Ahmet Demi̇r

Türkiye Puanı

Turkuaz Kalem

Derecesi

26 [Toplam 1649 kişi]

Çocuklar gibi.
Türkiye
Ahmet Demi̇r yazdı, 18 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
10 Oca '16 16:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Amerika Dedikleri

Bizi hava alanında içinde türkçe "Hoşgeldiniz" de yazan ışıklı bir levha karşıladı. Pasaport kontrolü yapılan bölüme yönlendirildik. Sıkıntıdan ıslık çalan siyahi polisin sırasına girmek yerine, daha çok ev hanımı görüntüsü veren bayan polisin sırasına geçtik. Tepeden bakan ve "Niye geldiniz" havasında olan bir karşılama beklerken gayet kibar ve mütevazi bir şekilde karşılandık. Avrupa ülkelerine kıyasla kesinlikle daha sıcak bir karşılamaydı bu.

Hava alanından çıkıp Yeni Dünya'ya şöyle bir baktığımızda dikkatimizi çeken ilk şey uçsuz bucaksız dört bir yanda görünen araba park alanları ve katlı otoparklar oldu.

Flybus dedikleri otobüsle metroya, metrodan da şehir merkezine ulaştık. Metronun oldukça konforsuz ve nispeten kirli oluşu gözümüzden kaçmadı. Zemini kaplayan halıflex neredeyse siyahlaşmış, yere atılmış gazete sayfaları ile kötü bir görüntü veriyordu. Süper devletin başkent metrosu daha iyi olmalıydı. Metrodan şehir merkezine gelişimiz oldukça uzun sürdü.

Caddelerde dikkatimi çeken en önemli unsur afrikalı amerikalarının çokluğu oldu. Obama'nın sosyal bir proje olduğunu düşünen ben, bu kadar kişinin oy potansiyelini düşününce fikir değiştirdim. Neredeyse her yerde onlar vardı, metro güvenliğinde, marketlerde, otel resepsiyonunda ve bilimum hizmet köşelerinde. Sanki biraz da kabaydılar, ciddi ve asabi bir görünümleri vardı. Toplumda bir itilmişlik mi yaşıyorlardı, yoksa Beyaz Sarayda bir siyahinin oturmasından burunları havada mıydı, anlayamadım.

Metroda ve bazı yerlerde geçen uyarı levhalarındaki ifadeler çok sertti. Örneğin metrodaki bir levhada "kurallara uymazsanız para ve hapis cezasına çarptırılırsınız" şeklinde bir uyarı vardı. Bizde olsa, sadece "gereksiz yere fren kolunu çekmeyin" yazardı mesela. Metro kapısı kapanırken yapılan otomatik ses kaydındaki bayanın "Get back (Geri çekilin)" diyen sesinde bile asabi bir tonlama vardı. Otelde de sigara ile ilgili uyarılarında buna benzer ifadeler gördüm.

Kapitalizmi damarlarında hissedeceksin diyenler olmuştu. Açıkçası bunu çok hissedemedim. Tamam, metroda caddelerde bir koşuşturma vardı ama insanlar bana çok da sıkıntı çekiyorlar gibi gelmedi. Cefakar Anadolu insanı için vız gelir tırıs giderdi bu koşuşturma.

Şehir, özellikle biraz dışarı doğru çıktığınızda oldukça yeşil görünüyordu. Geniş caddeler, geniş kaldırımlar, müstakil evler ve binalar, arazi şartlarının da uygun olmasından dolayı düzenli bir görüntüyle ovayı kaplamıştı. Geniş cadde boyunca yer yer araba galerileri göze çarpıyordu, satılık arabalar çimler de dahil her heri kaplamıştı.

Otelin banyo musluğunda sadece sıcaklık ayarlanabiliyordu, suyu azaltmak mümkün değildi. Şehirde su sıkıntısı yoktu anlaşılan.

