Türkiye Aktivitesi
4135 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4285 puan Turuncu Kalem

Derecesi

3 [Toplam 1598 kişi]

Türkiye
Tümü(113)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 May 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Emir Yazısını Gönderdiler Sonunda!
49fb30cb3edea8e6cb5b67161dcc38a61525335142

49fb30cb3edea8e6cb5b67161dcc38a61525335142

CHP, Cumhurbaşkanı adayını yarın açıklayacak. Erken seçimin olacağı kesinleştikten bu yana hala düşünüyorlar, istişare ediyorlar! Ne kadar da geçmiş, geleceği demokrat bir parti…

Mahut Genel Başkanları Cumhurbaşkanı adaylarını kimsenin bilmediğini, hatta eşinin dahi bilmediğini ifade etti bu bekleme sürecinde.

Boşuna değildir bu açıklama; zira genel başkan oluş sürecinden de öte siyasette yükseliş hikâyesi, şahsi istidat ve çabaları ile değil kontrollü olmasındandır.

CHP aday göstermek için mütemadiyen istişare ediyor dedik fakat genel başkanlarının hikâyesi bilindiği için bu hallerinin bir istişare süreci olmadığını, başkanlarının yukarılardan bir yerden emir beklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kemal Başkanları önce 10 küsur sene önce sayıp sövdükleri, etmedikleri hakaret bırakmadıkları Gül’e bel bağladılar.

Endirek bir şekilde binde 68’lik, yine sayıp sövdükleri, Sivas Katliamı’nın azmettiricisi, müsebbibi gördükleri Temel Başkanları vesilesiyle elbette.

Aksi takdirde çağdaş ve de laik ve de ilerici ve de düşünen ve de sorgulayıcı seçmenlerine böylesine bir girişimi nasıl kabul ettirebilirlerdi?!

Ettirebildiler de yoksa ben mi yanılıyorum!

Gül’ümü soldurma projesi, her yerde sulh ilan edip Başbakan olacak hanımefendinin bir inat uğruna ya Rabbi ne Güleşler batıyor açıklamalarıyla akamete uğradı.

Yukarılara bakıp bakıp suflesini bekleyen Kemal Bey tam da boyun ağrılarından şikâyete başlamıştı ki, elbette bir B planı olmadığı için yine gelen emir üzerine ağababalarının B planını devreye soktu.

Çok çok çok çağdaş, laik, ilerici, düşünen ve sorgulayıcı seçmenlerinin pek düşünerek ve sorgulayarak bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptıkları fakat sonradan Ekmek için Ekmeleddin sendromunu yakalandıkları ve bir daha yakalanamamaları için partili bir arkadaş bulmaya girişti.

Tabi bu plan işlerken sağdan ve de bir zamanlar AKP’li aday adayları piyasa ekranlarından geçmedi değil.

CHP’li seçmenlere Yalova’da adı partili bir kadına taciz vakasına karışmış arkadaşlarından birini aday göstermesinler de kadın ve hayvan haklarında da çok düşünceli ve ilerici ve rakip tanımaz CHP’li halk kitlesi sandığa tıpış tıpış gidip tacize adı karışmışlardan yana tercih yapmak zorunda kalmasınlar sonunda.

Gerçi seçime şunun şurasında ne kaldı ki, yarın açıklayacaklar!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Nis 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Önce Devlet Sonra Siyaset
14ec7651936e9a428fe4ed47bb28c2e11524995974

14ec7651936e9a428fe4ed47bb28c2e11524995974

Siyaset kurumunun her daim var olması gerektiğini kanaatini taşıdım. Oy kullanma hakkına sahip olduğum sene bir seçim olmaması hasebiyle sandığa gidip oy kullanamadım ama 2003 seçimleri itibariyle önümüze getirilen her sandığa tereddütsüz gittim ve görevimi ifa ettim.

Lise yıllarım itibariyle tarihe ve siyasete merak salmış olsam da asla aktif siyasetin içinde yer almayı düşünmedim. Zira siyaset en pirüpak insanı dahi kirletecek bir mecraydı ve illa bir şekilde bulaşandan bir bedel isteyecekti.

Seçimlerin önemi içinde bulunduğunuz yönetim sistemini beğenmeseniz de sizi kaos ortamından koruyacak bir çatı olmasındadır. Seçimle beğendiklerinizi sistemin tepesine getirirsiniz. Beğenmediklerinizin sistemin yönetimine müdahale etmesini engellersiniz. Son kertede hiçbir tarafı beğenmiyor olsanız da sizin yaşantınıza en az “zarar”ı verebilecek siyasi oluşumu tercih etmiş olursunuz.

Siyaset kirden, pastan ve bunların oluşturduğu kokudan hiçbir zaman münezzeh olmamıştır. En temiz ve beğendiğiniz ve icraatları itibariyle de bunu destekleyen ve ispat eden siyasetçi(ler) bile kirden, çamurdan beri kalmaz; hiç olmazsa izi ve kokusu üzerine bulaşır.

“En kötü düzen, düzensizlikten iyidir.” Siyasetin olmadığı bir sistemde çatı çöker. İnsanların ne can ne mal ne de namus güvenliği kalır. İşte siyaset hem kirli bir “şey”dir, hem siyasetçi kirlenendir hem de bunlara rağmen siyaset/siyasetçi vazgeçilmez ve vatandaş için pek önemlidir.

Siyaset sıkıntıdır. Siyasetçi bedel ödemekle mükelleftir. Bedel ödemeyen siyaset oyuncusu siyasetçi değil, görevlidir.

Birkaç gündür yönetim sistemi değişikliği seçimine giderken siyasetin ve siyasetçinin ve ödedikleri/ödeyecekleri bedellerin ne olduğunu sarih bir şekilde görüyoruz.

Görüşmeler, gizli görüşmeler, muğlak ifadeler, açık/kapalı kapılar ardında bildiğimiz-bilmediğimiz pazarlıklar hepimizce malum. Tahmin edebiliyoruz.

Siyaset kurumu dün kirliydi, bugün de kirli, yarın da farklı olmayacak. Önümüzdeki seçimlere müteakip bu durumun değişeceğini sanmıyorum. En iyisinin siyaset denen mecranın kirine, tozuna toprağına bulaşmadan hayatını bu mecrada geçirmesi mümkün değil.

Siyasi tercihlerimiz ne olursa olsun, bizlerin ve çoluk çocuğumuzun can, mal ve namus güvenliği için sandıklara gidip ülkeyi güzel ve sağlıklı yönetebileceğine inandığımız siyasetçiye oy vermemiz bir hak olmanın ötesinde elzem bir durumdur.

Tercihler önemli ise de esas mesele devlet değimiz çatının sapasağlam durmasının herkesin hayrına olmasıdır.

Tekraren ifade etmek isterim ki sistemi beğenmesek de bir Büyük zatın buyurduğu gibi: “Müslüman kanunlara karşı gelerek suç işlemez, dine karşı gelerek günah işlemez.” Fitne çıkarmak, çıkaranlara destek olup fitneye bulaşmak haramdır, suçtur.

Ortak paydamız devlet denen mefhumdur; buna sahip çıkmalıyız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Gök Gridir Yer Toprak
6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

Sonbahar günlerinin en soğuğuna denk gelmiştik, sebebi saadetim bir büyüğüm ile yan yana duruyoruz. Birkaç günden beri hızını ve tanelerinin büyüklüğü arttırarak devam eden yağmur o gün sanki daha bir öfke ile karışık hüzünle ve soğuğun sertliğine aynı sertlikle mukavemet ederek yağıyordu.

Yağmur hüzündür. Gök gri, yer topraktır o gün.

Her şeyin bir rengi vardır. Yağmurun rengi saydamdır, renksizdir. Suyun rengi içine/üstüne düştüğünün rengini alır. Denizler mavi değildir oysa göğe bakışıyla utanarak sevdiğinin rengine bürünmesidir.

Her şeyin ve herkesin bir rengi vardır. Kiminin dışındadır rengi, kiminin iç rengi dışına aksetmiştir. Rengi dışında olanlar boya kaplıdır. Esas iç rengini saklamak için aslını gizlemektedir.

En bariz misal ile insanların öfkelendikleri zamanlarda, bağırıp çağırmaları, küfürler sarf etmeleri, kızgınlıkla beraber şiddete başvurabilmeleri boya ile gizledikleri renklerin sıra sıra ortaya çıkmasıdır.

İnsanlar aslının nasıl olduğu ile ilgili sınanmadıkları meseleler üzerine iddia sahibi olmamalıdır.

Seninle her mevzuda yanında olan arkadaşının, aç kaldığında sana dirsek çevirip sanki geçmiş o yılları hiç yaşamamışçasına hareket etmesi şaşırtabilir insanı. Vatana, millete tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle ve silahlarla saldıranların karşısında dimdik çıkabilme iradesinde olup olmadığınla belli olur vatan sevginin hakikati.

Yağmurlu ve çok soğuk bir günde oğlunun cenazesini defnettikten sonra taziyeye gelenleri ağlayarak fakat dimdik ağırlayan bir babanın ne kadar asalet ve vakar sahibi olduğu gözyaşlarında belli olur.

Yüzüne gülüp tevazuu ile seninle her daim neşeli olan bir insanın, yarın öbür gün bir ev, bir araba ve bir de makam sahibi olduğunda anlarsın o bir zamanlar yüzüne gülücükler saçan adamın ne kadar mütevazı olduğunu.

Fakirken, zenginken, sağlıklı ya da hastayken, mal-makam sahibi iken ya da değilken belli olur… İnsanın rengi zor zamanda belli olur.

Ve her yaşanılanın bir imtihan olduğu sırrındadır gerçek renklerin ne olduğu.

Samimiyet bir çekimdir insan ilişkilerinde. Yapısı huysuz fakat insanlarla iletişiminde samimi, kalbi dilinde olan insanlar her daim çevresi için çekim merkezi olurlar. Zira samimiyet en güçlü bağlardan daha sıkı bağlar insanı insana.

Gök gridir, yer toprak. Aynaya bak lütfen. Gerçek rengimiz nedir?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Şub 18 17:00

Bulut Sever

Puan: 4285

CHP'nin İnanılır Dönüşümü

Oldu/oluyor kısmını bıraktık zira olan oldu “Atatürk’ün Partisi”nde.

Çözüm süreci zamanları… Halkın teveccühü ile meşru ve seçilmiş hükümet ve bu hükümete hükümet eden insan Cumhuriyet tarihinin en riskli –evet evet, sadece siyasi riskten bahsetmiyoruz aynı zamanda tahkir edilerek “indirilmek” de muradımız-

Bir tercihte bulundu ve senelerce “kürt” meselesi diye sözde azınlık hakları savunucuları dış kaynaklı oyun kurucuları kenara iterek terör meselesini çözüm süreci adı ile başlattı.

Hatta herkesin bildiği üzere yeter ki hallolsundu, baldıran zehri bile ülkemizin, vatanımızın selameti için içilirdi.

Çözüm süreci ile başlayan Chp’nin “inanılır” dönüşümü konumuz elbette. Çözüm süreci devam ederken katı bir “kürt düşmanlığı” tavırlarına bürünmüş, hükümeti vatanın parçalanışına götürdüğünü yetkililerince her fırsatta ifade etmiş bir parti ne olduysa oldu ve Gezi olayları ile birlikte yavaş yavaş deri değiştirmeye başladı.

Başlangıç aslında Gezi kalkışmasından birkaç sene Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesi ile başlamıştı fakat ivmelenmesi bu kalkışma ve devamına tekabül etmektedir. Bu süreçle birlikte Atatürkçü, Kemalist ve her şeye rağmen söz konusu devletin bekası olduğunda devletten yana tavır almasını bilen bu parti “aslına” aykırı gibi gözüken bir hale büründü. Belki de aslına dönüyordu…

Bizce bu değişim aslına aykırı bir dönüşüm değil zira İttihad ve Terakki’nin devamı olan bu parti onlarca sene önce kurucularının izlediği yolu takip ediyordu. Kurucuları da önce “hürriyet, halkın iradesi, istibdada son” gibi pek yüce(!) ideallerle yola çıkmıştı. Bir vakit geçtikten sonra ise önce “Turan”cı ardından “Halifeyi, Hilafeti ve Saltanatı kurtarıcı” rolüne bürünmüştü. Hatta bu vesile ile gelen yardım paraları ile neler yapıldığı herkesin malumudur ve bahsi diğerdir. Sonra ise “bazı kafaların kesilmesi” tehdidi ile “Cumhuriyet” ve pek sevdikleri “demokrasi”den önce halkın alıştırılması için İstiklal Mahkemeleri soslu “diktatörlük”. Sonrası peşi sıra krizler, darbeler vd. vd.

Bu süreçte birçok suni isyanlar; kürt vatandaşların tahkiri ve ezilmesi, hassaten Dersim olayı ile Alevilerin manevi kızların katılımıyla da katledilmesi!

