Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Siyaset(63)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Ara 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Komisyondan Halkçı Nümayişler
6d7a5674a9171a08d4586bad2b21beb61483104620

6d7a5674a9171a08d4586bad2b21beb61483104620

15 Temmuz, OHAL, üzerine Fırat Kalkanı Harekâtı ve senelerdir süregelen, artık saymak istemediğimiz terör eylemlerinin ve şehitlerimizin ardından yıllardır konuşulan Anayasa değişikliği mevzuu bir neticeye gitti.

İktidar partisinin hazırladığı Anayasa değişikliği maddeleri üzerinden her iki partinin de (AKP-MHP) hassasiyetleri korunarak ilgili değişiklik maddeleri komisyona sevk edildi ve muhalefet partisinden beklediğimiz şekilde çok olmayan fakat düşüklüğü daha önceki “muhalif tepkilerine” nazaran daha da çukurlaşan nümayişler neticesinde geçti.

Belki sabotajlarını diye yazmalıydık!

Biz yine kibarlığı elden bırakmayalım ve HALKÇI, DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL, HUKUK DEVLETİ TANIR CUMHURİYET PARTİSİ(!)nin komisyonda çıkardıkları marazların kelimelere yansımasını nezaket kuralları çerçevesinde aşağıya yazalım.

1- “Su atmak demokratik haktır, dediler.”

Öyle tabi! Demokrasinin sonuna kadar işlemesi gereken yerde su atarak demokratik tepki göstermeyi hak ve marifet sayan bu düşünce yarın sivil direniş adı altında devlete, hükümete kurşun “atmayı”da birer hak görecektir.

2- “Halk güven olmaz. / Halk (her zaman) doğru söylemez. / Referandumda oy sayımı teferruattır, sonucu tanımayız.”

Ne güzel oldu bu komisyon işi, bayıldım. Hele hele şu laflara bakın halkçı partiden: “Halk için, halkı halktan koruyan halkın partisi!”

3- “Bazı seçimler vardır, oylar sayılmaz, tartılır.”

Bunu söyleyen kişiyi düşünürken, bu sözü söylerken bir gözünü kameralara kırptığını hayal ediyorum. Müjdemizi verdiler, bir Aysun Kayacı vak'amız daha oldu!

“Yok yani şimdi halk ne, çoban kim, oy kullanmaları ne demek! Dedirtmeyin böyle şeyler bize!”

4- “Yavuz Sultan Selim katildir!”

Bitmediniz be! Vallahi bitmediniz! İkinci adam diyelim, cezası yok! İkinci adam ve avenesi bu lafı diyen ahmakların mezhebinden olanları kıtır kıtır öldürme vermiş halkçı partileri “tek partili düzen”de iken. Bunlar hala vatana göz koymuş teröristlerle kendi masum halklarının akıbetlerini bir tutuyorlar!

“Sus sus! Alevileri katleden bizimkiler ama şimdi makamdan-imkânlardan ayrı düşmek zor! Şartlar zor şartlar azizim karıştırma şimdi sus!”

Kısa olsun, hızlıca geçelim. Aşağıdakiler tırnak içinde.

• Abdülhamid istibdatçıdır.

• CHP’li bayan vekil: “Gel lan buraya”

• Anayasayı değiştiremezsiniz, size siyasi eşkıyalık yaptırmayız.

• Milli irade fetişizmi…

Olmuyor sevgili okuyucu, olmuyor.

Özde değil sözde HALKÇI CUMHURİYET MUHALEFET PARTİSİ isteriz!

(Kahkaha emojisi)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Oca 10:05

Bulut Sever

Puan: 4397

Eyvallah. Nasip.

01 Oca 00:55

Misafir

Kıraathanede çay eşliğinde sohbet eder gibi okudum yazınızı. Tebrik ederim. Daha sık okumak isteriz. Mesela ülkenin gençliği ne durumda? Bu konuyla ilgili fikirlerinizi okumak isterdim. Tekrar tebrikler.

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eyl 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Fetö'nün ' Olağanüstü Hali '

Geçen gün gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu toplantısından hassaten FETÖ özelinde, terörle mücadele hususunda devam eden Olağanüstü Hal’in uzatılması ‘tavsiye’ edildi.

Bunun anlamı herkesçe malum: OHAL uzatılacak.

İçtihat makamı denilmişti bir zamanlar nasıl olsa; iyidir.

Müzmin muhalif güruhunun, CHP’nin, zaten 3 aylık Olağanüstü Hal uygulamasına tahammülü ‘dostlar mecliste görsün’ idi ve elbette bu halin hiç olmamasını istediler. Şimdi ise Olağanüstü Hal’in uzatılmasının demokratik, laik bir hukuk devleti olan devletimizin işleyişinin ‘sağlıklı’ olması adına gereksiz ve sakıncalı görüyorlar.

Elbette Olağanüstü Hal’in devam edip etmemesi, devam edecekse bunun daha ne kadar olacağı ve nerede sonlanacağı soruları elzem ve üzerinde tartışılmalı ve fakat bu Hal’in devamının sorunlara yol açacağı kanaati, niyet okuyorsun diyenler olsa da kötü niyetli bir kanaat.

Karşımızda FETÖ’nün başındaki kişinin çocukluktan gençliğe geçiş döneminden başlayan bir süreç var. Bu süreci yöneten ve sürdürenler ise her zamanki kadim düşmanlarımız.

Hani neredeyse 90’lardan bu yana her melanetin ardında olan, bu devletin selameti için veyahut selamette olmadığı hallerin devamı için her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu; hadi bırakalım bu kitaplardan alınma kelimeleri, aslında her türlü adiliği yapan bir örgüt için tabii ki hukuk kurallarını çiğnemeden ‘gereken her ne ise’ yapılmalı ve yapılıyor da.

Garip olan yazacağım fakat aslında her şeyin hukuk kaideleri içinde gerçekleşiyor olmasına dahi muhalif olanlar için garip olmayan bu duruma bile itiraz etmeleri.

Biz Müslümanları, en azından biz Müslümanların birçoğunu akıllarını hocalarına teslim etmekle aşağılayan bu güruh hem akıllarını hem de şereflerini kimlere teslim ettiklerini ciddi ciddi düşünmeleri lazım artık.

Düne kadar FETÖ karşıtı olup, işler değiştiğinde FETÖ muhibbi oldular.

Suriye’de insanlık ölüyor dediler, yüzbinlerce masumun kanına giren haysiyetsiz Esed için tek kelime etmediler. Üstüne gidip bol fotoğraflı, gülücüklü görüşmeler gerçekleştirdiler.

Türkiye, Suriye’deki terörizmin destekleyicisi, IŞİD’in hamisi dediler. Geçtiğimiz haftalarda başlayan Fırat Kalkanı harekâtına karşı durdurlar, ülkeyi bataklığa sokmakla suçladılar, suçluyorlar. İçlerinde PKK, DHKP-C, her türlü illegal yapılanmalar sevicisi her kimse var bunların ettiklerine ses çıkarmadılar.

Ne zannediyorlar akıl alır gibi değil?

15 Temmuz gecesi Allah-ü Teâlâ’nın lütfu ve ihsanıyla bu millet devletinin yanında kenetlen(e)meseydi şimdi bırakın FETÖ muhaliflerinin akıbetini, kendilerinin bu durumdan sulh ve selametle çıkacaklarını mı sanıyorlar acaba?

Tabii ki, bu güruhun ağababaları FETÖ’nün hizmet ettiği aynı yere hizmet etmesi hasebiyle elbette selamette olacaktı ve fakat bunların bu olağanüstü halden hiçbir zarar görmemiş olmasına rağmen, muhtemelen geçmişte yapılan darbeler sonrası uygulamaları mumla arayacaklardı.

Ama yok!

Avrupa’ya gelince Olağanüstü Hal ne güzel, ne elzem! Bize gelince ne kötü! Âlemin bir akıllısı bunlar.

Bir daha yazmak isteriz.

Devlet bu terör örgütü ile mücadelesinde Olağanüstü Hal’in ne kadar gerekli olduğunu düşünüyorsa o kadar uzatmalı.

‘Ne olunca FETÖ ile mücadelede başarılı olunacak?’ diye bir soru başlığı altında yazı kaleme almış bugün İsmet Berkan.

Somut bir şeylere gerek yok başarılı olundu kıstasına varmak için. Zaten sıkıntı da burada başlıyor. Bu mücadele örtülü veya örtüsüz, büyümek ve devleti ele geçirme temayülü gösteren; devlet karşıtı/aleyhine silahlı ya da silahsız eylemlerde bulunan hangi ideoloji ve isim adı altında olursa olsun her türlü yapılanmayla hukuk kuralları dâhilinde mütemadiyen mücadeleye devam etmelidir.

Çok şükür yaşamımda hiçbir menfi etkisini görmediğim OHAL uygulamalarının, vatanımın selameti için gerekiyorsa uzun da sürebileceğini canı gönülden kabul ediyor ve destekliyorum.

Bu uygulama sürecinde hukuka uygun hareket etmeli, İsmet Berkan’ın bugün kaleme aldığı yazısında da ifade ettiği üzere, Olağanüstü Hal sonrası için hukuki boşluklar oluşmaması için gerekli altyapı bu süreç içerisinde hazırlanmalı.

Etrafımdan da bizatihi şahit olduğum üzere, çocuklarının babası hapiste olduğu halde, pek yakında maddi olarak da sıkıntı çekeceğini bile bile hala ve inatla yapılanların doğru ve –haşa- inandıkları FETÖ başının ‘masum ve masun’ olduğuna iman eden insanlar var.

Bu örgüt sebebiyle yüzlerce insan şehit olmuş, binlerce insan yaralanmış, senin ise yuvan ocağın dağılmış… bu yapılanın başarılı olunması halinde neler olacakların tahayyülü bile sabırları zorlarken körlük peşinde ısrar edilmesinin ne kalbi ne de akli hiçbir izahı yok.

İşte bundan sebep, her kim olursa olsun FETÖ’ye bir şekilde/vesileyle bağlı olanlardan nedamet getirenlerin de samimiyetine asla inanmamalı.

Şuna şek ve şüphesiz inanmalı ki, 15 Temmuz gecesi başarılı olsalardı kimsenin gözünün yaşına bakmayacak, zerre miskal muhalif olanı –ki bu karşı komşuları da olsa- ‘gerekeni yap(tır)maktan’ geri durmayacaklardı.

Seni öldürmeye çalışan yılana merhamet ahmaklıktır.

Ahmak olmamalı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eyl 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Darbelerden Darbe Beğen

Fatih Sultan Muhammed Han küçük yaşta tahta çıkma ağır yükünün sorumluluğunu almak durumunda kalmıştı. Zamanın kudretli devlet adamları ve silahlı kuvvetleri ve bir bahanesidir ki yaklaşan Haçlı tehlikesi sebep gösterilerek bir darbe gerçekleştirilmişti.

Buradan Fatih Sultan Muhammed Han’ın torununa uzanırsak keza bir benzeri istenmedi mi? İsminin başında Yavuz olmasından mıdır bilinmez, seferde iken yine bir bahane ile ki bahaneye bakın, neden sefer uzamış da, belirsizmiş de diye çadırının önüne ok atılıyor. Geliriz bak diyorlar. Parmak sallıyorlar. Kaderin bir cilvesi, bu teşebbüs sadece bir teşebbüs olarak kalıyor Yavuz’un dirayeti sebebiyle. Unutmamalıyız: “Kırmızı Yavuzdur!”

Elbette Osmanlı Padişahları hatadan münezzeh değildi. Haşa! Böyle bir kanaatten beriyiz. Fakat bir hatasından sebep diye gösterilen, yine kime hizmet ettikleri kendi zamanlarında belirsiz, güç ve iktidar hırsıyla yanan zamanın silahlı kuvvetleri, isminin başına Genç gelen II. Osman’ın şehadetinden önce O’nu hiçbir devlet ve bundan da önce insanlık şerefine sığmayan hallerden hale sokarak tahkir ettiğini hangi hırsın neticesine, hangi devlet yararına bir iş gerçekleştirmek uğruna olduğuna bağlayabiliriz?

Abdülaziz Han için ne yazılabilir ki… Hem öldürülmeye teşebbüs edilmiş ve hem de ölmeyince ölsün diye adı meşhur okulun bir odasında sanki ölmüş gibi her yanı örtülerek ölmesi beklenmiş ve mahremlerine, yani ailesine yapılan hiçbir vicdana sığmayacak hakaretler ve edepsizlikler…

Son günlerde çokça konuşulan bir isme gelelim sonra. Önü ve sonu bizim bütün meselelerimizin nihayetinde geleceği ve O’nu anlamakla çok açıdan sorunlarımızın çözüleceği bir isme gelelim. Bu topraklarda yaşayan bir insanın şöyle bir yapısını anlamak için turnusol kâğıdı olan Cennet Mekân II. Abdülhamid Han’a. Az kişide bilse biz tekrara düşmeyelim O’na yapılanlar ve hala yapılagelenleri. Her darbede olduğu gibi yine edepsizce, terbiyesizce, aşağılık bir biçimde tahtan indirildi dedeleri gibi.

Sonra Vahdettin Han… Hazindir. Senelerdir her gün katliamların yaşandığı Suriye’de, Müslümanların katledildiği Suriye’de… Sanki şehit olanları sarıp sarmalamak, onları karşılamak için orada medfun olan garip Padişahımız…

Bu yukarıda yazılanların birçoğu sonucu itibariyle kansız belki, gelişimi itibariye kanlı ama hep devletin yararına, yönetilemez olan idarenin hayrına öyle ya!

Başka darbelerimiz de oldu tabii. Yapıldığı tarihlerde henüz doğmamış olan nesillerin zihinlerine yapıldı daha sonra asıl darbeler.

Kimi inkılâp dedi buna kimi devrim… Önüne milli konulan her şey arkasından silah gösterilerek yerli kabul ettirildi. Ne garabet!

Olmayınca… Olmayınca o oynak o iğreti şarkıdaki gibi, 60, 70, 80…

Yüzyıllardır iktidardan silah zoruyla millet tarafından kabul görmüş, sevilmiş idareciler tahttan indirildi. Nice zor yetişmiş devlet adamının hayatına son verildi. Sonra yine millet tarafından seçilmiş idareciler ya idam edildi, ya derdest.

Bizde arada bizdenmiş gibi yutturulan, enflasyonu düşürme derdinde olmayıp da enflasyon % 30’lardayken ücretlere % 50 zam yapanları, postal sesi ya da postal giyen üniformalıların sesini kurul toplantılarında görüp de bazı bazı şapkasını bazı bazı da takkesine alıp giden görev adamlarını gördük, kabul ettik.

15 Temmuz’da bu düzen yıkıldı. O garabet sesleri, ekranlardaki bildirileri duyan milletin seçtikleri ve milletin ta kendisi ne kaçtı ne de evinde oturup perdelerini kapadı sessizce.

Şimdi herkesin dilinde ikinci bir darbe girişimi olur mu diye bir soru var.

Olmaz olur mu hiç diye kısaca cevaplanacak bir soruya neler deniyor neler. En güçlü olduğumuz zamanlarda olmuş, teşebbüs edilmiş iken ve yakın siyasi tarihimiz apaçık ortada iken neden ikinci bir darbe girişimi olmasın?

İlla başarısız ilk girişimden hemen birkaç ay içerisinde mi olması gerekli peki?

Küffar dile kolay 50 yıllık plan yapmış bu topraklardaki Ehli Sünnet inancını dönüştürmek üzere. Netice alacağı zaman için de düşünmüş; bakmış bu işin siyasi yani devlet ayağı yalpalar diye emniyet supabı olarak silahlı kuvvetleri de ayarlamış. İlk etapta hesap edemediği silah ile yönetimi değiştirme hususuna halkın tepkisi olmuş dense de bizce bunu da hesaplayarak yollarına devam etmekteler.

Biz ne yapacağız gençler ve gelecek nesiller için?

Milli Eğitim müfredatımız, hassaten tarih ders kitaplarımız ne zaman ‘yerli ve milli’ olacak?

Askeri Eğitim müfredatı değiştirildi mi, değiştirilmedi ise ne zaman değiştirilecek?

İnsanımızda ‘Yerli ve Milli Tarih Bilinci’ oluşması için ilkokul birinci sınıftan başlayarak eğitim ve öğretim sonuna kadar okullarda ağırlıklı olarak okutulacak bir ders ne zaman zorunlu hale gelecektir?

İmam Hatip liselerinden başlayıp, İlahiyat Fakülteleri’nde devam eden yüzyıllardır kabul görmüş ve uygulanmış Ehli Sünnet’in nakil usulünün terkedilmesine(tahrif edilmesine), bu mezunların hatırı sayılır kısmının mezun olduklarında kendilerini ‘dinde senet’ görmesine, yani ‘devlet eliyle din adamı’ olarak yetişeceklerin eğitim-öğretim sonunda Ehli Sünnet dışı çizgiden kısmen ya da tamamen kopmasına ne zaman müdahale edilecek?

Yoksa, daha düne kadar ‘hizmet hareketi’ne(!) güzellemeler yapan, methiyeler düzen, şimdi aklı başına(!) gelmiş üç-beş yazar-çizer, birkaç cemaat(FETÖ) eskisinin söylediklerini dikkate alırsak, biz yanmışız da ağlayanımız yok demektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Ara 00:56

Alâ...

Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Toplumsal Mutabakat? 'Neme Gerek' Diyenlere de Vur Kılıcı!
e982c518f1c8270a6837fbe3ae4ce28a1472821114

e982c518f1c8270a6837fbe3ae4ce28a1472821114

Bir gün büyük padişah Kanuni Sultan Süleyman Han, Yahya Efendi Hazretlerine bir sual sormak ister, “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vakıfsın, bilirsin. Lütuf buyurun da bize Osmanoğulları’nın akıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” diye yazılı olarak sual eder. Suali okuyan Yahya Efendi Hazretleri eline kalemi kâğıdı alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kanuni’ye cevabını gönderir. Kanuni, Yahya Efendi Hazretlerinden gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kalır. Fakat bir şey anlamamıştır. Derhal bir kayık hazırlanmasını emreder ve bu bilmece sözün manasını anlamak için Yahya Efendi Hazretlerinin dergâhına gider.

Yahya Efendiyi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, sualime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” der. Yahya Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamanıza şaşarız.” diye mukabelede bulunur. Kanuni; “Nasıl?” deyince, Yahya Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” diye buyurur. Kanuni bunları işitince, gözyaşlarını tutamaz. Yahya Efendiye olan sevgisi daha da artar.

*

15 Temmuz işgal(darbe) girişiminde ilk şok atlatıldıktan sonra hemen olması gerektiği gibi olağanüstü hal ilan edildi 3 ay süreyle. Akabinde her devlet kurumundan gözaltına almalar ve bu gözaltına almaların sonucunda tutuklamalar ve ilgili kişilerin ‘devletten atılma’ları gerçekleşti. Devam ediyor bu süreç. Hatırı sayılır bir süre de devam edeceği gözükmekte.

Tabi bu süreçle birlikte, toplumsal birliktelik pembe rüyasını bir kenara bırakırsak ‘karşı cenah’ daha ‘insani’ bir şekilde, gerçekleşen gözaltılara, tutuklamalara ve pek tabii ki yıllardır devlette ve özelde en sinsi bir şekilde yuvalandıkları için olabildiğince titiz süren incelemelere ‘eleştiriler’ getiriyorlar. Eleştiri dedikleri şey aslında, bu süreci sulandırma, bu görevi icra edenleri, bu iradeyi kendi ifadeleriyle yazacak olursak bir ‘cadı avına’ döndürdüklerini kamuoyuna yayma ve inandırma çabası.

Yukarıdaki ‘toplumsal birliktelik’e dönmek istiyorum.

Kendi aile çevremden de bildiğim üzere 15 Temmuz gecesinden sonra toplumsal birliktelik, dayanışma falan hiç olmadı.

O gece sokağa dökülenler, tankların önüne çıkanlar, ezilenler, tabiri yerindeyse kurşuna dizilenler; Sayın Cumhurbaşkanımız, Hükümetimiz özelinde vatanı için bir lahza dahi düşünmeden ölümü göze alanlar, yani vatanperverler bu toprakların Müslüman insanları oldu.

‘İş’ halktan yana döndükten sonra sesleri kesilenler, evlerinde televizyonları karşısında halkın başarıya ulaşmış direnişini izlerken matem tutanlar oldu. O gece matem tutanlar hala kendi gettolarında ‘kendilerinden çıkmamış askerin’ başarısızlığına hayıflanmaktadırlar. Elbette aralarından gerçekleşen bu vahşete tiyatro demeyecek kadar insanlığını, insafını ve vicdanını kaybetmemiş insanlar çıkmıştır ve bunların yeri elbette ayrı tutulmaktadır. Kanaatimiz istisnalar üzerinden değil, genele şamildir.

İşbu sebeple, devletten istediğimiz kılıcını daha hızlı ve gür bir şekilde kullanmasıdır. Uzun mu uzun yıllardan bu yana devletin içinde bazı kanser vakalarında görüldüğü gibi hiç habersiz(!) büyüyen ve bu büyümeye çanak tutan, hâlihazırda koruyan, bu süreci yavaşlatan güruhlara, hangi sivil ve resmi kurumda olursa olsun hiç acımadan, ‘neme gerek’ demeden karşı durmalı; Batı değerleri ve kahrolasıca reel politik dengeleri bir kenara bırakarak gereken her ne ise halkın arzu ettiği doğrultuda hakkaniyet ve ivedilikle yapılmalıdır.

Bu, her şeyden önce, 15 Temmuz ile her fırsatta dillendirilen o masum ve mazlum şehitlere, gazilere, arkalarında bıraktıkları yetimlere, öksüzlere, ailelilerine devletin ve devleti yönetenlerin boynunun borcudur!

Bıçak kemiğe dayanmamış, adeta milletin böğrüne saplanmıştır! Bu saatten sonra gösterilecek en ufak zafiyet ilerleyen yıllarda çok şeyin değil, belki her şeyin kaybedilmesine sebep olacaktır.

Son söz olarak, ‘şu aralar’ kamuoyunda pek dillendirilmese de AKP içinde gerçekleşecek FETÖ temizliğini de sabırla beklemekte olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 16 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
8 Ağu 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Fetö'den Kaçarken Mezhepsizliğe Tutulmak
f61eb6358019982f2f3deb63079f83601470655207

f61eb6358019982f2f3deb63079f83601470655207

Kaçıncı kez yazıyoruz. Yazmaya da devam edeceğiz.

15 Temmuz 2016 tarihi unutulacak, unutturulmaya cesaret edilecek bir tarih değildir.

O gece bütün kurumları yerle yeksan etmeye yemin etmiş, devleti onlarca yıl ‘kopyalamış’ ve tamamen ele geçirmeye hırsla çalışmış bir yapı, istiklalimize ve istikbalimize kastetmiştir.

Devlet, kuklacının elinde gerçekmiş gibi hareket eden kukla misali, bir kişinin ve zümrenin elinde paramparça edilmiş, milletin birbirini vurduğu bir sahneye döndürülecekti.

Çoğunlukla, daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha henüz delikanlılığa, genç kızlığı geçmemiş çocukları o tertemiz Anadolu İslam kodlarından ayırarak, bu çoğunluğa yakın muhtelif bir güruhu da teklif, tehdit ve şantaj ile bu menfur saldırının taşeron işçileri olmaya kabul ettirmiştir bu örgüt mensuplarına.

Yanıldığımız nokta şu belki de; bu insanların çok küçüklüklerinde bu örgütün mensuplarıyla tanıştıklarında zaman içinde nasıl bir dini tedrisattan geçmişlerdi? Ya da din diye ne zerk edilmişti zihinlerine?

Asrı Saadet’ten bu yana devam etmiş ve uygulanagelmiş Ehl-i Sünnet itikadi ve uygulamalarından ayrı olarak, ki bu yapı da kendilerini serpilmeye başladıkları ilk zamanlarda Sünni olarak nitelendiriyordu. Böyle nitelendiri(li)yordu da aslında nasıl sünniyiz denilerek bambaşka bir dini bakış açısıyla yetiştirilmişlerdir ve o menfur saldırının olduğu gece ‘müslüman kardeşlerinin’ üstüne zehir ve ölüm kusmuşlardır bunu bi düşünmek gerekiyor?!

Diyelim ki bu örgütün üst düzeyi, çıkış noktası ‘biz’lerden, ‘bizim’ içimizden diyelim. Böyle varsayalım. Yoksa hassaten o geceden bu yana bu örgüt hakkında denilegeldiği üzere asla ‘hain’lik yapmamıştır bu örgüt aslında. Hiç yılana neden zehir zerk ediyorsun denilir mi? Hiç bizden olmamıştır ki hainlik yapabilsin bunlar. O örgüt liderinin ne halt olduğu anlaşıldığından bu yana, o örgüt lideri ve aveneleri sadece kendilerine tevdi edilen ‘görev’lerini ifa etmişlerdir.

Bu yapının en başından bu yana çıkış noktası bizden değildi!

‘Batı’ idi! Batıl idi!

Hiçbir zaman bu toprakların insanı olmadıkları gibi, bu dinin mensubu da olmadılar.

‘Gavurların’ yüzyıllar boyunca uyguladıkları senaryonun bu devirdeki oyuncularıydılar o kadar.

İslamiyet, müntesiplerini her iki cihanda mutlu olabilmeleri için yaşantılarının her noktasında belli kaideler ile hareket etmesini uygun görür. Bu kural ve kaideler Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı ile Peygamber Efendimizden sonra bizlere 4 Hak mezhep imamlarımız ve Onların asırlarca devam eden talebeleri üzerinden gelmiştir ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Kendisine ‘Sünni’yim diyen bir Müslümanın 4 mezhepten birini tercih edip, mezhep kaidelerini birbirine karıştırmadan hayatına tatbik etmesi farzdır.

Bu örgüt, kabaca 40 yıldan beri mezheplerimizi topraklarımızda unutturmak istemiş; hümanizm, diyalog, dinlerin birlikteliği ve kardeşliği diye bu zehri vahşice her yere zerk etmeye çalışarak, maalesef Müslüman anne babaların çocuklarının bir kısmına kıymıştır.

Korkmamız gereken tam da budur vatanımız için. Yoksa Allah-ü Teâlâ’nın izniyle köklü bir devlet geleneğimiz olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar son 150 yıldır bu kök, devlet kademelerinde zayıf düşmüş ve belki tam olarak eskisi gibi hâkim olamamışsa da işleyişe, devleti bu örgüte teslim etmeyecek kadar da düşmüş olmadığı inancındayım.

Ki bu görüldü. 15 Temmuz ‘İşgale Hazırlık Harekâtları’nın karşılığında da bu millet ile neler yaptıklarını gözü biraz açık olan herkes görmüştür dediğimiz devlet aklının. İstihbarat zafiyeti neredeyse hiç olmamış, olması gereken kişiler ve kurumlar, olması gereken zaman içinde hamdolsun gereken cevabı vermiştir.

Ya bu ‘mezhepsizlik’ zehrine karşı ne yapacak bu millet? Sokağa çıkarak, tankların, kurşunların önüne göğsünü siper ederek hallolabilecek bir mesele değil ki bu!

Korkuyorum. Bu yapı her manada ve her yerde tasfiye edilirken, bu süreçle beraber bir boşluk bulan ‘mezhepsizlik’ önce devlette sonra da millette FETÖ terör örgütünün yerine, en hafif tabirle bir terör örgütü olarak değil fakat bir inanç olarak ikame olur mu ya da edilir mi diye?

Ve bu hal gerçekleşip zehir bünyeyi tamamen sararsa eğer, zannederim ki bir 36 yıl sonra tekrar silahlı bir darbe teşebbüsünde sokağa çıkacak adam bulun(a)maz endişesini taşıyorum.

Rabbimiz istisnasız hepimize acıdı o gece, merhametle muamele buyurdu.

İnşallah ‘başımızdan’ ayağımıza layık oluruz.

Zira, Ehl-i Sünnet bu topraklarda yalnız kalan garip bir çiçektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 19 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Ağu 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Fetö Mensupları Neden Tövbe Etmez?
78ee6bc5d4a26213cdd3e5b959051f3b1470302435

78ee6bc5d4a26213cdd3e5b959051f3b1470302435

Ehli Sünnet itikadına göre Peygamberler hariç hiç kimse günah işlemekten, kusurlu olmaktan masum ve masun değildir.

Bunu yazdıktan sonra devam edelim.

Son zamanlarda FETÖ olarak adlandırılan ve bir zamanlar “hepiniz oradaydınız ulan” diye mimleyebileceğimiz neredeyse her cenahtan kimsenin hizmet(!) hareketi diye isimlendirdiği oluşumun artık tamamen bir terör örgütü olduğu ortaya çıkmıştır. Buna da şükür! Nihayet!

15 Temmuz 2016 darbe (işgale hazırlık) girişiminden sonra yine ‘bizim’ dediğimiz kesimlerin içinden, hatasını anlayan ile hatasında ısrar edeni ayıracağız lafızları dillendirildi. Bir önceki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun da şöyle dediğini hatırlayalım: “Cemaat fabrika ayarlarına geri dönerse ilişkiler eskisi gibi olur.” mealinde bir şeylerdi galiba. Format C olur(muydu) mu bunlarda acaba?!

Yani ciddi ciddi hadi tavanını ve ortasını geçtik, tabanından halen tövbe-i nasuh edip, yıllar içinde bu dine ve devlete verdikleri tahribattan nadim olacak, pişman olacak insanların çıkacağından ümitli birileri.

Neden tövbe etmezler peki?

FETÖ’cülük, aynı Kemalizm gibidir. Yani 8 yıllık zorunlu eğitim başlamadan önce askeri okullar ve orada ‘beyin yıkama’ faaliyetleri nasıl işliyordu ise, aynısı ‘ışık evleri’nde tatbik edilmiştir.

Kişiler ve yerler farklı, sistem neredeyse bir fark görülmeyecek kadar aynıdır.

Sizi 12 yaşında daha neredeyse ergenliğe girmeden evlerine kabul ederler. Zaten televizyondan gözünü alamayan ve doğal olarak evladıyla ilgilenmeyen aileler için çocuğa bir rol-model gerekmektedir. İşte bu rol-model önce evlerine gittikleri, oturmasıyla kalkmasıyla, tebessümü ve tabii ki karşılıksız(!) ikramları ve ders çalıştırmaları ile abilerdir.

Seneler böyle geçer. Artık neredeyse kendi evinizde değil, onların evinde kalırsınız. Aile de buna pek itiraz etmez. Zira neden itiraz etsindir ki; namazında niyazında Allah rızası için evladının ‘yükünü’ alan Anadolu toprağından neşvünema bulmuş dürüst talebelerdir onlar.

Seneler böyle ilerlerken ‘ihsan üstüne ihsan’lar ile bu hizmetin(!) en tepesini elbette çoktan öğrenmiş ve bütün bu ihsanların onun sorgulanamaz hikmeti ve vesilesiyle ömrünüzün bereketi sayarsınız. Dönüp baktığınızda üniversiteyi onun sayesinde kazanmış, onun sayesinde rahat bir üniversite hayatı geçirmiş, onun sayesinde iş bulmuş ve devlete girmiş iseniz onun sayesinde yükselmiş, onun sayesinde evlenmiş ve hayatınızdaki her şeyi onun sayesinde kazanmışsınızdır.

Böyle böyle 12 yaşında adım attığınız cemaatte(!) 25-30 yılınızın geçtiğini düşünün. O yaştan itibaren bütün zihin yapınızın bu insanın ne derse, ne yaparsa muhakkak Allah-ü Teâlâ’nın rızası onunladır diye kodlandığını düşünün. Onun bir emriyle neler yapmazsınız; o gece gördük işte neler yapmayacaklarını!

Hal böyleyken kendimizi onların yerine koyup düşünmemiz gerekli. Sahiden tövbe ederler mi? Çok zor bile değil. Neredeyse imkânsız diyorum. Ahiretleri için kalplerini bilmem, haddime de değil fakat yaşadıkları bu hayat ve verdikleri tahribat, dinim ve vatanım adına onlara bir daha asla güvenmemem için yeterli bir sebep.

Hülasa, FETÖ terör örgütüne öyle ya da böyle bir yerden bulaşmış ve hala bir sebeple bağlılığı bulunan insanların pişman olması, tövbe etmesi bizce mümkün değildir.

Bu sebep itibariyle, bu insanlara hukuk kaideleri içinde ne yapılması gerekiyorsa adaletle fakat merhamet edilmeden yapılması bir daha böyle vahim neticeleri yaşamamamız için elzemdir.

Hani o meşhur meselin sonundaki gibi: “Sende bu kuyruk, bende bu evlat acısı varken, biz bir daha dost olamayız!”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Tem 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Darbe (İşgal) Teşebbüsü Tehlikesi Bitti (Mi)
083d3f6a05baa1d4ec6fd7ea53350c521469875633

083d3f6a05baa1d4ec6fd7ea53350c521469875633

Üzerinden iki hafta geçti.

Yatsı için camiye girerken köprülerin kapatıldığını okumuş ve işkillenmiştim. Yine de yanılıyorumdur diye düşündüm ve farzı kılıp bir daha telefonuma baktığımda artık bunun başlamış olan, o ana kadar ‘darbe’ diye düşündüğümüz bir hareket olduğuna gördüm.

Evimi, yani eşimi ve çocuklarımı hemen aradığımı hatırlıyorum. Memlekettelerdi ve ayrıydık. İlk kez ayrı kaldığımıza, bu hareketin sonucu bizler için menfi olursa bulundukları yer itibariyle pek sıkıntı yaşamayacaklarını, daha muhafazalı olacaklarını düşündüğümden çok sevindim.

Eşime aynen, ‘Fetullahçıların’ darbe yapmaya çalıştığını, gecenin sabahına ne olacağını bilmediğimizden evden dışarı çıkmamasını, çocukları çıkarmamasını ve eğer başarılı olurlarsa ülkenin içinde bulunduğu durumdan sebep bir müddet görüşemeyebileceğimizi, yanlarına gelemeyebileceğimi kesin bir dille ifade ettim. Zira bu hainlerin içinde bulundukları patolojik durumun farkındaydım ve benim gibi düz bir adamın dahi başına neler gelebileceğini, nasıl bir zulme uğrayabileceğimi az-çok tahmin ediyordum. Kısa konuşmama son verirken kendilerini Allah-ü Teâlâ’ya emanet ettim ve telefonu kapattım.

O geceye doğru ilerlerken içinde bulunduğum toplumdan beni ilk utandıran şey ise şu oldu. Cami çıkışı bu mevzuyu öğrendikten sonra sigara alıp ilk olarak ne olup bittiğini öğrenmek için eve gitmeye karar verdik arkadaşlarla. Peşi sıra uğradığımız her iki benzin istasyonunda da uzun kuyruklar oluşmaya başlamıştı. Evin önüne geldiğimiz zaman ise yanyana duran bankamatiklerin de aynı akıbete uğramış olduğunu gördük.

Kimse kusura bakmasın, ilk olarak benzin, nakit para veyahut benim göremediğim başka bir meta için oluşan kuyrukların bekleyenlerin hepsi ‘karşı’ mahalleden değil, ağırlıklı olarak bizdendi!

Evde televizyon olmadığından internet üzerinden açtığım TRT’de o uğursuz bildirinin arka arkaya okunduğunu görünce kanın beynime hücum ettiğini, elimin ayağımın titremeye başladığını hatırlıyorum. Bundan sonrası ise bu 15 gün içerisinde sadece 2 gece ara verdiğimiz ve ilk gece hariç diğer tüm gecelerde Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde tuttuğumuz nöbetlerdir… Rabbim cümlesinin kabul etsin.

Elbette ki bu bir ‘darbe’ girişi değildi. Darbeler tarihine baktığımız zaman darbelerin bir tekniği olduğunu görürüz. İnşaat yapmak gibi bir şeydir aslında. Basit, sıradan ve belli kuralları olan. Hükümetin yetkili olduğu ve toplumun diz bağlarının çözülebileceği stratejik birkaç yerin silahlı kuvvetlerce ele geçirilmesidir darbe. Hızlı, kesin ve bitirici.

15 Temmuz gecesi yapılmaya çalışılanın, ‘darbe’ yapmaya çalışanlarca kullanılan asker(!) türü ve onların elinde bulunan silahlar ve kullanış biçimleri başarılmak istenilenin bir darbe değil, iç savaş çıkarmak ve kısa-orta vadede ülkenin işgaline sebep olacak bir süreci hazırlamak olduğu açıkça görülmüştür.

Kendimize dönüp baktığımızda milletçe / devletçe bu bizim her darbe girişiminde olduğu gibi ‘bizden’ çıkan fakat bizden olmayıp ‘bizden olmayanların’ sınırsız destekleriyle gerçekleştirilmeye çalışılan açık bir darbe / örtülü bir işgal hareketi karşısında ilk zaferimiz. Sahiden öyle mi diye bir soru cümlesi koymak isterim buraya.

Bizim ilk tecrübemiz fakat onların hem bizde hem de dünyada gerçekleştirmeye çalıştığı ilk darbe girişimi değil. Yani karşımızda bu husus hakkında detaylı malumatı ve epey bir tecrübesi olan bir düşman ile karşı karşıyayız.

Düşünmeden edemiyorum, bu adamlar bu kadar tecrübeli ise, ki tecrübeli, bizim bu darbe (işgal) girişimi karşısında göstereceğimiz onlara göre müspet veya menfi tepkileri hesap etmemiş ve bizlerin göstereceği tepkilerin türevinin türevini almamış mıdır?

Bu düşünce, bu topraklarda yaşayan insanların duruşunu, ferasetini, cesaretini küçümsemek için yazılmadı elbette. Bizler gibi o gece sadece ilçesinin emniyet müdürlüğü önünde bu girişime karşı koyanlardan olmayıp hassaten kurşunların, topların, yazıya dökmek kolaydır ama ölüme karşı duran, ölümle burun buruna gelmiş ve içlerinden şehadet şerbetini kana kana içmiş o güzel insanların haklarını nasıl öderiz?!

Korkum sadece darbe diye yapılmak istenen vatan topraklarının işgaline zemin hazırlama girişiminin tam olarak meydanlarda nöbet tutan halkımızın anla(ya)maması ve yetkililerce anlatılamaması. Cumhurbaşkanımız bile ilk defa dün gece yaptığı konuşmada ‘işgal’ kelimesini kullandığına göre bir durup düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

Bu 15 gün içinde sadece 2 gece evinde geceleyen yüzbinlerce insandan biri olarak meydanlarda gördüğüm, ilk 3-4 günden sonra ‘işin’ sadece bir karnaval havasına döndürüldüğü, sanki her şey bitmiş gibi muzaffer bir komutan edasıyla nümayişler düzenlendiği idi.

İnsanlar sevinmesin mi, mutlu olmasın mı bu hainlik ilk etapta bertaraf edildiği, millet gözünü kırpmadan bu işgal hareketine dur dediği için diye ben de demeden edemiyorum. Fakat bir yandan meselenin ciddiyeti, diğer bir yandan bir arkadaşımın da dâhil olduğu ve zırh delici mermilerle neredeyse ailesinin cenazesini zor tanıdığı yeğeninin de bulunduğu yüzlerce şehidin acısının ve yaralananların hayatlarının 14 Temmuz gününde olduğu gibi bir daha devam edemeyecek olmasının burukluğunun var olması, bu rahatsızlığımı uygun zeminlerde dile getirmek mecburiyetinde bırakıyor.

Bu mevzu hakkında birkaç perspektiften olaya bakmak ve yazıya dökmek isteriz. Meydanlar için son söyleyeceğimiz şey ise, boş bırakılmaması ve insanımızın bir miktar daha vakur bir duruşla beklemesinin daha doğru olduğudur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
22 Tem 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

15 Temmuz 2016 Türkiye
44b6918fe45d9a08bdf5bb5d6c286ca41469202131

44b6918fe45d9a08bdf5bb5d6c286ca41469202131

Sadece şunu demek istiyorum,

BU BİR DARBE GİRİŞİMİ DEĞİL, VATANIMIZI İŞGAL HAREKETİDİR!

Selamlar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Haz 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Politika Değişikliği: Neden Olmasın?
ee7b250412a058b04f1390cf740ed7981467108934

ee7b250412a058b04f1390cf740ed7981467108934

Kemalizm’in bize öğrettiği, belleklerimize onlarca yıl işleye işleye betonlaştırdığı bir kalıp vardı.

Neydi o?

Dört bir tarafımızın düşmanlarla dolu olduğu. Ve güzel bir ırkçılık (milliyetçilik!) misali: Türkün Türk’ten başka dostu yoktur.

Yunanistan bizim düşmanımızdı. Suriye bizim düşmanımızdı. Irak bizim düşmanımızdı. İran, Ermenistan, Bulgaristan…

Düşmanlarımızın haddi hesabı yoktu yakın çevremizde.

Uzak olanları saymıyoruz dahi… Herkes kötü biz iyi idik. Bir de Türkün Türk’ten başka dostu yoktur diye öğretilen birkaç nesil, haritadan Tacikistan’ı göster deseler parmağıyla gösteremeyecek kadar da ilgi ve alakalı(!) Türki Cumhuriyetler vardı dostumuz sadece.

Kimdi bu etrafımızdaki düşman ülkeler? Küçümsemek için yazmıyorum fakat düne kadar birer vali ile idare ettiğimiz, bütün dert ve tasalarını tek bir vali az sayıda askerle çözdüğümüz yerler.

Bize Cumhuriyetle beraber ‘muasır medeniyetlerin’ temsilcilerine göbekten bağlı olduğumuz için düşman listesi de dost listesi de oralardan geliyordu.

Ama biz büyük devlettik!

Bu hükümet ile birlikte devlet son 10 yıldan bu yana özgün bir politika geliştirmek istedi. ‘Komşularla sıfır sorun’ diyerek neredeyse bazıları ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapacak seviyeye geldi ilişkilerimiz.

Fakat işte bu samimi milletlerarası münasebetler ‘ne kadar gücümüz var’ sorusunu görmemezlikten getirdi belki de.

Nasıl olduysa oldu ve bir bakıldı ki etrafımız yangın yeri kıyamet…

Her on yıl da bir darbe ile örselenmiş bu devlet, pek tabii ki demokrasi ve milli iradeyi dış politikasının ana unsuru haline getirdi ve ‘komşularla sıfır sorun’dan ‘komşularla kavgalı yıllara’ hiç istemese de evrilmiş oldu.

Dün itibariye Mavi Marmara saldırısından sonra ilişkilerin koptuğu İsrail ile yeniden ilişkilerin düzelmesi adına Türkiye’nin şartlarının tamamının kabulü ile bir anlaşmanın olduğu ve akabinde Cumhurbaşkanı’nın Rusya’ya düşürülen uçakları ve ölen askerleri için üzgün olduğu ve hatta bazı Rus kaynaklarınca telefonda Putin’den özür dilediği vardı mütemadiyen haberlerde. Geceye doğru Başbakan’ın Mısır’la da ilişkiler kurulabileceğini demesiyle, ‘gün artık bitsin ne olur, barışmayacağımız kimse kalmayacak’ yollu serzenişlere bile sebep oldu bu gelişmeler…

Filistin’i, kendi davalarını sattıkları, bu kadar hızlı dönüşleri olmaması gerektiği de, -çok afedersiniz- bu dönüşlerin tükürdüğünü yalamak olduğunu ve buna benzer müspet/menfi birçok şey yazıldı söylendi. Ve böyle diyenlerin çoğunluğunun dün İsrail ve ‘otorite’ güzellemesi yapanlar tarafından olması hadiseyi trajikomik bir hale sokmadı değil.

Ara bir paragraf ekleyelim buraya. Aslında şöyle de denebilir: devlet sıfır sorun derken de, kavgalı olduğu haldeyken de, dün itibariyle açıklamış oldukları bu politikasını neredeyse tam tersine değiştirirken de bağımsız politik kararlar almaya çalışmış olmasıdır. Zira bu hem içte hem de dışta bağımsız politikalarının hemen akabinde sadece dağda ikamet eden ve genel olarak yıllarca sadece provokatif eylemler üzerinden kendini tanımlayan örgüt, neredeyse bir iç savaş çıkarmaya yemin etmiş ve her ay mutat üzere sivilleri de hedef alan bombalama olaylarına başlamıştı.

Biz milletçe bu kadar duygusal olduğumuz müddetçe daha çok kaybederiz diye düşünmenin vakti gelmedi artık?

Devletlerin elbette bir duruşu ve ilkeleri olur fakat her şeyden önce devlet bir insan değildir.

Uluslararası ilişkilerde de dost-düşman kavramı yoktur. Çıkar ilişkisi vardır.

Büyük devlet madem düşman seçecektir, büyük olan devletler üzerinden, kendisine operasyon çekebilecek devletler üzerinden düşmanını seçer, ona göre pozisyon alır.

Çıkarları noktasında onlarla işbirliği yapar, gücünü bilir. Çıkarlarına ters düştüğünde ise ‘dur’ der, olacaksa tasmayı tutanla düşman olur; sonra ise yaptığı kıvrak manevralar kimseye eğreti gelmediği gibi birinci önceliğin ‘devletin faydası’ olması gerektiği de herkesçe aşikâr olur. 

İsrail ile anlaşmaya, Mavi Marmara mevzuuna, Gazze’ye, Filistin’e gelecek olursak…

Takkeyi önümüze alalım ve bir düşünelim samimi olarak. Biz burada devlet ilkeli ve kararlı dursun derken, 30 gün Ramazan ayında oruç tutmak zor gelirken, çoluğumuz çocuğumuz ona buna dudak büktüğünde dudak kenarından tebessüm edip kıyamazken, kış günleri 1 saat elektrik kesilse sövmediğimiz sistem / kurum bırakmazken Gazze’de/Filistin’de(İslam Coğrafyalarının genelinde) yaşayan Müslümanlar bu yazılanları misliyle senelerdir çekiyorlar. Biraz olsun toparlanmalarının, nefes almalarının kime ne zararı var? 

Biz Müslümanlar İsrail özelinde kâfire karşı, zalime ve zulme karşı buğz ederiz, duruşumuzu elbette değiştirmeyiz, değiştirmemeliyiz. Olması gereken de zaten budur.

Fakat devlet ‘faydacı’ olduğu sürece büyük devlettir. Güçlü devlettir.

Devletçikler üzerinden kendisine biçilmeye çalışılan rolü oynamaz. Her zaman nelere muktedir olduğunu ve amaçlarına ulaşabilmek için hangi merhalelerden ne kadar zamanda geçmesi gerektiğini hesap eder, o yolda sağlam adımlarla yol alır. Gerektiğinde dik durur, gerektiğinde taviz verir, taviz alır. Öyle bir vücut çalımları atar ki karşısındakileri dolap beygirine çevirir!

Yoksa kuru gürültüyle, asarız keseriz ile olsaydı nice birilerince cami avlularında davası güdülen devletçikler Cihan İmparatorluğu olurdu.

Son olarak, İngiltere günübirlik referandum sonuçlarıyla üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmadı, olmaya da devam etmiyor.

Bunu da not düşelim buraya.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Haz 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kandil'in Çağrısına Uy Savcının Çağrısına Uyma!
37657b35d29a7cd5472c6361c9874e2d1466707283

37657b35d29a7cd5472c6361c9874e2d1466707283

Bir ileri iki geri derken dokunulmazlık mevzuu bir neticeye ulaştı geçtiğimiz haftalarda.

Ne genel kurullar, ne kavgalar, sivil direnişler, havada uçan tekmeler, ‘teknik gelme sokak kavgasına gel’ denemelerinden sonra, dayak atanın attığı dayak, dayak yiyenin de yediği dayak yanına kar kaldı.

