Türkiye Aktivitesi
1329 ziyaret
1 online
Ahmet Demir
Çocuklar gibi.

Türkiye Puanı

613 puan Yeşil Kalem

Derecesi

24 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(29)
Ahmet Demir yazdı, 12 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 7 yorum yapıldı.
7 Kas 16 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

İstanbul'dan Anadolu'ya Geri Dönüş Var
dd4fd62422cfd587cd2aa1d221b4ccbc1478544601

dd4fd62422cfd587cd2aa1d221b4ccbc1478544601

30 yıl önce bir kamyon ile gelmişlerdi İstanbul'a. Soğan çuvalları yüklü bir kamyonla.

...

İstanbul'a göç etmeye karar vermişlerdi. Damlarında 3-5 inek, dana, buzağılar vardı. Onları satmak biraz zor olmuştu. Hanımı çok ağlamıştı Kocainek giderken. İki hayvan cambazı itekleyerek zorla komyonetin kasasına bindirmişlerdi hayvanı. Kocainek sanki herşeyin farkındaydı, kamyonetin kasasından son bir bakışı vardı, bir veda bakışı. Ne de olsa evin emektar hayvanıydı. Beraber dağlarda yaylalamışlar, sütünden, yoğurtundan faydalanmışlardı. Doğan buzağılar dana olduğunda kasaba satılmış, karşılığında alınan parayla evin geçimi sağlanmıştı.

En zoru da Karabaş'dan ayrılmak olmuştu kendisi için. 15 yıldır köydeki evi bekliyordu Karabaş. Artık ihtiyarlamıştı. Onu uzak bir akrabalarına bıraktılar. Artık Karabaş'ın yeni bir evi vardı, son yıllarında iyi bakılmalıydı ona.

Bir de traktör vardı tabii. Suudi Arabistan'da çalıştığı 3 yıl boyunca biriktirdiği para ile almıştı bu traktörü. Eski bir traktördü ama işlerini fazlasıyla görüyordu, tarla sürüyorlardı, güz işlerini yapıyorlardı. Kimseden de traktör istemek, el açmak zorunda kalmıyorlardı.

Şehre göç furyası başlamıştı köyde. Gidenler, tanıdıklarına selamla beraber göç etmeleri için haber gönderiyordu. İstanbul'da iş olduğunu, para kazandıklarını söylüyorlardı. Karar verilmişti işte. Hayvanları ve traktörü satmıştı. Şehirde yeni bir düzen tutacaktı. Rızkını orada arayacaktı. Köy işleri zordu, bir şekilde geçiniyorlardı ama şehirde daha çok para kazanacaklar, ev, araba alacaklardı. Belki köye gelen alamancılar gibi hava atacaklardı.

Güdüklerin Osman'dan kiralık bir daire bulmasını rica etmiş, o da bulmuştu. Kirası makuldü. Güdük Osman ile beraber çalışacaktı, Güdük Osman'ın tanıdığı bir müteahitin işlerini yapacaktı.

Göçleri toparlayıp bir kamyona yüklediler. Bir soğan kamyonuydu bu. Soğanların üstüne yataklar, tabaklar, çanaklar, elde ne varsa yüklediler. Kamyonun şoförmahaline çoluk çocuk zorla sığmışlar ve yola çıkmışlardı.

Bu kamyonla İstanbul'a vardılar, sene 1986.

Yıllar geçti. Çok çabuk geçti. En çok sıkıntılarla geçti. Mutluluklar da oldu. Çocuklar evlenmiş, torun torba sahibi olmuştu.

Artık geri dönüş vakti gelmişti. Bir daha dönmemek üzere İstanbul'u terketmek, bu gurbet hayatına bir son vermek istiyordu.

Zaman çok ilerlemiş, arabalar, otobüsler çok yaygınlaşmıştı. Bir kamyonla olmayacaktı şüphesiz bu geri dönüş, hele soğan yüklü bir kamyonla asla..

Ona özel bir araba ayarladılar. Geniş ferah bir mekanda geri dönecekti. Belediye artık her geri dönen kişiye ücretsiz bu hizmeti veriyordu. Hususi bir araba geliyor, yolcu evden alınıyor ve express bir seyahatle göç gerçekleşiyordu. Üstelik otoyolda yolun en sol şeridinden öncelikli araç olarak seyir alıyordu.  Yolda onu gören diğer şoförlerde garip duygular, belki en çok saygı uyandırıyor ve herkes yol veriyordu. Aracın tepesinde yanıp sönen ışığın bunda büyük bir etkisi vardı şüphesiz. Yeşil ışığın..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
03 Eyl 20:22

etkileyici.

03 Eyl 20:13

Etkileyici..

Ahmet Demir yazdı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
4 May 16 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Twitter'da 10 Kat Retweet Almanın 5 Yolu
d77ea820d24b0e385258274914296eee1462388029

Aslında Twitter'ın genel kullanımını biliyoruz: Düzenli olarak paylaşım yap, hashtag'leri çok kullanma, tweetleri kısa tut, vesaire. Ayrıca iyi bir fotoğraf-video karışımının da etkili olduğunu biliyoruz.

Buna rağmen, her ay geriye dönüp hangi içeriklerin iyi performans gösterdiğine baktığımda şaşırıp kalıyorum. Bazı tweetlerimin, 5-10 kat daha fazla retweet aldığını görüyorum nitekim. 

Twitter size etkileşim oranını gösterirken herşeyi dahil eder: Link tıklamaları, Retweet'ler, Beğeniler ve Cevaplar. Ben sadece sesinizin daha çok kişiye ulaşmasını sağlayan Retweet'ler üzerinde odaklanmak istiyorum. Tweet'inizin daha çok insan tarafından paylaşılması, daha çok insanın içeriği görmesine sebep oluyor, bu da tekrar daha çok paylaşılarak bir döngüye giriyor. 

En popüler twitlerimin bazı ortak noktalarını buldum. İşte sizin için birkaç ipucu:

1. Daha renkli görseller kullanın

Tweet'lere görsel eklemek timeline'daki twitler arasından öne çıkarmanın çok etkili bir yolu. Görselli bir tweet, ortalama %18 daha fazla tıklama, %89 daha çok beğeni ve %150 daha çok retweet alır. Benim farkettiğim ise biraz daha farklı: Zengin, doygun renklere sahip görseller daha da iyi, 5 hatta 10 kat daha fazla retweet alıyorlar. Şunun gibi:

d77ea820d24b0e385258274914296eee1462388029

2. Bilgilendirici Mini-Grafik ve Tablolarla Retweet Telkin Edin

Aşağıdaki tweet toplamda %8 etkileşim ve 266 Retweet aldı! Bu retweet'ler sayesinde 30 bin kişiye erişim ve 600'ün üzerinde link tıklaması alındı. Bakın bu açık bir zaferdir.

7ffec7223e03ce46fe651a79c21482281462388079

İnsanlar Twitter'da mini grafikleri çok severler, çünkü bilgiyi linke tıklamadan direk görebilirler. Eğer grafiğin üzerindeki yazılar küçükse, büyültüp bakabilirler ve buna göre linke tıklayıp tıklamama kararını verebilirler.

Siz de bir makalenin linkini paylaşmak isterseniz, makalede bir tablo olup olmadığını bakın. Eğer bilgilendirici bir tablo varsa bunu indirip, Twitter'a görüntü olarak olarak yükleyip makalenin linkini ekleyin. Bu yöntemin Tweet butonu ile paylaşmaktan daha etkili olduğunu göreceksiniz. 

3. Güldürebilirseniz Retweet Alırsınız

Bazen gündemin can sıkıcı havasından çıkıp günü neşelendirecek şeylere ihtiyaç duyarız. Bunun gibi:

c8cf0c569dec69b97061ed464c0d63571462388168

4. Çok Faydalı İçeriğinizi Herkes Arkadaşları ile Paylaşmak İstesin

İnsanların ücretsiz faydalanabileceği bir eğitim programı biliyor musunuz mesala? Aşağıdaki tweet buna tam uydu ve 272 kişi bunu arkadaşları ile paylaşmak istedi. Niçin? Çünkü biz faydalı içeriği paylaşmayı ve yardımsever olmayı severiz. 

4393ff7615b25ac467b64e781b75558a1462388266

5. Gerçekçi Olun

Tabiiki her tweet ciddi olmak zorunda değil. Benim özel tweetlerim de iyi etkileşim alabiliyor. Şunun gibi: 

48439959bd2849f74204ec94cc0fdff41462388320

Aile ve özel tweet'ler retweet almaktan çok beğeni almaya daha meyilliler. Belki insanlar başkaların özel fotoğraflarını paylaşmayı garip buluyorlar. Yine de azıcık özel hayatınızdan kareler vermenin yanlış bir tarafı yoktur. Hiç kimse otomatik tweet atan bir robot ile etkileşim kurmak istemez. Takipçilerinize gerçek bir kişi ile iletişim kurma imkanı verirseniz, sizin diğer tweetlerinizle daha çok etkileşime geçeceklerdir. Bu yazı boyunca geçen temayı görebildiniz mi? Buraya koyduğum tüm tweetlerde bir görsel var. Benim iyi retweet alan hiçbir tweet'im sadece yazıdan oluşmadı. Başka sitelerden direk olarak paylaştığım tweetler de ilgi görmedi. Benim en popüler tweet'lerim, sadece görselden oluşup, daha fazla bilginin olduğu yeri kısa bir link ile gösteren tweet'ler oldu. Etkileşimi yüksek görselleri twit'lerinize eklemeyi unutmayın.

--

Makalenin orjinal linki: Wordstream

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 May 17:12

Yeni editörümüzden kaynaklanan bazı problemler çıkabiliyor. Üzerinde çalışıyoruz.

