Ahmet Demi̇r

Türkiye Puanı

Turkuaz Kalem

Derecesi

26 [Toplam 1649 kişi]

Çocuklar gibi.
Türkiye
Ahmet Demi̇r yazdı, 15 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
24 Eki '15 13:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Taklitçilik ve Yerli Araba

Picasso'nun, "İyi tasarımcılar kopyalar, müthiş olanları ise çalar" dediği rivayet edilir.

Bu söze göre yeni gözüken birçok şey aslında orjinal değil, çalıntıdır. Yenilik aslında, daha önce yapılmış olanları farklı bir şekilde harmanlamaktan ibarettir. Örneğin, bilgisayarlarda kullandığımız mouse (fare), ilk olarak ikinci dünya savaşından sonra bir radar sisteminde kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Efektif olarak bilgisayarlarda kullanılması ve hayatımıza girmesi ise, Apple'ın bu fikri Xerox firmasında görmesi ve çalması ile olmuştur.

Apple ile Samsung arasındaki hukuki savaşlar ise hepimizin malumu. Apple, örneğin dokunmatik ekranda kullanılan iki parmakla büyütme-küçültme özelliğinin Android'lerde kullanılması üzerine Samsung'u mahkemeye verdi. Samsung'un da Apple'ı suçladığı konular var. Her iki tarafın da karşı tarafın başarılı özelliklerini kullanması aslında olağan gibi görünüyor.

Sonuç olarak kopyalamak bu işin doğasında var. Harvard Üniversitesinin MBA programında bile, üreticilere "yeni bir şey bulamıyorsanız, kopyalayın" tavsiyesi var. Hal böyle iken, daha hiç yerli otomobil üretmemiş Türkiye'de, bu zahmetli yola çıkanları küçük görmek, aşağılamak neyin nesi? Baştan itibaren daha şeffaf olunabilirdi belki, bu konuda bir itirazım yok ama ortada bir linç kampanyası var.

İşin enteresan tarafı, "kopyalamaya" bile kalkışmayanların, müteşebbis hükümeti "kopyalamakla" aşağılıyor olması.

Kopyalayarak bile olsa kendi başına yeni ürünler üretmek yerine, hiç zahmete girmeden yabancı firmaların distribütörlüğünü yaparak onların otomobillerini pazarlamak daha tatlı geliyor bunlara.

Lütfen, siz de kopyalayın. Yeterki üretin! Ya da gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Not: Resimde Aston Martin'in bir modeli ile ondan ön ızgara tasarımını esinlenen Ford Fusion modeli birlikte görünüyor. Bu ön ızgara tasarımını yeni Fiesta ve Focus'da da görebilirsiniz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

26 Eki '15 14:49

Talebeliğinden itibaren kopya çeken millet sırtını patrona/devlete dayayınca, onu bile yapmaz oluyor. Teşvik ya da tehdit de olmayınca, bi dönüm bostan, yan gel osman! Yapalım abi, dünyadaki mamül ürünlerin hatta ilaçların bile kopya olduğunu biliyrz

CEVAPLA
25 Eki '15 23:55

Ben kopyalamakla suçlamıyorum. Bir şey iyiyse kopyalanır diyorum. Aston Martin Ford'un veya değil, sonuçta Aston Martin'den bir esinlenme var.

CEVAPLA
25 Eki '15 22:37

Misafir

Kardeşim Ford u Aston Martinin tasarımını kopyalamakla suçluyosun ama Ford,Aston Martin, Lincoln ve Mercury markalarının hepsi Ford Motor Company şirketinin markalarıdır yani hepsi tek bir şirketin çatısı altında

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 10 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Eyl '15 09:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Bir Avrupalının Suriyeli Mülteciler Konusundaki Düşünceleri

Bodrum'da kıyıya vuran 3 yaşındaki Ayda, Avrupayı insafa getirmiş görünüyor. Sonunda Almanya başta olmak üzere bazı ülkeler kapılarını mültecilere açtı. Geçen gün yabancı bir forumda rastladığım yazı dikkate değer:

"Ben bir İtalyanım, iyi bir hayatım var. Bunu hakedecek hiçbir şey yapmadım, sadece doğum kurasını kazandım ve güvenli, zengin bir ülkede iyi bir ebeveynin çocukları olarak dünyaya geldim.