Hakkında ‘sıkıntı’ olan milletvekillerinin dosyaları savcılıklara ulaştırıldı ve pek tabii olarak öncelikle HDP’li milletvekilleri savcılıklar tarafından çağrıldı.

Evrensel hukuk sistemine canı gönülden bağlı birçok yazar-çizerimiz bu sürece itiraz ediyor.

Diyorlar ki, HDP’li milletvekilleri savcılık ‘davet’lerine büyük bir memnuniyetle iştirak ederse, ifadeleri alındığı gibi alelacele mahkemeye sevk edilecekler ve tutuklanacaklar.

Yok, bu davetlere, hani eş başkanları işkembeyi kübradan atarak meclis gruplarında efeleniyordu ya bizim korkumuz yok diye, gitmezlerse haklarında yakalanarak getirilme kararı çıkarılacakmış.

Ardından meclisi ‘basma’lar, evleri, işyerleri, parti binalarını altüst ederek yakalananların, yakalanma anlarında vuku bulacak olayların görüntüsü ülke kaldırır mı kaldıramaz mı bunun telaşındalar.

Mahkemeye götürülme anlarında nümayişler olacak ve polisin yani devletin yine ‘orantısız’ güç kullanması suretiyle hemen her gün oluşacak kargaşa ve kaos ortamı ve tabii ki bunların tek kare kaçırılmadan dünya kamuoyuna servis edilmesinin altından nasıl kalkacakmış bu ülke.

Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak her ne kadar terörle mücadele adına bunları yaptığımızı söylesek kime neyi inandıracağız derdine düşmüşler bizim özgürlükçü ve bağımsız gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız.

Değil 90’lara, buna benzer ‘demokrasi dışı’ görüntüler vermek suretiyle 90’ların bile gerisi düşecekmişiz.

Hükümetin icra görevini yürüttüğü, bir devlet kararı olan Barış Süreci ile icracılar yine devlet görevlileri üzerinden örgüt ile örgütün başı ile görüşmüşlerdi. Ya da adına her ne denirse denilsin, görüştükleri için ne vatan hainlikleri kaldı, ne haysiyetsizlikleri ne de bunun günü gelince hesabının sorulacağı ‘siyasi’ bir hareket olduğu.

Bu süreç devam ederken HDP’li milletvekillerine tüm kışkırtıcı söylem ve eylemlerine karşılık güzellikle “yapmayın, etmeyin, bakın nasıl güzel seyrediyor bu süreç. Siz de demokrasiden, siyasetten yana olun, bırakın böyle kışkırtıcı söylemleri…” mealinde uyarılar telkin edildi.

İcracı siyasiler, kendi oy verenlerinin büyük bir kısmını karşısına ve hatta onları kaybetmeyi göze aldı da, onlar o çok karşı olduklarını yemin billah söyleyerek ifade ettikleri emperyalizmin ikiyüzlü fakat sıcak görünen yüzüne güvendiler, sığındılar.

Ne oldu peki?

Devlet de bütün kurumlarıyla kenetlendi ve evlatlarını ailelerinin gözlerini önünde, evlerinde uyurken kalleşçe şehit etmeye başlamasıyla birlikte atıp tutanlarının akıllarını başlardan aldı ve hak ettikleri verdi. Hem örgüte ve hem de örgütün çok geniş bir kesimi kapsayan destekçileri ve sempatizanlarına.

Şimdi de diyor ki, meclis çatısı altında açıkça terörü ve terör örgütünü savunan ve eylemlerini öven milletvekillerinin yeri yok. Hani o değiştirmek istemedikleri anayasaya göre bu hallerinin ifade özgürlüğü ile açıklanamayacağını, bir suç teşkil ettiği söylüyor.

O zaman da korkacak bir şeylerinin olmadıklarını defaten söylemiş olan HDP’li milletvekilleri bu devletin meclisinin çatısı altına girmeye çekinmedikleri gibi yine bu devletin hâkimlerinin savcılarının karşına çıkmaya çekinmemelilerdir.

E zaten de korkacak bir şeyleri yokmuş! 

Şimdi ise, köşelerinden terör-ist sevicileri aklamak ve sözüm ona devleti oluşacak zor bir durumdan kurtarmak isteyen kahraman gazeteciler dönüp kendilerine bakmalıdırlar.

Devletin bir ümittir diye süreç ilerlerken yutkuna yutkuna ‘Ya Sabır’ çekmesini korkaklık zannederek her türlü küstahlığı yapan ve hatta suç işledikleri yakında ortaya çıkacağı kuvvetle muhtemel, aklamaya çalıştıkları ‘Sayın Milletvekillerini(!)’ barış için, kardeşlik için, çok sevdikleri ‘katılımcı demokrasi’ için uyarmadıkları, zorlamadıkları için aynada yüzlerine baksınlar da… var ise!

Millet de devletiyle aynı hissiyatı taşımaktadır artık.

Bu mevzu çok su götürmez. Devletimiz de gereğini hukuk kuralları dâhilinde, adaletli ve şeffaf bir biçimde yaparsa hiçbir şey olmaz.

Devlet ifade özgürlüğü ile terör destekçiliği arasındaki kırmızıçizgiyi pek bir kalın şekilde çizmeli ve önce dünya kamuoyu olmak üzere herkese bu hususta hukuk kuralları çerçevesinde en ufak bir taviz dahi gösterilmeyeceğini çok açık bir şekilde beyan etmelidir.

Devlet, herkese hakkını adaletle verdiği sürece büyüktür.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Haz 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Temmuz'da Bir Başkadır Gezi Akşamları
4809a2e52916a90699b8b28353232f711466597016

4809a2e52916a90699b8b28353232f711466597016

Piyasada satınalma işiyle uğraşanlar çok iyi bilir. Bu iş yapılırken gelen talepler çok açık ve net olmalı, istenilen malzeme ile ilgili ifadeler ilgili malzemeyi firmaya getirmekle yükümlü olan kişiyi şüpheye sevk edecek şekilde belirsizlik barındırmamalıdır. Öyle fayansın rengi kum rengi olsun, boyanın rengi deniz mavisi falan pek anlamsız ve itibar edilmemesi gereken sözlerdendir.

*

Temmuz…

Bir temmuz temennisidir almış başını gidiyor. Neyin temennisidir bu? Birincisi, asla demokratik yollardan bu memlekette iktidara gelemeyecek olanların, ağızlarından demokrasiyi düşürmeyenlerin darbe beklentisi. Genç subaylar rahatsız!

İkincisi ise memlekete nasır gibi yapışmış ve bir açıdan çok şükür sahiden kimin ne halt olduğunu ayın on dördü gibi meydana çıkarmış Gezi olaylarının bir tekrarı.

Birileri için gerçekten bir başka Ramazan geceleri bu sene…

Tekrar böyle bir projeyi hayata geçirmeye karar vermişlerse, meydana çıkacak oyuncaklar için günler geceler geçmiyordur gettolarında.

Birileri işyerini açamayacak ne gam! İnsanlar işlerine gidemeyecek, maaşlarını alamayacak, arada birkaç güvenlik görevlisi ile eline yakıcı, yaralayıcı, yerine göre öldürücü ‘hafif silahlar’ verilmiş çocuklar ya da gençlerden bazıları ölecek… Ne olmuş! Devrime elbet kurban gerek!

Her gün insanlar, özellikle dışarıda işi olanlar diken üstünde evlerine gidip gelecek. Makroekonomi bozulacak, insanlar işsiz kalacak. Neden olmasın!

Tüm bunlar olurken, bütün bu olanların tek sorumlusu tabii ki devlet, iktidar ve hassaten bir kişinin inadı olacak. Köşelerinde ilk Gezi olayları olurken kendinden geçip devrim coşkusu yaşayanlar, kararsız gibi durup işi demokrasiye vurarak yandan destek olanlar ve belli bir süre sessiz kalıp durumun nezaketine binaen ortada duran köşe yazarları ve bizzat bu vahim neticelere sebebiyet vererek piyon olmayı gönüllü kabul eden o güruh suçsuz, hatasız ve günahsız olacaklar elbette.

Şahsen ben bu işten artık fena halde sıkılmış bir durumdayım. Bir daha böyle bir kalkışma olursa ciddi manada her iki tarafın da kılıçlarını çekeceği kanaatindeyim. Bu tabii ki devlet ile ‘devrim’e kalkışanlar arasında olmayacak, devletlerarası bir karşılaşmadan bahsediyorum.

Bu şımarıklığa artık yeter!

Bu ülkede yaşayan ve kendini Müslüman olarak tanımlayan insanların çektikleri burunlarını geçmek üzere.

Dedelerinin babaları vatan için şehit olur, dedeleri Müslüman diye çekmediği kalmaz. Üzerine hocaları sürülür, asılır, kutsal kitapları yakılır, yok edilmeye çalışılır. Camileri yakılır, yıkılır, ahıra, pavyona çevrilir.

Bir oy hakkı vardır. O da beğenilmez. Her on yıl da bir sen bu işi bilmiyorsun diye darbe yapılır. Attıkları oy o kadar korkutur ki onları her defasında bir oradan bir buradan kimler gider kimler gelir darağaçlarında.

Bu insanlar kıt-kanaat geçinmeyi hayatlarına şiar edinmişlerdir zaten. Çok fazlasını ve ötesini istemezler. Bir ömrümü ve çocukları ve torunları hep memleketin içinde bulunduğu ve hiç sıyrılamadığı ekonomik krizler içinde, enflasyon canavarıyla yan yana büyümüş, yetişmişlerdir. Hiç de bir şey olmamıştır bir açıdan bakıldığında. Biraz da serdengeçtilerdir.

Aradan onlarca yıl geçti, sayısız sıkıntıya duçar oldu bu millet. Katılımcı demokrasiymiş, haklarmış, özgürlüklermiş diye diye ara ara çıkarttıkları hırgürün tek sebebinin bunlar değil, devlet yönetiminde bu milletin değerleriyle barışık olanların söz sahibi olmasındandır. Bu hak, hukuk, özgürlük ise hiçbir zaman nedense bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanların lehine olmamış, hep kendileri kendilerini ayrı konumlandırdıkları için deriz ki, ‘karşı’ tarafın lehine olmuştur.

Bu milletin değerleriyle barışık olanlar da, yine bu milletin artık bir gerçeği olmuş o kendilerince ‘çağdaş’ diye adlandırdıkları yaşamlarını yaşamak isteyenlerin tavuğuna dahi kış dememiştir. İleride denecek olması endişesi ise sadece kendilerinin işte Gezi gibi kaos ve kargaşa ortamında kullanılabilecekleri basit bir fanteziden ibaretten başka bir şey değildir.

Ve hala muhafazakâr cephede kalem oynatan liberal yazarlardan bazıları, temmuz ayı ile böyle bir ‘tehlike’den bahsetmekte ve illa ki iktidarı, iktidarını bu ülkenin ilerlemesi, ‘yürümesi’ için ne zihninde ne de yaşayışında hiçbir iyi niyet taşımayan insanlarla ve bu insanların iplerini tutanlarla uzlaşılması gerektiğini ‘ihtar’ ediyorlar.

“Katılımcı demokrasiyi sağlamaz, Taksim’e o kışlayı diker, camiyi açar, AKM’yi de yıkıp yerine sadece onların faydalanacağı bir yer olacak modern bir sanat binası inşa edecek olsan da sakın ha, hıııııı, bu ülke yönetilemez hale gelir de hem içeride hem milletlerarası arenada yine sen zora düşer, suçlu çıkarsın!” diyorlar. Tabii ki pek bir edebi bir biçimde.

Uzlaşılabilir, uzlaşılması, bir ortak nokta bulunmalı merhalesini çoktan geçmiş bulunmaktayız.

Terör örgüt(leri)ü ile kol kola değil, sarmaş dolaş gezen siyasi partilerden tutun, gazete(ci)lere, sivil toplum örgütlerine, kendini din adamı diye pazarlayan dinsizlere ve peşinden koşmakta ısrar eden ahmaklara ve nihayetinde bu insanların oluşturduğu ‘legal’ siyasi kuruluşlara oy atanlara rağmen kiminle neyi konuşup, kiminle uzlaşılabilir?

Devlet madem bir hukuk devletidir. Hangi anayasayı yaparsa yapsın ya da yapamasın bu kaide değişmeyecektir madem, o halde hangi siyasi, dini bir görüşe sahip olursa olsun herkesin istisnasız kanunlara şek ve şüphe götürmez bir şekilde uyacağı olabilecek en ‘makul’ bir tarzda kararlılıkla yine hukuk kuralları dâhilinde hiç acımadan gösterilmelidir.

Gezi olaylarından bir müddet sonra ODTÜ’nün oradan geçecek olan yol üzerinden bir operasyon denemişlerdi de hani bir adam çıkıp aralarında birkaç kelam etmişti. Fikir özgürlüğünü savunan ‘Gezici’ bir grup ise adamın üzerine yürümüş, adamcağız da o ortamdan uzaklaştırılmıştı. Ne kadar da haklıydı oysa söylediklerinde.

Ne diyordu o adam hatırladınız mı?

“Her şeye karşısınız siz de lan! …. Yol geçmesin iz geçmesin! Biz de bu mahallenin çocuğuyuz! Ben de bu mahallede oturuyorum! Hayırdır lan! Kimse bir şey demiyor, sustukça yürürüz, keseriz, asarız! Oğlum milleti azdırmayın! Milletin de boğazına gelmesin yani! …”

Efendi olun bu iktidardan başka bir şey görmemiş, yaşamamış çok bilgili(!) liseli çocukları kullanmayın!

İnsanların sabrını taşırmayın! Gidin o modern ve aydınlık gettolarınızda çağdaş içeceklerinizi için rahatlayın!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 May 16 02:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kanlı mı Olacak Kansız mı Olacak Müdür?!
bulut_sever_14May

bulut_sever_14May

Ben ana muhalefet partisi genel başkanı diye hitap etme lütfunda bulunacağım şahsın geçen günlerde sarf ettiği sözlere kızılmaması gerektiğini düşünüyorum. 

Ne demişti sayın olmayan genel başkan: “… Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net” 

Vay be! Nasıl bir başkanlıkmış bu yahu! 

Bu cümlesinden önce şöyle söylüyor kendileri, bir kişi konuşacakmış herkes susacakmış. Bir kişi konuşacak, hâkimler ona göre karar verecekmiş. Bir kişi konuşacak, milletvekili listeleri ona göre hazırlanacakmış. Ne kolaymış bu memlekette işkembeyi kübradan atıp tutmak… 

Böyle imiş getirilmek istenen başkanlık sistemi. 

Yani partisine öyle ya da böyle oy atanlar üzerinde zaten oluşturulmuş olan algıyı pekiştirmek istiyor sayın olmayan genel başkan. Böylelikle getirilmek istenen başkanlık sisteminin diktatörlük olduğunu ve partisine oy atan, büyük çoğunluğu “çağdaş ve moderen” seçmeninin, çoğunluklu olarak dini yaşama yakın ve muhafazakâr kesim olarak nitelendirilebilecek (ki aslında tamamen öyle değil, bir kompozisyondur bu kesim) devlet başkanına oy atacaklarca, halen yaşadığı o modern yaşamının bu vesileyle ortadan kaldırılacağını kan ve şiddet sopası ile seçmenlerinin zihinlerine bastırıyor. Bu zihniyetin kendi siyasi görüşlerine yansıması sanki tam manasıyla özgürlükçü, sınıf ayrımı yapmayan, anayasal sistemde tam bir kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş ve halkla bütünleşen bir şeymiş gibi bahsediyorlar ya işte komik olan da bu. Neydin ki ne olacaksın, ne yaptın ki yine gelsen ne yapacaksın diye sorarlar adama. Arşivler iyidir, diri tutar insanı. 

