Ahmet Demi̇r

Türkiye Puanı

Turkuaz Kalem

Derecesi

26 [Toplam 1649 kişi]

Çocuklar gibi.
Türkiye
Emre Keleş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 16 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
19 Mar '15 06:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Sakallı Bir Gencin Yakın Çevresi Ile Imtihanı

Evet. Sakallı bir genç çevresi ile neden imtihan olur? Neden olsun ki böyle bir şey her insan istediği gibi yaşamakta sakal uzatmakta bıyık bırakmakta özgürdür. "Memlekette ifade özgürlüğü diye bir şey var kardeşim" diye dillere pelesenk olmuş koca bir yalan var malum. Doğru, insan kendini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde konuşur,giyinir,kuşanır,takınır takıştırır, süslenir saç sakal uzatır bırakır yani kısacası kimseye sıkıntı vermeden rahatsız etmeden yapacağı herhangi bir eylem, hareket kişinin kendisiyle alakalıdır. Fakat nedense kendisiyle alakası olmayan birçok insan bunun böyle olduğunu beylik laflarla beyan ederken bir taraftan da beğenmediği veya kendisinin hoşuna gitmediğini düşündüğü bir çok şeye müdahele etmekten kendini alamaz. Şimdi sakallı bir genç ve bu sakallı gencin sakalına müdahale etmekten kendisini alamayan yakın çevresi arasında geçenleri kısa kısa gözden geçirelim.

Bir yakın arkadaşının annesi

*Oğlum o sakallar ne ? Şey gibi olmuşsun

Genç

-Ney?

*Amaan ne bileyim ya..kes onları ne o öyle.

-Olur mu ya ben seviyorum. Hem daha uzayacak bunlar..

*Yazın düğünümüz var oraya böyle gelirsen vallahi çağırmam seni oğlumun düğününe.

-...?

Genç mahçup oldu ona mi yansın, böyle şaka mı olur (şakaysa tabi) şakaya mı yansın.

Velhasıl öyle böyle geçelim diyelim ama bunla biter mi? Son zamanlarda bazı kesimlerin kıyaslama yaparken dilinden düşürmediği popüler örgüt IŞID anılmadan meseleyi geçmek olur mu? Müslümanlık üzerinden bilip bilmediği her konu hakkında konuşup, herşey de kusur arayan kusuru da 'bende Müslümanım ama' dedikten sonra kendisinde kusur bulmayı kendisine hiç yakıştıramayıp yine kusuru Müslümanlık ta, dinde arayan arkadaş çevresi ve sakallı genç arasında geçen konuş(ama)malar..

*La oğlum şu şeyler var ya IŞID çiler. Onlara benzemişin...

- ..

*Adamlar ne katliam yaptı lan Allah diye diye kafa kesip duruyolar.

- ..

+Cihad yapuyolarmış gardaş.

*Bu nasıl Müslümanlık?

- ..

Evet bu kaçınılmaz cümlelere muhatap kalmazsa olmazdı zaten fakat konu sakaldan oraya nasıl geldi? Sakal mı daha eski yoksa IŞID mi? Sakal bırakıp cihad ettiklerini dünya ya katliam videoları servis ederek ilan eden IŞID mi yoksa savaş sonrasında dönüş yolunda ashabına söylediği rivayet edilen 'Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.' sözüyle cihadın

gerçek manasını anladığımız ve örnek almaya çalıştığımız peygamber (s.a.v) efendimiz mi cihad konusunda gösterilmesi ve konuşulması gereken örnek? Acaba bu yakın çevre bunları söylerken ağızlarından çıkan cümlelerin buralara ulaşabileceğini bilmiyorlar mi? Bu ayrımı yapamıyorlar mı? Yapamıyor veya bilmiyor iseler neden öğrenmek gibi bir çaba göstermedikleri gibi yakını olduğu bir kimseye bu tarz bir yaklaşımı ve söyledikleri sözleri kırıcı ve saygısızlık olabileceğini nezaket sinirini aşabileceği ve karşısındaki insanı üzebileceği ihtimalini ve daha hassas bir yaklaşım sergilemeleri gerekebileceğini düşünemiyorlar mı? Bu şekilde anlatılabilecek daha birçok örnek var bunların hepsini anlatmak mümkün değil belki ama bu tarz meseleler yüzünden toplum içinde sıkıntı çeken insan sayısı az değil. Bu tarz çevrelerin etkisi ve tepkileri ile uğraşmaktan yorulup yıpranan, vazgeçen de var sabır gösterip direnen de.

Arkadaşlara farklı bir öneri; acaba bu sakallı genç arkadaşlar kulaklarına bir küpe taksalar ve aynı çevrenin karşısına bir de öyle çıksalar sorun çözülür mü? Selametle.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

20 Mar '15 23:57

Tecrübe etmeye gerek yok banko diyorsunuz :)

CEVAPLA
19 Mar '15 10:42

Bence problemi çözebilir. Hatta bir hafta kendilerine gelemezler :)

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 8 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 Şub '15 00:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İç Güvenlik Yasası ve Süleyman Şah Operasyonu

İç Güvenlik yasasına karşı muhalefetin duruşunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Daha 3-4 ay öncesine kadar, hükumetin doğuda yol kesenlere, kimlik soranlara karşı "yumuşak" bir tavır içerisinde olduğunu söyleyenler, bugün "molotofun silah sayılması" ile ilgili kanun tasarısı karşısında "özgürlük" şarkısı söylüyorlar.

Şimdi de Süleyman Şah türbesinin taşınması ile ilgili muhalefetin açıklamalarını dinliyoruz. Bunun bir geri çekilme olup olmadığını bilmiyorum ama muhalefetin "İç Güvenlik Yasası"na karşı tavrından dolayı, onların bu "yenilgi" iddialarının bilindik muhalefet refleksi olduğunu düşünüyorum.

Sonuç, muhalefet etmenin de bir stratejisi olmalı..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

25 Şub '15 00:52

Haklısınız. Yalnız ne zamana kadar böyle olacak merak ediyorum. Bu bakış açısı sürdürülebilir olamaz.

CEVAPLA
24 Şub '15 04:11

Bizdeki muhalefetin refleksi her zaman doğru-yanlış mehasebesi yapmadan hükümetin ak dediğine kara, kara dediğine ak demek olmustur.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 10 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Şub '15 18:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Bu Sabah İstanbul

Hava oldukça soğuk. Arabaların üzerinde yaklaşık 10 cm kar var. Geçen haftakinin aksine, havanın daha soğuk olmasından dolayı kar toz halinde. Hava bu sıcaklıkta kalırsa yağan kar tutmaya devam eder.

Bakalım gün sonunda durum nasıl olacak.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

18 Şub '15 18:42

Kar 10 cm'yi geçeli çok oldu buralarda. Hiç bir pislik gözükmüyor ortalarda her yer tertemiz, her yer bembeyaz. Öğlen baktım kar kaliteli, kartopu oynamaya müsait. Okullar yarın da tatil. Hava da izin verirse güzel bir hatıra olacak İstanbul için.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 9 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Şub '15 00:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Keşkek Çorbası ve Başkanlık Sistemi

Olmuş bir vakadır. Evin dedesi ocağın başında uyuklamakta. Ocakta ise keşkek çorbası, yavaş yavaş pişmektedir. Bir ara evin gelinlerinden biri gelir, çorbaya bir miktar tuz atar. Aradan kısa bir zaman geçer. Evin diğer gelini de odaya gelir ve çorbaya tuz atar. Arada bir gözlerini açan dede, olanlardan habersiz değildir. Nihayet o da oturduğu yerden kalkar, o da çorbaya bir miktar tuz atar.

