Türkiye Aktivitesi
1549 ziyaret
1 online
Ahmet Lalbek
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1275 puan Yeşil Kalem

Derecesi

23 [Toplam 1639 kişi]

Türkiye
Siyaset(9)
Pinledikleri(0)
Ahmet Lalbek yazdı, 439 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Ağu 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Suudi̇leri̇n Korkuları Gi̇deri̇lmezse Krallık Yıkılacak!

Türkiye bir yandan Rusya-İran-Azerbaycan ve dolayısıyla da Çin merkezli yeni ittifaklar oluşturma çalışırken diğer taraftan da "İslâm Birliği" başlığı altında oluşturulan yeni yapılanmanın gereklerini yerine getirmeye çalışıyor. Ancak bu noktada, aylar öncesinden de dile getirmiş olduğum kritik bir eşik var ki o da, Suudi Arabistan Yönetimi'nin uzun yıllara dayanan "İslâmcılık" korkusu.

Suudilerin ve onların uydusu/paraleli konumundaki körfez ülkelerinin bu korkusu, onları sürekli olarak İhvân-ı Müslimin ve Hamas gibi yapılanmalardan endişe duymaya sevk etti. Bu nedenle Suudiler, Mısır'da yaşanan Ordu-İhvan savaşında Sisi'den yana tavır alırken, öte yandan da Filistin/Gazze adına savaşan Hamas'a, İsrail'in en kanlı ve kritik saldırılarının yaşandığı dönemde dahi destek vermedi.

İşte bugünkü, İslâm Birliğinin ve dâhi İslâm Ordusu'nun konuşulduğu/ oluşturulduğu yeni şartlara göre, Türkiye'nin güvencesi ve arabuluculuğu ile Suudilerin bu korkularının giderilmesi gerekmektedir. Aksi halde iki şey olur!

1- Ya İslâm Birliği süreci çok ciddi iç sıkıntılar yaşar ve akâbinde akâmete uğrar,

2- Yada eninde sonunda Suud Krallığı ve Suud paralelindeki körfez ülkelerinin rejimleri yıkılır.

İkinci seçenek oldukça uzun ve kanlı süreçlere yok açar ki, bu süreç karşısında başta İran olmak üzere doğu ve batı hattında hiç kimse, yanlızca bir "gözlemci" olarak kalmak istemez.

Bakın 02.03.2016 tarihindeki yazımda, Suudilerin korkuları hakkında neler yazmıştım:

FACEBOOK / AKLEDENLER GRUBU / Ahmet LALBEK / 17.08.2016

***

SUUDİ KRALLIĞI'NIN ASIL KORKUSU NE?

Şöyle göz ucuyla bile baksanız, hemen farkedersiniz. Suudi'lerin korktuğu bir şeyler var; çok tedirginler. Hemen girelim konuya...

Halkı müslüman olan diğer bir çok İslam ülkesi yönetimi gibi, Suud yönetimi de aslında bir çok kişinin zannettiği gibi İslami hassasiyetleri tavan yapmış, müslümanların vahdeti/bugünü ve yarını için inisiyatif/sorumluluk almış bir yapıya sahip değil, ayrıca bu yönde bir çabası da yok. Bu söylediklerim yalnızca bugün için mi geçerli, hayır; dün de öyle idi.

Suud yönetimi, bugüne kadar Amerika ve İsrail müttefikliği ile ayakta kaldı. İsrail'i ürkütecek her türlü, gelişmeden, İsrail'den önce kendisi ürktü. Arap/İsrail savaşlarından, İsrail güçlenerek çıkınca, Suudi'ler ve diğer Arap ülkelerinin yönetimleri İsrail'le her zaman iyi geçinmenin, iktidarları için mutlak gerekli olduğuna olan inançlarını pekiştirdiler. Bu nedenle Filistin davasından hep uzak kaçtılar. İntifada hareketlerinden İsrail'den çok Arap liderleri rahatsız oldu.

Mesela Filistin'deki İran destekli Hamas hareketine hiçbir zaman sempati ile bakmadılar. O'nu yaramaz çocuk gibi gördüler. Neden? Çünkü bu tür oluşumlar sayesinde ortaya çıkacak gelişmeler, yeniden İsrail ve Amerika ile sorun yaşamalarına neden olabilecekti. Yaşanması muhtemel olan olaylar, yeni gelişmeleri tetikleyebilirdi yada iç muhalefet/halkın muhalefeti orta ve uzun vadede iktidarlarına son verebilirdi. Arap Baharı kalkışmasının çok çabuk yayılmasının altında yatan temel gerçekler toplumların bu kukla yònetimlere karşı daha fazla bilinçlenmiş olmasıydı aslında. Mısır'da Muhammed Mursi'ye yapılan darbenin nedeni de işte bu bilinçlenmeyle gelen değişime son verme niyeti idi.

Diğerleri gibi Suudiler de, ülkelerinde İslam Şeriatı hükümlerini belli ölçüler de uygularlar ancak, bu uygulamaların asıl nedeni İslami duyarlılık değil, iktidar/koltuk duyarlılığıdır. Böylece hem koltuk güvenliği sağlanacak, hem de halka "bakın bizler İslam ahkamını uyguluyoruz" denilerek, İslam'a uyumun yerindeliği konusunda halkın gözü boyanmış ve gelecek tepkilerin de elimine edilmesi sağlanmış olacaktı.

Böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Dış politikadan. Yani dışarıya pısırık/ilkesiz/ezik, içeriye aslan/müslüman.

