Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Tümü(113)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 May 16 02:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kanlı mı Olacak Kansız mı Olacak Müdür?!
bulut_sever_14May

bulut_sever_14May

Ben ana muhalefet partisi genel başkanı diye hitap etme lütfunda bulunacağım şahsın geçen günlerde sarf ettiği sözlere kızılmaması gerektiğini düşünüyorum. 

Ne demişti sayın olmayan genel başkan: “… Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net” 

Vay be! Nasıl bir başkanlıkmış bu yahu! 

Bu cümlesinden önce şöyle söylüyor kendileri, bir kişi konuşacakmış herkes susacakmış. Bir kişi konuşacak, hâkimler ona göre karar verecekmiş. Bir kişi konuşacak, milletvekili listeleri ona göre hazırlanacakmış. Ne kolaymış bu memlekette işkembeyi kübradan atıp tutmak… 

Böyle imiş getirilmek istenen başkanlık sistemi. 

Yani partisine öyle ya da böyle oy atanlar üzerinde zaten oluşturulmuş olan algıyı pekiştirmek istiyor sayın olmayan genel başkan. Böylelikle getirilmek istenen başkanlık sisteminin diktatörlük olduğunu ve partisine oy atan, büyük çoğunluğu “çağdaş ve moderen” seçmeninin, çoğunluklu olarak dini yaşama yakın ve muhafazakâr kesim olarak nitelendirilebilecek (ki aslında tamamen öyle değil, bir kompozisyondur bu kesim) devlet başkanına oy atacaklarca, halen yaşadığı o modern yaşamının bu vesileyle ortadan kaldırılacağını kan ve şiddet sopası ile seçmenlerinin zihinlerine bastırıyor. Bu zihniyetin kendi siyasi görüşlerine yansıması sanki tam manasıyla özgürlükçü, sınıf ayrımı yapmayan, anayasal sistemde tam bir kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş ve halkla bütünleşen bir şeymiş gibi bahsediyorlar ya işte komik olan da bu. Neydin ki ne olacaksın, ne yaptın ki yine gelsen ne yapacaksın diye sorarlar adama. Arşivler iyidir, diri tutar insanı. 

Çok şükür onların devri iktidarında yaşanılanlar bir yerlere yazılmış, çok şükür arşivler var da, diktatörlük nasıl oluyormuş iyice bir anlayabiliyoruz. Milletvekili cinayetlerini, halkı nasıl ezdiklerini, sömürdüklerini, hak ve adalet, vatandaş hürriyeti, basın özgürlüğü meselelerinde nasıl bir anlayışa sahip olduklarını ve süslü cümlelerinin ardından aslında halen neler vadettiklerini güzelce bir görüyoruz. 

Sene 9 Şubat 1925. Ardahan milletvekili Deli Halid Paşa TBMM’nin içinde sudan bir sebepten ötürü sırtından vurulur. İlk anda ölmediği görülünce ölmesi için elden ne geliyorsa yapılır ve dört gün sonra Meclis’in muhasebe odasında yatmakta olduğu ofis masasının üzerinde zatürreden ölür. 

Bu hususta İsmail Akbal, Siyasi Cinayetler kitabının 105. sayfasında şöyle yazıyor: “Cinayetin görünürdeki nedeni malul gazilerle ilgili bir kanun teklifi, gerçek nedeni ise Deli Halid Paşa’nın CHP üst düzeyi hakkındaki yoğun yolsuzluk iddialarından ötürü muhalif TCF’ye geçme niyetinde olmasıydı. 

Bak şu milletvekili adayları için yoklama yapıp da, özgür iradelerini kullanmak isteyen seçilmişlere kurşun sıkan özgürlükçü zihniyete… 

Bu ülkenin vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmayacağız diyen bu zihniyet, bu iktidar senelerince kendi yaşam standartları daralıyor iddiasıyla her yerde çığırtkanlık yapıp, ötekileştiriliyoruz diye bağırırken bakın ağababaları zamanında nasıl o “efendi” diye her yere yazdırdıkları milleti(köylüyü) nasıl aşağılayıp, ötekileştiriyorlarmış. 

Sene 1939’dur. Meclis kürsüsüne çıkan CHP Kütahya Milletvekili Besim Atalay, “Köylü ve fakir halk için ikinci çeşit (düşük kaliteli ve ucuz) ekmek çıkarılsın” der. (Hikmet BİLA, CHP 1919-1999, 91) 

Her sene ya doğum ya ölüm yıldönümü vesilesiyle ana ana bitiremedikleri yine kendi zihniyetlerinin neticesinde 30’lu yıllarda gerçekleşen içler acısı bir yaşanmışlıkta ise, Ankara’ya sazına tel almak için Ulus çarşısına gitmek isteyen Âşık Veysel’i polis, kıyafeti uygun olmadığı için geri çevirmiştir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Bunlar her vesileyle işçicidir, köylücüdür ya; her vesileyle aşağıladıkları bu zümreleri takiyyenin kralını yaparak dillerine pelesenk ederler ya, geçmişlerini bilmeden, bilenler özür dilemeden ve hala aynı zihniyette olduklarını inkâr eden bu zümre yine 30’lu yıllarda Ankara’da gördükleri köylü kıyafetli vatandaşları “bitlidir” diye zabıta marifetiyle zorla Karacabey Hamamına götürmüşlerdir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Yakın tarihimizde ise bu zihniyetin ülkenin içtimai, ekonomik ve diğer bütün alanlarında ilerleme hamlelerine köstek olmaya çalışmasına herkes şahittir. Şimdi başa dönelim. Bu şahsın kanlı cümlesine kızmamak gerektiğini düşündüğümü söylemiştim. 

Evet, kızmamak gerek zira bu şahsın kaosa ve teröre teşvik olarak nitelendirilebilecek söylemi aslında bu partiye oy atan insanların hatırı sayılır bir kısmının da düşüncesidir. Onların bu minvalde arzu ve isteklerine tercüman olmuştur. Onlar adına sesli düşünmüştür. 

Belki çoğunuz izlemiştir Dedemin İnsanları filmini. Filmin sonlarına doğru Belediye Başkan Vekili görevini icra eden sol siyasi görüşlü karakter 80 ihtilalini öğrendiği sabahın ilk saatlerinde bu durumdan sebep sigaraları birbirine kaynak yapıyor, sinir krizi geçiriyordu. Elinde sigara odada dolanırken odanın penceresinden çapraz evdeki muhtemelen sağcı karı-koca ellerinde Türk Bayrağı ile sokaklarda gördükleri askerleri neşe ile selamlıyor, lehlerinde tezahürat yapıyorlardı. Karakterimiz ise geçirdiği sinir krizinin sonucunda bu manzara karşı elinin altındaki kül tablayı onlara doğru savurarak evin camını çerçevesini indiriyordu. 

O birkaç dakikalık sahne aslında tam tersi gibi olmuştu gerçekte. O askerleri aslında hiç de önemsemedikleri Türk Bayrağı ile selamlamış olanlar/olacaklar yukarıda zikredilen zihniyetteki insanlardı/insanlar olacaklardır. 

Zihinleri, bu toprakların çimentosu olan değerlere karşı düşmanlık tohumlarının neşvünema bulmuş haliyle amansız kin dolu; bu zihni yapının değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez seçmenlerine ancak şunu diyebiliriz: 

Adam bulun başınıza adam, insan bulun!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 May 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Zorunlu Eğitim Öğretim Dedikleri Eğlenceli Eğitimsizlik

Eğitim ve öğretim, bunun sonucunda hassaten “bizim millet okumuyor abi yaaa” diye dedikleri bu memleketin birinci meselesi öyle değil mi?

Ne siyasetin dolambaçlı, çetrefilli ve de entrikalı yolları ne de ülkemizin iç ve dış düşmanları ilk sırada yer almakta aslında. Vatan dediğimizde de atacağımız adımların ya da vatana tasallut edildiğinde neyi nasıl yapmamız gerektiği en başta yazılan meselede saklıdır.

Okul hayatları başladıkları andan itibaren çocukların aklına hem ailede hem de okulda sürekli şu dikte ediliyor: “Eğlenmelisin. Hiç durmadan sürekli eğlenmeli fakat bu eğlence için önce bunu hak etmelisin. Hep eğleneceksin, hep böyle kalacak.”

Çocukların, görev ve sorumluluklarını “illa ki” bir karşılık almasa da yapması gerekliliği bu “motivasyon” aracı ile öldürülüyor.

Geçtiğimiz sene başlayan eğitim-öğretim yılı ile beraber bizde zorunlu eğitim ve öğretim çarkına bir yerden başlamış olduk. Ders yılının başından bu yana bir gezme-tozma-eğlenti furyası alıp başını gitmişken birkaç hafta önce çocuğumuzun sınıf öğretmeni sınıf annesi (senenin başından beri çözebilmiş değilim bu şımarıkça sınıf annesi uygulamasını!) üzerinden velilere bir öneride bulunuyor. Öğrenci başına 85 TL. bedel ile bir restoranda çocukların “okuma-yazma”yı öğrenmesini (okuma bayramı imiş) oynamalı-zıplamalı bir eğlence ile kutlayalım diye duyuruyor. Bütün veliler hoooop “aman hocam bir teklif anca bu kadar güzel ve isabetli olabilirdi” diyerek herhâlde, olumlu geri dönüşlerde bulunuyorlar ve bu mesele öğrenmenin teklifince olumlu bir neticeye vardırılıyor.

Meselem şudur: okul aile birlikleri ya da sanırım bir kısmı başka bir meslek isteyip de tutturamayıp sonunda “öğretmen”lik gibi kutsiyet(!) atfedilen bir mesleği tercih etmiş (bizim bayan hoca avukatlık istermiş de olmayınca öğretmen olmuş mesela) “eğitimcilerimiz” sene içerisinde şu eğlence senin bu etkinlik bizim diye sağa sola gideceklerine, memleketin en büyük sorunu olan okuma alışkanlığı ile ilgili ne yapmışlardır, ne yapmayı düşünmektedirler?

Mesela, yukarıdaki etkinlik ile ilgili 85 TL. talep eden öğretmen madem eğitimcidir kısa bir araştırmayla misal; Allah-ü Teala rahmet eylesin Cahit Zarifoğlu’nun çocuklar için yazdığı 9 kitaptan müteşekkil kitap setini aldırabilirdi. İkinci sene için her bir aya bir kitap okutturur, okudukları kitaplar üzerinden özet çıkartarak çocukların okuma alışkanlığı kazanmalarına katkıda bulunduğu gibi muhakemelerinin de gelişmesine yardımcı olabilirdi. Ayrıca bedeli itibariyle iki saat sürecek eğlence için istenen miktarın yarısından az olan fiyatı ile bu kitap seti, hem bir-iki saatlik uçup gidecek bir şey olmayacak, aksine ömürlük bir eğlence ve etkinlik, aynı zamanda insana yapılabilecek en büyük yatırım olacaktı.

Bir eleştiri de çocuklarının bir saatçik hoplayıp zıplaması için bu bedeli veren velilere… Yılların ne kadar çabuk geçtiğini unutan anne-babalar gün gelip, şimdi her yerde görülen devlete meydan okuyup, savaş açmış gençleri gördükçe hiç ibret almazlar mı? Hiç düşünmezler mi, anne-babasından ayrılan bu gençleri ve gençlik heyecanlarını istismar eden, zaten okumaktan bihaber, kendine bir “yer” arayan bu gençleri kandıran örgütlerin kirli ve kanlı ellerine düşer mi düşmez mi benim evladım diye?

Abarttığım düşünülebilir belki fakat kendi yakınlarımdan da gördüğüm üzere “zamanında” verilmeyen sağlıklı eğitim ve öğretim, gün geliyor o okuma halini meleke haline getirmemiş gencecik insanları sonu karanlık yolların müdavimi yapıp çıkıyor. Oyuncak oluyorlar iplerinin nerelere bağlı olduğunu bilmeden hem de.

Elbetteki çocuklar çocukluklarını yaşamasın, hiç oynamasın, hiç eğlenmesin demek istemiyoruz. Asker gibi sabah gözünü açıp akşam uykuya dalana kadar, askeri disiplinle yetişmeli de demiyoruz.

Dememiz o ki, çocuklar illa bir menfaat icabı görev ve sorumluluklarını yerine getirmemeli; en büyük karşılığın eğitim ve öğretimin onu vatanına, milletine ve herkese faydalı bir insan yapacağını bilmesi olmalıdır.

Ayrıca eğitim sistemi çocukları her bir eğitim-öğretim yılı içinde ve sonunda eğlentiler düzenlemeyi değil; memleketin bekasını düşünerek, vatan evlatlarının “sahiden” eğitimli ve mesleki donanımlılara sahip olması için uzun vadeli planlamalar yapması gerekmektedir.

Artık devleti yönettiklerini iddia edenlerden inşaat sektörünü canlandırdıkları gibi çocuklarımızın da zihinlerini gerçekten canlandırmaları hususunda eğitim ve öğretim sisteminde milliliğin ve yerliliğin yer aldığı radikal değişiklikler beklemekteyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
22 Nis 16 02:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Ehven-İ Şer Değil Neden O Halde?

Son birkaç yıldır dönüp dolaşıp, hiç dur durak bilmeden bu ülkenin altına pek açık bir şekilde hem kalbinden hem de zahirinden dinamit koymaya çalışanlar ile karşı karşıyayız.

Bu öyle bir hal ki, herkes görüyor fakat çok az bir kısmı durumu anlar gibi oluyor.

Ortada bir Recep Tayyip Erdoğan gerçeği var; bu gerçek ete ve kemiğe bürünmüş haliyle tam karşımızda, yanımızda ya da kendimizi nerede konumlandırırsak konumlandıralım duruyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Recep Tayyip Erdoğan, bu ülkenin bazı “vatandaş”larınca bazı tarihi şahsiyetlere “iman” ettikleri gibi “ebedi şef, milli şef, bütün özlü sözlerin membaı ve tüm anonim sözlerin babası” değildir.

Ayrıca, bu topraklarda yaşayan insanların “başöğretmen”i ya da inandığı din üzerinden söyleyecek olursak bir “din âlimi” , “şeyh” , “şıh” da değildir.

“Halife-i ruy-i zemin” ise hiç değil.

Allah-ü Teâlâ uzun ömürler versin, bir gün gelecek her canlı gibi ecel kendisini bulacak ve ebedi âleme intikal edecektir. “Hiç ölmeyecek mi bu insan!” diye diye beddualar okuyan din bezirgânlarının ve bu beddualara “âmin!” diyen akıl fukaralarının aksine ölümlüdür. Bazılarının diline pelesenk ettiği gibi sarayı falan da yoktur. “Ölüm hak, miras helal” kavlince, kendine ait olan dünyalıkları da nihayetinde kendisine kalmayacaktır. Sonu 8 ile biten bir yıl olacak olursa vefat yılı, vefatının ardından o 8 rakamı yan devrilip sonsuz işareti de almayacaktır.

Ne o halde?

Şu an bulunduğu yer itibariyle söyleyecek olursak, bu devletin en üst makamındaki insan. Makamı itibariyle aynı zamanda Başkomutan sıfatını taşımakta.

Aktif siyaset hayatıyla birlikte, hassaten İstanbul Belediye Reis’i seçildiği günden bu yana vatanına, milletine ve iman ettiği değerlere elinden geldiğince hizmet etmeye çalışmış bir insan…

Hatalarıyla, kusurlarıyla, yola çıkarken/yola devam ederken seçtiği insanları hatalı ve/veya doğru seçerek hizmet etme yolunda samimiyetle devam ediyor hâlâ.

Adam tutuyor. Güvendi mi tam güveniyor. Bu güvene karşı kaypaklık gördü mü kin güdüyor. Yaradılışı ve içinde büyüdüğü çevre böyle bir yapıda insan olmasına zemin hazırlamış nihayetinde.

Rakiplerine gelecek olursak, gelmeyelim aslında. Bu söze gelirken “rakip” dediğimi müşahede ediyorum… Parmaklarım sürçmüştür diye düşünüyorum.

Allah uzun ömür versin oturdukları koltuklara vicdan azabı gibi kurulmuş olan Devlet Bahçeli ve son ettiği küfürlerden sonra ismini yazmayı zül saydığım diğer bir varlık var. İşte olmuş olan ve elde kalan hepsi bu.

*

Geornalist’te bir seneyi aşkındır iyi-kötü bir şeyler karalıyorum. Oluyor olmuyor orasında da değilim. “Yazabiliyor” olduğum iddiasından ise çok uzağım. Karaladıklarımı okuma zahmetinde bulunan insanlarla sanki sohbet eder gibi cümlelere dökmeye çalışmak mutlu ediyor nihayetinde.

Devamını şöyle ifade edeyim. Gündeme ya da siyasete dair yazdıklarımın hiçbirinde ne “Ak Parti” dedim ne de “Tayyipçi / Reisçi” muhabbetine girdim.

Muhtelif yerlerde bunu yapanlar var elbette, olabilir. Bu hallerine saygı duymamakla birlikte, kimseyi bu sebepten ötürü tahkir etmeyi de hakkaniyetle bağdaştırmıyorum. Herkesin –ci –cu’luğu kendine.

Yani seçimlere girdiği günden bu yana her defasında bu şahsa ve partisine oy verişimdeki sebep çok açık ve net idi: şimdilik alternatifsiz oluşu ve Chp gibi bu memlekete virüs olarak sokulmuş bir partinin/zihniyetin karşısında duran/durabilecek olan tek parti olması.

Bunun dışında hiçbir bağlılığım, fanatikliğim yok. Bu siyasi yürüyüşe “dini” bir elbise giydirenlerden ise fersah fersah uzağım.

Bu düşünceler içerisindeyken geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanımız bir cümle buyurdu İslâm İşbirliği Teşkilâtı Zirvesi’ndeki açılış konuşmasında: “Mezhepçilik fitnedir. Ne Sünni’yim ne Şii, Müslümanım” diye.

Beni şaşırtmayan fakat sosyal medyada bu sözler üzerine hem lehte hem aleyhte fırtınalar esti. Bir de ben işin dini boyutuna girmeyeceğim tabii ki. Ne haddime!

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet tarihinde bu memleketin başına gelmiş insanlar arasında en çok hizmet eden insan olduğu kanaatini taşıyanlardanım.

Ama bir yerde yakın tarihimiz bu topraklarda yaşayan insanları öyle kavurmuştur ki işte en beğendiğimiz ve başımıza gelen en hayırlı ve etkili lider olduğuna inandığımız bir insan bile bir yerde geliyor böyle böyle diyebiliyor.

Şaşırmamak gerekiyor aslında. Kendisinin gençlik yılları ülkede dış mihraklı “dinde reform” olması gerektiği hainliği ile belki milyonlarca insanı peşinden sürüklemiş ve sürükledikleri insanların dünyalarını da ahiretlerini de harap etmiş Teymiyyelerin, Abduhların, Ali Şeriatilerin ve benzerlerinin ve ülkemizde bunlara her daim “soft” bakmış ve aslında peşlerinden gitmiş, gitmeye devam eden Karamanların bu topraklarda fırtınalar estirdiği zamanlarda geçmiştir.

Daha önce de ifade ettiğim üzere gençlik yılları 60 sonları, 70’ler ve devamında geçenler ve şimdilerde siyasette ve gazete köşelerinde olanlar halen bir “İran İslam Devrimi” hülyası gördükleri için zamanlarında, hep Ehli Sünnet sınırlarından aşıp karşı tarafa samimi gülücükler göndermişlerdir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ehli Sünnet Müslüman Zihniyeti” gelişimi de maalesef bu reformist ekollerin Müslüman gençlerin en heyecanlı zamanlarına denk gelmiş; o gençlerin hem kalplerine hem de zihinlerine çıkarılması zor bidat zehirleri zerk edilmiştir.

Bu ekoller ile hızlı ve heyecanlı yılları geçmiş ve gençlik yıllarından itibaren içinde bulunduğu siyasi görüş de bu Ehli Sünnet dışı yollara pek de mesafeli durmadığı içindir ki bu sözleri ne yazık ki diyebilmiştir.

Hüsnü zan etmek istiyorum ve fakat kalbimin bir yanı bu sözlerin sadece “siyaseten” söylendiği hususunda bana şiddetle karşı çıkıyor. Zira kalbimin o ağır gelen tarafı “her ne olursa olsun” böyle bir sözün söylenmemesi gerektiğini ihtar ediyor.

Üzülmüyor değil insan.

Neredeyse son yüz yılda hepi topu 3 tane bu memleketi düşünen insan gelmiş başımıza; yani o kadar güzel ve hayırlı icraatlar yaparken ve hatta bu icraatların isimlerine ömürleri süresince Ehli Sünnetin “Hizmetkârı ve Koruyucu” olmuş Osmanlı Padişah Efendilerimizin isimleri verilirken böyle bir sözün söylemesini içine sindiremiyor insan. Buyrun dün itibariyle Körfez Köprüsüne “Osman Gazi” ismi verildi, bir süre sonra açılacak olan 3. Köprünün adına ise Yavuz Sultan Selim Han’ın ismi verilmişti.

Her fırsatta ecdattan dem vuran bu zihniyetin yansıması en azından İran’ın Suriye’de son birkaç senedir oluk oluk masum ve hassaten mimleyelim “Sünni” kanı dökmesinden, buna devam ediyor olmasından sonra bu sözler denmemeliydi.

Sayın Cumhurbaşkanımızın sözlerine istinaden demek isterim; daha önce de samimi olarak bu sözlerinin manasına inanmış ise son yıllarda adına “Paralel” denen örgüte daha önceleri güvenmesi de ve onlar tarafından sırtından(vatanımızı sırtından) hançerlenmesi de sebepsiz değil.

Bu şekilde devam edilirse kanaatimiz, çok uzak olmayan bir gelecekte bu ülke, belki kendisi memleketin başında olur ya da olmaz bilinmez fakat gün gelir bu sefer de “mezhepsizler”in vatanımızı sırtından hançerlemesine şahit oluruz hep beraber.

Son olarak şunu da demeden edemiyoruz; “Vahdet” için değil fakat “küfre” karşı başka gidecek bir yer yok şimdilik.

Ne demiş şair:

“Herkesin bahanesi var, senin yok”

Ehli Sünnetin idrakini nasip etsin bu millete ve başımızdakilere Rabbim.

Her milletin bahanesi var, bu milletin bahanesi yok!

Bir “işte” daha son kez.

İşte öyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Nis 14:00

Vlad Emir

Puan: 1519

Cumaya gitmeden önce yazınızı okudum. Cuma hutbesinde 1. fitne olarak "mezhepçilik" gösterilince direkt yazı aklıma geldi. Cumhurbaşkanı'nın İİT'deki sözlerinin sadece siyaseten söylenmediğinin kanıtı bugünkü cuma hutbesidir diye düşünüyorum.

Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
14 Mar 16 05:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Sözlükten Gezi'yi Çıkar İngiliz Yaz

Ne Gezi’ymiş be!

Herşey Gezi olaylarıyla başladı…

Meşru hükümetin meşru hakkını kullanmak istemesini bahane edenler, ‘diktatör’ yaftasını vurarak önce masumane gözüken protesto gösterilerine başladılar, sonra ise masumlukları kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerine dönüştü.

Bu hallerden sonra ülkeyi batırmaya yönelik her ne yapıldı ise, tam da bu Gezi olaylarındaki sebep/bahane kullanıldı.

Ardından bu topraklarda yaşayan insanların (maalesef) gönlünde taht kurmuş bir dini(!) organizasyon, bu sefer de ‘adam devşirme’ kaynağı dershanelerini bahane ederek ‘diktatöre’ karşı gelme sebebini buldu. Sonuç çok şükür; takke düştü kel göründü.

Sonrasında, burada da “Ne 7 Haziranmış be!” demeden edemeyeceğim. İnsanın ayağı sendelememiş olsun öyle ya… Sıra sıra terör saldırıları artan oranlı başladı hem de. Hem de en aşağılık biçimlerde. Bu topraklarda yaşayan insanlar için her daim hassasiyet barındıran kadınların, çocuklarının yanında, gözü önünde.

Peşi sıra patlayan bombalar… Siyasi görüşü ne olursa olsun ölen onlarca insanın yanında, hiç günahsız, sen, ben, komşun yani, belki bir yakının… Arda kalan aileleri, tahayyül edilesi değil.

Şimdi sorsan iktidardaki zihniyeti beğenmeyen kişiye:

“Etrafımızda ve içimizdeki yangından sen de memnun değilsin, ben de. Ne olsun isterdin ki? Hem içeri için hem de dışarısı için bu ülkeyi yönetme gayreti içinde olanlar hangi politikaları benimseyip uygulasalardı ki?

Şimdi diktatör dediğiniz bu insanlar, sahiden diktatör olan, küçük bir zümre hariç halkının tamamına senelerdir kan kusturan, o çok sevdiğimiz özgürlüklerden biraz da kendileri istedi diye hiçbir insani hassasiyete bakmadan o çok sevdikleri halklarını katleden ve katledilmesine destek vermesi için her daim inandıklarını iddia ettikleri İslam dininin düşmanı olmuş devletlerin desteğini isteyenlere karşı ‘iyi yapıyorsunuz, bizim kapı komşumuzsunuz, sizdeki yangın bize de sıçrar ama varsın sıçrasın, bizim ne işimiz var sizin bu meselenizle’ mi deseydi?

Kürt meselesinde, yıllardır Kürt gerçeğini inkâr edenler gibi bu insanlar da inkâr yoluna mı gitseydi? Askerin, polisin yani güvenlik güçlerinin tamamının her daim hazır ve yeterlilikte olması için çalışmasa mı idi? Bir zamanlar yoluna güller serptiğiniz fakat şimdi sizce hükümet yardakçısı olan ordu komutanları, 90’larda olduğu gibi 20’sinden yeni gün almış ve terör bölgelerine gitmeden önce 20 tane mermi atmamış gencecik askerleri, teröristliği meslek edinmiş teröristlerin karşısına çıkarmasına devam mı etseydi? Arada bir de birkaç sorti, birkaç senede bir de 25-30 şehitli, bu rakamdan daha az fakat söylenmeyen karşı zayiatlı sınır ötesi operasyonlar da yapmaya devam etselerdi tadından yenmezdi kurmaylarımız değil mi? Bir de bildiri falan okumaya devam ediyorlarsa eğer, kaymaklı ekmek kadayıfı. Küçük dünyamızda çok mutluyduk değil mi, etliye sütlüye karışmadan.” diye denilebilse, sorulabilse keşke…

Şimdi bakın, dün itibariyle yine bombalı terör saldırısı oldu. Yine Ankara, yine başkent.

Aslında tablo çok net; öldürmekle dize getiremeyeceklerini bildikleri için, dört bir yandan bu tür terör saldırılarıyla ve hem de ısrarla aynı yer seçilerek; Ankara Ankara olmaya başladığı için, bunun gayretinde olmaya çalıştığı için, bütün ülke insanın kalplerine korku salmaya çalışıyorlar.

Bu ülkede aklı başında her insanın kabul ettiği üzere Kürt meselesi diye bir meselesi yoktur, daha önce dile getiril(e)memiş olsa da hep böyle olmuştur. Terör örgütü meselesi vardır ki ve artık bu bizim iç meselemiz de değildir. Suriye meselesi ise aksine tamamen bizim iç meselelerimizden biridir.

Hâlihazırda dünyadaki muktedir güçlere bu durumları farklı platformlarda gizli ve açık, sözlü ve yazılı, kriz bölgelerinde ise örtülü ve aleni askeri ve istihbari eylemlerle gösterdik, göstermeye de devam ediyoruz. Bizi hiçe sayan oldubittilerle oturduğumuz yere oturmayacağımızı, artık bize yazılan rolü oynamayacağımızı çok açık bir şekilde muhtelif zamanlarda anladıkları dilden anlattık.

Bu anlatışlarımıza cevapları ise Gezi ile başlayan süreç oldu ve bu süreç hararetle devam ediyor. Paraleliydi, medyasıydı, meclisin içine kadar girebilecekleri özgürlüğü kazananların teröre destekleriydi, silahları tamamen bıraksalardı ‘her şey çok güzel olacak’ken, bırakmayan terör örgütüyle devam ediyor.

Komşu ve bu komşu devletlere uzaklardan gelip müdahil olan devletleri ise saymaya dahi gerek yok.

Sonra dönüp dolaşıp mevzu tarihi hakikatleri çorba yapışlarına geliyor. Abdülhamid Han’ı çok sevdiklerini iddia edenler daha geçen gün o Büyük Padişah’a kaleminin sanatını(!) konuşturarak ince ince ağız dolusu hakaretler eden Akif’e methiyeler düzüyor.

Ondan önce ise koca koca gazetelerin kocaman köşelerinde yazan İslamcı Ablalardan biri geliyor, İngiliz’in vali atadığı ülkenin başbakanının tesettürlü bayanların tokalaşmamasına duyduğu saygıdan dem vurarak ülkemiz bir kısım ‘İslamcı’ erkeklerine misal gösteriyor.

Eyvallah hanım abla da, bunların ve ağababalarının Müslüman coğrafyalarının tertemiz Müslüman kadınlarına ettikleri namussuzlukları da yazaydın ya yakışıklı başbakanın kadrajlar önünde toka yapmadığı reklamını yapmadan önce. Doğru olanı söylemek, göstermek için başka bir yol bulunamadı mı acaba köşelerinde.

İngiliz adamın gözünü böyle boyar. Bu dünyada sıkıntı çeken her Müslümanın çektiği sıkıntıda aslan payı bunlara aittir de hiç adını duyurmazlar. Bir de bilmeden reklamını yaptırırlar.

Varsa yoksa Amerika, İsrail; şimdi de Rusya, Almanya.