Çok şükür onların devri iktidarında yaşanılanlar bir yerlere yazılmış, çok şükür arşivler var da, diktatörlük nasıl oluyormuş iyice bir anlayabiliyoruz. Milletvekili cinayetlerini, halkı nasıl ezdiklerini, sömürdüklerini, hak ve adalet, vatandaş hürriyeti, basın özgürlüğü meselelerinde nasıl bir anlayışa sahip olduklarını ve süslü cümlelerinin ardından aslında halen neler vadettiklerini güzelce bir görüyoruz. 

Sene 9 Şubat 1925. Ardahan milletvekili Deli Halid Paşa TBMM’nin içinde sudan bir sebepten ötürü sırtından vurulur. İlk anda ölmediği görülünce ölmesi için elden ne geliyorsa yapılır ve dört gün sonra Meclis’in muhasebe odasında yatmakta olduğu ofis masasının üzerinde zatürreden ölür. 

Bu hususta İsmail Akbal, Siyasi Cinayetler kitabının 105. sayfasında şöyle yazıyor: “Cinayetin görünürdeki nedeni malul gazilerle ilgili bir kanun teklifi, gerçek nedeni ise Deli Halid Paşa’nın CHP üst düzeyi hakkındaki yoğun yolsuzluk iddialarından ötürü muhalif TCF’ye geçme niyetinde olmasıydı. 

Bak şu milletvekili adayları için yoklama yapıp da, özgür iradelerini kullanmak isteyen seçilmişlere kurşun sıkan özgürlükçü zihniyete… 

Bu ülkenin vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmayacağız diyen bu zihniyet, bu iktidar senelerince kendi yaşam standartları daralıyor iddiasıyla her yerde çığırtkanlık yapıp, ötekileştiriliyoruz diye bağırırken bakın ağababaları zamanında nasıl o “efendi” diye her yere yazdırdıkları milleti(köylüyü) nasıl aşağılayıp, ötekileştiriyorlarmış. 

Sene 1939’dur. Meclis kürsüsüne çıkan CHP Kütahya Milletvekili Besim Atalay, “Köylü ve fakir halk için ikinci çeşit (düşük kaliteli ve ucuz) ekmek çıkarılsın” der. (Hikmet BİLA, CHP 1919-1999, 91) 

Her sene ya doğum ya ölüm yıldönümü vesilesiyle ana ana bitiremedikleri yine kendi zihniyetlerinin neticesinde 30’lu yıllarda gerçekleşen içler acısı bir yaşanmışlıkta ise, Ankara’ya sazına tel almak için Ulus çarşısına gitmek isteyen Âşık Veysel’i polis, kıyafeti uygun olmadığı için geri çevirmiştir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Bunlar her vesileyle işçicidir, köylücüdür ya; her vesileyle aşağıladıkları bu zümreleri takiyyenin kralını yaparak dillerine pelesenk ederler ya, geçmişlerini bilmeden, bilenler özür dilemeden ve hala aynı zihniyette olduklarını inkâr eden bu zümre yine 30’lu yıllarda Ankara’da gördükleri köylü kıyafetli vatandaşları “bitlidir” diye zabıta marifetiyle zorla Karacabey Hamamına götürmüşlerdir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Yakın tarihimizde ise bu zihniyetin ülkenin içtimai, ekonomik ve diğer bütün alanlarında ilerleme hamlelerine köstek olmaya çalışmasına herkes şahittir. Şimdi başa dönelim. Bu şahsın kanlı cümlesine kızmamak gerektiğini düşündüğümü söylemiştim. 

Evet, kızmamak gerek zira bu şahsın kaosa ve teröre teşvik olarak nitelendirilebilecek söylemi aslında bu partiye oy atan insanların hatırı sayılır bir kısmının da düşüncesidir. Onların bu minvalde arzu ve isteklerine tercüman olmuştur. Onlar adına sesli düşünmüştür. 

Belki çoğunuz izlemiştir Dedemin İnsanları filmini. Filmin sonlarına doğru Belediye Başkan Vekili görevini icra eden sol siyasi görüşlü karakter 80 ihtilalini öğrendiği sabahın ilk saatlerinde bu durumdan sebep sigaraları birbirine kaynak yapıyor, sinir krizi geçiriyordu. Elinde sigara odada dolanırken odanın penceresinden çapraz evdeki muhtemelen sağcı karı-koca ellerinde Türk Bayrağı ile sokaklarda gördükleri askerleri neşe ile selamlıyor, lehlerinde tezahürat yapıyorlardı. Karakterimiz ise geçirdiği sinir krizinin sonucunda bu manzara karşı elinin altındaki kül tablayı onlara doğru savurarak evin camını çerçevesini indiriyordu. 

O birkaç dakikalık sahne aslında tam tersi gibi olmuştu gerçekte. O askerleri aslında hiç de önemsemedikleri Türk Bayrağı ile selamlamış olanlar/olacaklar yukarıda zikredilen zihniyetteki insanlardı/insanlar olacaklardır. 

Zihinleri, bu toprakların çimentosu olan değerlere karşı düşmanlık tohumlarının neşvünema bulmuş haliyle amansız kin dolu; bu zihni yapının değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez seçmenlerine ancak şunu diyebiliriz: 

Adam bulun başınıza adam, insan bulun!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
22 Nis 16 02:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Ehven-İ Şer Değil Neden O Halde?

Son birkaç yıldır dönüp dolaşıp, hiç dur durak bilmeden bu ülkenin altına pek açık bir şekilde hem kalbinden hem de zahirinden dinamit koymaya çalışanlar ile karşı karşıyayız.

Bu öyle bir hal ki, herkes görüyor fakat çok az bir kısmı durumu anlar gibi oluyor.

Ortada bir Recep Tayyip Erdoğan gerçeği var; bu gerçek ete ve kemiğe bürünmüş haliyle tam karşımızda, yanımızda ya da kendimizi nerede konumlandırırsak konumlandıralım duruyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Recep Tayyip Erdoğan, bu ülkenin bazı “vatandaş”larınca bazı tarihi şahsiyetlere “iman” ettikleri gibi “ebedi şef, milli şef, bütün özlü sözlerin membaı ve tüm anonim sözlerin babası” değildir.

Ayrıca, bu topraklarda yaşayan insanların “başöğretmen”i ya da inandığı din üzerinden söyleyecek olursak bir “din âlimi” , “şeyh” , “şıh” da değildir.

“Halife-i ruy-i zemin” ise hiç değil.

Allah-ü Teâlâ uzun ömürler versin, bir gün gelecek her canlı gibi ecel kendisini bulacak ve ebedi âleme intikal edecektir. “Hiç ölmeyecek mi bu insan!” diye diye beddualar okuyan din bezirgânlarının ve bu beddualara “âmin!” diyen akıl fukaralarının aksine ölümlüdür. Bazılarının diline pelesenk ettiği gibi sarayı falan da yoktur. “Ölüm hak, miras helal” kavlince, kendine ait olan dünyalıkları da nihayetinde kendisine kalmayacaktır. Sonu 8 ile biten bir yıl olacak olursa vefat yılı, vefatının ardından o 8 rakamı yan devrilip sonsuz işareti de almayacaktır.

Ne o halde?

Şu an bulunduğu yer itibariyle söyleyecek olursak, bu devletin en üst makamındaki insan. Makamı itibariyle aynı zamanda Başkomutan sıfatını taşımakta.

Aktif siyaset hayatıyla birlikte, hassaten İstanbul Belediye Reis’i seçildiği günden bu yana vatanına, milletine ve iman ettiği değerlere elinden geldiğince hizmet etmeye çalışmış bir insan…

Hatalarıyla, kusurlarıyla, yola çıkarken/yola devam ederken seçtiği insanları hatalı ve/veya doğru seçerek hizmet etme yolunda samimiyetle devam ediyor hâlâ.

Adam tutuyor. Güvendi mi tam güveniyor. Bu güvene karşı kaypaklık gördü mü kin güdüyor. Yaradılışı ve içinde büyüdüğü çevre böyle bir yapıda insan olmasına zemin hazırlamış nihayetinde.

Rakiplerine gelecek olursak, gelmeyelim aslında. Bu söze gelirken “rakip” dediğimi müşahede ediyorum… Parmaklarım sürçmüştür diye düşünüyorum.

Allah uzun ömür versin oturdukları koltuklara vicdan azabı gibi kurulmuş olan Devlet Bahçeli ve son ettiği küfürlerden sonra ismini yazmayı zül saydığım diğer bir varlık var. İşte olmuş olan ve elde kalan hepsi bu.

*

Geornalist’te bir seneyi aşkındır iyi-kötü bir şeyler karalıyorum. Oluyor olmuyor orasında da değilim. “Yazabiliyor” olduğum iddiasından ise çok uzağım. Karaladıklarımı okuma zahmetinde bulunan insanlarla sanki sohbet eder gibi cümlelere dökmeye çalışmak mutlu ediyor nihayetinde.

Devamını şöyle ifade edeyim. Gündeme ya da siyasete dair yazdıklarımın hiçbirinde ne “Ak Parti” dedim ne de “Tayyipçi / Reisçi” muhabbetine girdim.

Muhtelif yerlerde bunu yapanlar var elbette, olabilir. Bu hallerine saygı duymamakla birlikte, kimseyi bu sebepten ötürü tahkir etmeyi de hakkaniyetle bağdaştırmıyorum. Herkesin –ci –cu’luğu kendine.

Yani seçimlere girdiği günden bu yana her defasında bu şahsa ve partisine oy verişimdeki sebep çok açık ve net idi: şimdilik alternatifsiz oluşu ve Chp gibi bu memlekete virüs olarak sokulmuş bir partinin/zihniyetin karşısında duran/durabilecek olan tek parti olması.

Bunun dışında hiçbir bağlılığım, fanatikliğim yok. Bu siyasi yürüyüşe “dini” bir elbise giydirenlerden ise fersah fersah uzağım.

Bu düşünceler içerisindeyken geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanımız bir cümle buyurdu İslâm İşbirliği Teşkilâtı Zirvesi’ndeki açılış konuşmasında: “Mezhepçilik fitnedir. Ne Sünni’yim ne Şii, Müslümanım” diye.

Beni şaşırtmayan fakat sosyal medyada bu sözler üzerine hem lehte hem aleyhte fırtınalar esti. Bir de ben işin dini boyutuna girmeyeceğim tabii ki. Ne haddime!

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet tarihinde bu memleketin başına gelmiş insanlar arasında en çok hizmet eden insan olduğu kanaatini taşıyanlardanım.

Ama bir yerde yakın tarihimiz bu topraklarda yaşayan insanları öyle kavurmuştur ki işte en beğendiğimiz ve başımıza gelen en hayırlı ve etkili lider olduğuna inandığımız bir insan bile bir yerde geliyor böyle böyle diyebiliyor.

Şaşırmamak gerekiyor aslında. Kendisinin gençlik yılları ülkede dış mihraklı “dinde reform” olması gerektiği hainliği ile belki milyonlarca insanı peşinden sürüklemiş ve sürükledikleri insanların dünyalarını da ahiretlerini de harap etmiş Teymiyyelerin, Abduhların, Ali Şeriatilerin ve benzerlerinin ve ülkemizde bunlara her daim “soft” bakmış ve aslında peşlerinden gitmiş, gitmeye devam eden Karamanların bu topraklarda fırtınalar estirdiği zamanlarda geçmiştir.

Daha önce de ifade ettiğim üzere gençlik yılları 60 sonları, 70’ler ve devamında geçenler ve şimdilerde siyasette ve gazete köşelerinde olanlar halen bir “İran İslam Devrimi” hülyası gördükleri için zamanlarında, hep Ehli Sünnet sınırlarından aşıp karşı tarafa samimi gülücükler göndermişlerdir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ehli Sünnet Müslüman Zihniyeti” gelişimi de maalesef bu reformist ekollerin Müslüman gençlerin en heyecanlı zamanlarına denk gelmiş; o gençlerin hem kalplerine hem de zihinlerine çıkarılması zor bidat zehirleri zerk edilmiştir.

Bu ekoller ile hızlı ve heyecanlı yılları geçmiş ve gençlik yıllarından itibaren içinde bulunduğu siyasi görüş de bu Ehli Sünnet dışı yollara pek de mesafeli durmadığı içindir ki bu sözleri ne yazık ki diyebilmiştir.

Hüsnü zan etmek istiyorum ve fakat kalbimin bir yanı bu sözlerin sadece “siyaseten” söylendiği hususunda bana şiddetle karşı çıkıyor. Zira kalbimin o ağır gelen tarafı “her ne olursa olsun” böyle bir sözün söylenmemesi gerektiğini ihtar ediyor.

Üzülmüyor değil insan.

Neredeyse son yüz yılda hepi topu 3 tane bu memleketi düşünen insan gelmiş başımıza; yani o kadar güzel ve hayırlı icraatlar yaparken ve hatta bu icraatların isimlerine ömürleri süresince Ehli Sünnetin “Hizmetkârı ve Koruyucu” olmuş Osmanlı Padişah Efendilerimizin isimleri verilirken böyle bir sözün söylemesini içine sindiremiyor insan. Buyrun dün itibariyle Körfez Köprüsüne “Osman Gazi” ismi verildi, bir süre sonra açılacak olan 3. Köprünün adına ise Yavuz Sultan Selim Han’ın ismi verilmişti.

Her fırsatta ecdattan dem vuran bu zihniyetin yansıması en azından İran’ın Suriye’de son birkaç senedir oluk oluk masum ve hassaten mimleyelim “Sünni” kanı dökmesinden, buna devam ediyor olmasından sonra bu sözler denmemeliydi.

Sayın Cumhurbaşkanımızın sözlerine istinaden demek isterim; daha önce de samimi olarak bu sözlerinin manasına inanmış ise son yıllarda adına “Paralel” denen örgüte daha önceleri güvenmesi de ve onlar tarafından sırtından(vatanımızı sırtından) hançerlenmesi de sebepsiz değil.

Bu şekilde devam edilirse kanaatimiz, çok uzak olmayan bir gelecekte bu ülke, belki kendisi memleketin başında olur ya da olmaz bilinmez fakat gün gelir bu sefer de “mezhepsizler”in vatanımızı sırtından hançerlemesine şahit oluruz hep beraber.

Son olarak şunu da demeden edemiyoruz; “Vahdet” için değil fakat “küfre” karşı başka gidecek bir yer yok şimdilik.

Ne demiş şair:

“Herkesin bahanesi var, senin yok”

Ehli Sünnetin idrakini nasip etsin bu millete ve başımızdakilere Rabbim.

Her milletin bahanesi var, bu milletin bahanesi yok!

Bir “işte” daha son kez.

İşte öyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Nis 14:00

Vlad Emir

Puan: 1519

Cumaya gitmeden önce yazınızı okudum. Cuma hutbesinde 1. fitne olarak "mezhepçilik" gösterilince direkt yazı aklıma geldi. Cumhurbaşkanı'nın İİT'deki sözlerinin sadece siyaseten söylenmediğinin kanıtı bugünkü cuma hutbesidir diye düşünüyorum.

Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
14 Mar 16 05:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Sözlükten Gezi'yi Çıkar İngiliz Yaz

Ne Gezi’ymiş be!

Herşey Gezi olaylarıyla başladı…

Meşru hükümetin meşru hakkını kullanmak istemesini bahane edenler, ‘diktatör’ yaftasını vurarak önce masumane gözüken protesto gösterilerine başladılar, sonra ise masumlukları kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerine dönüştü.

Bu hallerden sonra ülkeyi batırmaya yönelik her ne yapıldı ise, tam da bu Gezi olaylarındaki sebep/bahane kullanıldı.

Ardından bu topraklarda yaşayan insanların (maalesef) gönlünde taht kurmuş bir dini(!) organizasyon, bu sefer de ‘adam devşirme’ kaynağı dershanelerini bahane ederek ‘diktatöre’ karşı gelme sebebini buldu. Sonuç çok şükür; takke düştü kel göründü.

Sonrasında, burada da “Ne 7 Haziranmış be!” demeden edemeyeceğim. İnsanın ayağı sendelememiş olsun öyle ya… Sıra sıra terör saldırıları artan oranlı başladı hem de. Hem de en aşağılık biçimlerde. Bu topraklarda yaşayan insanlar için her daim hassasiyet barındıran kadınların, çocuklarının yanında, gözü önünde.

