Türkiye Aktivitesi
1207 ziyaret
1 online
Ali Turan
Bir nefes ki, yok böyle nefes..

Türkiye Puanı

830 puan Yeşil Kalem

Derecesi

16 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(32)
Pinledikleri(0)
Ali Turan yazdı, 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Kas 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Dersanelere Vurulan Kilit Hillary'yi de Bitirmiş Olabilir
9b0fe1cbb414e7b6284548a26e03f8951478977157

9b0fe1cbb414e7b6284548a26e03f8951478977157

Kelebek etkisine göre "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir". Bir kelebeğin bile böyle bir etkisi olabilirse, siyaset düzleminde "Anadolu'da bir dersanenin kapısına kilit vurulması, ABD'de Başkanlık Seçiminin sonucunu değiştirebilir" diyebiliriz. Hatta bunu daha milliyetçi bir şekilde de ifade edebiliriz: "Reis'in Ankara'daki tek kükremesi, ABD'de Hilary'nin ayağının kaymasına neden olabilir".

Amazon'daki bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtınaya sebep olacaksa bu aşama aşama olmalı. Önce Brezilya'da bir rüzgar esintisi, Kolombiya'da bir yaz yağmuru, Meksika'da da şimşekler çakabilir mesela.

Reis'in dersaneleri kapatması ve sonradan yaşananlar 17-25 Aralığa ve Rus uçağının düşürülmesine, 17-25 Aralık'taki başarısızlık 15 Temmuz darbe teşebbüsüne, darbe teşebbüsünün arkasında ABD olduğu inancı Demokratların ABD kamuoyundan eksi not almasına sebep olmuş olabilir. Bunun yanında darbe teşebbüsü sonrasında FETÖ liderinin ABD tarafından sahiplenmesi ve Türkiye'nin ABD kamuoyuna gönderdiği "Amerika'nın kendi F-16 uçakları Beyaz Sarayı bombalasa ne yaparsınız" ve "Usame bin Ladin'e ev sahipliği yapsak siz ne hissedersiniz" şeklindeki açıklamalar Amerikan kamuoyunda kafaların karışmasına sebep olmuş olabilir.

Suriye iç savaşına çözüm bulamayan ve bunu bir ABD-Rusya çekişmesine götüren Obama Yönetiminin seçim hezimetinde büyük payları var. İç savaşın ilk yıllarında ABD kamuoyunu oldukça yakından takip ettim. Hani şu Obama'nın "kırmızı çizgimiz aşılırsa (Esad'ın kimyasal silah kullanması) Esad'a saldıracağız" açıklamasını yaptığı zamanlar. ABD kamuoyu tamamen ilgisizdi. Esad'a karşı savaşan muhaliflere silah gönderilmesini veya Esad'a karşı olası bir operasyonun faturasının kendilerine kesilmesini istemiyorlar ve "bu bizim savaşımız değil" diyorlardı.

Rusya'nın sahaya inmesi ile olayın rengi iç savaştan Orta Doğu'da hakimiyet meselesine döndü. Rusya'nın etkin taraf olması ile Türkiye de Rusya'ya yanaşmak zorunda kaldı. Rusya'nın bu aktif tavrı ve inisiyatifi ele alması karşısında ABD'nin pasif kalmasını ABD kamuoyu gördü. Demokratların politikası ABD'nin süper güç imajına büyük zarar vermişti. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra belki de ilk defa ABD bu derece imaj kaybına uğramıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı'ndaki 51 diplomat Başkan Obama'nın Suriye politikasına karşı ültimatom niteliğinde bir bildiri imzaladı.

Türkiye kamuoyunda ise PKK/PYD politikasından dolayı ABD'ye karşı haklı bir tepki vardı. Hükumet bir yandan Rus uçağının düşürülmesi ile başlayan sancılı süreci tatlıya bağlamaya çalışıyor diğer taraftan ABD'ye daha yüksek perdeden tepkisini dile getiriyordu. Hükumet, Rusya olmadan Suriye probleminin halledilemeyeceğini, ABD'nin ipiyle kuyuya inilmeyeceğini anlamıştı.

62f5fc72152d2728fd4ee53fd02039191478977169

Yukarıdaki resim ve ABD'nin Türkiye nazırında Rusya'nın gerisinde kalması, ABD kamuoyunda ve sosyal medyada yer aldı. Türkiye gibi bir müttefiki kaybetmişlerdi.

Trump döneminin nasıl olacağını bilemiyoruz. "ABD'de başkanların değil, sistemin sözü geçer" mealindeki fikirlerin ne kadar geçerli olacağını göreceğiz.

Tek başına ABD'nin Türkiye'ye yaklaşma ihtimalinin olması ve Mr. Kirby'nin yüzünü görmemek bile yeterli bir kazanım olabilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 23 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eki 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

İlkyardım: Herşey Beyin İçin
11a3c24a3218f2265c77f24950ab20201477594662

11a3c24a3218f2265c77f24950ab20201477594662

Size ilkyardımı kısa ve net şekilde anlatmaya çalışacağım.

Bir kaza mahaline girdiniz. Ortalık kan gölü. Bağıranlar, çağıranlar, kanaması olanlar, kolu kırılanlar hatta uzvu kopanlar var. Önce kime yardım etmeniz gerekir? Bunların hiçbirine. Orada muhtemelen sesi çıkmayan ve kımıldamayan bir yaralı var, ilk ona gitmelisiniz. Bağırmak, çağırmak, hareket etmek canlı olmanın alametidir. Sessiz olanın hangi durumda olduğu o anda meçhuldür.

Beyin oksijen almadan sadece 5 dakika yaşayabilir. 5 dakikanın sonunda beyin ölümü gerçekleşir ve bunun geri dönüşü yoktur. İşte ilkyardımın amacı, sağlık ekipleri gelen kadar beynin oksijen almasını sağlamaktır.

Sesi sedası çıkmayan yaralının yanına geldiniz. Omzunu salladınız, seslendiniz. Tepki yok. Yapılması gereken ilk iş ağzının içini kontrol etmektir. Çünkü beyine oksijen ağızdan gidecek. Ağzını açtınız, işaret parmağınızla içini süpürür gibi yapıp, yabancı bir cisim yakalamaya çalışacaksınız. Bu bir sakız da olabilir, bir bisküvi parçası da.

Ağızda hiçbir şey yok. Dil arkaya da kaçmamış, normal görünüyor. O zaman hastanın çenesini yukarı kaldırmanız gerekiyor (Şu an oturduğunuz yerden tam üstünüzdeki tavana bakın, işte bu pozisyon). Böylece boğaz nefes almak için daha da genişlemiş oldu.

Nefes yolunu mümkün olduğunca açmaya çalıştık. Şimdi nefes alınıp alınmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Yaralı nefes almıyorsa 5 dakikalık süre tükeniyor. Bak-Dinle-Hisset yapıyoruz. Gözümüzle göğüsün kalkıp kalkmadığını anlamaya, kulağımızı yaralının ağzına getirip nefes sesini duymaya ve hissetmeye çalışıyoruz.

Yaralı nefes almıyor! Beyine oksijen gitmiyor. Solunum ve Dolaşım birbirine entegre sistemler olduğundan nefes almıyorsa, kalp de çalışmıyor demektir. Kalbi çalıştırırsak, nefes de almaya başlar. Kalp masajına geçiyoruz. 30 masaj hareketi, 5 sunni teneffüs hareketini durmadan tekrarlıyoruz. Elimiz bir hareket hissedene kadar. Hiçbir şey olmazsa bırakmıyoruz, sağlık ekibi gelene kadar durmuyoruz. Bu süre zarfında kalp çalışmaya başlamasa bile, masaj ile beyine oksijen göndermiş oluyoruz. Sağlık ekipleri tıbbi cihazların da yardımıyla hastayı yaşatmaya çalışacaklar.

Beyin, sinir sisteminin merkezi. Bunun uzantısı ise baş-boyun-bel omurları boyunca uzanan omurilik. Omurilik sayesinde elimizi, kolumuzu, bedenimizi kontrol ederiz. Sinir sisteminin bir parçası olduğu için omurilikte oluşacak bir zararın da telafisi yoktur. Bu yüzden bir yanma, patlama tehlikesi olmadığı müddetçe, yaralı veya hasta olduğu gibi bırakılır, hareket ettirilmez.

Solunum yoluna yabancı cismin kaçması da tehlikeli bir durum olabilir. Eğer hasta öksürüyorsa, nefes alıyorsa hiçbir şey yapılmaz. Sırtına vurulmaz, su verilmez. Öksürmesi söylenir. Solunum yolunun tamamen tıkanması durumunda ise hasta öksüremez, nefes alamaz, morarır, eliyle boğazını tutar. İşte burada yapmanız gereken kritik bir adım var: Hemlik manevrası (Resimdeki hareket). Bir elinizi yumruk, onun başparmağını büküp ortasını çıkıntı yapıyorsunuz. Bu çıkıntıyı kullanacaksınız. Kişinin arkasından sarılıp, çıkıntıyı göğsün ortasına kaburgaların bittiğe yere nişan alıyorsunuz ve çıkıntıyı bastırıyorsunuz. Bu hareket ile diyaframı uyarmaya çalışıyoruz, uyarılan diyafram yukarı doğru kasılacak ve yabancı cisme basınç uygulayacak.

Tabi ilkyardım deyince, kanamalar, yanıklar, kırıklar, zehirlenmeler, sara nöbetleri, şoka girme gibi konular da var. Fakat bunların hiçbiri anlattıklarım kadar hayati değil. Beyine yönelik yapılması gerekenler hayati öneme sahip. Diğerlerinin telafisi var ama beynin yok.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Eki 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Putin Nükleer Savaş mı İstiyor? 
0eccf75ea985762d1d3782b7975702931476644352

0eccf75ea985762d1d3782b7975702931476644352

Rusya her fırsatta kendisinin nükleer bir güç, küresel bir aktör olduğunu vurgulama ihtiyacı hissediyor. Bunun için ne yapıyor: Tu-160 süpersonik stratejik bombardıman uçağı ile İngiltere sınırını taciz ediyor, Kuzey Denizinden Fransa karasularına yaklaşıyor, Baltık ülkelerini ise hiç boş bırakmıyor.

Günümüzde silahla yapılan savaşlar iki gruba ayrılmış durumda. Birincisi konvansiyonel savaş, ikincisi ise stratejik savaş. Konvansiyonel savaş, diğer ismi ile geleneksel savaş, nükleer silah haricinde kullanılan silahlarla yapılan ve bir manada taktik-cephe savaşlarını ifade ediyor. Stratejik savaş ise geleneksel olmayan bir silah olan nükleer silah ile yapılan ve bölgesel-taktik değil, global manada yapılan saldırıları içeriyor.

Nükleer stratejik bir saldırı üç farklı yolla yapılabiliyor. Buna nükleer üçleme de deniyor: 1. Karadan atılan kıtalararası balistik füze (Rusya'nın nükleer başlıklarının %40'ı bu şekilde) 2. Nükleer denizaltıdan atılan nükleer başlıklı füzeler. 3. Stratejik bombardıman uçaklarından bırakılan atom bombaları.

Rusya, nükleer güç olduğunu daha çok 3. maddede yer alan uçakları kullanarak yapıyor. Suriye'deki etkili varlığı sayesinde Hazar Denizindeki gemilerinden Suriye'ye füze atarak da bu gücü gösterdi. Bazıları yanlışlıkla İran topraklarına düşmüş olsa bile.

Rusya'nın Baltık ülkelerine ise özel bir ilgisi var. 2013 yılında İsveç'e yönelik bir savaş oyununda supersonik uçakları ile başarılı bir nükleer saldırı yaptığı ortaya çıktı. Son zamanlarda NATO'nun yaptığı bir çalışmada 24-36 saatte Rusya'nın Baltık ülkelerini işgal edebileceği anlaşıldı.

Rusya'nın yaptıklarının ve söylemlerinin aksine, Batı hiçbir zaman içinde nükleer silah kullanma ifadesi geçen cümleler kurmuyor. Rusya, son günlerde vatandaşlarından nükleer savaş durumunda kendilerine en yakın sığınağı bulmalarını isteyen kamu spotları bile yayınlamaya başladı.

Rusya'nın gerilimi arttırmak istemesinin bir diğer sebebi petrol fiyatlarının düşük olması. Petrol, gelirlerinin yaklaşık olarak yarısını oluşturuyor. Böylelikle ekonominin toparlanmasını ve halktaki memnuniyetsizliği bir nebze gidermeye çalışıyor. Rusya'da ekonomik zenginlikten faydalanan elit bir kesim ve tabanda isyan etmemesi için ağzına bal çalınan halk var.

Bazı batılı analistlere göre Rusya'nın "ben nükleer gücüm ülen, adam olun" manasındaki söylem ve fiilleri, Rusya'nın zayıflığından kaynaklanıyor. Bu analistlere göre ABD ve NATO ülkeleri, Rusya'ya karşı konvansiyonel savaşta üstünlük kurmuş durumda. Ekononik olarak da gerileyen Rusya, konvansiyonel manada bir üstünlük gösteremediği için böyle bir yolu seçiyor.

Bu analize rağmen Rusya, ekonomik sıkıntılarına rağmen işgal hareketlerinden de geri kalmıyor. Ukrayna'nın doğusu ve Kırım işgaline, Gürcistan savaşında kazandığı özgüvenin ve işgal karşısında Batının pasif kalmasının önemli bir etkisinin olduğu söyleniyor. Rusya, yaşadığı sıkıntılara rağmen hem konvansiyonel hem de stratejik silahları için geliştirme ve iyileştirme yatırımlarından geri durmak istemiyor. Halihazırda Putin, uzun zamandır orduyu modernize etmeye çalışıyor. Stratejik silahların modernizasyonunun önceliği var. Sovyet döneninden kalma kıtalaraarası balistik füzelerin modernizasyonu büyük oranda tamamlanmış durumda. ABD uçak gemilerine karşı koyabilecek denizaltıları geliştiriliyor. Rusya'nın hipersonik füzeler üzerinde çalıştığı da biliniyor.

Sonuç olarak Rusya, elindeki nükleer gücün nimetlerinden faydalanmak istiyor. Batı'nın ve Batı halklarının hiçbir zaman bir nükleer savaş serüvenine girmek istemeyeceğini biliyor. Rusya bu kozu eski Sovyet dönemindeki sınırlarına ulaşmak ve ekonomik iyileşmeyi sağlamak için sonuna kadar kullanıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Eki 22:55

Ali Turan

Puan: 830

Teşekkürler :)

16 Eki 22:17

Ertuğrul

Puan: 227

Güzel yazı,tebrikler.

Ali Turan yazdı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Eki 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Neil Armstrong: Kore Savaşından Test Pilotluğuna - I
8eb647be7459c7996f421e6135219f561475780103

Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan kişi. Amerikalı astronot. Amerika'nın aynı zamanda ilk sivil astronotu. Kore savaşında savaş pilotu olarak hizmet vermiş bir savaş gazisi.

Neil, 17 yaşında Purdue Üniversitesi Havacılık Mühendisliği bölümüne kabul aldı. Lisans derecesinde diploma almak için 2 yıllık eğitim, sonrasında 2 yıl uçuş eğitimi ve 1 yıl da ABD Deniz Kuvvetlerinde zorunlu hizmet etmek gerekiyordu. Ayrıca mezun oluncaya kadar evlenmemek ve 4 yıl aktif zorunlu hizmet etmek gibi şartlar vardı.

Armstrong 1949 yılında 19 yaşında iken Deniz Kuvvetleri tarafından çağrıldı ve 18 aylık bir eğitimden geçti. Bu eğitimlerde uçak gemilerine inişler yaptı. Eğitimin sonunda kendisine pilot ünvanının verildiği bir mektup ile bildirildi.

San Diego'daki bir filoyo atanmasından iki ay sonra jet uçaklardan oluşan savaşçı bir filoya atandı ve ilk defa bir jet savaş uçağı (F9F-2B Panther) kullandı. Filo, bir uçak gemisinde konuşlu olarak Kore Savaşına katılmak üzere yola çıktı. Filodaki Armstrong'un bulunduğu filonun görevi bombardıman yapmaktı. 

8eb647be7459c7996f421e6135219f561475780103

Armstrong alçak irtifada bir bombalama görevini yerine getirirken uçağı vuruldu. Uçağın kontrolü sağlamaya çalışırken 6 m uzunluğundaki bir direğe çarptı ve uçağın sağ kanadı 1 m yarıldı. Buna rağmen Armstrong uçağı tehlikeli bölgeden uzaklaştırmayı başardı. Fakat uçağın kanatçığı olmadığı için tek seçenek koltuğu fırlatmaktı. Armstrong deniz üzerinde bunu yapmak istedi fakat koltuk karaya düştü. Hava üssünden gelen bir araç ile Armstrong kurtarıldı.

Kore Savaşından dönen Neil, Purdue Üniversitesi Havacılık Mühendisliğinde eğitimine kaldığı yerden devam etti. Şaşırtıcı bir şekilde ders notlarında yükselme oldu ve 1955 yılında Uçak Mühendisi olarak lisans eğitimini bitirdi.

Mezuniyetten sonra Neil uçak test mühendisi olmaya karar verdi. Bunun için Kalifornia'daki Edwards Hava Kuvvetleri Üssündeki "Yüksek Hız Uçuş İstasyonu"na başvurdu. Ne varki bu sırada açık pozisyon yoktu. Yine de başvurusu Ohio'daki Lewis Uçuş Tahrik (Propulsion) Laboratuvarına iletildi. Burada çalışmaya başlayan Neil, birkaç ay sonra yeni açılan bir pozison için Edwards Hava Kuvvetleri Üssünde göreve başladı.

Göreve başladığı ilk gün kendisine bir izleme uçağına pilotluk etme görevi verildi. İzleme uçağı, test edilen bir hava aracının, modifiye edilmiş bir bombardıman uçağından bırakılmasını izleyecekti. Sonraki zamanlarda modifiye edilmiş bombardıman uçaklarına da pilotluk etti. Böyle bir görevde ilk kazasını 1956 yılında 4 motorlu bir Boeing B-29 uçağında yaşadı. Görevleri uçağa monte edilmiş bir roketi uygun yükseklikte ve hızda serbest bırakmaktı. Bunun için iki pilot uçağı 30 bin feet yukarı çıkardılar. Bu sırada 4 numaralı motor durdu ve motorun pervanesi rüzgara göre dönmeye başladı. Motorun pervanesini durduran düğmeye bastıklarında, önce parvane durur gibi oldu fakat bu kez eskisinden hatta bütün pervanelerden daha hızlı dönmeye başladı. Biraz daha hızlı dönse, pervane yerinden çıkabilirdi. Neil ve arkadaşının roketi uçaktan bırakabilmeleri için belli bir hıza ulaşmaları gerekiyordu. Uçağın burnunu aşağıya çekip, uçağın hızını arttırmaya karar verdiler ve roketi bıraktılar. Roketin ayrılma anında, 4 numaralı motorun pervanesi yerinden çıktı, pervaneden kopan parçalar 2 ve 3 numaralı motorlara zarar verdi. Armstron ve arkadaşı iki motoru da durdurmak zorunda kaldılar. Tek motorlu uçakla havada daireler çizerek 9 bin metreden uçağı indirmeyi başardılar. 

ba219b52a5a499d4dcf884513cd8738d1475780170

Sonraki yıllara Neil, birçok savaş uçağı üretim projesinde araştırma ve test pilotu olarak görev aldı. F-100, F-101, F-104, F-105, F-106 da dahil olmak üzere uçakları test etti. NASA'nın paraşüt tabanlı hava aracı projesi Paresev'de görev alan 8 elit pilottan biri oldu.

Armstrong, savaş uçaklarının yanında roket uçakları da uçurdu. Bu uçaklarla atmosferde 63 km yüksekliğe kadar çıktı. Roket uçaklarında bazı kazalar yaşadı. Bunlardan birincisi X-15 roketiyle altıncı uçuşunda gerçekleşti. Uçuşun görevi otomatik kontrol sistemini test etmekti. Neil, roketle 63 km'ye çıktı, alçalma sırasında uçağın burnu uzun süre yukarı kaldırıldığı için uçak atmosfere değdiğinde yukarı zıplayarak 42 km'ye çıktı. Bu yükseklikte atmosferdeki hava çok seyrek olduğu için uçağın aerodinamik yüzeylerinin kontrol üzerinde etkisi yok gibiydi. İniş alanının 3 Mach hızla (3200 km/saat, sesin 3 kat hızı) 30 km yükseklikte pas geçti, Edwards Hava Kuvvetleri Üssünün 64 km güneyine kadar gitti. Yeteri kadar alçalmış olduğundan geri döndü ve üssün ucundaki ağaçlık alana girmeden zar zor uçağı indirebildi.

bb0453273869aac48150f3228c2d67a51475780332

İki hafta içerisinde Armstrong iki kaza daha yaşadı, fakat zarar görmeden bu kazaları atlattı.

Edwards Hava Üssündeki test pilotlarının çoğu Armstrong'un mühendislik kabiliyetine hayrandı. Bunlardan biri onun için "X-15 roket uçaklarının ilk pilotları arasında teknik kabiliyeti en yüksek pilot" olarak gösteriyordu. Bir diğeri ise "öyle bir zekası varki, konuları sünger gibi emiyor" diyordu. Üsdeki diğer pilotların düşünceleri ise farklıydı. Teknik dereceleri olmayan bu pilotlara göre, Armstrong gibi mühendis pilotların uçuşları uçmaktan çok mekanik hareketlerden ibaretti ve bu yüzden uçuşları sırasında başları belaya giriyordu. Çünkü doğuştan gelen bir uçuş kabiliyetleri yoktu.

Armstrong 1962 yılına kadar X-15 ile yedi uçuş yaptı, 6400 km/saat hıza ulaştı. Uçak test pilotu olarak kariyeri boyunca 200'den çok farklı modelde uçağı uçurdu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Eki 20:42

Misafir

Örnek insanların yaşamları gençlerin ufkunu açar.