Hava temizdi. Neredeyse bir yaylada geceyi geçirmiş gibi dinç uyanıyordu insan. Çevrede geniş yapraklı, çınar benzeri ağaçlar vardı zaten. Havadaki nem ve sis hali, okyanustan gelen güçlü buharlaşmanın etkisi olmalıydı. Şehir, bir gün açıkken, ertesi gün garip bir sisin kapladığı nemli ama yumuşak bir havaya dönüşebiliyordu.

Buraya gelip de Beyaz Saray'ı görmeden olmazdı. Meşhur Pensilvanya caddesinin başına gelince, caddenin araç trafiğe kapalı olduğu gördüm, olası bir bombalı saldırıyı önlemek için Ankara Başkonsolosluğunda olduğu gibi kısa demir direklerle önleme yapmışlardı. Caddenin başında büyük bir polis arabasının yanına dikilmiş, göğsünde büyük harflerle Gizli Servis yazan bir polisin yanından geçtim. Cadde geniş bir caddeydi. Caddenin başında Beyaz Saraydan önce yönetim binası olarak kullanılan yine tarihi bir bina vardı. Akşam sporu için koşu yapan, işten dönen insanlar göze çarpıyordu. Caddenin genişliğine kıyasla, çok da fazla insan yoktu. Beyaz sarayın önüne geldiğimizde tek değişiklik, kaldırımlara konan polis bariyerleri ve kaldırım boyunca nöbet tutan polislerdi. Cadde üzerindeki tek araç, üzerinde Park Kontrolü yazan ve içi görünmeyen geniş bir panelvandı, ortada araç falan olmadığına göre park kontrolü için beklemediği açıktı. Beyaz Sarayın önünde biraz oyalandıktan ve birkaç fotoğraf çektikten sonra cadde boyu yürümeye devam ettim. Caddenin sonunda ve Beyaz Saraya komşu yine tarihi bir binada Hazine Bakanlığının binası vardı. Böylesine kapitalist bir ülkede paranın merkezde olması normal olmalıydı. Caddenin bittiği yerde ve insan selinin başladığı yerde kovboy filmlerindeki çiflik hanımı görünümündeki bir kadın elindeki telefonundan çıkan müzik eşlinde opera parçası söylüyordu. Önünde çiçeklerle süslenmiş bir küçük bir sepet vardı. Parça oldukça ağır ve yavaş bir ritimde, sesi ise oldukça güçlü çıkıyordu. Bir baba cüzdanından 5 dolar çıkarıp oğluna verdi, çocuk parayı sepete attı, kadın parçasına ara vermeden tiyatrocu selamıyla çocuğu selamladı.

Birkaç kez adres-yer sorma ihtiyacı hissettik. Müslüman zenciler oldukça yardımseverdi, haritada gideceğimiz yeri işaretleyip verenler de oldu. Beyaz amerikalılardan da yardımsever olanlar vardı.

Özetlemek gerekirse, Konya gibi ovada kurulmuş bir şehir düşünün, şimdi bu şehre İstanbul'un 18. yy binalarını taşıyın, sonra Bursa'daki ne kadar geniş yapraklı ağaç varsa bu ovaya dağıtın, bir de Adana'nın nemli havasını getirirseniz işte bu Amerika oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

13 Oca '16 04:08

Zenci kelimesini kullanmamaya çalıştım aslında ama yine de farkında olmadan çıkmış.

CEVAPLA
12 Oca '16 00:30

Soyadı benzerliğimizi yeni fark ettim. Yazida siyahi, zenci ve afrikali amerikali tabirleri kullaniyorsunuz. Bilincli olarak mi cesitlendirdiniz?

CEVAPLA
11 Oca '16 18:06

Ben de çok severim Adana'nın havasını.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 141 kez açıldı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eki '15 13:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Çocukluğumun Çizgi Filmleri ve Uçan Kaz

Çocukluk, insanın anavatanı demişler. Bu anavatanda çocuk, bilinmez bir dünyanın içinde kendi dünyasında yaşar. Çizgi filmler, henüz bilinmeyen bu gizemli dünyanın ipuçlarını vermiştir bize. Zaten 3-5 yaşında bir çocuğu televizyona kilitleyen de budur zannımca.