Peşi sıra patlayan bombalar… Siyasi görüşü ne olursa olsun ölen onlarca insanın yanında, hiç günahsız, sen, ben, komşun yani, belki bir yakının… Arda kalan aileleri, tahayyül edilesi değil.

Şimdi sorsan iktidardaki zihniyeti beğenmeyen kişiye:

“Etrafımızda ve içimizdeki yangından sen de memnun değilsin, ben de. Ne olsun isterdin ki? Hem içeri için hem de dışarısı için bu ülkeyi yönetme gayreti içinde olanlar hangi politikaları benimseyip uygulasalardı ki?

Şimdi diktatör dediğiniz bu insanlar, sahiden diktatör olan, küçük bir zümre hariç halkının tamamına senelerdir kan kusturan, o çok sevdiğimiz özgürlüklerden biraz da kendileri istedi diye hiçbir insani hassasiyete bakmadan o çok sevdikleri halklarını katleden ve katledilmesine destek vermesi için her daim inandıklarını iddia ettikleri İslam dininin düşmanı olmuş devletlerin desteğini isteyenlere karşı ‘iyi yapıyorsunuz, bizim kapı komşumuzsunuz, sizdeki yangın bize de sıçrar ama varsın sıçrasın, bizim ne işimiz var sizin bu meselenizle’ mi deseydi?

Kürt meselesinde, yıllardır Kürt gerçeğini inkâr edenler gibi bu insanlar da inkâr yoluna mı gitseydi? Askerin, polisin yani güvenlik güçlerinin tamamının her daim hazır ve yeterlilikte olması için çalışmasa mı idi? Bir zamanlar yoluna güller serptiğiniz fakat şimdi sizce hükümet yardakçısı olan ordu komutanları, 90’larda olduğu gibi 20’sinden yeni gün almış ve terör bölgelerine gitmeden önce 20 tane mermi atmamış gencecik askerleri, teröristliği meslek edinmiş teröristlerin karşısına çıkarmasına devam mı etseydi? Arada bir de birkaç sorti, birkaç senede bir de 25-30 şehitli, bu rakamdan daha az fakat söylenmeyen karşı zayiatlı sınır ötesi operasyonlar da yapmaya devam etselerdi tadından yenmezdi kurmaylarımız değil mi? Bir de bildiri falan okumaya devam ediyorlarsa eğer, kaymaklı ekmek kadayıfı. Küçük dünyamızda çok mutluyduk değil mi, etliye sütlüye karışmadan.” diye denilebilse, sorulabilse keşke…

Şimdi bakın, dün itibariyle yine bombalı terör saldırısı oldu. Yine Ankara, yine başkent.

Aslında tablo çok net; öldürmekle dize getiremeyeceklerini bildikleri için, dört bir yandan bu tür terör saldırılarıyla ve hem de ısrarla aynı yer seçilerek; Ankara Ankara olmaya başladığı için, bunun gayretinde olmaya çalıştığı için, bütün ülke insanın kalplerine korku salmaya çalışıyorlar.

Bu ülkede aklı başında her insanın kabul ettiği üzere Kürt meselesi diye bir meselesi yoktur, daha önce dile getiril(e)memiş olsa da hep böyle olmuştur. Terör örgütü meselesi vardır ki ve artık bu bizim iç meselemiz de değildir. Suriye meselesi ise aksine tamamen bizim iç meselelerimizden biridir.

Hâlihazırda dünyadaki muktedir güçlere bu durumları farklı platformlarda gizli ve açık, sözlü ve yazılı, kriz bölgelerinde ise örtülü ve aleni askeri ve istihbari eylemlerle gösterdik, göstermeye de devam ediyoruz. Bizi hiçe sayan oldubittilerle oturduğumuz yere oturmayacağımızı, artık bize yazılan rolü oynamayacağımızı çok açık bir şekilde muhtelif zamanlarda anladıkları dilden anlattık.

Bu anlatışlarımıza cevapları ise Gezi ile başlayan süreç oldu ve bu süreç hararetle devam ediyor. Paraleliydi, medyasıydı, meclisin içine kadar girebilecekleri özgürlüğü kazananların teröre destekleriydi, silahları tamamen bıraksalardı ‘her şey çok güzel olacak’ken, bırakmayan terör örgütüyle devam ediyor.

Komşu ve bu komşu devletlere uzaklardan gelip müdahil olan devletleri ise saymaya dahi gerek yok.

Sonra dönüp dolaşıp mevzu tarihi hakikatleri çorba yapışlarına geliyor. Abdülhamid Han’ı çok sevdiklerini iddia edenler daha geçen gün o Büyük Padişah’a kaleminin sanatını(!) konuşturarak ince ince ağız dolusu hakaretler eden Akif’e methiyeler düzüyor.

Ondan önce ise koca koca gazetelerin kocaman köşelerinde yazan İslamcı Ablalardan biri geliyor, İngiliz’in vali atadığı ülkenin başbakanının tesettürlü bayanların tokalaşmamasına duyduğu saygıdan dem vurarak ülkemiz bir kısım ‘İslamcı’ erkeklerine misal gösteriyor.

Eyvallah hanım abla da, bunların ve ağababalarının Müslüman coğrafyalarının tertemiz Müslüman kadınlarına ettikleri namussuzlukları da yazaydın ya yakışıklı başbakanın kadrajlar önünde toka yapmadığı reklamını yapmadan önce. Doğru olanı söylemek, göstermek için başka bir yol bulunamadı mı acaba köşelerinde.

İngiliz adamın gözünü böyle boyar. Bu dünyada sıkıntı çeken her Müslümanın çektiği sıkıntıda aslan payı bunlara aittir de hiç adını duyurmazlar. Bir de bilmeden reklamını yaptırırlar.

Varsa yoksa Amerika, İsrail; şimdi de Rusya, Almanya.

Yani, terör değil, İngiliz!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Nis 12:12

Sıla Münir

Puan: 1346

Merhaba Müsemma hanım, siz belki yazara sordunuz fakat paylaşmadan edemedim : Sorunuzun cevabını bu linkte bulabilirsiniz belki; http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=539 Selamlar...

29 Mar 01:32

Ben bir noktaya takıldım: futbol kültürüne göre aynı anda hem Fener'i hem Galatasaray'ı tutamıyoruz galiba ama; aynı anda hem Abdülhamit'i hem Akif'i sevme/saymakta ne gibi sakınca oluyor?

Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz

Yine tarihin tozlu sayfalarına gidelim ve gündemin sıcaklığına tarih perspektifinden bakmaya gayret edelim.

I-

Sene 1897…

Milliyetçilik ateşinin tüm dünyayı ve hassaten Osmanlı’yı kasıp kavurmaya devam ettiği yıllarda Osmanlı-Rus Savaşı’nın neticesinde Berlin Antlaşması’na müteakip Yunanlılara bazı yerler verilmişti.

Bu yerlerle yetinmeyen Yunanlılar, daha fazlasını istedikleri için Osmanlı sınırları içinde bulunan Rumları devamlı surette Osmanlı’ya karşı kışkırtıyordu. Tahammül sınırları aşan bu kışkırtmalarının ve Büyük Devletler’in bu duruma son vermeleri adına sessiz kalmalarının sonucunda Osmanlı 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti.

Yunanlılar Osmanlı’nın içinde bulunduğu sıkıntılı durumun ve milliyetçilik cereyanının heyecanı ile savaşın başlarında Osmanlı ordusuna mukavemet edip, diğer Balkan ülkeleri ile anlaşarak Osmanlı’nın zor durumda kalacağı başka cephelerin açılmasını sağlayarak savaştan galip çıkacağını düşünüyordu.

Savaş daha başlarda Edhem Paşa komutasındaki ordunun muvaffakiyeti ile ilerledi. Ardından II. Abdülhamid Han’ın emriyle yıldırım harekâtı gerçekleştirilerek Atina sınırlarına kadar gidildi.

Bitirici vuruş için her ne kadar Atina’ya girilmesi Padişah’a arz edilmişse de, Rus Çarı’nın II. Abdülhamid Han’a bizzat özel ricası üzerine bu durum gerçekleştirilememiştir.

Hem diğer Büyük Devletler’in hem de diğer Balkan Devletleri’nin desteğini alacağını zanneden Yunanistan ağır bir yenilgi almış ve savaş 20 Mayıs 1897’de mütareke yapılarak sonlanmıştır.

II-

Birazdan bahsedeceğimiz tarihi vaka ise bir üstteki savaş ile birebir ilgili aslında.

Rumlar ve Türkler arasındaki ihtilaflar her zaman Türklerin zayıfladığı anda, Rumların Türklere katliam yapması ile neticelenmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’da bu katliamların devam etmesi sonucu gerçekleşmiştir.

Yine bu savaştan önce onlarca ‘diplomatik’ görüşmeler yapılmış ve hâkim devletlerce hep bir bahane uydurularak ‘Müslümanların’ katlinin durmasına dair kalıcı bir çözüme gidilememiştir.

Nihayet herkesin malumudur: ‘Ayşe Tatile Çıksın’ parolası ile birinci harekâtın devamında ikinci harekât düzenlenmiş ve adada Türklerin katlinin durdurulması adına nihai bir sonuca varılmıştır.

*

Muhtemeldir ki, o yıllardaki ‘muktedir’ devletler belki Osmanlı’nın Yunanistan ile savaşından yenilgi ile çıkacağı tahmini ile tepkisiz kaldılar. Zaten sonra görülüyor ki, ‘bir vesileyle’ Osmanlı’nın ilerlemesini yine ‘masada’ durdurmuşlardır.

Aynı durum, bir benzeri olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da görülüyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır mağlubiyet ile çıkan ve akabinde inkılâp (devrim) diye diye bütün geçmişi dumura, milli teşebbüs hamleleri ise ülke içindeki işbirlikçileri ile akamete uğratılmış Türkiye’nin bu savaşla ağır bir hezimete uğrayarak yerini ve haddini bileceği sanılmıştır.

*

Yunanistan ve Kıbrıs savaşlarından sağlam dersler çıkarmışa benziyor Batı. 11 Eylül saldırısından sonra Türkiye’nin uzaklarından başlayıp, yavaş yavaş Türkiye’yi çevreleme gerçeğine dönüşmüş ‘Arap Baharı’ adı altında kısmen ‘düşük yoğunluklu sürekli savaşlar’ nihayet meyvelerini veriyor sonunda.

Yıllarca ‘demokrasi, özgürlük, insan hakları’ diyen ve bütün dünyanın gözlerini bu mefhumlarla pek ilgiliymiş gibi boyayan Batı; son yıllarda gülen gözlü ‘sisi’li fotoğraflarıyla ve sadece Suriye’nin sınırları içinde değil, Suriye’deki katliamlardan kaçmak isteyen insanlara da gösterdikleri ‘ölçülü tepkiler’ ile gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu.

*

Bir abimiz anlatmıştı bir gün. Ona da doktor bir arkadaşı anlatmış: “Hangi ilacı kullanırsak kullanalım, kanserle savaşması gereken sağlıklı hücrelere, kanserli hücrenin vücuda düşman bir yapı olduğunu anlatamıyoruz. Kendisini yok edecek zararlı yapının kendinden bir parça olduğunu düşünüyor.”

Kutuplaşma ve diktatörlük saçmalıklarını bu ülkeye yapıştırmaya çalışan içimizde ve bizdenmiş gibi görünen insanların varlığı da kanserli bir bünyeye benzemiyor mu?

Hangi kanun çıkartırsak çıkaralım, sadece kendilerine şamil olan evrensel hukuk sistemi oluşturmuş ‘Batı’ prangasından her manada kurtulmadıkça içimizi temizlemekte başarılı olamayacağız gibi geliyor.

*

Konu savrulmadan...

Batı bu sefer bir hata daha yapmak istemedi. Türkiye, ‘bıçak kemiğe dayandığında’ hiçbir tehdit ve irade dinlemeden yapacağı askeri bir harekâtı önlemek adına hem toplumun farklı kesimlerinden, hem yıllardır uğraştığımız terör örgütü ile ve hem de ‘büyük devletler’in sınırlarımızdan ve sınırlarımız dışından kurduğu kumpaslar ile cendereye alınmış durumda. Zira biliyorlardı ki, ne kadar kaldığı belli dahi olmayan, yüzbinlerce insanın ölümüne ve yerini-yurdunu terk etmek zorunda kalmasına sebep olan zalim Esed’in ordusu birebir bizimle asla baş edemezdi.

Ülke içindeki terör meselesi, ülke dışından terör tehdidi, mütemadiyen patlayan bombalar, sivil-polis-asker kaybedilen yüzlerce can, bunun yanında Rus (Batı) destekli kapı komşumuz olan savaş, savaşa girme ihtimali ve vatanseverlik ile ülke menfaatleri…

Türkiye, son kertede her şeye rağmen müdahale eder mi?

Eder!

Bu saatten sonra zor fakat hakiki bir ihtimaldir bu.

Bedeli de bu topraklarda yaşayan Ehli Sünnet Müslümanlarda mahfuzdur!

Allah encamımızı hayreylesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Akademisyenmiş de Barış İstiyormuş!

Nasıl bir memlekette yaşıyoruz bazen gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Üzülmemek elde değil.

Kutsalımız çok fazla. Hassaten meslek gruplarının kendilerine atfettikleri kıymet inanılır gibi değil. Kibirli oluşları da cabası!

Bir-iki gün oldu olmadı, “Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifi öncülüğünde bir araya gelen; bu ülkenin üniversitelerinde ders veren ve doğal olarak bu ülkenin vatandaşı olmaları hasebiyle, her vatandaş gibi, bu ülkenin menfaatlerini koruması gereken, ‘biliminsanı’ olmaları sebebiyle de eleştirel fakat hakkaniyetli olması beklenen binden ziyade akademisyen evlere şenlik olmayan, ihanetin ve devlete yapılabilecek hainliğin en hakiki motiflerini taşıyan bir bildirinin altına imza attılar.

“Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” diye girizgâh ile başlıyor altına imza attıkları bildiri. Birkaç aydır ülkemizin doğusundaki bazı yerleşim bölgelerinde ortaya çıkan ‘öz yönetim zırvası’ sebebiyle devletin güvenlik birimleri sivil halk, hani o zamanında bunlarla aynı düşünceleri paylaşanların dizileriyle, filmleriyle, darbelerinin akabinde paşalarının karşısında el pençe divan durduktan sonra her manada aşağıladıkları o sivil halk zarar görmesin diye, sokağa çıkma yasağı ilan ederek güvenlik operasyonları yapıyorlar. Elbette bunun sebebi, sokağa çıkma yasağının sonucunda sivil halk ile teröristlerin ayırt edilerek masum insanların bu operasyonlardan en az zararı görmesini sağlamak. Zira o bölgelerdeki teröristler muhtelif şekillerde sivil halkın arasında saklanabilmekte. Lakin her dedikleri sanki (onların retoriğiyle yazalım) haşa ‘Tanrı buyruğu’ gibi olan bu bildiride imzası bulunan akademisyenlere göre devlet sistematik bir biçimde orada yaşayan halkı “fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte” imiş. Güvenlik güçlerinin onca özenine ve yardımına rağmen hem de.

Terör örgütü mensupları hendekler kazarak, keskin nişancı silahlarıyla, pusu kurarak çarşıda-pazarda ya da evinden çıktığı gibi çoluğunun çocuğunun gözleri önünde katlettiği polisler ve askerler herkesin gözünün önünde olduğu halde devletin “yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir” olduğunu yazmışlar. Kurşun sıkıldıkça, bombalandıkça ne yapacaktı güvenlik birimleri, öpücük mü gönderecekti, gül mü atacaktı üzerlerine teröristlerin!

Bu insanlar (insan dedim!) ikiyüzlü de değil, ne oldukları gerçekten belli de, belli değil. Hiç utanmadan, ilgili bölgelerde gerçekleştirdiği operasyonlar sırasında güvenlik birimleri sivil halka zarar gelmesin diye azami gayret sarf ederken, bir de ‘soykırım’ demeye cesaret edememiş olsalar ki, devletin teröristleri ‘etkisiz’ hale getirmesine “bu kasıtlı ve planlı kıyım” diyebiliyorlar barış için bildiri dedikleri paçavranın içinde.