Ali Turan yazdı, 21 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ağu 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Bir Elmanın İki Yarısı: Fetö ve Ketö

"Japonya II. Dünya savaşını kaybedince ABD'nin her şartını kabul etti, ta ki alfabeye kadar. Japonya, bu benim milli benliğimdir deyip, rest çekti."

***

Türkiye.

Özne; Türk Milleti.

Nesneler; Türk Milletinin milli ve manevi değerleri.

Hedef, muasır medeniyetlerin üzerine çıkmış, kendi ve gönül sınırlarını koruma altına almış, müreffeh bir toplum.

Araç; tartışmalı. İhtilafa düştüğümüz nokta burası.

Kemalistlere göre kayıtsız şartsız batılılaşma. Milletin manevi değerlerini bir tarafa iten, köksüz bir batılılaşma bu. Türkiye'den bir Macaristan çıkarma projesi. Türk ama asimile olmuş bir millet. Türk ama Fransız, İngiliz, Alman gibi yaşayan bir millet.

Milletin kendisi ise bu tür bir batılılaşmayı şiddetle reddediyor. Buna rağmen, milletin mayasına kimyasal madde katmaya, damarına farklı bir kan grubu enjekte etme çalışmaları hep olageldi. Milletin asli unsurları ötelendi, imtiyazlılar sınıfı oluşturuldu.

Milleti hor görmek de ne demek! 1000 yıldır bu topraklarda tutunarak rüşdünü fazlasıyla ispatlamış olan milletin adı Türk Milletidir bu arada.

Bu coğrafyada millete ters yönde bir istikamet çizerseniz köklü bir devlet olamazsınız. Burası Kuzey Kore gibi "kör itin öldüğü yerde" değil. Bu topraklar Avrasya'nın merkezi. 9 devletin 9 ayrı hesabı var burada. Irak gibi, Suriye gibi ederler sizi.

Türkiye güçlenecekse, millete ters düşen politikalarla olmaz bu. Siz hiç Fransız kültürü ile ileri gitmeye çalışan bir Alman gördünüz mü? Ya da doğudan örnek verelim, Amerikan kültürünü kendine rehber edinmiş bir Japon duydunuz mu? Bu tip zorlamalarla milletin önüne set çekmiş olursunuz, çektiğiniz set 30 yıl dayanır, 50 yıl dayanır, hadi 100 yıl dayanır, sonra yıkılır. Bu süre zarfında milleti kaos içine sokar, kimlik buhranı yaşatır ve sonunda önce siz yok olursunuz. Hem de bir gecede.

Belki bir 15 Temmuz gecesinde. Terör estirerek kodlarıyla oynamaya çalıştığınız milletin duygularını kullanan başka bir terör grubu tarafından.

Milleti iten, ezen, hor gören politikalar ile milleti korkutursanız (ingilizce "terror" kelimesinin tam karşılığı korkudur), darbeler yapar, milleti hizaya sokmaya çalışırsanız, siz de teröre maruz kalırsınız.

Milleti topyekün harekete geçirip, sizi de kurtaracak bir Tayyip Erdoğan bulsanız ya! Onu da bulamazsınız. Mesela sen, Yılmaz Özdil, böyle bir darbe teşebbüsünde siyasi lider olsan, milleti meydanlarda toplayabilir misin? Toplamayı bırakalım, böyle bir çağrıda bulunabilir misin? Yüreğin yeter mi?

Ama sen, Yılmaz Özdil, bugün pervasızca "FETÖ mü RETÖ mü daha tehlikeli" anketi yapma cüreti gösterebilirsin.

Sana var ya, "İmam nasıl da havaalanına indi, işte İmam böyle olur" temalı FETÖ yazıları yazdırırlardı da.. Tayyip Erdoğan ve onun millet tabanlı "natural" hareketine dua et.

Allah o günleri göstermesin, sen küfrettiğin bu millete dua et.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 May 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Otobüs Firmalarımız
f501da7a338ea3640d62de690cd5177a1464542145

f501da7a338ea3640d62de690cd5177a1464542145

Otobüsçülük sektörü Türkiye'de kurtlar sofrasıdır. Bu sektöre girecekseniz sadece maddi bakımdan güçlü olmanız yetmez, sizi koruyan kollayanlar da olmalı. Kurduğunuz bu firma ile ulaşım pastasından pay almaya çalışacak ve rakiplerinizin de tekerine çomak sokacaksınız.

Neticede bu işten para kazanan "olağan firmaların" ekmeğine el uzatmış olduğunuzdan, onların gözünde bir düşman haline geleceksiniz. Önce size bunu kibarca anlatmaya çalışacaklardır. Sonra siz global dünyada teşebbüs hürriyetinden dem vurduğunuzda ortam gerilecek, "siz kim oluyorsunuz kardeşim, burası dağbaşı mı?" noktasında ise ipler kopacaktır.

Sonrasında şiddet safhası başlayacak, bıçaklar, silahlar konuşacak, belki birileri ölecek. Bir diğer ihtimal, faili meçhul bir cinayete kurban gideceksiniz veya 18 yaşından küçük bir delikanlı sizi sebepsiz yere öldürecek.

Fısıltı gazetelerinde "bunu X firması yaptırmış" şeklinde söylentiler çıkacak, ama bu tip iddialar nedense gazetelerde yer almayacak. Belki kimse belaya bulaşmak istemeyecek, "zamanlama çok manidar" bulunmayacak. Duyanlar ürkecek, kafalarında mafyavari karakterler canlanacak.

Birkaç yıl önce bir arkadaşımın yanına gitmek üzere şehirlerarası bir otobüse bindim. Otobüs oldukça eski bir model ve bakımsızdı. Arkadaşımı arayıp "B firmasının otobüsüne bindim, şimdi yola çıktık" dedim. Arkadaşım "Başka bir firmanın otobüsüyle yola çıkamazsın zaten" dedi. "Nasıl yani" dedim. "Bir firma daha vardı, yeni otobüslerle sektöre girmişlerdi ama sahibi öldürüldü".

Daha 3 yıl önce yaşanan bir diğer hadise ise uluslararası nakliye firmasına sahip bir işadamının başına gelenler. Müteşebbis işadamının onlarca tırı, Maceristan'da tır garajı vardır. Birkaç otobüs alarak büyük bir firmanın ismi altında iki şehir arasında yolcu taşımaya başlar. Otobüsler yeni, hizmet kalitesi yüksektir. Ne varki büyük firma ile sözleşmesinin bitmek üzere olduğu bir tarihte evinden çıktığı sırada bir genç tarafından bıçaklanır ve hayatını kaybeder. Delikanlının işadamını bıçaklamasının bir türlü mantıklı bir sebebi bulunamaz. http://www.boluolay.com/bolu/naci-keskini-baskalari-oldurttu-h16972.html

Böylelikle belki ileride daha büyük işler yaparak, otobüsçülüğün kalitesini arttıracak bir oyuncu devre dışı kalmış oldu.

Bütün bu olaylar olurken, uzun vadede fatura vatandaşa kesiliyor. Tekel haline gelmiş sektörde, gerçekten daha iyi hizmet verecek müteşebbisler korkutulduğundan ve ötelendiğinden, sektördeki hizmet kalitesi düşüyor veya olması gerekenin hep altında oluyor. Sektörü gerçekten meslek olarak değil, geçici olarak yapan muavinler-şoförler kaplıyor; otobüsüyle, ekibiyle, sistemiyle sektöre girecek profesyoneller olamıyor. Son yaşanan "üst düzey" garip olayı istisnai bir durum olarak görüyorum ve bu olayın baz alınmaması gerektiğini düşünüyorum. "Yolcunun uyuyanı makbuldür" düsturundaki otobüsçülükte, insanın yüzüne bakmayan muavinleri de gördük, güneşin batmaya yüz tuttuğu bir saatte, tek tek herkese "perdenizi kapatmamı ister misiniz?" diye sorup perde kapatan muavini de. Kalktıktan hemen sonra benzin istasyonuna girip yolcuların 15 dakikasını çalan otobüs firmaları da. Önemli olan otobüsçülüğün güvenlikten, servis kalitesine toplamdaki kalitesinin ne olduğu. Otobüsçülük sektöründe hizmet kalitesinin artması için mutlaka yapılması gerekenler var.

Sektörün iyileştirilmesine en büyük engel İstanbul'un kendisi. İstanbul, pastanın en büyük dilimi, en az pastanın çeyreği, belki pastanın yarısı. Sektöre girecek yeni bir firma İstanbul'daki yolcularına şehir içi servis hizmeti de vermek zorunda. Fakat bunu kendi imkanları ile yapamayacakları için büyük firmaların şemsiyesi altında girerek onların altyapısını kullanmak durumunda kalıyorlar. Son yıllarda onlarca firma kapanarak büyük firmalara komisyon vermek suretiyle çalışıyor. İstanbul'un heryerinden kolayca ulaşılabilecek bir otogarı yok, zaten bu yüzden büyük firmaların kendi otogarları ve servisleri var.

İstanbul'un özellikle Anadolu yakasında bir otogar ihtiyacı var. Bu otogar, bitirilecek olan Marmaray'ın uç noktasına entegre olmalı ve tüm İstanbul'a hitap etmeli. Bunun birkaç faydası olacak:

  1. Marmaray'a diğer metro hatlarının da bağlanması ile İstanbul'un herhangi bir yerinde oturan yolcu kolaylıkla otogara ulaşabilecek.
  2. Otogar İstanbul'un doğusunda (Anadolu tarafında) olacağından, otobüsler İstanbul trafiğine girmeden seferlerini yapacak. Sadece Trakya'ya gidecek olan otobüsler hariç ama zaten asıl yük İstanbul-Anadolu şehirleri arasında. Böylelikle zaman ve maliyet avantajı sağlayacak.
  3. Zaman ve maliyet avantajının sağlanmış olması, otobüslerdeki 10 numara yağ kullanma oranının azalmasına da olumlu etki yapacak.

"Ben şimdi otobüse binmek için Beylikdüzü'nden Pendik'e mi gideceğim" diyeceksiniz, zaten Sivas'a gidiyorsunuz ve Pendik yolunuzun üstü. Üstüne üstlük Pendik'e raylı sistemle gidiyorsunuz, Esenler'den otobüse binseniz bir de köprü trafiği çekeceksiniz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Marmaray'a entegre olacak ve tüm İstanbul'a hitap edecek bir otogar projesiyle Otobüsçülüğün kalitesi artar. Servis problemleri halledilmiş aday firmalar sayesinde biz yolcuların seçenekleri artar, Antalya'ya Antalya Seyahat, Konya'ya Kontaş ile gitmemiz mümkün olur. Bu şekilde Ankara, Antalya, Muğla gibi şehirlerden daha iyi hizmet verebilecek güçlü firmalar çıkabilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 May 16 18:00

Ali Turan

Puan: 830

Bin Yılda Bir Gelen Fırsat: Prut Savaşı
8310d9843dbc9c12b3a538f541f1ba001463831479

8310d9843dbc9c12b3a538f541f1ba001463831479

Soğuk Rus topraklarında zor şartlar altında yaşayan 8 milyon rus halkının çarı Deli Petro (Büyük Petro) sıcak denizlere inme fikrini ilk ortaya atan kişidir.

1700'lü yıllarda Rusya ile Osmanlı arasında barış olsa da, Deli Petro el altından Balkan'lardaki Romanya ve Moldova halkını Osmanlıya karşı isyana teşvik etmektedir. Bu faaliyetler Osmanlı tarafından takip edilmektedir.

Deli Petro, 1709 yılında İsveç kralı Charles'ı Ukrayna topraklarında mağlup etti. Charles'ın kaçarak Osmanlı'ya sığınması siyasi bir krize yol açtı. III. Ahmet barış yanlısı bir padişah olmasına rağmen, Balkan'lardaki karışıklıklar yüzünden yakın bir zamanda bir Rus savaşı ufukta görüldüğünden 1710 yılında savaş ilan edilmesine karar verdi ve hazırlıklar başlatıldı. Ordu, Nisan 1711'de Edirne'den hareket etmeyi başardı. Bütün ordunun Edirne'de Nisan ayında toplanabilmesi lojistik bir başarı olarak görünmektedir.

32966aaa7de2070b39840337b5fdf0861463831524

İki ordu da hızlı hareket etmek zorundaydı. Rusya, Tuna nehrine daha önce ulaşarak Romanya ve Moldava'yı arkasına almak ve bu ülke halkını isyan ettirmek istiyordu. Rus ordusu Prut nehrini geçerek, Romanya'nın kuzeyindeki Yaş şehrine ulaştı. İntikal sırasında Kırım tatar ordusu baskınlar yapmış ve erzaklarını imha ederek lojistik olarak zarar vermişti. Bu sırada Osmanlı ordusu da Romanya'ya girmiş ve bu sayede Romanya'da isyan çıkarma teşebbüsü başarısız olmuştu. Komutanları Petro'ya ordunun doğuya Moldovya'ya doğru çekilmesini tavsiye etti. Deli Petro ise İsveç kralını da yenmenin verdiği güvenle savaşa istekliydi. Ordunun Prut nehri boyunca güneye inerek Falcı ve daha ilerideki Galati şehirlerini almalarını emretti. Falcı şehri Prut nehrinin geçilebildiği bir yerdi ve burası alınabilirse Rus ordusu rahatlıkla Tuna'ya doğru ilerleyebilirdi.

Osmanlı ordusu, Rus ordusundan önce Falcı'ya ulaştı ve buradan Prut nehrinin karşısına geçerek kuzeye yöneldi. Osmanlı süvarileri ile karşılaşan öncu Rus ordusu geri çekildi. Deli Petro geri çekilmek yerine öncü birliklerini korumak üzere hamle yaptı. İki ordu arasında şiddetli mücadeleler oldu. Falcı şehrini alamayan Rus ordusunda erzak sıkıntısı başladı. Deli Petro ordu ağırlıklarını gömerek geri çekilmeye karar verdi ama Osmanlı ordusu bütün çekilme yollarını kapatmış, Rus ordusu Stanileşti civarında sıkışmıştı. Rus ordusu, Osmanlı ordusu, Prut nehri ve bataklıklarla çevrilmişti. Suya çok yakındılar ama nehire yaklaşmaları top atışı ile engellendiğinden su sıkıntısı da baş göstermişti.

f916e884253ae22da2526210351a10751463831581

Baltacı Mehmet Paşaya kuşatmanın sürmesi ve Rusların açlığa mahkum edilmesi tavsiye edildiyse de iki defa taarruz gerçekleştirildi, fakat bu taarruzlarda Rus direnişi kırılamayarak ağır kayıplar verildi. Deli Petro ise artık ümidini kaybetmişti, Rusya'ya yazdığı bir mektupta esir alınırsa kendisinden gelen emirlere uyulmamasını istiyordu. Osmanlı ordusu, artık son bir taarruzun hazırlıklarına başlamıştı. Bunu gören Ruslar, görüşme için birkaç kez elçi gönderdi. Tatar komutan her ne kadar Ruslara güvenilmemesini söylese de Baltacı Mehmet Paşa 24 saat içerisinde bir anlaşmada uzlaştı. Anlaşma sonunda mızıka sesleri arasında kuşatmadan çıkan Rus askerlerini gören Osmanlı ordusunda moraller bozuktu.

İstanbul'a döndükten sonra Rusya hiçbir şey olmamış gibi anlaşma şartlarına uymadı ve devletin kandırıldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Baltacı Mehmet Paşa azledildi. Rus ordusu ise 40 yıl Osmanlı topraklarına yaklaşamadı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 May 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Genç Osman'dan Davutoğlu'na Değişim Kültürümüz
575b4ac379dc2577882b4bdfd6791a961462992874

575b4ac379dc2577882b4bdfd6791a961462992874İç avluya doluştular.

Topkapı sarayının içi isyancı yeniçeri ile doluydu. Genç Osman pencereden herşeyi görüyordu. Lala nefes nefese içeri girdi: "Sultanım geldiler". Genç Sultan hafifçe dönüp: "Hepsinin kellesini alsak?" diye sordu. Lala karşılık verdi: "Çok kalabalıklar sultanım, mümkün değil".

Durumun vahametini gören Lala, Sultanın önünde diz çöküp, "Aslında bir çözüm yolumuz var sultanım" dedi. "Avluya çıkın, onları affettiğinizi ve hacca gitmekten de vazgeçtiğinizi söyleyin".

Genç Osman olumsuz manasında kafasını salladı. "Lala, ben Sultan Fatih'in torunuyum, bana geri adım atmak yakışmaz". Lala, ısrarını sürdürdü: "Sultanım, bu hayat meselesidir, bunların önünde durulmaz. Benim dahi kellemi isteseler hemen veriniz" dedi. Sultan Lalaya ters ters baktı. Aklına tedbil-i kıyafetle dolaşırken yakaladığı ve kellesini aldırdığı yeniçeri askeri geldi. Yeniçeriler için baya ağır laflar etmiş, ettiği hakaretler yeniçeri ağalarına kadar ulaşmış ve kalplerini kırmıştı. Bu ağaların bazıları boğazdaki bir yalıda kalıyordu. İsyanı bu yalıda planlamış olmaları muhtemeldi. 

Bu sırada avludaki yeniçerilerden biri bağırdı "Yaşasın Sultan Mustafa!". Bu ses kalabalık içinde çığ gibi yayıldı... 

...

Birkaç saat sonra Genç Osman isyancılar tarafından Yedikule Zindanlarına doğru son seferine çıkarıldı.

***

Timeline twit doluydu.

Danışman içeriye nefes nefese girdi: Elindeki tableti Başbakana gösterdi: "Efendim işte bunlar". Başbakan hafifçe dönüp: "Hepsini bloklasak?" diye sordu. Danışman umutsuz gözlerle baktı: "Bir faydasının olacağını zannetmiyorum efendim".

Danışman biraz düşünüp, "Aslında bir çözüm yolumuz var efendim" dedi. "Bir basın toplantısı düzenleyelim, görevden alınan İl ve İlçe başkanlarına görevlerinin iade edileceğini ve burada yazılanların bir hayal ürünü olduğunu söyleyelim".

Başbakan olumsuz manasında kafasını salladı, "Biz Mevlana torunuyuz, sözümüzden geri dönmek olmaz". Danışman ısrarını sürdürdü: "Efendim, bu sosyal medyadır, bu dedikoduların önünde durulmaz. Beni bile görevden almanız gerekse hemen alınız" dedi. Başbakan danışmana ters ters baktı. Aklına hakkında bazı söylentiler çıktığı için görevden aldığı il ve ilçe başkanları geldi. Bunlardan bazılarına ağır laflar etmiş ve bu laflar gazetecilere kadar ulaşmıştı. Bunlardan bazıları boğazdaki bir yalıda çalışıyordu. Organizasyonun bu yalıda planlanmış olması muhtemeldi. 

Bu sırada timeline'de hareketlenme tüm hızıyla devam ediyor; Binali, Bekir, Damat gibi kelimeler gündemde üst sıralara tırmanıyordu.

...

Birkaç gün sonra Başbakan Bosna'ya son yurtdışı ziyaretini yapmak üzere yola çıktı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 May 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Reis'in Yoğurt Yiyişi ve Davutoğlu'nun Gidişi
0f78f05ea4fea0db67aa4baf62ed473b1462639866

Reis'in, Türkiye'nin büyümesi için şu iki konuya önem verdiğini biliyoruz:

  • Özel Sektörü güçlendirmek.
  • Bürokratik engellemelerini kaldırmak.

Tabi bunu yapmak çok kolay değil. Karşısına problem çıktığında şöyle bir yol izliyor kendisi:

  1. Özel sektörden gelen şikayetleri de dinleyerek problemi tespit eder.
  2. Problemin çözümü için talimat verir ama problemin nasıl çözüleceğini söylemez (Problemi çözecek kişiyi sınırlamak istemez).
  3. Zaman tanır, ara sıra yoklar.
  4. Mühlet dolunca hesap sorar. Eğer problem giderilmedi ise hesabı keser. Reis, nadiren ikinci bir şans verir (Aynı zamanda iyi iş çıkaran adamın arkasında durmayı da bilir).

Emrullah İşler'in kısa süren bakanlığına bakalım. Kendisine, yurt dışındaki türklerin düşük olan seçime katılım oranını arttırma görevi verilir. Emrullah Bey, çalışır ama bürokrasinin perdelediği (ve çözmek istemediği) problem giderilemez, bu oran düşük çıkar. Reis, hesabını sorar ve sonrası malum.. Emrullah İşler, yakışıklı adamdır, karizmatiktir, hitabeti iyidir ama fayda etmez.

Bu perspektiften bakıldığında Davutoğlu'nun gidişi Emrullah İşler'in gidişinden farklı değil bence. Bazı bakanlıklarda görüş ayrılıklarından dolayı aylardır müsteşar atanamaması, maden sektöründeki şikayetler (Mermer Üreticileri derneği başkanının "Biz artık toplantılara bürokrat çağırmıyoruz, bizden duydukları ile önümüzü kesiyorlar" sözleri ve Artin'deki olaylar) ve bizim bilmediklerimiz iki tarafın arasını açmış olabilir. Her fırsatta "statükoyu korumaya çalışan bürokrasi" ile Türkiye'nin patinaj yapacağını söyleyen Reis, bu performansla 2023 hedeflerine ulaşılamayacağını düşünmüş olabilir.

Ayrıca 7 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan'a Davutoğlu'nun performansı sorulduğunda "Üzerinizdeki işleri delege etmelisiniz, devredin gitsin" sözleri, Davutoğlu'nun işleri devretmediği, herşeyi kontrollü olarak kendisinin yapmaya çalıştığı, bunun ise bürokrasi dişlilerinin hızlı çalışmasını engellediği şeklinde de yorumlanabilir.

Son olayların ise bardağı taşırdığı açıktır.

Pelikan dosyasında yazanların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Açıkçası Ak Parti içinde böylesine derin bir bölünmenin olması bana mantıklı gelmiyor. Yaşananları etkili bir Başbakan olmak veya olmamak meselesinin sonucu olarak görüyorum. Bir de şu:

0f78f05ea4fea0db67aa4baf62ed473b1462639866

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Mar 16 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Putin'in El Frenini Kim Çekti

Putin, geçtiğimiz haftalarda apar topar Suriye'deki ağırlıklarını kaydırdı. Bu kayışın sebebi çeşitli şekilde yorumlandı. Kimileri, Rusya Esad'ı barışa zorlamak istiyor dedi, kimileri savaş masraflarını gösterdi, kimileri de Amerika ile yapılan gizli anlaşmaya atıfta bulundu. Suriye savaşına çok hızlı giren Rusya'nın, aynı hızlı çıkışına yine de bir mana verilemedi.

Yoksa Batı, Rusya'yı korkutmayı başarmış mıydı? Geçen ay Avrupa'yı ziyaret eden Nato Komutunının "Gerekirse Rusya ile savaşır ve yeneriz" demesi, İngiltere'nin Baltık ülkeleri ile beraber Kuzey Denizinde güç arttırımına gideceğini ilan etmesi veya Norveç kıyılarındaki mağaralara tankların konuşturulacak olması mı Rusya'yı korkuttu?

Batının Rusya'ya aba altından başka hangi sopaları gösterdiğini bilemiyoruz. Fakat, bu hikayede eksik birşeyler olmalı.

11 Eylül Amerika saldırıları ile hızlanan İslamafobi, son 15 yıldır bütün dünya müslümanlarını töhmet altında bıraktı. Müslüman, Batı dünyasında neredeyse terörist ile eş anlamlı kullanılır hale geldi. Suriye'deki son IŞİD hareketi de bu algıyı perçinledi.

Batı, bu algı yardımıyla tamamen maddeye dönmüş medeniyetlerini, bozulmamış tek din olan İslam'dan "korumayı" başardı. Bununla da kalmadılar, petrol zengini ama zayıf İslam ülkelerini baskı altında tutarak ekonomik çıkar sağladılar.

Putin'in agresif hareketleri, soğuk duruşu, teröristlere karşı gerekirse atom bombası bile kullanacağını ima etmesi ve 3. Dünya Savaşı ihtimali, Batı'nın İslamafobi çarkına çomak soktu. Putin, Batı ile beraber tüm dünyaya, II. Dünya savaşının soğuk hatıralarını canlandırdı, IŞİD'in imajı bu hatıraların gölgesinde kaldı. Batı, dünyanın en kötü ve acımasız insanlarının aslında Batı'da olduğunu hatırladı, IŞİD'in ise "göreceli" olarak daha zararsız görünmesine sebep oldu. George Soros bile Putin'in IŞİD'den daha tehlikeli olduğunu söyledi.

Binbir emek ile dünyada estirilen İslamafobi rüzgarının çılgın bir Rus tarafından tersine estirilmesine göz yumulamazdı elbette. Bir an evvel, Rusya kendi mecrasına çekilmeliydi ve çekildi de.

Batının bu sinsi planını tersine çevirmenin tek yolu, İslam ülkelerinin "algının gerçeği ezdiği" şu çağda, müslümanlara en fazla zararı veren IŞİD ve benzeri örgütleri bizzat devre dışı bırakması olmalı. Yeni kurulan İslam Ordusu, umarım bu vazifeyi yerine getirir.

Not: Fotoğrafta Japonya'ya atılan atom bombasının yakınlarında bulunun ve bu sırada ip atlayan bir kızdan kalan son izler var.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Mar 01:06

http://www.serbestiyet.com/yazarlar/abdullah--kiran/rusya-neden-suriyeden-cekiliyor-673902

Ali Turan yazdı, 131 misafir olmak üzere 138 kişi beğendi, 15 yorum yapıldı.
30 Oca 16 21:00

Ali Turan

Puan: 830

Başkanlık Sistemi Vatandaşa Nasıl Anlatılır?

Tellioğulları ile Seferoğulları arasındaki kavgayı bahane eden Tosun Paşa, Yeşil Vadiye el koyar. Zaten bu kavgayı körükleyen de odur. Bununla da yetinmeyip, adamlarıyla beraber köyün üst tarafındaki 865 rakımlı Çamkaya tepesine yerleşir ve köyün ağası olur. Bütün köylüyü köy meydanında toplayıp:

- Bundan böyle benden habersiz köyde kuş uçmayacak. Yaverim de artık köyü yönetecek der.

Tepeden inme yaverin, köyde efelene efelene dolaşıp köy işleriyle uğraşmaması homurdanmalara sebep olur. Homurtular Ağanın kulağına kadar gelir. Köyün ayaklanmasından çekinen Ağa, köylüyü tekrar meydana çağırır.

- Sevgili köy ahalisi der, aslında ben de bu yaveri pek sevmem, netekim sizden birisi değildir. Köy işlerinde hep beraber sizin karar vermenizi isterim. Köyün çoğunluğunun desteğini alan biri varsa muhtarınız olsun, eğer çıkmazsa her sülaleden birer kişi çıkıp köyü beraber yönetsin der. Köylü ister istemez bu teklifi kabul eder. Ağa, bıyık altından gülüp konağına çekilir.

Yapılan seçimde Tellioğullarından Durgut emmi tek başına muhtar olmayı başarır. Durgut emmi, şehir görmüş adamdır, hemen çalışmalara başlar. Komşu köylere giden patikaları yollara çevirir. Buğdayın komşu köylere satılmasını ve karşılığında patates alınmasını sağlar. Köylü de Durgut emminin icraatlarından pek memnun kalır, hatta elleri akçe görmeye başlar. Lakin bu durum Ağanın pek hoşuna gitmez. Zira gün ve gün köydeki otoritesi zayıflamakta, köydeki uşaklar bile kendisine yan yan bakmaktadır.

Ağa bir gün Durgut emmiyi konağına akşam yemeğine çağırır ve yemeğine zehir koyar. Evine dönen Durgut emmi ölür. Köy ahalisi çok üzülür, Ağadan şüphelenirler fakat ispatlayamazlar.

Durgut emmiden sonra köyün iki yakası bir araya gelmez. Tellioğulları, Seferoğulları ve Paşanın marabalarını temsilen 3 kişi seçilir. Üçü de ayrı havadan çalar. Herbiri kendi sülalesinin işlerine bakıp, diğerlerini sallar. Birisi köy meydanını genişletmeye çalışırken, diğeri yolları daraltır. Birisi içme suyu için kanal kazarken diğeri yan tarafta kanalizasyon kuyuları açar.

Köyde hiçbir iş düzgün yürümez, bir huzursuzluk başlar. Fakirleşen köylü, komşu köylerden patates de gelmeyince iyice asabileşir. Köylü patates kızartmasının tadını almıştır nitekim, patates kızartmasından vazgeçemez.

İşlerin çok kötü gitmesi ağayı korkutur. 3 kişiyi toplayıp, "şu köyü adam gibi yönetin, köylüyü ayaklandırmak mi istiyorsunuz" deyip, elindeki borç defterini yüzlerine atar.

Kanalizasyonun içme suyuna karışması bardağı taşıran son damla olur. Öfkeli bir köylü kanalizasyondan doldurduğu su testisini ağanın konağının eşiğinde parçalar. Bununla da kalmaz, köylü 3 temsilciyi köy çıkışına kadar sopalarla kovalar.

Köyde yeni bir muhtarlık seçimi yapılır ve Seferoğullarından delikanlı Dayyib tek başına muhtar olur. Zaten Dayyip, çocukluğundan beri yol, su işleriyle uğraşmakta, elinden iyi iş gelmektedir.

Dayyib, Durgut emmi gibi güzel işler yapar. Köyün içme suyu kanalları ile kanalizasyon kanallarını ayırır. Yolları genişletmekle kalmaz, çakıl taşları da döktürür. Köy meydanına arnavut taşı döşetir. Köyün fakir hanelerine çıra ve kesme hamur yardımı yapar. Yaşlı ninelerin dedelerin ellerine akçe tutuşturur. Hatta uzak köylerden gelen ördeklerin köyde yumurtlaması için "ördek iniş alanları" bile yapar.

Köyde hızla popüleritesi artan Dayyib emmi Ağa için tehlikeli olmaya başlar. Nitekim, imkanları artan köylü artık Ağayı görmezden gelir. Ağa otoritesini sağlamak için delikanlı Dayyib'i devirmenin planlarını yapar. Adamlarını Dayyib'e gönderip, ayağını denk al demeye getirir. Lakin Dayyib delikanlı adamdır, köy meydanındaki kavak ağacı gibi dimdik durur velakin etrafa polen yayıp milleti alerji yapmaz.

Ağa, birgün köy meydanındaki kütüğe "köyümüzde Ağalık vardır, bu köyün Ağası Tosun Paşadır" yazdırır. Bu meydan okumaya karşı delikanlı Dayyib'in kafası atar. Ağayı Dolmaçayır'da kıstırıp, "Ağa, Ağa, ben bu köyün seçtiği muhtarım, sıkıysa çık karşıma güreşelim" der. Ağa, bu meydan okumaya karşılık veremez, utancından konağına girip, bir daha dışarı çıkamaz.

Lakin ağa yine de boş durmaz, komşu köylere haberci gönderip köyümüzde bir zalım vardır, gelin bizi kurtarın der. Köy çocuklarına şeker verip, köy meydanında "Zalım Dayyip" diye bağırtır. Daha da ileri gider, köyün ucundaki birkaç haneye altın verip, karşılığında meyve ağaçlarına saldırtır, köy yoluna hendekler kazdırır.

Dayyip emmi kuru gürültüye pabuç bırakacak adam değildir. Hepsini savuşturur.

Delikanlı Dayyib'i deviremeyen Ağa kahrından ölür. Köy ahalisi toplanıp, geleneğimizdir, köyümüze yeni bir ağa gerekir deyip, Dayyib'i ağa yapmak isterler. Dayyib, bunu kabul etmez. Köylünün ısrar etmesi üzerine:

- Emmilerim, amcalarım bu köye ağalık yapacak adam değil, ırgatlık yapacak adam lazımdır. Köyümüzün ağaları hep bizleri birbirimize düşürmüştür. Ben köyünüzün muhtarıyım amma benden sonra tek bir muhtar çıkar mı bilemem. Eğer isterseniz bundan kurtulalım, köyümüze "reislik" getirelim; er meydanına isteyen çıksın, kazanan köyümüze reis olsun der.

O gün bugündür köylü bu meseleyi tartışmaktadır.

* Bu hikayedeki kişiler tamamen hayal ürünü olup gerçekle ilgisi yoktur.

** Hikayede Yasama, Yürütme, Yargı erklerinden sadece Yürütme işlenmiştir. Yasama, Yürütmeden bağımsız olması gerektiğine göre, Yasama konusunun işlenmemiş olması hikayede bir eksiklik olarak görülmemelidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Oca 20:57

Misafir

Bugünkü başkanlık sistemi için değil metafor oluşturacak, bilakis kafa bulandiracak bir hikaye olmuş.

25 Oca 20:53

Misafir

Facebook'ta üye oldum bu saçma yazıyı okuyup vazgeçtim

Ali Turan yazdı, 5 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Oca 16 21:00

Ali Turan

Puan: 830

Koç Holding: Gsm'i Kaçırdı Enerjiyi Yakaladı

Koç Holding eski CEO vekili Ekşioğlu, 2000 yılında yapılan bir röportajda "Koç Grubu geçmişte fırsatlar kaçırdı. Koç Holding'le ilgili bir kitap yazacağım. Konuyu Rahmi Bey'le de konuştum. Kitabımda kaçırılan fırsatları anlatacağım" diyor. 2014 yılında vefat eden Ekşioğlu'nun malesef böyle bir kitabı yok.