05 May 13:22

Sayfada bir çalışma mı var? Görsellerde orantısızlık, yazılarda tekrar var. Merak ettim. Sayın Master Geornalist yardımcı olursanız sevinirim. :)

Ahmet Demir yazdı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
25 Mar 16 17:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Bizi İstanbul'a Bırakmayın

Bugün İstanbul'un acı bir yüzünü daha gördüm. Yağmurlu bir havada saatlerce trafik çektikten sonra İstanbul'un ücra bir köşesine geldik. Çamurlu yollardan yürüdük, sağda solda birkaç gecekondu. Beklemeye başladık.

Tanıdığım bir kişi değildi, yıllar önce memleketini bırakıp gelmiş, İstanbul'a yerleşmiş sizin bizim gibi bir insandı muhtemelen. Sadece bizden büyüktü.

Önce akrabalarını gördük. Sonra belediyenin yeşil arabasıyla kendisi geldi. Omuzlara alıp, daha önce hazır edilmiş mezarının yanına koydular. 30-40 kişi ancak vardı. İmam, elinde taşınabilir bir hoparlörle biraz yüksekçe bir yerden yönlendirmeler yaptı. "İçeri iki kişi girsin, kapağı yavaşça kaldırın, kuşaklarından tutup indirin, kuşakları çözün..."

İstanbul'un bu dereli tepeli yerinde, çamur içinde zor bir görevdi bu bence. Bir an cenaze canlansa, "durun, beni nereye gömüyorsunuz, burası neresi, babam-dedem nerede" dese yeriydi.

Ortalıkta bir avuç insan vardı, bir de benim gibi alakasız bir güruh.

Bana sorarsanız, bu adam doğduğu topraklarda olmalıydı, eğer ata bindiyse at koşturduğu topraklarda, koyun otlattığı, çeşmelerinden kana kana su içtiği yerde defnedilmeliydi.

Bu grup içinde ben olmamalıydım. Çocukluk arkadaşları, komşu köylerin ahalisi, köyün delikanlıları, 7 kuşaktan akrabaları olmalıydı.

30 köyden insan olmalıydı burada, 30 kişi değil.

Ey gurbetin şekil bulmuş hali İstanbul! Niçin bu kadar insanı köklerinden koparıp, hayallerinle kendine çağırdın. Bak, insanlar sahipsiz, kalabalık içinde yalnızlığı çektikleri yetmiyor, şu son yolculuklarında bile yalnız.

Utan kendinden.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Mar 19:55

Teşekkür ederim, dönüş yolunda yazmadan edemedim.

27 Mar 17:51

Sempatik, duygusal, hoş bir yazı olmuş.

Ahmet Demir yazdı, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
10 Oca 16 13:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Amerika Dedikleri

Bizi hava alanında içinde türkçe "Hoşgeldiniz" de yazan ışıklı bir levha karşıladı. Pasaport kontrolü yapılan bölüme yönlendirildik. Sıkıntıdan ıslık çalan siyahi polisin sırasına girmek yerine, daha çok ev hanımı görüntüsü veren bayan polisin sırasına geçtik. Tepeden bakan ve "Niye geldiniz" havasında olan bir karşılama beklerken gayet kibar ve mütevazi bir şekilde karşılandık. Avrupa ülkelerine kıyasla kesinlikle daha sıcak bir karşılamaydı bu.

Hava alanından çıkıp Yeni Dünya'ya şöyle bir baktığımızda dikkatimizi çeken ilk şey uçsuz bucaksız dört bir yanda görünen araba park alanları ve katlı otoparklar oldu.

Flybus dedikleri otobüsle metroya, metrodan da şehir merkezine ulaştık. Metronun oldukça konforsuz ve nispeten kirli oluşu gözümüzden kaçmadı. Zemini kaplayan halıflex neredeyse siyahlaşmış, yere atılmış gazete sayfaları ile kötü bir görüntü veriyordu. Süper devletin başkent metrosu daha iyi olmalıydı. Metrodan şehir merkezine gelişimiz oldukça uzun sürdü.

Caddelerde dikkatimi çeken en önemli unsur afrikalı amerikalarının çokluğu oldu. Obama'nın sosyal bir proje olduğunu düşünen ben, bu kadar kişinin oy potansiyelini düşününce fikir değiştirdim. Neredeyse her yerde onlar vardı, metro güvenliğinde, marketlerde, otel resepsiyonunda ve bilimum hizmet köşelerinde. Sanki biraz da kabaydılar, ciddi ve asabi bir görünümleri vardı. Toplumda bir itilmişlik mi yaşıyorlardı, yoksa Beyaz Sarayda bir siyahinin oturmasından burunları havada mıydı, anlayamadım.

Metroda ve bazı yerlerde geçen uyarı levhalarındaki ifadeler çok sertti. Örneğin metrodaki bir levhada "kurallara uymazsanız para ve hapis cezasına çarptırılırsınız" şeklinde bir uyarı vardı. Bizde olsa, sadece "gereksiz yere fren kolunu çekmeyin" yazardı mesela. Metro kapısı kapanırken yapılan otomatik ses kaydındaki bayanın "Get back (Geri çekilin)" diyen sesinde bile asabi bir tonlama vardı. Otelde de sigara ile ilgili uyarılarında buna benzer ifadeler gördüm.

Kapitalizmi damarlarında hissedeceksin diyenler olmuştu. Açıkçası bunu çok hissedemedim. Tamam, metroda caddelerde bir koşuşturma vardı ama insanlar bana çok da sıkıntı çekiyorlar gibi gelmedi. Cefakar Anadolu insanı için vız gelir tırıs giderdi bu koşuşturma.

Şehir, özellikle biraz dışarı doğru çıktığınızda oldukça yeşil görünüyordu. Geniş caddeler, geniş kaldırımlar, müstakil evler ve binalar, arazi şartlarının da uygun olmasından dolayı düzenli bir görüntüyle ovayı kaplamıştı. Geniş cadde boyunca yer yer araba galerileri göze çarpıyordu, satılık arabalar çimler de dahil her heri kaplamıştı.

Otelin banyo musluğunda sadece sıcaklık ayarlanabiliyordu, suyu azaltmak mümkün değildi. Şehirde su sıkıntısı yoktu anlaşılan.

Hava temizdi. Neredeyse bir yaylada geceyi geçirmiş gibi dinç uyanıyordu insan. Çevrede geniş yapraklı, çınar benzeri ağaçlar vardı zaten. Havadaki nem ve sis hali, okyanustan gelen güçlü buharlaşmanın etkisi olmalıydı. Şehir, bir gün açıkken, ertesi gün garip bir sisin kapladığı nemli ama yumuşak bir havaya dönüşebiliyordu.

Buraya gelip de Beyaz Saray'ı görmeden olmazdı. Meşhur Pensilvanya caddesinin başına gelince, caddenin araç trafiğe kapalı olduğu gördüm, olası bir bombalı saldırıyı önlemek için Ankara Başkonsolosluğunda olduğu gibi kısa demir direklerle önleme yapmışlardı. Caddenin başında büyük bir polis arabasının yanına dikilmiş, göğsünde büyük harflerle Gizli Servis yazan bir polisin yanından geçtim. Cadde geniş bir caddeydi. Caddenin başında Beyaz Saraydan önce yönetim binası olarak kullanılan yine tarihi bir bina vardı. Akşam sporu için koşu yapan, işten dönen insanlar göze çarpıyordu. Caddenin genişliğine kıyasla, çok da fazla insan yoktu. Beyaz sarayın önüne geldiğimizde tek değişiklik, kaldırımlara konan polis bariyerleri ve kaldırım boyunca nöbet tutan polislerdi. Cadde üzerindeki tek araç, üzerinde Park Kontrolü yazan ve içi görünmeyen geniş bir panelvandı, ortada araç falan olmadığına göre park kontrolü için beklemediği açıktı. Beyaz Sarayın önünde biraz oyalandıktan ve birkaç fotoğraf çektikten sonra cadde boyu yürümeye devam ettim. Caddenin sonunda ve Beyaz Saraya komşu yine tarihi bir binada Hazine Bakanlığının binası vardı. Böylesine kapitalist bir ülkede paranın merkezde olması normal olmalıydı. Caddenin bittiği yerde ve insan selinin başladığı yerde kovboy filmlerindeki çiflik hanımı görünümündeki bir kadın elindeki telefonundan çıkan müzik eşlinde opera parçası söylüyordu. Önünde çiçeklerle süslenmiş bir küçük bir sepet vardı. Parça oldukça ağır ve yavaş bir ritimde, sesi ise oldukça güçlü çıkıyordu. Bir baba cüzdanından 5 dolar çıkarıp oğluna verdi, çocuk parayı sepete attı, kadın parçasına ara vermeden tiyatrocu selamıyla çocuğu selamladı.

Birkaç kez adres-yer sorma ihtiyacı hissettik. Müslüman zenciler oldukça yardımseverdi, haritada gideceğimiz yeri işaretleyip verenler de oldu. Beyaz amerikalılardan da yardımsever olanlar vardı.

Özetlemek gerekirse, Konya gibi ovada kurulmuş bir şehir düşünün, şimdi bu şehre İstanbul'un 18. yy binalarını taşıyın, sonra Bursa'daki ne kadar geniş yapraklı ağaç varsa bu ovaya dağıtın, bir de Adana'nın nemli havasını getirirseniz işte bu Amerika oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Oca 01:08

Zenci kelimesini kullanmamaya çalıştım aslında ama yine de farkında olmadan çıkmış.

11 Oca 21:30

Soyadı benzerliğimizi yeni fark ettim. Yazida siyahi, zenci ve afrikali amerikali tabirleri kullaniyorsunuz. Bilincli olarak mi cesitlendirdiniz?