Uçak Kaz, benim ilk tanıştığım çizgi filmdir. Bir büyücünün parmak büyüklüğüne küçülttüğü bir çocuk, bir kaz sürüsünün sırtında dünyayı dolaşır, her bölümde yeni yerler keşfeder, problemler çözer. Siyah-beyaz televizyonda ve çizgi kalitesi olarak şimdikilere göre çok sade olan bu çizgi film, benim cumartesi sabahlarını iple çekmeme sebeptir.

Son bölümde, normal haline geri dönen çocuk, kazlarla vedalaşır. Gözlerinden yaşlar boşalır. Dostluk, sevgi, doğruluk gibi mesajlar vermesinin yanı sıra ayrılık duygusunu da vererek noktalanır çizgi film. Bence duygusallığın çok da fayda vermediği dünyayı öğrenmek için yanlış bir giriştir bu :)

Bunun yerine bol savaşlı Voltan ile çizgi film kariyerine başlamak daha doğru olabilir. Uçan Kaz'dan sonra hatırladığım ikinci çizgi film budur. 5 tane robot aslan vardır, siyah, kırmızı, yeşil, sarı ve mavi renlerde. Birleştiklerinde Voltan'ı oluştururlar ki, dilimize "voltranı Oluşturmak" deyimini sokmuştur. Birleşerek çetin düşmanları yenebildiklerinden dolayı birlik ve beraberliğe vurgu yapan bir çizgi filmdir. Bu coğrafyanın çocuklarının izlemesi faydalı olabilir.

Daha sonra, daha modern çizgi film üretme teknikleriyle geliştirilmiş olan He-man gelir. Bu çizgi film, "iyiler her zaman kazanır" der. Zira İskeletor'da vücut bulmuş kötülük, her bölümün sonunda hezimete uğrar. Bana sorarsanız, bu çizgi film aynı zamanda kötülerin azmini anlatır. Her bölümde burnu sürten İskeletor, yenilen pehlivan misali, bir türlü yenilgiyi kabul etmez, her bölümün başında yüksek bir özgüven ve emin adımlarla tekrar işe koyulur. Gerçekten taktire şayan bir azimdir bu. İyilerin kazanması ise bakış açısına bağlıdır bence.

Başka çizgi filmler de var aklımda ama bu üçü kadar iz bırakmamış bende. İki köstebeğin meceralarını anlatıldığı biz çizgi film, antik bir dünyada bir anka kuşuyla uçan Esteban, sonu bir türlü gelmeyen sahaların yıldızı Toshiboso, korkulu çizgi film Clementine, hatırladıklarım. Bunların içinde sadece bir tane türk çizgi film hatırlıyorum, "Abdullah" isminde.

Şimdiki çocukların gözünde Pepe ne ise, benim gözümde Uçan Kaz'daki çocuk odur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 14 kez açıldı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ağu '15 07:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İstanbul İlk Tanışma

Yıl, 1980 küsür. İlkokul birinci sınıfı pekiyi ile geçtim ve karne hediyesi olarak dedemle İstanbul'a gittik. Dedem, o yıllarda mal almak için zaman zaman İstanbul'a gider gelirdi. Benimse köyden ilk çıkışım olacaktı.

Otobüse bindik, koltuk numaralarımız 15-16. Dedem, bu koltukların seyahat için en iyi koltuklar olduğunu söyledi. O zamanlar Maraton, Prenses gibi otobüs modelleri; Gazanfer Bilge (Eski olimpiyat şampiyonu güreşçi) gibi otobüs firmaları vardı. Dedem otobüs şoförünü işaret ederek "Bu Kaptan" dedi, beyaz gömlekli, güneş gözlüklü bir adamdı. Elleri, şimdikilere göre çok daha büyük olan beyaz deri kaplı direksiyon üzerindeydi. Oldukça karizmatikti.

Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a yaklaştık. Hatırladığım ilk yer Sakarya'nın Hendek ilçesidir: Dedem, bomboş arazideki küçücük bir tepeye işaret ederek "Burası Hendek" dedi. Gözlerimle uzun bir süre hendek aradım ama ortada hendek falan yoktu. Hatırladığım ikinci şey ise kıyı boyunca sıralanmış irili ufaklı tekneler, burası muhtemelen Kocaeli'ydi. Daha çok bir balıkçı kasabası görünümündeydi ve oldukça güzel görünüyorlardı. Nihayet İstanbul'a geldik. Boğazdan geçişimizi hatırlıyorum ve etrafa bakışımı.

Gün boyu Eminönü ve Karaköy civarındaki hanları gezdik. Bir sürü dükkana girdik. Buralardaki esnaf bana çikolata ve gazoz ikram ettiler. Benim ise en çok bisikletler çekti dikkatimi, lakin dedeme aldıramadım.

Bir defa da vapura bindik. Ben en uçta ayaktayım ve kafamı uzatarak denizi bakıyorum, vapur limanda ve henüz yola çıkmamış, doğal olarak sallanıyor. Dedemin "Oğlum, orada dikilme, gemiyi sallıyorsun, buraya gel" dediğini hatırlıyorum. Meğerse espiriymiş :)

O zamanlar hayvanat bahçesi Topkapı'nın altındaki Gülhane Parkındaymış. Dedemle oraya gittik, fakat 5'ten sonra kapanıyormuş, kapısından geri döndük. Bir de tarihi bir camiye gittik. Burada güvercinlere buğday attık.

Dedemin bir arkadaşını ziyarete gittik. Gittiğimiz yer bir mahalleydi, çocuklar yol kenarındaki geniş alanda maç yapıyorlar. Evlerin ekseriyeti bir veya iki katlı, özellikle tek katlı yan yana dizilmiş evler dikkatimi çekiyor. Birisinin penceresinden diğerine rahatlıkla geçebilirsiniz. Ben dedemi takip ediyorum, bu şekilde baya bir yürüyoruz ve ben takip ettiğim kişinin dedem olmadığını farkediyorum, meğerse benzer paltolu olduğundan karıştırmışım. Büyük bir şok hali. Oradan oraya koşmaya başlıyorum, korkuyla insanların arasından geçip dedemi bulmaya çalışıyorum. Bir sokaktan öbürüne koşuyorum ama her sokak birbirinin aynısı gibi. Artık boğazım düğümlendi ve gözlerimde yaşlar belirmeye başladı ki bir abla benim bileğimden tutup sürüklemeye başladı. Meğerse o arada benim olmadığımı fark etmişler ve çevredekilere haber vermişler, o abla da beni bulmuş. Bu olay üzerine dedem, gömleğimin cebine kimlik belgemi ve bir not içeren bir kağıt iliştirdi ve kaybolursam olduğum yerden ayrılmamaı söyledi. Artık önde ben, arkada dedem, bir süre daha hanları dolaştık. Yıllar sonra kaybolduğum yerin Feriköy olduğunu öğrendim.

İstanbul'da olmak bu bir-iki günden sonra bana sıkıntı vermeye başladı. Bir an önce geri dönmek istedim. Dedem, işlerini yarıda mı kesti bilmiyorum ama üçüncü gün geri döndük.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 15 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Tem '15 07:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Köyde Bir Cuma Günü

Bu yıl iznimin bir kısmını gözden ırak uzak bir köyde geçiriyorum. Burada deniz, kum yok; toprak, güneş ve karşıda dağlar, tepeler var. Zamanımın büyük bir kısmında köy evindeyim, akşama doğru güneş etkisini kaybettiğinde en yakın tepeye doğru bir yürüyüş ve geri dönüş. Serin geceler ve ferah bir hava var burada. Sabahları İstanbul'a göre daha dinç kalkıyorum.