Akşam sofra kurulmuş, dede ve gelinleri sofraya oturmuş, çorba ortaya konmuştur. Herkes bir kaşık sallar çorbaya. Çorbanın tadını alan, birbirinin yüzüne bakar. Dede birinci gelinine döner: "Sen geldin, çorbanın tadına bakmadan tuz attın", sonra diğer gelinine döner: "Sen geldin, sen de tadına bakmadan çorbaya tuz attın" der, "Kalktım, bir de ben attım."

Bugünlerin sıcak konusu, başkanlık sistemi. Belki mevcut güçlü hükumet döneminde pek eksikliğini hissetmiyoruz ama tekrar koalisyonlara dönersek dede ve gelinlerinden farkımız kalmayabilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

08 Şub '15 22:50

Bir denemek lazım diyorsunuz kısaca

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 5 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Şub '15 18:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Kayak Merakı

Köyde çocukların en büyük keyiflerinde biri kayak yapmaktır. Bunun için minimum gerekler, uygun bir tepe, bir çift yazlık naylon bayan ayakkabısı ve bir çift çomak. Ayakkabıları giyip çömelir ve kendinizi tepeden aşağı bırakırsınız, çomaklarınız sizin hem freniniz hem de direksiyonunuz olur. Biraz hallice olanların, erik ağacından yapılmış kayakları vardır. Erik ağacı, hem dayanıklı hem de pürüzsüz olduğu için iyi bir sürüş keyfi verir :)

Artık geriye sadece çocukların peşine takılıp, onların yol yaptığı pistlerde eller buz tutuncaya kadar eğlenmek kalır. Orta üstü seviyeydim ben, ayakkabısı ile ayakta son sürat kayan birkaç çocuk hatırlıyorum (Eğer bu çocuklar yetiştirilmiş olsa rahatlıkla olimpiyat sporcusu olabilirdi bence).

...

Çekirdekten yetişmiş bir kayakçı olarak (!) birkaç "skiing" videosu izledikten sonra bir sabah vakti Uludağ'a yola çıktım. Öğleye doğru Uludağ'a vardığımda hafif bir yağmur vardı.

Ne kadar zor olabilirdiki, uygun bir pistten, aşağıya doğru inecek ve hızımı kesmek için de sağa sola spinler atacaktım. İlk inişimi zar zor tamamlayabildim, 5-10 düşüşten sonra, manevra yapmak o kadar zor bir hale geldiki, dizlerimde güç kalmadı. Gücümü zorlayarak ve bir defa da pistten çıkararak inişi tamamladım.

İkinci iniş için çıktığımda, çaktırmadan, bir eğitmenin öğrencisine gösterdiklerine ve söylediklerine dikkat kesildim. Bu işin bir püf noktası olmalıydı.

Günü 5 iniş, biri tehlikeli olmak üzere 30'un üzerinde düşüş, bir defa ağaca çarpma tehlikesi, 1 kişinin üzerine kapaklanma ve 1 kişiyi süpürme hareketiyle devirme ile tamamladım. Uygun kıyafetlerle gitmediğimden üzerim su gibi olmuştu.

Düşüşlerimin acısı döndükten sonra ortaya çıktı ve 1 hafta ağrı çektim. Sakatlanmaktan şüphelenip doktora gittim, şükür bir sakatlığım yoktu.

Birkaç kez daha gittim kayak merkezlerine. Her gidişimde biraz daha geliştirdim kendimi. Kolay pistlerden değil, zor olanlardardan da indim. Fakat iyi bir kayakçı olmaya daha çok uzağım. Birkaç yıldır da pek fırsat bulamıyorum zaten.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 14 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Oca '15 00:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Yürek Yakan Mekanik Kazalar

Herkesin çocuklukta yaşadığı bazı üzüntüleri vardır. Benimki, düğün arabalarından dağıtılan zarflardan bir türlü nasiplenememekti. Her başarısızlık sonucu, bir kenara çekilip dudaklarımı büker, oracıkta kalakalırdım: "Gene alamadım."