Yani, terör değil, İngiliz!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Nis 12:12

Sıla Münir

Puan: 1346

Merhaba Müsemma hanım, siz belki yazara sordunuz fakat paylaşmadan edemedim : Sorunuzun cevabını bu linkte bulabilirsiniz belki; http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=539 Selamlar...

29 Mar 01:32

Ben bir noktaya takıldım: futbol kültürüne göre aynı anda hem Fener'i hem Galatasaray'ı tutamıyoruz galiba ama; aynı anda hem Abdülhamit'i hem Akif'i sevme/saymakta ne gibi sakınca oluyor?

Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz

Yine tarihin tozlu sayfalarına gidelim ve gündemin sıcaklığına tarih perspektifinden bakmaya gayret edelim.

I-

Sene 1897…

Milliyetçilik ateşinin tüm dünyayı ve hassaten Osmanlı’yı kasıp kavurmaya devam ettiği yıllarda Osmanlı-Rus Savaşı’nın neticesinde Berlin Antlaşması’na müteakip Yunanlılara bazı yerler verilmişti.

Bu yerlerle yetinmeyen Yunanlılar, daha fazlasını istedikleri için Osmanlı sınırları içinde bulunan Rumları devamlı surette Osmanlı’ya karşı kışkırtıyordu. Tahammül sınırları aşan bu kışkırtmalarının ve Büyük Devletler’in bu duruma son vermeleri adına sessiz kalmalarının sonucunda Osmanlı 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti.

Yunanlılar Osmanlı’nın içinde bulunduğu sıkıntılı durumun ve milliyetçilik cereyanının heyecanı ile savaşın başlarında Osmanlı ordusuna mukavemet edip, diğer Balkan ülkeleri ile anlaşarak Osmanlı’nın zor durumda kalacağı başka cephelerin açılmasını sağlayarak savaştan galip çıkacağını düşünüyordu.

Savaş daha başlarda Edhem Paşa komutasındaki ordunun muvaffakiyeti ile ilerledi. Ardından II. Abdülhamid Han’ın emriyle yıldırım harekâtı gerçekleştirilerek Atina sınırlarına kadar gidildi.

Bitirici vuruş için her ne kadar Atina’ya girilmesi Padişah’a arz edilmişse de, Rus Çarı’nın II. Abdülhamid Han’a bizzat özel ricası üzerine bu durum gerçekleştirilememiştir.

Hem diğer Büyük Devletler’in hem de diğer Balkan Devletleri’nin desteğini alacağını zanneden Yunanistan ağır bir yenilgi almış ve savaş 20 Mayıs 1897’de mütareke yapılarak sonlanmıştır.

II-

Birazdan bahsedeceğimiz tarihi vaka ise bir üstteki savaş ile birebir ilgili aslında.

Rumlar ve Türkler arasındaki ihtilaflar her zaman Türklerin zayıfladığı anda, Rumların Türklere katliam yapması ile neticelenmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’da bu katliamların devam etmesi sonucu gerçekleşmiştir.

Yine bu savaştan önce onlarca ‘diplomatik’ görüşmeler yapılmış ve hâkim devletlerce hep bir bahane uydurularak ‘Müslümanların’ katlinin durmasına dair kalıcı bir çözüme gidilememiştir.

Nihayet herkesin malumudur: ‘Ayşe Tatile Çıksın’ parolası ile birinci harekâtın devamında ikinci harekât düzenlenmiş ve adada Türklerin katlinin durdurulması adına nihai bir sonuca varılmıştır.

*

Muhtemeldir ki, o yıllardaki ‘muktedir’ devletler belki Osmanlı’nın Yunanistan ile savaşından yenilgi ile çıkacağı tahmini ile tepkisiz kaldılar. Zaten sonra görülüyor ki, ‘bir vesileyle’ Osmanlı’nın ilerlemesini yine ‘masada’ durdurmuşlardır.

Aynı durum, bir benzeri olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da görülüyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır mağlubiyet ile çıkan ve akabinde inkılâp (devrim) diye diye bütün geçmişi dumura, milli teşebbüs hamleleri ise ülke içindeki işbirlikçileri ile akamete uğratılmış Türkiye’nin bu savaşla ağır bir hezimete uğrayarak yerini ve haddini bileceği sanılmıştır.

*

Yunanistan ve Kıbrıs savaşlarından sağlam dersler çıkarmışa benziyor Batı. 11 Eylül saldırısından sonra Türkiye’nin uzaklarından başlayıp, yavaş yavaş Türkiye’yi çevreleme gerçeğine dönüşmüş ‘Arap Baharı’ adı altında kısmen ‘düşük yoğunluklu sürekli savaşlar’ nihayet meyvelerini veriyor sonunda.

Yıllarca ‘demokrasi, özgürlük, insan hakları’ diyen ve bütün dünyanın gözlerini bu mefhumlarla pek ilgiliymiş gibi boyayan Batı; son yıllarda gülen gözlü ‘sisi’li fotoğraflarıyla ve sadece Suriye’nin sınırları içinde değil, Suriye’deki katliamlardan kaçmak isteyen insanlara da gösterdikleri ‘ölçülü tepkiler’ ile gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu.

*

Bir abimiz anlatmıştı bir gün. Ona da doktor bir arkadaşı anlatmış: “Hangi ilacı kullanırsak kullanalım, kanserle savaşması gereken sağlıklı hücrelere, kanserli hücrenin vücuda düşman bir yapı olduğunu anlatamıyoruz. Kendisini yok edecek zararlı yapının kendinden bir parça olduğunu düşünüyor.”

Kutuplaşma ve diktatörlük saçmalıklarını bu ülkeye yapıştırmaya çalışan içimizde ve bizdenmiş gibi görünen insanların varlığı da kanserli bir bünyeye benzemiyor mu?

Hangi kanun çıkartırsak çıkaralım, sadece kendilerine şamil olan evrensel hukuk sistemi oluşturmuş ‘Batı’ prangasından her manada kurtulmadıkça içimizi temizlemekte başarılı olamayacağız gibi geliyor.

*

Konu savrulmadan...

Batı bu sefer bir hata daha yapmak istemedi. Türkiye, ‘bıçak kemiğe dayandığında’ hiçbir tehdit ve irade dinlemeden yapacağı askeri bir harekâtı önlemek adına hem toplumun farklı kesimlerinden, hem yıllardır uğraştığımız terör örgütü ile ve hem de ‘büyük devletler’in sınırlarımızdan ve sınırlarımız dışından kurduğu kumpaslar ile cendereye alınmış durumda. Zira biliyorlardı ki, ne kadar kaldığı belli dahi olmayan, yüzbinlerce insanın ölümüne ve yerini-yurdunu terk etmek zorunda kalmasına sebep olan zalim Esed’in ordusu birebir bizimle asla baş edemezdi.

Ülke içindeki terör meselesi, ülke dışından terör tehdidi, mütemadiyen patlayan bombalar, sivil-polis-asker kaybedilen yüzlerce can, bunun yanında Rus (Batı) destekli kapı komşumuz olan savaş, savaşa girme ihtimali ve vatanseverlik ile ülke menfaatleri…

Türkiye, son kertede her şeye rağmen müdahale eder mi?

Eder!

Bu saatten sonra zor fakat hakiki bir ihtimaldir bu.

Bedeli de bu topraklarda yaşayan Ehli Sünnet Müslümanlarda mahfuzdur!

Allah encamımızı hayreylesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Adaletle Hassasiyet Kalkınmayı Gerçekleştirir

Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi.

Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes.

Küçük bir, bu toprakların gayrısının amentüsüne iman etmiş bir zümre, güçlü olmaları sebebiyle her halükarda haklı gözüktüler ve bu haklılıklarına ‘devletleri’ eliyle adalet ve kalkınma sağlandı.

Hâlbuki sağlıklı bireylerin, ailelerin ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için içtimai her mevzuda devlet halkını eskiden olduğu gibi korumalı ve kollamalıydı.

Okullarda öğretilmeyen tarihin tozlu fakat hakikat kokan sayfalarında ecdadımızın; dini, dili ve ırkı ne olursa olsun halkını korumaya ve bunun tezahürü olarak da aldatılmamış olmaları sebebiyle adaletli bir kalkınmayla hemhal olmalarına hassaten ön ayak olmuşlardır.

Ekmek ve et fiyatları şehir şehir farklılık arz etmektedir. Son günlerde de bu iki hayati gıdaların hesabı, kitabı ve tartışması yapılmaktadır kamuoyunda. Devlet eli, belli hem kaliteleri hem de fiyatları hususunda belli bir ölçü getirmek istemektedir bu ürünlere. Herkesçe malumdur ki, bu topraklarda yaşayan insanlar için ekmek ve et ana gıda maddesi. Yeteri kadar karbonhidrat ve protein alımı ise yine hem fiziksel, hem de zihinsel olarak sağlıklı bireylerin ve akabinde sağlıklı nesillerin meydana gelmesi için pek önemli.

Günümüzde, bu iki gıda özelinde neredeyse her gıda ürününde akla ziyan hile-hurda yapılmakta; insanlar ekmek ve et (vs.) tüketiyoruz diye dışı ekmek ve et gözüken, içi ise ne olduğu belirsiz ‘şeyler’ yemekte. Sonra gitsin bereketler, sağlıklar; gelsin hastalıklar, ilaçlar…

Osmanlı’nın hem gıda ve hem de o zaman ki içtimai hayatta halkını ilgilendiren diğer ürünlerde özenli ve adaletli davranılması ile bireylerin ve toplumun sağlıkla ilerlemesini sağladığına dair koydukları kuralların sadece insanları değil hayvanları da kapsadığına dair birkaç madde yazarak hüzünle bakalım şimdiki halimize…

“…Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, çiği ve karası olmaya…

- Ve kasaplar, koyunu geceden temizlemeye ve arı (temiz) satalar… Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamayalar…

- Ve ahçının pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kotaralar. Ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız ve çanakları sırçasız olmaya… Ve hizmetkârlar, kâfir olmaya ve bellerinde futaları (önlükleri) temiz ola.

- Ve börekçiler de gözlene!.. Hamurları, arı undan ola… Milyanesi soğanlı ola, ve koyun etinden gayrı et karıştırmayalar…

- Üzüm ve incir ve benzeri meyvelerin (onu, onbir) akçaya (% 10 kâr ile) satıla… Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya. Üstü nasılsa, altı da öyle ola… Pazar yerlerinden önce satılmaya. Yolda karşılayıp almak isteyeni, Muhtesip (belediye görevlisi) tutup, siyaset ede…

- Yoğurtçular da gözlene. Nişasta ve su katmıyalar!.. Kaymakçılar, peynirciler, turşucular dahi gözlene. Turşu, sirke ile kurula; kepek ekşisi ile kurulmaya… Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler, hoşafçılar bile gözlene…

- Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere… Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikerler. Ve kadın kaftanı (ki kemha yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için, emeklerine göre alına… İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya…

- Ve ipekçiler de gözlene. Şeritleri, düğmeleri kalp olmaya.

- …Ve tahıl pazarında satılan buğday, arpa ve herne ise, samanlı ve kesmikli olmaya. Ve kile (ölçü aleti), damgalı ola. Eksik ve ziyadesi, şiddetle cezalana…

- Ve oduncular, hayvana fazla yük yüklemeyeler. Şehre yakın gelince yükü azaltmayalar. Deve odununun uzunluğu 6 karış, merkebin ki 3 karış ola…”

Sonra yine gel, şimdiki içtimai ve iktisadi düzenin içinde yaşayıp da hüzünlenme…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?

Camilerin bu topraklarda yaşayan insanlar için ehemmiyetini anlatmaya belki de kelimeler yetmez.

Hassaten Osmanlı medeniyet ikliminde hem devlet erkânı hem de halk için camilerin sadece ibadet için yapılmadığı gören gözler için malumdur. Hem Osmanlı ailesine mensup, aynı zamanda da devlet ricalinden birçok şahsın cami ve yapılacak camiye ilintili medrese, kütüphane, imarethane, vakıf gibi müesseseleri kazandırması bu hayır hizmetinin üzerinde nasıl hassas durulduğunun nişanesidir.

Osmanlı coğrafyasında irili ufaklı, her biri mimarinin bütün estetiğini taşıyan camilerin, bir Müslümanın Rabbine ibadet ettiği mekânların ne kadar özel ve güzel olması gerektiğinin de bir göstergesidir.

O devirlerde şehirlere nakşedilen, emsallerine nazaran daha ihtişamlı olan camilerin yapılması; şehre yaklaşırken o beldenin ‘Müslüman Beldesi’ olduğunun alametini göstermek için olmuştur.

İstanbul…

Sizi Yeni Camii ile, Sultan Ahmed Camii ile, uzun yıllardır içimizde buruk bir yangındır, Ayasofya Camii ile karşılar.

‘Eski’ Camilerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Teşvik edeniyle, yaptıranıyla, çalışanlarıyla bazen, bazen yeri ve zamanıyla ve bazen de mimarı ve mühendislik özellikleriyle…

Sene 1596 sonrası… 1598.

Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi ve valideleri Safiye Sultan’ın teşvikiyle, Eğri Fatihi olarak da bilinen III. Mehmed Han; Haçova Meydan Muharebesi dönüşünde bu zaferin şükrünü ifa edebilmek için güzel bir caminin yapılmasını arzu eder.

Caminin yapılmasına ise Devlet-i Aliyye’nin Mimarbaşı olan Sinan Usta’nın talebesi kalfa Mimar Davud Ağa’yı görevlendirir.

Yalnız o zamanlar İstanbul’un bazı semtleri gayrimüslimlerin çoğunluklu olarak ikamet ettiği yerler olması hasebiyle, Eminönü’nde de Yahudilerin Sinagogları mevcuttur. III. Mehmed Han, hak sahiplerinin haklarına iki katı değer biçilmesine ve bu bedelin altın ile ödenmesini emir buyurur.

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun her vatandaşının hakkına her daim tam olarak riayet etme azminde olmuş olan Osmanlı, bu konuda da zorbaca davranmaz ve bu iş uzadıkça uzar. Seneler seneleri kovalar ve III. Mehmed Han’da Validesi de ve ardı sıra gelen diğer Padişahlar ve valideleri de ömür sermayesini tüketerek vefat ederler.

Ardından tahtta başka bir Mehmed Han ve başka bir valide ve başka bir Sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa gelir.

Sene 1661…

Bir yıl önce ise İstanbul’un Osmanlı’dan sonra gördüğü en büyük yangın felaketi meydana gelmiştir. Tahtakale’den Sirkeci’ye ne var ne yoksa yakmış götürmüş; bütün bir Yahudi mahallesi sadece topraktan ibaret kalmıştır.

IV. Mehmed Han ve Validesi Turhan Sultan, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’yı yarım kalan bu hususta teşvik ederler. Sadrazam Yahudilerle konuşur. Yahudiler halen diretirler. Ve bu diretmelerinin yanında tarihlerindeki alışkanlıklarından olsa gerek, bir de rüşvet teklif ederler. Köprülü Mehmed Paşa bu teklif üzerine hiddetine engel olamaz ve bütün arsaları değerinin iki katını peşin ve altın olarak ödeyerek istimlak ettirir.

31 Ekim 1665 mübarek bir Cuma günü YENİ CAMİİ ibadete açılır. 67 yıl önce bir Mehmed Han’ın başlattığı bu Camii’in tamamlanması ve açılışı başka bir Mehmed Han’a nasip olur.

O zamana kadar YENİ CAMİİ olarak anılan SULTAN AHMED CAMİİ’de, asıl adına kavuşur.

Allah-ü Teâlâ bizlere böyle bir geçmiş ve geleceğe dair misal teşkil edecek bir medeniyet bırakan Ecdadımızın her birinden ayrı ayrı razı olsun. Onlara Cennet-i Alâ’da yüksek dereceler ihsan buyursun ve onları bizlere şefaatçi kılsın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Şub 23:08

Yine bilgili yazilardan bir tane daha akiciliginizi hic kaybetmezsiniz umarim. Kaleminize sağlık

Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
26 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Bir Mehmet Dede Habersiz Göçerken

“Bugün neredeyse bitmek bilmeyen bir gün gibiydi. Gözlerim yaşla dolmadı ama ağlamamak için zor tuttum kendimi.”

Belki böyle bir alıntı ile başlamalıyım yazıya.

*

Biraz olsun okuma-yazma talibi olan bir insan için gündemi takip etmek elzem günümüzde.

Siyasetin birçok yüzlü ilişkilerine kendi mahallesinden bakmak ve eleştirmek bir meşgaledir artık.

*

Ana muhalefet partisi ‘kurultay’ yaptı. Seçim yenilgilerine bir dahaki seçimde, bir yenilgiden daha başka bir şey vadedemeyen genel başkan… üyelerini ve seçmenini ‘bir kişi’ düşmanlığı üzerinden diri tutmak için her daim karaktersizliklerinin bir gereği olmuş olan hakaret etme şehvetini ve kendileri haricindeki herkese tepeden bakma zihniyetlerini sahneye çıkararak, kendisinin ve aynı zamanda partisinin dahi hayal edemeyeceği bir teveccüh ile halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanına ağzını geleni istifra ederek, aldığı emrin gereği olarak ‘müdürlüğe’ devam etti.

*

Haziran seçimlerine müteakip ülkemizin doğusundaki bazı yerleşim yerlerinde öz-yönetim fantezisini hayata geçirmek adına terör örgütünün bazı il ve ilçelerde başlattığı ‘halk mücadelesi’ , bir tane dahi olsa acısı bu vatanı sevenlerce geçmeyecek şehitler verilerek devam ediyor. Hainliklerinin ve ahmaklıklarının neticesinde hak ettiklerini alan teröristler, haklarını aradıklarını iddia ettikleri ‘halklarını’ asla hak etmedikleri sıkıntılara duçar ederek kazanamayacakları bir mücadeleyi sürdürmeye devam ediyorlar.

*

Gençliklerindeki İslamcılıkları ile İran Devrimi’ni esas alarak ‘bir gün bu ülkede de bir İslam devrimi olabilir’ hayali ile kendinden geçen İslamcı abiler o zamanlar da ‘mezhepçilik’ yapmıyorlardı. Ve zaten pratikte İran’da uygulanan fakat Humeyni’nin ‘Fransa’dan gelişiyle devrim anayasasına koydurarak resmileştirdiği ‘muta’ nikâhını, inandıkları Ehli Sünnete aykırı olduğunu bildikleri halde göz ardı etmişlerdi. Günü geldi, zamanında ölçüsüzlüklerinin ve fanuslarının içinden İran ve Hizbullah güzellemeleri yapan bu abiler, Suriye’de Şia’nın nasıl da ahlaksızca mezhepçilik yaptığını ve bundan mütevellit oluk oluk Ehli Sünnet kanı akıttıklarını müşahede ettiler fakat hala bu ‘küçük’ farklılıkları görmememiz gerektiğini yeri geldikçe samimi muhafazakâr köşelerinden terennüm edebiliyorlar.

*

Bir de bildiri ‘olağan’ hadisesi oluştu ki, hemen herkesin bir-iki kelamı oldu bu mevzuda. Hiçbir alanda dünyada söz sahibi olamamış, bir yenilik katamamış ‘bilim insanı’ olduklarını zanneden bir kısım zümre, on sekizinden itibaren kazandıkları muhtelif unvanlardan sebep kayırmacılığından nemalandıkları devlete sövmeyi ‘özgürlük’ lafzının arkasına saklanarak savundular mahut medyalarındaki arkadaşlarıyla beraber.

*

5 gün önce Burdur’a bağlı bir köyde, o temiz ve gündem değmemiş kalbi yılların verdiği olgunluğun ağırlığını artık kaldıramaz olmuş, bir Mehmet Dede vefat etmişti.

Mehmet Dede, sabahın hayrı ve bereketinin gideceği endişesiyle bu virane dünyadaki can yoldaşı Ayşe Nine ile birlikte evlendikleri günden beri üzerlerine güneş doğmamasına dikkat etmişti.

Çocukluğundan beri baba yadigârı toprakla hemhal olmuş, her sene evladı gibi baktığı nimetlerin fazla değil, bereketli olması için duadan gayrı kalmamıştı.

Çocukları oldu, torunları büyüdü derken işte bir köroğlu bir ayvaz hayat arkadaşıyla sonunda baş başa kalmışlardı. Olduğu kadarına şükredip kanaat ederek yaşadıkları hayatı yine aynı şekilde sürdürmeye devam etmişlerdi.

Namazlarına ve kul hakkına azami dikkat eden Mehmet Dede’ye geç de olsa hac ibadetini yapmak nasip olmuştu.

Çok ve lüzumsuz konuşmazdı. Ceddini bilirdi; olabildiği kadar babasından öğrendiği tarihi, derin bir Osmanlı sevgisi ile birleştirmişti. Gündemi ‘uzaktan’ takip eder, devletin ve milletin selameti için her daim dilinde dua Allah-ü Teâlâ’ya yalvarırdı.

Vakit saat geldi. Yine nasip, Mehmet Dede can yoldaşı hanımının, çocuklarının, torunlarının yanında sanki uykuya dalar gibi; o upuzun derin uykusuna varmadan önce yanında Kuran-ı Kerim okunurken dili ile Kelime-i Şehadet getirerek emaneti hep rızasına uygun yaşamaya gayret ettiği Sahibine teslim etmişti.

Köy yeri işte.

Birbirlerinin çocukluğunu, gençliğini bildikleri arkadaşları ve köy ahalisi bulunan cami avlusunda başlarında yeşil ya da açık kahverengi renkli örme ya da hazır satılan beyaz takkelerden müteşekkil her yaştan cemaat Mehmet Dede’ye son görevlerini yapmak üzere saf saf hazır bulunmuşlardı.

Yağmur yağmıştı o vakit.

Gündemin uzağında, bir mümin daha intikal etmişti ahirete. Gösterişsiz, cenazesine çelenk gönderilmeden, ekranlarda ölüm haberi siyah bantlarla geçmeden, binlerce sahte gözlerin kapadığı siyah gözlüklerin karanlığında cenazesi hapsolmadan, sessizce…

Mehmet Dede musallada bekliyordu; son istirahatgâhına gitmeden önce karşısındaki cemaatte bir tane dahi baştan ayağı siyah giyimli ve/veya fötr şapkalı insan olmadan.

Herhangi biri gibi.

Huzurla.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Oca 15:33

Allah, Mehmet dedeye rahmetiyle muamele eylesin.

30 Oca 15:32

Ölümü de hayattan sayan güzel insanlar eksildikçe, hayat aslından biraz daha uzaklaşıyor.

Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Akademisyenmiş de Barış İstiyormuş!

Nasıl bir memlekette yaşıyoruz bazen gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Üzülmemek elde değil.

Kutsalımız çok fazla. Hassaten meslek gruplarının kendilerine atfettikleri kıymet inanılır gibi değil. Kibirli oluşları da cabası!

Bir-iki gün oldu olmadı, “Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifi öncülüğünde bir araya gelen; bu ülkenin üniversitelerinde ders veren ve doğal olarak bu ülkenin vatandaşı olmaları hasebiyle, her vatandaş gibi, bu ülkenin menfaatlerini koruması gereken, ‘biliminsanı’ olmaları sebebiyle de eleştirel fakat hakkaniyetli olması beklenen binden ziyade akademisyen evlere şenlik olmayan, ihanetin ve devlete yapılabilecek hainliğin en hakiki motiflerini taşıyan bir bildirinin altına imza attılar.

“Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” diye girizgâh ile başlıyor altına imza attıkları bildiri. Birkaç aydır ülkemizin doğusundaki bazı yerleşim bölgelerinde ortaya çıkan ‘öz yönetim zırvası’ sebebiyle devletin güvenlik birimleri sivil halk, hani o zamanında bunlarla aynı düşünceleri paylaşanların dizileriyle, filmleriyle, darbelerinin akabinde paşalarının karşısında el pençe divan durduktan sonra her manada aşağıladıkları o sivil halk zarar görmesin diye, sokağa çıkma yasağı ilan ederek güvenlik operasyonları yapıyorlar. Elbette bunun sebebi, sokağa çıkma yasağının sonucunda sivil halk ile teröristlerin ayırt edilerek masum insanların bu operasyonlardan en az zararı görmesini sağlamak. Zira o bölgelerdeki teröristler muhtelif şekillerde sivil halkın arasında saklanabilmekte. Lakin her dedikleri sanki (onların retoriğiyle yazalım) haşa ‘Tanrı buyruğu’ gibi olan bu bildiride imzası bulunan akademisyenlere göre devlet sistematik bir biçimde orada yaşayan halkı “fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte” imiş. Güvenlik güçlerinin onca özenine ve yardımına rağmen hem de.

Terör örgütü mensupları hendekler kazarak, keskin nişancı silahlarıyla, pusu kurarak çarşıda-pazarda ya da evinden çıktığı gibi çoluğunun çocuğunun gözleri önünde katlettiği polisler ve askerler herkesin gözünün önünde olduğu halde devletin “yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir” olduğunu yazmışlar. Kurşun sıkıldıkça, bombalandıkça ne yapacaktı güvenlik birimleri, öpücük mü gönderecekti, gül mü atacaktı üzerlerine teröristlerin!

Bu insanlar (insan dedim!) ikiyüzlü de değil, ne oldukları gerçekten belli de, belli değil. Hiç utanmadan, ilgili bölgelerde gerçekleştirdiği operasyonlar sırasında güvenlik birimleri sivil halka zarar gelmesin diye azami gayret sarf ederken, bir de ‘soykırım’ demeye cesaret edememiş olsalar ki, devletin teröristleri ‘etkisiz’ hale getirmesine “bu kasıtlı ve planlı kıyım” diyebiliyorlar barış için bildiri dedikleri paçavranın içinde.

Bir an önce ‘müzakere koşullarının hazırlanmasından’ dem vuran akademisyenler ‘Barış Süreci’ devam ederken hem hükümeti hem de devleti ‘vatana ihanetle’ suçladıklarını unutmuşlar belli ki. Şimdi eline silah alıp polis-asker öldürüp hendeklere bomba döşeyen PKK’nın gençlik yapılanmalarındakilerin birçoğu, Barış Süreci devam ettiği sırada en ufak bahaneyle örgüt tarafından polise-askere taş attırılan çocuklardı. Peki, şimdi akademisyenliklerinin artistliğini yapan bu güruh o zamanlar bu çocukların terör örgütünün elinde ‘palazlanmamaları’ için ne yaptılar? Mesela hangi bildiriyi yayınladılar? Nasıl bir sosyal projenin uygulanması için ön ayak oldular?

Sizin İttihad ve Terakki’den uzanan tek parti rejiminiz değil miydi, Müslümanından, o çok sevdiğinizi iddia ettiğiniz (ki onların da birçoğu ne yazık ki katillerine âşık!) Alevi’sine, Kürt’üne ve diğer kendi rejiminiz ve diktatörlüğünüz için tehlike gördüğünüz herkesi ve her kesimi ezip geçen! Hiç çekinmeden tornistan yapıp bu vatanın Alevi vatandaşlarının, Kürt kökenli vatandaşlarının hakkını hukukunu biz savunur ve koruruz diyorsunuz ışıklar içindeki sözde aydın kibrinin esiri olmuş kafalarınızla!

Bir de utanmadan “…bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, …” dememişler mi, Allah bu devleti yöneten seçilmişlere de atanmışlara da, ismi bilinmeyenlerine de sabır ihsan eylesin. Devlet gerçekten kabul etmekte zorlanılacak bir biçimde çok iyi sabrediyor son olarak akademik(!) çevreden gelen teröristi ve terör örgütlerini savunma ve güzellemelere.

Aklınız neredeydi bir zamanlar, desen boş bunlara… Bunların ipi de kökü de dışarıdadır. İşte tam da bu sebepten bu insanlar, tarihin hakikatten başka bir şey bulunmayan sayfalarında ‘vatansız’ olarak yazılmaya mahkûm olacaklardır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Oca 18:51

Kadir Kol

Puan: 12

Bir takım aldanmış, aldatılmış, aldanmaya/aldatılmaya gönüllü ve satılmış zevatın eylem ve yaklaşımlarına hayret etmek Anadolu coğrafyasının bize aşıladığı naiflikten olsa gerek. Her kesim kendi karakterinin gereğini yapmıyor mu?

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Özkök'ün Fetvası Rol-Modellerden İslamcı Gençliğe

Bir gün gelip Diyanet’i savunacak birkaç kelam edeceğimi hiç düşünmezdim. Pekâlâ, Diyanet’in her dediği yanlış olmasa da, içinde barındırdığı Ehli Sünnet dışı ekoller ve buna mukabil verilen fetvalar hiçbir zaman Diyanet’in yanında ol(a)mayacağımın bir ölçüsü olmuştur.

Bugün (07.01.2016) Perşembe ve günün köşe yazarlarına göz gezdirirken yine Ertuğrul Özkök’e gözüm ilişti. “Hadi o konuşuyor siz niye susuyorsunuz” başlıklı yazısında Diyanet’in bir fetvasından bahsediyor.

“HEPİMİZİN, bu ülkedeki bütün Müslümanların Diyanet’i buyurdu… Hem de 21’inci yüzyılda buyurdu…” diye bu yüzyıla, zamanın şartlarına uygun fetva verilmesi gerektiğini üstü örtülü ifade ederek devam ediyor sosyoloğumuz. Özkök’e göre fetvanın bir cümle ile özeti şu: “Nişanlı gençler bile yan yana olmayacak, baş başa gezmeyecekmiş…”

‘İslamcıların’ kıymetli ablası Sibel Eraslan’a sesleniyor sonra, “Sen niye susuyorsun Sibel Eraslan” diye. Yazdığı bir romanından dem vuruyor, susmasın, itiraz etsin istiyor.

Buradan, (Ya Rabbi sen sabır ver! BS.) caz müziğini sevdiğini, dünya edebiyatına vakıf olduğunu ve giyiminden kuşamına estetik kaygılar güttüğünü ve illa ki ‘İslamcıların’ rol modeli(!) olduğunu söylediği Nihal Bengisu Karaca’ya topu atıyor: “Yok mu edeceğin iki kelime…”

Yetmiyor Özkök’e daha. Buradan da, AKP’li belediyelerin olduğu bölgelerde çoğunlukla (istisnaları hürmetle tenzih ediyoruz) pek muhafazakâr, çok mütedeyyin; ‘altı şişhane üstü tophane’ olan, kelimenin tam manasıyla ‘sıkmabaş’ kıyafetleriyle parklarda kızlı-erkekli arzı endam eden mutlu kalabalığa dönüp geliyor: “Siz niye bu kadar sessizsiniz…”

Son iki paragraf arasında, “Kızlı-erkekli oturan, başörtüsü ile örtüsüz arasındaki Berlin duvarlarını yıkmış…” ‘At Pazarı’ gencecik ahalisine de bir selam çakıyor Özkök. Yazmadan geçmeyelim.

Özkök’ün dediği ortada.

Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’nun, “Nişanlıların rahat görüşebilmek için nikâh kıymaları uygun mudur?” sorusuna verdiği cevabın başlangıcında, nişanlıların mahremiyet ölçülerini gözeterek birbirlerini yakından tanımalarında bir mahsur yoktur diyor. Hem aileleri hem de evlenecek çiftlerin selameti açısından fetvaya kaynak göstererek şöyle devam ediyor: “Fakat nişanlıların flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları, dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, el ele tutuşmaları ve benzeri İslam’ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları gerekir (Tirmizi, Fiten 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 310,311, no: 176).

Sosyolojik bir probleme işaret etmiş Diyanet. Günümüzde bazı gençlerin velilerinin iznini alarak ya da velilerinden habersizce ‘dini hassasiyet’ gözeteceğim bahanesiyle bazen isteyerek bazen de istemeyerek nefslerinin arzu ve isteklerini yerine getirdiklerini ve bu durumun hem aileler hem de evlenecek gençler açısından mağduriyetler oluşturduğuna dikkat çekmiş. Nihayetinde bireylerin mağduriyetlerinin artmasından mütevellit, bu durumun toplumsal bir mesele halini aldığından/alacağından dem vurmuş.

Gelenek ve göreneklerin “dini kaideler”in yerini almadığı Sünni inancı kabul etmiş ailelerde bu durum nasıl olmaktadır?

Hayatının her bir alanını İslam dininin kural ve kaidelerine uydurmaya gayret etmiş Müslümanların evlilik sürecinde de bu hassasiyetleri ‘âlem ne der’in önüne aldıkları şüphe götürmez bir gerçektir. Zaman geçtikçe toplumda din diye yer etmiş adetlerin dışında kalarak inançlarının emrettiklerini bu hususta da uyguladıkları, her ne kadar az kalsa da, halen görülmektedir.

Ehli Sünnette evlenecek gençlerin aileler görüştükten sonra taraflardan birinin küçük ya da büyük bir aile bireyinin yanında, rahatça konuşabilecekleri uygun bir ortam ayarlanarak görüşmeleri hem haklarıdır hem de görevleridir. Bu hak ve görev birbirleri için uygun olup olamayacaklarına karar verecekleri bir merhale olup aynı zamanda toplumsal anlamda sağlıklı ve mutlu ailelerin teşekkül etmesi için de bir zorunluluktur.

Bazı İslam coğrafyalarında “baba ne derse olur, aileler ne karar vermişse kız/oğlan kabul etmek zorundadır…!” gibi aşırı uygulamalar İslam’da geçerli değildir. Evlilik akdi için kız ve erkek aynı haklara sahiptir. Kabul edip etmeme halleri şahıslarında mahfuzdur.

Gelelim dini nikâh (imam nikâhı değil!) bahsine. Elbette ki, dini nikâh Müslümanlar için evlilik halinde zaruri bir durumdur. Şahitlerin huzurunda yapılan teklif ve bu teklifin kabulü nikâh akdini gerçekleştirir.

Günümüzde nişanlılık döneminde evlenecek çiftler günaha girmeden rahatça görüşebilsinler diye aralarında dini nikâh kıyılmaktadır ve Diyanet’in de belirttiği üzere bu durum az da olsa her iki tarafı da üzecek mağduriyetlere sebep olmaktadır. İşte bu sebepten geçmişten gelen dini kural ve kaideler aile büyükleri tarafından her iki taraf için de üzücü neticelere sebebiyet vermesin diye nişanlılık dönemindeki görüşmeleri dini nikâh kıyılmış olsa dahi muhakkak her iki aile yakınlarından birer kişi bularak gençlerin yakınında bulunup lakin onların rahatça konuşabileceği ortamlar tanzim etmişlerdir. Bu durum hem evlilik halinin ciddiyetinin hem de evlilik sürecinin kutsiyetinin gençler tarafından müşahede edilmesinde önemli bir faktör olmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz üzere muhakkak fetva makamında değiliz, haddimize de değil bu. Bu ifadelerimiz, çevremizde hakiki manada Ehli Sünnet’e uygun yaşama hassasiyetinde olan ailelerde gördüklerimizden uygun evlilik süreçleri nasıl olur naçizane müşahedelerimizden sebeptir.

Özkök’ün ifadelerine, her daim Müslümanlara akıl vermesine ve şekillendirmek isteğine kızmıyoruz. Arıdan zehir, akrepten bal sadır olmaz nihayetinde. Yalnız Özkök’ün seslenebilme cesaretini gösterdiği ‘İslamcı’ kısa sakallı ve gökkuşağının tüm renklerine bürülü kıyafetli; hem Müslüman bir erkek hem de Müslüman bir bayan için şamil olan “tesettür dikkat çekmemektir!” düsturuna uygun hareket etmeyen gençliğedir cümlelerimiz.

Bu şahsa, onun açısından çoğunluk olarak gördüğü muhafazakâr cenahın bu ifadeleri kullandırabilme keyfi verdikçe, bizim yine bizden başka düşmanımız olmadığını da ifade etmek isteriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
08 Oca 11:14

Milli piyango haramdır fetvasını da olay yapmışlardı.

08 Oca 02:43

Misafir

Gerçekten yüreğinize kaleminize sağlık. Önemli bir konuya değinmiş ve güzel anlamışsınız.

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
4 Oca 16 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Akit Cumhuriyet Kutsamanın Keyfi

Gündem yoğun. Hayat gailesi bitmiyor. Karalayacak birçok şey var iken, tadı olmayınca insanın duruyor.

Yine bir yıl, karalayalım.

*

Geçtiğimiz hafta ülkemizin gazetecilik tarihine bir cenah tarafından adı altın harflerle yazılmış, diğer bir cenah tarafından ise adı rezil harflerle karalanmış; Akit Gazetesi’nin başındaki isim olan Hasan Karakaya Cumhurbaşkanı’nın Suudi Arabistan gezisinde, Medine’de kalp krizi sonucu vefat etti.

Son zamanlarda hep denilegelen kutuplaştırılmış ortam temelini artık iyiden iyiye sağlamlaştırdığı için değme övgüler ile değme sövgüler arasında vefat eden şahıs için neler yazılmadı ki.

Medine’de vefat etmesinden tutun, abdestli halde ruhunu teslim etmesine kadar uzun uzun muhafazakâr cenah tarafından methiyeler düzüldü kendisine.

Tersi cenahta ise ağza alınmayacak ölüm sebebi ile iftiradan ve en galiz küfürlerle tahkir edildi kendisi. Bu cenahlar üzerinden sosyal medyada oluşan çukurlaşmayı söylemeye gerek dahi yok.

*

Tarih okumayı seviyor olmak garip. Bilmeyince ve meselenin hakikatini öğrenince birden bire bir şahıs hakkında düşünceleriniz, duygularınız değişebiliyor. Tarihe mal olmuş şahıslar hakkında farklı hakikatlerle karşılaşmak, sizi yeri geliyor derinden sarsıyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1950’ye kadar ki diktatörlük (tek parti?!) yıllarından sonra, Necip Fazıl Kısakürek’in tabiriyle “muvazaa” partisi üzerinden dış ‘telkinler’ ile demokrasiye geçiş çabalarımız bir on sene kadar sürüyor, sonrası ise gelenekselleşen darbeli demokratik yıllarımız. Yine yazmak lazım ki şahsi kabahat ve hataları kendisini bağlasa da Adnan Menderes, her ne olursa olsun üzülmemek elde değildir, ‘üzerine uçak mı indireceksiniz’ diye yapımında eleştirilen Vatan Caddesi’ni açmak için o mahalde bulunan Mimar Sinan imzalı 7 adet Mescid’in yıkımına izin veriyor.

Sonra sonra dini değerlerle küs olmayan halkın başına geçsin diye “parlak” bir bürokratı ‘Nurlu’ diye pazarlayan/palazlandıran güç, onun karşısına ‘Halkçı’ diye mavi gömlekli-kasketli zatı muhteremi kurtarıcı olarak yüce gönüllü, genel afların anası eşiyle sahneye sürüyordu. Bu ekâbir takımına daha mücahidleri katmıyorum bile.

90'lı yıllarda TRT’de yetişen ve kaymağını yiyenler nesline giren bir başka birisi, Sarı Zeybek belgeseli ve kitabı ile ve daha nice nice insanlığın yararına(!) hazırlayıp sunduğu projeleri ile gazeteciliğin aydınlık yüzlerinden birisi olarak mesleğinde ilerledi.

Diğer biri, romantik romanlarıyla yeni ergenlerden tutun 'okumuş-yazmış çağdaş' kesimin en çok okunanları arasına girdi. Babasından taşan miras ile Avrupacı kardeşiyle epey aldı yürüdü, yolları aşındırdı.

Bir başka biri 90’ların halkın sağlığından sorumlu yayıncısı iken, halkın bir kısmına alenen sövüldüğü ve seyircilerinin pişmiş kelleleri ile sırıtarak bu ahlaksızlığı onayladığı program sunuculuğuna nerelerden nerelere savruldu. Sövenlerden bir diğeri, zamanında millete din diye zehir zerkederken ve bu hali ustalıkla kamufle edilirken döndü dolaştı dinin hududundan çıktı gitti. Gerçi zaten din dairesi içinde de değildi.

*

Yani bir insanın ve illa ki, toplumum belli bir kesiminde yer etmiş; kendisini takip edenlerde müspet/menfi algı oluşturabilecek etkiye sahip insanların geçmişte yaptıkları öyle ya da böyle yakasını bırakmıyor.

Akit iyi midir, iyi işler yapmış mıdır? Bu sorunun yansıması aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi için de geçerlidir? Bu gazeteler geçmişlerinde kendilerine sadık cenahları yaptıkları haberlerle birbirlerine kışkırtıp, ana akım medya ile birlikte askerin ‘durumdan vazife çıkarmasına’ sebep olmuş mudur olmamış mıdır? Bu durumdan en çok gariban Müslümanlar zarar görmüş müdür görmemiş midir?

İnsanların, kurumların ölümleri, ölüm yerleri, ölüm sebepleri onlara kutsiyet atfetmek için yeterli bir sebep değildir. O zaman zamanında bir cemaat liderinin Avustralya’da ölmesini nereye oturtacağız? Ya da Suud ailesinin ‘İslam’a karşı senelerdir süren ihanetleri’nden sonra hepsinin o mübarek beldelerde ölmesine ve defnedilmesine ne diyebiliriz?

Gazetecilik faaliyeti adı altında ihanetin yeni halinde vücut bulmuş bir zamanların romantik yazarlarını, pek dindar cemaatçi yazarlarını, özgürlükçü yazarlarını, uzun yıllar vatana hizmet ettiğini her fırsatta dile getiren asker kökenli yazarlarını ve memleketin selameti adına içinde bulunduklarını söyledikleri kurumlarının her türlü devlet aleyhine iş yapan silahlı-silahsız/meşru-gayrimeşru siyasal örgütlenmelerle yağlı-ballı olmalarını nasıl göreceğiz?

İngiliz siyaseti böyleydi, 'Amerikan Paksiding' giydirilmiş siyaseti de böyle devam etmektedir.

Çok dindar, pek mütedeyyin görünenler arasında da onlardan vardır. Birilerinin askeriyiz diye mitinglerde bağıranlarda da onların adamı vardır. Meclisin içinde kürsü dokunulmazlığının şehvetiyle devlet aleyhine çalışanların içinde de, hücre evlerinde propaganda yapıp gençlerin yitmesine sebep olanların içinde de onlardan vardır.

Çağdaşız, Cumhuriyetçiyiz, Sosyalistiz, şu mezhepteniz, şu ırktanız diyen insanlar da bu oltaya takılır. Dindarız, şeriat isteriz, şu cemaat, bu tarikattanız, muhafazakârız, mütedeyyiniz diyenler ve meydanlarda tekbir getirenlerden de bu oltaya takılanlar epey çıkar ne yazık ki.

Çoğu insan ait hissettiği cephede kendi adamının ne kadar ilkeli ve mübarek olduğu derdinde. Bu zanla duruşunu belirliyor ve kutsiyet atfediyor. Hâlbuki çoğu zaman yapılanlara sonuçları itibariyle bakıldığında gerçek hiç de öyle görünmüyor.

Çok da ötekileştirmeye, mevzuyu çetrefilleştirmeye gerek yok aslında. Bir şeyler karalıyor olmak belki de bu kadar yazdıran.

Bakın etrafınıza, bir daha yazalım: Abdülhamit Han Hazretleri’nin sevgisi turnusol kâğıdı gibidir.

Bu sevgi, “Hakikat” tarafında olup olmadığınızın nişanesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 Oca 10:24

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Zihin açıcı ve ilginç/bulunmaz bilgiler barındıran yazı için tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yazının yazılma sebebine gelince; hüsn-ü zanna binaen öyle konuşuyorlardır diyelim. Giydirilmiş cephe kavramı ise bu toprakların yüzyıllardır sorunu!

Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Ara 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kraliçe'nin Hümanist Başbakanı

Geçtiğimiz aylarda medyamızın büyük bir çoğunluğunda ifratların doruklarında dolaşan bir haber dönmüştü: “Kanada’nın Yeni Başbakanı: Justin Trudeau” diye.

Genç, dinamik, yakışıklı, eski sporcu, yeni internet fenomeni… Mahut bazı yazarlar bizim siyasetçilerimize ve bakanlar kurulu fotoğrafına nazire yapıp kendinden geçerek Kanada’nın yeni başbakanını öve öve bitirememişlerdi.

Bize de böyle bir siyasetçi, devlet adamlığı yolunda sağlam adımlarla yürüyecek biri lazımdı. Gerçi geçtiğimiz son birkaç yılda Selahattin Demirtaş’ı önce ‘Yeni Türkiye’nin genç, özgürlükçü, demokrat, insan haklarına, kadın haklarına, cinsel tercihlerin(?!) farklılığına saygılı ve de pek insancıl, aynı zamanda bir müzik enstrümanı çalabilen, sesi dinlenilebilir bağlamacı-sazcı-sıra gececi; olursa(olmasa da) Cumhurbaşkanı, olmazsa ne ala bir ana muhalefetin en güçlü adayı diye palazlandırmaya çalışmışlardı. Fakat her yurtdışı ‘gezi’sinden sonra o çok sevdiğini her platformda dillendirmekten keyif alan halkların kardeşliğinin yaşandığı bu topraklar karışmış olsun, onlarca genç ölmüş/katledilmiş olsun ne gam… Gençti, dikti, eşbaşkandı, her fırsatta yalanlarına her ne olursa olsun inanıp sarılan ve bu yalanları savunup manipüle edebilen belli bir kitleye hitap ediyordu. ‘İngiliz Anahtarı’ olmak böyle bir şey olsa gerekti; her yola gelinebiliyordu. En azından 1 Kasım’dan sonra sesi soluğu kesilen bu şahsı, kapağı açık kalıp gazı kaçmış gazoz misali olan bu portreyi bir kenara bırakıp konumuza geri dönelim.

İngiliz Anahtarı demişken ‘pek yakışıklı’ başbakandan bahsediyorduk.

Bugün, genel olarak her haber sitesinde benzer cümlelerin kurulduğu haber şu: “Kanada'da çocuklardan oluşan bir koro, ülkelerine gelen ilk Suriyeli sığınmacı kafilesini, Hz. Muhammed'in Medine'ye varışında söylenen Tala' al Badru 'Alayna ilâhisi ile karşıladı.

Suriyeli mültecilerden oluşan ilk kafile, 11 Aralık'ta Kanada'ya ulaştı. Kanada Başbakanı Justin Trudeau'nun da katıldığı bir törenle karşılanan Suriyeli mültecilere 'Hoş geldin' demek için bir çocuk korosu, İslâm'ın en eski ilâhisi olan Tala' al Badru 'Alayna'yı seslendirdi.”

İşin vahim tarafı haberin altındaki bazı yorumlar. Yazım hatalarını da düzeltmeyip bir kaçını birebir kopyalayarak yazalım.

Vatandaşın biri: “adamsın başbakan ,bravo.”

Diğer bir vatandaş: “Rabbim sana hamd olsun demekki hala insanlık ölmemiş Ben umudumu kesmiştim bu bana bir ışık oldu”

Başka bir vatandaş: “gayri Müslimlerin iyiside oluyor tabi hepsi islam düşmanı değil ya”

Yorumların içinda, Suriyeli mültecilerin alımında yapılan bu karşılamayı ikiyüzlülüğün bir örneği olarak gören ve bu durumu eleştirenler de var, çok az.

Yani sonra işte hep beraber oturup ‘Yeni Türkiye bambaşka dayıoğlu, öyle böyle değil. Çok güzel olacak çok!” diyoruz.

Her şeyden önce kafamızda oluşturulmuş/oluşturulmasına müsaade ettiğimiz, adına ne derseniz deyin; Batı, Kâfirler, muhtelif lobiler, dış mihraklar… ne derseniz artık. Bir yerden sonra ismin de bir anlamı kalmıyor.

Adamlar çıkıyor, hiç sıkılmadan şovlarını yapıp birkaç yüz kişiyi ülkelerine ‘kabul buyuruyorlar’ ve ‘Sizi anlıyoruz ve durumunuz için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. İşte bakın siz Muhacir biz Ensar’ız, alın size ilahi!” diyorlar.

Yahu yani teknik detayları ve her şeyi bir kenara bırakalım şimdi. Uzun uzun gerilere gitmeye de gerek yok. Bu adamların, yani Batı’nın çok uzun geçmişte Haçlı Seferleri sırasında kendi dindaşlarına dahi ulaşan barbarlıklarını da bir kenara bırakalım.

İşte şuracıkta, az ötemizde çocuklar, gençler, insanlar yaprak yaprak toprağa, denize düşüp kuruyup gidiyorlar. Hassaten son 25 senedir İslam coğrafyalarında katledilen Müslüman sayısının haddi hesabı yok. Çetele de tutulmadı tabii ki.

Fakat o bizim okumuş-yazmış, müthiş entelektüel bilgi ve birikime sahip tefekkür ehli tatlısu İslamcılarımız, muhafazakârlarımız, 70’lerin, 80’lerin, 90’ların hızlı ümmetçileri ve de Humeyni âşıkları İran-Şii düşmanlığının en az Fatih’te binlerce kez yuhaladıkları İsrail kadar, Amerika kadar tehlikeli olduğunu daha henüz tam olarak anlayamamışken; yukarıda alıntılanan yorumların ve bunlara benzeyen onlarca yoruma sahip zihniyetin tarihi-kültürel devşirilmişliğine ne diyebiliriz ki. Çok görmeli miyiz?

Senin içine sız(dırıl)mış İngiliz yenilgilerinden, katledilişlerinden sana her yıl şehirlerinin kurtuluş bayramını yaptırıyor. Seni bir zamanlar ‘İslam’ın Kılıcı’ yapan bütün değerleri unutmanı sağlamış İngiliz, dışı abad, içi harab olmuş bedenine uzaklardan bakıp bakıp gülüyor.

Ne kadar devşirdiği, sadık ‘kelb’i varsa başına “Milli” koymuş, sana bunları vatanperver diye yutturmuş. Gün gelmiş ‘Milli Şef’ demiş adına, gün gelmiş ‘Milli Şair’… Aynı kaynaktan su içip, farklı zehirler zerk edenler… Belki de Kanada’nın yaptığı bu kadarcık şovu çok görmemeliyiz?

İşte bu yüzden her gün onlarca çocuğun, gencin, insanın ve pekâlâ katletmeye doy(a)mayacakları Müslümanların ölümüne bizzat ya da dolaylı olarak sebep olan Batı’nın arada yaptıkları şirinlik şovlarına aldanan Müslümanları gördükçe şaşırmamaktan ve ‘ya sabır!’ çekmekten başka bir şey gelmiyor elden.

Bilmeyen var ise yazalım; Kanada, İngiltere Devletine aittir. Kraliçe’nin toprağıdır. Kraliçe’nin atadığı Vali ile yönetilir. İşte arada seçim falan da yapılır.

Anladınız siz onu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
2 Ara 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Paralel Soslu Kongrelerden Kurultaylara Eski Türkiye

Sanırım ‘Yeni Türkiye’ lafzı o kadar çok kullanıldı ki, kıymeti düştü. Gerçek anlamının dışında, fazla kullanıldıkça ya da bazı kesimlerce bu lafız üzerinden istihzalı cümleler kuruldukça yavanlaştırıldı. Ciddiyeti kayboldu.

Hassaten 80’li yıllardan sonra 90’lar, Türk siyasi tarihi için mümkün olabilse tarihe kayıt düşülmesi istenmeyecek yıllar olarak geçmiştir. Rahmetli Özal’ın vefatıyla siyaset kurumu bitkisel hayata girmiş, sonrasında neredeyse her birkaç mevsimde bir hükümetler kurulmuş, hükümetler yıkılmıştır. Patates çuvalı pazarlığı gibi milletvekili pazarlıkları yapılmış, bugün bu yana devrilenler yarın öbür yana geçivermişlerdir.

Bu kısır siyasi tıkanmışlık halleri vatandaşları canından bezdirmiş, bir de istikrarsızlığın doğal bir sonucu olarak yaşanan ekonomik krizler; enflasyonlar, devalüasyonlar, kurtarma paketleri, bilmem hangi tarihli ekonomik kararlar insanların belini büktüğü gibi, umutlarını da bilemediği başka baharlara ötelemiştir.

Geyik geçti, fil zıpladı, şuranın açılışını yaptı, buranın denetimini gerçekleştirdi diye diye göğsü sayısız nişan, omuzları da onlarca yıldız ile donatılan ‘kurmay’ların çatık kaşlı, vatanı ‘irticacılardan’ koruduğu yıllardı ayrıca.

‘Eski Türkiye’de manzara kabaca böyle idi.

Ya 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri’nden bu yana mütemadiyen muhalefette kalmış partilerin durumu ne ola ki?

Ülkenin ‘ayrıştırcı’ partilerden biri olan MHP’nin durumu mesela. 2002 yılından bu yana önce hâlihazırdaki genel başkanı önce barajı geçemediği için demokratik olgunluk(?!) gereği istifa ediyor, hemen akabinde yine demokratik yolların işletilmesi üzerinden emanetçi geliyor. Bir süre sonra ‘ısrarlara dayanamayıp’ vazgeçiyor sayın veliaht-yeni başbuğ.

Bu arada olması gerektiği zamanları geldikçe seçimler yapılıyor ülkede. Partisi hep istikrarlarının gereğini yerine getirip barajın biraz üstünde seyrediyor ve her seçim sonrasında olağan/olağanüstü kongreleri/kurultayları(CHP retoriği ile!) hiç bitmiyor. ‘Kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’ yeniliyor yeniliyor yeniliyor… Kongrelerden kongrelere koşuyor ve fakat kutsallığın getirdiği disiplinden şaşmıyor parti üyeleri; yenilen pehlivanlarından, tam bir demokratik olgunluk göstererek hiç vazgeçmiyor. Her kongrelerinde genel başkanlık yarışa giren aday/lar yine tam bir demokratik olgunluk gösterilerek ekarte edilip, hadleri bildiriliyor.

Bir hevesle haziran ayında gerçekleştirilen genel seçimlerde bir miktar oyunu arttıran ve bu artışla herhalde kendilerini iktidarın bir sonraki partisi hülyası gören MHP, geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde heveslerinin neticesi olarak ifade edilebilecek ‘hayırda hayır var’cısının boyunun ölçüsünü gördü. 2002’den bu yana her seçimden sonra ne oluyorsa yine aynı sonuç tahakkuk etti; yine ve yeniden bir kongreye gitmeye hazırlanıyorlar şimdi.

3 adayın genel başkanlık yarışına aday olarak ortaya çıkışından sonra Devlet Bahçeli şahsına yakışır bir açıklamada bulundu. Açıklamasında ismini zikretmeden adaylardan biri için şu ifadelere yer verdi: “… Bazılarıysa gündeme gelmiştir. MHP’yi CHP’leştirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. İçinde birisi vardır ki Fethullah Gülen hareketinin MHP’de görevlendirme girişimidir. Bu ne ona, ne de kimseye fayda getirmez. Herkes aklını başına alsın...”

Gülsek mi ağlasak mı acaba?

Dün ‘maalesef’ Recep Tayyip Erdoğan bu paralel yapı ile paralelliklerinden zarar gelmeyeceği zannı (hatası/kabahati) ile yol alırken; Erdoğan’ın bir aralar zaman zaman konuşmalarında dile getirdiği ‘Okyanus Ötesi’ne selamları üzerine, bu illegal yapıya ağzına geleni söylüyor, onları tahkir ediyordu Devlet Bahçeli. Ne oldu ise oldu, dershane meselesinden sonra ivme kazanarak ilerleyen ‘paralel yapı ile mücadele’ sürecinde Bahçeli, açık bir dille bu örgütün yanında olduğunu dile getir(e)mese de, paralel yapının hükümet, Erdoğan, AKP diye aslında devletin bizatihi kendisine kumpas kurma faaliyetlerinin sonunda hep onlardan yana tavır alıyordu. Şimdi ise ‘kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’inin temsil edildiği partisinin paralel yapının eline geçebileceği uyarısında bulunuyor.

Hayret!

Bahçeli’nin ne yapmak istediğini bilen beri gelsin. Hem CHP, hem MHP, hem HDP ve hem de bazı diğer ‘on binde/yüz binde bir’lik partiler ya paralel yapının tam veyahut kısmen kontrolü altında ya da bu illegal yapı ile ortak hareket ediyorlar. Bunu göremeyeceği ihtimali pek az olan Bahçeli ya bu mevzuların önü perdelenen baş aktörlerinden ya da sahiden bil(e)mediğimiz saiklerle gözleri kör?

Keşke Devlet Bahçeli, azıcık da olsa ismi ile müsemma olabilseydi.

Eski/Yeni Türkiye denirken galiba muhalefet partilerinin durumuna da dikkat çekilmek istendi. Zira ‘Eski Türkiye’nin istikrarsız, ne olduğu, ne olacağı belirsiz durumu muhalefet partilerini de kapsıyor.

Bu kongreler/kurultaylar nasıl sonuçlanır hep beraber göreceğiz fakat ibretlik olan şudur ki; kendi aralarında dahi anlaşamaz görülen muhalefetin ‘Eski Türkiye’ye benzerliklerinin devamı hususunda mutabakata varmış olduklarını ve kongrelerden kurultaylara daha çok yol alacakları ile ilgili istikrarlı davranacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Rusya'nın Artistliği: Kuzineden Mülhem Hezeyanlar

Ne sanıyorlar kim bilir?

Bu ülke ne çekiyorsa dil devrimi adı verilen cinayetten sonra kronikleşmiş tarihini bilmeme ve ilgilenmeme hastalığıyla, cehaletin o vazgeçilmez mutluluğu ile yaşamasından çekiyor.

Bilinen tarih ile birkaç bin yıl öncesine giden tarihimiz, yüzyıllar içinde oluşmuş kadim geleneklerle örülüdür. İslam dininden önce de olan bazı hasletler, İslamiyet’i kabullenmemizde önemli bir rol oynamıştır. Eşyanın ve elbisenin temiz olmasına verilen azami önem, sabah kalkınca ilk işin yüzün yıkanıp Yaratıcıya dua ve şükür bu dediğimize misal teşkil edebilir.

Dün sabah itibariyle bir zamanlar dünyayı birbirleri arasında pay etmiş iki süper (?) güçten birine, defaten son bir aydır çeşitli platformlarda ülkemiz sınırlarını ihlal etmemeleri hususunda uyarmamıza rağmen; dün sabah da savaş uçaklarına ‘müdahale’ etmeden önce onca uyarımız karşılığında yapılan artistliklerini ‘prensipte’ kabul edilebilir bul(a)madık ve artistliklerinin bedelinin ne olacağını açıkça gösterdik.

Ne zannediyorlar derken, kendi içimizdeki bir kısım muhaliflere idi sözümüz. Yoksa dışarıya bir sözümüz yok.

Onlar sanmıyorlar; bir zamanlar ne olduğumuzu, rahat bırakırlarsa ne olabileceğimizi çok iyi bildiklerinden bu olanlar zaten.

Dün Suriyeli kardeşlerimize kapımızı açtığımız için bu memleketi yönetme gayreti içinde olanlara aşağısından yukarısına sövenler, bu ülkenin neredeyse yarısının ‘muhacir’ olduğunu unutmuş olanlardı. Unuttukları bir diğer şey ise, biz muhacirlere yokluk yıllarında sofralarını ve evlerini açan, ‘ensar’ olma şerefine nail olmuş dedelerinin, ninelerinin vicdanlarıydı.

Bu topraklar İslam olduktan bu yana din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin kimin başı sıkıştıysa, kim bir sebepten dara düştüyse geldikleri yerlerdeki evlerinin önünde rahatça oturabildikleri gibi bu topraklarda da rahat etmişlerdir.