Ahmet Demir yazdı, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Kas 15 21:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Türkiye Nükleer Silaha Sahip Olabilir mi?

Dünya'da başarılı bir şekilde atom bombası patlatmış 8 ülke var. Bunların 5 tanesi 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahsızlanma anlaşmasında "Nükleer Silah Ülkeleri" olarak isimlendirilen ülkeler ki sırasıyla ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Bu ülkeler aynı zamanda 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler örgütünün veto hakkına sahip 5 ülkesi.

Diğer 3 ülke ise 1970 yılındaki Nükleer Silahsızlanma anlaşmasına imza atmayıp, 1970 sonrasında nükleer testler yaparak atom bombası patlatmış olanlar. Bunlar da Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore'dir.

ABD, nükleer silahı savaşta kullanan ilk ve tek ülkedir. Savaşı kaybeden Almanya ve Japonya nükleer araştırmalarını durdurdu. Bundan 4 yıl sonra Rusya, 1949 yılında ilk defa nükleer silahı test etti. İngiltere 1952, Fransa 1960, Çin 1964 yılında atom bombası patlattılar. Hindistan 1974'te, Pakistan 1998'de ve son olarak Kuzey Kore 2006 yılında başarılı oldu.

Bunların yanısıra İsrail de nükleer silaha sahip bir ülke. Fakat açıkça bir atom bombası patlatmadı ve nükleer silaha sahibim veya sahip değilim demedi. Amerikan başkanı Nixon'un empoze ettiği "Sorma, Anlatma" politikasını güdüyor. İsrail'in 80-200 arasında nükleer savaş başlığında sahip olduğu düşünülüyor.

Nükleer silahlara sahip ülkeler kendilerini "Nükleer Kulüp" olarak adlandırıyorlar. Peki, Türkiye nükleer silah geliştirebilir mi? Türkiye 1970 yılındaki Nükleer Silahsızlanma anlaşmasında imza atan 190 ülkeden biri. Bu anlaşmaya göre Türkiye, nükleer silah üretemez, elde edemez veya Nükleer Silah Ülkelerinden nükleer silah teknolojisi transfer edemez. Bu anlaşmaya göre Nükleer Silah Ülkeleri de başka ülkelere yardım edemez ve nükleer bir savaş olmadığı müddetçe nükleer silah kullanamaz.

Fakat Türkiye, enerji amaçlı olarak nükleer teknoloji geliştirebilir, bu konuda bir sınırlama yok. Yalnız, nükleer tesislerini açarak nükleer silah üretimi yapmadığını göstermek yükümlülüğünde. İran meselesinde olduğu gibi.

İlk defa atom bombasının patlatıldığı 1944 ile 1970 yılları arasındaki 26 yılda çok iyi çalışarak atom bombası geliştirebilirdik. Zira, Hindistan'ın nükleer çalışmalarından endişe duyan Pakistan Başbakanı, "Gerekirse ot yiyeceğiz ama bu bombayı geliştireceğiz" demişti.

Bu yıllarda böyle bir araştırmaya giriştik mi bilmiyoruz ama sonuç hepimizin malumu.

8 ülkeden birinin müslüman bir ülke olması bir avantajı olabilir mi, onu büyüklerimiz bilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eki 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Almanya İki Dünya Savaşından Çıktı Biz Neden Aynı Yerdeyiz

2. dünya savaşından harap bir şekilde çıkan Almanya'nın, Marshall yardımlarıyla yeniden inşa edildiği iddia edilir, fakat gerçek bu kadar basit değildir.

Savaştan sonra hasarı temizlemek için öncelikle sivil halka mecburi hizmet getirilmiştir. Yeni nesil için bir eğitim seferberliği başlatılarak, özellikle çıraklık eğitimli meslek okullarında gençlerin yetiştirilmesi sağlanmıştır. Bugünkü Alman kalitesindeki markaların üretilmesini sağlayan mühendis, bilim adamı ve matematikçiler bu eğitim ile ortaya çıkmıştır.

Yüksek tahsilli alman insanı, güçlü teknolojik ve endüstriyel geçmişi ve verimlilik ve hassasiyet odaklı çalışma ahlakı ile bu gelişimi sağlamıştır. Tabi bu gelişme bir gecede olmamıştır. Yıllar sürmüş ve Franz Josef Strauss, Şansölye Konrad Adenauer gibi güçlü siyasilerin liderliğinde olmuştur.

Bir şeyi "yeniden yapmak" demek, dünyanın diğer taraflarında kullanılan teknolojinin "daha yenisini" üretmek demektir. Taze ve yeni bir başlangıç yapmaktır. Almanya, daha teknolojik fabrikalar inşa ederek Amerika ve diğer ülkelerdeki fabrikalara üstünlük sağlamıştır. Örneğin bir Amerikan çelik fabrikasında, yatırımcılar sadece harcadıkları paranın geri dönmesinin peşine düştüklerinden, fabrikayı yeni yatırımlarla geliştirmemişlerdir. Hatta bu yüzden, Amerikalı bir çelik üreticisi "çelikte en iyi olmak istiyorsak, mevcut fabrikalarımızı bombalamalıyız" demiştir. Batı Almanya ise yeni fabrikalar inşa ettikten sonra bile yatırım, tasarruf ve sürekli gelişimi kısa vadeli kârlara tercih etmiştir. Fabrikalardaki Alman işçisinin yönetim kurulunda bir temsilcisinin olmasının da bunda bir katkısı olabilir. Bu temsil bugün de devam etmektedir.

Fabrikaları yeniden ayağa kaldırmak zannedildiği gibi çok uzun sürmemiştir. Çünkü fabrikalar yıkılmış olsa bile, bilgi, birikim ve tecrübe mevcuttur. Opel, Almanya'nın en büyük askeri araç üreticisiydi. Savaş boyunca 100 binden fazla askeri aracı orduya teslim etmiş, fakat aralıksız bombalanmış ve fabrika dümdüz olmuştu. Buna rağmen savaştan sadece bir yıl sonra bu kez sivil araçlar üretir duruma gelebildi.

Savaş sonrası Alman cumhuriyetinin ilk şansölyesi Konrad Adenaeur'un da bu gelişimde büyük payı vardır. Şansölye bütün almanlar için aralıksız çalışan, pozitif, coşkulu ve güçlü bir liderdir. Alman askerinin rehabilitasyonla normal hayata dönmesini ve insanların geçmişi unutarak geleceğe bakmalarını sağlamıştır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 3 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
24 Eki 15 10:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Taklitçilik ve Yerli Araba

Picasso'nun, "İyi tasarımcılar kopyalar, müthiş olanları ise çalar" dediği rivayet edilir.

Bu söze göre yeni gözüken birçok şey aslında orjinal değil, çalıntıdır. Yenilik aslında, daha önce yapılmış olanları farklı bir şekilde harmanlamaktan ibarettir. Örneğin, bilgisayarlarda kullandığımız mouse (fare), ilk olarak ikinci dünya savaşından sonra bir radar sisteminde kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Efektif olarak bilgisayarlarda kullanılması ve hayatımıza girmesi ise, Apple'ın bu fikri Xerox firmasında görmesi ve çalması ile olmuştur.

Apple ile Samsung arasındaki hukuki savaşlar ise hepimizin malumu. Apple, örneğin dokunmatik ekranda kullanılan iki parmakla büyütme-küçültme özelliğinin Android'lerde kullanılması üzerine Samsung'u mahkemeye verdi. Samsung'un da Apple'ı suçladığı konular var. Her iki tarafın da karşı tarafın başarılı özelliklerini kullanması aslında olağan gibi görünüyor.

Sonuç olarak kopyalamak bu işin doğasında var. Harvard Üniversitesinin MBA programında bile, üreticilere "yeni bir şey bulamıyorsanız, kopyalayın" tavsiyesi var. Hal böyle iken, daha hiç yerli otomobil üretmemiş Türkiye'de, bu zahmetli yola çıkanları küçük görmek, aşağılamak neyin nesi? Baştan itibaren daha şeffaf olunabilirdi belki, bu konuda bir itirazım yok ama ortada bir linç kampanyası var.

İşin enteresan tarafı, "kopyalamaya" bile kalkışmayanların, müteşebbis hükümeti "kopyalamakla" aşağılıyor olması.

Kopyalayarak bile olsa kendi başına yeni ürünler üretmek yerine, hiç zahmete girmeden yabancı firmaların distribütörlüğünü yaparak onların otomobillerini pazarlamak daha tatlı geliyor bunlara.

Lütfen, siz de kopyalayın. Yeterki üretin! Ya da gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Not: Resimde Aston Martin'in bir modeli ile ondan ön ızgara tasarımını esinlenen Ford Fusion modeli birlikte görünüyor. Bu ön ızgara tasarımını yeni Fiesta ve Focus'da da görebilirsiniz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Eki 11:49

Ömer Poyraz

Puan: 1911

Talebeliğinden itibaren kopya çeken millet sırtını patrona/devlete dayayınca, onu bile yapmaz oluyor. Teşvik ya da tehdit de olmayınca, bi dönüm bostan, yan gel osman! Yapalım abi, dünyadaki mamül ürünlerin hatta ilaçların bile kopya olduğunu biliyrz

25 Eki 20:55

Ben kopyalamakla suçlamıyorum. Bir şey iyiyse kopyalanır diyorum. Aston Martin Ford'un veya değil, sonuçta Aston Martin'den bir esinlenme var.

Ahmet Demir yazdı, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eki 15 10:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Çocukluğumun Çizgi Filmleri ve Uçan Kaz

Çocukluk, insanın anavatanı demişler. Bu anavatanda çocuk, bilinmez bir dünyanın içinde kendi dünyasında yaşar. Çizgi filmler, henüz bilinmeyen bu gizemli dünyanın ipuçlarını vermiştir bize. Zaten 3-5 yaşında bir çocuğu televizyona kilitleyen de budur zannımca.