Bugün cuma namazı için köyün camisine gittim. Biraz geç kaldığım için ancak ayakkabı raflarının dibinde yer bulabildim, oraya çöktüm. Köy hali, insanlar çalıştığı için giyim-kuşamları ekseriyetle özensiz görünüyor. Pantolonunun paçalarını çorabının içine sokmuş, pantolonu çizgi çizgi olmuş bir amcanın hemen arkasındayım. Cemaatten bazıları daha önce görmedikleri bu simaya çaktırarak dümdük bakıyorlar. Bense onları görmüyormuş gibi yapıyorum.

Köyde bir ölen olmuş, cuma namazından sonra cenaze namazı kılınacağını öğreniyorum. Farzı ve sünneti kıldıktan sonra dışarı çıktım ama insanların çoğu içeride, caminin arka bölümüne yöneldiler. Pencereden o bölüme baktığımda cemaatin yerde, tepsilerde pilav yediklerini görüyorum. Bu, ölen hatun kişinin hayrı için verilen yemek. Kimse beni içeri buyur etmedi, ben de tanımadığım insanların arasında pilav yemek istemedim açıkçası. Birinin yanına yanaşıyorum.

- Abi, burada yemekten sonra mı cenaze namazı kılıyorsunuz.

Umursamaz bir şekilde evet manasında kafasını sallıyor, ya bu gelen yabancıyı gözü hiç tutmadı, ya da çok dalgın.

Yemeğin ne zaman biteceğini kestiremeyen ben, geri dönmek üzere eve doğru yürüyorum ama yarı yolda karar değiştirdim, cenaze namazını kılmadan eve gitmeye gönlüm razı gelmedi. "Madem buralara kadar geldik, cenaza namazını da kılmak lazım."

Tekrar caminin avlusundayım. Yemek bir türlü bitmiyor, güneş çok şiddetli, insanlar teker teker camiden çıkıyor. Gövdeyi dışarı atanların önemli bir kısmı sigaraya sarılıyor. Nihayet bir süre sonra yaşlıca bir amca insanları ön tarafta olan mevtanın olduğu yere çağırdı. Caminin içinde elindeki son ekmek parçasını da aceleyle ağzına tıkan biri görüyorum. Yolun hemen kenarındaki genişçe bir bahçe duvarına hoparlörü ile çıkmış başka bir amca, insanları yönlendiriyor. Nihayet mikrofonu benim arkalardan göremediğim imam aldı, helallik diledi, namaz başladı başlayacak, arka taraflarda hala gelmemiş, laf yapan insanlar var. Bir amca bağırıyor:

- Söndürün şu sigaraları, çabuk olun.

İmam tekbiri verdi, cenaze namazı başladı ve 4 tekbirle bitti.

Kalabalık bu kez ileriye doğru yöneldi, istikamet köy mezarlığı, benim görevim ise bitti. Kenara çekildim ve kalabalık ileriye gittikten sonra eve doğru yola koyuldum.

Burada İstanbul'un trafiği, kalabalığı, basık havası yok. Akşama doğru köyün dışına bir yürüyüş yapıyorum, yolda nadiren insanlar görüyorum, yabancı olduğumu görüyorlar ama birşey de sormuyorlar. Yanımdan seyrek geçen arabalardan bazıları korna çalarak selam veriyor.

Nihayet güneş tepenin arkasına geçti ve görünmez oldu. Hava birazdan kararacak, geri dönüyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 18 kez açıldı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Tem '15 13:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Köyde Ramazan Başkadır

Biz köyden şehre gelmiş insanlar olarak köydeki birçok şeyle beraber Ramazanını da özler olduk. Hani neredeyse şu İstanbul'da Ramazan ayında mıyız, yoksa normal bir ayda mıyız belli değil.

Belki dışarıdan bakanlar, biz İstanbul'da yaşayanları her gün Sultanahmet'de iftara gittiğimizi, bir ayağımızın Eyüp'te olduğunu sanabilirler. Hiç de öyle değil. Her gün boğazda gezmediğimiz gibi bu da ondan farklı değil.

Halbuki köydeyken öyle miydi? Ayrı bir tadı, havası, akışı vardı Ramazan'ın. Gece sahura kalktığınız andan, taa teravih sonrasına kadar farklı bir hava.