Bir an önce ‘müzakere koşullarının hazırlanmasından’ dem vuran akademisyenler ‘Barış Süreci’ devam ederken hem hükümeti hem de devleti ‘vatana ihanetle’ suçladıklarını unutmuşlar belli ki. Şimdi eline silah alıp polis-asker öldürüp hendeklere bomba döşeyen PKK’nın gençlik yapılanmalarındakilerin birçoğu, Barış Süreci devam ettiği sırada en ufak bahaneyle örgüt tarafından polise-askere taş attırılan çocuklardı. Peki, şimdi akademisyenliklerinin artistliğini yapan bu güruh o zamanlar bu çocukların terör örgütünün elinde ‘palazlanmamaları’ için ne yaptılar? Mesela hangi bildiriyi yayınladılar? Nasıl bir sosyal projenin uygulanması için ön ayak oldular?

Sizin İttihad ve Terakki’den uzanan tek parti rejiminiz değil miydi, Müslümanından, o çok sevdiğinizi iddia ettiğiniz (ki onların da birçoğu ne yazık ki katillerine âşık!) Alevi’sine, Kürt’üne ve diğer kendi rejiminiz ve diktatörlüğünüz için tehlike gördüğünüz herkesi ve her kesimi ezip geçen! Hiç çekinmeden tornistan yapıp bu vatanın Alevi vatandaşlarının, Kürt kökenli vatandaşlarının hakkını hukukunu biz savunur ve koruruz diyorsunuz ışıklar içindeki sözde aydın kibrinin esiri olmuş kafalarınızla!

Bir de utanmadan “…bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, …” dememişler mi, Allah bu devleti yöneten seçilmişlere de atanmışlara da, ismi bilinmeyenlerine de sabır ihsan eylesin. Devlet gerçekten kabul etmekte zorlanılacak bir biçimde çok iyi sabrediyor son olarak akademik(!) çevreden gelen teröristi ve terör örgütlerini savunma ve güzellemelere.

Aklınız neredeydi bir zamanlar, desen boş bunlara… Bunların ipi de kökü de dışarıdadır. İşte tam da bu sebepten bu insanlar, tarihin hakikatten başka bir şey bulunmayan sayfalarında ‘vatansız’ olarak yazılmaya mahkûm olacaklardır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Oca 18:51

Kadir Kol

Puan: 12

Bir takım aldanmış, aldatılmış, aldanmaya/aldatılmaya gönüllü ve satılmış zevatın eylem ve yaklaşımlarına hayret etmek Anadolu coğrafyasının bize aşıladığı naiflikten olsa gerek. Her kesim kendi karakterinin gereğini yapmıyor mu?

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Özkök'ün Fetvası Rol-Modellerden İslamcı Gençliğe

Bir gün gelip Diyanet’i savunacak birkaç kelam edeceğimi hiç düşünmezdim. Pekâlâ, Diyanet’in her dediği yanlış olmasa da, içinde barındırdığı Ehli Sünnet dışı ekoller ve buna mukabil verilen fetvalar hiçbir zaman Diyanet’in yanında ol(a)mayacağımın bir ölçüsü olmuştur.

Bugün (07.01.2016) Perşembe ve günün köşe yazarlarına göz gezdirirken yine Ertuğrul Özkök’e gözüm ilişti. “Hadi o konuşuyor siz niye susuyorsunuz” başlıklı yazısında Diyanet’in bir fetvasından bahsediyor.

“HEPİMİZİN, bu ülkedeki bütün Müslümanların Diyanet’i buyurdu… Hem de 21’inci yüzyılda buyurdu…” diye bu yüzyıla, zamanın şartlarına uygun fetva verilmesi gerektiğini üstü örtülü ifade ederek devam ediyor sosyoloğumuz. Özkök’e göre fetvanın bir cümle ile özeti şu: “Nişanlı gençler bile yan yana olmayacak, baş başa gezmeyecekmiş…”

‘İslamcıların’ kıymetli ablası Sibel Eraslan’a sesleniyor sonra, “Sen niye susuyorsun Sibel Eraslan” diye. Yazdığı bir romanından dem vuruyor, susmasın, itiraz etsin istiyor.

Buradan, (Ya Rabbi sen sabır ver! BS.) caz müziğini sevdiğini, dünya edebiyatına vakıf olduğunu ve giyiminden kuşamına estetik kaygılar güttüğünü ve illa ki ‘İslamcıların’ rol modeli(!) olduğunu söylediği Nihal Bengisu Karaca’ya topu atıyor: “Yok mu edeceğin iki kelime…”

Yetmiyor Özkök’e daha. Buradan da, AKP’li belediyelerin olduğu bölgelerde çoğunlukla (istisnaları hürmetle tenzih ediyoruz) pek muhafazakâr, çok mütedeyyin; ‘altı şişhane üstü tophane’ olan, kelimenin tam manasıyla ‘sıkmabaş’ kıyafetleriyle parklarda kızlı-erkekli arzı endam eden mutlu kalabalığa dönüp geliyor: “Siz niye bu kadar sessizsiniz…”

Son iki paragraf arasında, “Kızlı-erkekli oturan, başörtüsü ile örtüsüz arasındaki Berlin duvarlarını yıkmış…” ‘At Pazarı’ gencecik ahalisine de bir selam çakıyor Özkök. Yazmadan geçmeyelim.

Özkök’ün dediği ortada.

Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’nun, “Nişanlıların rahat görüşebilmek için nikâh kıymaları uygun mudur?” sorusuna verdiği cevabın başlangıcında, nişanlıların mahremiyet ölçülerini gözeterek birbirlerini yakından tanımalarında bir mahsur yoktur diyor. Hem aileleri hem de evlenecek çiftlerin selameti açısından fetvaya kaynak göstererek şöyle devam ediyor: “Fakat nişanlıların flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları, dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, el ele tutuşmaları ve benzeri İslam’ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları gerekir (Tirmizi, Fiten 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 310,311, no: 176).

Sosyolojik bir probleme işaret etmiş Diyanet. Günümüzde bazı gençlerin velilerinin iznini alarak ya da velilerinden habersizce ‘dini hassasiyet’ gözeteceğim bahanesiyle bazen isteyerek bazen de istemeyerek nefslerinin arzu ve isteklerini yerine getirdiklerini ve bu durumun hem aileler hem de evlenecek gençler açısından mağduriyetler oluşturduğuna dikkat çekmiş. Nihayetinde bireylerin mağduriyetlerinin artmasından mütevellit, bu durumun toplumsal bir mesele halini aldığından/alacağından dem vurmuş.

Gelenek ve göreneklerin “dini kaideler”in yerini almadığı Sünni inancı kabul etmiş ailelerde bu durum nasıl olmaktadır?

Hayatının her bir alanını İslam dininin kural ve kaidelerine uydurmaya gayret etmiş Müslümanların evlilik sürecinde de bu hassasiyetleri ‘âlem ne der’in önüne aldıkları şüphe götürmez bir gerçektir. Zaman geçtikçe toplumda din diye yer etmiş adetlerin dışında kalarak inançlarının emrettiklerini bu hususta da uyguladıkları, her ne kadar az kalsa da, halen görülmektedir.

Ehli Sünnette evlenecek gençlerin aileler görüştükten sonra taraflardan birinin küçük ya da büyük bir aile bireyinin yanında, rahatça konuşabilecekleri uygun bir ortam ayarlanarak görüşmeleri hem haklarıdır hem de görevleridir. Bu hak ve görev birbirleri için uygun olup olamayacaklarına karar verecekleri bir merhale olup aynı zamanda toplumsal anlamda sağlıklı ve mutlu ailelerin teşekkül etmesi için de bir zorunluluktur.

Bazı İslam coğrafyalarında “baba ne derse olur, aileler ne karar vermişse kız/oğlan kabul etmek zorundadır…!” gibi aşırı uygulamalar İslam’da geçerli değildir. Evlilik akdi için kız ve erkek aynı haklara sahiptir. Kabul edip etmeme halleri şahıslarında mahfuzdur.

Gelelim dini nikâh (imam nikâhı değil!) bahsine. Elbette ki, dini nikâh Müslümanlar için evlilik halinde zaruri bir durumdur. Şahitlerin huzurunda yapılan teklif ve bu teklifin kabulü nikâh akdini gerçekleştirir.

Günümüzde nişanlılık döneminde evlenecek çiftler günaha girmeden rahatça görüşebilsinler diye aralarında dini nikâh kıyılmaktadır ve Diyanet’in de belirttiği üzere bu durum az da olsa her iki tarafı da üzecek mağduriyetlere sebep olmaktadır. İşte bu sebepten geçmişten gelen dini kural ve kaideler aile büyükleri tarafından her iki taraf için de üzücü neticelere sebebiyet vermesin diye nişanlılık dönemindeki görüşmeleri dini nikâh kıyılmış olsa dahi muhakkak her iki aile yakınlarından birer kişi bularak gençlerin yakınında bulunup lakin onların rahatça konuşabileceği ortamlar tanzim etmişlerdir. Bu durum hem evlilik halinin ciddiyetinin hem de evlilik sürecinin kutsiyetinin gençler tarafından müşahede edilmesinde önemli bir faktör olmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz üzere muhakkak fetva makamında değiliz, haddimize de değil bu. Bu ifadelerimiz, çevremizde hakiki manada Ehli Sünnet’e uygun yaşama hassasiyetinde olan ailelerde gördüklerimizden uygun evlilik süreçleri nasıl olur naçizane müşahedelerimizden sebeptir.

Özkök’ün ifadelerine, her daim Müslümanlara akıl vermesine ve şekillendirmek isteğine kızmıyoruz. Arıdan zehir, akrepten bal sadır olmaz nihayetinde. Yalnız Özkök’ün seslenebilme cesaretini gösterdiği ‘İslamcı’ kısa sakallı ve gökkuşağının tüm renklerine bürülü kıyafetli; hem Müslüman bir erkek hem de Müslüman bir bayan için şamil olan “tesettür dikkat çekmemektir!” düsturuna uygun hareket etmeyen gençliğedir cümlelerimiz.

Bu şahsa, onun açısından çoğunluk olarak gördüğü muhafazakâr cenahın bu ifadeleri kullandırabilme keyfi verdikçe, bizim yine bizden başka düşmanımız olmadığını da ifade etmek isteriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
08 Oca 11:14

Milli piyango haramdır fetvasını da olay yapmışlardı.

08 Oca 02:43

Misafir

Gerçekten yüreğinize kaleminize sağlık. Önemli bir konuya değinmiş ve güzel anlamışsınız.

Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
4 Oca 16 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Akit Cumhuriyet Kutsamanın Keyfi

Gündem yoğun. Hayat gailesi bitmiyor. Karalayacak birçok şey var iken, tadı olmayınca insanın duruyor.

Yine bir yıl, karalayalım.

*

Geçtiğimiz hafta ülkemizin gazetecilik tarihine bir cenah tarafından adı altın harflerle yazılmış, diğer bir cenah tarafından ise adı rezil harflerle karalanmış; Akit Gazetesi’nin başındaki isim olan Hasan Karakaya Cumhurbaşkanı’nın Suudi Arabistan gezisinde, Medine’de kalp krizi sonucu vefat etti.

Son zamanlarda hep denilegelen kutuplaştırılmış ortam temelini artık iyiden iyiye sağlamlaştırdığı için değme övgüler ile değme sövgüler arasında vefat eden şahıs için neler yazılmadı ki.

Medine’de vefat etmesinden tutun, abdestli halde ruhunu teslim etmesine kadar uzun uzun muhafazakâr cenah tarafından methiyeler düzüldü kendisine.

Tersi cenahta ise ağza alınmayacak ölüm sebebi ile iftiradan ve en galiz küfürlerle tahkir edildi kendisi. Bu cenahlar üzerinden sosyal medyada oluşan çukurlaşmayı söylemeye gerek dahi yok.

*

Tarih okumayı seviyor olmak garip. Bilmeyince ve meselenin hakikatini öğrenince birden bire bir şahıs hakkında düşünceleriniz, duygularınız değişebiliyor. Tarihe mal olmuş şahıslar hakkında farklı hakikatlerle karşılaşmak, sizi yeri geliyor derinden sarsıyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1950’ye kadar ki diktatörlük (tek parti?!) yıllarından sonra, Necip Fazıl Kısakürek’in tabiriyle “muvazaa” partisi üzerinden dış ‘telkinler’ ile demokrasiye geçiş çabalarımız bir on sene kadar sürüyor, sonrası ise gelenekselleşen darbeli demokratik yıllarımız. Yine yazmak lazım ki şahsi kabahat ve hataları kendisini bağlasa da Adnan Menderes, her ne olursa olsun üzülmemek elde değildir, ‘üzerine uçak mı indireceksiniz’ diye yapımında eleştirilen Vatan Caddesi’ni açmak için o mahalde bulunan Mimar Sinan imzalı 7 adet Mescid’in yıkımına izin veriyor.

Sonra sonra dini değerlerle küs olmayan halkın başına geçsin diye “parlak” bir bürokratı ‘Nurlu’ diye pazarlayan/palazlandıran güç, onun karşısına ‘Halkçı’ diye mavi gömlekli-kasketli zatı muhteremi kurtarıcı olarak yüce gönüllü, genel afların anası eşiyle sahneye sürüyordu. Bu ekâbir takımına daha mücahidleri katmıyorum bile.

90'lı yıllarda TRT’de yetişen ve kaymağını yiyenler nesline giren bir başka birisi, Sarı Zeybek belgeseli ve kitabı ile ve daha nice nice insanlığın yararına(!) hazırlayıp sunduğu projeleri ile gazeteciliğin aydınlık yüzlerinden birisi olarak mesleğinde ilerledi.

Diğer biri, romantik romanlarıyla yeni ergenlerden tutun 'okumuş-yazmış çağdaş' kesimin en çok okunanları arasına girdi. Babasından taşan miras ile Avrupacı kardeşiyle epey aldı yürüdü, yolları aşındırdı.

Bir başka biri 90’ların halkın sağlığından sorumlu yayıncısı iken, halkın bir kısmına alenen sövüldüğü ve seyircilerinin pişmiş kelleleri ile sırıtarak bu ahlaksızlığı onayladığı program sunuculuğuna nerelerden nerelere savruldu. Sövenlerden bir diğeri, zamanında millete din diye zehir zerkederken ve bu hali ustalıkla kamufle edilirken döndü dolaştı dinin hududundan çıktı gitti. Gerçi zaten din dairesi içinde de değildi.

*

Yani bir insanın ve illa ki, toplumum belli bir kesiminde yer etmiş; kendisini takip edenlerde müspet/menfi algı oluşturabilecek etkiye sahip insanların geçmişte yaptıkları öyle ya da böyle yakasını bırakmıyor.

Akit iyi midir, iyi işler yapmış mıdır? Bu sorunun yansıması aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi için de geçerlidir? Bu gazeteler geçmişlerinde kendilerine sadık cenahları yaptıkları haberlerle birbirlerine kışkırtıp, ana akım medya ile birlikte askerin ‘durumdan vazife çıkarmasına’ sebep olmuş mudur olmamış mıdır? Bu durumdan en çok gariban Müslümanlar zarar görmüş müdür görmemiş midir?

İnsanların, kurumların ölümleri, ölüm yerleri, ölüm sebepleri onlara kutsiyet atfetmek için yeterli bir sebep değildir. O zaman zamanında bir cemaat liderinin Avustralya’da ölmesini nereye oturtacağız? Ya da Suud ailesinin ‘İslam’a karşı senelerdir süren ihanetleri’nden sonra hepsinin o mübarek beldelerde ölmesine ve defnedilmesine ne diyebiliriz?