İşte bu yüzden Suud yönetimi Mısır'ın darbecisi General Abdulfettah el-Sisi'ye hem siyasi, hem de ekonomik desteklerde bulundu. Çünkü Suudi'ler İhvan benzeri İslami hareketlerin yayılmasından korkuyor. Bilinçli müslümanlığın yayılması, Suud ve benzeri yönetimlerin sonu demektir. Krallık bunu çok iyi biliyor. Bir taraftan bu tür müslümanlığın önünü kesmeye çalışırken, diğer taraftanda içeride sözde İslam hukukunu uyguluyor.

Tevhidi duyarlılığa sahip müslümanlar, Suudi rejimine bir kalkışmada bulunsunlar bakalım, Krallık ne yapacak? Tabi ki; Beşar ESAD'ın yaptığı neyse tam da onu, belki de daha fazlasını yapacaktır. Suudi yönetiminin bir korkusu da şüphesiz bölgede gitgide etkin hale gelen Şiiler ve İran. Suud yönetimi "Şii Hilali'nden" çok endişeli. Bu nedenle bölgede İran'ın yayılımına kolaylık sağlayacak her türlü girişimden son derece rahatsız. Yemen'de İran yanlısı Husiler'e karşı başlattığı operasyonun nedeni de bu. Bahreyn'i Irak örneğinde olduğu gibi İran'a kaptırmak istemiyor. İran'la ittifak halinde olan Esad'ın bir an evvel devrilmesini istemesi de yine aynı endişenin bir sonucudur. Son zamanlardaki İran-Amerika yakınlaşması da, Suudi'ler için ayrı bir sıkıntı kaynağı.

Suud Yönetimi için "ay bacayı aşmış" gibi. Mevcut telâşın, İslam Ordusu projesinin ve Türkiye ile yakınlaşmasının asıl nedeni bu korkudur. Yoksa; Suriye'de katliam var, Filistin'de insanlar ölüyor, Türkiye abluka altına alınmış, onların umurunda bile olmaz. Suudi'ler için orta vadede kelle koltukta, koltukta tehlikede gibi gözüküyor, ne dersiniz?

FACEBOOK / AKLEDENLER GRUBU /Ahmet LALBEK / 02.03.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 405 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Ağu 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Vi̇ze Serbesti̇si̇ Sağlarlar mı?

YIKIMINI HEDEFLEDİKLERİ BİR ÜLKENİN VATANDAŞLARINA, VİZE SERBESTİSİ SAĞLARLAR MI?

(8 Mayıs 2016 tarihinde kalem aldığım yazımı, güncel algılarımıza işaret etmesi nedeniyle sizlerle yeniden paylaşmak istiyorum.

Ahmet LALBEK / 08.08.2016)

***

YIKIMINI HEDEFLEDİKLERİ BİR ÜLKENİN VATANDAŞLARINA, VİZE SERBESTİSİ SAĞLARLAR MI?

Arkadaşlar; Hatırlayacaksınız, 19 Nisan'da AKLEDENLER'de sizlerle bir anket yapmıştık. Ankette "Bu yıl Vizesiz Avrupa'ya izin verip vermeyeceklerini" sormuştuk. Sizler çoğunluk olarak, "hayır" demiştiniz. Ben de zaten, çoğunluğun kanaatindeydim ve genel görüşü öğrenmek için de bu anketi hazırlamıştım.

Yani konu gündeme geldiğinden beri, "vize serbestisinin" hayata geçeceği konusunda hiç olumlu düşünmedim. Nitekim uyum yasalarının geçirilmesinden sona şimdi de, Terörle Mücâdele Yasası'nda değişiklik yapılması şartını koştular.

Peki acaba, neden "vize serbestisine" izin vermeyecekler?

1- Şu anda hemen hemen tüm Avrupa, Amerika ve diğer bir çok ülke, Türkiye'de bir yıkımın ve istikrarsızlığın oluşması için uğraşmıyorlar mı?

2- Bu ülkeler, Türkiye'nin içindeki ve dışındaki bir takım güçleri Türkiye'ye karşı organize/politize/terörize etmiyorlar mı?

3- Bu ülkelerin İstihbarat Servisleri Türkiye'ye boyun eğdirecek ve milli olmayan bir iktidarı ihdâs edecek, gizli faaliyetlerin peşinde değiller mi?

4- Bunlar Türkiye ekonomisini çökertmek üzere, ülkede sosyopolitik dengelerin altüst olması için uğraşmıyorlar mı?

5- Türkiye'yi "Tam Bağımsızlığa" götürmekte olan süreçleri tersine çevirmek için, olağanüstü çaba sarf etmiyorlar mı?

6- Türkiye'yi "teröre destek vermekle" suçlamıyorlar mı?

Onlar, kısa vadede hakkında bu tür emelleri ve ciddi suçlamaları olan bir ülkeye/ülkenin vatandaşlarına kapılarını açarlar mı? Hayır.

Üstelik onların efelenmelerine bakmayın, çok korkaktırlar. Bizim gölgemizin dahi oralarda dolaşması, onları ürkütür. ("Yarın ne olur, ne olmaz!.." diye düşünürler.)

Vize konusunda Türkiye'ye şirin gözükmek istemelerinin nedeni, onların ödünü koparan/rüyalarına giren mülteci meselesidir.

Baksanıza Şansölye Merkel, Türkiye'yi su yolu etti.

Ahmet LALBEK / 08.05.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 354 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Ağu 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Bunlar Pekâla Mümkündür Kehanet Deği̇l!

15 Temmuz'da bir darbe girişimi oldu ve ben o günden itibaren söylüyorum: "Bu girişim, Türkiye ve Rusya arasında 'doğal bir yakınlaşma' sürecini başlatacak" diye...

Fakat siyasi bir akıl yürütme ile, bahsettiğim bu yakınlaşmanın kısa ve orta vadede, başka hangi beklenmedik gelişmelere yol açabileceği konusunda, elle tutulur sonuçlara ve güçlü olduğunu düşündüğüm tahminlere vardığımı da ifâde etmek isterim.

Şimdi, sizlere bahsettiğim "kuvvetle muhtemel" Türkiye-Rusya yakınlaşmasının gerçekleri/gerekçeleri ve bu yakınlaşmanın küresel anlamda başka "nelere, nasıl" neden olabileceği hakkındaki fikirlerimi "tarihi biraz geriye çekerek" ifâde etmek istiyorum.

1- Malûm olduğu üzere Türkiye, Cumhuriyet'le birlikte daha da artan ve somutlaşan bir şekilde, uzun yıllardır kendisini "Batılı" saydı ve hep buna inanmak istedi. Amerika ve diğer Batılı güçler de, zaten böyle bir Türkiye'den yana olmuşlardı hep. Yani teknolojik gelişmişlik bir kenara; toplumsal, kültürel, siyasi ve içtimâi anlamda, yüzü Batı'ya dönük bir Türkiye.

2- Üst maddede izâh ettiğim Türkiye'nin, elbette belli bazı kodları vardı batılılar için. Bu kodların en belirgin ve en temel olanı ise şüphesiz "Lâiklik" idi. Diğerleri, bu temel esasa bağlı olarak geliştirilmesi istenen/beklenen yardımcı/tamamlayıcı kodlardı. Yani çağdaş diye anılan, diğer ilke ve inkılaplar.

3- Tüm bu süreçler içerisinde, Cumhuriyet Türkiyesi'nin adeta bir geleneği haline gelen darbeler. Batılı güçlerin görmek istedikleri "kıvam ve şekilde" Türkiye'yi "akort etme" yani Türkiye'ye ayar çekme darbeleri. Zaman zaman Osmanlı'ya ve İslâmi tarza özlem duyan, bunun için de toplumsal ve siyasal örgütlenmelere girişen halka, bir anlamda "Höst" deme, yani "Had Bildirme" girişimleri.

4- Darbelerle, parti kapatmalarla, idam ve suikastlerle kendini gösteren bu süreç, Recep Tayyip Erdoğan dönemine kadar ulaşınca, Amerika ve diğer batılı güçler önce bir müddet seyretti, sonra acaba dedi ve ardından Türkiye'ye, yakın tarihte hiç olmadığı kadar güçlü, yeni bir "ayar çekme" zamanının gelmiş olduğunu gördü/düşündü.

5- Yeni Türkiye, "Klasik Türkiye" kalıbını zorlamış, uyanmış, kendine gelmiş ve artık "rest çekmeye" başlamıştı. Hızla gelişiyor, bölgesinde söz sahibi olmaya çalışıyor ve egemenlerin foyalarını bir bir ortaya çıkarıp, onlara hadlerini bildirmeye kalkışıyordu. "One Minute" diyordu, beş parmağını birden gösterip, dünyanın bundan daha büyük olduğunu haykırıyordu, kaleleri muhkem(!) olanlara.

6- Yani "Yeni Türkiye" ray değiştiriyordu artık. Bu Batı'nın hiç mi hiç hoşuna gitmedi. Böyle bir Türkiye; bağımsız, özgür, güçlü, hinterlandı geniş bir Türkiye idi ve sürâtle müdâhale edilmeliydi.

7- İşte gelinen son nokta : 15 TEMMUZ 2016

8- Amerika ve diğer Batılı güçler, Erdoğan'ı bir süre izlediler ve uzunca bir süredir de onu, fikir ve yaklaşımlarıyla birlikte devirmek ve "İbret-i Âlem olsun diye de" tarih kitaplarına kaydetmek istiyorlar. Onlara göre, Yeni Türkiye'nin ve İslâm dünyasnın lokomotifi BU ADAM!.. Yani RECEP TAYYİP ERDOĞAN... Tez elden, devrilmelidir!

9- Bu ortamda kendini, "kendince sorumlu ve görevli hisseden" yerli ve yabancı tüm güçler harekete geçti; gizliden değil, artık alenî olarak dilleriyle, elleriyle ve olası tüm imkânlarıyla operasyona başladılar; "özünü özleyen, özünde kalmak isteyen" Türkiye'ye savaş açtılar ve ardından da açtıkları bu savaşı, ilân ettiler.

10- Gelelim sadede : Bu savaş şiddetlenerek devam edecek ancak; Bu noktada Rusya faktörü çok önemli. Çünkü bizim Batı ile aramızda başgösteren sıkıntılar git gide daha da fazla, Rusya'nın Batı ile arasındaki çıkmazlara benzemeye başladı. Bu iki güçlü ülke birlikte hareket eder, mevcut ve müstakbel müttefiklerini de yanlarına alırlarsa inanın durumu zaten çokta parlak olmayan Batı, kısa zamanda çöker; Nato mu? Nato'da çöker; AB'mi? O da; ABD'mi? Neden olmasın!

11- Avrupa zaten, içten içe çökmüş durumda. Hem sosyal, kültürel ve hem de ekonomik yönden Avrupa bitik. Bunun aksine, doğu daha dinamik ve daha taze.

12- Muhtemel bir Türkiye-Rusya ittifâkında, tarafların kazancı/avantajı ne olur? Önce Türkiye tarafından bakacak olursak; Ne şekilde değerlendirirseniz değerlendirin, öncelikle Rusya süper bir nükleer güç; öte yandan İran ve Çin gibi köklü gelenek ve geçmişleri olan ülkeler ve diğer bir çokları ile ittifak halinde.