Ramazan ayı yazın da kışın da güzeldir köyde. Kış ayları zaten "yatış" aylarıdır. Bir de üzerine gündüzlerin kısa olması oruç tutmayı çok kolaylaştırır. Bahar aylarında da durum çok farklı değildir aslında. Yazları özellikle bir de "iş zamanına" denk geldiyse Ramazan, biraz zorlar. Nitekim sıcağın altında ter dökmek, hayvanları gütmek, harman yapmak, ot toplamak gerekir. Gerçi artık o da eskidendi, şimdilerde harman yapmak diye birşey kalmadı, eskiden yerine göre bir ay süren güz işleri artık bir-iki günde insan eli değmeden yapılır hale geldi. Hayvancılık da hakeza, köydekiler de bu manada şehirli oldu diyebiliriz.

Köyde Ramazan'ın en büyük farklılığı iftarda olur. Her akşam bir ev iftar verir ay boyunca. İftar yeri köy büyükse camidir, küçükse iftar verenin evi olur. Köydeki herkes davetlidir bu sofraya. Fakat ev sahibi zor durumda kalmasın diye her haneden bir kişi gider, iki-üç kişi pek gidilmez. Sofranın onur konuğu köyün imamıdır. Zaten bir o iftar vermez :) Hatta bazen iftara ezanı okuyup gelir ki o gelmeden yemek başlamaz.

Sofrada her şey bulunur, mevsimine göre ful artı fuldur. Sofranın kralı, sezonuna göre gelen et yemeğidir ki herkes kendini buna hazırlar. Önce ortaya çorba tenceresi konur, herkes şakadan kaşık sallamaya başlar. Kimse çorbaya yüklenip, karnını doyurmak istemez, kendisini sonradan gelecek "et yemeğine" hazırlar. Genelde çorba da tam olarak bitmez zaten. Ortaya et yemeği koca bir tepsi ile sofraya oturtulduğunda mücadele başlar. Kimse geri kalmadan kısa bir zamanda bitecek bu yemekten yeteri kadar nasiplenmeye çalışır. Bununla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Köyün imamı ve ahalisi her akşam gittikleri böyle iftarlarda, sofraya ne zaman et gelse, köyün imamına "Hocam, Hazreti İsa nasıl göğe kaldırılmıştır" veya "Hocam, Hazreti Yusuf Mısır'a nasıl sultan olmuştur." şeklinde bir soru gelirmiş. Hoca başlarmış anlatmaya, şöyle oldu, böyle oldu, şöyleyken böyle derken hoca bir bakarmış et yemeği bitmiş. Bu şekilde bir olmuş, iki olmuş, yine bir akşam sofraya et konduğunda "Hocam, Hazreti Musa Tur Dağını nasıl çıkmıştır." diye bir soru gelince hoca durumu çakmış, "Gitti ve geldi" deyip yemeğe devam etmiş. Siz siz olun böyle bir sofraya yolunuz düşerse dikkatli olun derim ben :)

En son tatlılar da yendikten, dua ve ev sahibine bereket diledikten sonra sofradan kalkılır. Köyün imamıyla hemen orada akşam namazı kılınır, çaylar da içildikten sonra herkes teravihe kadar dinlenmek üzere evlerine çekilir.

Teravih de güzeldir köyde. Köyün camisine köyün yaşlısı-ihtiyarı, kadını-erkeği herkes gelir. Çocuklar en arka safta dizilirler, ara ara gülüşmeler gelir, aşırıya giderlerse asabi bir amca kızabilir. Genel olarak bir sükunetle teravih namazı bitirilir. Sonrasında herkes evine dağılır. Kadir gecesinde ise, köylülerden biri mevlit okutur, bu yüzden teravih için daha erken gidilir camiye, ilahiler, kasideler dinlenir.

Gündüzleri Ramazan'da cemaat ile namaz kılmak için daha sık gidilir camiye. Bazıları orucu uykuya da tutturabilir ama genelde buna gerek kalmaz, nitekim köydeki hayatın akışı insanları pek de yormaz.