Koç Holding'in kaçırdığı en büyük fırsat şüphesiz GSM ihalesidir. Ekşioğlu'na göre bu fırsat, az para teklif etmekten değil, yabancı ortağa fazla bağımlı olmaktan kaybedildi.

Ekşioğlu, aynı röportajda Koç Grubunun yeni kuşağını "İhalelerin hepsine giriyorlar, ama hiçbirini alamıyorlar" diye eleştiriyor.

Tabii bu röportaj, Koç'un Tüpraş'ı satın almayı başardığı 2006 yılından önce gerçekleşmiş. Koç, Tüpraş'ı alarak yeni bir dönem başlattı. Tüpraş, bugün de Türkiye'nin açık ara en büyük sanayi kuruluşu ve yıllık cirosu tek başında 37 milyar tl ile en yakın rakibine birkaç kat fark atmış durumda. Koç, enerjinin ve petrolün tadına varmış olacak ki, petrol dağıtım pazarına da girerek bu alandaki liderliğini perçinledi.

Koç'un belki de en önemli özelliği, rekabetin çok çetin olduğu pazarlardan dinamik bir şekilde çıkıp, rekabetin düşük, kârın yüksek olduğu sektörlere yönelmesi.

Benim gözümde bunun en bariz örneği otomotiv lastiği sektörüdür. Çiftçinin tek bir traktör arka lastiği için, bir çift danasını sattığı zamanlarda Koç, sektörün göbeğindeydi. Ne zamanki Çin lastikleri piyasaya girdi ve piyasada rekabet kızıştı, Koç sektörden çekildi. (Bugün çiftçi tek bir dana ile isterse traktör lastiği koleksiyonu yapabilir).

Aynı durum, Gıda Pazarlama sektöründe de oldu. Mustafa Koç, Migros'u 2008 yılında yaklaşık 2 milyar tl'ye elinden çıkararak sektörden çekildi.

Bugün Koç, her ne kadar gücünü muhafaza ediyor olsa da, özelleştirme yoluyla büyümesi kolay değil. Eskiden çok fazla yerli rakibi yoktu, şimdi ise öyle değil. Otoyol özelleştirme ihalesine Ülker ile beraber girdi, fakat devlet verilen teklifi az buldu. Doğalgaz Dağıtım şirketlerinin gözbebeği İGDAŞ'ı ise devlet özelleştirmek yerine halka açmaya karar verdi.

Diğer taraftan Tüpraş'a rakip olacak Azeri Star Rafinerisinin inşaası hızla devam ediyor.

Bakalım Koç Grubu, yeni yönetimi ile nasıl bir performans sergileyecek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Oca 16 01:00

Ali Turan

Puan: 830

Milli Muharip Uçağımız ve Hava Üstünlüğü

Milli uçağın geliştirilmesi için ilk adım "2 yıllık kavramsal tasarım" aşamasıydı, bunun için TUSAŞ'a 20 milyon dolar tahsis edilmiş ve TUSAŞ yetkilileri 2014 başında bu aşamanın biteceğini söylemişlerdi. Şimdi 2016 başındayız ve maalesef halen uçağın tek motorlu mu yoksa çift motorlu mu olacağının kesinlik kazanmadığını haberlerden öğreniyoruz.

Uçak geliştirmek zor ve karmaşık bir iş. Hindistan, 30 yılda Tesaj savaş uçağı projesini tamamlayamamış, geçen Eylül ayı itibarıyla uçağı uçurabilmişler ama problemler giderilememiş, üstelik uçağın radarları yetersiz olduğu için bunların İsrail radarları ile değiştirilmesine karar verilmiş. Bu gecikmenin sebebi olarak, Hindistan Hava Kuvvetlerinin 1990 yılına kadar kriterlerini belirleyememesi ve sonrasında krizlerden dolayı fonlamada yaşanan sıkıntılar gösteriliyor. link

Milli bir uçağa ihtiyacımız olduğu gayet açık. Savaşları kazanmanın kritik noktasının hava üstünlüğünden geçtiği bugün anlaşılmış durumda. 1939 yılında Almanya'nın Polanya'yı işgal ettiğinden beri, hava üstünlüğü sağlanamadan hiçbir savaş kazanılamamış, hava üstünlüğü sağlamış bir düşmana karşı hiçbir savunma ortaya konamamış, hava üstünlüğü sağlamış bir rakibe de hiçbir başarılı saldırı yapılamamış.

Hava üstünlüğü sağlamanın kritik olduğunu ilk ve etkili olarak Hitler Almanya'sı göstermiş. 1900'lü yıllardaki eski konsept, bombardıman uçaklarının işi bitireceği yönündeymiş. Yani, düşman yerleşim yerlerinin ve üretim merkezlerinin vuralması ile düşmanın dize getirilebileceği düşünülüyormuş. Almanya, İkinci dünya savaşında bunun böyle olmadığını Avrupa, Amerika ve Rusya'ya öğretmiş. Müttefik ülkelerin, "Kara Perşembe" dedikleri olayda Almanya'nın Schweinfurt şehrindeki Rulman fabrikalarını bombalamak üzere yola çıkan yaklaşık 300 bombardıman uçağının 60 tanesi geri dönememiş, 140 tanesi de hasar görmüş. Bu olaydan sonra asla avcı uçakları refakat etmeden bombardıman uçağı gönderilememiş. Ama avcı uçaklarının menzili kara Avrupasında bittiği için etkili avcı uçakları da yokmuş. Zaten Almanya savaşın başlarında doğu cephesinde 4000 rus uçağını yok ederek hava üstünlüğünü elde etmişler. Fransız hava sahasını ise 2 günde kontrol altına almışlar. Müttefik ülkeler ancak savaşın sonlarına doğru menzili 500 mile çıkarılan P-49 ve P-51 uçakları ile hava sahasını kontrol altına aldıktan sonra Almanya dize getirebilmişler.

İkinci dünya savaşı sonrasında hem Amerika hem de Rusya hava üstünlüğü sağlayacak uçakları geliştirmeye başlamışlar. ABD, Kore savaşında Kuzey Kore ve Çin'e karşı hava üstünlüğü sağlamış. Bu başarıda ikinci dünya savaşında da savaşmış pilotların, Kuzey Kore ve Çin pilotlarından daha tecrübeli olması da çok etkili olmuş.

Buna rağmen, Vietnam savaşında Amerika istediği başarıyı yakalayamamış. Çünkü hem savaş tecrübeli pilotları emekli olmuş, hem de hava üstünlüğünü radar ve füze teknolojisi ile it dalaşına girmeden elde edebileceklerini zannetmişler. Fakat radar ve füze teknolojileri henüz yeteri kadar gelişmemiş olduğundan, manevra kabiliyeti düşük F-4 uçakları ve nispeten tecrübesiz pilotları ile Rus uçaklarına karşı bariz bir üstünlük sağlayamamışlar.

Vietnam savaşı sonrasında ABD hava üstünlüğü için konsept değiştirmek gerektiğini anlamış. Bunun için F-15 ve F-16 projeleri başlatılmış, F-15 kartalları ile mutlak hava üstünlüğünü, F-16 şahinleri ile ise it dalaşına odaklanılmıştır. Yalnız, tek motorlu F-16'ların operasyon alanları dar olduğu için Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafından tercih edilmemiş, Hava Kuvvetleri F-15'i, Deniz Kuvvetleri ise F-18 Hornet'i tercih etmiş. Bu iki uçak da çift motorlu, silah yük kapasitesi yüksek uçaklardır.

Bugün ABD hava üstünlüğünü hala F-15 uçakları ile sağlıyor. Dünyanın en iyi uçağı olarak gösterilen F-22 Raptor ise uzun vadede F-15'lerin yerini alacak.

Milli uçağımıza tekrar geri dönersek, -anladığım kadarıyla- bu uçağın F-16 gibi tek motorlu bir avcı uçağı mı, yoksa F-15 gibi hava üstünlük uçağı mı olacağına tam olarak karar verilememiş gözüküyor. Hindistan'ın durumunu da düşünerek "geç olsun, bizim olsun" diyelim mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
29 Eki 15 18:00

Ali Turan

Puan: 830

Orta Asya'dan Oktay Ustaya Türk Mutfağı Kronolojisi

MÖ 6000: Türkler karınca toprağıyla sütü mayalayarak yoğurt elde etmeyi başardı.

MÖ 200: Hunlar tahıldan un çıkararak ekmek yapmaya başladı.

13. yüzyıl: Nasrettin Hocanın Akşehir Gölünü mayalama teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı.

1285: Dünyada ilk ve tek olarak bir aşçıya anıt mezar yapıldı (Mevlana Hazretlerinin aşçısı olarak bilinen Ateşbaz Velinin Konya-Meram'daki türbesi).

1478: Fatih Sultan Mehmet'in Topkapı Sarayına büyük mutfaklar yaptırması ile Osmanlı Saray Mutfağının gelişimi başladı.

1985: Türkiye'nin ilk aşçılık okulu eğitim-öğretime başladı.

1997: Türkiye'nin ilk Aşçılık Derneği Mengenli duayen Aydın Yılmaz önderliğinde kuruldu.

28 Ekim 2015: Mengenli Oktay Usta, kazan kaldıran ilk aşçı olarak kayıtlara geçti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Eki 00:42

Ömer Poyraz

Puan: 1911

Kime ve neye kazan kaldırmış ki ?

29 Eki 20:49

Keşke, Maklube'nin tarihinden de bahsetseydiniz. :)

Ali Turan yazdı, 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
10 Eki 15 10:00

Ali Turan

Puan: 830

Ajanlıktan Liderliğe Vladimir Putin

Vladimir Putin, 1952 yılında Rusya'nın Baltık tarafındaki tarihi şehri Sen Petersburg (eski ismi ile Leningrad)'da fabrika işçisi bir anneden ve asker bir babadan doğdu. Baba Vladimir, 1930'lu yıllarda Sovyet denizaltılarında, II. Dünya savaşı öncesinde bir saldırı taburunda askerlik yapmış, II. Dünya savaşında ise ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Kendisinden büyük iki abisinden biri doğumdan bir süre sonra, diğeri ise Almanların Leningrad'ı kuşatmaları sırasında difteriden ölmüştü.

Putin'in dedesi ahçıdır ki, Lenin ailesi ve Stalin'e bile yemek yapmıştır. Putin'in anneannesi Almanlar tarafından 1941 yılında öldürülmüş, dayıları da savaşta kaybolmuştur.

İlkokul yıllarında kaba tavırları ile ön plana çıkan bir çocuk olmuş, 12 yaşından itibaren judoya ilgi duymuş ve rus televizyonundaki ajan karakterleri taklit etmeye başlamıştı.

1970 yılında Hukuk Fakültesine girdi. Bitirme tezinin ismi "Uluslararası Hukukta En Çok Uygulanan Mübadele Prensipleri"dir ve tez, başkasından aşırmadır. Üniversite yıllarında Komünist Partisine kaydolmak zorunda kalmış ve ayrıca kendisini siyasete sokacak kişi olan üniversite hocası Anatoly Sobchak ile tanışmıştır.

