Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Hatıra(6)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Babadan Toruna İlkokula Başlarken

Hayat an(ı)ların toplamından oluşur demişler.

Çok detaycı değilizdir biz aslında. Hayatlarımızın seyri içerisinde bizler için önemli birkaç yaşanmışlık, olur da yeri geldiğinde veyahut yaşlandığımızda iyi/kötü birer hatıra olarak geriye kalır.

O anılar, insan için yolu yarıladığına dalalettir bazen. Bazen de yolun sonuna yaklaşıldığına.

Dün okullar açıldı. Milyonlarca aile yeni bir eğitim(?)-öğretim dönemine çocuklarıyla birlikte adım attı. Onlardan biri de bizdik.

Kızım sabah hazırlandı. İlk gün olması hasebiyle okul aile birliği tarafından belirlenmiş öğrenci kıyafetini giydirmedik. İlkokuldaki ilk gününü daha rahat geçirmesi için sivil kıyafet ile gitmesinin uygun olabileceğini düşündük.

Elinden tuttum ve çok yakın olmamasına rağmen yürüme mesafesinde olan okuluna giderken, ben de ilkokula başladığım ilk güne doğru yolculuğa çıktım.

Alın tarafından düz kesilmiş ‘efendi’ tıraşı. İlla gri pantolon ve kar beyaz yakalı siyah önlük, altına düz siyah pazardan alınmış klasik pabuç. Her şey günümüzde olduğu gibi renkli değildi o zamanlar; koyu renk tercihi büyüklerin zihninde devlet ile ilgili bir mecburiyet var ise daha da ciddileşirdi. Bu sebepten koyu kahverengi, demir klipsli dikdörtgen bir çanta vardı elimde.

Benden önce 3 kardeşimin hepsinin teneffüslerde bahçesini arşınladığı okula şimdi evin son ferdi, ‘tekne kazıntısı’ gidecekti.

Babamın elinden tutup tutmadığımı hatırlamıyorum okula giderken fakat sınıf net bir şekilde aklımda. Çok eski, boruları siyahın bütün tonlarına bulaşık, demir döküm sobalı, duvarlarının rengi kirli maviye dönmüş bir sınıf. Muhtemelen senelerdir odun ve kömür yakılmasından mütevellit her adımda gıcırdayan ahşap döşemeler simsiyah. Dibinde her boydan tebeşir bulunan koyu yeşil bir tahta. Sınıfı dolduran, etrafında en az 6 öğrencinin oturabildiği yedi-sekiz adet masa, ya altlığı ya da sırtlığı bir yerinden arızalı kırık dökük sandalyeler. Yarısı, öğrenciler dışarıyı izleyip ‘dikkatleri’ dağılmasın diye kirli-beyaz renkli yağlı boya ile özensizce boyanmış, soluk çerçeveli camlar.

Tam öğretmen masasını karşıdan gören masaya oturup çocukların bazılarının ağladığını izliyorum sonra. Babam bazen yanımda bazen de alınacaklar ile ilgili öğretmenin yanına gidip geliyor. Araya bir cümle ekleyelim: devlet ücretsiz kitap dağıtmıyor o zamanlar. Hem dışarıdan ders kitaplarını alıyordu aileler o zamanlar hem de her ay sınıf öğretmeni tarafından dağıtılan dergilerin parasını ödüyordu. Aileleri ödemede güçlük çeken arkadaşlarımın, öğretmenin sert uyarıcı sesiyle bizlerin karşısında ezilip mahcup oluşlarını unutamam.

Devam edelim, “Kalayım mı oğlum?” dediğini babamın ve benim “Git baba korkmuyorum ben, sen git!” dediğimi ve benimle her daim arkadaş gibi olmuş babamın öğretmene giderek büyük bir gülümsemeyle, “Hocam bak görüyor musun beni kovuyor!” diye gururlandığı an gözlerimin önünden gözlerimi bulutlandırarak geçiyor yürürken.

Kızımın okuluna varıyoruz. Bahçe cıvıl cıvıl… Renkli kıyafetleriyle her boydan çocukların bazıları sıralarına girmiş bazıları ise koşuşturuyor. Kızım gibi ilkokulun birinci gününde endişeli gözlerle okul bahçesini dolduran kalabalığı seyreden minik öğrenciler anne-babalarının ellerinden tutmuş ürkek bir şekilde ne olacağını bekliyorlar.

Okul idaresinin hazırladığı kısa bir törenden sonra daha önceden belirlenmiş sınıfına gittik; önce Allah-ü Teâlâ’ya, sonra öğretmenine emanet ettik kendisini. Daha önceden okul tecrübesi olmasına rağmen sırasına oturduğunda ürkek ve mahzun bakışlarla bize baktı ve öğretmen sınıfın kapısını kapattı.

Ülkemizde eğitim-öğretim ile ve endişelerimle ilgili geçtiğimiz aylarda yazdığım yazı şuradadır: link Yine de mecburiyetlerden ötürü başka bir şekilde davranamadık. ‘Her zaman Allah-ü Teâlâ’ya emanet’ diye tevekkül ederek ilk günün heyecanını atlatmaya çalıştık bahçede beklerken.

Belki hemen her ergenliğini yaşayan gençlerde olduğu gibi bizde anne-babamıza karşı saygısızlık, edepsizlik yaptık zamanında. Tövbe ettim. Kendilerinden de af diledim. Geldi geçti o devirler. Yalnız hiç unutmadığım bir sözü vardı annemin haddi aştığımızda bize söylediği: “Anne-baba olunca anlarsınız!” diye. Biraz o devirlerin, biraz da baba olmak mefhumunun o zamanlarda çok uzaklarda olmasından sebep burun kıvırırdık bu sözüne. Bu cümleye başlarken, hemen şu satıra kendime dair istihzalı bir tebessüm bırakıyorum: öyle değilmiş!

Birçok duyguyu bazen kısa bir zaman diliminde yaşayabiliyor insan. Hatıraların sessizliği çığlık çığlığa gün yüzüne çıkabiliyor. Anne-babanın kıymetini anlama hali ziyadeleşiyor. Eğitim-öğretim sisteminin, öğrenci hallerinin, okulların fiziki şartlarının nereden nereye geldiğini ve bu kadar gelişmeye rağmen hala yetersiz olduğunu müşahede ediyorsun sonra. Sonrası ise tevekkül oluyor.

İslam Âlimleri, ‘hayat çok kısa!’ derken, sözün gelişine uysun diye dememişler hala tam anlayamasak da bu sözün mahiyetini.

Babamı ilkokulun birinci günü sınıftan ‘kovuşumun’ üzerinden neredeyse 30 sene geçmiş. Ne babam yanımda şimdi, ne de istediğim zaman elinden tutabilir ve hatta ‘kovabilirim.’

Annem siyah önlüğün üzerine beyaz yakamı ilikleyip, yaparken çok kızdığım kulaklarımı delercesine silmesini isteyemem tekrar ondan. Simsiyah fakat anne kokusu sinmiş tertemiz önlüğümün cebine özenle yıkayıp ütülediği ve üçgen olacak şekilde katlayıp koyduğu mendilleri tekrar göremem, hissedemem yumuşaklığını.

Artık ne kadar çok arzu etsem de elde edemeyeceğim, adına hatıra dedikleri şeyler birikmiş ve birikmeye devam ediyor.

Öznesinin bir haliyle sen olduğun tüm hatıralar kıymetlidir; değil mi ki hayat kısa.

Bir gün okunsun diye arkandan, kaleme alınır sonra hatıralar, okunduğunda ise adı hüzün olur bu defa.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 1 kişi sahiplendi, 3 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
4 Eyl 15 10:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Meyzen Ruha

Puan: 322

Fatih Halep

Bir ikindi vaktiydi.

Caminin avlusu hıncahınç doluydu. Kimileri o vaktin nur saatinde abdest alıyor kimileri tarihin verdiği heyecanla deklanşöre basıyorlardı. Arada bir kaç turist dikkatlice ezanı dinliyorlardı ve seyyar satıcıların sesleri arasında ezan sesi iyice yükseliyordu, bir yandan da zabıtalar seyyar satıcılarla tartışıyorlardı.

İkindi vaktin sünneti kılındı ve ardından kamet getirildi, caminin avlusu birden bir sessizliğe gömüldü. İkindinin farzı kılınmaya başladı. Namaz bittikten sonra kimi alacele ayakkabılarını giyip işinin başına döndü.

Neden sonra bende caminin avlusunda biraz oturdum. Şadırvanın çevresinde bir birini kovalayan çocuklara gözüm ilişti. Bir kız çocuğu diğerlerine bağırıyordu, Arapça sesleniyordu diğer arkadaşlarına.

Su atmayın, burayı ıslatmayın diyordu; yüz ifadesinden bunu anlıyordum.

Birden göz göze geldik. Esmer yanık bir teni vardı. Gözleri koyu bir yeşildi. Saçları hafif kıvırcıktı. Şadırvanın diğer tarafında geçip, tekrar geri geldi ve elinde bir şişe su kolisi vardı. Bana doğru geliyordu, gözlerimin içine baktı,

Abi sana su satmayacağım dedi, gayet güzel bir Türkçe ile söyledi bunu ve ben de gülümsedim. Gülümsediğimi görünce, o da hafiften kendini samimiyete bıraktı.

Geldi yanıma oturdu. Ben bir müddet yüzüne baktım, o da gülümsedi ve ona güven verdiğimi anlamıştı.

Abi Vallahi ben bu çocuklar gibi değilim, bunlar çok yaramaz, bunlar benim arkadaşlarım da değil dedi.

Ben hafiften gülünce, o da sinirlendi neden gülüyorsun yalan mı söylüyorum sana dedi.

Ben yok dedim, çok sevimlisin ona gülüyorum dedim.

Ben çok sevimli olduğum için herkes suyu benden satın alır, bu camide en çok suyu ben satarım dedi.

Zaten ben çok su sattığım için bu çocuklar hep peşimden geliyor, başka yerlere gidip satamıyorlar dedi.

Abi bu çocuklar geçen gün beni kandırdı İstanbul diye başka bir yere götürdüler beni, çok korktum dedi.

Seni nereye, hangi şehre götürdüler dedim.

Şehzade Camisi dedi.

Ben gülmeye başladım, bana kızarak niye gülüyorsun dedi.

Şehzade Camisi buraya 400 metre falan dedim, orası da İstanbul dedim.

Hayır orası İstanbul değil dedi.

Bak dedi biz Fatih’teyiz, Fatih Camisindeyiz, Fatih’in mezarı bile burada dedi.

Olsun dedim, oralarda İstanbul, çok uzak yerler değil dedim.

Yok, İstanbul’un sahibinin mezarı burada, İstanbul burasıdır dedi.

Ben sustum, düşündüm biraz. Birileri Meryem’e belki İstanbul ve Fatih’i anlatmış olabilirdi. Ama Meryem Fatih Sultan’ı ve Fatih Cami’sini öyle bir sahiplenmiş ki koskoca İstanbul’u caminin avlusuna sığdırabilmişti...

Küçücük Meryem, koskoca İstanbul, Meryem’in çocuk dünyası, ne kadar küçük bir İstanbul veya ne kadar küçük bir dünya

Ve şehrin sahibinin kim olduğunu, kendini ve her şeyini, rızkını orada şehrin sahibinin mezarı dibinde araması ne kadar masum ne kadar büyüklük.

Baban burada ne iş yapıyor dedim

Benim babam Halep’te şehid oldu dedi.

Yutkunamadım, boğazım düğümlendi, sustum bir şey diyemedim.

Sonra, size kim bakıyor, nasıl geçiniyorsunuz dedim.

Ben ve annem çalışıyoruz, kazandığım parayı anneme veriyorum, evin kirasını ödüyor dedi.

Ne zaman gideceksiniz Halep’e, özledin mi dedim.

Özledim, gideceğiz savaş bitince dedi.

Gidince İstanbul’u özleyecek misin dedim.

Özleyeceğim dedi.

Abi Halep’te evimiz var, burada evimiz yok, kira parasını zor çıkarıyoruz yardımlar gelmese dedi.

