Türkiye Aktivitesi
501 ziyaret
1 online
Sadık İbrahim
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

410 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

29 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(3)
Pinledikleri(0)
Sadık İbrahim yazdı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Tem 16 06:00
15 Temmuz Milli Birlik ve Beraberlik Günü
3d911e259eb328ba6d01c88c97dce7aa1469406307

3d911e259eb328ba6d01c88c97dce7aa1469406307

Ortalık eskisi kadar karışık görünmüyor, artık yazabilirim. Şu sıralar herkes FETÖ karşıtı olduğu için belki bir kıymeti harbiyesi olmaz ama ben bunları liseye başladığım yıllardan beri kendimce dışlarım. Üniversitede bunların yurdunda kalan bir arkadaşıma uzak durmasını söylediğimde beni dinlemedi ama arkadaşın ne mal olduğunu anlayınca bunlar onu bıraktı. 2011 yılında yeğenime “herkese her kesime yakın ol, bunlardan uzak dur” demiştim, şimdi verdiğim öğütün ekmeğini yiyor. 

Hükümetin şimdiye kadar bunlara nasıl müsamaha gösterdiği konularına girmeyeceğim, bu konu zaten birçok kere birçok yerde tartışıldı. Ancak şunu da iliştirmek istiyorum; kendilerinden önceki hükümetlerden daha fazla müsamahakâr oldu Ak Parti bunlara karşı. Nihayetinde aklı başına geldiğinde de mücadeleye girişti.

FETÖ neredeyse 40 yıllık bir plan olduğunu ortaya koydu, cumhurbaşkanı yaveri 1989 yılındaki sınava sorulara hazırlanarak girdiğini itiraf etti, bu bile ne kadar örgütlü, planlı ve profesyonel olduklarını göstermeye yeter. Dile kolay 1989! Dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren. Turgut Özal da 9 Kasım’da görevine başlamıştı. Yani ülkenin başına askeri darbe ile gelen Kenan Evren’den tutun da mevcut cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a kadar kandır(a)madıkları siyasetçi yok, bir kişi hariç: Necmettin Erbakan! Erbakan Hoca bunlara hiçbir şekilde taviz vermedi. Bu yüzdendir ki 28 şubat darbesiyle gönderilmesinde de önayak oldular (bkz: beceremediniz bırakın: https://pbs.twimg.com/media/CcTiVZOXIAAUyeB.jpg)

Bugünlerde yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı ki 28 Şubatta sadece bununla da yetinmemişler. Sonrasında belki de altın çağlarının tohumlarının atıldığı ve ilk şefaatçisi olacağı Ecevit hükümeti dönemi. Ardından altın tohumların yeşerdiği, filizlendiği, boylandığı ve büyüdüğü Ak Parti dönemi. O kadar palazlandılar ki 7 Şubatta MİT Müsteşarını almaya kalkıştılar, o kadar güçlendiler ki 17-25 Aralık darbe girişimine kalkıştılar, o kadar büyüdüler ki 15 Temmuz Askeri Darbe teşebbüsünde bulundular. Ve tüm bunlar olurken son 3-4 yılda bu örgüt ile mücadele eden tek kişinin Recep Tayyip Erdoğan olduğunu görüyoruz. Herkes söz ile saz ile mücadele etmiş ama bürokrasi içerisinde kimse bir arpa boyu yol al(a)mamış. Koskoca SGK bile maaşını daha yeni kesti. Ülkenin TBMM başkanlığını, başbakan yardımcılığı yapmış Bülent Arınç bile 15 Temmuzdan sonra bunların terör örgütü olduğunu idrak ettiğini söyledi. Onda da enaniyetinden milim sapmadı, Tayyip Erdoğan’ın da o gece anladığını söyledi. (bkz: http://www.ntv.com.tr/turkiye/bulent-arinctan-aciklama,g8afhjG_TEyKmtWQ48xSHg) Bu ülkenin yıllarca Milli Eğitim Bakanlığını yapmış Hüseyin Çelik bile darbe girişiminden sonra açıkça yaz(a)madı bunların terör örgütü olduğunu. “kim yaptıysa” diye tweet attı. (bkz: https://twitter.com/hc_huseyincelik/status/754065374480625664?lang=tr) Daha ötesi var mı?

Gelelim 15 Temmuz gecesine; ülkede darbeye teşebbüs edildiğini ilk olarak twitterda haberdar diye bir sitenin tweetinden öğrendim. Bir RT ile önüme düşmüştü. (bkz: https://twitter.com/brhmbl/status/757350069091831809) ardından televizyonu açtım hiçbir şey yoktu, twitterda akış daha hızlandı, derken televizyonlar köprülerin kapatıldığını alt yazı geçince çoluk çocuğu eve bırakmaya karar verdim ve misafirlikte bulunduğumuz evden ayrıldım. Sonrasında olaylar zaten oldukça karışık bir vaziyet aldı, Boğaz Köprüsü, Çengelköy, Gölbaşı. Erol ve A. Tayyip Olçok, Ömer Halisdemir, Halil Kantarcı ekranıma ilk düşen şehitlerin isimleri oldu.

Sonrasında yüzlerce/binlerce şehit ve gazi kahramanımızın ismi ortaya çıktı. Millet olduğumuz, birlik olduğumuz ortaya çıktı. Tankın topundan korkmadığımız ortaya çıktı, tomayı parçalasa da o top birliğimizi parçalayamadı, perçinledi! Gözümüzden vurulsak da G3’ün mermisiyle, gözümüzü kararttık da çoğaldık! Üzerimize yürüse de tanklar, arabalarımızı çiğneyip geçse de her şey eksozuna tıkanan üç beş bez parçasına bakıyordu, paletine sokulan meşe odununa bakıyordu, yürüyemedi, ezemedi bizi, vatanımızı çiğneyemedi. Tepemizden kurşunlar yağdırsa da helikopterler, F-16’lar, onlara ulaşmasa da kolumuz, kanadımız, taşımız, sopamız, biliyorduk benzininin, mermisinin biteceğini, sabrettik, azmettik, tevekkül ettik. Kazandık Elhamdulillah.

Savaştık resmen! Kimse küçümsemesin bu bir savaştı ve ilk raundu millet kazandı! İkinci raunt olur mu? Yeni operasyonlara kalkışırlar mı bilinmez, zira bu bir terör örgütü! Ama bildiğimiz ve sürekli tekrar etmemiz gereken bir şey var: ilk raundu kazandık! Teröristleri tanklara, toplara, uçaklara rağmen alt ettik!

Olayın üzerinden zaman geçtikçe ve yetkililerden açıklamalar geldikçe durumun vahameti daha net anlaşılıyor. Hulusi Paşa’ya yapılanlar, Tayyip Erdoğan’ın havada uzun bir süre beklemesi, Binali Yıldırım’ın aracına kurşun sıkılması, Gölbaşı PÖH üssü, TBMM’den gelen görüntüler, İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, tankların karşısına dikilen ablalarımız, tankın önüne yatan abilerimiz, askerin elindeki dolu silaha sarılarak etkisiz hale getirmeye çalışanlar ve daha yüzlercesi. 

Tüm bunların ardından kafalarda oluşan bazı soru işaretlerinin de halen gideril(e)mediği aşikar. Bir kez de biz tekrar edelim aklımıza gelen soruları:

1. İstihbaratın saat 16:00 gibi genelkurmaya iletilmesi ama kuvvet komutanlarının buna rağmen düğüne gitmesi.

2. Efkan Ala’nın uçağının Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal tarafından uzaktan destekle yön değiştirmesi ama Abidin Ünal’ın bir daha adının hiç geçmemesi.

3. Hulusi Akar Paşa’nın darbeciler tarafından derdest edilmesi ama cuntacılar tarafından mı serbest bırakıldığı veya Mete Yarar’ın dediği gibi PÖH’ün üstün başarısı ile mi kurtarıldığı. (bkz: http://www.internethaber.com/bordo-berelilerin-komutaninin-efsane-direnisi-meger-1611512h.htm)

4. Tayyip Erdoğan’ın darbeyi eniştemden öğrendim demesi, ama MİT’in saat 16:00’dan beri haberinin olması.

5. Keza Binali Yıldırım’ın da korumalarından öğrenmesi.

6. Buna ilaveten Reis-i Cumhur’un ve Başbakan’ın haberdar edilmediği darbe teşebbüsünden Mehdi Eker ve Nabi Avcı’nın bizzat Hakan Fidan tarafından bilgilendirilmesi. (bkz: http://www.cnnturk.com/turkiye/mehdi-eker-hakan-fidan-cok-sikinti-var-dedi ve bkz: http://www.milliyet.com.tr/bakan-avci-hakan-fidan-hemen-siyaset-2283131/)

7. Her yerde bu kadar temizlik yapılırken parti içinde herhangi bir hareketlilik olmaması. Parti bu kadar temiz mi? Bu sorular çoğaltılabilir, çoğaltılacaktır da.

Benim aklıma şimdilik bu kadarı geldi.

Bundan sonraki süreçte devlet mekanizması gerekli adımları atacak ve bürokrasiyi akamete uğratmayacaktır. Devlet o kadar aciz değildir zira! Önemli olan hem yargı sürecinde hem de devlet kadrolarındaki tasfiyelerinde masum insanları ayırt edebilmektir. Hala devlet kadrolarında çözül(e)memiş kripto kişiler olabilir, ki kesinlikle vardır. En basitinden Adil Öksüz denilen kara kutunun serbest bırakılması bile başlı başına yeterli bir örnektir. Devletin çok dikkatli olması ve net adımlar atması kaçınılmazdır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sadık İbrahim yazdı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Tem 16 22:00
Vatandaşlık Meselesi ve Yeni Nesil Erdoğan Savunucuları

Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Kilis’te ortaya attığı Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verilmesi meselesi tazeliğini hala koruyor. Uzun bir müddet de bayatlamayacağı aşikar. Zira bugün köylerdeki kahvelerden kentlerdeki avm’lere kadar başınızı hangi çatının altına soksanız bu mesele konuşuluyor. Takip edebildiğim kadarıyla da destekleyenlerin sayısı karşıt görüştekilere oranla bir hayli düşük seviyelerde seyrediyor (link). Diğer taraftan Ak Parti tabanında bile ciddi bir muhalefet var bu konuda. Yine Metropoll’e göre Ak Parti tabanının %78’i istemiyor vatandaşlık verilmesini (link).

Bu konuda Ak Parti tabanının özellikle milliyetçi kanadında ciddi muhalefet olduğunu düşünüyorum. Bir genelleme adına söylemiyorum ama çok yakından tanıdığım birinin ifadesi şu şekilde idi: “Kendi ülkesinde savaştan kaçan birine ben niye vatandaşlık veriyorum?”. Gerekçesi de bizi köprü olarak kullanıp Avrupa’ya geçecek olmaları imiş, savaşı fırsat bilmişler ve kaçmışlar. Bu son derece tehlikeli ve gereksiz bir söylem. “İnsanlar evlerini barklarını boş yere geride bırakmazlar, bir tarafta Suriye güçleri diğer tarafta IŞİD’inden tut türlü türlü çetelere, gruplara varıncaya kadar onlarca tarafı olan bir savaşın içinde bu insanlar. Çaresizlik insana her şeyi yaptırır, bak Irak’tan bir örnek vereyim; bir arkadaşımın yanında bir Iraklı çalışıyor, ailenin babası hariç geri kalanı buradalar ve çalışıyorlar, Irak’taki evlerinin fotoğraflarını gördüm, adamların havuzlu villası var ama IŞİD gelip eve çökmüş, kullanıyorlar evi. Baba da orada evi geri almanın mücadelesini veriyor, belki hiç alamayacağını bile bile. Bu bolluğu bırakıp da buraya neden gelsinler yahu? Manyak mı bu insanlar?” diyorum. “O sadece bir örnek” diyor. Ama kendisinin verdiği örnek tüm Suriyeli mazlumları kapsayabiliyor!

Ak Parti’nin önce kendi tabanını ikna etmesi gerekiyor ve eminim ki bu tip söylemleri olan kişi sayısı azımsanmayacak kadar çok. Bu insanları ikna etmek de bana kalırsa çok kolay bir iş değil. Muhalefet seçmenleri, aydınlar, okumuş(!), entelektüel birikimi olan(!) aslında kısaca Tayyip Erdoğan düşmanı olan kişilerce şimdiye kadar eleştirilen, hakarete uğrayan, küçümsenen, ikinci sınıf insan muamelesi yapılan ve oy deposu olarak görülen Ak Parti seçmeni bu konuda kendilerini eleştirenlerin umudu oldu bir anda. Kemal Kılıçdaroğlu’ndan Selahattin Demirtaş’ına varana kadar herkes referandum çağrısı yapıyor.

Ben Suriyelilere vatandaşlık verilmesi meselesine tıpkı başkanlık sistemine baktığım gibi bakıyorum. Çeşitli mitinglerle, etkinliklerle, konferans ve seminerlerle iyice anlatılmalı bu mesele. Referanduma da gerek yok! Halk anlasın yeter. Özellikle milli ve manevi dünyamızda Ortadoğu halklarının ne kadar da biz olduğu bu halka anlatılmalı! Zira bizler tarihimize hiç de hâkim değiliz. Ki balık hafızalı oluşumuzla biliniriz en nihayetinde. Yukarıdaki arkadaşa Çanakkale şehitlerinden bazılarının memleketlerini söylediğimde sus pus oluyor, direnci kırılıyor ama bir müddet sonra yine kaldığı yerden devam ediyor.

Kısaca halkın ikna edilmesi gerekiyor.

Ancak halkı ikna etme çabaları, Ak Parti’yi ve politikalarını savunma gayretleri son dönemlerde sevgili Kemal Öztürk’ün deyimi ile davanın aksları, kirişleri olan kişilerce değil de bunları düşman statüsüne koyan/koyduranlarca yapılıyor. E tabi bu da Ak Parti’yi ve politikalarını daha özünde Recep Tayyip Erdoğan’ı yıpratıyor. Adam kalkmış bu politikayı savunmak için “Suriyeliler zaten küresel ısınmadan ötürü göç edeceklerdi” gibi absürd bir savunma yapabiliyor ve işin kötüsü de taraftar toplayabiliyor. Sanırım bu teoriye göre bizler de Karadeniz’in azgın sularında boğulacağız zira kuzeyimizde devlet yok.

Sonra kalkıyor diyor ki; “Recep Tayyip Erdoğan bu ülkeyi temsil ediyor. Biz söylüyoruz ama ona, kendi kafasına göre yapmıyor”. Ne söylesek az bu sözler karşısında. Savunucularının sözlerine bakılırsa biz=millet. Vallahi kendi payıma öyle yapmasını söylemiyorum ben. Yine Kemal Öztürk’ün deyimi ile Recep Tayyip Erdoğan’a dostlarını düşmana çevir demedim ben, diyemem de. Diyen olduğunu da sanmıyorum. El birliği ile aşama aşama linç ediyorlar davanın aksini kirişlerini oluşturan insanları! Son kurbanları da Değerli Ahmet Taşgetiren Hoca oldu/olacak gibi duruyor. Dün Kemal Öztürk yazısını “cehalet” diyerek bitirmişti, öyle olmasını ümit ediyordu. Ben cehalet olduğuna inanmıyorum, hepsi planın bir parçası. Ki bunu zaten herkes biliyor/görüyor.

Da benim en çok merak ettiğim Cumhurbaşkanımız, davamızın lideri Sn Recep Tayyip Erdoğan bunları görmüyor mu? Bilmiyor mu? Neden göz yumuyor? Ya da neden göz yumuyormuş gibi görünüyor? (Bu da benim temennim olsun)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sadık İbrahim yazdı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
2 Mar 16 05:00
Suriye Meselesi Nerelere Geldi?

Bugün yaşadığımız troller/abiler/ablalar mevzusunun kökleri 3 yıl öncesine dayanıyor malumunuz. Olayların başlangıç noktasında bulunan 3. Yol bildirisi denilen bildirinin tam metni aşağıdadır (Bkz: Link 1). Yaklaşık 10 ay sonra Evet Boykot grubu karşı bildiri yayınladı (Bkz: Link 3) ve bildiriye imza atan kendilerine yakın kişiler ile bu bildiriden imzalarını çekene kadar teması keseceklerini söylediler.

3 yıl öncesini çok net hatırlamıyorum, o zaman bu kişilere tepkiler geldi mi gelmedi mi bilemiyorum. Bugün geldiğimiz noktada ateşin yeniden harlanmasının sebebi Sevgili Turgay Bakırtaş’ın Cihan Aktaş’ı tv programına çağırması oldu. Ne olduysa bundan sonra oldu ve Turgay Bakırtaş Cihan Aktaş’ı programına çıkar(a)madı. Sonrasında Yusuf Kaplan’ın Diyanet Tv’de bir programda üstünden altından kenarından köşesinden kırpıldığı söylenen bir konuşması düştü internet âlemine, Yusuf Hoca başta Suriye politikası olmak üzere birkaç eleştirisini sıralıyordu o programda. Tartışıldı, tartışıldı, tartışıldı ve Yusuf Hoca’nın paralel olduğuna kani olduk, hainmiş de aynı zamanda.

Sonra Sevgili İsmail Kılıçarslan Yeni Şafak’taki köşesinden “Yusuf hocayı asalım, Cihan ablayı kurşuna dizelim” (Bkz: Link 3) başlıklı bir yazı yayımladı. Yazının eleştirilecek çok yanı var bana göre de. Yusuf Kaplan’ı ayırıyorum bir kenara ki bence Cihan Aktaş meselesinin üzerine düşenler Yusuf Kaplan meselesiyle ilgilenmiyorlar. Zaten tartışma da Suriye meseleleri üzerinden 3. Yol bildirisi özeline indirgenmiş durumda. Bir nev’i (hadsizlik olarak algılamayın lütfen) Yusuf Hoca yırttı. Yazıya dönersek İsmail Kılıçarslan yazısında en nihayetinde eleştiride bulunan Müslüman gençlere engizisyon papazı gibi ağır bir benzetme yapıyor. Çok daha hafif, çok daha naif bir yazı da kaleme alabilirdi İsmail Kılıçarslan. Nihayetinde kendisi Cihan Aktaş’ın kardeşi ise bu Müslüman gençlerin de abisi idi. Onlara nasihat de edebilirdi ama daha ağır benzetmelerle bir nev’i fırçaladı. Atasoy Müftüoğlu konusuna girmiyorum, kendisi hakkında en ufak bir fikrim bile yok.