İstanbul dışındaki şehirlerde durumun daha iyi olduğunu düşünüyorum. Nitekim İstanbul dışındaki şehirler aslında köy değil mi? Mesele Ankara için yayla diyorlar :) Ama yine de hiçbirinin insanın memleketinde geçireceği bir Ramazan'ın yerini tutacağını sanmıyorum.

Hayırlı Ramazanlarınız olsun..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 10 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Şub '15 18:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Bu Sabah İstanbul

Hava oldukça soğuk. Arabaların üzerinde yaklaşık 10 cm kar var. Geçen haftakinin aksine, havanın daha soğuk olmasından dolayı kar toz halinde. Hava bu sıcaklıkta kalırsa yağan kar tutmaya devam eder.

Bakalım gün sonunda durum nasıl olacak.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

18 Şub '15 18:42

Kar 10 cm'yi geçeli çok oldu buralarda. Hiç bir pislik gözükmüyor ortalarda her yer tertemiz, her yer bembeyaz. Öğlen baktım kar kaliteli, kartopu oynamaya müsait. Okullar yarın da tatil. Hava da izin verirse güzel bir hatıra olacak İstanbul için.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 5 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Şub '15 18:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Kayak Merakı

Köyde çocukların en büyük keyiflerinde biri kayak yapmaktır. Bunun için minimum gerekler, uygun bir tepe, bir çift yazlık naylon bayan ayakkabısı ve bir çift çomak. Ayakkabıları giyip çömelir ve kendinizi tepeden aşağı bırakırsınız, çomaklarınız sizin hem freniniz hem de direksiyonunuz olur. Biraz hallice olanların, erik ağacından yapılmış kayakları vardır. Erik ağacı, hem dayanıklı hem de pürüzsüz olduğu için iyi bir sürüş keyfi verir :)

Artık geriye sadece çocukların peşine takılıp, onların yol yaptığı pistlerde eller buz tutuncaya kadar eğlenmek kalır. Orta üstü seviyeydim ben, ayakkabısı ile ayakta son sürat kayan birkaç çocuk hatırlıyorum (Eğer bu çocuklar yetiştirilmiş olsa rahatlıkla olimpiyat sporcusu olabilirdi bence).

...

Çekirdekten yetişmiş bir kayakçı olarak (!) birkaç "skiing" videosu izledikten sonra bir sabah vakti Uludağ'a yola çıktım. Öğleye doğru Uludağ'a vardığımda hafif bir yağmur vardı.

Ne kadar zor olabilirdiki, uygun bir pistten, aşağıya doğru inecek ve hızımı kesmek için de sağa sola spinler atacaktım. İlk inişimi zar zor tamamlayabildim, 5-10 düşüşten sonra, manevra yapmak o kadar zor bir hale geldiki, dizlerimde güç kalmadı. Gücümü zorlayarak ve bir defa da pistten çıkararak inişi tamamladım.

İkinci iniş için çıktığımda, çaktırmadan, bir eğitmenin öğrencisine gösterdiklerine ve söylediklerine dikkat kesildim. Bu işin bir püf noktası olmalıydı.

Günü 5 iniş, biri tehlikeli olmak üzere 30'un üzerinde düşüş, bir defa ağaca çarpma tehlikesi, 1 kişinin üzerine kapaklanma ve 1 kişiyi süpürme hareketiyle devirme ile tamamladım. Uygun kıyafetlerle gitmediğimden üzerim su gibi olmuştu.

Düşüşlerimin acısı döndükten sonra ortaya çıktı ve 1 hafta ağrı çektim. Sakatlanmaktan şüphelenip doktora gittim, şükür bir sakatlığım yoktu.

Birkaç kez daha gittim kayak merkezlerine. Her gidişimde biraz daha geliştirdim kendimi. Kolay pistlerden değil, zor olanlardardan da indim. Fakat iyi bir kayakçı olmaya daha çok uzağım. Birkaç yıldır da pek fırsat bulamıyorum zaten.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir