Türkiye Aktivitesi
6064 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

5507 puan Sarı Kalem

Derecesi

6 [Toplam 1639 kişi]

Türkiye
Siyaset(63)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 630 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Rusya'nın Arti̇stli̇ği̇: Kuzi̇neden Mülhem Hezeyanlar

Ne sanıyorlar kim bilir?

Bu ülke ne çekiyorsa dil devrimi adı verilen cinayetten sonra kronikleşmiş tarihini bilmeme ve ilgilenmeme hastalığıyla, cehaletin o vazgeçilmez mutluluğu ile yaşamasından çekiyor.

Bilinen tarih ile birkaç bin yıl öncesine giden tarihimiz, yüzyıllar içinde oluşmuş kadim geleneklerle örülüdür. İslam dininden önce de olan bazı hasletler, İslamiyet’i kabullenmemizde önemli bir rol oynamıştır. Eşyanın ve elbisenin temiz olmasına verilen azami önem, sabah kalkınca ilk işin yüzün yıkanıp Yaratıcıya dua ve şükür bu dediğimize misal teşkil edebilir.

Dün sabah itibariyle bir zamanlar dünyayı birbirleri arasında pay etmiş iki süper (?) güçten birine, defaten son bir aydır çeşitli platformlarda ülkemiz sınırlarını ihlal etmemeleri hususunda uyarmamıza rağmen; dün sabah da savaş uçaklarına ‘müdahale’ etmeden önce onca uyarımız karşılığında yapılan artistliklerini ‘prensipte’ kabul edilebilir bul(a)madık ve artistliklerinin bedelinin ne olacağını açıkça gösterdik.

Ne zannediyorlar derken, kendi içimizdeki bir kısım muhaliflere idi sözümüz. Yoksa dışarıya bir sözümüz yok.

Onlar sanmıyorlar; bir zamanlar ne olduğumuzu, rahat bırakırlarsa ne olabileceğimizi çok iyi bildiklerinden bu olanlar zaten.

Dün Suriyeli kardeşlerimize kapımızı açtığımız için bu memleketi yönetme gayreti içinde olanlara aşağısından yukarısına sövenler, bu ülkenin neredeyse yarısının ‘muhacir’ olduğunu unutmuş olanlardı. Unuttukları bir diğer şey ise, biz muhacirlere yokluk yıllarında sofralarını ve evlerini açan, ‘ensar’ olma şerefine nail olmuş dedelerinin, ninelerinin vicdanlarıydı.

Bu topraklar İslam olduktan bu yana din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin kimin başı sıkıştıysa, kim bir sebepten dara düştüyse geldikleri yerlerdeki evlerinin önünde rahatça oturabildikleri gibi bu topraklarda da rahat etmişlerdir.

Dün böyle diyenler, kimse kimseyi kandırmasın, bir süredir Işid’i vuruyorum diye hassaten Türkmenleri yerinden yurdundan etmeye çalışan Rusya’ya ‘elimizin tersini’ gösterdiğimiz için tarihten aldığımız o büyük ve şerefli mesuliyeti bir kenara bırakıp doğalgaz derdine düşmemiz gerektiğini dillendiriyorlar.

Ne istediklerini anlamak mümkün değil, hastalıklı bir durum sanki?

Erdoğan ve AKP düşmanlığının, en sonunda hastalığa dönmüş saplantılı bir durumun onları getirdiği noktayı alenen müşahede etmek insani açıdan bakıldığında üzücü bir durum.

Şımartılmış, arsız çocuklar gibiler. Ne yapsan, ne etsen mutlu edemiyorsun onları, senden razı gelmiyorlar. Kendi içlerinde de bir mutabakat yok. Birinin olur dediğine, diğeri dirsek çeviriyor.

Yalnız şu çok açık ki, mesele ‘Sünni bir Müslüman’a geliyorsa ve bu ülke elinden geldiğince ‘Sünni Müslüman’lar için yardımda bulunmaya çalışıyorsa işte o zaman tek ses tek yürek hepsi bir ağızdan aynı nefret sözlerini terennüm etmeye başlayabiliyorlar.

Tarihten gelen her daim ‘diş bilediğimiz’ Rusya ayağının dibine kadar gelsin, gözünün içine baka baka aynı dine, ırka, dile sahip olduğun insanları senle dalga geçer gibi bombalasın, Esed’in hiçbir ahlaki değere sahip olmayan adamlarının ‘insafına’ bıraksın ve bu ülke hem el altından yardım etmesin hem de dün olduğu gibi uluslararası meşru haklarından faydalanarak haklı bir tepki göstermesin?

Elbette topu tüfeği alıp da Batum’dan yol alacak halimiz yok. Fakat bu ülke yani bizler şerefimizi de mi ‘konjonktür’ün o kirli ayakları altına serip olan biteni seyredelim umarsızca?

Hiç üzülmeye gerek yok sobalı-kuzineli günlere mi dönüyoruz diye, rakamlar bizden yana. Adamlar ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyorlar ve ekonomik göstergeleri aşağı doğru ivme kazanmış durumda. Bu sıkıntılı dönemlerinde doğalgazlarını sabah-akşam votka çeker gibi başlarına dikecek değiller. Evet, hala güçlüler. Ama biz de bir Ukrayna, Gürcistan değiliz. Baltık ülkeleri ve hele hele Yakutistan hiç değiliz.

Köprüler yıkılıp, gemiler yakılıp, bıçak kemiği kesmeye başladıktan sonra… Olup olacağı evinde bacası olan soba ya da kuzine alır. Evinde bacası olmayanın işi biraz daha meşakkatli olsa da, cama soba-kuzine borusu deliği açmak neden bu kadar zor olsun… Uzun bir süre kuzineli bir evde yaşama keyfini tatmış biri olarak herkese tavsiye ederim.

%49,5’un büyük bir çoğunluğu bunu seve seve yapar da, %50,5’luk bloğun(?!) hatırı sayılır bir kısmı ne yapar, nerelere kaçar (mı) bilinmez.

Tamam peki peki, kutuplaştırmayalım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 475 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 5507

50 Buçukluk Kandırmaca

1 Kasım 2015 Genel Seçimleri üzerinden 3 hafta geçmek ve bugün yarın hükümet kurulmak üzere. AKP kendilerinin de beklemediği büyük ve ezici bir çoğunlukla, yani resmi seçim sonuçlarının da açıklanması ile beraber noktası virgülüne tam olarak % 49,5 oy aldı.

Bizim ‘diğer’ kesimin tavrı her seçim sonuncundan sonra malumunuz üzere yine şöyle oldu: “Şerefli mağlubiyetler” Mağlup olmamışlardır hiç ve her seferinde de başarılı olmuşlardır.

Bu kadar yenilgiye rağmen, yenilen partilerin genel başkanları (liderleri değil) sahte yatır gibi partilerinin tepesine çökmüş ve ‘demokratik yollarla’ gitmeleri hiç mümkün olmamış; ya bir kumpas ya da atama usulü yer işgalleri gerçekleşebilmiştir. Bunun yanında ayrıca kendi içlerindeki güç odaklarının birkaç göz boyayıcı değişikliğiyle, ‘ilk seçimde iktidara’ diye yeni ve yeniden siyaset gündemine yelken açma teşebbüsleri olmuştur. Bu teşebbüslerin de geriye doğru baktığımızda sadece ‘teselli’ kabilinden olduğunu onlar adına üzülmeyerek, demokrasi adına ise üzülerek görmekteyiz.

Bu kadar sayıda yenilgiye rağmen demiştik. Yine aynı teraneyi terennüm etmeye başladı bu müzmin muhalif partilerin ‘ileri gidemeyenleri’ ve partilerinin uslanmaz mahut tornistancı köşe yazarları, medyaları…

Neymiş? 49,5 oy oranının karşısında bir de 50,5’luk bir kesim varmış… Bu kesiminde hassasiyetlerini dikkate almak, onları da kucaklamaya çalışmak gerekiyormuş… Hangi 50,5 oy oranından bahsediyorlar diye sorsak 13 seneden beri bir 50,5’luk oy oranına ulaşabilen kendi cenahlarından bir partiden bahsedemezler. Mahut medyalarının yazarlarından biri, seçimden hemen sonra ‘ben de değişeceğim, milli iradeye saygılıyım’ mealinde bir şeyler deyip ekranlarda ve köşesinde ters takla atarken, bugün hiç utanmadan seçim sonuçları istatistikleri üzerinden AKP’ye oy atan insanları köylü-eğitimsiz diye ayırarak bir sosyolojik analiz yapıyor kendince. Yani AKP’ye oy atan insanları kulağını tersten göstererek aşağılıyor; aslında ülkenin içinde bulunduğu içler acısı hali yazmış oluyor. “Böyle de bir gerçek var işte, sistem onların galibiyetine yarıyor ‘naapalım’!” mealinde bir şeyler geveliyor.