Birazdan Alevi ifadeleri kullanacak olmamız mezhepçi bir yaklaşımdan sebep olmayacaktır. Dikkat buyurun lütfen.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olması ile katiline âşık sol jargondan beslenen ve bir kısmının terör örgütleri ile organik bağı olmamasına rağmen pespembe, barışçı gönül bağları olan siyasiler tarafından partinin kılcal damarlarına kadar ele geçirildi. Son kurultayları bu mührün alenileşmesi olarak görülebilir.

Hala devam eden süreçte nerede devletin dibine dinamit koymak isteyen bir terör örgütü ya da sivil(!) toplum kuruluşu var ise onları savunan Chp’li yöneticiler ortaya çıktı. Artık onlar açıklama yaptığında ve ekranlarda görüldüğünde insanımızın pek de şaşırdığını zannetmiyorum. Nihayetinde Hdp ile birlikte iyi sallamışlardı. 15 Temmuz güzel planlanmış “Tayyibin” tiyatrosuydu ve Fetö’nün dış sesi gibi beyanatlar ise herkes için normalleşti.

Burada ki asıl mesele yıllarca babadan oğula aile geleneği haline gelmiş klasik Atatürkçü, laik ve çağdaş yaşamı savundukları için bu partiye oy vermiş vatanperver Anadolu insanının son 7-8 sene içinde gönül verdikleri bu partiye içleri acıyarak bakıp bakmadıklarıdır. Mesele seçim günü geldiğinde “tercih” mührünü terör örgütleri ile “gönül bağları” olan siyasilerin yöneticiliğinde olan çok sevdikleri partilerine, kendilerince bu hale getirilmiş “Atatürk”ün partisine basıp basmayacakları…

Siyasi görüşlerimizin farklı fakat vatan mefhumu ortak kıymetimiz olan Chp’li seçmenlerin Afrin Harekâtı ve Pkk terör örgütü uzantısı Ypg terör örgütü ve diğer alfabetik saçmalıklar için gönül verdikleri partinin yöneticilerinin ifadeleri zannediyorum ki onların da kanına dokunmuştur.

Chp’yi ele geçirmiş Alevi kökenli fakat terör mefhumu ile arasına kalın bir çizgi çekmemiş yöneticilerin yönettiği, “VATAN” ortak paydasında birleştiğimiz tüm hususlarda muhalif insanların senelerce gizli tuttukları intikam yeminlerini “intikam soğuk yenen bir yemektir!” sözünü esas alarak hayata geçirmiş olduklarını son kertede rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bundan sonra ne olacak?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Şub 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Babaların Kızları
3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

“Modern” dönemler diye nitelendirilen bu zamanlarda babanın aile içindeki konumu muhtelif değişimlerden geçiyor. Babanın genel olarak içinde bulunduğu rol merhale merhale evrilse de çoğu kez değişmeyen sabitlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela ailenin geçim derdi hala babanın en önemli ve değerli sorumluluğunda. Bunun yanında bir otorite mercii olarak “Demoklas’in Kılıcı” misali baba ortalama bir ailede hala cari bir figür. Ayrıca dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruma sorumluluğu da babaya ait; bir başkasının getirebileceği güvenlik sıkıntısının dışında, herhangi bir afet esnası ve sonrasında da sorumluluk babanın omuzlarında. İster dışarıdan ya da içeriden bir sebep ile olsun aile içinde oluşan herhangi manevi ya da maddi sorunda herkes babanın gözünün içine bakar, meselenin hallolunması hususunda tek yetkili makam olarak baba görülür. Anne ne kadar sert, disiplinli ve otoriter olursa olsun son kertede çocukların yaramazlıkları ile ilgili topu babaya atma hususunda pek mahirdir; “Babası şu oğlana bir şey söyle!” , “Şu kıza biraz da sen çıkışsan iyi olacak!”

Babanın bütün aileyi fakat özelde bir kız evlat için kendisini her zaman sarıp sarmalayan, koruyucu bir yerde olması çok önemli. Bu sebep itibariyle kızlar için babalar özeldir, baba ise ne kadar huysuz olursa olsun kızlarına karşı her daim yufka yüreklidir.

Bir kızım bir de oğlum var. Daha küçük olduğu için oğlandan henüz pek bir şey görmüş değiliz fakat kızım için aynı ifadeleri kullanamam. Küçüklüğünden bu yana birçok kez ben istemeden bana bir şeyler getirmiş, çizdiklerini yazdıklarını paylaşmış ve olmadık şaka ve sevimliliklerle beni mutlu etmeyi bilmiştir.

Çevremde de zaman zaman gördüğüm üzere kızlar ile babalarının en hüzünlü anları babaların kızlarını gelin ettiği zamandır. Kızını ilk gördüğü ve kucağına aldığı andan o hüzünlü ayrılık anına kadar kral muamelesi gören ve kızını belki de hayatın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen nazlı bir sultan gibi muamele eden baba ile kızının o ayrılık anı…

Kızlarını gelin etmiş abilere sorduğum “Abi nasıl gelin ettin, ağlamaktan bir hal olmadın mı?” sorularıma verdikleri çaresiz fakat pek çaktırmasalar da yüzlerine sinen o hüzünlü hali gördükçe yavaş yavaş değil hem de pek hızlı o ayrılık zamanına yaklaşıyor olmak beni de kederli kederli düşündürmüyor değil.

Babaların kızlarına yedirip, giydirip içirmenin dışında verebileceği en güzel armağan dinini öğretmesi, bu yolda ona rehber olmasıdır. Gelecek nesillerin vatan sevgisi içinde olması da bu hususta ki ihtimama bağlıdır. Bu anılar ile büyümüş bir kız çocuğu ahiret için en büyük sermaye, ümmet ve vatan için ise pek kıymetli mirastır.

Kızlar bu hoş sedalarla, anılarla büyürse babalarında zaman zaman oluşan huysuzlukları, aksilikleri onlarda görünmez olacaktır. Zira bir baba ne kadar huysuz olursa olsun kızları için değerlidir. Aynı ifade kızların babaları uhdesinde kıymetleri için de yazılabilir.

Anadolu’da bir söz vardır, bilen bilir: “Kız babası olmayan baba oldum demesin!”

Bana baba olmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.

Bu yazı kıymetli kızım Z. R.’ya hatıra olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Ara 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Komisyondan Halkçı Nümayişler
6d7a5674a9171a08d4586bad2b21beb61483104620

6d7a5674a9171a08d4586bad2b21beb61483104620

15 Temmuz, OHAL, üzerine Fırat Kalkanı Harekâtı ve senelerdir süregelen, artık saymak istemediğimiz terör eylemlerinin ve şehitlerimizin ardından yıllardır konuşulan Anayasa değişikliği mevzuu bir neticeye gitti.

İktidar partisinin hazırladığı Anayasa değişikliği maddeleri üzerinden her iki partinin de (AKP-MHP) hassasiyetleri korunarak ilgili değişiklik maddeleri komisyona sevk edildi ve muhalefet partisinden beklediğimiz şekilde çok olmayan fakat düşüklüğü daha önceki “muhalif tepkilerine” nazaran daha da çukurlaşan nümayişler neticesinde geçti.

Belki sabotajlarını diye yazmalıydık!

Biz yine kibarlığı elden bırakmayalım ve HALKÇI, DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL, HUKUK DEVLETİ TANIR CUMHURİYET PARTİSİ(!)nin komisyonda çıkardıkları marazların kelimelere yansımasını nezaket kuralları çerçevesinde aşağıya yazalım.

1- “Su atmak demokratik haktır, dediler.”

Öyle tabi! Demokrasinin sonuna kadar işlemesi gereken yerde su atarak demokratik tepki göstermeyi hak ve marifet sayan bu düşünce yarın sivil direniş adı altında devlete, hükümete kurşun “atmayı”da birer hak görecektir.

2- “Halk güven olmaz. / Halk (her zaman) doğru söylemez. / Referandumda oy sayımı teferruattır, sonucu tanımayız.”

Ne güzel oldu bu komisyon işi, bayıldım. Hele hele şu laflara bakın halkçı partiden: “Halk için, halkı halktan koruyan halkın partisi!”

3- “Bazı seçimler vardır, oylar sayılmaz, tartılır.”

Bunu söyleyen kişiyi düşünürken, bu sözü söylerken bir gözünü kameralara kırptığını hayal ediyorum. Müjdemizi verdiler, bir Aysun Kayacı vak'amız daha oldu!

“Yok yani şimdi halk ne, çoban kim, oy kullanmaları ne demek! Dedirtmeyin böyle şeyler bize!”

4- “Yavuz Sultan Selim katildir!”

Bitmediniz be! Vallahi bitmediniz! İkinci adam diyelim, cezası yok! İkinci adam ve avenesi bu lafı diyen ahmakların mezhebinden olanları kıtır kıtır öldürme vermiş halkçı partileri “tek partili düzen”de iken. Bunlar hala vatana göz koymuş teröristlerle kendi masum halklarının akıbetlerini bir tutuyorlar!

“Sus sus! Alevileri katleden bizimkiler ama şimdi makamdan-imkânlardan ayrı düşmek zor! Şartlar zor şartlar azizim karıştırma şimdi sus!”

Kısa olsun, hızlıca geçelim. Aşağıdakiler tırnak içinde.

• Abdülhamid istibdatçıdır.

• CHP’li bayan vekil: “Gel lan buraya”

• Anayasayı değiştiremezsiniz, size siyasi eşkıyalık yaptırmayız.

• Milli irade fetişizmi…

Olmuyor sevgili okuyucu, olmuyor.

Özde değil sözde HALKÇI CUMHURİYET MUHALEFET PARTİSİ isteriz!

(Kahkaha emojisi)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Oca 10:05

Bulut Sever

Puan: 4285

Eyvallah. Nasip.

01 Oca 00:55

Misafir

Kıraathanede çay eşliğinde sohbet eder gibi okudum yazınızı. Tebrik ederim. Daha sık okumak isteriz. Mesela ülkenin gençliği ne durumda? Bu konuyla ilgili fikirlerinizi okumak isterdim. Tekrar tebrikler.

Bulut Sever yazdı, 9 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Kas 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Babıâli'de Nazım Hikmet
67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

Bu ülkenin ilk 59 yılına damgasını vurmuş ve hala da etkisini sürdüren en önemli edebi ve fikir insanlarından biridir Necip Fazıl Kısakürek.

Her bir şeyin ayrı ayrı, hassaten ‘İslam’la alakalı olan her bir şeyin bırakın yaşanmasını, ‘Allah’ lafzının dahi yazılmasının, neşredilecek her türlü mecmuada kullanılmasının yasak olduğu bir zamanı hayal edin.

İşte böyle bir zamanda bütün tabuları yıkmış, her manada hem kendisinin hem ailesinin hem de uzun seneler içerisinde onu seven ve destek verenlerin sıkıntılara duçar olduğu bir insanı hayal edin.

Evet, Necip Fazıl’dan bahsediyoruz: Şairler Sultanı’ndan!

Üstad, hayatının seyri içerisinde dâhil olduğu çevreden tamamıyla kopmamış ve zaman zaman aralarında bulunduğu bu ortamı ilerleyen yıllarda yazıya dökmüş ve bu eserine de ‘Babıâli’ ismini vermiştir.

Elbette kitapta anlatılan isimlerle ilgili kanaatler sübjektiftir fakat Necip Fazıl gibi bir kelam ve kalem üstadının, hayatına İslam dini perspektifinden bakan bir insanın kanaatlerinde yalan ve uydurma olabileceğini düşünmek en hafifinden insafsızlıktır. Belki bazı yerleri için ‘dobracılık’ denilebilir.

Bu ülkeden çoğu meselede olduğu gibi şiirde de iki uç ve bu iki uç arasında uçurumlar vardır. Bunlardan başlıcalarından birinin ismi yukarıda zikredildi. İkinci isim sanırım ilgilisince malumdur: Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek gibi belli bir çevrenin sanat ve şiir meselesinde kutbu sayılmış, öyle görülmüştür.

Biz, Nazım Hikmet hakkında şahsi kanaatlerimizi ifade etmeyeceğiz. Bizim kanaatlerimizin Üstad Necip Fazıl’ın hem de şahitler göstererek anlattığı bizatihi yaşanılanlar karşısında ne ehemmiyeti vardır.

Hassaten ‘sahi’ şiir meraklılarının, sadece maddeciliği hayatına esas almayanların ve yüzeysel (olmayanların) aşk melankoliklerinin bir nebze gerçeği görmesi temennisiyle…

***

Nâzım Hikmet'i gırizî hararet mesafesinden, yani çok yakından tanımayan, onun ne heykelleşmiş bir ahmak olduğunu anlayamaz ve bu hükmü, derin bir anlayışı yoksa, eserlerinden çıkaramaz.

Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasıyla, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal ki biraz sıkıştırılınca "ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum!" diyecek ve yağlı kasketini altun saçlarına oturtup kaçacak derecede.. Her şey onda, geri, ileri, sınıf, zümre, burjuva, köylü, patron, işçi gibi tabirlerle, Moskova tertibi ezberleme bir lûgaritma çerçevesi içinde ve birkaç kelimelik leke sabunu (prospektüs - târife)leri halinde. Genç Şair onu, kendisinden iki üç sınıf yukarıda olarak Bahriye Mektebinden tanır ve şiire ne bebekçe başlayıp onu bir Rusya seyahati sonunda ne kartalozca bitirdiğini bilir. Ağzı süt kokan ve "Ben de müridinim işte Mevlânâ!" diye mısralar heceleyen bebekten, "Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum!" narasını basmaya memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar.

Ona bir gün Genç Şair demiştir ki:

- Sen komünist şair Mayakofski'nin mukallidisin! O, komünist rejiminin Rusya'ya nakşından sonra "bu beni tatmin etmiyor ve ben, artık buna inanmıyorum!" deyip kafasına bir kurşun sıkarak intihar etti. Ya sen niçin ustanı sonuna kadar takip etmiyorsun?

- Onun sonunda sapıttığına inanıyorum da ondan.

- Ya sonunda sapıtanın başındaki haline nasıl güvenebiliyorsun.

- Ben (burjuva)ların mantık palavralarına metelik vermem!

Ona en güzel cevabı, öldürücü, yakıp yıkıcı, yerle bir edici karşılığı, tarihçi Emin Âli vermiştir:

Meserret kahvehanesinde oturuyorlar. Emin Âli, Nâzım Hikmet, Peyami Safa, şu, bu. Nâzım maddeciliği müdafaa ediyor ve insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğunu, ruhî hadise, ruhî ölçü diye bir şey olmadığını ileriye sürüyor.

Emin Âli, dudaklarında gayet zarif bir tebessüm:

- Öyle mi, diyor, öyleyse sana 5 lira vereyim ve maddî ırzına talib olayım.. Razı mısın?.

Nâzım Hikmet ne de olsa çocukken aldığı terbiye ve duyduğu erkeklik haysiyetinden, bu teklife "olabilir! Bir şey lâzım gelmez!" diyemiyor, fakat işi namus ve haysiyet gibi ruhî bir ölçüye bağlayamayacağı için de, mazeretini ahmakların ahmağı şu cevapla izaha kalkıyor:

- Razı değilim, çünkü maddî sızısı vardır. Ve Emin Âli hedefi 12'den vuruyor:

- Öyleyse iki buçuk lira vereyim de badana edeyim. Razı mısın?

Fikir ve dâva uğrunda hiçbir galiz ve müstehcen tarafını görmeden göz önüne serdiğimiz bu tablo her çizgisiyle gerçektir ve bu son mukabele karşısında hebenneka Nâzım Hikmet gık diyemeden apışıp kalmıştır. İstanbul efendisinin (mistik) ruhuna yenilen (materyalist) mantık!

***

… Genç Şair'le Nâzım Hikmet bir köşeye çekilmiş, etraflarında kadınlı erkekli bir meraklılar kalabalığı, fısıldaşıyorlar.

Genç Şair:

- Senin şiir okuyuşun da bir aldatmaca. Fındıkkabuğu kelimelerin tepesine şahmerdanla vurup onları gırtlaklarında olmayan bir sesle bağırmak, böylece tesirlerini artırmak çabasındasın! Kuru tebliğ hokkabazlığı, münadi-lik esnaflığı. Muhteva yokluğunu peçeleme açıkgözlüğü.

- Ya seninki.

- Senin tebliğci olmana karşılık ben telkinci olmaya çalışıyorum. Şiirimi kırbaçla kafalara çarpmak değil, nefes edercesine içeriye sindirmek metodu. Yani muhtevasına güvenen bir ifade tarzı.

İstersen bir denemeye girişelim seninle. Sen benim bir şiirimi kendi ağzınla oku; ben de senin bir şiirini kendi üslûbumla. Göreceksin ki, benim şiirim özünden bir şey kaybetmeyecek, seninkiyse ölecek, sıfıra inecek.

- Haydi.

Boş bir odaya geçtiler ve arkalarında aynı meraklılar, denemelerini yaptılar.

Nâzım, Genç Şair'den, kelimelerin lâstiğini koparırcasına gererek okuyor:

Bir odaaah, yerrrde bir mummm. Perrdeler indirilmisss.

Ve Genç Sair, ondan, süklüm püklüm bir nesir diliyle birkaç mısra:

"Ufuklardan ufuklara -ordu ordu- kopuklu mor dalgalar koşuyordu."

Havada müthiş bir boşluk. Genç Şair'in şiiri her neyse ondan ibaret kaldığı halde Nâzım'ınki sönüp gitmişti.

***

ERTUĞRUL MUHSİN'İ Rus Konsolosluğunda Babıâli şövalyelerine verilen bir çayda tanımıştı.

… İstanbul'da (Hamlet)de de seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!..

Ellerinde çay kadehleri, Sovyet Konsoloshanesinde konuşuyorlar. Yanlarında üçüncü bir adam.

Elçiliğin kültür ataşesi (Mihailof).

Muhsin, Mistik Şair'e hitap etti:

- Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?

- Nazım Hikmet'in "Kafatası" piyesiyle Vedat Nedim'in "Kör"ü var ya elinizde.

- Onlar ayrı. Siz niçin yazmıyorsunuz?

- Yazarsam, bizzat oynar mısınız?

- Beğenirsem elbette oynarım.

- Yazacağım öyleyse!..

… Türkiye'de, Babıâli tepesini ele geçirmekle zafer kazanabilir. Babıâli'de zaten harap halde bulunan bu birlik, usta bir (strateji) ve (taktik) mütehassısınca ele alındı mı, mesele yoktur. (Mihailof), kapı kapı dolasan basma satıcıları gibi Babıâli'yi kolaçan eder ve bu arada en büyük ehemmiyeti, Genç Şair çığırında, Mistik Şair'le Peyami Safa'ya verirdi. Bir gün ona demişti ki:

- Nâzım Hikmet Türkiye'yi ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bizim gözümüzde (orijinal) ve Anadolulu ruhunu fethedebilecek bir sanatkâr değildir. Biz onun hangi Rus şairinin tesiri altında olduğunu biliyoruz. Bize sizin gibiler lâzım!

***

Bu birkaç misal ile yazıyı bitiriyoruz.

Maddeciliği müdafaa eden, insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğuna inanan yani ruhi hiçbir şeyi kabul etmeyen bir insanın aşk hayatına dair bir şeyler yazmayı ya da alıntılamayı ise pek değersiz görüyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 17 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Eki 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4285

1908'den 1922'ye Cumhuriyet
1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

Osmanlı Devleti, resmi tarihin bize verdiği tarih ile 1 Kasım 1922 tarihinde son bulduğu yazar.

Resmi tarih böyle yazar fakat aslında Osmanlı Devleti II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında ve tam manasıyla II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilişiyle sonlanmıştır.

1908’den 1922’ye kadar sürede bir fetret devri yaşanmış ve bu yıllar arasında gelen iki padişah ne yazık ki bir hüküm sürmemiş, Meşrutiyetin ilanıyla yönetimi ele geçiren kadro bu ara dönemde asıl hüküm süren olmuştur.

Devlet bu zamana kadar o kadar yıpranmış olmasına rağmen o kadar büyüktür ki ‘resmiyette’ bitmesi bu kadar uzun sürmüş ve bu süre zarfında devletin toprakları hani neredeyse tamamına yakını kaybedilmiştir.

1910’lara doğru zannedildiği üzere, evet devlet çok yıpranmıştır fakat artık ‘hasta adam’ lafzından ayağa kalkmış, doğrulmuş bir insan olmuştur.

II. Abdülhamit Han döneminin sonlarına gelindiğinde, sürdürmüş olduğu istibdat(!) döneminde devletin borçlarının büyük bir kısmı ödenmiş, Hicaz demiryolu gibi dönemin çok büyük projesi olarak adlandırılabilecek bir proje hayata geçirilmiş, hassaten Anadolu'nun hemen her yer ve köşesinde çeşitli niteliklerde irili ufaklı eğitim kurumları açılarak eğitim reforme edilmiştir.

1908’den sonra yönetimin İttihat ve Terakki'nin eline geçmesiyle birlikte Balkanlarda başlayan isyanlar kısa sürede Balkan Savaşlarına dönüşmüş ve ‘vatan’ bellediğimiz, yurt edindiğimiz ve bunları gerçekleştirmek için uzun yıllar ve çabalar sarf ettiğimiz o topraklar pek kısa süre içerisinde İttihat ve Terakki yönetiminin ordu ve bürokraside yaptığı tasfiyeler ve değişiklikler nedeniyle kaybedilmiştir.

1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, tabiri caizse, saraylarının çinilerine kadar yağmalanmış bir halde, tek sermayesi kalan yetişmiş olsun/olmasın Müslüman tebaasının dini ve devleti için can verme iştiyakı ile I. Dünya Savaşına girmek zorunda kalmıştır.

Müttefik devletlerin dahi arkasından iş çevirdiği bu koca devlet, dört bir yanında cepheden cepheye şehit vermiş fakat neticeyi değiştirememiştir.

Balkan Savaşlarıyla başlayan ve dünya savaşıyla devam eden bu süreç sadece Osmanlı Devletinin yıkılması için yapılmamıştır elbet. Bu süreç aynı zamanda II. Abdülhamid Han’ın bir inci dizer gibi 30 senede her alanda ve manada yetiştirdiği bir neslin katledilmesi, hem de Müslüman Türk kesimin Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Ortadoğu’dan atılması ve bu esnada bu halkın Anadolu’ya taze güç olarak gelmemesi için de çok miktarda kayıp verdirilebilmesi içindi.

Resmi olmayan rakamlara bakarak ifade edecek olursak hayatını kaybeden Müslüman Türk sayısının 5 milyon civarı olduğunu yazabiliriz.

Kısacık süre zarfında bu zarara sebep olan İttihat ve Terakki ve yöneticileri ‘Üç Paşalar’ olarak adlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar belki de kullanıldıklarını anlayamadan, onları kullanan güçler tarafından her şeyi bırakıp kaçtıkları yerlerde öldürülmüşlerdir.

Ve ne yazık ki, ilerleyen yıllarda bu üç isim sanki bu yıkımdan hiç sorumlu değilmişcesine kahramanlaştırılmıştır.

İttihat ve Terakki ortadan silinmiş, yöneticileri ortadan kaldırılmış ve bu süreç devam ederken yeni bir operasyon için yeni insanlar palazlandırılarak gereken yapılmıştır.

Ve o tarihten bu yana o ecdadın nesilden nesile evlatları olanları bir hikâye olarak dinlemiştir.

Her sene olan kutlamalar işte bu gerçeklerin bilinmemesinin bir tezahürü olarak devam etmektedir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Ara 10:53

güzel bir tarih okuması...

30 Eki 07:37

Misafir

Bir millet için bağımsızlık ekonomik ve sosyal yaşantı inanç bağlamında hür olması cumhuriyet kelimesiyle kandırılmış adeta manda ülke de gibi yaşamış sebebi ise fakru zaruret olmuştur bundan sonra dayatmanın işi zor

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Eki 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Sonbahar Çocukları
dbade12e6b814bc6cb88367e7d5f9f401477660968

dbade12e6b814bc6cb88367e7d5f9f401477660968

Dudaklarımızı kıpırdatmaksızın kısa ve sessiz cümlelerce bağırıyoruz.

Yüreklendiriyoruz tuşlarımızın alınlarından tutarak. Hiçbir yerle her bir yer arasında gidip geliyor, günün sonunda elbette uyuyoruz; sessizce.

Sonbahar da bitmek üzere…

Sararmış yapraklar şehirlerarası yolların süsü olmaktan çıkmıştır artık.

Gidebilene aşk olsun!

Tabiat parkı adı verilen eski zaman olağanlıklarını seyretmeden deklanşörün yakınlığına vasıl olmakla ilgili beğenilerimiz var; ne büyük bir lüks ya da sıradanlıktır belki de bu.

Sonbaharda neden yapraklar kurur diye düşünmeden ömür mü geçiyor ne.

Ağaçların bin bir sabırla besleyip büyüttükleri çocukları olan yapraklar hiç zamansız kurumaz hâlbuki.

Ağaçlar hiç ağlamaz onlar kurudukça…

Yerle yeksan oldukça ve rüzgârla savruldukça.

Sahi yapraklar neden kurur?

Her gün minicik yapraklar dökülmekte hemen yanı başımızda. Yemyeşil, zamanını bekleyen yapraklar zamansız dökülür.

Ümmetin vahdeti diye diye tekfir edenler ümmeti, ümmetin vahdetine merhem olacak küçücük yaprakları döker her gün.

Kaçak ormancılar baltalarını bırakmış, yorulmuyorlar artık piknik yapmaktalar. Keyifleri yerinde nasıl olsa, gülüyorlar; ağlanacak halimizi bilmeden biz de gülüyoruz.

Hani şehadet parmağını göğe uzatıp da için için bağırdığın o yer işte şurada bak.