Eğer 100 yıl önce doğmuş olsaydım, şu anda bir Nazi Kampında olabilirdim. Babam beni böyle bir durumdan kurtarmak için herhangi bir ülkeye gönderebilirdi beni: Avusturalya'ya, Amerika'ya, Ürdün'e, Marsa, herhangi bir yere. Neyseki böyle bir şey olmadı ve ben savaşa girmemiş istikrarlı bir ülkede doğdum.

Fakat bunun bir şans olduğunu biliyorum. Bu bakımdan %1'in içinde olduğumu görüyorum (Maaşım çok düşük olsa bile ve hatta ailemin evinden kendi evime taşınacak gücüm olmasa da). En büyük kaygım, sızmadan önce yeteri kadar bira içememiş olmak.

Bir göçmen veya mülteci böyle bir şansa sahip değil. Onlar, başlatmadıkları bir savaştan kaçıyorlar. Hergün hayatlarını riske atıyorlar. Kim çocuklarını Akdenizde saçma sapan bir botun içine sokarki, bot ülkelerinden daha güvenli olmasa. Kendi ülkelerinden. Bunun onlar için kolay bir karar olmadığını zannediyorum ve cesaretlerini takdir ediyorum.

Evet, biz Suriye'ye yardım edebiliriz. Savaşı durdurmak için birşeyler yapabiliriz. Fakat onların ölmesine, ISIS korkusu altında sefil bir hayata mahkum olmalarını müsade edemeyiz. Hem onları Avrupa'da konuk edelim hem de ISIS (ve Esad) ile savaşalım. Belki bu uzun zaman alacak, belki yıllar alacak ama ISIS'ı bir gecede bitiremezsiniz zaten. Ayrıca savaş bittiğinde, Avrupa'da eğitim görmüş Suriyeli çocuklar, Suriye'yi yeniden inşa etmek için geri dönecekler. Fakat onlar Suriye'de kalırlarsa, geriye kimse kalmayacak.

Ben sahip olduğum zengin hayat için hiçbir şey yapmadım, bu yüzden aynı hazineye sahip olamamış insanlara yardım etmeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görüyorum."

Çelme takanların yanında insafa gelmiş olanlar da varmış anlaşılan. Yalnız tek problem, onların insafını harekete geçirecek doğru fotoğrafı bulabilmek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

18 Eyl '15 14:36

Yanlış olmuş galiba :(

CEVAPLA
18 Eyl '15 12:35

Aylan değil miydi o yavrucağın ismi? Diğerinin ismi mi yoksa?

CEVAPLA
Aa yazdı, 1 kişi sahiplendi, 617 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 10 yorum yapıldı.
5 Nis '15 01:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Aa

İstanbul

Neden Türk Tipi Başkanlık Sistemi Olmaz?

Öncelikle başkanlık sistemine neden ihtiyaç duyduğumuzu hatırlayalım. En önemli sebep istikrar. Parlamenter sistemde bir parti tek başına kazanamaz ise birden fazla partinin oluşturduğu koalisyon hükümeti ülkeyi yönetir. Türkiye'de koalisyonlar hiç yürümemişti, yürütülemez.

Başkanlık dendiğinde şiddetle itiraz edenlerin ilk söyledikleri şey başkanlık sisteminin bir diktatörlüğe dönüşebileceğidir. Tam aksine diktatörlüklerin içinden çıktığı sistem parlamenter sistemdir. Hitler, Mussolini, Stalin bu isimlerin hepsi parlamenter sistemin içerisinden diktatör olarak çıkmışlardır. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde ise böyle bir durum söz konusu olmamıştır.

Başkanlık sisteminin en temel özelliği güçler ayrılığı ilkesidir. Diktatörlük ise ancak tüm güçlerin tek elde toplanması halinde ortaya çıkabilecektir.

Şimdi ise başkanlık sistemi dendiğinde aklımıza ne geldiğine bir bakalım.

"Türk tipi/işi Başkanlık" ile kastedilen yarı başkanlık sistemidir. Türk işi olacağına göre sistem üzerinde bazı değişikliklerin yapılacağını, Türkiye'ye özgü bir sistem olacağını anlıyoruz. Buradan yarı başkanlık olacağını anlıyoruz çünkü başkanlık sistemi kesin sınırlarla belli olan bir sistem olduğu için ülkelere coğrafyalara göre uygulanmasında bir değişiklik olmaz. Örnek verecek olursak Rusya. Cumhurbaşkanı'nın "Fransa'dan mı kopyalayacağız tabi Türk işi olacak." minvalinde sarfettiği cümleler anlamsızdır çünkü zaten Fransa'da uygulanan sistem Fransa'ya özgü bir yarı başkanlık sistemidir, yani bize aktarılamaz.