13- Rusya açısından bakacak olusak Türkiye; kendinden emin, güvenilir, her türlü engellemelere rağmen gelişimini sürdüren, iyi değerlendirildiğinde jeopolitik avantajları yüksek olan, geniş bir hinterlanda ve genç-dinamik bir nüfusa sahip, güçlü bir ülke ayrıca gelecek vaadeden güçlü bir ekonomi.

14- Hiç tereddüdünüz olmasın, böyle bir ittifak Ortadoğu ve Orta Asya için de, bir cazibe merkezi olacaktır. Müslüman Sünni Arap ülkeleri dahi, İran faktörüne rağmen böyle bir yakınlaşmanın yanında olmak isteyecektir. Çünkü bu ülkeler Türkiye'nin samimiyetinin farkında ve onun ittifak ettiklerine de mutlaka yakın duracaklardır. Bu durum hiç şüphesiz Orta ve Güney Afrika için de geçerlidir.

15- Dünya'da hâli hazırda Amerika ve Avrupa'ya karşı birikmiş ve oldukça da sıkışmış bir "gaz" var. Bunun bir şekilde patlaması veya patlatılması, Amerika ve Avrupa'yı bitirir. Bunun en pratik yolu ise hiç şüphesiz, yine dediğimiz gibi, TÜRKİYE-RUSYA ittifâkıdır. Bu ittifak, iki ülke arasında Suriye ve diğer bazı konularda yaşanan ayrılıkları da mümkün mertebe silikleştirecek ve yeni zeminlerin oluşmasını sağlayacaktır.

16- Böyle bir ittifak kısa yoldan, batı yanlısı FETÖ'nün de sonu demektir.

Ahmet LALBEK / 05.08.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 557 kez açıldı, 9 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Tem 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Türki̇ye - Rusya Yakınlığı Dengeleri̇ Deği̇şti̇recek

TÜRKİYE - RUSYA YAKINLIĞI DENGELERİ DEĞİŞTİRECEK

19 TEMMUZ'da yayınladığım kısa yazımda belirtmiştim: "Türkiye - Rusya yakınlaşacak" diye; Evet belki de tarihte hiç olmadığı kadar. Suriye ve genel olarak Ortadoğu politikaları konusunda iki ülke arasında mevcut olan derin çatlaklara rağmen, bu yakınlık hızla büyüyecek. Çünkü Türkiye her ne kadar da bir Nato üyesi ve AB üyeliği için uzun yıllar bekleyen bir ülke olma konumunda olsa da, Avrupa ve Amerika tarafından, git gide daha da fazla, "öteki" konumuna itilmek istenmektedir. Bu, 15 Temmuz'la birlikte daha açık bir şekilde, görünür olmaya başladı. Aslında onların bu yaklaşımı doğrudan doğruya Erdoğan ve AK PARTİ'ye yöneliktir ancak Erdoğan ve AK PARTİ iktidarda kaldığı müddetçe de bu durumlarını değiştirmeyeceklerdir. Halihazırda Rusya, Avrupa ve Amerika ile Ukrayna ve diğer bazı konularda ciddi gerilimler yaşıyorken, neden Türkiye gibi kendinden emin, güçlü, güvenilir ve istikrarlı bir ülkeyi yanına almasın? Bu durum, Avrupa ve Amerika'yı çıldırtacak nitelikte fakat yapacakları pek fazla bir şeylerinin olduğu da söylenemez. Bu arada, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 30 Ağustos'ta Rusya'ya gideceği belirtiliyor.

Ahmet LALBEK / 30.07.2016

***

19.07.2016 TARİHLİ YAZIM :

Amerika ve Avrupa'nın 15 TEMMUZ darbe girişimi karşısında zayıf ve geç açıklamalar yapmasını Rusya, bir fırsat olarak değerlendirmiş olabilir. Ayrıca Rusya, Türkiye ile yakınlaşma ve Batı'ya karşı bir duruş geliştirme adına bu süreçte Türkiye'ye yakın durabilir.

Ahmet LALBEK / 17.07.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 430 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Tem 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Dünya'nın En Sami̇mi̇ Emperyali̇zm Karşıtı Li̇deri̇ Erdoğan'dır

DÜNYA'NIN EN SAMİMİ "EMPERYALİZM KARŞITI LİDERİ", ERDOĞAN'DIR.

Peki neden dünyanın "antiemperyalistleri" Erdoğan'ı sevmezler? Bunun iki nedeni var;

Birincisi : Antiemperyalist geçinenlerin çoğu "ÇAKMA" dır.

İkincisi : Erdoğan'ın dindar bir kimliğe sahip olmasıdır.

ERDOĞAN, Doğu-Batı farketmez, tüm emperyalist güçler için, "can sıkıcı, oyun bozucu, hak-hukuk düşkünü, kışkırtıcı, lâf anlamaz" bir liderdir.

İşte bu nedenle devrilmelidir. Aksi halde kurdukları hileli düzenler bir gün gelip yıkılacaktır.

Onlara göre Erdoğan riskli birisi; Çünkü O,

- Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusudur,

- Müslümanların kardeşliğinden, kurtuluşundan ve birliğinden yanadır,

- Merhametlidir,

- Allah'a inanır, O'na güvenir ve O'ndan korkar,

- Hakkı söylemekten ve onu hayata geçirmekten korkmaz; cesurdur,

- İsrail'e "One Munite" deme cüretini (!)/cesaretini yalnızca o göstermiştir,

- Kurulu BM düzenine karşı, Dünya "BEŞ" ten büyüktür, demiştir.

- Düşmanlarına karşı dahi, iyi niyetini sürekli muhafaza etmiştir.