Uçak Kaz, benim ilk tanıştığım çizgi filmdir. Bir büyücünün parmak büyüklüğüne küçülttüğü bir çocuk, bir kaz sürüsünün sırtında dünyayı dolaşır, her bölümde yeni yerler keşfeder, problemler çözer. Siyah-beyaz televizyonda ve çizgi kalitesi olarak şimdikilere göre çok sade olan bu çizgi film, benim cumartesi sabahlarını iple çekmeme sebeptir.

Son bölümde, normal haline geri dönen çocuk, kazlarla vedalaşır. Gözlerinden yaşlar boşalır. Dostluk, sevgi, doğruluk gibi mesajlar vermesinin yanı sıra ayrılık duygusunu da vererek noktalanır çizgi film. Bence duygusallığın çok da fayda vermediği dünyayı öğrenmek için yanlış bir giriştir bu :)

Bunun yerine bol savaşlı Voltan ile çizgi film kariyerine başlamak daha doğru olabilir. Uçan Kaz'dan sonra hatırladığım ikinci çizgi film budur. 5 tane robot aslan vardır, siyah, kırmızı, yeşil, sarı ve mavi renlerde. Birleştiklerinde Voltan'ı oluştururlar ki, dilimize "voltranı Oluşturmak" deyimini sokmuştur. Birleşerek çetin düşmanları yenebildiklerinden dolayı birlik ve beraberliğe vurgu yapan bir çizgi filmdir. Bu coğrafyanın çocuklarının izlemesi faydalı olabilir.

Daha sonra, daha modern çizgi film üretme teknikleriyle geliştirilmiş olan He-man gelir. Bu çizgi film, "iyiler her zaman kazanır" der. Zira İskeletor'da vücut bulmuş kötülük, her bölümün sonunda hezimete uğrar. Bana sorarsanız, bu çizgi film aynı zamanda kötülerin azmini anlatır. Her bölümde burnu sürten İskeletor, yenilen pehlivan misali, bir türlü yenilgiyi kabul etmez, her bölümün başında yüksek bir özgüven ve emin adımlarla tekrar işe koyulur. Gerçekten taktire şayan bir azimdir bu. İyilerin kazanması ise bakış açısına bağlıdır bence.

Başka çizgi filmler de var aklımda ama bu üçü kadar iz bırakmamış bende. İki köstebeğin meceralarını anlatıldığı biz çizgi film, antik bir dünyada bir anka kuşuyla uçan Esteban, sonu bir türlü gelmeyen sahaların yıldızı Toshiboso, korkulu çizgi film Clementine, hatırladıklarım. Bunların içinde sadece bir tane türk çizgi film hatırlıyorum, "Abdullah" isminde.

Şimdiki çocukların gözünde Pepe ne ise, benim gözümde Uçan Kaz'daki çocuk odur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eyl 15 14:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Steve Jobs'ı Devşirmek Varmış

Apple'ın kurucusu olan Steve Jobs, mücadele dolu hayatı ve yaptıkları ile hala etkisini hissettiriyor. Dünyanın en değerli markası Apple, ABD ekonomisini uçurmaya, bizi de -bir bakıma- çökertmeye devam ediyor.

Steve Jobs'ın resmini ilk gördüğümde resimde bir gariplik olduğunu hissetmiştim. Sonrasında köken olarak Suriye'li olduğunu öğrendim. Humus doğumlu babası Abdulfattah Jandali, 1950'li yıllarda yüksek lisans için ABD'ye gitmiş, burada tanıştığı Joanne Carol Schieble'dan çocukları olmuş, kızın babası evliliğe karşı çıkınca da küçük Steve bir aileye evlatlık olarak verilmiş.

Orta halli olan bu ailede yetişen Steve, ailesine yük olmamak için okuduğu üniversiteyi bırakır. Bir süre özel ilgi duyduğu tasarım derslerine devam eder. Nitekim bu dersler daha sonra Mac'in grafik ve harf altyapısını oluşturacaktır.

Steve Jobs Apple'ı kurduktan bir süre sonra bazı anlaşmazlıklardan dolayı işe aldığı CEO tarafından kendi şirketinden kovuldu. Daha sonra yenilik yapamayan şirket zora girdi. Bu yıllar insanların bilgisayarla ilk tanıştığı yıllar olduğu için bazı bilinmezlikler içeriyordu. Süleyman Demirel gibi 6 defa gidip 7 defa gelmese de, zor durumdaki Apple'ı kurtarmak için 1985 yılında bu kez tek patron olarak geri döndü.

O yıllarda bizde de rahmeti Turgut Özal başbakandı. Turgut Özal, ekonomik gelişim ve rekabet için yenilik ve inovasyonun önemini görmüştü. Türkiye'ye ilk bilgisayarları Turgut Özal getirtti ve Başbakanlık başta olmak üzere bazı kurumlara hediye etti. Aynı zamanda teknolojiye meraklı olan Turgut Özal, kimi zaman misafirler geldiğinde bile bilgisayar ve atarisinin başından ayrılmıyordu. Hatta birgün yeni bir bilgisayar oyununu denerken "Mesut burada olsa, kesin bunu kıvıramaz" dediği rivayet edilir. Bilmeyenler için Mesut Yılmaz, Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra yerine başbakan seçtiği ama sonra çok pişman olduğu şahsiyettir. Cumhurbaşkanlığı döneminde işler kötüye gittiğinde Mesut Yılmaz'ın yerine Adnan Kahveci'yi düşünmüş, bunun gerekçesini ise özel kalem müdürüne şöyle açıklamıştır: "Çünkü Adnan, sürekli yenilik peşindedir, en önemli şey innovation’dır” (Adnan Kahveci 1966 ÖYS Türkiye Birincisidir aynı zamanda, Özal'ın Maliye Bakanı, sonuçta sağlam adamdır).

Bu yıllarda Turgut Özal'ın Steve Jobs ile temasa geçtiğine dair bir bulgu yok. Fakat Turgut Özal'ın Bulgaristan'daki Elektronik Harp mühendislerini Türkiye'ye çekmeye çalıştığını, oradaki türk halterci Naim Süleymanoğlu'nu Türkiye'ye getirdiğini biliyoruz. Eminim, Steve Jobs ile ilgili bir imkan olsaydı bunu değerlendirirdi.

Yenilikte dünyayı kasıp kavuran ve sadece kasasında nakit 200 milyar dolar bulunan Apple'ın en azından Türkiye ile küçük bir bağı olsaydı bile bu durum ekonomimize büyük faydalar sağlayabilirdi. Geçen gün ekonomist Can Fuat Gürlesel, "Gelişmekte olan ülkelerin ekonomi bakanları FED'in (ABD Merkez Bankası) adımlarını önceden bilmek istiyorsa Apple'ın satış rakamlarına bakmalı" dedi. Yani Apple, ABD'nin faiz oranlarını, dolayısıyla bizdeki dolar hareketini bile etkileyen bir firma. Aslında çok da şaşırmamak lazım, milyonlarca insanın elinden düşürmediği ürünlere sahip olan Apple, zaten hayatımızı etkilemiş durumda, doları da biraz yükseltmiş çok birşey değil.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Eyl 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Ahmed'in Saati Amerika'yı Gerdi

Geçtiğimiz günlerde Amerika'nın Texas Eyaleti Irving kasabasında 9. sınıf öğrencisi Ahmed Muhamed, okula kalem kutusundan yaptığı bir saatle geldi. Saati gören öğretmenlerinden biri saate el koyup, bomba şüphesiyle polisi çağırdı. Polis, Ahmed'i kelepçeleyerek göz altına aldı ve sorguladı. Ahmet serbest bırakılmakla beraber 3 gün okuldan uzaklaştırıldı.

Olay Amerika'da başta sosyal medya olmak üzere geniş yankı buldu. Ağırlıklı olarak Ahmed'i destekleyen, ırkçılığı, İslamafobiyi lanetleyen ifadeler yer aldı. Obama, Mark Zuckerberg gibi önemli bir çok isim yapılan yanlışlıktan dolayı Ahmed'e destek verdi. Ahmed'i Obama Beyaz Saray'a, Marc Zuckerberg Facebook'a, Kanadalı bir astronot da bir aktivite için Kanada'ya davet etti. Twitter'da #IStandWithAhmed (Ahmed'in yanındayım) hashtag'i açıldı. MIT'de mühendisler destek pankartı açtı. Bir anda meşhur olan Ahmed, başına gelenleri kameraların karşısında anlatma fırsatı da buldu.

Ahmed Muhamed'in bu kadar çok ilgi görmesi, Amerika'da toplum mühendisliği yaparak İslamafobiyi körükleyenleri çok rahatsız etti. Buldukları her fırsatta, her olayı İslamafobi için kullanan bu gruplar hemen karşı saldırıya geçtiler.

Eski Alaska valisi Sarah Palin, "Evet, bu bir saat. Ben de İngiltere kraliçesiyim" diyerek öğretmenleri savunan bir açıklama yaptı. Ayrıca Obama'yı, Ahmed'i Beyaz Saray'a davet ettiği için eleştirdi.

Ahmed'in babasının, Florida'da Kuran-ı Kerim'e saygısızlık yapan ve bu yüzden El Kaide'nin ölüm listesinde yer alan papaz ile mücadele ettiği bilgisi yayıldı. Böylece Ahmed ve ailesinin El Kaide ile ilişkili olabileceği algısı oluşturulmaya çalışıldı.

Şahinlerin tetikçisi Fox News, Ahmed'i polis sorgusunda "pasif agresif" bir tavır takınarak fazla bilgi vermemekle suçladı. Buna göre Ahmet, saati mühendislik hocasına getirdiğini veya saatten ailesinin haberi olduğunu söylememişti!