Dün böyle diyenler, kimse kimseyi kandırmasın, bir süredir Işid’i vuruyorum diye hassaten Türkmenleri yerinden yurdundan etmeye çalışan Rusya’ya ‘elimizin tersini’ gösterdiğimiz için tarihten aldığımız o büyük ve şerefli mesuliyeti bir kenara bırakıp doğalgaz derdine düşmemiz gerektiğini dillendiriyorlar.

Ne istediklerini anlamak mümkün değil, hastalıklı bir durum sanki?

Erdoğan ve AKP düşmanlığının, en sonunda hastalığa dönmüş saplantılı bir durumun onları getirdiği noktayı alenen müşahede etmek insani açıdan bakıldığında üzücü bir durum.

Şımartılmış, arsız çocuklar gibiler. Ne yapsan, ne etsen mutlu edemiyorsun onları, senden razı gelmiyorlar. Kendi içlerinde de bir mutabakat yok. Birinin olur dediğine, diğeri dirsek çeviriyor.

Yalnız şu çok açık ki, mesele ‘Sünni bir Müslüman’a geliyorsa ve bu ülke elinden geldiğince ‘Sünni Müslüman’lar için yardımda bulunmaya çalışıyorsa işte o zaman tek ses tek yürek hepsi bir ağızdan aynı nefret sözlerini terennüm etmeye başlayabiliyorlar.

Tarihten gelen her daim ‘diş bilediğimiz’ Rusya ayağının dibine kadar gelsin, gözünün içine baka baka aynı dine, ırka, dile sahip olduğun insanları senle dalga geçer gibi bombalasın, Esed’in hiçbir ahlaki değere sahip olmayan adamlarının ‘insafına’ bıraksın ve bu ülke hem el altından yardım etmesin hem de dün olduğu gibi uluslararası meşru haklarından faydalanarak haklı bir tepki göstermesin?

Elbette topu tüfeği alıp da Batum’dan yol alacak halimiz yok. Fakat bu ülke yani bizler şerefimizi de mi ‘konjonktür’ün o kirli ayakları altına serip olan biteni seyredelim umarsızca?

Hiç üzülmeye gerek yok sobalı-kuzineli günlere mi dönüyoruz diye, rakamlar bizden yana. Adamlar ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyorlar ve ekonomik göstergeleri aşağı doğru ivme kazanmış durumda. Bu sıkıntılı dönemlerinde doğalgazlarını sabah-akşam votka çeker gibi başlarına dikecek değiller. Evet, hala güçlüler. Ama biz de bir Ukrayna, Gürcistan değiliz. Baltık ülkeleri ve hele hele Yakutistan hiç değiliz.

Köprüler yıkılıp, gemiler yakılıp, bıçak kemiği kesmeye başladıktan sonra… Olup olacağı evinde bacası olan soba ya da kuzine alır. Evinde bacası olmayanın işi biraz daha meşakkatli olsa da, cama soba-kuzine borusu deliği açmak neden bu kadar zor olsun… Uzun bir süre kuzineli bir evde yaşama keyfini tatmış biri olarak herkese tavsiye ederim.

%49,5’un büyük bir çoğunluğu bunu seve seve yapar da, %50,5’luk bloğun(?!) hatırı sayılır bir kısmı ne yapar, nerelere kaçar (mı) bilinmez.

Tamam peki peki, kutuplaştırmayalım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

50 Buçukluk Kandırmaca

1 Kasım 2015 Genel Seçimleri üzerinden 3 hafta geçmek ve bugün yarın hükümet kurulmak üzere. AKP kendilerinin de beklemediği büyük ve ezici bir çoğunlukla, yani resmi seçim sonuçlarının da açıklanması ile beraber noktası virgülüne tam olarak % 49,5 oy aldı.

Bizim ‘diğer’ kesimin tavrı her seçim sonuncundan sonra malumunuz üzere yine şöyle oldu: “Şerefli mağlubiyetler” Mağlup olmamışlardır hiç ve her seferinde de başarılı olmuşlardır.

Bu kadar yenilgiye rağmen, yenilen partilerin genel başkanları (liderleri değil) sahte yatır gibi partilerinin tepesine çökmüş ve ‘demokratik yollarla’ gitmeleri hiç mümkün olmamış; ya bir kumpas ya da atama usulü yer işgalleri gerçekleşebilmiştir. Bunun yanında ayrıca kendi içlerindeki güç odaklarının birkaç göz boyayıcı değişikliğiyle, ‘ilk seçimde iktidara’ diye yeni ve yeniden siyaset gündemine yelken açma teşebbüsleri olmuştur. Bu teşebbüslerin de geriye doğru baktığımızda sadece ‘teselli’ kabilinden olduğunu onlar adına üzülmeyerek, demokrasi adına ise üzülerek görmekteyiz.

Bu kadar sayıda yenilgiye rağmen demiştik. Yine aynı teraneyi terennüm etmeye başladı bu müzmin muhalif partilerin ‘ileri gidemeyenleri’ ve partilerinin uslanmaz mahut tornistancı köşe yazarları, medyaları…

Neymiş? 49,5 oy oranının karşısında bir de 50,5’luk bir kesim varmış… Bu kesiminde hassasiyetlerini dikkate almak, onları da kucaklamaya çalışmak gerekiyormuş… Hangi 50,5 oy oranından bahsediyorlar diye sorsak 13 seneden beri bir 50,5’luk oy oranına ulaşabilen kendi cenahlarından bir partiden bahsedemezler. Mahut medyalarının yazarlarından biri, seçimden hemen sonra ‘ben de değişeceğim, milli iradeye saygılıyım’ mealinde bir şeyler deyip ekranlarda ve köşesinde ters takla atarken, bugün hiç utanmadan seçim sonuçları istatistikleri üzerinden AKP’ye oy atan insanları köylü-eğitimsiz diye ayırarak bir sosyolojik analiz yapıyor kendince. Yani AKP’ye oy atan insanları kulağını tersten göstererek aşağılıyor; aslında ülkenin içinde bulunduğu içler acısı hali yazmış oluyor. “Böyle de bir gerçek var işte, sistem onların galibiyetine yarıyor ‘naapalım’!” mealinde bir şeyler geveliyor.

Meşhur misalle; bozuk saat bile bir an için dahi olsa günde iki defa doğruyu gösterirken, siz de en azından bir defa doğruyu söyleyebilseniz keşke!

Dün cemaat adı verilen illegal yapıyı düşman görüyorken, Kürtleri insandan saymıyorken, Dersim’de Alevileri ilk kadın pilotunuza bombalatmaktan gurur duyarken ve muhafazakâr hassasiyeti olan milliyetçileri faşistlikle itham ediyorken şimdi hepsiyle kol kola girmiş 7 Hazirandan ve hem öncesiyle hem de şimdisiyle nasıl olur da sosyolojik olarak hep beraber bir ‘blok’ oluşturduğunuzu söyleyebiliyorsunuz?

İnanılır gibi değil mi? İnanılır gibi evet. Zira bir Müslüman ve onun Müslüman temsilcisi bırakın ağzıyla kuş tutmayı, onların bastığı her bir taşı altından döşese, yani ne yaparsa yapsın makul ve de makbul değildir onlar için. Her zaman kontrol altında tutulacak, haddini bilecek; ikinci değil, bilmem kaçıncı sınıf insan bile olmayacak bir Müslüman onlar için.

Batı’nın şüphesiz en başarılı talebesi olduğunu her seferinde kanıtlayan bu güruh, bu hallerini ortaya serdikçe bu topraklarda yaşayan insanların gözlerinin biraz daha açılacağını ümit ediyoruz.

Bu güruhun ağababaları nerede bir Müslüman varsa; yani Doğu’dan Batı’ya bütün İslam coğrafyalarında yaptıkları zulümlerin, getirdikleri ‘demokratik barbarlığın’ bedelini Haçlı seferlerindeki dedelerinin tarihin o acımasız gerçekliği karşısındaki yüz karalığının bin bir beteri ile tarihin silinmez sayfalarında yer alarak ödeyeceklerdir. Ve bu güruh da, bunların yardımcısı olarak ismi değersiz figüranlar gibi basit bir cümlenin, anlamında yüz ekşitici bir kelimesi olarak yer alacaktır.

Şeytan sizlerin, evet tam da bir olduğunuz Batı’yla blok olarak, ‘Batı’nın o mükemmel değerler silsilesi’ adına yapageldiklerinizden sebep varsın parmak ısırıyor, kıskanıyor olsun sizleri… her gün onca masum insanın ölümlerinin acısının, geride kalanların hançerelerinde yumru gibi takılı kalmasına sebep olanların tarihini günü geldiğinde elbet yazanlar olacak, Müslümanlara yaşattıklarının ve isnat ettikleri suçların gerçekliğinde boğulacaklardır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Olurdu Olmazdı Derken Resmi Tarihten Kahraman Devşirmek

Tarih dersleri gördük. Tarih derslerini dinledik.

Kemal Kara imzalı mavili-kırmızılı kitapların içinde yaz(dı)ılmış tarihi…

Tarih dediğimiz mefhum 3 şekilde görülebilir:

- Tarihi bir vaka dediğimiz olayın o anki aktörleri, şahitleri. Tarihi bir olayın gerçekleşmesinin müsebbibi olanlar ve o olaya şahitlik eden bir esnaf, bir simitçi misal.

- Arşivciler. Yaşanmış ve bitmiş tarihi vakanın yazılı dokümanlarını düzenleyen görevliler.

- Belgeler üzerinden gerçek tarihi nasıl olmuş ise olduğu gibi anlatanlarla, belgelerin saklanması veyahut tahrif edilmesi neticesinde bir siyasi gücün menfaatlerine göre uydurulmuş bir tarihi anlatanlar, yorumlayanlar…

Biz de naçizane, gerçek tarihi vesikalar üzerinden birkaç kelam etmeye gayret edelim o zaman.

1918 yılında Vahdettin Han tahta çıkmıştır. O yıllarda ‘gök kubbesinde güneş batmayan’ emperyalizmin kalesi bir devlete sahip İngilizlere herkes gibi Osmanlı da bir şekilde yakın durmaya çalışmıştır. İçinde bulunan vahim durumdan, bir ara dönem kabilinden, ancak bir İngiliz yardımı ve himayesi ile çıkılabileceği düşünülmektedir zira. İşte nedendir, tam da bilinir elbette lakin Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kâğıt üstünde kabul ettiği için Vahdettin Han’a hain damgası vurulur.

Bir de tersinden bakalım bu mevzuya şimdi. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi parasıyla İstanbul’da çıkardığı ‘Minber’ gazetesinde işgalci İngilizlerin nasıl da tebrik edilip alkışlandığına bir bakalım. 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde, “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı” , ertesi gün ‘Vakit’ gazetesinde ise, “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediği” sözlerine bir bakalım. Oysa okullarda gösterilen tarih kitaplarında hiç mi hiç yazmazlar bunları.

Bütün bu belgeler arşivlerde dururken, dikkat madde 3, cümlesinin ikinci kısmının uygulamaya alınıp, sadece Vahdettin Han’a hain yaftasının vurulmasını hangi eğitim sistemiyle ve vatanperverlikle açıklayabilirsiniz?

Mesela Samsun’a gitmesinden önce Vahdettin Han ile görüşmesini daha sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Mustafa Kemal, Vahdettin Han’ın kendisine, “Şimdiye kadar ki başarılarınızın hepsini unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini neden yazmamıştı okullardaki tarih kitapları? Okullarda tarih dersleri gören bizler uydurmuyoruz bunları, tarihin bizatihi kendisi diyor. Hala Vahdettin Han hain değil mi?

Çapraz okumalar üzerinden bir de bu mevzuya İngiliz gizli belgeleri üzerinden bakalım. İşgalci İngilizler Vahdettin Han’ı Samsun’a gizlice kaçmış(!) Mustafa Kemal’i kötülemeleri hususunda baskı yapmaktadır. Vahdettin Han’ın Mustafa Kemal’in ancak İtalya’nın birliğini sağlayan Garibaldi kadar ‘haydut’ sayılabileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir. (S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1’Den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5)

Bir belge daha var. Allah Allah, hiç de görmedik bunları okullardaki tarih derslerinde… 14 Kasım 1918 günü Pera Palas’ta ikamet etmeye başlamış olan Mustafa Kemal, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak işgalci İngilizlerin generallerinden Harrington ile bir görüşme yapmak ister. Muhabir Price, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında o görüşmeyi şöyle aktarır: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. ‘Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi. Eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi (İttihad ve Terakki’den bahsediyor. BS.) kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu toprak üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.'”

Kim vatan ve millet sevgisiyle dolup taşıyormuş, kim hainmiş, kaçmış?

Mustafa Kemal’in, muhabire söyledikleri devam ediyor: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu konuşmanın kaynağı ise Kemal Kara imzalı okullardaki tarih kitapları değil. Kemal Kara atlamış(!) olmalı. Olsun. Kaynak, Türk Tarih Kurumu’nun Ankara 1991’de Cemal Köprülü’ye çeviri görevi verdiği, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri adlı kitap.

Okullarda öğretilen, Sultan Vahdettin’in İngilizler ile işbirliği içinde vatanı sattığıdır. Milli Eğitim tarih müfredatında Sultan Vahdettin’in, milletin malı olan sarayı soyup soğana çevirdiğini ve umarsızca İngiliz gemisi ile vatanından alelacele kaçtığını yazar. Bunları yazar da nedense Sultan Vahdettin Han’ın ve ailesinin nice sıkıntılar içerisinde yaşamını idame ettirmeye çalıştığını yazmaz. Hadi maddi sıkıntıları boş verin, kendi vatanından, bir gece de çıkan kanun ile hiç acımadan birkaç gün içerisinde, neredeyse derdest edilip kovulduğunu ve başka bir devlet topraklarında sığıntı gibi yaşamanın yürek sancısını yazmaz. Ve nihayetinde borçlarından dolayı cenazesinin günlerce rehin tutulduğunu ve bin bir güçlük ile borçların ödenip cenazenin yine bin bir güçlük ile bir İslam toprağına defnedilebildiğini yazmaz.

Tabi bize okullardaki kitaplar bu milletin neredeyse durmaksızın 20 yıldan beri savaşmak durumunda kaldığından ve bu durumdan mütevellit sefalet içerisinde yaşarken, şapka takmayı reddettikleri için bir şehrin yine o inkara müstehak(!) Osmanlı Devleti’nden kalmış ‘Hamidiye Zırhlısı’ ile bombalandığını yazmaz. Millet bir lokma ekmeğe muhtaç iken her gece mütemadiyen sabahlara kadar kuş sütü eksik sofralardan devlet yönetenlerin umarsızlığını yazmaz. Millet toprağına ekecek tohum bulamazken sipariş edilmiş ve kaderin tahakkukudur, pek kısacık sefa sürülmüş yatların boş vermişliğini yazmaz.

Bunları ve daha nicelerini yazmayan resmi tarihimiz var iken, İngilizler ile Sultan Vahdettin görüşünce hain, diğer görüşenlerin ise vatan-millet sevgisinin akıl almaz coşkunluğu ile neredeyse boğulacak birer milli kahraman olduğuna mı inanalım?