Meşhur misalle; bozuk saat bile bir an için dahi olsa günde iki defa doğruyu gösterirken, siz de en azından bir defa doğruyu söyleyebilseniz keşke!

Dün cemaat adı verilen illegal yapıyı düşman görüyorken, Kürtleri insandan saymıyorken, Dersim’de Alevileri ilk kadın pilotunuza bombalatmaktan gurur duyarken ve muhafazakâr hassasiyeti olan milliyetçileri faşistlikle itham ediyorken şimdi hepsiyle kol kola girmiş 7 Hazirandan ve hem öncesiyle hem de şimdisiyle nasıl olur da sosyolojik olarak hep beraber bir ‘blok’ oluşturduğunuzu söyleyebiliyorsunuz?

İnanılır gibi değil mi? İnanılır gibi evet. Zira bir Müslüman ve onun Müslüman temsilcisi bırakın ağzıyla kuş tutmayı, onların bastığı her bir taşı altından döşese, yani ne yaparsa yapsın makul ve de makbul değildir onlar için. Her zaman kontrol altında tutulacak, haddini bilecek; ikinci değil, bilmem kaçıncı sınıf insan bile olmayacak bir Müslüman onlar için.

Batı’nın şüphesiz en başarılı talebesi olduğunu her seferinde kanıtlayan bu güruh, bu hallerini ortaya serdikçe bu topraklarda yaşayan insanların gözlerinin biraz daha açılacağını ümit ediyoruz.

Bu güruhun ağababaları nerede bir Müslüman varsa; yani Doğu’dan Batı’ya bütün İslam coğrafyalarında yaptıkları zulümlerin, getirdikleri ‘demokratik barbarlığın’ bedelini Haçlı seferlerindeki dedelerinin tarihin o acımasız gerçekliği karşısındaki yüz karalığının bin bir beteri ile tarihin silinmez sayfalarında yer alarak ödeyeceklerdir. Ve bu güruh da, bunların yardımcısı olarak ismi değersiz figüranlar gibi basit bir cümlenin, anlamında yüz ekşitici bir kelimesi olarak yer alacaktır.

Şeytan sizlerin, evet tam da bir olduğunuz Batı’yla blok olarak, ‘Batı’nın o mükemmel değerler silsilesi’ adına yapageldiklerinizden sebep varsın parmak ısırıyor, kıskanıyor olsun sizleri… her gün onca masum insanın ölümlerinin acısının, geride kalanların hançerelerinde yumru gibi takılı kalmasına sebep olanların tarihini günü geldiğinde elbet yazanlar olacak, Müslümanlara yaşattıklarının ve isnat ettikleri suçların gerçekliğinde boğulacaklardır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 510 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Kas 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

1 Kasım 2015: Sonrası

Çok kritik bir süreçten geçtiğimiz bir dönemin gerçekleşen son seçimini de kazasız belasız atlattık. Bütün anket şirketleri, hemen herkesin tahmin ettiğinin aksi bir sonucuyla karşılaştı. En yakın tahminde bulunan anket firmasının dahi 2 küsur puan eksik tahminde bulunduğu, % 49,5’luk bir oy oranı ile 7 Haziran’da ciddi bir yara almış AKP yeniden tek başına iktidarı göğüsledi.

İyi ki yanıldık, çok şükür ki AKP’nin 7 Haziran’dan çok da farklı bir sonuç almayacağı tahminimiz tutmadı. Zaten tutmamasını ülkemiz adına canı gönülden istiyorduk. AKP’nin 7 Haziran’dan daha farklı bir sonuç almayacağına dair tahminimiz, bir önceki yazılarımızda da karaladığımız üzere, 13 senedir bir önceki dönemlere her anlamdaki yaşam standartlarını yükselten bu milletin o adı konulamayan ‘x değişkeni’ ile anlamsızca hareket etmiş ve bizi hayal kırıklığına uğratmış olmasıydı. Halen ‘kemikleşmiş bir ortak akıl’a itibar etmiyor olsak da, yine de çok şükür diyelim.

*

Bu seçim sonuçları, küresel kötülük membalarının, bu membaların memleket içerisinde aslına yabancılaşmış, devşirilmiş, milli ve yerli gözüken uzantılarına karşı kazanılmış bir zaferdir.

Bu seçim sonuçları, 7 Haziran’dan sonra özyönetimler ilan edenlere, terör örgütünün polislerimizi uyurken alçakça şehit etmelerinden sonra başlayan haklı, kararlı ve netice alınan operasyonlara, ‘iki polis için değer miydi’ diyen, memleket için iç savaş devşirip kendi ülkesine NATO müdahalesi isteyecek kadar çukurlaşan bazı paralellere harikulade bir cevap niteliğinde olmuştur.

Bu seçim sonuçları, her gün ‘bağımsız’ medyalarında terör örgütünün siyasi uzantılarını parlatanlara, sazlı-sözlü geceler düzenleyenlere, şahsi çıkarları ve ikballeri için hükümeti zayıflatmaya uğraşıp aslında devletin mefhumunun altını boşaltmaya çalışanlara karşı kazanılmış olağanüstü bir başarıdır.

Başarıdır zira seçim gecesinin ertesinde parıl parıl parlayan yüzleriyle nasıl umarsızca takıyye yaptıklarını yeni haftayla birlikte cümle âlem gördü ve görmeye de devam etmektedir.

*

Bu seçimin sadece AKP ile diğer partiler arasında geçmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, küresel kötülük membalarının, bu membaların memleket içerisinde aslına yabancılaşmış, devşirilmiş, milli ve yerli gözüken uzantılarına karşı da yaşandı. AKP’nin oy oranındaki hiç tahmin edilmeyen artışın bir kısmının, 7 Haziran’dan sonra milliyetçi-muhafazakâr Türk-Kürt seçmene ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametinin iyi anlatılabilmesinden sebep olduğunu diyebilir miyiz? Güneydoğu’daki Kürt seçmenin birçoğunun özgür iradeleriyle, 7 Haziran’dan sonra başlayan terör olaylarına dirsek çevirdiği sonucuna varabilir miyiz? HDP’nin 7 Haziran’da ‘bir şekilde’ barajı aştığı, seçmenleri tarafından meclise çözüm sürecinin devam etmesi ve neticelendirilmesi adına gönderildikten sonra değişen olumsuz tavrının dış güçler tarafından organize edildiğinin hassaten Kürt seçmenler tarafından idrak edilmiş olduğunu yazabilir miyiz?

İstikrar, güvenlik ve ekonomik vaatlerin neticesinde ezici bir sonuçla AKP’nin tek başına hükümet kurabilecek milletvekili sayısına ulaşmasını sadece cümlenin başında yazılan sebeplere bağlamak doğru mudur?

Öyle ya da böyle, iktidar cenahı içinde, olmayan muhalefetimiz için de yazılacak konuşulacak, eleştirilecek çok şey var ilerleyen günlerde. 4 ay kadar kısa bir süre zarfında bu denli bir ‘oy dalgalanmasının’ ülkemizin geleceği adına insanı endişeye sevk ettiğini düşündüğümüzü de yazmadan geçmeyelim.

Son olarak, şu ‘an’dan baktığımızda memleketimizin selameti açısından büyük bir badire atlattığımızı ve sonuçtan, korkularımız mahfuz olmak üzere, ülkemiz adına mutlu olduğumuzu yazarak bu yazımızı noktalayalım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 538 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Vatan Yahut Layığımız

Rivayet odur ki, 1876’da Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbeden sonra, darbenin baş müsebbiplerinden biri olan Mithat Paşa’ya sormuşlar:

- Paşam, bir zamanlar Abdülaziz Han için “gitsin gitsin!” diyordunuz. Nihayet gitti, şimdi ne yapacaksınız?

Mithat Paşa, cevap vermiş:

- Valla, sonrasını hiç düşünmedik!

*

Yarın, sonrası, vatan yahut layığımız…

Hayırlı seçimler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 623 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Eki 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

1 Kasım 2015: X Deği̇şkeni̇

İktisat dersi görmüşler çok iyi bilir.

Misal vererek ifade etmeye çalışalım.

Açsındır. Cebinde ise sadece 1 Lira mevcuttur. Bu 1 Lira ile fiyatları yine 1’er Lira olan, karnını doyurabileceğin ve uzun süre seni tok tutacak ya ekmek ya da yine o an çok canının çektiği fakat kısa süreliğine açlığını bastırıp, hemen sonra karnının seslerini dinletecek baklava alabileceksindir.

Normal şartlar altında böyle bir durumda kalan her insan, en makul görünen seçimi yapar; ekmek alır, karnını doyurur. Bu misal üzerinden herkesin böyle bir tercihte bulunacağı söylenebilir. Tam tersi bir tercihte bulunabileceği gerçeğini de söylememek mümkün değil tabii ki.

Tercihleri birçok faktör etkileyebilir fakat genel olarak ifade edersek iktisatta buna ‘x değişkeni’ denir. O ‘x değişkeni’dir, ki bazen seçimlerimizi mantıklı ve makul kılmaz.

‘x’ olarak adlandırılan o değişken yukarıdaki misalde, ‘çok canım çekmişti ama…’ olur. Misal, kıyafette ‘çok yakışmıştı ama…” ya da cep telefonunu misal alırsak, ‘benim neyim eksik ki…’ ile de adlandırılabilir.

İki gün sonra gerçekleşecek olan seçimler için bu ‘x değişkeni’ne ne ad verilebilir?

7 Haziran’ı esas alırsak; daha önce kaç seçimde istikrara oy vererek ‘makul ve mantıklı’ bir tercihte bulunmuş olan seçmen, 7 Haziran’a bakıldığında neden aynı şekilde bir tercihte bulunmamıştır?

‘Şefkat Tokadı!’ diye mi nitelendirilmeli bazı AKP seçmeninin tercihini, yoksa diğer bir kesim AKP seçmeni ‘ölüm(örgüt) korkusu’ sebebiyle mi tercihini değiştirdi demeliyiz? Milliyetçi refleks ile diye de isimlendirebilir miyiz yoksa? ‘x değişkeni’nin adı nedir o halde?

Çok bariz bir gerçektir; insanoğlu elde ettiği kazanımları kaybetmek istemez ve kazandıklarının üzerine daha fazlasını katmak ister. İmkânları nispetinde her daim uçak ile seyahatlerini gerçekleştiren bir insana, günü geldiğinde 40 kişilik tıkış tıkış dolu bir otobüs ile yolculuk yapmak düşüncesi korkutucudur ve bu kendisine çok ağır gelir. Böyle hissetmek makul ve mantıklıdır zira bu mecburiyete (kendisine göre gerilemeye) düşmek istemez.

Alevi’si, Kürdü, Muhafazakârı, Milliyetçisi, Gayrimüslimi, küçük-büyük yatırımcısı, ticaret ehli kazanımlarına kazanım kattılar ‘meşru’ tek parti iktidarı zamanında.

Makul ve akılcı olan tercih, bu kazanımlarını devam ettirmeleri yönünde olmalıydı. Oy verirken bu kazançlarını ve daha da fazla kazanabilecekleri olumlu şartları düşünmeliydiler.

Ama yukarıda da ifade edildiği gibi o farklı isimler verilebilecek ‘x değişkeni’ devreye girdi. 4 aydan bu yana sonuçları ortada ve umutsuz olunmamalı diye düşünmeye kendimizi zorlasak da, 1 Kasım akşamı 7 Haziran’dan çok da farklı bir sonuç çıkmayacağı görmek istemediğimiz, inkâr ettiğimiz bir gerçek gibi önümüzde acı bir tablo olarak durmaktadır.

‘Dış mihraklar’ , ’Faiz Lobileri’ , ‘Üst Akıllar’ ‘Geometrik Yapılı Doğan görünümlü Akbaba Medyalar’ bu değişkeni pekâlâ çok iyi biliyorlardı ve Gezi’den itibaren seçmen tercihlerinin buna uygun olması adına canhıraş çalıştılar.

Dertleri bu siyasi bölünmüşlükten bir iktidar devşirmek de değil; ülkeyi yönetilemez hale getirerek çöküşün daha vahim neticelerini elde etmekti. Aynı minvalde devam ettiler, ediyorlar. Ne yazık ki, en azından durduğumuz yerden bakıldığında başarılı olma yolunda sağlam adımlar attıkları inkâr edilemez.

“Bu millet hiç hata yapmadı. Ortak aklı yanılmadı.” gibi cümlelere tok olduğumuzu ifade etmeden geçmeyeceğim. Milletin tercihine doğal olarak bir itirazımız olamayacak olsa da, tarihini bilmezliğine elbet bir sözümüz olacaktır her zaman.

“Sayılara anlam veren sıfır (0)’dır.” ve bu seçimlere anlam verecek olan da ‘x değişkeni’dir.

Ya karnımızı doyuracak, ardından da ‘bir kuş sütü eksik’ olan sofralara oturabileceğimiz imkânlara kavuşmaya gayret edeceğiz birlik ve beraberlik içinde ya da baklavanın nefsimizde uyandıracağı geçici rehavetle bir süre keyiften gözlerimiz kapalı, ağzımız kulaklarımıza varacak fakat daha sonra midemiz belimize yapışık, o bir zamanlar meşhur olan ‘Ben Nerde Yanlış Yaptım’ şarkısını terennüm edeceğiz.

Dua acizliğimizin ifadesi, hep ama bir saatten sonra tek çaremizdir.

Güçlü bir şekilde, ‘bir kuş sütü eksik’ sofralarda buluştuğumuz günlere bir an önce varmak duasıyla.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 576 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Özkök'ün Köksüzlüğü

Ertuğrul Özkök 27.10.2015 (bugün) tarihinde Hürriyet Gazetesi(!) köşesinde ki yazısına, “Allah” lafzını içeren İslami bir kelime ile başlıyor. Tebrik ediyoruz kendisini. Zaten bir ara Çetin Emeç’in mezarı başında telefonundan ‘Fatiha’ suresini dinletmesi hepimizi ümitlendirmişti.

Köşe yazısına devam edelim ‘İNŞALLAH’lı Sayın Özkök’ün.

Az daha sabretmemiz gerektiği söyleyerek 2 Kasım sabahı ülkenin bambaşka, yani çok güzel bir güne uyanacağını söylüyor. ‘Kutuplaştırmadan’ şikâyet eden kesimin baş temsilcilerinden olan Özkök, aslında ‘hepimize’ diye ifade ettiği cümlelerini kendi cenahına söylüyor.

Eli mahkûm; 13 yıllık tek parti iktidarında ‘çok iyi’ işler yapıldığını itiraf ederek devam ediyor yazısına fakat ardından ülkeye ‘en büyük’ zararların da bu dönemde verildiği yazmadan edemiyor. Zira bunu yazmasa ardından yazacaklarını açıklamak zahmetinden kurtulamayacak.

“Bu dönemin hesabını kapatmak kolay olmayacak..” diyerek üstü örtülü bir biçimde, tehdit ediyor. Az daha sabretmemizden sonra bir hesaplaşmanın olacağını ve yanlarında her kesimden insan bulunan güruhunun yapılanların hesabını soracağını yazıyor.

Şaşırmadan devam ediyoruz.

Yine her defasında ‘ötekileştirmeden’ dem vuran Özkök, Müslümanları da kutuplara ayırıyor; ‘Vicdanlı ve Vicdansız Müslümanlar’ olarak. Kendisine göre Akp’yi ‘kerhen’ desteklemiş ‘vicdanlı Müslümanlar’ da bu dönemden hep şikâyetçi olmuşlar ve 2 Kasım itibariyle onlar da kendileri tarafında ‘büyük hesaplaşmanın’ aktörlerinden olacaktır.

Devamında bu dönemden sebep pek faydalı dersler çıkarıldığını da demeden geçmiyor zat-ı şahaneleri. Laiklerin ‘samimi’ Müslümanların ‘hal-i pür melalini’ artık anladıklarından ve bundan dolayı ‘vicdanlı ve samimi’ Müslümanların yaşam tarzlarına saygı göstereceklerinden bahsediyor. Kulağı tersten göstererek, Müslümanların en büyük zararı ‘siyasetten’ çektiklerini ve aslında bundan sonra bu alana adım atmamalarını ‘lisan-ı münasip’ ile ifade ediyor. Aslında sağ olsun, kibar bir şekilde uyarıyor bundan sonra hallerine anlayış gösterilecek olan Müslümanları.

Askere selam çakmayı hafazanallah unutmuyor; 18’inden sonra her daim askeri darbelerin alkışlayıcısı, “demokrasi darbelerle de gelebilir” diyen Özkök, bundan sonra ise ordunun ‘çizgilerini’ bileceğini ve güçlü bir ordunun olacağını da ekliyor. Biz farkında değiliz ama hâlihazırda gerçekten çizgilerini bilmeyen ve güçsüz bir ordumuz var tabi eskiye nazaran. 40 yıllık, bayıldıkları Almanların bize kakaladığı, bir şarjör atmadan namlusu dolan G3 piyade tüfeğimiz(bilen bilir), İsrail’e peşkeş çekildikten sonra geri geri gitmeyen paslı tanklarımız, 3 tarafı denizlerle kaplı fakat boyaya boyaya dışına boyadan duvar çekilmiş hedef tutmaz-çakma gemilerimiz, yani milli olmayan, gelişmiş hiçbir askeri silahımız, ‘işi’ köpek beslemek olan amirallerimiz ve ‘özlü-sözlü’ siyasete karışan generallerimiz ile ne güçlüydük bir zamanlar Sayın Özkök’e göre değil mi?

Daha sonra 1 Mart 2003 tezkere gününde aslında o tezkerenin kendisinin de meclisten geçmesini istediğini itiraf ederek günah çıkarıyor fakat Meclisin ‘red’ kararı ile ‘milli irade’nin önemini vurgulayarak, parlamenter demokrasi’nin vazgeçilmezliğini mimlemeyi ihmal etmiyor. Aynı Özkök senelerden bu yana mütemadiyen özgürlük, barış, demokrasi, milli irade derken; “411 El Kaosa Kalktı” , “Özal Sivil Diktatör” , “Vay Şerefsiz” , “Bu Defa İşi Silahsız Kuvvetler Halletsin” “Özal’ın Tek Adam Olma Hevesi” gibi, bunlara benzer defalarca o şimdi çok sevdiği, ‘büyük’ diye nitelendirdiği meclis kararlarını ve ‘milli irade’ mefhumunu hiçe sayarak attığı manşetleri her zaman olduğu gibi unutuyor!

Amerikan Paksiding kaplamalı İngiliz siyasetinin geçtiğimiz yıllardaki ‘Saray’ın Adamlarından’ Tony Blair’in özrünü hatırlatıyor bize Özkök. Bağdat, Şam, Halep, Filistin… harap olduktan sonra… milyonlarca Müslüman kanı petrol ve gelişmiş demokrasileri uğruna akıtıldıktan sonra neye yarayacaksa… Siyaset sahnesinden ‘paralel’ bir komplo ile alaşağı edilen ‘gariban’ Baykal’ı, ne yaptığı ve ne olduğunu alenen belli etmeye azami gayret sarf eden ‘Abi’ Arınç’ı hatırlatıyor, ‘ötekileştirmediği’ ‘samimi ve vicdanlı’ Müslümanlara. Heyhat! Baksanıza bu ülkenin Müslümanları kimin akıl hocalığına ve merhametine kalmış.

Dün ağababaları Abdülhamid ve Vahdettin Han’a, Menderes’e, kendisi Özal’a, 13 yılda bu yana patronlarına devleti peşkeş çektirmediği, siyaset dizaynı yapmaya müsaade ettirmediği ve kendisine de ‘iş takipçiliği’ yaptırmadığı Erdoğan’a ‘çok sevdiği’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıymış gibi, ‘vuruşarak çekiliyor’ yaftasını yapıştırmaya çalışıyor hiç utanmadan, umarsızca!

Dün zahiren düşman gözüktükleri dost paralellerin kaynak sularına ‘hukuki’ yaptırımları da, topraklarında yaşamakla gurur duyduğu(!) devletinin gasp yaptığını rahatlıkla yazabiliyor köşe yazısının sonunda.

Gerçeği tekrar tekrar dile getirmek belki kendini tekrar etmek olabiliyor ama biz kendimizi tekrar etmeden geçemeyeceğiz yine.

E daha ne desin Batı’nın hızlı kalemşoru Özkök. Biz pekâlâ anladık yine.

Bir daha yazalım öyleyse: Müminin, Müslüman olmayan sol cenahının hepsine Batı denir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 441 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Seçi̇mlere 1 Hafta Kaldı Doktorumuz Nerde?

Cumhuriyetimizin, tarihinin her döneminde kendine has bir hastalığı vardı.

İlk başlarda ‘Yeni’ bir devlet kuruluyor olması hasebiyle, kurulacak devletin karşısında olan herhangi bir muhalefet bünyenin aşırı tepkisiyle karşılaştı ve bastırıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ‘ithal’ demokrasi denememizin sonucunda yine bünyeyi ele geçirenlerce bünyenin asıl haline dönebilme ihtimaline karşı yine savunmaya başvurdu ve çeşitli saiklerle her on yılda bir olmak üzere savaşlarını yeni yüzyılın başlarına kadar kazandı.

Şöyle hızlıca diyecek olursak, asli devlet bünyesini ilhak edenlerce (ettirilenlerce), sanki bünyenin gerçek sahibi ilhak edenlermiş gibi, kendi yabancı yapılanmalarının en büyük düşmanı Müslümanlar olmuştur.

Tarihimizin son yüzyılı, bünyeyi istila etmiş ve aynileştirmiş bu yapının en büyük düşmanı dediğimiz Müslümanlara karşı, oluşturdukları bu yapının bağışıklık sisteminin bütün vahşiliği ile Müslümanlara mukavemet etmesinin tarihi idi. ‘Kutuplaştıralım’ cümlelerimizi; iç ile dış, dost ile düşman ve kendi ile yabancı ayrımının açık seçik tahakkuk ettiği bir çağ idi.

Müslümanlar, geçtiğimiz yüzyılda bu toprakların her daim asli öznesi olmalarına rağmen hep ‘başka’ olarak görülmüş ve ‘yabancılarca’ sistem önünde buna göre muameleye tabi tutulmuşlardır.

Köylü-kasabalı/Şehirli ayrımından, memur-işçi ayrımına, oradan çarıklı-pabuçlu ayrımına, oradan da ticaret sınırlarının konulmasına, hassaten ’kamu’ sahnesinde rol almadaki zorlaştırılmalara kadar hep böyle olmuştur.

İlhak edilmiş ve kendiyle bir etmiş ‘yeni’ sistem her türlü mütedeyyin oluşumun sınırını belirlemiş ve çizdiği sınırların dışına çıkmasına, kısa aralıklarla buna teşebbüs etmeye gayret etmişlere de gerektiğinde şiddet yoluyla müsaade etmeyeceğini göstermiştir.

Sistemi ilhak edenlerce Müslümanın yeri bellidir ve ona göre yönlendirmelidir. Bu hususta sistem, yıllar içerisinde başarılı da olmuştur açıkçası. Onlara göre Müslümanlar ‘dünya nimetlerine’ zaten inancı(!) gereği sırt çevirmeli ve mesafeli olmalıdır. Sıkıntı çekmek Müslümanların şiarıdır ve işte bundan dolayıdır ki bir Müslüman dünya sınırı bilmeli ve hele devlet ile ilgili bir mevzuda asla bir teşebbüste bulunma cüretini göstermemelidir. Zira aksi durumda illa direnç göstermenin maliyeti bir öncekilerin ödedikleri bedellerden farklı olmayacaktır.

*

Her negatif baskı, baskı kurulanların içinde şiddet oluşmasına sebep olur. Yıllarını ‘devlete isyan, Hakk’a muhalifliktir!’ sözünü kılavuz etmiş Müslümanlar tüm baskı ve şiddete rağmen isyan etmemiş ve günü gelmiş, belki tam muktedir olamasalar da, muktedir olmaya yol açabilecek iktidar kapısını nihayet aralamışlardı.

İlhak edenlerin bağışıklık kazandırdıkları sistem, ne olduğunun şaşkınlığı içerisinde, ilhak ettikleri ve ‘kendi’leştirdikleri sistemi aslına döndürmeye çabaladılar. Bu hadsiz gayrete bir son vermek için birçok teşebbüste bulunmuş olsalar da başarılı olamadılar; ta ki 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’ne kadar.

Şiddet, yukarıda belirttiğimiz üzere sadece negatif baskı sonucu meydana gelmez ve şiddetten kastımız da sisteme karşı silahlı bir mukavemet göstermek değildir.

Şiddeti, pozitif imkânlar ve arka çıkmalar da doğurur aynı zamanda. Misal bir insanın, etrafını tanımaya başladığı ilk yıllarından itibaren her isteğini yerine getirdiğiniz takdirde geleceği için büyük bir hata yapmış olursunuz. Her isteği istisnasız ve itirazsız yerine getirilen ve her kabahatinde müsamaha gösterilen bir birey, yetişkin olduğunda hala kendini o minicik ve biricik küçük çocuk olarak görür; isteklerine karşı durulması neticesinde, elindeki imkânlar nispetinde ya şiddete yönelir ya da şiddet imkânı yoksa bu gibi durumların devamında psikolojik sorunlara duçar olarak hayatını idame ettirir.

*

Müslümanlar, iktidar kapısını aralamaya başladıkları günden itibaren birçok hataya düşmüş olmalarına rağmen, insanların önceledikleri ekonomik sorunların hallinde büyük bir çaba sarf ettiler ve toplumun her kesiminin bu derdini mümkün olabilecek en üst düzeyde olumlu bir hale getirdiler. Gerçi eskiden halktan biri, bir önceki ceberut iktidarların temsilcileri ile karşılaştıklarında, aksi bir şey derlerse başlarına gelebileceklerden korktuklarından, gerçekten ‘muhtaç’ oldukları halde, ‘Devlet babaya duacıyız, çok şükür!’ dediklerini unutmuşlardır. Unutmuşlardır zira iktidar kapılarını aralayan Müslümanlardan, eskiye göre ekonomik standartları kat be kat artmış olmasına rağmen en iktidar taraftarı dahi mikrofon uzatıldığında, ‘İşler kesat ama buna da şükür, geçinmeye çalışıyoruz işte!’ demişlerdir çoğu kez.

İşte dediğimiz bu pozitif imkânların millette oluşturduğu şiddet rehavete dönüşerek 7 Haziran 2015’te sandıkta ortaya çıkmış ve bunun sonuçlarını da, ‘kesat’ işlerinin gerçeğe tahakkuk etmesiyle, 4 küsur aydan bu yana ödemeye devam etmektedir. O kadar açık olduğu içindir ki; diğer sonuçlarını yazmaya gerek görülmemektedir.

*

Toplumsal bir hastalığa yakalanmış durumdayız. Depresyon mu, Tükenmişlik Sendromu mu ya da Stockholm Sendromu mu desek daha doğru olur? Hepsinden biraz biraz var gibi.

‘Sahiden’ ekonomik krizler teğet geçerken, yatırım projeleri ardı ardına açıklanıp hemen faaliyete alınırken, terör sorunu artık olumlu bir belli noktaya hızla ilerlerken… Osmanlı’nın at koşturduğu her coğrafyaya her manada insani yardım gönderilip, sahip çıkılırken… ne oldu da bu millet, geçmiş sıkıntıları hafızasının en dipsiz kuyusuna attı sanki hiç yaşamamışçasına?

Bu yaşanmışlıkları unutan insanlar nasıl oldu da ‘geçmiş sıkıntılar nedir hiç yaşamamış, artık oy hakkını sahip, aslında tam da bu iktidar zamanında hayat bulmuş genç nesle’ çekilen sıkıntıları anlat(a)madı?

İktidar, siyaset yolunda ‘gümbür gümbür’ ilerlerken nasıl oldu da bu mevzu ile ilgili sosyal projelere imza atmadı konser organizasyonlarından başını kaldırıp?

Millet kendi arzusu ile elele verip son kertede sağlam bir gol yedi ve sadece tek suçlu ‘dış mihraklar’ değil bu sefer. O soyut düşmanların yanında, hem milletin kendisi ve hem de milletin siyaset sahnesindeki tecellisidir aynı zamanda.

Şimdi sayılara ‘kutsal’ anlamlar yükleyerek ‘hâkimiyet-i milliye’yi bu manada sağlayabileceklerini düşünen insan, bir 13 sene sonrası da hesap ediyor olabilir mi?

*

Birçok insan farkında değil belki ama ‘Garip’ bir toplum olduk ve zahir haliyle de ‘Garip’ bir toplum olma yolunda gönüllü olarak hızla ilerliyoruz.

Okuyoruz, birçok köşeli-köşesiz yazar mütemadiyen “Bu milletin basiretine, ferasetine güvenilmeli.” diye yazıyor. Haksız da sayılmazlar-dı.

Ben güvenemiyorum, artık… Umarım yanılıyorumdur ve umarım haksız çıkarım. Umarım haksız çıktığımı burada yazmak da nasip olur. Umarım bazı şeyler anlaşılabilmiştir. Umarım…

*

1 Kasım 2015 Genel Seçim’ine bir hafta kaldı ve seçime giderken hiç kimsenin burnu dahi kanamasın ve bu seçim herkes için hayırlara vesile olsun inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 490 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 15 02:00

Bulut Sever

Puan: 5507

1 Kasım 2015: Belki̇ de

Yakın tarihimizde son birkaç senedir ortaya çıkan ‘kutuplaşma’ gibi bir kelimemiz yoktu fakat çok mutluyduk, gibi bir cümle kurup bunun hüznünü içimde hissediyorum diyemeyeceğim.

Belki de böyle olması gerekiyordu. Safları sıklaştırmak, herkesin ‘sahiden’ yerini belli etmesi… belki de bir şekilde böyle olması gerekiyordu; devletin 2010’lara kadar, işte gidiyormuş gibi, kör-topal kendi halinde ilerliyormuş gibi devam etmesi ya da gerçekten bir devlet olma yolunda kararlı adımlar atmaya başlayacağımız bir miladın ilk satırı olacaktı. İkisinden biri ile sonuçlanacak kısa-orta vadede, bu da muhakkak.

Belki biraz olsun içinde, azıcık da olsa ‘sahi’ bir şeyler kalanlar için mesele başka? Mesele, nasıl olur da bir gün ölüp gidecek birkaç tane insan ve illa tarihin tozlu raflarına elbet kalkacağı kesin bir siyasi parti uğruna nasıl ‘vatan’ mefhumunun içi boşaltılabildi bu memleketin insanlarının büyük bir çoğunluğunun zihinlerinde.

Başka bir şey var. Hatırlarım, muhtemelen 74 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın bir yıldönümünde, küçüktüm, babamla haberleri izledikten sonra pek iyi hatırlıyorum aynen şu cümleleri kurmuştu bana: “Bakma oğlum sen bu partilerin, parti liderlerinin birbirleriyle kavgalarına. 74’de müdahale meselesi ortaya çıktığı zaman hepsi Meclis’te bir oldu, kenetlendi! (Hiç unutmam ‘kenetlendi’ kelimesi ile sonlandırırken cümlesini, iki elini birbirini sarmıştı sıkı sıkıya.)

Bu memleketin insanları da farklı mıydı bu tablodan? En azından milli bir duruş sergilenmesi zaruri hallerde ki zaten öyle olması gayet doğal, herkes yekvücut olabiliyordu.

Bu vatan son birkaç yüzyıldır hangi badirelerden geçmiş, hangi uçurumlardan düşmekten kurtulmak nasip olmuş bir sebepten bilinmiyor olsun, ona da kabul fakat son 40 yıla yakındır devam eden terör sorununda dahi bu toprakların insanlarının ezici bir çoğunluğu ortak bir duruş sergile(ye)miyorsa… bir daha yazalım: vah ki yazık bize!

Sırf siyasi bir şahıs ve siyasi bir parti muhalifliği sebebiyle bu terör örgütünün ve siyasi uzantısının insanlar üzerindeki bedeni ve fikri hayat hakkı ihlallerine bir bahane bulunabiliyorsa… hala bu terör örgütü ve ne yazık ki siyasi çizgiler içinde kalmayan siyasi uzantısının desteklendiği, ‘bir şekilde-pek masumane’ propagandası çok açık-seçik yapılan payanda ‘batan’ medyanın bütün platformları ‘en çok okunan’ ‘en çok izlenen’ ‘en çok tıklanan’ ise… belki…

Bir garip oldu artık bu memleket...

Okumuşundan okumayanına, köylüsünden şehirlisine, bilmem hangi milletinden bilmem hangi milletine, dindarından dine mesafelisine ya da dinsizine adlarını ne koyarsak koyalım, bir garip:

“Muhalif misin? Bu sıkıntının çok hızlı ve etkili bir çözümü var: Öncelikle dedelerinin bu topraklar için, yani senin için şehit olduğu gerçeğini elinin tersiyle bir it bakalım! Aferin! Failleri ve bundan da nemalanacakları belli olan fakat senin siyasi görüşüne saldırı olduğu algısı oluşturduğumuz bir terör eylemi için suçluyu görebileceğin parmağımızın ucunu takip et ve haykır: DEVLET!”

Puslu bir hava hâkim her yanda. Herkes birilerine bilenmiş lakin herkes sessiz. Toplu yaşam alanlarına bir bakın: alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları, belki oturduğunuz site… Bir açıdan bakıldığında bu alanların içinde olanların %60’ı diğer %40’a ‘olağan şüpheli’ gözüyle bakıyor. Başka bir açıdan baksak, %48’i diğer %52’ye vatan hainini(!) desteklemekle suçluyor. Diğer yandan bu olağan şüphelilerin ve suçlananların da bir kısmı benzer gözlerle bakıyor karşı cenahındakilere. Ama herkes sessiz, herkes işinde-gücüne mutlu(?), çoğu ise ‘şimdilik’ kendi mahallesinde veryansın ediyor.

Bir manada evet, önümüzdeki seçimin sonuçları siyasal düzen, ekonomi, yatırımlar, dış politika, yani kısaca ‘istikrar’ için çok önemli ve fakat nasıl neticelenirse neticelensin iki hafta sonraki seçim, bu zihni kırılmanın iyileşmesine derman olamayacak maalesef.

Belki de gerçekten sözün bittiği yerdeyiz artık.

Hani çoğu zaman bir babanın iki evladı olsa illa biri diğerinden daha az ‘hayırlı’ olurmuş ya… Hani hiçbir çocuk babasının günahını yüklenmezmiş ya… Bizler belki de şehit olmuş dedelerimizin daha az hayırlı evladının kıymet bilmez ‘hayırsız’ evlatlarıyızdır…? Belki…

Kızmamız, uğraşmamız gereken zamanlardan, affımıza vesile olur diye bolca ağlayacağımız zamanlara seyrediyoruz belki de.

Belki de ‘göklerden gelen bir karar vardır!’ değil mi?

Belki de sadece gelecek sıkıntılara tahammül edebilecek sabır isteme duaları saatindeyiz.

Belki de…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 576 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

1 Kasım 201...: Kaleme Alınması Muhâl Bi̇r Yazı

1 Kasım 2015 Genel Seçimleri üzerinden neredeyse 1 yıl geçti. İşe gidiş-dönüş yolunda mütemadiyen mütebessim yüzlere şahit oluyorum her gün. Servistekiler mutlu, D-100’de trafikte sıkışmış şoförler dahi mutlu. Sanki ülkedeki herkes kır gezisine çıkmış gibi yüzlerde güller açıyor.

Bu kadar kısa sürede bütün sorunlarımızın düzeliyor olduğunu görüyor olmak garip. Geçen bu süre zarfında neler olmamıştı ki…

*

Seçim sonuçları herkesi şaşırtmış, AKP büyük bir hezimet yaşamıştı. 2 Kasım 2015 günü ise Kılıçdaroğlu ve Demirtaş eşbaşbakanlık üzerinden büyük koalisyon hususunda anlaşmış, kısa sürede aldıkları güvenoyu ile hükümeti kurarak hızlıca işe koyulmuşlardı.

Bütün dünyadan; hassaten İsrail, İran, Suriye ve Irak’ın başı çektiği Ortadoğu ülkelerinin hepsinden tebrik, takdir ve destek mesajları almışlardı.

Yeni hükümetin ilk icraatı ülkedeki her kesimin fikrini alarak evrensel ilkelere sahip, herkesin eşitliğine ve özgürlüğüne dayalı, kısa ve öz bir şekilde yazılmış yeni bir anayasa hazırlamak olmuştu. Şimdi ise yeni anayasayı referanduma götürmek için gün sayıyorlardı.

Ekonomide inanılmaz gelişmeler yaşanmış; 2016 ilk iki çeyrek verileri tavan yapmıştı. Oluşan güven ortamı neticesinde uluslararası yatırımcılar Borsaİstanbul’u tercih ediyor, endeks 150.000’e doğru hızla ilerliyordu. Bu kısa süre zarfında işsizlik ve enflasyon oranları hızla düşmüş, dolar 2 TL.’nin altına doğru seyrine sağlam adımlarla devam ediyordu. Piyasa canlanmış, işadamları tasarruflarını faize değil yatırıma dönüştürüyordu artık. Hükümet aklıselim ile hareket etmiş, daha önce siyaseten karşı çıktıkları yollar, köprüler, barajlar, nükleer santraller, demiryolları, tüp geçitler, tüneller, havaalanları ve diğer her türlü irili ufaklı projelerin üstüne yenilerini ekleyerek, hepsinin bir an önce bitirilmesi adına var gücüyle çalışıyordu.

Türkiye halklarını en çok sevindiren gelişme de, 30 küsur yıldır devam eden, bir ara azalmış fakat 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra tekrar nükseden terör sorununa kuvvetli bir iradeyle el atılmış olmasıydı. İki lider ikna kabiliyetleriyle kısa sürede devletin ve toplumun her kesimini uzlaştırarak silahlı ya da silahsız bütün terör örgütlerine ve hükümlü ya da değil bütün terör örgütü mensuplarına genel aftan yararlanabilme imkânı sunan bir başarıya imza attılar. Bu af, toplu bir barışın önünü açarak hemen meyvesini vermiş; PKK ve diğer silahlı/silahsız terör örgütleri silahları/devlet içindeki faaliyetlerini bıraktıklarını, örgüt liderlerinin artık siyaset yaparak hayatlarına devam edeceklerini ve örgüt üyelerinin sivil hayata ve topluma entegre olabilmesi için devletten yardım talep ettiklerini beyan etmişlerdi. Artık bu topraklarda iç barış sağlanmış ve eskiden terör sorunu olan bölgelerde yatırımların önü alınamıyordu. Bu kutlu barışı AB, diğer büyük devletler, komşu ve bölge ülkeleri de büyük mutlulukla karşılamış; hâsıl olan muvaffakiyetin devamı için desteklerinin Türkiye Cumhuriyeti yeni hükümetinin arkasında olduğunu açıklamışlardı.

İnanılması güç şeyler olmuş ve olmaya devam ediyordu ülkemiz adına…

Dış politikada ise hariciyemiz destanlar yazıyordu. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini dış politikada kendisine rehber edinmiş hükümet, eşbaşbakanların yoğun çabalarıyla Suriye’de düşman silahlı unsurların barışmasını sağlayarak kardeşkanının akmasını durdurmuş, silahlar susmuş ve bir önceki hükümetin izlediği dış politika sebebiyle ülkelerindeki iç savaştan ülkemize sığınmış 2 milyonu aşkın Suriyeli, gülen gözlerle vatanlarının yolunu tutmaya başlamıştı. Bölgedeki IŞİD sorununun bitmesine de öncülük eden hükümet aynı zamanda Büyük Devletleri, Esad Hükümetine, Suriye’nin yeniden imarı için geri dönüşümsüz ekonomik yardımda bulunmalarına da ikna etmişti.