Putin, mezuniyet sonrası KGB'de işe girdi. Birkaç yıllık eğitim ve görevden sonra Doğu Almanya'ya gönderildi. Buradaki en önemli görevi Dresden Teknik Üniversitesine gelen yabancıları kafalayarak işe almak ve bunları el altından Amerika'ya göndermekti. Putin'in Dresden yıllarındaki en önemli başarısı, bir Amerikalı çavuş ile iletişime geçerek ondan 800 mark karşılığında gizli olmayan bir kullanım klavuzunu satın almak olarak gözükmektedir.

Putin, siyasete 1990 yılında Sen Petersburg Belediye Başkanının uluslararası ilişkiler danışmanı olarak girdi. Belediye Başkanı Anatoly Sobchak, Putin'in üniversite yıllarından hocasıydı. Belediyedeki görevi, yurtdışı ilişkilerinı geliştirmek ve yabancı yatırımı arttırmaktı. Göreve geldikten kısa bir süre sonra şehir hukuk konseyi tarafında soruşturma geçirdi. Müfettişler, 93 milyon dolar değirindeki metalin Putin tarafından daha az gösterilerek yurt dışına ihraç edildiğini ve karşılığında gelmesi gereken gıdanın ise gelmediğini belirlediler. Soruşturmayı bir şekilde atlatan Putin, 1994 yılında şehir yönetiminin sorumlu vekil başkanlarından biri oldu.

1996 yılında Anatoly Sobchak'nun belediye seçimlerini kaybetmesi üzerine Moskova'ya çağrıldı. Nitekim kendisi mevcut görevinin yanında Rusya Başbakanı tarafından kurulmuş olan liberal "Evimiz Rusya" partisinin Sen Petersburg yöneticisiydi. 1995 seçimlerinde partinin Sen Petersburg kampanyasını yönetmiş, seçimden sonra da bu göreve getirilmişti.

Moskova'daki yükselişi çok hızlı oldu, bu 3 yıllık süreçte Başkanlık Mülkiyet Yönetimi Bölüm Şefi, Başkanlık Personel Şefi gibi pozisyonlarda yer aldı. Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin, Putin'i 1998 yılında İstihbarat Başkanı, 1999 yılında ise Başbakan olarak atadı. Sağlık problemleri de olan Yeltin istifa edince, Rusya Başkanı oldu.

Bir iddiaya göre Putin'i Moskova getiren kişi soruşturmalarla başı dertte olan Yeltsin'di. Putin, kendinden önce gelenlere saygılı birisiydi. Sen Petersburg Belediye Başkanı Anatoly Sobchak ile çalışırken hem etkili bir yönetim ortaya koymuş hem de başkanın geçirdiği rüşvet soruşturmasınından kurtulmasını sağlamıştı. Putin Moskova'ya geldikten sonra, Yeltsin yanlılarına karşı bir soruşturma yürüten savcıyı da devre dışı bıraktı. Putin'in basamakları hızlıca çıkmasının sebebi de buydu. Yeltsin'in birinci önceliği, sonrasında başının derde girmemesi için Başkanlığı emin bir ele teslim etmekti ve bu kişi Putin'di. Putin, başkan olduktan sonra Yeltsin ve ailesini koruyan bir dizi kanunlar çıkardı.

Yelsin aynı zamanda Başkanlıktan çekildikten sonra ipleri de elinde tutmak istiyordu. Fakat Putin, Yeltsin'i korumakla beraber, ipleri tamamen eline aldı ve Yeltsin'i yöneten etkili işadamlarına iki seçenek koydu. Ya kendisine itaat edecekler ya da ülkeyi terk edeceklerdi.

Bütün gücü eline alan Putin, başardığı işlerle halkının da desteğini alarak büyük işler yapmaya devam ediyor.

Putin'in kamuoyuna yansımış sözlerinden bazıları:

"Bana 20 yıl verin, size yeni bir Rusya vereyim."

"Modern dünyada, zayıf ülkeler yabancı ziyaretçilerden hangi yöne gitmeleri ve hangi politikayı takip etmeleri konusunda kesin tavsiyeler alırlar."

"Kim Sovyetler Birliğini özlemiyorsa kalbi yoktur, kim onu geri istiyorsa beyni yoktur."

"Bazen doğru yolda olduğunuzu görmek için yalnız bırakılmanız gerekir."

"Anavatana ihanet eden kişilerin kitaplarını okumam."

"Rusya'daki normun 3 çocuklu aileye dönmesi gerektiğine inanıyorum." (Bunu Tayyip Erdoğan'dan kopya çekmiş olmalı.)

"Zayıf bir hükümete değil, bireylerin hakları için sorumluluk taşıyabilecek ve toplumun tümünü kollayacak güçlü bir hükümete ihtiyacımız var."

"Rusya, Avrupa kültürünün bir parçasıdır. Dolayısıyla, NATO'yu bir düşman olarak görmek zor."

"Hiçkimse Rusya'ya askeri yönden üstünlük kurma hülyasına kapılmamalı, bunun olmasına asla müsade etmeyeceğiz."

"Tarih, bütün diktatörlüklerin ve otoriter hükümetlerin geçici olduğunu göstermiştir. Sadece demokratik sistemler geçici değildir. Bazı eksiklikleri olsa da insanlık daha üstün bir sistem kuramamıştır."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Eki 13:01

Misafir

Güzel yazı.

Ali Turan yazdı, 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Eyl 15 18:00

Ali Turan

Puan: 830

Bülent Ağabey Bombalayıp Giderken

Ak Partide Merkez Karar Yönetim Kurulu seçimi sırasında Bülent Ağabeyin şok açıklamalarına şahit olduk. Ne diyordu Bülent ağabey:

- Eskiden "Biz" idik, şimdi "Ben"e döndük. Türkçesi, Tayyip Erdoğan başlarda iyiydi, şimdi tek adam oldu.

- Koalisyon kurulamamasının sebebini söyleyemem. Türkçesi, Tayyip Erdoğan koalisyona engel oldu.

- (Davutoğlu için) Bu adam herkesten temiz. Türkçesi, aramızda temiz olmayanlar var.

Nedir Bülent Ağabeyin Tayyip Erdoğan ile meselesi. Ne alıp veremediği var. Bence bunun altında problemlere bakış açısındaki farklılıklar yatıyor.

Tayyip Erdoğan çözüm odaklı bir insan. Keskin çizgilere sahip, mazeret kabul etmeyen, problemlerin semptomatik değil, gerçek sebeplerine savaş açan bir kişiliğe sahip. Günü kurtarıp, idare yoluna gitmek onun kişiliğine ters.

Örneğin, Tayyip Erdoğan bu yüzden sigara içen bir kişiyi gördüğünde sigarayı bıraktırmaya çalışır veya düğün merasimlerinde işte tam bu yüzden 3 çocuk tavsiyesinde bulunur.

Tayyip Erdoğan çözüm odaklı olduğu kadar, zaman kaybına tahammülü olmayan bir liderdir de. Onu temel atma törenlerinde müteahhit firma ile "zaman" kısaltma pazarlığı yaparken görürsünüz, ya da ihracat hedeflerini büyültürken. Tayyip Erdoğan, şartları zorlamasını, yüksek ritimde çalışmayı sever.

Onun bunları yaparken tribünlere oynadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü, lafını esirgemeyen bir kişidir de. Her an haddini aşmış birine "Ananı da al git" veya suçlu olmasına rağmen sesi çok çıkan bir hadsize "Sen katilsin" diyebilir. Sonucunu o anda hiç düşünmez.

Tayyip Erdoğan'ı Bülent ağabeyden ayıran bir özelliği ve belki de kavgalarının sebebi onun Bürokrasi Canavarını yakından tanıyor olmasıdır.

Nitekim, Bürokrasi ile savaşında Marmaray'ı sadece 4 sene gecikme (!) ile bitirebilmiş bir siyasidir. Üçüncü havaalanı, Kanalistanbul, Üçüncü Köprü gibi projelere çeşitli engellemelere rağmen imza atmıştır.

Bülent ağabeyin hiç belediye tecrübesi olmamıştır. Binali Yıldırım gibi yüksek icra gerektiren bir bakanlığı da yönetmemiştir. Başbakan Yardımcılığı döneminde, "şu uygulamayı da Bülent ağabey başlatmıştır" diyebileceğimiz bir icraatı da yok maalesef.

Bülent ağabey, vakti zamanında girdiği Manisa Belediye Başkanlığını kazansaydı, biraz çöp, biraz yol, biraz su problemleri ile uğraşsaydı. Hatta birkaç müteahhit ile işler tamamlanmadığından dolayı kavga etseydi de işlerin gözüktüğü kadar kolay olmadığını görseydi.

Belki, zamanın çok kıymetli olduğunu, zaman kaybetmeden büyük işlerin yapılması gerektiğini, maksatın "bağcıyı dövmek" değil, "üzüm yemek" olduğunu yakinen görürdü. Şimdiki "İstemezük" diyenlerle aynı dili konuşuyor olmazdı.

Bülent Ağabey rantdan, temiz olmaktan söz ediyor da..

Acaba Tayyip Erdoğan Belediye Başkanlığı döneminde aktif bir şekilde İstanbul'un problemlerini çözme kabiliyetine sahip olmasaydı, bugün Bülent Arınç'ı tanıyor olacak mıydık? İşte bunu çok merak ediyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Eyl 18:12

Bülent Arınç kim :)

Ali Turan yazdı, 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Eyl 15 06:00

Ali Turan

Puan: 830

Gül Dağıtan Çelikten El: Devlet

Devlet sözcüğü, Arapça'dan dilimize girmiş. Şöyle tanımlanmış: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık".

Aynı tanımın devamında, devletin sosyal refah, kamu düzeni ve halk sağlığı ile uğraşarak meşruiyet kazandığı ve bunun için de kural koyma, düzenleme, yetkilendirme ve yasaklama gibi çeşitli enstrümanlara sahip olduğu yazılı.

Anonim edebiyatımızda ise Devlet, babadır, zeval görmemesi gereken varlıktır ve onunla şaka olmaz. Devlet kapısı başka kapılara benzemez.

Benim zihnimde devlet deyince şu hadise canlanır. Kapının önünde yaşlıca bir amca durmaktadır, ceketinin düğmesini sıkıca iliklemiş ve kasketini eline almış bir şekilde kapıyı nazikçe tıklar, kapıyı açar, vücudunu hafifçe öne eğerek korkuyla karışık bir saygı ile içeri girer. Bu, devletin gözüken sert yüzüdür. Nitekim, amcanın işinin görülmemesi (!) içerideki memurun dudağından çıkacak iki kelimeye bağladır: "Yarın gel".

Peki bu kadar soğuk bir yüze sahip bir devlet, devlet düşmanlarına da aynı sertlik ile cevap verebilir mi? Daha açık bir ifade ile, böyle bir devlet eli silahlı teröristlere hayatı zindan edebilir mi?

Hayır.