- Sabırlıdır, akıllıdır, beklemesini bilir,

- Samimiyeti her halinden anlaşılır; bu nedenle, yurt içinde ve yurt dışında onun dilinden anlayanlar, hakkı bilenler, hakkı savunanlar onu çok sever,

- Siyaseten ve diplomatik bir ağızla değil, içtenlikle; sulh, barış ve kardeşlikten yanadır, bunun için de canını/bedenini ortaya koymuştur. Bu yönüyle fitneciler ve kan dökücüler tarafından asla sevilmez.

- Çektiği sıkıntıların Allah için olduğuna inandığından dolayı, ölümü "bir bardak su içmek" le eşdeğer gören, mü'minler için kıymetli bir liderdir.

Evet işte bu nedenlerden dolayı onlara göre, Erdoğan devrilmelidir. Alacakaranlığın şer güçlerinin tek derdi bu.

Onlara göre, "ERDOĞAN GİTSİN, GERİSİ KOLAY".

Firavun'da, Allah'ın Hz. Musa'ya yardım ettiğini bile bile, göre göre, Hz. Musa'ya saldırmaya devam ediyordu. Deniz'e böyle uğurlandı.

Ahmet LALBEK / 22.07.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 501 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Haz 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Bunların Dış Poli̇ti̇kadan Anladığı

BUNLAR İÇİN İYİ BİR DIŞ POLİTİKA, "ERDOĞAN NE DEDİ VE NE YAPTIYSA, ONUN TAM TERSİNİ BENİMSEMEKTİR."

Bunların, "Dış Politika" dedikleri şey için, önce şöyle bir yorum yapmak istedim : "Odun Kafalıların Dış Politika Anlayışları Kazık Gibi". Fakat daha sonra baktım ki hayır; bu tanım onların dış politika anlayışlarını izâh etmiyor. Çünkü onların "Dış Politikamız" dediği şey tamamen Erdoğan'ın söylediği ve yaptığı ne varsa, körü körüne ve tamamen ona karşı durmaktan ibâret. Yani "kazık gibi" diyemiyorum, çünkü onların da dış politika anlayışları oldukça esnek ve Erdoğan'nın stratejik ve konjonktürel yaklaşımlarına bağlı olarak değişiklikler gösteriyor ancak tabi ki, zıddına zıddına ve ülke/millet çıkarlarının tam da "yüzseksen derece" tersine olmak kaydıyla. Yani Erdoğan'ın dış politikası, değişen ve gelişen "DÜNYA KONJONKTÜRÜNE" göre şekillenirken, muhâliflerinin dış politika anlayışları da, "ERDOĞAN KONJONTÜRÜNE" göre, fakat doğru yada yanlış farketmez, her halükârda "zıddına" olarak şekillenmektedir.

Hatırlar mısınız? Erdoğan iktidarının ilk yıllarında hükümetlerin dış politikadaki en göze çarpan yaklaşımları/düsturları ne idi? "Komşularla Sıfır Sorun" yaklaşımı değil miydi? Peki o sıralar muhâlifler (dikkat edin 'Muhâlefet' demiyorum, çünkü Erdoğan'ın parlamento dışında da içte ve dışta olmak üzere, fazlaca muhâlifi var) bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyordu? "Sırıtarak, dalga geçerek" değil mi? Hatta aralarından, çok inandıklarını söyledikleri "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışına yakınlığına rağmen, "Sıfır Sorun" yaklaşımını bir çeşit " Teslimiyetçilik" olarak yorumlayanlar dahi çıktı.

Peki daha sonra ne oldu? Arap baharı ile Ortadoğu ülkerinde meydana gelen yeni durumlar karşısında Türkiye, hakkaniyete uygun, Türkiye ve bölge ülkeleri lehine olabilecek yeni inisiyatifler almak isteyince, ister istemez bazı ülkelerle belli çap ve şekillerde çeşitli sıkıntılar yaşamaya başladı. Bu durum "olağan" bir durumdu. Doğru ve adâletli bir işe kalkıştığızda, her zaman ve herkesten alkış beklemeniz zaten "saflık" olmaz mıydı? Türkiye'nin çok eleştirilen Suriye Politikası da aslında, tam da yerinde gerekçeler içeriyordu. Fakat Türkiye bu noktada egemen güçlerin ihânetine uğradı. Özellikle Amerika ve Avrupa'nın duruma ilişkin "ikircikli tutumlar" segilemesi, Türkiye tezinin hayata geçirilmesine engel olmuştur. Fakat ne var ki , Esad'ın gitmesi ve Kuzey Suriye'de bir tampon bölge oluşturulması konularındaki bu tezin haklılığı, acı tecrübelerle de olsa bir süre sonra ortaya çıkmış ve ilgili taraflarca kabul edilmiştir.

Türkiye'nin yine çokça eleştirilen Mısır politikasına gelince: Amerika'lıların yanında, Batılı ve Doğulu güçlerin de kendi "Demokrasi Putlarını" yedikleri yerdir Mısır. Seçimle işbaşına gelmiş bir lider, darbeyle alaşağı edilecek ve bu türden sayısız acı tecrübeler yaşamış bir Türkiye, bunu sineye çekecek ve "hiç bir şey olmamış gibi davranacaktı" öyle mi? Böylesine pragmatik bir yaklaşım Yeni Türkiye'ye yakışır mıydı? Kaldı ki, Mursi'ye sırt dönmenin bize ne faydası olacaktı ki, aksine Mursi liderliğindeki bir Mısır ve Türkiye bölgede çok etkin bir güç olma yolunda inanılmaz mesafeler alabilecekti etbette.