Belki de en önemlisi, 13 yıl tek başına iktidar olmuşların yaptığı en büyük kabahat olan toplumsal kutuplaşmayı, bu hükümetin ivedilikle ele almasıydı. Hiç kimse hiç kimseyi inancından, mezhebinden, milliyetinden, dilinden, siyasi görüşünden, kılık kıyafetinden dolayı yargılamıyor, aşağılamıyor, ötekileştirmiyor ve ne kamuda ne de sosyal yaşamda müdahalede bulunmuyordu artık. Ülkenin, özellikle İstanbul’un her yanı güllük gülistanlık olmuş; Fatih’te cübbeli sarıklı-çarşaflı insanlar, mini etekli-fötr şapkalı insanlar ile yan yana mütebessim çehrelerle yürüyebiliyor ve büyük bir nezaketle birbirleriyle selamlaşabiliyorlardı. Bu gelişmeye şahit olan yabancı basın olanlardan şaşkın, büyük bir başarı hikâyesi olarak bu görüntüleri tüm dünyaya servis ediyordu. Bir devrim olmuş gibiydi; Taksim Gezi Parkı’nda namaz kılanlarla içki içenler olağanüstü bir nezaketle karşılıklı durabiliyorlardı artık. Gezi Parkı barışçıl eyleminden sonra birkaç sene içerisinde Türkiye halkları adeta inanılmazı başarmış, yaptıkları isabetli siyasi tercihler ile toplumsal barış ve huzura kavuşmuştu. Türkiye Cumhuriyeti her kesimiyle tam manasıyla asıl şimdi Ortadoğu devlet ve halklarına rol-model bir ülke olmuştu.

Canım vatanımda medyasından-üniversitelerine, yazarından-çizerine herkes büyük bir özgürlük içerisinde, nihayet huzur ve barışla dolup taşan ülkemde vatanın ilerlemesi adına büyük bir aşk ile çabalıyordu.

*

Barış, kardeşlik ve hoşgörüyü hayatlarına kılavuz etmiş olduklarını ancak iktidara geldiklerinde anlayabildiğimiz bu iki lider, devr-i sâbık hesabını sormak yerine 13 yıllık geri gidişi hızlıca düzeltmek yolunu tutmuşlardı. Bir öncekilerin yaptıkları hataların peşine düşmektense, onların halkın vicdanlarında hapsolmalarını tercih ettiler. Bu büyük iki lidere de bu yakışırdı elbet.

Bunun yanında, Cumhurbaşkanı en sonunda yerinin neresini olduğunu anlamış ve görev süresi bittikten sonra bir daha aday olmayacağını, görev süresi bittikten sonra ise siyaseti tamamen bırakacağını açıklayarak, artık kanunla sabitlenmiş Çankaya Köşkü’ndeki köşesine çekilmişti. Bir önceki Başbakan üniversiteye geri dönmüş, diğer eski hükümet üyeleri de işlerine güçlerine bakıyorlardı.

İnsanlar mutlu, ben şaşkın ve bunca şeye hala bir anlam vermeye çalışırken…

*

Karanlık!

Alnımın ter içinde kaldığını hissediyorum.

Sırtım sırılsıklam.

Sarsılarak birden doğruldum yataktan!

Kâbusmuş!

Aylardan Ekim.

Gece.

Üşümüşüm!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Eki 19:32

Emre Keleş

Puan: 1079

Rüya gibi bir kabus :)

Bulut Sever yazdı, 572 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

1 Kasım 2015: Cambaza Bak-Ma!

Yine yazıyoruz: Seçimlere 1 ay kaldı.

Şu geçtiğimiz dört ayda bizleri hem sevindiren hem de üzüntü veren birçok olaya şahit olduk.

Sevindik zira AKP ve hassaten Recep Tayyip Erdoğan ‘muhalifliği’ kisvesi ardına saklanarak hep beraber aynı cephede toplandıklarına ve artık maskelerinin alenen düştüğüne hep beraber şahit olduk. Onlar her ne kadar bu durumu inkâr etse de.

Üzüldük zira PKK ile mücadele tarihimizde şu birkaç ayda elde ettiğimiz başarıyı hiçbir zaman elde edememiş olmamıza rağmen verdiğimiz şehitler, ocaklarına ateş düşen aileler bu memleketin baskın çoğunluğunun her seferinde gözlerinin nemlenmesine sebep oldu.

*

Önümüzdeki seçimler tekrar tek başına bir iktidarın anahtarı mı olacak? Yoksa sanırım birkaç kişinin dillendirdiği fakat pek rağbet görmediği bir üçüncü seçim mi önümüzdeki senenin bahar aylarında bizi beklemekte?

Kim neyi örtülemeye çalışırsa çalışsın; hem büyük şehirlerde hem de doğu ve güneydoğudaki şehirlerin tümünde terör örgütü şantaj ve tehdit ile HDP’ye oy verilmesini zorunlu kıldı ve seçim günü siyasi yapılanmaları üzerinden özellikle doğunun her yerinde seçmenlerin sadece ‘imza’ atarak oy kullanmasına yardımcı oldular! Ne güzel bir halklarını özgürleştirme çabası…

Bunun önüne geçilebilir mi geçilemez mi bunun tartışması yapılmakta son günlerde. Taşımalı sistem, terör örgütü sebebiyle özgür iradelerini kullanmak isteyen Kürt vatandaşları içlerinde bulundukları terör kıskacından kurtulmalarına vesile olabilir mi? Sanmıyorum. Örgütün siyasi yapılanması buna da bir çözüm bulabilir; her sandık için HDP hariç önceden belirledikleri bir partiye kendi adamlarıyla bilerek birkaç oy vererek, yani sandık başına birkaç oy kaybederek tehditlerini yine somut hale dönüştürüp istediğini elde edebilir. Hakkaniyetli bir sonucun çıkmasına bu yöntem de maalesef yardımcı olamayabilir. Yanılıyor da olabilir. Seçimlerde uygulaması yapılırsa, sonucunu hep beraber göreceğiz.

*

1 Kasım seçimlerinde asıl mesele kimin ne kadar oy alacağından çok, sandık güvenliğinin sağlanıp, Kürt vatandaşların özgür iradelerinin korunup korunamayacağıdır.

Taşımalı sistemin yine devlet acziyetini göstereceğini söyleyenler de var. Aynı zamanda bu sistemin uygulanmasını istemeyen, arkalarını terör örgütlerine yaslamış siyasi bir parti ve muhtelif kesimlerden destekçileri var hâlihazırda; artık ne kadar siyasiliği kalmışsa o partinin... Aynı zamanda seçim günü oy verme saatleri içerisinde, doğuda oy kullanılacak okullara ve hatta sandık başlarına bol bol polis ve askerlerin konuşlandırılması gerektiğini dillendiren bir kesim de var.

Çok çetrefilli bir durum.

Hangisi tercih edilirse edilsin, aynı cephede birbirlerine sarılmış olanlarca HDP’nin az ya da çok aleyhinde bir sonuç çıkması durumunda illa ki hepsinin toplandığı mahut cephe tarafından maraz çıkarılacak. Maraz çıkarılmaması ancak ve ancak kendilerinin istediği bir sonuca ulaşmaları durumunda mümkün olacaktır. Bakınız; 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ve bağımsız aday olarak girdikleri diğer seçimler.

Fakat şımarıklığın, mızıkçılığın da tevili yok. Demokratik olgunlukla(!) barajı hayli hayli geçtiklerinde yapmadıkları ağlamayı, oyları düşer ise ya da onlar için daha vahim bir netice olur ise yine kendilerinden aynı olgunlukla davranılması beklenmekte. Gerçi aksi bir davranış sergileseler dahi onları haklı ve şirin gösterecek anlı şanlı büyük medyaları arkalarında, rahat olsunlar, merak etmesinler.

*

Ve fakat dertleri meğerse meclise parti olarak girmek ve Kürt haklarını savunmak değilmiş; 7 Hazirandan birkaç hafta sonra belli ettiler bunu dağda bile yere izmarit atmayan çevreci, çiçeğe-böceğe-dağlardaki yeşile saygılı ve barışçı insanlar olarak.

Seçimlerde kazandıkları belediyeler ve sırtlarını yasladıkları terör örgütü marifetiyle her gün kalleşçe saldırılarda bulunup onlarca insanın ölümüne, bizce ise şehit olmasına sebep oldular. Büyük medyaları yardımı ile de aklanılması sağlandı bu saldırıların. ‘Sizi koruyoruz’ diyerek kurşunlarla, roketatarlarla, ‘zamansız’ patlattıkları bombalarla katlettikleri çocukları yazmadan geçemiyoruz. ‘Sivil ölümlerinin sorumlusu TC’dir!’ diye yalan atacaklarına, ‘Özgürlük zayiatıdır bu, olacak o kadar!’ deselerdi daha samimi olabilirlerdi hâlbuki. Fakat biliyoruz ki yılandan bal, arıdan zehir sadır olmaz.