Meryem buralar hepsi sizin Türkiye sizin dedim.

Abi yok ben sadece İstanbul’u seviyorum dedi.

Savaş bitince gideceğiz Halep’e, evimizde oturacağız, kira vermeyeceğiz dedi...

Meryem ile yaklaşık bir saat konuştuk. Meryem yaşıtlarından çok büyüktü ve her şeyi o küçük ömrüne de sığdırmıştı.

Meryem, koskoca dünyanın sınırlarını yüreğinde çizmişti ve babasızlık, vatansızlık özlemini bir cihan hükümdarı; Fatih’in ruhaniyeti dibinde ikame ettirmişti.

Meryem, belki de sonradan Halep’in, Fatih Sultan’ın olduğunu da öğrenecek ama biz öğrenmeyeceğiz; sınırların kim çizdiğini. Ve Fatih semtinin sadece İstanbul olduğunu Suriyeli bir çocuktan öğreneceğiz.

Çoğu şeyi öğrendiğimiz de, çok zaman alacak.

Ve Meryemler, yetim ve öksüz kalacaklardır Fatih’te, Halep’te

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Eyl 21:17

Kalemine sağlık abi çok güzel

Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
26 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Cemaat / Aklın Gözyaşları - 1

Küçük bir çocuktum.

Pek sevdiğim, benden birkaç yaş büyük arkadaşımın beni elimden tutup götürdüğü o “ışık” evine giderken nasıl da heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. Bizden büyük üniversiteli abilerin temiz ve mütebessim yüzleri dün gibi aklımda. Sonra ortaokula başladık. Gidiş gelişlerimiz zaman içerisinde sıklaşmaya başladı. Çocuktuk ve sosyalleşmeye başladığımız o yaşlarda ilgi, alaka ve pekâlâ bisküvi, sarı gazoz ve kraker ikramları, bizlerin o evlere gitmesindeki devamlılığı arttırmıştı.

Ortaokulun ilk senesinin ders çalışma ve yeme-içme faslı ile geçmesinden sonra ikinci senenin ilk aylarında ders çalıştığımız odanın “istikballi” çekyatlarının üzerinde şeffaf dosyaların içine konulmuş özensizce duran, üstünde bazı soruların olduğu kâğıtlar gördük.

Çocuk olmanın verdiği merak duygusuyla kâğıtların üzerinde yazılanları okumaya başladım: “Cinler var mıdır? Mahiyetleri nelerdir?” sonra, “Bu evrende yalnız mıyız? Uzaylılar var mı? Dünyamıza geliyorlar mı?” gibi… Çekyatların üzerinde unutulmuş olduğunu düşündüğümüz ve büyük bir iştiyakla okumaya başladığımız bu yazılanlara baktığımızı gören “abimiz”, bizlere bu soruların cevaplarını veren bir muhterem zatın olduğunu, öğle namazını kıldıktan sonra kasetten bu soruların cevabını dinleyebileceğimizi söyledi. Öğle namazı kılındı ve kaseti taktığında tam da sorulan soruların olduğu yerden başlandı konuşulmaya. Biz, o zamanlar bunların birer tesadüf olduğu zannında iken, her şey olabildiğince planlı bir şekilde ayarlanmış ve bizim devşirilme sürecimize başlanmıştı.

Artık o muhterem zatın kitaplarını okuyor, ağlamalı kasetlerini dinliyorduk. Bu din adamının kitaplarında her şey vardı; cumhuriyeti anlatıyor, musikiden bahsediyor, dava adamının diğerkâmlığından dem vururken; okuyanlarını tam bir entelektüel(!) olarak yetiştiriyordu bu kitaplar. Kumaş pantolon falan anlıyorduk da misal, namazları şartlarına uygun nasıl kılacaktık? Bizi Müslüman yapan bilgileri nasıl öğrenecektik peki? Bahsi diğer bu sorular…

Bizi kendilerinden gördüklerine inanmaya başlamıştık. Yeni devşirilmek için getirilenlerin yanında sanki özel bir muameleye tutulduğumuzu görüyorduk. Aslında kimse kimseye güvenmiyor, herkesin herkes hakkında şüpheciliği cemaat için emniyet supabı oluyordu. Unutmadan, devşirildiğimizin bir nişanesi olarak artık biz de “maklube” ile tanıştırılmıştık.