13 yaşında başka bir öğrencinin, Ahmed'i davetinden dolayı Obama'ya hesap soran bir videosu haber yapıldı. Bu çocuğun da Afrikalı olması, bunun bir algı operasyonu olabileceğini akıllara getiriyor.

Hatta bu medya lobisi kontrollerinden çıkan olayı, kontrol altına alabilmek için "Ahmed'in olayı gerçekte ne idi" gibi başlıklarla kaseti başa almaya çalıştılar ama atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş görünüyor.

İnsanlar bu süreçte sosyal medyada, Ahmet taraftarları ve Ahmed karşıtları olmak üzere ikiye bölündü. Ahmed karşıtları, okul yöneticilerini ve polisleri desteklemek için saate odaklanmış durumdalar. Özelikle resimlerle, kalem kutusundan yapılmış saatin, gerçek suikast çantası ile benzerliğine vurgu yapıyorlar ve "Tabiki de polis çağrılmalıydı, bu bir bomba olabilirdi" demeye getiriyorlar. Bunun yanında direk olarak fikrini zikrederek müslümanları istemiyoruz diyenler de var.

Ahmed taraftarları ise ırkçılık ve İslamafobi karşıtı twitleriyle beraber, olayı ti'ye alan caps ve karikatürlerle karşılık veriyorlar. Yalnız bunların içinde bir tane resimli twit var ki, gördüğüm kadarı ile çok etkili olmuş ve birçok insanı ikna etmiş.

Andy Illes tarafından yazıldığı anlaşılan yazı şöyle:

"Ben dedimki: Öğretmenlerin, çocuğun elinde bir bomba olduğunu düşünmeleri çok üzücü.

O dediki: Onlar, çocuğun elinde bir bomba olduğunu düşünmedilerki.

Ben dedimki: Hayır, düşündüler. Hatta polisi bile aradılar.

O dediki: Onlar sadece küçük bir Afrikalı müslüman çocuğu aşağılamak istediler. Çocukta bir bomba olduğunu hiç düşünmediler.

Ben dedimki: Lüften senaryo uydurma. Tamam, biraz ön yargılı olmuş olabilirler ama eminim çocukta bir bomba olduğunu düşündüler.

O dediki: Tamam.

Ama Onlar okulu boşaltmadılar, bomba olduğun düşünselerdi boşaltmaları gerekirdi.

Bir bomba ekibi çağırmadılar, bomba olduğunu düşünselerdi çağırmaları gerekirdi.

Çocuğun başından mümkün olduğunca uzağa kaçmadılar, bomba olduğunu düşünselerdi kaçmaları gerekirdi.

Çocuğu ve saati bir ofise koydular, bomba olduğunu düşünselerdi ofise koymazlardı.

Daha sonra çocukla beraber polisin gelmesini beklediler, bomba olduğunu düşünselerdi bir arada polisi beklemezlerdi.

Sonra saati polislerle aynı arabaya koydular, bomba olduğunu düşünselerdi aynı arabaya koymazlardı.

En sonunda da fotoğrafını çektiler.

Ben dedimki: Kahretsin! Gerçekten de bir bomba olduğunu hiç düşünmemişler!"

Polis şefi de zaten polislerin Ahmed'i tutuklarken ortada bir bomba olmadığını bildiklerini kabul etmiş.

Bu olay, Amerika ve Avrupa'daki İslamafobiyi yok etmeyecek ama en azından etkisini azaltmak için olumlu bir gelişme olacak. Bodrum'da sahile vuran Suriyeli çocukta olduğu gibi, medyanın ne kadar etkili olduğunu ve rüzgarın yönünü hızla nasıl değiştirebildiğini bir kez daha görmüş oluyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Eyl 15 06:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Bir Avrupalının Suriyeli Mülteciler Konusundaki Düşünceleri

Bodrum'da kıyıya vuran 3 yaşındaki Ayda, Avrupayı insafa getirmiş görünüyor. Sonunda Almanya başta olmak üzere bazı ülkeler kapılarını mültecilere açtı. Geçen gün yabancı bir forumda rastladığım yazı dikkate değer:

"Ben bir İtalyanım, iyi bir hayatım var. Bunu hakedecek hiçbir şey yapmadım, sadece doğum kurasını kazandım ve güvenli, zengin bir ülkede iyi bir ebeveynin çocukları olarak dünyaya geldim.

Eğer 100 yıl önce doğmuş olsaydım, şu anda bir Nazi Kampında olabilirdim. Babam beni böyle bir durumdan kurtarmak için herhangi bir ülkeye gönderebilirdi beni: Avusturalya'ya, Amerika'ya, Ürdün'e, Marsa, herhangi bir yere. Neyseki böyle bir şey olmadı ve ben savaşa girmemiş istikrarlı bir ülkede doğdum.

Fakat bunun bir şans olduğunu biliyorum. Bu bakımdan %1'in içinde olduğumu görüyorum (Maaşım çok düşük olsa bile ve hatta ailemin evinden kendi evime taşınacak gücüm olmasa da). En büyük kaygım, sızmadan önce yeteri kadar bira içememiş olmak.

Bir göçmen veya mülteci böyle bir şansa sahip değil. Onlar, başlatmadıkları bir savaştan kaçıyorlar. Hergün hayatlarını riske atıyorlar. Kim çocuklarını Akdenizde saçma sapan bir botun içine sokarki, bot ülkelerinden daha güvenli olmasa. Kendi ülkelerinden. Bunun onlar için kolay bir karar olmadığını zannediyorum ve cesaretlerini takdir ediyorum.

Evet, biz Suriye'ye yardım edebiliriz. Savaşı durdurmak için birşeyler yapabiliriz. Fakat onların ölmesine, ISIS korkusu altında sefil bir hayata mahkum olmalarını müsade edemeyiz. Hem onları Avrupa'da konuk edelim hem de ISIS (ve Esad) ile savaşalım. Belki bu uzun zaman alacak, belki yıllar alacak ama ISIS'ı bir gecede bitiremezsiniz zaten. Ayrıca savaş bittiğinde, Avrupa'da eğitim görmüş Suriyeli çocuklar, Suriye'yi yeniden inşa etmek için geri dönecekler. Fakat onlar Suriye'de kalırlarsa, geriye kimse kalmayacak.

Ben sahip olduğum zengin hayat için hiçbir şey yapmadım, bu yüzden aynı hazineye sahip olamamış insanlara yardım etmeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görüyorum."

Çelme takanların yanında insafa gelmiş olanlar da varmış anlaşılan. Yalnız tek problem, onların insafını harekete geçirecek doğru fotoğrafı bulabilmek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Eyl 11:36

Yanlış olmuş galiba :(

18 Eyl 09:35

Ömer Poyraz

Puan: 1911

Aylan değil miydi o yavrucağın ismi? Diğerinin ismi mi yoksa?

Ahmet Demir yazdı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ağu 15 04:00

Ahmet Demir

Puan: 613

İstanbul İlk Tanışma

Yıl, 1980 küsür. İlkokul birinci sınıfı pekiyi ile geçtim ve karne hediyesi olarak dedemle İstanbul'a gittik. Dedem, o yıllarda mal almak için zaman zaman İstanbul'a gider gelirdi. Benimse köyden ilk çıkışım olacaktı.

Otobüse bindik, koltuk numaralarımız 15-16. Dedem, bu koltukların seyahat için en iyi koltuklar olduğunu söyledi. O zamanlar Maraton, Prenses gibi otobüs modelleri; Gazanfer Bilge (Eski olimpiyat şampiyonu güreşçi) gibi otobüs firmaları vardı. Dedem otobüs şoförünü işaret ederek "Bu Kaptan" dedi, beyaz gömlekli, güneş gözlüklü bir adamdı. Elleri, şimdikilere göre çok daha büyük olan beyaz deri kaplı direksiyon üzerindeydi. Oldukça karizmatikti.

Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a yaklaştık. Hatırladığım ilk yer Sakarya'nın Hendek ilçesidir: Dedem, bomboş arazideki küçücük bir tepeye işaret ederek "Burası Hendek" dedi. Gözlerimle uzun bir süre hendek aradım ama ortada hendek falan yoktu. Hatırladığım ikinci şey ise kıyı boyunca sıralanmış irili ufaklı tekneler, burası muhtemelen Kocaeli'ydi. Daha çok bir balıkçı kasabası görünümündeydi ve oldukça güzel görünüyorlardı. Nihayet İstanbul'a geldik. Boğazdan geçişimizi hatırlıyorum ve etrafa bakışımı.

Gün boyu Eminönü ve Karaköy civarındaki hanları gezdik. Bir sürü dükkana girdik. Buralardaki esnaf bana çikolata ve gazoz ikram ettiler. Benim ise en çok bisikletler çekti dikkatimi, lakin dedeme aldıramadım.

Bir defa da vapura bindik. Ben en uçta ayaktayım ve kafamı uzatarak denizi bakıyorum, vapur limanda ve henüz yola çıkmamış, doğal olarak sallanıyor. Dedemin "Oğlum, orada dikilme, gemiyi sallıyorsun, buraya gel" dediğini hatırlıyorum. Meğerse espiriymiş :)

O zamanlar hayvanat bahçesi Topkapı'nın altındaki Gülhane Parkındaymış. Dedemle oraya gittik, fakat 5'ten sonra kapanıyormuş, kapısından geri döndük. Bir de tarihi bir camiye gittik. Burada güvercinlere buğday attık.

Dedemin bir arkadaşını ziyarete gittik. Gittiğimiz yer bir mahalleydi, çocuklar yol kenarındaki geniş alanda maç yapıyorlar. Evlerin ekseriyeti bir veya iki katlı, özellikle tek katlı yan yana dizilmiş evler dikkatimi çekiyor. Birisinin penceresinden diğerine rahatlıkla geçebilirsiniz. Ben dedemi takip ediyorum, bu şekilde baya bir yürüyoruz ve ben takip ettiğim kişinin dedem olmadığını farkediyorum, meğerse benzer paltolu olduğundan karıştırmışım. Büyük bir şok hali. Oradan oraya koşmaya başlıyorum, korkuyla insanların arasından geçip dedemi bulmaya çalışıyorum. Bir sokaktan öbürüne koşuyorum ama her sokak birbirinin aynısı gibi. Artık boğazım düğümlendi ve gözlerimde yaşlar belirmeye başladı ki bir abla benim bileğimden tutup sürüklemeye başladı. Meğerse o arada benim olmadığımı fark etmişler ve çevredekilere haber vermişler, o abla da beni bulmuş. Bu olay üzerine dedem, gömleğimin cebine kimlik belgemi ve bir not içeren bir kağıt iliştirdi ve kaybolursam olduğum yerden ayrılmamaı söyledi. Artık önde ben, arkada dedem, bir süre daha hanları dolaştık. Yıllar sonra kaybolduğum yerin Feriköy olduğunu öğrendim.

İstanbul'da olmak bu bir-iki günden sonra bana sıkıntı vermeye başladı. Bir an önce geri dönmek istedim. Dedem, işlerini yarıda mı kesti bilmiyorum ama üçüncü gün geri döndük.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
2 Ağu 15 04:00

Ahmet Demir

Puan: 613

İstanbul Yine mi?

İnsanların sıcaklar karşısında "Esmiyor, Esmiyor" diye inlediği, perdelerin pencerelerden intihara kalkıştığının söylendiği, zayıf bir hava akımı için insanların balkonlardan sarktığı yer İstanbul..

Toprak kokusu yerine, egzoz kokusunun koklandığı; deresi lağımlı, tepesi kalabalık İstanbul..

Trafiğin akmadığı; trafiktekilerin ter akıttığı İstanbul..

Cumbalı evlerin, dar sokaların tükendiği; üstü üste binaların tükettiği İstanbul..

Kötü pazar mallarının tüketim yeri, sağlam zeytinin bir türlü bulunamadığı İstanbul..

Kimsenin kimseye selam vermediği, veremediği yer İstanbul..

Bisikletle dolaşmanın intihar olduğu yer İstanbul..

Kalabalıklar içinde yalnızlıkların yaşandığı yer İstanbul..

***

Neşeli rüzgarların yiğit insanların göğsüne estiği yer Anadolu..

Serin gecelerinde yorgan-döşek mis gibi yatılan yer Anadolu..

Toprak kokusunun çam kokusuna, ot kokusunun nane kokusuna karıştığı yer Anadolu..

Berrak derelerin aktığı, zamanın donduğu yer Anadolu..

Şirin yolların köylere, yaylara uzandığı; yeryüzünün bir halı gibi serildiği yer Anadolu..

Kabaktan bozma karpuzların değil, hakikilerinin yendiği Anadolu..

Selamsız varılmayan, hasbihalsiz geçilmeyen Anadolu..

Hem yalnızlığın, hem beraberliğin istendiği anda yaşandığı yer Anadolu..

***

Ve tilkinin dönüp dolaşıp geldiği yer İstanbul..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Ağu 12:20

Malesef girmek kolay, çıkmak zor buralardan.

04 Ağu 10:09

Ömer Poyraz

Puan: 1911

Kalabalıklar içinde yalnızlıkların yaşandığı yer İstanbul.. Çok yakıcı bir tespit.. Başımı alıp gitmek istiyorum dostu dosta uzak eden bu yerden ama neyse o tonlarca ağırlıkla üzerime bastıran kuvvet? Olmuyor olmuyor olmuyor!

Ahmet Demir yazdı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Tem 15 04:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Köyde Bir Cuma Günü

Bu yıl iznimin bir kısmını gözden ırak uzak bir köyde geçiriyorum. Burada deniz, kum yok; toprak, güneş ve karşıda dağlar, tepeler var. Zamanımın büyük bir kısmında köy evindeyim, akşama doğru güneş etkisini kaybettiğinde en yakın tepeye doğru bir yürüyüş ve geri dönüş. Serin geceler ve ferah bir hava var burada. Sabahları İstanbul'a göre daha dinç kalkıyorum.

Bugün cuma namazı için köyün camisine gittim. Biraz geç kaldığım için ancak ayakkabı raflarının dibinde yer bulabildim, oraya çöktüm. Köy hali, insanlar çalıştığı için giyim-kuşamları ekseriyetle özensiz görünüyor. Pantolonunun paçalarını çorabının içine sokmuş, pantolonu çizgi çizgi olmuş bir amcanın hemen arkasındayım. Cemaatten bazıları daha önce görmedikleri bu simaya çaktırarak dümdük bakıyorlar. Bense onları görmüyormuş gibi yapıyorum.

Köyde bir ölen olmuş, cuma namazından sonra cenaze namazı kılınacağını öğreniyorum. Farzı ve sünneti kıldıktan sonra dışarı çıktım ama insanların çoğu içeride, caminin arka bölümüne yöneldiler. Pencereden o bölüme baktığımda cemaatin yerde, tepsilerde pilav yediklerini görüyorum. Bu, ölen hatun kişinin hayrı için verilen yemek. Kimse beni içeri buyur etmedi, ben de tanımadığım insanların arasında pilav yemek istemedim açıkçası. Birinin yanına yanaşıyorum.

- Abi, burada yemekten sonra mı cenaze namazı kılıyorsunuz.

Umursamaz bir şekilde evet manasında kafasını sallıyor, ya bu gelen yabancıyı gözü hiç tutmadı, ya da çok dalgın.

Yemeğin ne zaman biteceğini kestiremeyen ben, geri dönmek üzere eve doğru yürüyorum ama yarı yolda karar değiştirdim, cenaze namazını kılmadan eve gitmeye gönlüm razı gelmedi. "Madem buralara kadar geldik, cenaza namazını da kılmak lazım."

Tekrar caminin avlusundayım. Yemek bir türlü bitmiyor, güneş çok şiddetli, insanlar teker teker camiden çıkıyor. Gövdeyi dışarı atanların önemli bir kısmı sigaraya sarılıyor. Nihayet bir süre sonra yaşlıca bir amca insanları ön tarafta olan mevtanın olduğu yere çağırdı. Caminin içinde elindeki son ekmek parçasını da aceleyle ağzına tıkan biri görüyorum. Yolun hemen kenarındaki genişçe bir bahçe duvarına hoparlörü ile çıkmış başka bir amca, insanları yönlendiriyor. Nihayet mikrofonu benim arkalardan göremediğim imam aldı, helallik diledi, namaz başladı başlayacak, arka taraflarda hala gelmemiş, laf yapan insanlar var. Bir amca bağırıyor:

- Söndürün şu sigaraları, çabuk olun.

İmam tekbiri verdi, cenaze namazı başladı ve 4 tekbirle bitti.

Kalabalık bu kez ileriye doğru yöneldi, istikamet köy mezarlığı, benim görevim ise bitti. Kenara çekildim ve kalabalık ileriye gittikten sonra eve doğru yola koyuldum.

Burada İstanbul'un trafiği, kalabalığı, basık havası yok. Akşama doğru köyün dışına bir yürüyüş yapıyorum, yolda nadiren insanlar görüyorum, yabancı olduğumu görüyorlar ama birşey de sormuyorlar. Yanımdan seyrek geçen arabalardan bazıları korna çalarak selam veriyor.

Nihayet güneş tepenin arkasına geçti ve görünmez oldu. Hava birazdan kararacak, geri dönüyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Tem 15 10:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Köyde Ramazan Başkadır

Biz köyden şehre gelmiş insanlar olarak köydeki birçok şeyle beraber Ramazanını da özler olduk. Hani neredeyse şu İstanbul'da Ramazan ayında mıyız, yoksa normal bir ayda mıyız belli değil.

Belki dışarıdan bakanlar, biz İstanbul'da yaşayanları her gün Sultanahmet'de iftara gittiğimizi, bir ayağımızın Eyüp'te olduğunu sanabilirler. Hiç de öyle değil. Her gün boğazda gezmediğimiz gibi bu da ondan farklı değil.

Halbuki köydeyken öyle miydi? Ayrı bir tadı, havası, akışı vardı Ramazan'ın. Gece sahura kalktığınız andan, taa teravih sonrasına kadar farklı bir hava.

Ramazan ayı yazın da kışın da güzeldir köyde. Kış ayları zaten "yatış" aylarıdır. Bir de üzerine gündüzlerin kısa olması oruç tutmayı çok kolaylaştırır. Bahar aylarında da durum çok farklı değildir aslında. Yazları özellikle bir de "iş zamanına" denk geldiyse Ramazan, biraz zorlar. Nitekim sıcağın altında ter dökmek, hayvanları gütmek, harman yapmak, ot toplamak gerekir. Gerçi artık o da eskidendi, şimdilerde harman yapmak diye birşey kalmadı, eskiden yerine göre bir ay süren güz işleri artık bir-iki günde insan eli değmeden yapılır hale geldi. Hayvancılık da hakeza, köydekiler de bu manada şehirli oldu diyebiliriz.

Köyde Ramazan'ın en büyük farklılığı iftarda olur. Her akşam bir ev iftar verir ay boyunca. İftar yeri köy büyükse camidir, küçükse iftar verenin evi olur. Köydeki herkes davetlidir bu sofraya. Fakat ev sahibi zor durumda kalmasın diye her haneden bir kişi gider, iki-üç kişi pek gidilmez. Sofranın onur konuğu köyün imamıdır. Zaten bir o iftar vermez :) Hatta bazen iftara ezanı okuyup gelir ki o gelmeden yemek başlamaz.

Sofrada her şey bulunur, mevsimine göre ful artı fuldur. Sofranın kralı, sezonuna göre gelen et yemeğidir ki herkes kendini buna hazırlar. Önce ortaya çorba tenceresi konur, herkes şakadan kaşık sallamaya başlar. Kimse çorbaya yüklenip, karnını doyurmak istemez, kendisini sonradan gelecek "et yemeğine" hazırlar. Genelde çorba da tam olarak bitmez zaten. Ortaya et yemeği koca bir tepsi ile sofraya oturtulduğunda mücadele başlar. Kimse geri kalmadan kısa bir zamanda bitecek bu yemekten yeteri kadar nasiplenmeye çalışır. Bununla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Köyün imamı ve ahalisi her akşam gittikleri böyle iftarlarda, sofraya ne zaman et gelse, köyün imamına "Hocam, Hazreti İsa nasıl göğe kaldırılmıştır" veya "Hocam, Hazreti Yusuf Mısır'a nasıl sultan olmuştur." şeklinde bir soru gelirmiş. Hoca başlarmış anlatmaya, şöyle oldu, böyle oldu, şöyleyken böyle derken hoca bir bakarmış et yemeği bitmiş. Bu şekilde bir olmuş, iki olmuş, yine bir akşam sofraya et konduğunda "Hocam, Hazreti Musa Tur Dağını nasıl çıkmıştır." diye bir soru gelince hoca durumu çakmış, "Gitti ve geldi" deyip yemeğe devam etmiş. Siz siz olun böyle bir sofraya yolunuz düşerse dikkatli olun derim ben :)

En son tatlılar da yendikten, dua ve ev sahibine bereket diledikten sonra sofradan kalkılır. Köyün imamıyla hemen orada akşam namazı kılınır, çaylar da içildikten sonra herkes teravihe kadar dinlenmek üzere evlerine çekilir.

Teravih de güzeldir köyde. Köyün camisine köyün yaşlısı-ihtiyarı, kadını-erkeği herkes gelir. Çocuklar en arka safta dizilirler, ara ara gülüşmeler gelir, aşırıya giderlerse asabi bir amca kızabilir. Genel olarak bir sükunetle teravih namazı bitirilir. Sonrasında herkes evine dağılır. Kadir gecesinde ise, köylülerden biri mevlit okutur, bu yüzden teravih için daha erken gidilir camiye, ilahiler, kasideler dinlenir.

Gündüzleri Ramazan'da cemaat ile namaz kılmak için daha sık gidilir camiye. Bazıları orucu uykuya da tutturabilir ama genelde buna gerek kalmaz, nitekim köydeki hayatın akışı insanları pek de yormaz.

İstanbul dışındaki şehirlerde durumun daha iyi olduğunu düşünüyorum. Nitekim İstanbul dışındaki şehirler aslında köy değil mi? Mesele Ankara için yayla diyorlar :) Ama yine de hiçbirinin insanın memleketinde geçireceği bir Ramazan'ın yerini tutacağını sanmıyorum.

Hayırlı Ramazanlarınız olsun..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 4 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
17 Nis 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

İyi Doktor Bulmak Emek İster

Bir doktor arkadaşımın, gittiğim bir doktordan yakınırken şu mealde bir söz sarf ettiğini hatırlıyorum: "O seni dinlerken, kim bilir hangi alacağı evi, arabayı düşünüyordu." Gerçekten de benim gördüğüm doktorlarda bir "genelleme" ve "önyargı" hastalığı var. Daha ben derdimi tam anlatmadan, hemen teşhisi koyuyorlar. "Doktor Bey, iki-üç gündür yutkunurken bir ağrı oluyor, dün gece uyuyamadım." "Ateşin var mı " "Evet". "Sen o zaman faranjit olmuşsundur". Şakadan boğaza bir bakış. Bitti.

Eğer hastalık geçmişi olmayan bir hastaysanız ve bir hastalığa karşı zaafiyetiniz yoksa, sizin için problem yok. Doktor yanlış teşhis yapmış olsa bile bir şekilde iyileşirsiniz.

Fakat benim gibi örneğin solunum sisteminizde bir hassasiyet oluşmuşsa, yukarıda anlattığım doktor tipleri sizin kabusunuz olur. İyi bir doktor bulamazsanız, doktor kapılarında birkaç ay sürünmeniz içten bile değildir.

Bu durumda yapmanız gereken en akıllıca iş şu olmalı: Hemen bir mütehassıs doktor bulmak. Hastanelerin sitelerini girip, doktor profillerini okumalı, doktorun eğitim serüvenini, (varsa) aldığı ödülleri, okul dereceleri, hasta teşekkürleri, yorumları, hepsini incelemelisiniz. Bu bilgiler size yeterli ipucu verecektir.

Yalnız gözünüze kestirdiğiniz doktor üst seviye bir özel hastanede çalışıyorsa, sgk'nız bu hastanede geçmiyor olabilir. Bu durumda bile benim tavsiyem yine bu doktora muayene olmak, fakat tetkik gerekirse bunları dışarıda yaptırmak olacaktır.

Benim gözümde mükemmel doktor profili şudur: "Üst düzey güncel tıp bilgisine ve tecrübeye sahip, hastanın problemini çözmeye odaklanmış, nazik insan tipi." Gerçekten nazik olması şart değil, fakat benim gördüğüm kaliteli doktorların hepsi de nazikti. Özel hastanelerde çalışan bu doktorlara gittiğinizde şöyle cümleler duyuyorsunuz. "Sana nasıl yardımcı olabilirim dostum (veya ...ciğim). 3-4 güne kadar geçmezse tekrar seni bekliyorum." Hatta bu doktorlardan sizin yerinize reçete-dokümanı, danışmadaki sekreterlere iletenler bile var.

Fakat bu nezaket meselesi sizi yanıltmasın. Nezaketiyle hastanın gözünde iyi bir yere oturmuş fakat çok büyük teşhis hataları yapan doktor profilleri de var.

Eğer hastalığınız ile ilgili kaliteli bir doktor bulduysanız, sonraki gidişlerinizde doktor önce sizin kayıtlarınıza bakıyor, onları gözden geçirdikten sonra, sizi muayene ediyor. Hastalık geçmişinize doktorun vakıf olması, en doğru tedaviyi bulmasına yardımcı oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Nis 00:22

Diğerlerini de sırayla çözeriz tarzında yaklaşmak istiyor.

18 Nis 00:21

Sıralaması ve hepsini tek bir hastalıkta birleştirmesi için doktoru sıkıştırması. Bazen hazır gelmişken diye başlayan düşünceler silsilesi hastanın birincil rahatsızlığını maskeleyecek uzun şikayet listesine dönüşüyor. Hele bir şunu halledelim,

Vlad Emir yazdı, 1 kişi sahiplendi, 12 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
4 Nis 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Vlad Emir

Puan: 848

Neden Türk Tipi Başkanlık Sistemi Olmaz?

Öncelikle başkanlık sistemine neden ihtiyaç duyduğumuzu hatırlayalım. En önemli sebep istikrar. Parlamenter sistemde bir parti tek başına kazanamaz ise birden fazla partinin oluşturduğu koalisyon hükümeti ülkeyi yönetir. Türkiye'de koalisyonlar hiç yürümemişti, yürütülemez.

Başkanlık dendiğinde şiddetle itiraz edenlerin ilk söyledikleri şey başkanlık sisteminin bir diktatörlüğe dönüşebileceğidir. Tam aksine diktatörlüklerin içinden çıktığı sistem parlamenter sistemdir. Hitler, Mussolini, Stalin bu isimlerin hepsi parlamenter sistemin içerisinden diktatör olarak çıkmışlardır. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde ise böyle bir durum söz konusu olmamıştır.

Başkanlık sisteminin en temel özelliği güçler ayrılığı ilkesidir. Diktatörlük ise ancak tüm güçlerin tek elde toplanması halinde ortaya çıkabilecektir.

Şimdi ise başkanlık sistemi dendiğinde aklımıza ne geldiğine bir bakalım.

"Türk tipi/işi Başkanlık" ile kastedilen yarı başkanlık sistemidir. Türk işi olacağına göre sistem üzerinde bazı değişikliklerin yapılacağını, Türkiye'ye özgü bir sistem olacağını anlıyoruz. Buradan yarı başkanlık olacağını anlıyoruz çünkü başkanlık sistemi kesin sınırlarla belli olan bir sistem olduğu için ülkelere coğrafyalara göre uygulanmasında bir değişiklik olmaz. Örnek verecek olursak Rusya. Cumhurbaşkanı'nın "Fransa'dan mı kopyalayacağız tabi Türk işi olacak." minvalinde sarfettiği cümleler anlamsızdır çünkü zaten Fransa'da uygulanan sistem Fransa'ya özgü bir yarı başkanlık sistemidir, yani bize aktarılamaz.

Şimdi başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerini bir karşılaştıralım.

Yarı başkanlık sisteminde halk tarafından bir başkan seçilir, yürütmenin bazı yetkileri kendisine verilir. Başkan meclis içerisinde bir lidere hükümet kurma yetkisini verir. Başkan'a ait olmayan yürütme yetkileri başbakan ve hükümetindedir. Yani yürütme ikiye bölünmüştür. Başkanın meclisi feshetme ve ülkeyi yeni bir seçime götürme yetkisi vardır. Bu sistemde başkan ve başbakan farklı ideolojilere sahip olduğunda kaçınılmaz olarak o ülke koalisyonların handikaplarını taşıyacaktır. Oysa bizim başkanlık sistemi isteğimizdeki en önemli sebep koalisyon tehlikesiydi.