Çünkü, terör ile mücadele edebilmek için öncelikle güçlü bir ekonomiye sahip olmanız gerekir. Profesyonel askerleriniz, silahlarınız, istihbarat elemanlarınız, mühimmatlarınız olmalıdır. Bunlar için de ciddi bütçe ayırmalı, atılan bombanın yerine yenisini koyabilmelisiniz.

Halbuki, soğuk yüzlü devlet, sahip olduğu bunaltıcı bürokrasi yüzünden vatandaşını kendisinden uzaklaştırmış, ekonomiyi büyütecek müteşebbislerin arzularını kırmış ve bunun bir sonucu olarak ekonomide büyümeyi yakalayamamıştır. Bırakın terörle mücadelede yenilikler yapmayı, memurlarının maaşlarını bile güçlükle ödüyor olabilir böyle bir devlet.

Devletin teröre sert yüzünü gösterebilmesi için vatandaşına yumuşak olması bir keyfiyet değil zorunluluktur. Vatandaşını mutlu et, onları ekonomiye kat, ekonomini büyüt ki, güçlü bir savunma mekanizması ile teröre kan kusturabilesin.

Devlet, vatandaşına gül dağıtan çelikten bir ele sahip olmalı, vatandaşından güç almalı ve düzeni bozmak isteyenlerin yüzüne yine aynı çelikten eli indirmelidir.

Kısacası, devletin yüzü yumuşak, tekmesi sert olmalıdır.

Devletimiz terörle mücadele noktasında, gerekli sosyolojik ve psikolojik adımları fazlasıyla yerine getirdi. Hatta çok ileri gittiğini iddia edenler bile oldu. Diğer taraftan ekonomik büyümenin yansıması olarak, silahlı kuvvetlerini de güçlendirdi. Ben çok yakın bir zamanda terörle mücadelede çok daha iyi sonuçlar alacağımıza inanıyorum.

Şehitlerimize Allah'dan rahmet diliyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Eyl 15 14:00

Ali Turan

Puan: 830

Karayılan'dan Kupa Ası Olur mu?

Demirtaş son çıkan ihbar yasasıyla ilgili sakın para için komşularınızı ispiyonlamayın, ispiyonculuk onursuzluktur demiş.

Tabii Demirtaşa göre onur-haysiyetin tanımı çok farklı, tıpkı barış kelimesinde olduğu gibi. Ona göre gece uykularında polis kurşunlamak çok onurlu bir davranıştır. Ya da ankesörlü telefonla konuşan askeri sırtından vurmak. Hele hele yola mayın döşeyip araç patlatmak onurlu olmanın vardığı zirve noktasıdır.

Onur kelimesinin sınırları zorlanmaktadır aslında. Mesela ambulansla doğurmaya giden kadını, araçtan çıkarıp yolun ortasına bırakmak da artık onurlu olmanın olmazsa olmazlarına girmiştir. Sahi siz hiç Demirtaş'ın "Bari ambulanslara, doktorlara dokunmayın" dediğini duydunuz mu?

Bazen bu onurlu davranışları yaparken, ekmek almaya giden bir çocuk da hayatını kaybedebilir. Herşeyin bir bedeli vardır canım, bu da onurlu olmanın bir bedelidir.

Onur kelimesini tek yanlış anlayan Demirtaş değil. Teröre terör, teröriste terörist diyemeyen çok onurlu yazarlar, kurumlar, dernekler var güzel memleketimizde.

Aslında bütün bu kelime kargaşasından Kandil'dekiler sorumlu. Onların verdikleri yanlış ilham yüzünden, buradakilerin kafası karışıyor, onuru alçaklık, savaşı barış anlıyorlar. Kandil'den esen rüzgar, taa İstanbul'daki Doğan Towers'daki usta yazarların bile şaftını kaydırmış durumda.

Zaten hükümet, bu gramer hatasını gidermek için ihbar yasasını çıkarmadı mı? İhbar demişken, acaba hükümet de Amerika'nın yaptığı gibi aradığı kişilere özel kartlar basacak mı? Sahi Karayılan'dan Kupa Ası olur mu?

Bence olmaz. Bu onurlu kişiliğe ancak Kupa Kızı yakışır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 7 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Ağu 15 04:00

Ali Turan

Puan: 830

Silahlı Anka İçin Daha Neyi Bekliyoruz

Anka projesi 2004 yılında başlatılmış, 2010 yılında ilk Anka'yı hangardan çıkarmış ve 2013 yılında hizmete almışız. Toplam 9 yıllık bir tecrübe.

2012 yılında teröre karşı kullanılmak üzere Amerika'dan ısrarla silahlı Predator istemişiz ama talebimiz geri çevrilmiş. Bunun üzerine TUSAŞ'a silahlı Anka üretmesi için talimat vermişiz.

Anka'yı geliştirirken edinilen tecrübe ile bu işin 3-4 yıllık bir takvim dahilinde bitirilebileceği ifade edilmiş, yani 2015-2016 yıllarında.

Fakat bugüne geldiğimizde ortada silahlı bir Anka göremiyoruz. 2015 Savunma Fuarında geliştirme aşamasındaki Anka-S'i görüyoruz, uydu bağlantısı gibi bazı özelliklerin eklenmiş fakat silahlanma ile ilgili bir bilgi neredeyse yok. Anka-S'in 2018'de, silahlı Anka'ların ise ancak 2020'lerden sonra hazır olabileceği yönünde haberler okuyoruz. (Üreticinin web sayfası da dahil olmak üzere net bilgiye ulaşmak güç).

Tam da ihtiyaç duyduğumuz şu yıllarda silahlı bir Anka'dan faydalanamıyoruz yani.

Zaten yakın bir zamanda devletin silahlı bir İHA alacağı yönünde acil bir duyuru yaptığını ve Amerika'nın da müttefik ülkelere silahlı Predator satışına izin verebileceği yönünde haberlerin çıktığını öğreniyoruz.

Yani bir nevi silahlı Anka yetişmeyeceği için acil alım yoluna gidiyoruz.

Testler sırasında düşen Anka'ları gösterip "Uçmayacak Anka'ya Amin Demek" gibi garip başlıklar atanlar kadar acımasız olalım demiyorum. Onlara bakarsanız, Türkiye henüz havacılığa hazır değil ve insansız hava araçlarını İsrail gibi ülkelerden hazır almalı. En hafif tabiriyle kurumlar nezdinde hükümeti küçük düşürmek için her olumsuz görünen gelişmeye sarılan "teknik" görünümlü "siyasi" yorumlar bunlar. Çünkü bu haberleri yapanların, İsrail'in geliştirme aşamasında düşürdüğü Heron'lardan habersiz olması imkansız.

Ben şahsen silahlı Anka'ların geç kaldığını düşünüyorum. Hükümetin, 2004 yılından itibaren 11 yıldır kesintisiz olarak sürdürdüğü maddi ve manevi desteğin sonucu daha iyi olmalıydı. Bu oldukça uzun bir zaman - eğer iyi kullanıldı ise.

Umarım bir hızlanma olur zira aynı hızla gidersek Muharip Savaş Uçağının 2023 yılına yetişmesi de tehlikeye girebilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
17 Ağu 15 22:00

Ali Turan

Puan: 830

Uğur Işılak: Türkiye'nin Reagan'ı Olabilir mi?

Ümitlenmiştim. Dombra'nın telif tartışmalarının hararetle yapıldığı günlerde, Serdar Tuncer'e verdiği etkili cevaplar ve kararlı duruşu karşısında neden olmasın diye düşündüm. Türkiye'den de sanatçı kökenli bir lider çıkamaz mıydı?

Amerika'nın en iyi 10 başkanı arasında gösterilen Ronald Reagan da bir aktör-sanatçı değil miydi? Kariyerinin ilk yıllarında radyo spikerliği yapmış, 50'ye yakın sinema filminde rol almış ve nihayetinde Hollywood'dan siyasete dikey geçiş yapmış ve başarılı olmuştu.

Üstelik Ronald, Hollywood'daki komunist meslektaşlarını CIA'e gammazlayacak kadar da ölesiye Amerikan değerlerine bağlı biriydi. Muhafazakarlıkta bizimkinin de bundan alt kalır tarafı yoktu, üstelik gammazlamak onun delikanlılık kitabında da olmazdı.

Milletvekili adayı gösterilmesinden sonra ümidim daha da arttı. Gerçi, verdiği bir röportajdaki tekvandolculuk vurgusu ve bana kimse yan bakamaz lafları biraz garip gelmişti ama olsundu. Fazladan sporcu olmasının hiç kimseye bir zararı yoktu.

Seçim sonuçları ve hükümet kurma çalışmaları üzerine yazdığı twit beni de şok etti. Şöyle diyordu: "Bakıyorum da bakkalı, manavı, berberi, kasabı koalisyon hükümetini çoktan kurmuşlar. Siyasetçiler bu işten anlamıyor herhalde.. :)".

Resmen topu rakibe vermiş, gel de at demişti.

Tepkiler karşısında kendisinden bir cevap bekledim, en azından şuna benzer bir savunma: "Arkadaşlar, ben sanatçıları temsilen meclise girdim. Ben de siyaset kökenli değilim ve süreci yönetenlerden değilim. Bu twiti sizleri küçümsemek için yazmadım". Karşılık vermemesi, yediği golü kabul ettiği manasına geldi.

Twit meselesi daha hafızalarımdan silinmemişti ki uyuma vakası cereyan etti. İş çığırından çıkmıştı. Bu kez topu kalesine bizzat kendisi atmıştı. Pusuda bekleyen-beklemeyen ne kadar çakal varsa saldırıya geçti. Bu durumdan kurtulmak için her ne kadar "Koalisyon" şiirini yazdıysa da belli bloğun tavrı "geç bunları" tarzındaydı.

Peki niçin bu kadar çok saldırıldı kendisine.

Birincisi bilindik bir sebep: Sanatını Ak Parti lehine çok iyi kullanmış olması.

İkinci sebep biraz garip gelebilir: Uğur Işılak'ın kıskanıldığını düşünüyorum. Kendisindeki endam, fizik, hitap, karizma, her ne pozitif özellik varsa birçok erkekte bu özellik yok. Bu yüzden kendisi "İlk Saldırılacaklar" listesinde yer alıyor. Eğer "hadi canım sen de" diyorsanız, sosyal medyada Uğur Işılak için atılan twitlere bakın, erkeklerin daha acımasız olduğunu göreceksiniz.

Ben kendisinden hala ümitvarım. Siyaset, Uğur Işılak'ın henüz tam olarak vakıf olamadığı bir alan. Titreyip, kendisine gelmesini bekliyorum.

Ronald Reagan, televizyonlarda Amerikan vatandaşlarının gözünün içine gülümseyerek bakması ve gönüllerini fethetmesi ile biliniyor.

Aynı zamanda, onların gözünün içine baka baka yalan söylemesi ile de.

Uğur Işılak, hiç yalan söylemedi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Ağu 10:25

Ömer Poyraz

Puan: 1911

Uğur Işılak-Reagan karşılaştırması pek ülke gerçeklerine uygun düşmez sanırım. Uğur Işılak iyi bir vitrin olabilir, fakat kapıyı zorlayacak bir koçbaşı olması mümkün değil. Belki sonraki yüzyılda olabilirdi.