Bu aşamada, "Efendim bu söyledikleriniz olmadı yani ne Esad'ı devirebildik ve ne de Muri'yi iktidarda tutabildik" denilebilir.

Bakın; Gerek Arap Baharı, Mısır ve Suriye, gerekse Mavi Marmara ve "One Minute" ile gelen İsrail, sınır ihlâli ile ortaya çıkan Rusya ve bir anda dünyayı saran mülteciler sorunu gibi herbiri başlı başına bir "Kriz" ifâdesiyle tanımlanabilecek başlıklar ayrıca "Dünya Beşten Büyüktür" manifestosunun ortaya çıkmasına neden olan bunalımlar... Bunların hiçbiri, altı çizilmeden geçilebilecek sıradan hikâyeler/olaylar değildir. Bu yaşanan olaylar ve Türkiye'nin tüm bunlar karşısında sergilemiş olduğu tavır, tüm dünyanın "olaylara/olgulara bakış ve olanları yorumlama perspektifini" değiştirmiştir. Herkes, dünyada çıkarların da ötesinde bir gerçeğin varlığının, yani adına "vicdan" denen bir hakîkatin mevcûdiyetinin ve mecbûriyetinin bulunduğu konusunda uyarılmış ve uyandırılmıştır. Suskun dünya konuşmaya başlamış, hakkın ve adâletin "egemenlerin inisiyatifine/tekeline" bırakılamayacak kadar şerefli/kıymetli değerler olduğu hatırlatılmıştır.

İşte bu atmosferde daha dün, "Sıfır Sorun" la dalga geçmeye çalışanlar, bu defa Türkiye'nin tüm komşularıyla ve komşu olmayan bir çok egemen ülkeyle "arasının açıldığından" şikayet etmeye başlamışlardı. Yani sırf Erdoğan'a muhalefet olsun diye yine "çark" ettiler. Daha bitmedi! Serüven (çark süreci) devam ediyor... Son günlerde İsrail ve Rusya ile yaşanan normalleşme süreci karşısında da yine aynı tavırı takındılar. Daha düne kadar, "Dış Politikada efelik olmaz" diyen bu "çok bilmiş, hiç anlamamış güruh" bugün, çeşitli haklı ve konjonktürel gerekçelerle gündeme gelen normalleşme sürecine de "dünü gerekçe göstererek" karşı çıkıyor ve (sözde) "alay konusu" yapmaya çalışıyorlar.

Hayat "şekil ve esas/içerik" açısından sürekli değişim gösteren bir "akış" halindedir. Evrende hiçbir şey "stabil/statik/durağan" değildir. Uluslararası dinamikler de (adı üstünde 'dinamik') aynen böyledir. Farkına vardığınız yada varmadığınız, gizli yada açık bir çok yeni gelişme, dış politikada ani yada anlık değişimlere neden olabilir/yol açabilir. Bu, ilkesizliğin değil tam aksine bir "basîretin" sonucudur/tecellîsidir.

"Efendim ne değişti, ne oldu da böyle oldu?" diye soranlara, bu tür sorulara bir "örnek cevap olsun" diye, şunu sormak ve ardından ufak bir analize gitmek isterim...

Siz, Esad kendi halkını katletmeye başladığında da aynı soruyu sormuştunuz değil mi? Yani demiştiniz ki, "Erdoğan daha düne kadar Esad'la yağlı ballıydı, şimdi ne oldu da Erdoğan, Esad'la arasındaki köprüleri attı?". İşte siz bu soruyu sorarken Esad, Erdoğan'ın uyarılarını kulak ardı etmiş ve yüzbinlerce mâsumun kanına girmeye çoktan başlamıştı bile. İşte sizin bir, "gören kör ve işiten sağır" misâli, şaklabanca sorduğunuz "... şimdi ne oldu ki?" şeklindeki o acı sorunuzun cevabı, bu mâsumların kanında, iniltisinde, basiret sahibi insanların ilminde ve sizin kör/kara câhilliğinizde gizlidir/mevcuttur.

Bu nedenle diyorum ki, sizin ne dış ve ne de iç politikaya aklınız ermez. Siz burada, hükümet İsrail'le anlaştı diye (kara propaganda amaçlı olarak) yırtınırken, (sözde) Filistinlileri düşünüyormuş gibi yaparak "cazgırca" açıklamalar yapıyorsunuz ancak, siz bunu yaparken Filistinli ve bazı diğer Arap liderler ve halklar ise kopardığı büyük tavizlerden dolayı, Türkiye'ye ye ve Erdoğan'a şükranlarını sunmakla meşguller.

Ama siz de "pişkinliğe devam", bir şey değişmiyor; Ağzınız torba değil ki büzesiniz!

Bugünlerde Filistinliler için (sözde) hassasiyet gösterenlerin önemli bir kısmı, İsrail'in yoğun Gazze ve Mavi Marmara saldırıları ayrıca Erdoğan'ın "One Minute" çıkışı süreçlerinde ne diyorlardı biliyor musunuz? Aynen şöyle : "Araplardan bize ne! Filistin davasının bizimle ne alâkası var?".

İşin aslı; İçeride ve dışarıda muhâliflerin asıl meselesi başka. Mesele Erdağan'dan da öte bir mesele. Mesele derin mesele...

Mesele, Erdoğan'ın da inandığını düşündükleri, "Kutsal Değerler Meselesi". Siz anladınız O'nu.

Ahmet LALBEK / 29.06.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 441 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Haz 16 06:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Avrupa Bi̇rli̇ği̇ Dağılıyor!

AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) iken, AB (Avrupa Birliği) olarak şekillenen yapı, beklendiği üzere dağılma sürecine girdi. Yapının en önemli ülkelerinden olan İngiltere, yapmış olduğu referandumda % 51,9 oy oranı ve 1 milyon oy farkı ile AB'ye hayır dedi. Sırada İspanya ve Fransa (ki Fransa uzun yıllardır AB' konusunda bir arayış içerisindeydi) var. Hollanda'da hareketli.

İngiltere'nin AB'den ayrılması Avrupa genelinde bir "Domino Etkisi" yapar mı? Elbetteki yapar. Sokakta körebe oynayan çocuklardan biri "ben eve gidiyorum" diyerek oyundan ayrıldığında, oyuna devam eden çocuklardaki hevesin ve motivasyonun ne kadar düştüğünü biliyoruz değil mi? Bu misâlde olduğu gibi, bundan sonra tüm AB üyesi ülkelerde, AB'ye karşı ciddi bir motivasyon düşüklüğü yaşanacaktır. Nasıl ki bir zamanlar Avrupa Birliği, hem üyeler ve hem de üye olmayanlar açısından bir "Dünya Cenneti" olarak algılanıyordu ise aynen bunun gibi, şimdilerde de "AB'den ayrılık" bu şekilde algılanmaya başladı. Birleşik Krallık ve diğer müstakbel ayrılma yanlısı olan ülkeler, ayrılma sonrası söylemsel ve eylemsel açıdan "tam bir kopuş" hevesi içinde olmayacaklardır elbette. En azından uzunca bir süre temkinli davranma yoluna gideceklerdir. Zira İngiltere'de "Sterlin", daha ilk günden dibe vurmuş durumda. Bundan sonra Avrupa halkları için AB, olumsuz giden ne varsa, tüm bunlar için sürekli bir "Günah Keçisi" görünümünde olacaktır.

Avrupa, bir arada duramayacak kadar "Irkçı". Sırf bu açıdan baksanız dahi, AB'nin uzun vadede ayakta kalamayacağını söyleyebilirsiniz. Bu arada İngiltere'nin ayrılma kararı, Kuzey İrlanda ve İskoçya konusunda da tedirginlikler yaşanmasına neden oldu. Çünkü AB üyesi bir İngiltere, bu konularda daha "hazmedilebilir" olarak algılanıyordu. Bildiğiniz gibi İskoçya bir süre önce Birleşik Krallık'tan ayrılma hususunda referanduma gitmişti ve referamdumdan "kalma kararı" çıkmıştı. Böyle bir referandum bugün yapılsa, büyük ihtimalle eğilim ayrılıktan yana olacaktır.

Referandum öncesi süreçte İngilizler, propaganda çerçevesindeki söylemlerine Türkiye'yi de dahil ettiler. "Türkiye AB'ye girecek, bu nedenle de biz AB'den ayrılmalıyız." tarzında söylemler geliştirdiler. Buradan, "psikolojik altyapı" hususunda çeşitli çıkarımlar yapmak mümkündür. Yani "Hilâl ve Yabancı Düşmanlığı".

Peki bundan sonra ne olacak,

1- Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda ve İskoçya konularında yeni gelişmelere gebe. Yeni halk oylarına gidilecek.

2- Amerika / İngiltere arasında daha fazla bir yakınlık gözlenecek,

3- Dolar, Euro karşısında daha etkin bir hale gelecek,

4- AB, dış dünya'ya karşı olan havalı ve ağır tutumunu biraz daha esnetecek ve karalarında daha duyarlı olma yolunu seçecek,

5- Avrupalılar, IRKÇI/ULUSALCI açıdan hızlı bir geriye dönüş yaşayacak ve kendi arasında gittikçe kızışan, sert rekabetlere girişecek,

6- Ekonomik ve siyasi istikrar, zaman zaman toparlanma görüntüsü verecek olsa da, git gide bozulacak,

7- Üye ülkeler arasındaki İngiltere gibi büyük ülkeler, özellikle de İngiltere, orta ve uzun vadede bu ayrılıktan kârlı çıkacak,

8- Batıda çözülme devam ederken, İslâm Dünyası'nda son zamanlarda temelleri atılmaya çalışılan birlik arayışlarına yönelim daha da hızlanacak.

9- AB cazibe merkezi olmaktan çıkacak ve dünyada yeni ittifaklar denenecek. (Fakat bu arada da, AB'ye üye olmak isteyen bazı ülkeler, AB'nin bugünkü iğreti durumunu fırsat bilerek, birliğe üye olma yolundaki ataklarına hız vereceklerdir.)

10- Avrupa gerilerken, İslâm Dünyası'nda ciddi ilerlemeler kaydedilecek ve öteden beri söyleyegeldiğimiz gibi, 21. yy. İslâm'ın olacaktır.

Ahmet LALBEK / 24.06.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 336 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
26 May 16 14:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Sorunları Var!

BU ÜLKEDE ;

Bazı Türklerin,

Bazı Kürtlerin,

Bazı Solcuların,

Bazı Sağcıların,

Bazı Batıcıların,

Bazı Doğucuların,

Bazı Milliyetçilerin,

Bazı Liberallerin,

Bazı Demokratların,

Bazı Sosyalistlerin,

Bazı Kapitalistlerin,

Bazı Anti-Emperyalistlerin,

Bazı Elitistlerin,

Bazı Hayvanseverlerin,

Bazı Hümanistlerin,

Bazı Dinci(!)lerin,

Bazı Sofilerin,

Bazı Hocaların,

Bazı Hacıların,

Bazı Bilim Adamlarının,

Bazı Sanatçıların,

Bazı Gazetelerin

Bazı Yazarların,

Bazı Televizyonların,

Bazı Enkırmenlerin,

Bazı STK'ların,

Bazı Aydın(!)ların,

Bazı Cahillerin,

Bazı Kurumların,

Bazı Liderlerin

Bazı Siyasetçilerin,

Bazı Bürokratların,

Bazı Zenginlerin,

Bazı Fakirlerin,

İSLÂMİYETLE ARALARINDA ALIP-VEREMEDİKLERİ BİR ŞEYLER VAR!..