Biraz daha palazlanmaya başladığımız lise yıllarında, soru sormaya meyyal(etrafça çok konuşan) bir genç olarak ister istemez bazı halleri sorgulamaya başlıyor insan bu gibi cemaatlerin içinde. Ya da hiç sorgusuz sualsiz bu aidiyetin içinde hayatına devam ediyor, başkaca bir yere bakabilmek ya da içinde bulunduğu yapıyı sorgulayabilmek cesaretini gösteremiyor insan.

Bir bölge abisine Fethullah Gülen’in (o zamanlar Hocaefendi) bu dinde durduğu yeri sormuştum. Sağ elini belli bir mesafeye kaldırarak, “Peygamber Efendimiz burada ise,” diğer elinin üstünü de sağ elinin altına yapıştırarak, “Hocaefendi de işte buradadır!” demişti. Yani Peygamberimizden sonra ilk gelebilecek insan, öyle miydi?! Yine bir gün, “yahu abicim, hocaefendinin söylediklerine dair hiç mi bir şey denilemez, soru sorulamaz…” diye konuştuktan sonra, hocaefendinin dediklerine bir eleştiri de bulunabilmek için, ilmimizin en az onun kadar olması gerektiği, sert bir dille söylenmişti bana. Fethullah Gülen’in şahsına değil dikkat buyrun, söylediklerine. Bu ilim meselesi de, daha 15’lerini süren çocuklar olarak bizce mümkün olamayacağı için kestirip atılmıştı.

Lisenin bitmesiyle birlikte kendileriyle ilgi ve alakam çok kalmadı. Hele bir cemaat esnaflarından birinin yanında kısa bir süre çalışmam ile duygusal olarak da bütün bağlarımı koparmış oldum. Zira cemaatin hiçbir duruşu olmadığını, “Arkadaş, bu bizim televizyon öyle önemlidir ki, her gün dansöz oynatsalar bu ekranda, itirazım olmaz!” demişti de, öyle anlamıştım.

Her şeyin o “ulvi” dava uğruna mubah olabileceği içtihadı, küçüklüğünden itibaren pek de dindar bir ailede yetişmemiş bana bile fazla gelmişti.

Yapmadım, yapamadım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 May 13:49

Misafir

Yolu düşmeyen azdır.

26 May 16:14

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Kim gitmedi ki dediğiniz yerlere, kim görmedi, kim duymadı ki o yaşadıklarınızı? "Cemaat"i çaldılar bu ülkeden, hem de kendi değerlerimizi araç haline getirerek. Çalınanlardan olmadığımıza şükrederken diyorum ki iyi ki yapmamışsınız.

Bulut Sever yazdı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Gözbebekleri Mukaddestir Ölüm Gibi

Bir mahalle. Yeni demişler adına. Son yıllarda vuku bulmuş galiba, ilçelere bağlı köylerin mahalleye dönüşmesi. Hâlbuki o nefis köy havasıyla, düzayak ya da en çok iki katlı müstakil evleriyle, evlerin yemyeşil bahçeleriyle, bahçelerdeki çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, kümesleri ve bazı bazı görülen av köpekleriyle de her şey o yeni mahallenin aslında bir köy olduğuna işaret ediyor.

Köyden yukarı, dağlara doğru gittiğimizde bir cami karşıladı bizi. Caminin sonunda ikiye ayrılmış yol, sol taraftaki yolun sonunda ise misal âleminde yerle yeksan olmuş iki katlı müstakil bir ev bekliyordu bizi.

Teknolojinin esiri olmuş insanlar olarak ancak acı/tatlı cemiyetlerde bir araya gelebiliyoruz artık. Geçenlerde, “Ölüm kelimesi ne güzel / Her harfi bir ömre bedel” demiştik. Pazar gününün o basık sıcaklığının altında, ağlamaktan burnu kanayan genç, başı omzumda “Bu acı geçecek mi Abi! Alışacak mıyım!” derken az önce zikredilen cümleyi nasıl diyebilirdim ona.