Şimdi başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerini bir karşılaştıralım.

Yarı başkanlık sisteminde halk tarafından bir başkan seçilir, yürütmenin bazı yetkileri kendisine verilir. Başkan meclis içerisinde bir lidere hükümet kurma yetkisini verir. Başkan'a ait olmayan yürütme yetkileri başbakan ve hükümetindedir. Yani yürütme ikiye bölünmüştür. Başkanın meclisi feshetme ve ülkeyi yeni bir seçime götürme yetkisi vardır. Bu sistemde başkan ve başbakan farklı ideolojilere sahip olduğunda kaçınılmaz olarak o ülke koalisyonların handikaplarını taşıyacaktır. Oysa bizim başkanlık sistemi isteğimizdeki en önemli sebep koalisyon tehlikesiydi.

Şimdi ise Amerika'da uygulanan başkanlık sistemine bakalım. Halk tarafından yürütmenin başı olan Başkan seçilir ve görevi bir sonraki seçime kadar yasama(meclis) tarafından düşürülmeksizin devam eder. Başkan kabinesini kurarken meclisten birilerini seçemez yani yasamadan olan hiç kimse yürütmede görev alamaz. Bu sistemde başkan meclisi feshedemez, meclis erken seçim kararı alamaz. Yasama ve yürütmenin bu keskün ayrılığını dengelemek adına başkanın kanun veto etme gücü ve meclisin başkanın yaptığı tayinleri reddetme gücü vardır. Yargının bağımsızlığı her sistemde sağlanabilir. Örneğin başkanlık sisteminde başkan yargıç atayabilir ancak görevden alamaz.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin en iyi biçimde uygulanabileceği sistem başkanlık sistemidir. İstikrarın sağlanması konusunda da en iyi sistem başkanlık sistemidir. Kuvvetler birbirinden ayrı ancak birlikte çalışabilmektedir.

Tüm bu bilgilerin ışığında Türk tipi başkanlık sisteminin olmayacağını görüyoruz. Amerika'da uygulanıyor olması bu sistemi Amerika'ya özgü yapmaz. Amerika'da uygulanmakta olan başkanlık sistemini ülkemize getirmek kopyacılık/aktarmacılık değildir. Sorunlar barındıran bir sistemi getirmek ve bunu adına Türk tipi diyerek savunmak ise bu ülkeye bir fayda sağlamaz. Elbet bu sistemin uygulanmasında kanunlarda farklılıklar olacaktır. Kimsenin Amerikan kanunlarını Türkçe'ye çevirmek gibi bir niyeti yok. Ancak yazıda belirttiğimiz başkanlık sisteminin temel prensipleri değiştirilmeden uygulanmalıdır. Yani Türk tipi/işi başkanlık sistemi olmaz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

08 Nis '15 02:35

Aa İstanbul

teşekkürler

CEVAPLA
07 Nis '15 13:17

İyi analiz, temiz açıklama, net sonuç. Keşke herkes okusa.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 8 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 Şub '15 00:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İç Güvenlik Yasası ve Süleyman Şah Operasyonu

İç Güvenlik yasasına karşı muhalefetin duruşunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Daha 3-4 ay öncesine kadar, hükumetin doğuda yol kesenlere, kimlik soranlara karşı "yumuşak" bir tavır içerisinde olduğunu söyleyenler, bugün "molotofun silah sayılması" ile ilgili kanun tasarısı karşısında "özgürlük" şarkısı söylüyorlar.

Şimdi de Süleyman Şah türbesinin taşınması ile ilgili muhalefetin açıklamalarını dinliyoruz. Bunun bir geri çekilme olup olmadığını bilmiyorum ama muhalefetin "İç Güvenlik Yasası"na karşı tavrından dolayı, onların bu "yenilgi" iddialarının bilindik muhalefet refleksi olduğunu düşünüyorum.

Sonuç, muhalefet etmenin de bir stratejisi olmalı..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

25 Şub '15 00:52

Haklısınız. Yalnız ne zamana kadar böyle olacak merak ediyorum. Bu bakış açısı sürdürülebilir olamaz.