Ahmet LALBEK / 18.04.2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 417 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Mar 16 10:00

Ahmet Lalbek

Puan: 1275

Suudi̇ Krallığı'nın Asıl Korkusu Ne?

Şöyle göz ucuyla bile baksanız, hemen farkedersiniz. Suudilerin korktuğu bir şeyler var; çok tedirginler. Hemen girelim konuya...

Halkı müslüman olan diğer bir çok İslam ülkesi yönetimi gibi, Suud yönetimi de aslında bir çok kişinin zannettiği gibi İslami hassasiyetleri tavan yapmış, müslümanların vahdeti/bugünü ve yarını için inisiyatif/sorumluluk almış bir yapıya sahip değil, ayrıca bu yönde bir çabası da yok. Bu söylediklerim yalnızca bugün için mi geçerli, hayır; dün de öyle idi.

Suud yönetimi, bugüne kadar Amerika ve İsrail müttefikliği ile ayakta kaldı. İsrail'i ürkütecek her türlü, gelişmeden, İsrail'den önce kendisi ürktü. Arap/İsrail savaşlarından, İsrail güçlenerek çıkınca, Suudi'ler ve diğer Arap ülkelerinin yönetimleri İsrail'le her zaman iyi geçinmenin, iktidarları için mutlak gerekli olduğuna olan inançlarını pekiştirdiler. Bu nedenle Filistin davasından hep uzak kaçtılar. İntifada hareketlerinden İsrail'den çok Arap liderleri rahatsız oldu.

Mesela Filistin'deki İran destekli Sünni Hamas hareketine hiçbir zaman sempati ile bakmadılar. O'nu yaramaz çocuk gibi gördüler. Neden? Çünkü bu tür oluşumlar sayesinde ortaya çıkacak gelişmeler, yeniden İsrail ve Amerika ile sorun yaşamalarına neden olabilecekti. Yaşanması muhtemel olan olaylar, yeni gelişmeleri tetikleyebilirdi yada iç muhalefet/halkın muhalefeti orta ve uzun vadede iktidarlarına son verebilirdi. Arap Baharı kalkışmasının çok çabuk yayılmasının altında yatan temel gerçekler toplumların bu kukla yönetimlere karşı daha fazla bilinçlenmiş olmasıydı aslında. Mısır'da Muhammed Mursi'ye yapılan darbenin nedeni de işte bu bilinçlenmeyle gelen değişime son verme niyeti idi.

Diğerleri gibi Suudiler de, ülkelerinde İslam Şeriatı hükümlerini belli ölçüler de uygularlar ancak, bu uygulamaların asıl nedeni İslami duyarlılık değil, iktidar/koltuk duyarlılığıdır. Böylece hem koltuk güvenliği sağlanacak, hem de halka "bakın bizler İslam ahkamını uyguluyoruz" denilerek, İslam'a uyumun yerindeliği konusunda halkın gözü boyanmış ve gelecek tepkilerin de elimine edilmesi sağlanmış olacaktı.

Böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Dış politikadan. Yani dışarıya pısırık/ilkesiz/ezik, içeriye aslan/müslüman.

İşte bu yüzden Suud yönetimi Mısır'ın darbecisi General Abdulfettah el-Sisi'ye hem siyasi, hem de ekonomik desteklerde bulundu. Çünkü Suudi'ler İhvan benzeri İslami hareketlerin yayılmasından korkuyor. Bilinçli müslümanlığın yayılması, Suud ve benzeri yönetimlerin sonu demektir. Krallık bunu çok iyi biliyor. Bir taraftan bu tür müslümanlığın önünü kesmeye çalışırken, diğer taraftanda içeride sözde İslam hukukunu uyguluyor.

Tevhidi duyarlılığa sahip müslümanlar, Suudi rejimine bir kalkışmada bulunsunlar bakalım, Krallık ne yapacak? Tabi ki; Beşar ESAD'ın yaptığı neyse tam da onu, belki de daha fazlasını yapacaktır. Suudi yönetiminin bir korkusu da şüphesiz bölgede gitgide etkin hale gelen Şiiler ve İran. Suud yönetimi "Şii Hilali'nden" çok endişeli. Bu nedenle bölgede İran'ın yayılımına kolaylık sağlayacak her türlü girişimden son derece rahatsız. Yemen'de İran yanlısı Husiler'e karşı başlattığı operasyonun nedeni de bu. Bahreyn'i Irak örneğinde olduğu gibi İran'a kaptırmak istemiyor. İran'la ittifak halinde olan Esad'ın bir an evvel devrilmesini istemesi de yine aynı endişenin bir sonucudur. Son zamanlardaki İran-Amerika yakınlaşması da, Suudi'ler için ayrı bir sıkıntı kaynağı.

Suud Yönetimi için "ay bacayı aşmış" gibi. Mevcut telaşın, İslam Ordusu projesinin ve Türkiye ile yakınlaşmasının asıl nedeni bu korkudur. Yoksa; Suriye'de katliam var, Filistin'de insanlar ölüyor, Türkiye abluka altına alınmış, onların umurunda bile olmaz. Suudiler için orta vadede kelle koltukta, koltukta tehlikede gibi gözüküyor, ne dersiniz?

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.