Ne olduysa bu yazı yayınladıktan sonra oldu. Turgay Bakırtaş’ın Cihan Aktaş’ı programa çağırmasıyla küllerinden alevlenen ateşe İsmail Kılıçarslan’ın yazısı körük oldu. Bu yazı adeta ateş olurken tüm “troll” camiası pervane oldu etrafında ve İsmail Kılıçarslan kıyasıya bir eleştiri bombardımanına tutuldu. Bununla da kalınmadı, İsmail Kılıçarslan özelinde tüm İslami yazar-çizer-şair takımı eleştirilmeye başlandı. Evet Boykot önderliğinde (böyle demek doğru mu bilemedim) “troll” denilen Müslüman Gençler karşı bildirilere geçtiler ve İsmail Kılıçarslan’ın yazısı sertliğinde karşılık verdiler: Müslüman Gençler Diyeceksiniz! (Bkz: Link 4)

Bu yazı kimisine göre oldukça sert kimisine göre ise İsmail Kılıçarslan’ın yazısının 5 katı daha hafifti. Yazar/çizer grubu işi ileri taşımıyorken geri adım da atmıyordu. Kenetlenme vardı aralarında. Ama “troll” takımı en iyi savunma hücumdur kabiliyle sürekli saldırıyordu. Yanlarına milletvekillerini bile çekmeyi başarmışlardı. Yazarların birbirlerini kolladıklarını, özellikle internetin olmadığı ve kendilerine ulaşmanın çok zor olduğu yıllarda aldıkları payeleri teknolojinin de gelişmesi ile kaybettiklerini, bunu kaybetmek istemedikleri için de birbirleri ile kenetlenerek “troll” camiasının karşısında durmaya çalıştıklarını söylüyorlardı. Haksız da sayılmazlardı bazıları özelinde.

İsmail Kılıçarslan’ın üzerine gidildiği gibi biri olmadığını düşünüyorum. Yusuf Kaplan’ın konuşması tartışılabilir, doğruları olduğu gibi yanlışları da vardır muhakkak ama bu Yusuf Hoca’nın linç edilmesini gerekli kılmaz. Evet, Yusuf Kaplan’ın üzerine gerektiğinden fazla gidildiğini düşünüyorum.

Cihan Aktaş meselesinde ise Cihan Hanım o bildiriden imzasını çektiğini belirtmiş, daha doğrusu bildiri yayınlanmadan imzalamayacağını ilettiğini beyan etmiştir. Mehmet Bekaroğlu da buna karşı itirazda bulunmamış görüldüğü kadarıyla. Ancak Cihan Hanım madem bildiriyi imzalamadı da Bekaroğlu’nun ismini silmemesinden mütevellit zorunlu imzacı oldu; neden Evet Boykot’un bildirisinin akabinde 3. Yol Bildirisini savunan bir yazı (Bkz: Link 5) kaleme aldı? O gün bu yazıyı yazacağına bugün tweet olarak paylaştığı yazıyı paylaşsaydı ve benim imzam yok, imzamı çekiyorum deseydi.

Ben her iki tarafın da hataları olduğunu düşünsem de kendimi illaki bir yere konumlandıracaksam Müslüman Gençler tarafına daha yakın bir yerdeyim. Mesela İsmail Kılıçarslan’ın bugün yayınladığı “Çok özür dilerim” (Bkz: Link 6) başlıklı yazısının gerçek olmasını çok isterdim. İsmail abi samimi bir yazı ile ateşe bir kova su taşıyabilirdi. Ne de olsa ortalık onun yazısından sonra karıştı!

Bakalım bundan sonrası nasıl şekillenecek. Suların durulması için sanırım Reis’in duruma el atması gerekecek :)

Linkler:

1. “Üçüncü Yol Mümkün”: link

2. “Evet, Boykot”: link

3. “Yusuf hocayı asalım, Cihan ablayı kurşuna dizelim”: link

4. “Müslüman Gençler Diyeceksiniz!”: link

5. “Klişeleri ne zaman aşacağız?”: link

6. “Çok özür dilerim”: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.