İnsan, noksan bir varlık. Acziyetinin farkında olamayacak kadar da kibirle örtülü bir de. İşte az ötede, daha birkaç saat önce gördüğü, konuştuğu insan son kıyafetini giymiş, üstü tamamen örtülü karşısında yatarken, bir ömrün ne kadar kısa, insan denilen varlığın ne kadar değerli olduğunu anlayamayacak kadar umarsızca meşguliyetlerinin girdabında sürüklenip gidiyor insan.

“Dörtkollu” da derler bizim oralarda tabut için. Sessiz ve sakin son binilen binek o; o giderken duyulan tek ses, herkesin kati olarak uzanacağı musallaya doğru giderken duyulan ayak sesleri. Bu dünyanın üstündeki son saatlerinde hiç gıkı çıkmayacak insan evladı, sözün kıymetini anlamadan önce ne çok konuşma hevesinde. Herkese ve her karşılığa verecek cevabı olanlar, lâl olduktan sonra göğsünü gere gere konuşabilecek olanlara imrenmez mi hiç.

“İşte şu pencereden bakardı, şu kapıdan uğurlar, ben giderken arkamdan ağlardı… Her yerde onu görüyorum Abi…” dedi genç adam sarsıla sarsıla ağlarken. Son anlarında yanında olamadığı, son kez hayatla bakan gözlerine dalamadığına, şimdi ağıt yakıyordu. Ah zaman, zamansızlık, ah anılar. Akıl nisyan ile malul olmasaydı eğer, çıldırırdı insan.

***

Çeyrek şair mırıldandı sessizce:

“Gözbebekleri mukaddestir,

Her ölüm erken bir vedadır nasıl olsa.

Serin sabırlar içinin yangınını söndürür,

Kim yakar kim söndürür sonra.”

***

Ölüme uzağız artık. Çok uzak hem de. Son yüzyıldır ölümü hayattan çekip almışız. Şehrin en uzak ve en yüksek yerleri, kabristanlar için biçilmiş kaftan olmuş. Bize epey uzak ama bir o kadar yakın yerler, seneden seneye –o da olursa- iki defa gittiğimiz ve “görevimizi” ifa ettiğimiz mekânlar olmuş. Hele bir de ziyaret ettiğimiz kabri mamur ettirdiysek, bizden hayırlısı olmamış.

Eskiden neredeyse her köşe başında, çoğu caminin avlusunun bir yanında kabirler insanlara nasihat ederdi. Ölümün bir son olmadığını, hayatın pek kısa olduğunu, günaha tevessül etmeden önce bir de kabir taşlarıyla göz göze gelinmesi gerektiğini, tevessül edildiyse bir hataya eğer tövbenin geciktirilmemesi zorunluluğunu ihtar eder, insan kalbinin çok değerli olduğunu, bir sebepten de olsa kalp kırmamanın mecburiyetini her adımımızda bizlere mütemadiyen söylerdi. Hayatın tüm fiziki hallerinde varlığını hem de sanatla sürdüren kabristanlar suretinde ölüm, hep kalbimizin hizasındaydı. Ölümün diri tutuculuğu en küçük kararlarımızda dahi aklımızın, kalbimizin bir köşesinde hazır bulunurdu. İçimize bu kadar sinmiş ölüm ve ölümlü olma gerçeği şimdiki gibi zaman zaman çevremizde gördüğümüz ölüme isyan hallerinin hiçbirini yaşatmazdı bizlere. Derin bir olgunlukla karşılar, tekrar bir çekidüzen vesilesi kılardık hayatımız için ölümü.

***

Hayat hayaldir, demiş Büyükler. Bir de o büyük padişah Kanuni Sultan Süleyman Han ne güzel demiş:

Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu berbâd olur

Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleymân olmuşuz

***

Nasip… ne güzel bir kelime. Bir cami, cenaze namazı ve günün sonunda kürek kürek atılan toprak...

Ölüm en büyük mirastır nihayetinde.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.