CEVAPLA
24 Şub '15 04:11

Bizdeki muhalefetin refleksi her zaman doğru-yanlış mehasebesi yapmadan hükümetin ak dediğine kara, kara dediğine ak demek olmustur.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 9 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Şub '15 00:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Keşkek Çorbası ve Başkanlık Sistemi

Olmuş bir vakadır. Evin dedesi ocağın başında uyuklamakta. Ocakta ise keşkek çorbası, yavaş yavaş pişmektedir. Bir ara evin gelinlerinden biri gelir, çorbaya bir miktar tuz atar. Aradan kısa bir zaman geçer. Evin diğer gelini de odaya gelir ve çorbaya tuz atar. Arada bir gözlerini açan dede, olanlardan habersiz değildir. Nihayet o da oturduğu yerden kalkar, o da çorbaya bir miktar tuz atar.

Akşam sofra kurulmuş, dede ve gelinleri sofraya oturmuş, çorba ortaya konmuştur. Herkes bir kaşık sallar çorbaya. Çorbanın tadını alan, birbirinin yüzüne bakar. Dede birinci gelinine döner: "Sen geldin, çorbanın tadına bakmadan tuz attın", sonra diğer gelinine döner: "Sen geldin, sen de tadına bakmadan çorbaya tuz attın" der, "Kalktım, bir de ben attım."

Bugünlerin sıcak konusu, başkanlık sistemi. Belki mevcut güçlü hükumet döneminde pek eksikliğini hissetmiyoruz ama tekrar koalisyonlara dönersek dede ve gelinlerinden farkımız kalmayabilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

08 Şub '15 22:50

Bir denemek lazım diyorsunuz kısaca

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 11 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
25 Oca '15 06:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Benim Gözümde Afrika

Afrika deyince gözümün önüne Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün programının fragmanı gelir: Bataklığa batmış bir çocuk ve etrafındaki çaresiz insanlar.

Afrika, aslında çaresizlik kelimesine eş anlam olabilecek bir kelimedir, bir isim olmaktan, hele bir kıta ismi olmaktan öte bir sıfattır, zavallıdır. Açlık, yoksulluk, iç savaşlar ve diğerleri.

Peki biz Afrika'nın neresindeyiz. Batı gibi samimi (!) miyiz? Yoksa mış gibi mi yapıyoruz.

Bence bunu kestirmek çok zor. Tarihimize baktığımızda, Afrika üzerinde bir sömürgeciliğimizden pek söz açılmıyor. Ama diğer taraftan, sanki afrikalılar, avrupalılardan da pek şikayetçi değil gibi. Fransızca konuşuyorlar, onlarla ilişki kurmaya çalışıyorlar ve belki onlara özeniyorlar. Sanki avrupalılar da sömürmemiş.

Belki de elleri mahkum. Zayıf olmak, çaresiz olmak belki de affedilemeyecek bir suç. Öyle bir suç ki, ona kıyasla, her türlü haksızlık ve zulüm aslında bir iyilik. Öyle bir suç ki, birileri gelir senin halkını taa Amerika'lara köle olarak götürür, senin yer altı zenginlikleri talan eder ama sen bir mahkemeye çıkartıldığında suçunu itiraf edersin: "Suçumu itiraf ediyorum Hakim Bey, çünkü ben zayıfım" der gibi.

Özgüveni dip yapmış bir milletin, ortaya çıkıp "filanca bizi sömürdü", "zenginliklerimiz talan edildi" demesi garip olurdu zaten. Her günü bir hayatta kalma mücadelesi olan bir insan, geçmişi ve geleceği konuşmak yerine gününü kurtarmaya odaklanması gerekmez mi?

Peki Türkiye, Afrika'ya ne verebilir. Somali'de açtığımız su kuyuları, çöp öğütme makineleri, hastane gibi projeler Afrika'ya çare olur mu? Bence hayır. Çünkü Türkiye'nin belli bir kapasitesi var, belki bir nebze iyileşmelere vesile olabilir ama kalıcı bir çözüm ancak onların kendi çabaları ile olabilir.

Ama belki bir vizyon verebiliriz. Ve belki bu bile çok değerli bir hizmet olur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

25 Oca '15 13:57

Dunyada gecerli tek kanun orman kanunudur. Kurtlar kuzulari yer, guclu olan zayif olani dover. Birlesmis Milletler, vs. hicbiri bu kanunun ustunde degil. Dolayisiyla hayatta kalmak icin guclu olacaksin. Dunyada oynanan tiyatroya inanmayacaksin.

CEVAPLA