Ekranların sarhoşluğunda ne kuklalara galip gelirsin, ne kaçak ormancılara.

Sahi büyümesi gereken yeşil yapraklar neden kurur zamansız?

Zamansız sonbahar çocukları yeşil yeşil savrulurken rüzgârda…

Sabah ve akşam, gün ve gece, günlerce ve gecelerce solarken minicik bedenleri, ufak bir fotoğraf karesinde yitip gidiyorlar.

Sonbahar çocukları, hep sonbahar…

Arkalarını dönmüş, küsmüş gidiyorlar.

Bizim çocuklarımız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eyl 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Fetö'nün ' Olağanüstü Hali '

Geçen gün gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu toplantısından hassaten FETÖ özelinde, terörle mücadele hususunda devam eden Olağanüstü Hal’in uzatılması ‘tavsiye’ edildi.

Bunun anlamı herkesçe malum: OHAL uzatılacak.

İçtihat makamı denilmişti bir zamanlar nasıl olsa; iyidir.

Müzmin muhalif güruhunun, CHP’nin, zaten 3 aylık Olağanüstü Hal uygulamasına tahammülü ‘dostlar mecliste görsün’ idi ve elbette bu halin hiç olmamasını istediler. Şimdi ise Olağanüstü Hal’in uzatılmasının demokratik, laik bir hukuk devleti olan devletimizin işleyişinin ‘sağlıklı’ olması adına gereksiz ve sakıncalı görüyorlar.

Elbette Olağanüstü Hal’in devam edip etmemesi, devam edecekse bunun daha ne kadar olacağı ve nerede sonlanacağı soruları elzem ve üzerinde tartışılmalı ve fakat bu Hal’in devamının sorunlara yol açacağı kanaati, niyet okuyorsun diyenler olsa da kötü niyetli bir kanaat.

Karşımızda FETÖ’nün başındaki kişinin çocukluktan gençliğe geçiş döneminden başlayan bir süreç var. Bu süreci yöneten ve sürdürenler ise her zamanki kadim düşmanlarımız.

Hani neredeyse 90’lardan bu yana her melanetin ardında olan, bu devletin selameti için veyahut selamette olmadığı hallerin devamı için her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu; hadi bırakalım bu kitaplardan alınma kelimeleri, aslında her türlü adiliği yapan bir örgüt için tabii ki hukuk kurallarını çiğnemeden ‘gereken her ne ise’ yapılmalı ve yapılıyor da.

Garip olan yazacağım fakat aslında her şeyin hukuk kaideleri içinde gerçekleşiyor olmasına dahi muhalif olanlar için garip olmayan bu duruma bile itiraz etmeleri.

Biz Müslümanları, en azından biz Müslümanların birçoğunu akıllarını hocalarına teslim etmekle aşağılayan bu güruh hem akıllarını hem de şereflerini kimlere teslim ettiklerini ciddi ciddi düşünmeleri lazım artık.

Düne kadar FETÖ karşıtı olup, işler değiştiğinde FETÖ muhibbi oldular.

Suriye’de insanlık ölüyor dediler, yüzbinlerce masumun kanına giren haysiyetsiz Esed için tek kelime etmediler. Üstüne gidip bol fotoğraflı, gülücüklü görüşmeler gerçekleştirdiler.

Türkiye, Suriye’deki terörizmin destekleyicisi, IŞİD’in hamisi dediler. Geçtiğimiz haftalarda başlayan Fırat Kalkanı harekâtına karşı durdurlar, ülkeyi bataklığa sokmakla suçladılar, suçluyorlar. İçlerinde PKK, DHKP-C, her türlü illegal yapılanmalar sevicisi her kimse var bunların ettiklerine ses çıkarmadılar.

Ne zannediyorlar akıl alır gibi değil?

15 Temmuz gecesi Allah-ü Teâlâ’nın lütfu ve ihsanıyla bu millet devletinin yanında kenetlen(e)meseydi şimdi bırakın FETÖ muhaliflerinin akıbetini, kendilerinin bu durumdan sulh ve selametle çıkacaklarını mı sanıyorlar acaba?

Tabii ki, bu güruhun ağababaları FETÖ’nün hizmet ettiği aynı yere hizmet etmesi hasebiyle elbette selamette olacaktı ve fakat bunların bu olağanüstü halden hiçbir zarar görmemiş olmasına rağmen, muhtemelen geçmişte yapılan darbeler sonrası uygulamaları mumla arayacaklardı.

Ama yok!

Avrupa’ya gelince Olağanüstü Hal ne güzel, ne elzem! Bize gelince ne kötü! Âlemin bir akıllısı bunlar.

Bir daha yazmak isteriz.

Devlet bu terör örgütü ile mücadelesinde Olağanüstü Hal’in ne kadar gerekli olduğunu düşünüyorsa o kadar uzatmalı.

‘Ne olunca FETÖ ile mücadelede başarılı olunacak?’ diye bir soru başlığı altında yazı kaleme almış bugün İsmet Berkan.

Somut bir şeylere gerek yok başarılı olundu kıstasına varmak için. Zaten sıkıntı da burada başlıyor. Bu mücadele örtülü veya örtüsüz, büyümek ve devleti ele geçirme temayülü gösteren; devlet karşıtı/aleyhine silahlı ya da silahsız eylemlerde bulunan hangi ideoloji ve isim adı altında olursa olsun her türlü yapılanmayla hukuk kuralları dâhilinde mütemadiyen mücadeleye devam etmelidir.

Çok şükür yaşamımda hiçbir menfi etkisini görmediğim OHAL uygulamalarının, vatanımın selameti için gerekiyorsa uzun da sürebileceğini canı gönülden kabul ediyor ve destekliyorum.

Bu uygulama sürecinde hukuka uygun hareket etmeli, İsmet Berkan’ın bugün kaleme aldığı yazısında da ifade ettiği üzere, Olağanüstü Hal sonrası için hukuki boşluklar oluşmaması için gerekli altyapı bu süreç içerisinde hazırlanmalı.

Etrafımdan da bizatihi şahit olduğum üzere, çocuklarının babası hapiste olduğu halde, pek yakında maddi olarak da sıkıntı çekeceğini bile bile hala ve inatla yapılanların doğru ve –haşa- inandıkları FETÖ başının ‘masum ve masun’ olduğuna iman eden insanlar var.

Bu örgüt sebebiyle yüzlerce insan şehit olmuş, binlerce insan yaralanmış, senin ise yuvan ocağın dağılmış… bu yapılanın başarılı olunması halinde neler olacakların tahayyülü bile sabırları zorlarken körlük peşinde ısrar edilmesinin ne kalbi ne de akli hiçbir izahı yok.

İşte bundan sebep, her kim olursa olsun FETÖ’ye bir şekilde/vesileyle bağlı olanlardan nedamet getirenlerin de samimiyetine asla inanmamalı.

Şuna şek ve şüphesiz inanmalı ki, 15 Temmuz gecesi başarılı olsalardı kimsenin gözünün yaşına bakmayacak, zerre miskal muhalif olanı –ki bu karşı komşuları da olsa- ‘gerekeni yap(tır)maktan’ geri durmayacaklardı.

Seni öldürmeye çalışan yılana merhamet ahmaklıktır.

Ahmak olmamalı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eyl 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Darbelerden Darbe Beğen

Fatih Sultan Muhammed Han küçük yaşta tahta çıkma ağır yükünün sorumluluğunu almak durumunda kalmıştı. Zamanın kudretli devlet adamları ve silahlı kuvvetleri ve bir bahanesidir ki yaklaşan Haçlı tehlikesi sebep gösterilerek bir darbe gerçekleştirilmişti.

Buradan Fatih Sultan Muhammed Han’ın torununa uzanırsak keza bir benzeri istenmedi mi? İsminin başında Yavuz olmasından mıdır bilinmez, seferde iken yine bir bahane ile ki bahaneye bakın, neden sefer uzamış da, belirsizmiş de diye çadırının önüne ok atılıyor. Geliriz bak diyorlar. Parmak sallıyorlar. Kaderin bir cilvesi, bu teşebbüs sadece bir teşebbüs olarak kalıyor Yavuz’un dirayeti sebebiyle. Unutmamalıyız: “Kırmızı Yavuzdur!”

Elbette Osmanlı Padişahları hatadan münezzeh değildi. Haşa! Böyle bir kanaatten beriyiz. Fakat bir hatasından sebep diye gösterilen, yine kime hizmet ettikleri kendi zamanlarında belirsiz, güç ve iktidar hırsıyla yanan zamanın silahlı kuvvetleri, isminin başına Genç gelen II. Osman’ın şehadetinden önce O’nu hiçbir devlet ve bundan da önce insanlık şerefine sığmayan hallerden hale sokarak tahkir ettiğini hangi hırsın neticesine, hangi devlet yararına bir iş gerçekleştirmek uğruna olduğuna bağlayabiliriz?

Abdülaziz Han için ne yazılabilir ki… Hem öldürülmeye teşebbüs edilmiş ve hem de ölmeyince ölsün diye adı meşhur okulun bir odasında sanki ölmüş gibi her yanı örtülerek ölmesi beklenmiş ve mahremlerine, yani ailesine yapılan hiçbir vicdana sığmayacak hakaretler ve edepsizlikler…

Son günlerde çokça konuşulan bir isme gelelim sonra. Önü ve sonu bizim bütün meselelerimizin nihayetinde geleceği ve O’nu anlamakla çok açıdan sorunlarımızın çözüleceği bir isme gelelim. Bu topraklarda yaşayan bir insanın şöyle bir yapısını anlamak için turnusol kâğıdı olan Cennet Mekân II. Abdülhamid Han’a. Az kişide bilse biz tekrara düşmeyelim O’na yapılanlar ve hala yapılagelenleri. Her darbede olduğu gibi yine edepsizce, terbiyesizce, aşağılık bir biçimde tahtan indirildi dedeleri gibi.

Sonra Vahdettin Han… Hazindir. Senelerdir her gün katliamların yaşandığı Suriye’de, Müslümanların katledildiği Suriye’de… Sanki şehit olanları sarıp sarmalamak, onları karşılamak için orada medfun olan garip Padişahımız…

Bu yukarıda yazılanların birçoğu sonucu itibariyle kansız belki, gelişimi itibariye kanlı ama hep devletin yararına, yönetilemez olan idarenin hayrına öyle ya!

Başka darbelerimiz de oldu tabii. Yapıldığı tarihlerde henüz doğmamış olan nesillerin zihinlerine yapıldı daha sonra asıl darbeler.

Kimi inkılâp dedi buna kimi devrim… Önüne milli konulan her şey arkasından silah gösterilerek yerli kabul ettirildi. Ne garabet!

Olmayınca… Olmayınca o oynak o iğreti şarkıdaki gibi, 60, 70, 80…

Yüzyıllardır iktidardan silah zoruyla millet tarafından kabul görmüş, sevilmiş idareciler tahttan indirildi. Nice zor yetişmiş devlet adamının hayatına son verildi. Sonra yine millet tarafından seçilmiş idareciler ya idam edildi, ya derdest.

Bizde arada bizdenmiş gibi yutturulan, enflasyonu düşürme derdinde olmayıp da enflasyon % 30’lardayken ücretlere % 50 zam yapanları, postal sesi ya da postal giyen üniformalıların sesini kurul toplantılarında görüp de bazı bazı şapkasını bazı bazı da takkesine alıp giden görev adamlarını gördük, kabul ettik.

15 Temmuz’da bu düzen yıkıldı. O garabet sesleri, ekranlardaki bildirileri duyan milletin seçtikleri ve milletin ta kendisi ne kaçtı ne de evinde oturup perdelerini kapadı sessizce.

Şimdi herkesin dilinde ikinci bir darbe girişimi olur mu diye bir soru var.

Olmaz olur mu hiç diye kısaca cevaplanacak bir soruya neler deniyor neler. En güçlü olduğumuz zamanlarda olmuş, teşebbüs edilmiş iken ve yakın siyasi tarihimiz apaçık ortada iken neden ikinci bir darbe girişimi olmasın?

İlla başarısız ilk girişimden hemen birkaç ay içerisinde mi olması gerekli peki?

Küffar dile kolay 50 yıllık plan yapmış bu topraklardaki Ehli Sünnet inancını dönüştürmek üzere. Netice alacağı zaman için de düşünmüş; bakmış bu işin siyasi yani devlet ayağı yalpalar diye emniyet supabı olarak silahlı kuvvetleri de ayarlamış. İlk etapta hesap edemediği silah ile yönetimi değiştirme hususuna halkın tepkisi olmuş dense de bizce bunu da hesaplayarak yollarına devam etmekteler.

Biz ne yapacağız gençler ve gelecek nesiller için?

Milli Eğitim müfredatımız, hassaten tarih ders kitaplarımız ne zaman ‘yerli ve milli’ olacak?

Askeri Eğitim müfredatı değiştirildi mi, değiştirilmedi ise ne zaman değiştirilecek?

İnsanımızda ‘Yerli ve Milli Tarih Bilinci’ oluşması için ilkokul birinci sınıftan başlayarak eğitim ve öğretim sonuna kadar okullarda ağırlıklı olarak okutulacak bir ders ne zaman zorunlu hale gelecektir?

İmam Hatip liselerinden başlayıp, İlahiyat Fakülteleri’nde devam eden yüzyıllardır kabul görmüş ve uygulanmış Ehli Sünnet’in nakil usulünün terkedilmesine(tahrif edilmesine), bu mezunların hatırı sayılır kısmının mezun olduklarında kendilerini ‘dinde senet’ görmesine, yani ‘devlet eliyle din adamı’ olarak yetişeceklerin eğitim-öğretim sonunda Ehli Sünnet dışı çizgiden kısmen ya da tamamen kopmasına ne zaman müdahale edilecek?

Yoksa, daha düne kadar ‘hizmet hareketi’ne(!) güzellemeler yapan, methiyeler düzen, şimdi aklı başına(!) gelmiş üç-beş yazar-çizer, birkaç cemaat(FETÖ) eskisinin söylediklerini dikkate alırsak, biz yanmışız da ağlayanımız yok demektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Ara 00:56

Alâ...

Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Toplumsal Mutabakat? 'Neme Gerek' Diyenlere de Vur Kılıcı!
e982c518f1c8270a6837fbe3ae4ce28a1472821114

e982c518f1c8270a6837fbe3ae4ce28a1472821114

Bir gün büyük padişah Kanuni Sultan Süleyman Han, Yahya Efendi Hazretlerine bir sual sormak ister, “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vakıfsın, bilirsin. Lütuf buyurun da bize Osmanoğulları’nın akıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” diye yazılı olarak sual eder. Suali okuyan Yahya Efendi Hazretleri eline kalemi kâğıdı alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kanuni’ye cevabını gönderir. Kanuni, Yahya Efendi Hazretlerinden gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kalır. Fakat bir şey anlamamıştır. Derhal bir kayık hazırlanmasını emreder ve bu bilmece sözün manasını anlamak için Yahya Efendi Hazretlerinin dergâhına gider.

Yahya Efendiyi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, sualime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” der. Yahya Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamanıza şaşarız.” diye mukabelede bulunur. Kanuni; “Nasıl?” deyince, Yahya Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” diye buyurur. Kanuni bunları işitince, gözyaşlarını tutamaz. Yahya Efendiye olan sevgisi daha da artar.

*

15 Temmuz işgal(darbe) girişiminde ilk şok atlatıldıktan sonra hemen olması gerektiği gibi olağanüstü hal ilan edildi 3 ay süreyle. Akabinde her devlet kurumundan gözaltına almalar ve bu gözaltına almaların sonucunda tutuklamalar ve ilgili kişilerin ‘devletten atılma’ları gerçekleşti. Devam ediyor bu süreç. Hatırı sayılır bir süre de devam edeceği gözükmekte.

Tabi bu süreçle birlikte, toplumsal birliktelik pembe rüyasını bir kenara bırakırsak ‘karşı cenah’ daha ‘insani’ bir şekilde, gerçekleşen gözaltılara, tutuklamalara ve pek tabii ki yıllardır devlette ve özelde en sinsi bir şekilde yuvalandıkları için olabildiğince titiz süren incelemelere ‘eleştiriler’ getiriyorlar. Eleştiri dedikleri şey aslında, bu süreci sulandırma, bu görevi icra edenleri, bu iradeyi kendi ifadeleriyle yazacak olursak bir ‘cadı avına’ döndürdüklerini kamuoyuna yayma ve inandırma çabası.

Yukarıdaki ‘toplumsal birliktelik’e dönmek istiyorum.

Kendi aile çevremden de bildiğim üzere 15 Temmuz gecesinden sonra toplumsal birliktelik, dayanışma falan hiç olmadı.

O gece sokağa dökülenler, tankların önüne çıkanlar, ezilenler, tabiri yerindeyse kurşuna dizilenler; Sayın Cumhurbaşkanımız, Hükümetimiz özelinde vatanı için bir lahza dahi düşünmeden ölümü göze alanlar, yani vatanperverler bu toprakların Müslüman insanları oldu.

‘İş’ halktan yana döndükten sonra sesleri kesilenler, evlerinde televizyonları karşısında halkın başarıya ulaşmış direnişini izlerken matem tutanlar oldu. O gece matem tutanlar hala kendi gettolarında ‘kendilerinden çıkmamış askerin’ başarısızlığına hayıflanmaktadırlar. Elbette aralarından gerçekleşen bu vahşete tiyatro demeyecek kadar insanlığını, insafını ve vicdanını kaybetmemiş insanlar çıkmıştır ve bunların yeri elbette ayrı tutulmaktadır. Kanaatimiz istisnalar üzerinden değil, genele şamildir.

İşbu sebeple, devletten istediğimiz kılıcını daha hızlı ve gür bir şekilde kullanmasıdır. Uzun mu uzun yıllardan bu yana devletin içinde bazı kanser vakalarında görüldüğü gibi hiç habersiz(!) büyüyen ve bu büyümeye çanak tutan, hâlihazırda koruyan, bu süreci yavaşlatan güruhlara, hangi sivil ve resmi kurumda olursa olsun hiç acımadan, ‘neme gerek’ demeden karşı durmalı; Batı değerleri ve kahrolasıca reel politik dengeleri bir kenara bırakarak gereken her ne ise halkın arzu ettiği doğrultuda hakkaniyet ve ivedilikle yapılmalıdır.

Bu, her şeyden önce, 15 Temmuz ile her fırsatta dillendirilen o masum ve mazlum şehitlere, gazilere, arkalarında bıraktıkları yetimlere, öksüzlere, ailelilerine devletin ve devleti yönetenlerin boynunun borcudur!

Bıçak kemiğe dayanmamış, adeta milletin böğrüne saplanmıştır! Bu saatten sonra gösterilecek en ufak zafiyet ilerleyen yıllarda çok şeyin değil, belki her şeyin kaybedilmesine sebep olacaktır.

Son söz olarak, ‘şu aralar’ kamuoyunda pek dillendirilmese de AKP içinde gerçekleşecek FETÖ temizliğini de sabırla beklemekte olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 16 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
8 Ağu 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Fetö'den Kaçarken Mezhepsizliğe Tutulmak
f61eb6358019982f2f3deb63079f83601470655207

f61eb6358019982f2f3deb63079f83601470655207

Kaçıncı kez yazıyoruz. Yazmaya da devam edeceğiz.

15 Temmuz 2016 tarihi unutulacak, unutturulmaya cesaret edilecek bir tarih değildir.

O gece bütün kurumları yerle yeksan etmeye yemin etmiş, devleti onlarca yıl ‘kopyalamış’ ve tamamen ele geçirmeye hırsla çalışmış bir yapı, istiklalimize ve istikbalimize kastetmiştir.

Devlet, kuklacının elinde gerçekmiş gibi hareket eden kukla misali, bir kişinin ve zümrenin elinde paramparça edilmiş, milletin birbirini vurduğu bir sahneye döndürülecekti.

Çoğunlukla, daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha henüz delikanlılığa, genç kızlığı geçmemiş çocukları o tertemiz Anadolu İslam kodlarından ayırarak, bu çoğunluğa yakın muhtelif bir güruhu da teklif, tehdit ve şantaj ile bu menfur saldırının taşeron işçileri olmaya kabul ettirmiştir bu örgüt mensuplarına.

Yanıldığımız nokta şu belki de; bu insanların çok küçüklüklerinde bu örgütün mensuplarıyla tanıştıklarında zaman içinde nasıl bir dini tedrisattan geçmişlerdi? Ya da din diye ne zerk edilmişti zihinlerine?

Asrı Saadet’ten bu yana devam etmiş ve uygulanagelmiş Ehl-i Sünnet itikadi ve uygulamalarından ayrı olarak, ki bu yapı da kendilerini serpilmeye başladıkları ilk zamanlarda Sünni olarak nitelendiriyordu. Böyle nitelendiri(li)yordu da aslında nasıl sünniyiz denilerek bambaşka bir dini bakış açısıyla yetiştirilmişlerdir ve o menfur saldırının olduğu gece ‘müslüman kardeşlerinin’ üstüne zehir ve ölüm kusmuşlardır bunu bi düşünmek gerekiyor?!

Diyelim ki bu örgütün üst düzeyi, çıkış noktası ‘biz’lerden, ‘bizim’ içimizden diyelim. Böyle varsayalım. Yoksa hassaten o geceden bu yana bu örgüt hakkında denilegeldiği üzere asla ‘hain’lik yapmamıştır bu örgüt aslında. Hiç yılana neden zehir zerk ediyorsun denilir mi? Hiç bizden olmamıştır ki hainlik yapabilsin bunlar. O örgüt liderinin ne halt olduğu anlaşıldığından bu yana, o örgüt lideri ve aveneleri sadece kendilerine tevdi edilen ‘görev’lerini ifa etmişlerdir.

Bu yapının en başından bu yana çıkış noktası bizden değildi!

‘Batı’ idi! Batıl idi!

Hiçbir zaman bu toprakların insanı olmadıkları gibi, bu dinin mensubu da olmadılar.

‘Gavurların’ yüzyıllar boyunca uyguladıkları senaryonun bu devirdeki oyuncularıydılar o kadar.

İslamiyet, müntesiplerini her iki cihanda mutlu olabilmeleri için yaşantılarının her noktasında belli kaideler ile hareket etmesini uygun görür. Bu kural ve kaideler Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı ile Peygamber Efendimizden sonra bizlere 4 Hak mezhep imamlarımız ve Onların asırlarca devam eden talebeleri üzerinden gelmiştir ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Kendisine ‘Sünni’yim diyen bir Müslümanın 4 mezhepten birini tercih edip, mezhep kaidelerini birbirine karıştırmadan hayatına tatbik etmesi farzdır.

Bu örgüt, kabaca 40 yıldan beri mezheplerimizi topraklarımızda unutturmak istemiş; hümanizm, diyalog, dinlerin birlikteliği ve kardeşliği diye bu zehri vahşice her yere zerk etmeye çalışarak, maalesef Müslüman anne babaların çocuklarının bir kısmına kıymıştır.

Korkmamız gereken tam da budur vatanımız için. Yoksa Allah-ü Teâlâ’nın izniyle köklü bir devlet geleneğimiz olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar son 150 yıldır bu kök, devlet kademelerinde zayıf düşmüş ve belki tam olarak eskisi gibi hâkim olamamışsa da işleyişe, devleti bu örgüte teslim etmeyecek kadar da düşmüş olmadığı inancındayım.

Ki bu görüldü. 15 Temmuz ‘İşgale Hazırlık Harekâtları’nın karşılığında da bu millet ile neler yaptıklarını gözü biraz açık olan herkes görmüştür dediğimiz devlet aklının. İstihbarat zafiyeti neredeyse hiç olmamış, olması gereken kişiler ve kurumlar, olması gereken zaman içinde hamdolsun gereken cevabı vermiştir.

Ya bu ‘mezhepsizlik’ zehrine karşı ne yapacak bu millet? Sokağa çıkarak, tankların, kurşunların önüne göğsünü siper ederek hallolabilecek bir mesele değil ki bu!

Korkuyorum. Bu yapı her manada ve her yerde tasfiye edilirken, bu süreçle beraber bir boşluk bulan ‘mezhepsizlik’ önce devlette sonra da millette FETÖ terör örgütünün yerine, en hafif tabirle bir terör örgütü olarak değil fakat bir inanç olarak ikame olur mu ya da edilir mi diye?

Ve bu hal gerçekleşip zehir bünyeyi tamamen sararsa eğer, zannederim ki bir 36 yıl sonra tekrar silahlı bir darbe teşebbüsünde sokağa çıkacak adam bulun(a)maz endişesini taşıyorum.

Rabbimiz istisnasız hepimize acıdı o gece, merhametle muamele buyurdu.

İnşallah ‘başımızdan’ ayağımıza layık oluruz.

Zira, Ehl-i Sünnet bu topraklarda yalnız kalan garip bir çiçektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 19 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Ağu 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Fetö Mensupları Neden Tövbe Etmez?
78ee6bc5d4a26213cdd3e5b959051f3b1470302435

78ee6bc5d4a26213cdd3e5b959051f3b1470302435

Ehli Sünnet itikadına göre Peygamberler hariç hiç kimse günah işlemekten, kusurlu olmaktan masum ve masun değildir.

Bunu yazdıktan sonra devam edelim.

Son zamanlarda FETÖ olarak adlandırılan ve bir zamanlar “hepiniz oradaydınız ulan” diye mimleyebileceğimiz neredeyse her cenahtan kimsenin hizmet(!) hareketi diye isimlendirdiği oluşumun artık tamamen bir terör örgütü olduğu ortaya çıkmıştır. Buna da şükür! Nihayet!

15 Temmuz 2016 darbe (işgale hazırlık) girişiminden sonra yine ‘bizim’ dediğimiz kesimlerin içinden, hatasını anlayan ile hatasında ısrar edeni ayıracağız lafızları dillendirildi. Bir önceki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun da şöyle dediğini hatırlayalım: “Cemaat fabrika ayarlarına geri dönerse ilişkiler eskisi gibi olur.” mealinde bir şeylerdi galiba. Format C olur(muydu) mu bunlarda acaba?!

Yani ciddi ciddi hadi tavanını ve ortasını geçtik, tabanından halen tövbe-i nasuh edip, yıllar içinde bu dine ve devlete verdikleri tahribattan nadim olacak, pişman olacak insanların çıkacağından ümitli birileri.

Neden tövbe etmezler peki?

FETÖ’cülük, aynı Kemalizm gibidir. Yani 8 yıllık zorunlu eğitim başlamadan önce askeri okullar ve orada ‘beyin yıkama’ faaliyetleri nasıl işliyordu ise, aynısı ‘ışık evleri’nde tatbik edilmiştir.

Kişiler ve yerler farklı, sistem neredeyse bir fark görülmeyecek kadar aynıdır.

Sizi 12 yaşında daha neredeyse ergenliğe girmeden evlerine kabul ederler. Zaten televizyondan gözünü alamayan ve doğal olarak evladıyla ilgilenmeyen aileler için çocuğa bir rol-model gerekmektedir. İşte bu rol-model önce evlerine gittikleri, oturmasıyla kalkmasıyla, tebessümü ve tabii ki karşılıksız(!) ikramları ve ders çalıştırmaları ile abilerdir.

Seneler böyle geçer. Artık neredeyse kendi evinizde değil, onların evinde kalırsınız. Aile de buna pek itiraz etmez. Zira neden itiraz etsindir ki; namazında niyazında Allah rızası için evladının ‘yükünü’ alan Anadolu toprağından neşvünema bulmuş dürüst talebelerdir onlar.

Seneler böyle ilerlerken ‘ihsan üstüne ihsan’lar ile bu hizmetin(!) en tepesini elbette çoktan öğrenmiş ve bütün bu ihsanların onun sorgulanamaz hikmeti ve vesilesiyle ömrünüzün bereketi sayarsınız. Dönüp baktığınızda üniversiteyi onun sayesinde kazanmış, onun sayesinde rahat bir üniversite hayatı geçirmiş, onun sayesinde iş bulmuş ve devlete girmiş iseniz onun sayesinde yükselmiş, onun sayesinde evlenmiş ve hayatınızdaki her şeyi onun sayesinde kazanmışsınızdır.

Böyle böyle 12 yaşında adım attığınız cemaatte(!) 25-30 yılınızın geçtiğini düşünün. O yaştan itibaren bütün zihin yapınızın bu insanın ne derse, ne yaparsa muhakkak Allah-ü Teâlâ’nın rızası onunladır diye kodlandığını düşünün. Onun bir emriyle neler yapmazsınız; o gece gördük işte neler yapmayacaklarını!

Hal böyleyken kendimizi onların yerine koyup düşünmemiz gerekli. Sahiden tövbe ederler mi? Çok zor bile değil. Neredeyse imkânsız diyorum. Ahiretleri için kalplerini bilmem, haddime de değil fakat yaşadıkları bu hayat ve verdikleri tahribat, dinim ve vatanım adına onlara bir daha asla güvenmemem için yeterli bir sebep.

Hülasa, FETÖ terör örgütüne öyle ya da böyle bir yerden bulaşmış ve hala bir sebeple bağlılığı bulunan insanların pişman olması, tövbe etmesi bizce mümkün değildir.

Bu sebep itibariyle, bu insanlara hukuk kaideleri içinde ne yapılması gerekiyorsa adaletle fakat merhamet edilmeden yapılması bir daha böyle vahim neticeleri yaşamamamız için elzemdir.

Hani o meşhur meselin sonundaki gibi: “Sende bu kuyruk, bende bu evlat acısı varken, biz bir daha dost olamayız!”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Tem 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Darbe (İşgal) Teşebbüsü Tehlikesi Bitti (Mi)
083d3f6a05baa1d4ec6fd7ea53350c521469875633

083d3f6a05baa1d4ec6fd7ea53350c521469875633

Üzerinden iki hafta geçti.

Yatsı için camiye girerken köprülerin kapatıldığını okumuş ve işkillenmiştim. Yine de yanılıyorumdur diye düşündüm ve farzı kılıp bir daha telefonuma baktığımda artık bunun başlamış olan, o ana kadar ‘darbe’ diye düşündüğümüz bir hareket olduğuna gördüm.

Evimi, yani eşimi ve çocuklarımı hemen aradığımı hatırlıyorum. Memlekettelerdi ve ayrıydık. İlk kez ayrı kaldığımıza, bu hareketin sonucu bizler için menfi olursa bulundukları yer itibariyle pek sıkıntı yaşamayacaklarını, daha muhafazalı olacaklarını düşündüğümden çok sevindim.

Eşime aynen, ‘Fetullahçıların’ darbe yapmaya çalıştığını, gecenin sabahına ne olacağını bilmediğimizden evden dışarı çıkmamasını, çocukları çıkarmamasını ve eğer başarılı olurlarsa ülkenin içinde bulunduğu durumdan sebep bir müddet görüşemeyebileceğimizi, yanlarına gelemeyebileceğimi kesin bir dille ifade ettim. Zira bu hainlerin içinde bulundukları patolojik durumun farkındaydım ve benim gibi düz bir adamın dahi başına neler gelebileceğini, nasıl bir zulme uğrayabileceğimi az-çok tahmin ediyordum. Kısa konuşmama son verirken kendilerini Allah-ü Teâlâ’ya emanet ettim ve telefonu kapattım.

O geceye doğru ilerlerken içinde bulunduğum toplumdan beni ilk utandıran şey ise şu oldu. Cami çıkışı bu mevzuyu öğrendikten sonra sigara alıp ilk olarak ne olup bittiğini öğrenmek için eve gitmeye karar verdik arkadaşlarla. Peşi sıra uğradığımız her iki benzin istasyonunda da uzun kuyruklar oluşmaya başlamıştı. Evin önüne geldiğimiz zaman ise yanyana duran bankamatiklerin de aynı akıbete uğramış olduğunu gördük.

Kimse kusura bakmasın, ilk olarak benzin, nakit para veyahut benim göremediğim başka bir meta için oluşan kuyrukların bekleyenlerin hepsi ‘karşı’ mahalleden değil, ağırlıklı olarak bizdendi!

Evde televizyon olmadığından internet üzerinden açtığım TRT’de o uğursuz bildirinin arka arkaya okunduğunu görünce kanın beynime hücum ettiğini, elimin ayağımın titremeye başladığını hatırlıyorum. Bundan sonrası ise bu 15 gün içerisinde sadece 2 gece ara verdiğimiz ve ilk gece hariç diğer tüm gecelerde Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde tuttuğumuz nöbetlerdir… Rabbim cümlesinin kabul etsin.

Elbette ki bu bir ‘darbe’ girişi değildi. Darbeler tarihine baktığımız zaman darbelerin bir tekniği olduğunu görürüz. İnşaat yapmak gibi bir şeydir aslında. Basit, sıradan ve belli kuralları olan. Hükümetin yetkili olduğu ve toplumun diz bağlarının çözülebileceği stratejik birkaç yerin silahlı kuvvetlerce ele geçirilmesidir darbe. Hızlı, kesin ve bitirici.

15 Temmuz gecesi yapılmaya çalışılanın, ‘darbe’ yapmaya çalışanlarca kullanılan asker(!) türü ve onların elinde bulunan silahlar ve kullanış biçimleri başarılmak istenilenin bir darbe değil, iç savaş çıkarmak ve kısa-orta vadede ülkenin işgaline sebep olacak bir süreci hazırlamak olduğu açıkça görülmüştür.

Kendimize dönüp baktığımızda milletçe / devletçe bu bizim her darbe girişiminde olduğu gibi ‘bizden’ çıkan fakat bizden olmayıp ‘bizden olmayanların’ sınırsız destekleriyle gerçekleştirilmeye çalışılan açık bir darbe / örtülü bir işgal hareketi karşısında ilk zaferimiz. Sahiden öyle mi diye bir soru cümlesi koymak isterim buraya.

Bizim ilk tecrübemiz fakat onların hem bizde hem de dünyada gerçekleştirmeye çalıştığı ilk darbe girişimi değil. Yani karşımızda bu husus hakkında detaylı malumatı ve epey bir tecrübesi olan bir düşman ile karşı karşıyayız.

Düşünmeden edemiyorum, bu adamlar bu kadar tecrübeli ise, ki tecrübeli, bizim bu darbe (işgal) girişimi karşısında göstereceğimiz onlara göre müspet veya menfi tepkileri hesap etmemiş ve bizlerin göstereceği tepkilerin türevinin türevini almamış mıdır?

Bu düşünce, bu topraklarda yaşayan insanların duruşunu, ferasetini, cesaretini küçümsemek için yazılmadı elbette. Bizler gibi o gece sadece ilçesinin emniyet müdürlüğü önünde bu girişime karşı koyanlardan olmayıp hassaten kurşunların, topların, yazıya dökmek kolaydır ama ölüme karşı duran, ölümle burun buruna gelmiş ve içlerinden şehadet şerbetini kana kana içmiş o güzel insanların haklarını nasıl öderiz?!

Korkum sadece darbe diye yapılmak istenen vatan topraklarının işgaline zemin hazırlama girişiminin tam olarak meydanlarda nöbet tutan halkımızın anla(ya)maması ve yetkililerce anlatılamaması. Cumhurbaşkanımız bile ilk defa dün gece yaptığı konuşmada ‘işgal’ kelimesini kullandığına göre bir durup düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

Bu 15 gün içinde sadece 2 gece evinde geceleyen yüzbinlerce insandan biri olarak meydanlarda gördüğüm, ilk 3-4 günden sonra ‘işin’ sadece bir karnaval havasına döndürüldüğü, sanki her şey bitmiş gibi muzaffer bir komutan edasıyla nümayişler düzenlendiği idi.

İnsanlar sevinmesin mi, mutlu olmasın mı bu hainlik ilk etapta bertaraf edildiği, millet gözünü kırpmadan bu işgal hareketine dur dediği için diye ben de demeden edemiyorum. Fakat bir yandan meselenin ciddiyeti, diğer bir yandan bir arkadaşımın da dâhil olduğu ve zırh delici mermilerle neredeyse ailesinin cenazesini zor tanıdığı yeğeninin de bulunduğu yüzlerce şehidin acısının ve yaralananların hayatlarının 14 Temmuz gününde olduğu gibi bir daha devam edemeyecek olmasının burukluğunun var olması, bu rahatsızlığımı uygun zeminlerde dile getirmek mecburiyetinde bırakıyor.

Bu mevzu hakkında birkaç perspektiften olaya bakmak ve yazıya dökmek isteriz. Meydanlar için son söyleyeceğimiz şey ise, boş bırakılmaması ve insanımızın bir miktar daha vakur bir duruşla beklemesinin daha doğru olduğudur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
22 Tem 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4285

15 Temmuz 2016 Türkiye
44b6918fe45d9a08bdf5bb5d6c286ca41469202131

44b6918fe45d9a08bdf5bb5d6c286ca41469202131

Sadece şunu demek istiyorum,

BU BİR DARBE GİRİŞİMİ DEĞİL, VATANIMIZI İŞGAL HAREKETİDİR!

Selamlar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Haz 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Politika Değişikliği: Neden Olmasın?
ee7b250412a058b04f1390cf740ed7981467108934

ee7b250412a058b04f1390cf740ed7981467108934

Kemalizm’in bize öğrettiği, belleklerimize onlarca yıl işleye işleye betonlaştırdığı bir kalıp vardı.

Neydi o?

Dört bir tarafımızın düşmanlarla dolu olduğu. Ve güzel bir ırkçılık (milliyetçilik!) misali: Türkün Türk’ten başka dostu yoktur.

Yunanistan bizim düşmanımızdı. Suriye bizim düşmanımızdı. Irak bizim düşmanımızdı. İran, Ermenistan, Bulgaristan…

Düşmanlarımızın haddi hesabı yoktu yakın çevremizde.

Uzak olanları saymıyoruz dahi… Herkes kötü biz iyi idik. Bir de Türkün Türk’ten başka dostu yoktur diye öğretilen birkaç nesil, haritadan Tacikistan’ı göster deseler parmağıyla gösteremeyecek kadar da ilgi ve alakalı(!) Türki Cumhuriyetler vardı dostumuz sadece.

Kimdi bu etrafımızdaki düşman ülkeler? Küçümsemek için yazmıyorum fakat düne kadar birer vali ile idare ettiğimiz, bütün dert ve tasalarını tek bir vali az sayıda askerle çözdüğümüz yerler.

Bize Cumhuriyetle beraber ‘muasır medeniyetlerin’ temsilcilerine göbekten bağlı olduğumuz için düşman listesi de dost listesi de oralardan geliyordu.

Ama biz büyük devlettik!

Bu hükümet ile birlikte devlet son 10 yıldan bu yana özgün bir politika geliştirmek istedi. ‘Komşularla sıfır sorun’ diyerek neredeyse bazıları ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapacak seviyeye geldi ilişkilerimiz.

Fakat işte bu samimi milletlerarası münasebetler ‘ne kadar gücümüz var’ sorusunu görmemezlikten getirdi belki de.

Nasıl olduysa oldu ve bir bakıldı ki etrafımız yangın yeri kıyamet…

Her on yıl da bir darbe ile örselenmiş bu devlet, pek tabii ki demokrasi ve milli iradeyi dış politikasının ana unsuru haline getirdi ve ‘komşularla sıfır sorun’dan ‘komşularla kavgalı yıllara’ hiç istemese de evrilmiş oldu.

Dün itibariye Mavi Marmara saldırısından sonra ilişkilerin koptuğu İsrail ile yeniden ilişkilerin düzelmesi adına Türkiye’nin şartlarının tamamının kabulü ile bir anlaşmanın olduğu ve akabinde Cumhurbaşkanı’nın Rusya’ya düşürülen uçakları ve ölen askerleri için üzgün olduğu ve hatta bazı Rus kaynaklarınca telefonda Putin’den özür dilediği vardı mütemadiyen haberlerde. Geceye doğru Başbakan’ın Mısır’la da ilişkiler kurulabileceğini demesiyle, ‘gün artık bitsin ne olur, barışmayacağımız kimse kalmayacak’ yollu serzenişlere bile sebep oldu bu gelişmeler…

Filistin’i, kendi davalarını sattıkları, bu kadar hızlı dönüşleri olmaması gerektiği de, -çok afedersiniz- bu dönüşlerin tükürdüğünü yalamak olduğunu ve buna benzer müspet/menfi birçok şey yazıldı söylendi. Ve böyle diyenlerin çoğunluğunun dün İsrail ve ‘otorite’ güzellemesi yapanlar tarafından olması hadiseyi trajikomik bir hale sokmadı değil.

Ara bir paragraf ekleyelim buraya. Aslında şöyle de denebilir: devlet sıfır sorun derken de, kavgalı olduğu haldeyken de, dün itibariyle açıklamış oldukları bu politikasını neredeyse tam tersine değiştirirken de bağımsız politik kararlar almaya çalışmış olmasıdır. Zira bu hem içte hem de dışta bağımsız politikalarının hemen akabinde sadece dağda ikamet eden ve genel olarak yıllarca sadece provokatif eylemler üzerinden kendini tanımlayan örgüt, neredeyse bir iç savaş çıkarmaya yemin etmiş ve her ay mutat üzere sivilleri de hedef alan bombalama olaylarına başlamıştı.

Biz milletçe bu kadar duygusal olduğumuz müddetçe daha çok kaybederiz diye düşünmenin vakti gelmedi artık?

Devletlerin elbette bir duruşu ve ilkeleri olur fakat her şeyden önce devlet bir insan değildir.

Uluslararası ilişkilerde de dost-düşman kavramı yoktur. Çıkar ilişkisi vardır.

Büyük devlet madem düşman seçecektir, büyük olan devletler üzerinden, kendisine operasyon çekebilecek devletler üzerinden düşmanını seçer, ona göre pozisyon alır.

Çıkarları noktasında onlarla işbirliği yapar, gücünü bilir. Çıkarlarına ters düştüğünde ise ‘dur’ der, olacaksa tasmayı tutanla düşman olur; sonra ise yaptığı kıvrak manevralar kimseye eğreti gelmediği gibi birinci önceliğin ‘devletin faydası’ olması gerektiği de herkesçe aşikâr olur. 

İsrail ile anlaşmaya, Mavi Marmara mevzuuna, Gazze’ye, Filistin’e gelecek olursak…

Takkeyi önümüze alalım ve bir düşünelim samimi olarak. Biz burada devlet ilkeli ve kararlı dursun derken, 30 gün Ramazan ayında oruç tutmak zor gelirken, çoluğumuz çocuğumuz ona buna dudak büktüğünde dudak kenarından tebessüm edip kıyamazken, kış günleri 1 saat elektrik kesilse sövmediğimiz sistem / kurum bırakmazken Gazze’de/Filistin’de(İslam Coğrafyalarının genelinde) yaşayan Müslümanlar bu yazılanları misliyle senelerdir çekiyorlar. Biraz olsun toparlanmalarının, nefes almalarının kime ne zararı var? 

Biz Müslümanlar İsrail özelinde kâfire karşı, zalime ve zulme karşı buğz ederiz, duruşumuzu elbette değiştirmeyiz, değiştirmemeliyiz. Olması gereken de zaten budur.

Fakat devlet ‘faydacı’ olduğu sürece büyük devlettir. Güçlü devlettir.

Devletçikler üzerinden kendisine biçilmeye çalışılan rolü oynamaz. Her zaman nelere muktedir olduğunu ve amaçlarına ulaşabilmek için hangi merhalelerden ne kadar zamanda geçmesi gerektiğini hesap eder, o yolda sağlam adımlarla yol alır. Gerektiğinde dik durur, gerektiğinde taviz verir, taviz alır. Öyle bir vücut çalımları atar ki karşısındakileri dolap beygirine çevirir!

Yoksa kuru gürültüyle, asarız keseriz ile olsaydı nice birilerince cami avlularında davası güdülen devletçikler Cihan İmparatorluğu olurdu.

Son olarak, İngiltere günübirlik referandum sonuçlarıyla üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmadı, olmaya da devam etmiyor.

Bunu da not düşelim buraya.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Haz 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Kandil'in Çağrısına Uy Savcının Çağrısına Uyma!
37657b35d29a7cd5472c6361c9874e2d1466707283

37657b35d29a7cd5472c6361c9874e2d1466707283

Bir ileri iki geri derken dokunulmazlık mevzuu bir neticeye ulaştı geçtiğimiz haftalarda.

Ne genel kurullar, ne kavgalar, sivil direnişler, havada uçan tekmeler, ‘teknik gelme sokak kavgasına gel’ denemelerinden sonra, dayak atanın attığı dayak, dayak yiyenin de yediği dayak yanına kar kaldı.

Hakkında ‘sıkıntı’ olan milletvekillerinin dosyaları savcılıklara ulaştırıldı ve pek tabii olarak öncelikle HDP’li milletvekilleri savcılıklar tarafından çağrıldı.

Evrensel hukuk sistemine canı gönülden bağlı birçok yazar-çizerimiz bu sürece itiraz ediyor.

Diyorlar ki, HDP’li milletvekilleri savcılık ‘davet’lerine büyük bir memnuniyetle iştirak ederse, ifadeleri alındığı gibi alelacele mahkemeye sevk edilecekler ve tutuklanacaklar.

Yok, bu davetlere, hani eş başkanları işkembeyi kübradan atarak meclis gruplarında efeleniyordu ya bizim korkumuz yok diye, gitmezlerse haklarında yakalanarak getirilme kararı çıkarılacakmış.

Ardından meclisi ‘basma’lar, evleri, işyerleri, parti binalarını altüst ederek yakalananların, yakalanma anlarında vuku bulacak olayların görüntüsü ülke kaldırır mı kaldıramaz mı bunun telaşındalar.

Mahkemeye götürülme anlarında nümayişler olacak ve polisin yani devletin yine ‘orantısız’ güç kullanması suretiyle hemen her gün oluşacak kargaşa ve kaos ortamı ve tabii ki bunların tek kare kaçırılmadan dünya kamuoyuna servis edilmesinin altından nasıl kalkacakmış bu ülke.

Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak her ne kadar terörle mücadele adına bunları yaptığımızı söylesek kime neyi inandıracağız derdine düşmüşler bizim özgürlükçü ve bağımsız gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız.

Değil 90’lara, buna benzer ‘demokrasi dışı’ görüntüler vermek suretiyle 90’ların bile gerisi düşecekmişiz.

Hükümetin icra görevini yürüttüğü, bir devlet kararı olan Barış Süreci ile icracılar yine devlet görevlileri üzerinden örgüt ile örgütün başı ile görüşmüşlerdi. Ya da adına her ne denirse denilsin, görüştükleri için ne vatan hainlikleri kaldı, ne haysiyetsizlikleri ne de bunun günü gelince hesabının sorulacağı ‘siyasi’ bir hareket olduğu.

Bu süreç devam ederken HDP’li milletvekillerine tüm kışkırtıcı söylem ve eylemlerine karşılık güzellikle “yapmayın, etmeyin, bakın nasıl güzel seyrediyor bu süreç. Siz de demokrasiden, siyasetten yana olun, bırakın böyle kışkırtıcı söylemleri…” mealinde uyarılar telkin edildi.

İcracı siyasiler, kendi oy verenlerinin büyük bir kısmını karşısına ve hatta onları kaybetmeyi göze aldı da, onlar o çok karşı olduklarını yemin billah söyleyerek ifade ettikleri emperyalizmin ikiyüzlü fakat sıcak görünen yüzüne güvendiler, sığındılar.

Ne oldu peki?

Devlet de bütün kurumlarıyla kenetlendi ve evlatlarını ailelerinin gözlerini önünde, evlerinde uyurken kalleşçe şehit etmeye başlamasıyla birlikte atıp tutanlarının akıllarını başlardan aldı ve hak ettikleri verdi. Hem örgüte ve hem de örgütün çok geniş bir kesimi kapsayan destekçileri ve sempatizanlarına.

Şimdi de diyor ki, meclis çatısı altında açıkça terörü ve terör örgütünü savunan ve eylemlerini öven milletvekillerinin yeri yok. Hani o değiştirmek istemedikleri anayasaya göre bu hallerinin ifade özgürlüğü ile açıklanamayacağını, bir suç teşkil ettiği söylüyor.

O zaman da korkacak bir şeylerinin olmadıklarını defaten söylemiş olan HDP’li milletvekilleri bu devletin meclisinin çatısı altına girmeye çekinmedikleri gibi yine bu devletin hâkimlerinin savcılarının karşına çıkmaya çekinmemelilerdir.

E zaten de korkacak bir şeyleri yokmuş! 

Şimdi ise, köşelerinden terör-ist sevicileri aklamak ve sözüm ona devleti oluşacak zor bir durumdan kurtarmak isteyen kahraman gazeteciler dönüp kendilerine bakmalıdırlar.

Devletin bir ümittir diye süreç ilerlerken yutkuna yutkuna ‘Ya Sabır’ çekmesini korkaklık zannederek her türlü küstahlığı yapan ve hatta suç işledikleri yakında ortaya çıkacağı kuvvetle muhtemel, aklamaya çalıştıkları ‘Sayın Milletvekillerini(!)’ barış için, kardeşlik için, çok sevdikleri ‘katılımcı demokrasi’ için uyarmadıkları, zorlamadıkları için aynada yüzlerine baksınlar da… var ise!

Millet de devletiyle aynı hissiyatı taşımaktadır artık.

Bu mevzu çok su götürmez. Devletimiz de gereğini hukuk kuralları dâhilinde, adaletli ve şeffaf bir biçimde yaparsa hiçbir şey olmaz.

Devlet ifade özgürlüğü ile terör destekçiliği arasındaki kırmızıçizgiyi pek bir kalın şekilde çizmeli ve önce dünya kamuoyu olmak üzere herkese bu hususta hukuk kuralları çerçevesinde en ufak bir taviz dahi gösterilmeyeceğini çok açık bir şekilde beyan etmelidir.

Devlet, herkese hakkını adaletle verdiği sürece büyüktür.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Haz 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Temmuz'da Bir Başkadır Gezi Akşamları
4809a2e52916a90699b8b28353232f711466597016

4809a2e52916a90699b8b28353232f711466597016

Piyasada satınalma işiyle uğraşanlar çok iyi bilir. Bu iş yapılırken gelen talepler çok açık ve net olmalı, istenilen malzeme ile ilgili ifadeler ilgili malzemeyi firmaya getirmekle yükümlü olan kişiyi şüpheye sevk edecek şekilde belirsizlik barındırmamalıdır. Öyle fayansın rengi kum rengi olsun, boyanın rengi deniz mavisi falan pek anlamsız ve itibar edilmemesi gereken sözlerdendir.

*

Temmuz…

Bir temmuz temennisidir almış başını gidiyor. Neyin temennisidir bu? Birincisi, asla demokratik yollardan bu memlekette iktidara gelemeyecek olanların, ağızlarından demokrasiyi düşürmeyenlerin darbe beklentisi. Genç subaylar rahatsız!

İkincisi ise memlekete nasır gibi yapışmış ve bir açıdan çok şükür sahiden kimin ne halt olduğunu ayın on dördü gibi meydana çıkarmış Gezi olaylarının bir tekrarı.

Birileri için gerçekten bir başka Ramazan geceleri bu sene…

Tekrar böyle bir projeyi hayata geçirmeye karar vermişlerse, meydana çıkacak oyuncaklar için günler geceler geçmiyordur gettolarında.

Birileri işyerini açamayacak ne gam! İnsanlar işlerine gidemeyecek, maaşlarını alamayacak, arada birkaç güvenlik görevlisi ile eline yakıcı, yaralayıcı, yerine göre öldürücü ‘hafif silahlar’ verilmiş çocuklar ya da gençlerden bazıları ölecek… Ne olmuş! Devrime elbet kurban gerek!

Her gün insanlar, özellikle dışarıda işi olanlar diken üstünde evlerine gidip gelecek. Makroekonomi bozulacak, insanlar işsiz kalacak. Neden olmasın!

Tüm bunlar olurken, bütün bu olanların tek sorumlusu tabii ki devlet, iktidar ve hassaten bir kişinin inadı olacak. Köşelerinde ilk Gezi olayları olurken kendinden geçip devrim coşkusu yaşayanlar, kararsız gibi durup işi demokrasiye vurarak yandan destek olanlar ve belli bir süre sessiz kalıp durumun nezaketine binaen ortada duran köşe yazarları ve bizzat bu vahim neticelere sebebiyet vererek piyon olmayı gönüllü kabul eden o güruh suçsuz, hatasız ve günahsız olacaklar elbette.

Şahsen ben bu işten artık fena halde sıkılmış bir durumdayım. Bir daha böyle bir kalkışma olursa ciddi manada her iki tarafın da kılıçlarını çekeceği kanaatindeyim. Bu tabii ki devlet ile ‘devrim’e kalkışanlar arasında olmayacak, devletlerarası bir karşılaşmadan bahsediyorum.

Bu şımarıklığa artık yeter!

Bu ülkede yaşayan ve kendini Müslüman olarak tanımlayan insanların çektikleri burunlarını geçmek üzere.

Dedelerinin babaları vatan için şehit olur, dedeleri Müslüman diye çekmediği kalmaz. Üzerine hocaları sürülür, asılır, kutsal kitapları yakılır, yok edilmeye çalışılır. Camileri yakılır, yıkılır, ahıra, pavyona çevrilir.

Bir oy hakkı vardır. O da beğenilmez. Her on yıl da bir sen bu işi bilmiyorsun diye darbe yapılır. Attıkları oy o kadar korkutur ki onları her defasında bir oradan bir buradan kimler gider kimler gelir darağaçlarında.

Bu insanlar kıt-kanaat geçinmeyi hayatlarına şiar edinmişlerdir zaten. Çok fazlasını ve ötesini istemezler. Bir ömrümü ve çocukları ve torunları hep memleketin içinde bulunduğu ve hiç sıyrılamadığı ekonomik krizler içinde, enflasyon canavarıyla yan yana büyümüş, yetişmişlerdir. Hiç de bir şey olmamıştır bir açıdan bakıldığında. Biraz da serdengeçtilerdir.

Aradan onlarca yıl geçti, sayısız sıkıntıya duçar oldu bu millet. Katılımcı demokrasiymiş, haklarmış, özgürlüklermiş diye diye ara ara çıkarttıkları hırgürün tek sebebinin bunlar değil, devlet yönetiminde bu milletin değerleriyle barışık olanların söz sahibi olmasındandır. Bu hak, hukuk, özgürlük ise hiçbir zaman nedense bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanların lehine olmamış, hep kendileri kendilerini ayrı konumlandırdıkları için deriz ki, ‘karşı’ tarafın lehine olmuştur.

Bu milletin değerleriyle barışık olanlar da, yine bu milletin artık bir gerçeği olmuş o kendilerince ‘çağdaş’ diye adlandırdıkları yaşamlarını yaşamak isteyenlerin tavuğuna dahi kış dememiştir. İleride denecek olması endişesi ise sadece kendilerinin işte Gezi gibi kaos ve kargaşa ortamında kullanılabilecekleri basit bir fanteziden ibaretten başka bir şey değildir.

Ve hala muhafazakâr cephede kalem oynatan liberal yazarlardan bazıları, temmuz ayı ile böyle bir ‘tehlike’den bahsetmekte ve illa ki iktidarı, iktidarını bu ülkenin ilerlemesi, ‘yürümesi’ için ne zihninde ne de yaşayışında hiçbir iyi niyet taşımayan insanlarla ve bu insanların iplerini tutanlarla uzlaşılması gerektiğini ‘ihtar’ ediyorlar.

“Katılımcı demokrasiyi sağlamaz, Taksim’e o kışlayı diker, camiyi açar, AKM’yi de yıkıp yerine sadece onların faydalanacağı bir yer olacak modern bir sanat binası inşa edecek olsan da sakın ha, hıııııı, bu ülke yönetilemez hale gelir de hem içeride hem milletlerarası arenada yine sen zora düşer, suçlu çıkarsın!” diyorlar. Tabii ki pek bir edebi bir biçimde.

Uzlaşılabilir, uzlaşılması, bir ortak nokta bulunmalı merhalesini çoktan geçmiş bulunmaktayız.

Terör örgüt(leri)ü ile kol kola değil, sarmaş dolaş gezen siyasi partilerden tutun, gazete(ci)lere, sivil toplum örgütlerine, kendini din adamı diye pazarlayan dinsizlere ve peşinden koşmakta ısrar eden ahmaklara ve nihayetinde bu insanların oluşturduğu ‘legal’ siyasi kuruluşlara oy atanlara rağmen kiminle neyi konuşup, kiminle uzlaşılabilir?

Devlet madem bir hukuk devletidir. Hangi anayasayı yaparsa yapsın ya da yapamasın bu kaide değişmeyecektir madem, o halde hangi siyasi, dini bir görüşe sahip olursa olsun herkesin istisnasız kanunlara şek ve şüphe götürmez bir şekilde uyacağı olabilecek en ‘makul’ bir tarzda kararlılıkla yine hukuk kuralları dâhilinde hiç acımadan gösterilmelidir.

Gezi olaylarından bir müddet sonra ODTÜ’nün oradan geçecek olan yol üzerinden bir operasyon denemişlerdi de hani bir adam çıkıp aralarında birkaç kelam etmişti. Fikir özgürlüğünü savunan ‘Gezici’ bir grup ise adamın üzerine yürümüş, adamcağız da o ortamdan uzaklaştırılmıştı. Ne kadar da haklıydı oysa söylediklerinde.

Ne diyordu o adam hatırladınız mı?

“Her şeye karşısınız siz de lan! …. Yol geçmesin iz geçmesin! Biz de bu mahallenin çocuğuyuz! Ben de bu mahallede oturuyorum! Hayırdır lan! Kimse bir şey demiyor, sustukça yürürüz, keseriz, asarız! Oğlum milleti azdırmayın! Milletin de boğazına gelmesin yani! …”

Efendi olun bu iktidardan başka bir şey görmemiş, yaşamamış çok bilgili(!) liseli çocukları kullanmayın!

İnsanların sabrını taşırmayın! Gidin o modern ve aydınlık gettolarınızda çağdaş içeceklerinizi için rahatlayın!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Haz 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4285

Küçük Çocukların Camilere Getirilmesi Bahsi
e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

Çok şükür yine bir Ramazan-ı Şerif ayına yetişmiş bulunmaktayız. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Geçen senelerde aynı iftarlarda hurma ile oruç açtığımız, dua ettiğimiz, omuz omuza aynı safta namaz kıldıklarımızın bazıları artık aramızda yok. Onlar için Ramazan ayına kavuşarak şereflenme ve bu ayın bereketiyle bereketlenme nasibi ebediyen kapandı.

Her Ramazan-ı Şerif ayında olduğu gibi bu sene de en azından ilk on beş günü camilerimiz tıklım tıklım dolup taşıyor. On beşinden sonra ise hızla Yatsı ve akabinde eda edilen teravih namazına iştirakler düşüyor.

Dün akşam birinci teravih kılındı, oradan başlayalım.

Malumunuz üzere namazlar bitti, herkes dağılmaya yüz tuttu. Cami görevli ve cami ile yakinen ilgilenen arkadaşlarımız olması hasebi ile camiden çıkışımız en son onlarla olacaktı. İmam odasının önünde cemaatin çıkmasını beklerken, yukarıdaki resimde görüldüğü üzere caminin tam ortasında vuku bulmuş ve çıkışta arkadaşlarımız tarafından cemaat idrarlı yere basmasın ve bunun sonucunda daha da etrafa bulaşmasın diye leğen konulduğunu gördüm.

İnsaf!

Diyanetin, diyanetçilerin, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanların birçoğunun dilinde epeydir ısrarla camilere çocukların getirilmesi meselesi var. Tüm iyi niyetleri ve saflıkları ile bu meseleyi mütemadiyen her fırsatta söylüyorlar.

Bu ülkeye Müslümanlık 2003 senesi ile birlikte gelmedi. Bu coğrafyada son yüz yılımıza nasıl tırpan vurmuşlarsa, ondan öncesi için ise, kökleri o tırpan vuranların hayallerinin ötesinde bir derinlikte bulunan bir geçmişi var.

Bana bu hususta muhalefet edecek olanlardan öncelikle benim gibi iki evlat sahibi olanları öne alayım. Sonra bir ve sonra ise henüz baba olmamışlar sırayla başlasın. Henüz bir aile kur(a)mamış olanlar ise biraz geri dursun lütfen.

Biz bunları söylüyorsak çocuk düşmanı da, ehli keyif bir insan da değiliz.

Camiler hususiyetli yerlerdir. Müslümanlar orada ibadet ederler. Buna gayret ederler. İbadetin farzlarından değilse de önemli şartlarından biri de “huşu”dur.

Daha henüz laftan sözden anlamayan, altı bağlı veyahut henüz tuvalet ihtiyacında kendini tutamayan, kontrol edemeyen çocukları camiye getirmek hangi din sevgisi aşılama gayretiyle izah edilebilir?

Bu ay için bu durumun, istisnaları her daim ayrı tutarak tek açıklaması vardır; “hanım zorla peşime taktı, bir şey diyemedim.” ya da camiye gelen bayanlar için, “Kocam sahura kadar kahveye okeye gitti, komşularda camiye gidince çocuğu yalnız bırakamadım.”

Ülkemiz günlük televizyon izleme süresi yetişkinlerde 4 saat. Kitap okuma oranı 10 saniye! Daha ne yazacaksın ki… Hele bu süre çocuklarda kuvvetle muhtemel uyku saatlerinin dışındaki her saattir.

Din sevgisi, cami sevgisi için doğduğu günden bu yana dini eğitimi ile ilgili hatırı sayılır hiçbir şey yapılmamış çocuk, cemaatin huşusunu ve cami görevlilerinin huzurunu bozunca tarifi mümkün olmayan cami sevgisine gark olacak öyle mi?

Laflarımız elbette çocuklara değil, 7 yaşından küçük çocukları camilere getiren anne-babalara.

Yazık değil mi o cemaatin için belki tam bir sene bekleyen ve belki son Ramazan ayımdır diye doğru düzgün teravih kılmak isteyen yaşlılar vardır. Yazık değil mi onlara tam namazdayken, küçücük bir çocuğun bezinden damlata damlata secde edilen yerleri kirleterek önlerinden bağıra bağıra koşuşturması? Yazık değil mi, işi Müslümanların ibadetlerini kolaylıkla yapmasına gayret eden cami görevlilerinin herkes gittikten sonra sabunlu suyla senin çocuğunun idrarını temizlemesi? Sen hiç kendi çocuğunun altının temizledin mi, anasına şöyle çekil bir kenara bu sefer ben değiştireyim dedin mi? Demiş olsan dahi kimsenin, başka kimsenin çocuğunun pisliğini temizleme görevi yoktur, kul hakkıdır bu.

Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor, “Camiye çocuk ve deli koymayın.” (İbni Mace)

Ehli Sünnet İslam Âlimleri de 7 yaşından küçük çocuklar evcil hayvan hükmündedir. Yani ne yaptıklarını bilemezler, cami içinde uygun olmayan işler yaparlar diye buyurmuşlardır.

Elbette 7 yaşına müteakip çocuklar ve gençler camiye getirilmeli, farklı teşviklerle camiye gelme alışkanlığı kazandırılmalı. Bu süre zarfında çocukların, gençlerin cami içindeki gülüşmelerine, haylazlıklarına anlayış gösterilmeli ve cami edebine dair bilgiler güler yüzle tatlı dille anlatılmalı.

Hülasa, çocuğuna dinini, namazı ve ibadethanelerini sevdirmek isteyen önce evindeki televizyon belasına ket vuracak. 5 vakit namazına özen gösterip, çocuğu doğduğu günden başlayıp namazlarını evladının gözü önünde kılacak; 7 yaşından önce evladıyla cemaat yapıp, 7 yaşından sonra illa ki evladıyla birlikte namazlarını eda etmeye gayret gösterecek.

İslamiyet edep dinidir. İbadetler ise en güzel, edebe riayet edilerek dinimize uygun olarak yapılanları taklit ederek öğrenilebilir. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.