünkü namazın bir tarafında SEN varsın, diğer tarafında ALLAH (c.c).

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.