Neyse, anlatmak istediğim konuya geleyim. İnsan, et ve kemikten; makina, motor ve bilimum mekanik teçhizat ise demirdendir. Aradaki devasa farktan dolayı, bunlardan meydana gelen kazalar beni çok etkiler. Örneğin, 1-2 yıl önce Sakarya'da bir üniversiteli genç kızın eğlence merkezindeki go-kart kazası sonucu feci bir şekilde ölümü. Ya da geçen yaz, bir düğün konvoyunun yolunu kesen ve para alamayınca taşkınlık çıkaran ve sonucunda camdan başını çıkararan damadın, iki arabanın arasında kalmasıyla sonuçlanan acı kaza. Beni çok etkileyen kazalardan bazılarıdır.

Bu kazaları öğrendiğimde, zihnimi yoklayıp eğitim hayatım boyunca "Mekanik araç ve gereçlerle şaka olmaz, insan vücudunun bunlarla teması ölümcüldür" diyen bir ders aldım mı diye düşünürüm. Bize eğitim hayatımızda vurgulu bir şekilde "hiçbir suretle, başınızı arabanın camından dışarı çıkarmayın, duran araçların arasından geçmeyin, ya da mekanik dönen bir dişlinin yanında atkınızı takmayın" diye öğretildiğini hatırlamıyorum.

Yolda giderken bir serseri kurşunun hedefi olabilirsiniz. Veya sokakta yürürken başınıza saksı düşebilir. Hatta bir saldırıya da maruz kalabilirsiniz. Ama bence bunların hiçbiri yukarıdakilere benzer kazalardan daha acıklı değildir. Çocuklar yukarıdaki kazalara karşı görsel eğitim metodları da kullanılarak özel olarak eğitilmelidir bence.

Haa, bana gelince. Bir seferinde gelin arabasından para almaya çok yaklaşmıştım. Dananın kuyruğunu koparmak için yolu ince bir ağaç dalı ile trafiğe kapattım. Gelin arabası durdu. Ağaç dalını çekersem para vereceklerini söylediler. Fakat ağaç dalını çektiğim gibi kandırıkçı şoförün gaza basması bir oldu :(

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

30 Oca '15 16:28

Eger damat olmak gibi bir olasılığım olsaydı şu son paragrafı okuduktan sonra gelin arabasının yolunu kesen hiçbir çocuğu boş çevirmezdim. :)

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 5 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca '15 06:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Bir Aceminin İstanbul Trafiğine Adaptasyonu

Birkaç yıl önce bir arkadaşım aradı. İlk arabasını yeni almıştı. Ağzından kötü bir söz çıktığına hiç şahit olmadığım arkadaşım sordu "Abi, trafikte ben çileden çıkıyorum, sana da oluyor mu?". Şaşırdım. O zamanlar ben de yavaş yavaş İstanbul trafiğine girer olmuştum.

Bir süre sonra arkadaşımın ne demek istediğini trafikte yaşadığım birkaç gerilimle anladım. Trafiğin şakası yoktu. Forumlarda insanların trafikte yaşadıkları hikayeleri okudum. İleri sürüş teknikleri ile ilgili yazılara baktım. Hatta "rajon"u öğrenirim ümidiyle arabada hep "Trafik Radyo"yu dinler oldum: Birinci köprü trafiğinin Çamlıca yokuşunda başladığını, Tekstilkent'deki trafik durumunu ve hatta hiç gitmediğim halde Göktürk yolunun tehlikeli olduğunu..

Bize ehliyet alırken takip mesafesinin Hız / 2 metre olduğunu söylediler mesela. Takip mesafesinde iken arkamdan selektör yapanlara deliriyordum. Bir de 2 km geriden geldiği halde selektör yapanlar vardı, beni güldürüyorlardı. Bir seferinde 155'i aradım "Memur Bey, filanca yerdeyim, filanca istikametine doğru yolun orta şeridinde gidiyorum. Takip mesafesinde gittiğim halde filanca şirkete ait otobüs firması rahatsızlık verdi". Başka bir zaman ise bir filoyu arayıp "Filanca plakalı tırınız şu mevkide tehlikeli bir şekilde önüme kırdı". Ve buna benzer olaylar.