Şimdi ise Amerika'da uygulanan başkanlık sistemine bakalım. Halk tarafından yürütmenin başı olan Başkan seçilir ve görevi bir sonraki seçime kadar yasama(meclis) tarafından düşürülmeksizin devam eder. Başkan kabinesini kurarken meclisten birilerini seçemez yani yasamadan olan hiç kimse yürütmede görev alamaz. Bu sistemde başkan meclisi feshedemez, meclis erken seçim kararı alamaz. Yasama ve yürütmenin bu keskün ayrılığını dengelemek adına başkanın kanun veto etme gücü ve meclisin başkanın yaptığı tayinleri reddetme gücü vardır. Yargının bağımsızlığı her sistemde sağlanabilir. Örneğin başkanlık sisteminde başkan yargıç atayabilir ancak görevden alamaz.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin en iyi biçimde uygulanabileceği sistem başkanlık sistemidir. İstikrarın sağlanması konusunda da en iyi sistem başkanlık sistemidir. Kuvvetler birbirinden ayrı ancak birlikte çalışabilmektedir.

Tüm bu bilgilerin ışığında Türk tipi başkanlık sisteminin olmayacağını görüyoruz. Amerika'da uygulanıyor olması bu sistemi Amerika'ya özgü yapmaz. Amerika'da uygulanmakta olan başkanlık sistemini ülkemize getirmek kopyacılık/aktarmacılık değildir. Sorunlar barındıran bir sistemi getirmek ve bunu adına Türk tipi diyerek savunmak ise bu ülkeye bir fayda sağlamaz. Elbet bu sistemin uygulanmasında kanunlarda farklılıklar olacaktır. Kimsenin Amerikan kanunlarını Türkçe'ye çevirmek gibi bir niyeti yok. Ancak yazıda belirttiğimiz başkanlık sisteminin temel prensipleri değiştirilmeden uygulanmalıdır. Yani Türk tipi/işi başkanlık sistemi olmaz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Nis 23:35

Vlad Emir

Puan: 848

teşekkürler

07 Nis 10:17

Ömer Poyraz

Puan: 1911

İyi analiz, temiz açıklama, net sonuç. Keşke herkes okusa.

Ahmet Demir yazdı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Mar 15 09:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Geride Kalanlar

- "Bu evde bir amca ve karısı, filancalar otururdu, tanır mıydın onları?"

- "Hayır, ilk defa sizden duyuyorum."

***

Bugünlerde bilgisayar başında çalışırken aniden dalıyorum. Dedem ve ninem geliyor aklıma. Önce sanki yaşıyorlarmış gibi oluyor sonra içimi bir hüzün kaplıyor. Hayatlarının son virajlarında hayattan beklentileri, benim için temennileri, son zamanlarda bana söyledikleri ve aniden gidişleri..

İçimi en çok yakan ise unutulup gitmeleri. 50 yıldır her tarafı dolaşan, herkesin bildiği adamı, sanki hiç yaşamamış gibi bilmemezlikten geliyorlar. Yaşadıkları ev, evden son çıkışları gibi capcanlı duruyor. Ama önünden geçen insanlar tamamen yabancılaşmış. Biliyorum, bir delikanlıyı durdurup, "Tanır mıydın onları?" desem, alacağım cevabı biliyorum. İşte en çok bu düşünce yıkıyor beni.

Bizler sıradan insanlarız. Bizden sonraki kuşakların her gün bizim ismimizi söylemelerini, kitapların bizden bahsetmesi kastetmiyorum. Hem, her gün ismini andığımız adamlara, "Edison, elektriği bilmem şu kadar denemeden sonra bulmuş." dememizin mesela, ne faydası var onlara. Hayırla yad edip, dua etmedikten sonra. Benim bahsettiğim hayatın vefası, belki hafızası. Hani, sıcak bir su kabını olduğu yerden alırsınız da bir süre sıcak kalmaya devam eder, aniden soğumaz, onun gibi bir şey.

Gerçi, ben eskileri ne kadar hatırlıyor ve yad ediyorum? Mesela ilk çocukluğumdaki, benden 3 kuşak önceki komşu nineyi? Ben daha yeni yeni dünyayı keşfetmeye çalışırken, o dünyayı çoktan bitirmişti bile. Ve mekana benim yeni yeni gölgem düşmeye başlamışken, onun kokusu her yere sinmiş olmalıydı. Ama ben onu hatırlıyorum, ne zaman sokağa çıkmış olsam, ölüm yatağında iken camdan bana son kez seslenişi ve eve daveti, benim ise dinlemeyip arka bahçeye top oynamaya gidişim aklıma geliyor. O an bende kazınmış, ikindi vaktinin altın renkli güneş ışığı ile.

Daha söylenecek çok şey var ama neye yarar. Allahu Tealadan ahiret saadeti diliyorum tüm tanıdıklarıma, ahiretleri iyi olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Mar 12:22

Ömer Poyraz

Puan: 1911

İçten, samimi.. Çok güzel ifade edilmiş, o bibirine giren hatıralar. Teşekkürler yazı için.

Emre Keleş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 3 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
19 Mar 15 03:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Emre Keleş

Puan: 470

Sakallı Bir Gencin Yakın Çevresi ile İmtihanı

Evet. Sakallı bir genç çevresi ile neden imtihan olur? Neden olsun ki böyle bir şey her insan istediği gibi yaşamakta sakal uzatmakta bıyık bırakmakta özgürdür. "Memlekette ifade özgürlüğü diye bir şey var kardeşim" diye dillere pelesenk olmuş koca bir yalan var malum. Doğru, insan kendini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde konuşur,giyinir,kuşanır,takınır takıştırır, süslenir saç sakal uzatır bırakır yani kısacası kimseye sıkıntı vermeden rahatsız etmeden yapacağı herhangi bir eylem, hareket kişinin kendisiyle alakalıdır. Fakat nedense kendisiyle alakası olmayan birçok insan bunun böyle olduğunu beylik laflarla beyan ederken bir taraftan da beğenmediği veya kendisinin hoşuna gitmediğini düşündüğü bir çok şeye müdahele etmekten kendini alamaz. Şimdi sakallı bir genç ve bu sakallı gencin sakalına müdahale etmekten kendisini alamayan yakın çevresi arasında geçenleri kısa kısa gözden geçirelim.

Bir yakın arkadaşının annesi

*Oğlum o sakallar ne ? Şey gibi olmuşsun

Genç

-Ney?

*Amaan ne bileyim ya..kes onları ne o öyle.

-Olur mu ya ben seviyorum. Hem daha uzayacak bunlar..

*Yazın düğünümüz var oraya böyle gelirsen vallahi çağırmam seni oğlumun düğününe.

-...?

Genç mahçup oldu ona mi yansın, böyle şaka mı olur (şakaysa tabi) şakaya mı yansın.

Velhasıl öyle böyle geçelim diyelim ama bunla biter mi? Son zamanlarda bazı kesimlerin kıyaslama yaparken dilinden düşürmediği popüler örgüt IŞID anılmadan meseleyi geçmek olur mu? Müslümanlık üzerinden bilip bilmediği her konu hakkında konuşup, herşey de kusur arayan kusuru da 'bende Müslümanım ama' dedikten sonra kendisinde kusur bulmayı kendisine hiç yakıştıramayıp yine kusuru Müslümanlık ta, dinde arayan arkadaş çevresi ve sakallı genç arasında geçen konuş(ama)malar..

*La oğlum şu şeyler var ya IŞID çiler. Onlara benzemişin...

- ..

*Adamlar ne katliam yaptı lan Allah diye diye kafa kesip duruyolar.

- ..

+Cihad yapuyolarmış gardaş.

*Bu nasıl Müslümanlık?

- ..

Evet bu kaçınılmaz cümlelere muhatap kalmazsa olmazdı zaten fakat konu sakaldan oraya nasıl geldi? Sakal mı daha eski yoksa IŞID mi? Sakal bırakıp cihad ettiklerini dünya ya katliam videoları servis ederek ilan eden IŞID mi yoksa savaş sonrasında dönüş yolunda ashabına söylediği rivayet edilen 'Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.' sözüyle cihadın

gerçek manasını anladığımız ve örnek almaya çalıştığımız peygamber (s.a.v) efendimiz mi cihad konusunda gösterilmesi ve konuşulması gereken örnek? Acaba bu yakın çevre bunları söylerken ağızlarından çıkan cümlelerin buralara ulaşabileceğini bilmiyorlar mi? Bu ayrımı yapamıyorlar mı? Yapamıyor veya bilmiyor iseler neden öğrenmek gibi bir çaba göstermedikleri gibi yakını olduğu bir kimseye bu tarz bir yaklaşımı ve söyledikleri sözleri kırıcı ve saygısızlık olabileceğini nezaket sinirini aşabileceği ve karşısındaki insanı üzebileceği ihtimalini ve daha hassas bir yaklaşım sergilemeleri gerekebileceğini düşünemiyorlar mı? Bu şekilde anlatılabilecek daha birçok örnek var bunların hepsini anlatmak mümkün değil belki ama bu tarz meseleler yüzünden toplum içinde sıkıntı çeken insan sayısı az değil. Bu tarz çevrelerin etkisi ve tepkileri ile uğraşmaktan yorulup yıpranan, vazgeçen de var sabır gösterip direnen de.

Arkadaşlara farklı bir öneri; acaba bu sakallı genç arkadaşlar kulaklarına bir küpe taksalar ve aynı çevrenin karşısına bir de öyle çıksalar sorun çözülür mü? Selametle.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Mar 20:57

Tecrübe etmeye gerek yok banko diyorsunuz :)

19 Mar 07:42

Bence problemi çözebilir. Hatta bir hafta kendilerine gelemezler :)