Gazetecilik faaliyeti adı altında ihanetin yeni halinde vücut bulmuş bir zamanların romantik yazarlarını, pek dindar cemaatçi yazarlarını, özgürlükçü yazarlarını, uzun yıllar vatana hizmet ettiğini her fırsatta dile getiren asker kökenli yazarlarını ve memleketin selameti adına içinde bulunduklarını söyledikleri kurumlarının her türlü devlet aleyhine iş yapan silahlı-silahsız/meşru-gayrimeşru siyasal örgütlenmelerle yağlı-ballı olmalarını nasıl göreceğiz?

İngiliz siyaseti böyleydi, 'Amerikan Paksiding' giydirilmiş siyaseti de böyle devam etmektedir.

Çok dindar, pek mütedeyyin görünenler arasında da onlardan vardır. Birilerinin askeriyiz diye mitinglerde bağıranlarda da onların adamı vardır. Meclisin içinde kürsü dokunulmazlığının şehvetiyle devlet aleyhine çalışanların içinde de, hücre evlerinde propaganda yapıp gençlerin yitmesine sebep olanların içinde de onlardan vardır.

Çağdaşız, Cumhuriyetçiyiz, Sosyalistiz, şu mezhepteniz, şu ırktanız diyen insanlar da bu oltaya takılır. Dindarız, şeriat isteriz, şu cemaat, bu tarikattanız, muhafazakârız, mütedeyyiniz diyenler ve meydanlarda tekbir getirenlerden de bu oltaya takılanlar epey çıkar ne yazık ki.

Çoğu insan ait hissettiği cephede kendi adamının ne kadar ilkeli ve mübarek olduğu derdinde. Bu zanla duruşunu belirliyor ve kutsiyet atfediyor. Hâlbuki çoğu zaman yapılanlara sonuçları itibariyle bakıldığında gerçek hiç de öyle görünmüyor.

Çok da ötekileştirmeye, mevzuyu çetrefilleştirmeye gerek yok aslında. Bir şeyler karalıyor olmak belki de bu kadar yazdıran.

Bakın etrafınıza, bir daha yazalım: Abdülhamit Han Hazretleri’nin sevgisi turnusol kâğıdı gibidir.

Bu sevgi, “Hakikat” tarafında olup olmadığınızın nişanesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 Oca 10:24

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Zihin açıcı ve ilginç/bulunmaz bilgiler barındıran yazı için tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yazının yazılma sebebine gelince; hüsn-ü zanna binaen öyle konuşuyorlardır diyelim. Giydirilmiş cephe kavramı ise bu toprakların yüzyıllardır sorunu!

Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Ara 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kraliçe'nin Hümanist Başbakanı

Geçtiğimiz aylarda medyamızın büyük bir çoğunluğunda ifratların doruklarında dolaşan bir haber dönmüştü: “Kanada’nın Yeni Başbakanı: Justin Trudeau” diye.

Genç, dinamik, yakışıklı, eski sporcu, yeni internet fenomeni… Mahut bazı yazarlar bizim siyasetçilerimize ve bakanlar kurulu fotoğrafına nazire yapıp kendinden geçerek Kanada’nın yeni başbakanını öve öve bitirememişlerdi.

Bize de böyle bir siyasetçi, devlet adamlığı yolunda sağlam adımlarla yürüyecek biri lazımdı. Gerçi geçtiğimiz son birkaç yılda Selahattin Demirtaş’ı önce ‘Yeni Türkiye’nin genç, özgürlükçü, demokrat, insan haklarına, kadın haklarına, cinsel tercihlerin(?!) farklılığına saygılı ve de pek insancıl, aynı zamanda bir müzik enstrümanı çalabilen, sesi dinlenilebilir bağlamacı-sazcı-sıra gececi; olursa(olmasa da) Cumhurbaşkanı, olmazsa ne ala bir ana muhalefetin en güçlü adayı diye palazlandırmaya çalışmışlardı. Fakat her yurtdışı ‘gezi’sinden sonra o çok sevdiğini her platformda dillendirmekten keyif alan halkların kardeşliğinin yaşandığı bu topraklar karışmış olsun, onlarca genç ölmüş/katledilmiş olsun ne gam… Gençti, dikti, eşbaşkandı, her fırsatta yalanlarına her ne olursa olsun inanıp sarılan ve bu yalanları savunup manipüle edebilen belli bir kitleye hitap ediyordu. ‘İngiliz Anahtarı’ olmak böyle bir şey olsa gerekti; her yola gelinebiliyordu. En azından 1 Kasım’dan sonra sesi soluğu kesilen bu şahsı, kapağı açık kalıp gazı kaçmış gazoz misali olan bu portreyi bir kenara bırakıp konumuza geri dönelim.

İngiliz Anahtarı demişken ‘pek yakışıklı’ başbakandan bahsediyorduk.

Bugün, genel olarak her haber sitesinde benzer cümlelerin kurulduğu haber şu: “Kanada'da çocuklardan oluşan bir koro, ülkelerine gelen ilk Suriyeli sığınmacı kafilesini, Hz. Muhammed'in Medine'ye varışında söylenen Tala' al Badru 'Alayna ilâhisi ile karşıladı.

Suriyeli mültecilerden oluşan ilk kafile, 11 Aralık'ta Kanada'ya ulaştı. Kanada Başbakanı Justin Trudeau'nun da katıldığı bir törenle karşılanan Suriyeli mültecilere 'Hoş geldin' demek için bir çocuk korosu, İslâm'ın en eski ilâhisi olan Tala' al Badru 'Alayna'yı seslendirdi.”

İşin vahim tarafı haberin altındaki bazı yorumlar. Yazım hatalarını da düzeltmeyip bir kaçını birebir kopyalayarak yazalım.

Vatandaşın biri: “adamsın başbakan ,bravo.”

Diğer bir vatandaş: “Rabbim sana hamd olsun demekki hala insanlık ölmemiş Ben umudumu kesmiştim bu bana bir ışık oldu”

Başka bir vatandaş: “gayri Müslimlerin iyiside oluyor tabi hepsi islam düşmanı değil ya”

Yorumların içinda, Suriyeli mültecilerin alımında yapılan bu karşılamayı ikiyüzlülüğün bir örneği olarak gören ve bu durumu eleştirenler de var, çok az.

Yani sonra işte hep beraber oturup ‘Yeni Türkiye bambaşka dayıoğlu, öyle böyle değil. Çok güzel olacak çok!” diyoruz.

Her şeyden önce kafamızda oluşturulmuş/oluşturulmasına müsaade ettiğimiz, adına ne derseniz deyin; Batı, Kâfirler, muhtelif lobiler, dış mihraklar… ne derseniz artık. Bir yerden sonra ismin de bir anlamı kalmıyor.

Adamlar çıkıyor, hiç sıkılmadan şovlarını yapıp birkaç yüz kişiyi ülkelerine ‘kabul buyuruyorlar’ ve ‘Sizi anlıyoruz ve durumunuz için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. İşte bakın siz Muhacir biz Ensar’ız, alın size ilahi!” diyorlar.

Yahu yani teknik detayları ve her şeyi bir kenara bırakalım şimdi. Uzun uzun gerilere gitmeye de gerek yok. Bu adamların, yani Batı’nın çok uzun geçmişte Haçlı Seferleri sırasında kendi dindaşlarına dahi ulaşan barbarlıklarını da bir kenara bırakalım.

İşte şuracıkta, az ötemizde çocuklar, gençler, insanlar yaprak yaprak toprağa, denize düşüp kuruyup gidiyorlar. Hassaten son 25 senedir İslam coğrafyalarında katledilen Müslüman sayısının haddi hesabı yok. Çetele de tutulmadı tabii ki.

Fakat o bizim okumuş-yazmış, müthiş entelektüel bilgi ve birikime sahip tefekkür ehli tatlısu İslamcılarımız, muhafazakârlarımız, 70’lerin, 80’lerin, 90’ların hızlı ümmetçileri ve de Humeyni âşıkları İran-Şii düşmanlığının en az Fatih’te binlerce kez yuhaladıkları İsrail kadar, Amerika kadar tehlikeli olduğunu daha henüz tam olarak anlayamamışken; yukarıda alıntılanan yorumların ve bunlara benzeyen onlarca yoruma sahip zihniyetin tarihi-kültürel devşirilmişliğine ne diyebiliriz ki. Çok görmeli miyiz?

Senin içine sız(dırıl)mış İngiliz yenilgilerinden, katledilişlerinden sana her yıl şehirlerinin kurtuluş bayramını yaptırıyor. Seni bir zamanlar ‘İslam’ın Kılıcı’ yapan bütün değerleri unutmanı sağlamış İngiliz, dışı abad, içi harab olmuş bedenine uzaklardan bakıp bakıp gülüyor.

Ne kadar devşirdiği, sadık ‘kelb’i varsa başına “Milli” koymuş, sana bunları vatanperver diye yutturmuş. Gün gelmiş ‘Milli Şef’ demiş adına, gün gelmiş ‘Milli Şair’… Aynı kaynaktan su içip, farklı zehirler zerk edenler… Belki de Kanada’nın yaptığı bu kadarcık şovu çok görmemeliyiz?

İşte bu yüzden her gün onlarca çocuğun, gencin, insanın ve pekâlâ katletmeye doy(a)mayacakları Müslümanların ölümüne bizzat ya da dolaylı olarak sebep olan Batı’nın arada yaptıkları şirinlik şovlarına aldanan Müslümanları gördükçe şaşırmamaktan ve ‘ya sabır!’ çekmekten başka bir şey gelmiyor elden.

Bilmeyen var ise yazalım; Kanada, İngiltere Devletine aittir. Kraliçe’nin toprağıdır. Kraliçe’nin atadığı Vali ile yönetilir. İşte arada seçim falan da yapılır.

Anladınız siz onu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
2 Ara 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Paralel Soslu Kongrelerden Kurultaylara Eski Türkiye

Sanırım ‘Yeni Türkiye’ lafzı o kadar çok kullanıldı ki, kıymeti düştü. Gerçek anlamının dışında, fazla kullanıldıkça ya da bazı kesimlerce bu lafız üzerinden istihzalı cümleler kuruldukça yavanlaştırıldı. Ciddiyeti kayboldu.

Hassaten 80’li yıllardan sonra 90’lar, Türk siyasi tarihi için mümkün olabilse tarihe kayıt düşülmesi istenmeyecek yıllar olarak geçmiştir. Rahmetli Özal’ın vefatıyla siyaset kurumu bitkisel hayata girmiş, sonrasında neredeyse her birkaç mevsimde bir hükümetler kurulmuş, hükümetler yıkılmıştır. Patates çuvalı pazarlığı gibi milletvekili pazarlıkları yapılmış, bugün bu yana devrilenler yarın öbür yana geçivermişlerdir.

Bu kısır siyasi tıkanmışlık halleri vatandaşları canından bezdirmiş, bir de istikrarsızlığın doğal bir sonucu olarak yaşanan ekonomik krizler; enflasyonlar, devalüasyonlar, kurtarma paketleri, bilmem hangi tarihli ekonomik kararlar insanların belini büktüğü gibi, umutlarını da bilemediği başka baharlara ötelemiştir.

Geyik geçti, fil zıpladı, şuranın açılışını yaptı, buranın denetimini gerçekleştirdi diye diye göğsü sayısız nişan, omuzları da onlarca yıldız ile donatılan ‘kurmay’ların çatık kaşlı, vatanı ‘irticacılardan’ koruduğu yıllardı ayrıca.

‘Eski Türkiye’de manzara kabaca böyle idi.

Ya 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri’nden bu yana mütemadiyen muhalefette kalmış partilerin durumu ne ola ki?

Ülkenin ‘ayrıştırcı’ partilerden biri olan MHP’nin durumu mesela. 2002 yılından bu yana önce hâlihazırdaki genel başkanı önce barajı geçemediği için demokratik olgunluk(?!) gereği istifa ediyor, hemen akabinde yine demokratik yolların işletilmesi üzerinden emanetçi geliyor. Bir süre sonra ‘ısrarlara dayanamayıp’ vazgeçiyor sayın veliaht-yeni başbuğ.

Bu arada olması gerektiği zamanları geldikçe seçimler yapılıyor ülkede. Partisi hep istikrarlarının gereğini yerine getirip barajın biraz üstünde seyrediyor ve her seçim sonrasında olağan/olağanüstü kongreleri/kurultayları(CHP retoriği ile!) hiç bitmiyor. ‘Kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’ yeniliyor yeniliyor yeniliyor… Kongrelerden kongrelere koşuyor ve fakat kutsallığın getirdiği disiplinden şaşmıyor parti üyeleri; yenilen pehlivanlarından, tam bir demokratik olgunluk göstererek hiç vazgeçmiyor. Her kongrelerinde genel başkanlık yarışa giren aday/lar yine tam bir demokratik olgunluk gösterilerek ekarte edilip, hadleri bildiriliyor.

Bir hevesle haziran ayında gerçekleştirilen genel seçimlerde bir miktar oyunu arttıran ve bu artışla herhalde kendilerini iktidarın bir sonraki partisi hülyası gören MHP, geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde heveslerinin neticesi olarak ifade edilebilecek ‘hayırda hayır var’cısının boyunun ölçüsünü gördü. 2002’den bu yana her seçimden sonra ne oluyorsa yine aynı sonuç tahakkuk etti; yine ve yeniden bir kongreye gitmeye hazırlanıyorlar şimdi.

3 adayın genel başkanlık yarışına aday olarak ortaya çıkışından sonra Devlet Bahçeli şahsına yakışır bir açıklamada bulundu. Açıklamasında ismini zikretmeden adaylardan biri için şu ifadelere yer verdi: “… Bazılarıysa gündeme gelmiştir. MHP’yi CHP’leştirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. İçinde birisi vardır ki Fethullah Gülen hareketinin MHP’de görevlendirme girişimidir. Bu ne ona, ne de kimseye fayda getirmez. Herkes aklını başına alsın...”

Gülsek mi ağlasak mı acaba?

Dün ‘maalesef’ Recep Tayyip Erdoğan bu paralel yapı ile paralelliklerinden zarar gelmeyeceği zannı (hatası/kabahati) ile yol alırken; Erdoğan’ın bir aralar zaman zaman konuşmalarında dile getirdiği ‘Okyanus Ötesi’ne selamları üzerine, bu illegal yapıya ağzına geleni söylüyor, onları tahkir ediyordu Devlet Bahçeli. Ne oldu ise oldu, dershane meselesinden sonra ivme kazanarak ilerleyen ‘paralel yapı ile mücadele’ sürecinde Bahçeli, açık bir dille bu örgütün yanında olduğunu dile getir(e)mese de, paralel yapının hükümet, Erdoğan, AKP diye aslında devletin bizatihi kendisine kumpas kurma faaliyetlerinin sonunda hep onlardan yana tavır alıyordu. Şimdi ise ‘kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’inin temsil edildiği partisinin paralel yapının eline geçebileceği uyarısında bulunuyor.

Hayret!

Bahçeli’nin ne yapmak istediğini bilen beri gelsin. Hem CHP, hem MHP, hem HDP ve hem de bazı diğer ‘on binde/yüz binde bir’lik partiler ya paralel yapının tam veyahut kısmen kontrolü altında ya da bu illegal yapı ile ortak hareket ediyorlar. Bunu göremeyeceği ihtimali pek az olan Bahçeli ya bu mevzuların önü perdelenen baş aktörlerinden ya da sahiden bil(e)mediğimiz saiklerle gözleri kör?

Keşke Devlet Bahçeli, azıcık da olsa ismi ile müsemma olabilseydi.

Eski/Yeni Türkiye denirken galiba muhalefet partilerinin durumuna da dikkat çekilmek istendi. Zira ‘Eski Türkiye’nin istikrarsız, ne olduğu, ne olacağı belirsiz durumu muhalefet partilerini de kapsıyor.

Bu kongreler/kurultaylar nasıl sonuçlanır hep beraber göreceğiz fakat ibretlik olan şudur ki; kendi aralarında dahi anlaşamaz görülen muhalefetin ‘Eski Türkiye’ye benzerliklerinin devamı hususunda mutabakata varmış olduklarını ve kongrelerden kurultaylara daha çok yol alacakları ile ilgili istikrarlı davranacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.