Kimin vatan haini, kimin vatanperver olduğuna ideolojilerin özgür fikre ve gerçeğe pranga vurmaya çalışan despotluğu karar veremez. El kaldırılarak salt çoğunlukla veyahut oybirliği ya da tehdit ve korku ile de olmaz bu.

Tarih öyle acımasız bir mefhumdur ki, siz hangi idareyle neyi yasaklarsanız yasaklayın, o günü gelir yolunu bulur ve gerçekleri bir bir ortaya çıkarır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
11 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Satrancı Urefa

Bir mevzuyu hakkıyla ve kolayca öğrenmenin birinci şartı, o mevzuya duyulacak olan muhabbettir. Bu muhabbetin neticesinde mevzu hakkında uyanacak merak duygusu öğrenmenin keyfini ziyadeleştirir. Oyun ile bir konuyu öğretmeye çalışmak, hem öğretmeyi hem de öğrenmeyi kolaylaştırır.

Din eğitiminde de oyunun önemli bir rolü vardır. Eski zamanlarda medreselerdeki ciddiyet asla ceberut bir hali ifade etmez. Zaman zaman ilgili derslerin eğlenceli hale getirilmesi talebelerin dersleri severek öğrenmesine sebep olmuştur.

*

Gündemin hararetinin bir miktar düşmesinin ardından, bir tasavvuf oyunu olan Satranc-ı Urefa yani Ariflerin Satrancı’ndan bahsedelim.

“Rivayete göre Muhiddin Arabi Hazretleri ya da Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi Hazretleri ortaya çıkarmıştır bu oyunu. Bu oyunu ortaya çıkaran zatın tasavvuf talebelerine insanın yaşadığı, başından geçmiş çeşitli halleri/yaşanmışlıkları, idrak seviyelerini ve tasavvuf yolunun basamaklarını öğretmeyi amaçladığı düşünülmüştür.

Satranc-ı Urefa bir adet zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla oynanır. Oyun tahtasında 10’a 10 + 1 adet, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı ilerleyerek 101. basamağa yani “Visale” varabilmektir. Bazı basamaklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, bazıları da daha ileriye götürür.

Oyuna başlamak için muhakkak 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Allah-ü Teâlâ’ya ulaşmak için mutmaine olmaya başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nefs-i levvame'ye (günahlarından pişman olan nefs) karşılık gelmektedir. Yaptıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlanmadan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) ulaşılır fakat 11. basa¬makta Sohbet-i Sek'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüşmek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf'e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basamaktaki Rica'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bırakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.

Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak (ayrımcılık) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi kabul (!) buyurur. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geçmek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet'e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza'ya yollayan 100. basamaktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.

Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların arasında en ilginci 87'deki Muhabbet’tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL'e (dosta ermek, sevgide kavuşmak) taşımaktadır.”

Tasavvuf yolunun akıl ile anlaşılamayacağı buyurulmuş Ehl-i Sünnet İslam Âlimleri tarafından. Batını manevi haller ile süsleyerek zahir ile bir bütün halinde Allah-ü Teâlâ’ya hakiki manada ‘kul’ olmanın anahtarıdır tasavvuf. Halden hale geçip, renkten renge boyanırken ve tam kavuştum derken, ‘ötelerin ötesinde ve yine ötelerin ötesine…’ hicran yarası ile devamlı surette ayrılık acısının yaşanmasıdır…

*

Oyunun zorluğuna bakılırsa ve bu oyun gerçek ise, Tasavvuf yoluna adım atmış taliplerin, bu yolda halden hale gireceklerini ve tasavvuf basamaklarında ilerlemenin bıçağın keskin tarafında yürümek gibi olduğunu göstermek adına ortaya çıkarılmış bir oyun olduğu düşünülebilir.

Bu oyunun ne olduğunu okuduktan sonra şu soru sorulabilir: Zaman tasavvuf ile iştigal etme zamanı mı? Yoksa birinci vazifemiz tasavvuftan önce itikadımızı Ehl-i Sünnet’e uygun düzeltip/tazeleyip, İslam dininin insanın 7/24 hayatını şekillendiren kural ve kaidelerini ‘yorumu esas almayan’ sağlam kaynaklardan öğrenmek mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
4 Kas 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

1 Kasım 2015: Sonrası

Çok kritik bir süreçten geçtiğimiz bir dönemin gerçekleşen son seçimini de kazasız belasız atlattık. Bütün anket şirketleri, hemen herkesin tahmin ettiğinin aksi bir sonucuyla karşılaştı. En yakın tahminde bulunan anket firmasının dahi 2 küsur puan eksik tahminde bulunduğu, % 49,5’luk bir oy oranı ile 7 Haziran’da ciddi bir yara almış AKP yeniden tek başına iktidarı göğüsledi.

İyi ki yanıldık, çok şükür ki AKP’nin 7 Haziran’dan çok da farklı bir sonuç almayacağı tahminimiz tutmadı. Zaten tutmamasını ülkemiz adına canı gönülden istiyorduk. AKP’nin 7 Haziran’dan daha farklı bir sonuç almayacağına dair tahminimiz, bir önceki yazılarımızda da karaladığımız üzere, 13 senedir bir önceki dönemlere her anlamdaki yaşam standartlarını yükselten bu milletin o adı konulamayan ‘x değişkeni’ ile anlamsızca hareket etmiş ve bizi hayal kırıklığına uğratmış olmasıydı. Halen ‘kemikleşmiş bir ortak akıl’a itibar etmiyor olsak da, yine de çok şükür diyelim.

*

Bu seçim sonuçları, küresel kötülük membalarının, bu membaların memleket içerisinde aslına yabancılaşmış, devşirilmiş, milli ve yerli gözüken uzantılarına karşı kazanılmış bir zaferdir.

Bu seçim sonuçları, 7 Haziran’dan sonra özyönetimler ilan edenlere, terör örgütünün polislerimizi uyurken alçakça şehit etmelerinden sonra başlayan haklı, kararlı ve netice alınan operasyonlara, ‘iki polis için değer miydi’ diyen, memleket için iç savaş devşirip kendi ülkesine NATO müdahalesi isteyecek kadar çukurlaşan bazı paralellere harikulade bir cevap niteliğinde olmuştur.

Bu seçim sonuçları, her gün ‘bağımsız’ medyalarında terör örgütünün siyasi uzantılarını parlatanlara, sazlı-sözlü geceler düzenleyenlere, şahsi çıkarları ve ikballeri için hükümeti zayıflatmaya uğraşıp aslında devletin mefhumunun altını boşaltmaya çalışanlara karşı kazanılmış olağanüstü bir başarıdır.

Başarıdır zira seçim gecesinin ertesinde parıl parıl parlayan yüzleriyle nasıl umarsızca takıyye yaptıklarını yeni haftayla birlikte cümle âlem gördü ve görmeye de devam etmektedir.

*

Bu seçimin sadece AKP ile diğer partiler arasında geçmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, küresel kötülük membalarının, bu membaların memleket içerisinde aslına yabancılaşmış, devşirilmiş, milli ve yerli gözüken uzantılarına karşı da yaşandı. AKP’nin oy oranındaki hiç tahmin edilmeyen artışın bir kısmının, 7 Haziran’dan sonra milliyetçi-muhafazakâr Türk-Kürt seçmene ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametinin iyi anlatılabilmesinden sebep olduğunu diyebilir miyiz? Güneydoğu’daki Kürt seçmenin birçoğunun özgür iradeleriyle, 7 Haziran’dan sonra başlayan terör olaylarına dirsek çevirdiği sonucuna varabilir miyiz? HDP’nin 7 Haziran’da ‘bir şekilde’ barajı aştığı, seçmenleri tarafından meclise çözüm sürecinin devam etmesi ve neticelendirilmesi adına gönderildikten sonra değişen olumsuz tavrının dış güçler tarafından organize edildiğinin hassaten Kürt seçmenler tarafından idrak edilmiş olduğunu yazabilir miyiz?

İstikrar, güvenlik ve ekonomik vaatlerin neticesinde ezici bir sonuçla AKP’nin tek başına hükümet kurabilecek milletvekili sayısına ulaşmasını sadece cümlenin başında yazılan sebeplere bağlamak doğru mudur?

Öyle ya da böyle, iktidar cenahı içinde, olmayan muhalefetimiz için de yazılacak konuşulacak, eleştirilecek çok şey var ilerleyen günlerde. 4 ay kadar kısa bir süre zarfında bu denli bir ‘oy dalgalanmasının’ ülkemizin geleceği adına insanı endişeye sevk ettiğini düşündüğümüzü de yazmadan geçmeyelim.

Son olarak, şu ‘an’dan baktığımızda memleketimizin selameti açısından büyük bir badire atlattığımızı ve sonuçtan, korkularımız mahfuz olmak üzere, ülkemiz adına mutlu olduğumuzu yazarak bu yazımızı noktalayalım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Vatan Yahut Layığımız

Rivayet odur ki, 1876’da Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbeden sonra, darbenin baş müsebbiplerinden biri olan Mithat Paşa’ya sormuşlar:

- Paşam, bir zamanlar Abdülaziz Han için “gitsin gitsin!” diyordunuz. Nihayet gitti, şimdi ne yapacaksınız?

Mithat Paşa, cevap vermiş:

- Valla, sonrasını hiç düşünmedik!

*

Yarın, sonrası, vatan yahut layığımız…

Hayırlı seçimler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Eki 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

1 Kasım 2015: X Değişkeni

İktisat dersi görmüşler çok iyi bilir.

Misal vererek ifade etmeye çalışalım.

Açsındır. Cebinde ise sadece 1 Lira mevcuttur. Bu 1 Lira ile fiyatları yine 1’er Lira olan, karnını doyurabileceğin ve uzun süre seni tok tutacak ya ekmek ya da yine o an çok canının çektiği fakat kısa süreliğine açlığını bastırıp, hemen sonra karnının seslerini dinletecek baklava alabileceksindir.

Normal şartlar altında böyle bir durumda kalan her insan, en makul görünen seçimi yapar; ekmek alır, karnını doyurur. Bu misal üzerinden herkesin böyle bir tercihte bulunacağı söylenebilir. Tam tersi bir tercihte bulunabileceği gerçeğini de söylememek mümkün değil tabii ki.

Tercihleri birçok faktör etkileyebilir fakat genel olarak ifade edersek iktisatta buna ‘x değişkeni’ denir. O ‘x değişkeni’dir, ki bazen seçimlerimizi mantıklı ve makul kılmaz.

‘x’ olarak adlandırılan o değişken yukarıdaki misalde, ‘çok canım çekmişti ama…’ olur. Misal, kıyafette ‘çok yakışmıştı ama…” ya da cep telefonunu misal alırsak, ‘benim neyim eksik ki…’ ile de adlandırılabilir.

İki gün sonra gerçekleşecek olan seçimler için bu ‘x değişkeni’ne ne ad verilebilir?

7 Haziran’ı esas alırsak; daha önce kaç seçimde istikrara oy vererek ‘makul ve mantıklı’ bir tercihte bulunmuş olan seçmen, 7 Haziran’a bakıldığında neden aynı şekilde bir tercihte bulunmamıştır?

‘Şefkat Tokadı!’ diye mi nitelendirilmeli bazı AKP seçmeninin tercihini, yoksa diğer bir kesim AKP seçmeni ‘ölüm(örgüt) korkusu’ sebebiyle mi tercihini değiştirdi demeliyiz? Milliyetçi refleks ile diye de isimlendirebilir miyiz yoksa? ‘x değişkeni’nin adı nedir o halde?

Çok bariz bir gerçektir; insanoğlu elde ettiği kazanımları kaybetmek istemez ve kazandıklarının üzerine daha fazlasını katmak ister. İmkânları nispetinde her daim uçak ile seyahatlerini gerçekleştiren bir insana, günü geldiğinde 40 kişilik tıkış tıkış dolu bir otobüs ile yolculuk yapmak düşüncesi korkutucudur ve bu kendisine çok ağır gelir. Böyle hissetmek makul ve mantıklıdır zira bu mecburiyete (kendisine göre gerilemeye) düşmek istemez.

Alevi’si, Kürdü, Muhafazakârı, Milliyetçisi, Gayrimüslimi, küçük-büyük yatırımcısı, ticaret ehli kazanımlarına kazanım kattılar ‘meşru’ tek parti iktidarı zamanında.

Makul ve akılcı olan tercih, bu kazanımlarını devam ettirmeleri yönünde olmalıydı. Oy verirken bu kazançlarını ve daha da fazla kazanabilecekleri olumlu şartları düşünmeliydiler.

Ama yukarıda da ifade edildiği gibi o farklı isimler verilebilecek ‘x değişkeni’ devreye girdi. 4 aydan bu yana sonuçları ortada ve umutsuz olunmamalı diye düşünmeye kendimizi zorlasak da, 1 Kasım akşamı 7 Haziran’dan çok da farklı bir sonuç çıkmayacağı görmek istemediğimiz, inkâr ettiğimiz bir gerçek gibi önümüzde acı bir tablo olarak durmaktadır.

‘Dış mihraklar’ , ’Faiz Lobileri’ , ‘Üst Akıllar’ ‘Geometrik Yapılı Doğan görünümlü Akbaba Medyalar’ bu değişkeni pekâlâ çok iyi biliyorlardı ve Gezi’den itibaren seçmen tercihlerinin buna uygun olması adına canhıraş çalıştılar.

Dertleri bu siyasi bölünmüşlükten bir iktidar devşirmek de değil; ülkeyi yönetilemez hale getirerek çöküşün daha vahim neticelerini elde etmekti. Aynı minvalde devam ettiler, ediyorlar. Ne yazık ki, en azından durduğumuz yerden bakıldığında başarılı olma yolunda sağlam adımlar attıkları inkâr edilemez.

“Bu millet hiç hata yapmadı. Ortak aklı yanılmadı.” gibi cümlelere tok olduğumuzu ifade etmeden geçmeyeceğim. Milletin tercihine doğal olarak bir itirazımız olamayacak olsa da, tarihini bilmezliğine elbet bir sözümüz olacaktır her zaman.

“Sayılara anlam veren sıfır (0)’dır.” ve bu seçimlere anlam verecek olan da ‘x değişkeni’dir.

Ya karnımızı doyuracak, ardından da ‘bir kuş sütü eksik’ olan sofralara oturabileceğimiz imkânlara kavuşmaya gayret edeceğiz birlik ve beraberlik içinde ya da baklavanın nefsimizde uyandıracağı geçici rehavetle bir süre keyiften gözlerimiz kapalı, ağzımız kulaklarımıza varacak fakat daha sonra midemiz belimize yapışık, o bir zamanlar meşhur olan ‘Ben Nerde Yanlış Yaptım’ şarkısını terennüm edeceğiz.

Dua acizliğimizin ifadesi, hep ama bir saatten sonra tek çaremizdir.

Güçlü bir şekilde, ‘bir kuş sütü eksik’ sofralarda buluştuğumuz günlere bir an önce varmak duasıyla.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.