Dedem almanya emeklisidir. Mevzu trafik olunca bir alman polisinin kendisine şunu söylediğini söyler: "Ehliyet aldım diye kendini şoför oldum zannetme. İyi bir şoför ancak 100 bin km'de olunur. 100 bin km ise bir arabanın yarı ömrüdür". Buna göre, şimdiye kadar 50 bin km yapmış birisi olarak yarım şoför olduğumu söyleyebilirim :)

Artık trafikte daha az problem yaşıyorum. Önümde makas atanları görmezden geliyorum. Sağ tarafımdan kaynak yapanlarla inatlaşmıyorum. Takip mesafemi biraz azalttım ama yine de bazen selektör yapanlarla karşılaşabiliyorum.

Darısı acemilerin başına..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 11 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
25 Oca '15 06:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Benim Gözümde Afrika

Afrika deyince gözümün önüne Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün programının fragmanı gelir: Bataklığa batmış bir çocuk ve etrafındaki çaresiz insanlar.

Afrika, aslında çaresizlik kelimesine eş anlam olabilecek bir kelimedir, bir isim olmaktan, hele bir kıta ismi olmaktan öte bir sıfattır, zavallıdır. Açlık, yoksulluk, iç savaşlar ve diğerleri.

Peki biz Afrika'nın neresindeyiz. Batı gibi samimi (!) miyiz? Yoksa mış gibi mi yapıyoruz.

Bence bunu kestirmek çok zor. Tarihimize baktığımızda, Afrika üzerinde bir sömürgeciliğimizden pek söz açılmıyor. Ama diğer taraftan, sanki afrikalılar, avrupalılardan da pek şikayetçi değil gibi. Fransızca konuşuyorlar, onlarla ilişki kurmaya çalışıyorlar ve belki onlara özeniyorlar. Sanki avrupalılar da sömürmemiş.

Belki de elleri mahkum. Zayıf olmak, çaresiz olmak belki de affedilemeyecek bir suç. Öyle bir suç ki, ona kıyasla, her türlü haksızlık ve zulüm aslında bir iyilik. Öyle bir suç ki, birileri gelir senin halkını taa Amerika'lara köle olarak götürür, senin yer altı zenginlikleri talan eder ama sen bir mahkemeye çıkartıldığında suçunu itiraf edersin: "Suçumu itiraf ediyorum Hakim Bey, çünkü ben zayıfım" der gibi.

Özgüveni dip yapmış bir milletin, ortaya çıkıp "filanca bizi sömürdü", "zenginliklerimiz talan edildi" demesi garip olurdu zaten. Her günü bir hayatta kalma mücadelesi olan bir insan, geçmişi ve geleceği konuşmak yerine gününü kurtarmaya odaklanması gerekmez mi?

Peki Türkiye, Afrika'ya ne verebilir. Somali'de açtığımız su kuyuları, çöp öğütme makineleri, hastane gibi projeler Afrika'ya çare olur mu? Bence hayır. Çünkü Türkiye'nin belli bir kapasitesi var, belki bir nebze iyileşmelere vesile olabilir ama kalıcı bir çözüm ancak onların kendi çabaları ile olabilir.

Ama belki bir vizyon verebiliriz. Ve belki bu bile çok değerli bir hizmet olur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

25 Oca '15 13:57

Dunyada gecerli tek kanun orman kanunudur. Kurtlar kuzulari yer, guclu olan zayif olani dover. Birlesmis Milletler, vs. hicbiri bu kanunun ustunde degil. Dolayisiyla hayatta kalmak icin guclu olacaksin. Dunyada oynanan tiyatroya inanmayacaksin.

CEVAPLA