Hülasa, bütün zıt kutupların toplandığı cepheye sempati ile bakan insanların bizce fark edemedikleri şu: Birileri ‘cambaza bak cambaza’ dedikçe düşüyorlar gözleriyle oyun oynatanların oyununa, sonra olan hepimize oluyor.

*

Cambaza bak-MA!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Eki 18:34

Osman

Puan: 99

Şu milliyetçiliğin ve cumhuriyetçiliğin ne olduğunu öğrenmemiz iyi oldu. Diger yandan gözlerin önünde cereyan eden onca olaya karşın hala o mahlûkata barış elçisi olarak bakiyorlarsa biz daha ne diyelim...

Bulut Sever yazdı, 483 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Dükkânı Kapatıp Gi̇deli̇m Mi̇?

Şer bildiklerimizde bir hayır varmış demek ki.

Ne Gezi olmuştu ama!

Tamamen barışçıl niyetlerle başlayan o eylem; sen nelere kadirmişsin!

Gerçekten de kıymeti kendinden menkul müthiş bir şeydi. Çevreci birkaç insan Gezi Parkı’na çadır kurmuştu başlarda ve her şey belki de düşük tansiyonla devam edecekti. Öyle değilmiş tabii ki.

‘Zat-ı şahaneleri’nin çadır yakmalı talimatları, barışçı yasadışı örgütlerin Taksim’e dahli; medya, iş dünyası ve avenelerinin desteklemesiyle ve ayrıca ne olduğunu kendi de bilmediği ‘alfabeden seç bakalım bir harf’ kuşağının ‘iş düşürür müyüz’ü ile hem ülkemiz için hem de ‘zamanın’ iktidar partisi olan AKP için bir kırılma noktası oldu.

‘Dava Arkadaşları’nın hangi çeşmelerden su içtiğinin belli olmasının ortaya çıkması adına da ayrıca hususi bir yeri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim Gezi’nin.

‘Abiler ve Kardeşler’ ‘ben-sen-o-bu/biz-siz-onlar’lar, bu olayla başlayan ve günümüze kadar süren çalkantılı süreçte aslında ne olduklarının anlaşılması için ara ara kamuoyuna verdikleri beyanatları saygılarla ve cümlelerinin başını-sonunu hitabet sanatının incelikleriyle süsleyerek gösterdi.

Bazıları hâlihazırda derin bir sessizliğin kollarında uzaktan sahneyi seyre dalmış gibi görünse de, muhtemel ki bu halleri bir şekilde devam etmeyecek; günü geldiğinde gerçek yüzlerini göstermekten gönüllü olarak ve tabi ki görevleri gereği kaçmayacaklardır.

Bazıları ise hala ve her şeye rağmen ‘striker’ olma iddiasında sabit ve son vuruşlarla ağları havalandırma çalışmalarına devam ediyor. Mensubu olduğu takımın taraftarlarının kendi kalesine gol atıyor diye nitelendirdiği hareketlerini o, rakip kaleye karşı olarak görüyor. Gol atmaya hatta kendi kalesine gol atmaya da karşı olunmamalı. Karşı olunan 90 dakikanın içinde ver-kaç yaparken değil, maş bitimine çok az kala o oyuncunun tam da teknik direktörün kendisini oyundan almaya karar verdiğini gördüğü an topu ayağına alıp kendi kalesine gol atmasında. İlla kavga edilecekse soyunma odasına gidiş de beklenebilirdi.

Köşelerimizdeki, ekranlarımızdaki ‘aydın’ları saymaya gerek var mı? Pek ‘AKPCİ’, aşırı ‘ReisCİ’ olduğu sanılan bazıları, iktidar yalakası olarak nitelendirilen gazete ve TV’lerin bazı vazgeçilmezleri, son aylarda yaşanan terör olayları sonucunda artık “Doğu ve Güneydoğu’daki Kürtlerin ezici bir çoğunluğu zaten zihinlerinde bölünmüşler. Versek de kurtulsak!” mealinde konuşmalar yapıyorlar ve hem de ivedilikle. Bu ne hız?

İçi olmasa da yaşı biraz olsun geçmişler iyi bilir; ‘Ziyaretçiler’ dizisi vardı TRT’de eskiden. Sabırsızlıkla beklerdik yayınlanacağı akşamları. Dizide şu şekildeki sahneler mükemmeldi: gerçek insanlar bir pundunu bulup insan görünümlü uzaylıların derilerini yırttıklarında, ‘ziyaretçiler’ kendilerini ‘yeşil yeşil’ belli ediyorlardı. Hani aynen öyle işte.

Daha kimler sonra; canım vatanımda bitmez ki…

Minicik ve pek ehemmiyetsiz(!) dershane mevzuundan dini bütün üst düzey hizmet erleri nerelerden nerelere savruldular. Öyle bir savruluş oldu ki bu; Amerika’nın bazı şehirleri ile Avrupa’nın başkentlerine kadar ‘dönülmez akşamın ufkundayım’ sözleri yankılandı gökkubbemizde. Peki, ‘hicret’ etmekle yollar aşınmaz, cümlesini de ekleyelim buraya. Ve ayrıca, -toprağı bol olsun!- cümlenin asıl ‘nurlu’ sahibini MFÖ’nün ‘Güllerin İçinden’ şarkısıyla çok severler kendileri.

Bütün denklemler, bütün stratejiler, ittifaklar ve çıkar ilişkileri altüst oldu Gezi’den bu yana. Düşman dışarıdan ve aleni olunca şaşırmıyor insan. Bileniyor doğal olarak. Gardını ona göre alıyor.

Bilmeyenlerin, bunca zıt kutupların; siyasi, dini, ırki farkların, iktisadi ve sosyal ve diğer adı her neyse bunların hepsi, birbirine sanki hep ezelden beri kardeşmişler gibi sıkı sıkıya kenetlenmelerine nasıl oldu/oluyor diye bakakalmaları, sinirlenmeleri ve/veya üzülmeleri bizler için hiç şaşırtıcı olmadı.

Nihayetinde biliyorduk ki işte o zıt kutupları oluşturanların hayran oldukları bir İran’ları, güneyde dost ülke bildikleri İsrail’leri, çağdaşlık komplekslerinin ana yurdu olduğunu anlayamadıkları fakat son günlerde ziyadesiyle ayyuka çıkmış, meşhur insan haklarına hayran oldukları Batı’ları her daim vardı.

‘Görevli’ oldukları için şartlarına mecburen katlandıkları, işte bundan sebep bu ülkeye hiçbir zaman ait hissetmediler kendilerini ve vatan sahibi nasıl olunurmuş hiç bilmediler.

En nihayetinde, son kertede gidebilecek bir asli ‘yerleri’ vardı ve zamanı geldiğinde, şartlar tekrar onların lehine döndüğü gün, görev yerlerine dönebileceklerdi.

Ya biz? Bu topraklarda yaşayan Ehl-i Sünnet Müslüman halk…

Balkanlar’da, akıncılarla aşağıdan yukarıya Hilal çizerken, Bağdat’ı selamlayan da bizdik.

Kerbela’da bizimdi hâlbuki Halep de bizimdi.

Mekke’ye hacca, Medine’ye berat almaya gitmeden önce İstanbul’a gözüyaşlı veda eden de bizdik.

Bizdik Şam’dan trenle hızla geçerken, Medine'ye yaklaştıkça tren raylarına döşenmiş keçeye sarılıp ağlayan da.

Bastığımız toprağa bir kez daha bakalım, elimizde sadece işte bu kadar kaldı; bu toprakların hayatını idame etmesinde nefes olan diğer tüm ‘vatan’ bellediğimiz ve hepsini mukaddes kabul ettiğimiz topraklarımız bir masal sonu gibi tek tek elimizden uçup gitti.

Mahzun halleriyle onlara her baktığımızda gözlerimiz bulutlanıyor ve artık gidecek başka bir yerimiz de kalmadı.

Hiç umursamadan ve ‘haddi’ aşmadan dükkânı kapatıp gitmemizi istiyorlar hem içeriden hem dışarıdan bin türlü yüzsüzlük ile.

Cevabı sorunun içinde saklı bir sual soralım kendimize şimdi:

“Gidecek miyiz peki?”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 565 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
10 Eyl 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Mi̇lleti̇n Bayat Hafızası: Ayni̇yle Deği̇l Mi̇sli̇yle

Gripten çıkmaya doğru insan artık iyi olduğunu düşünüp, ilaçlarına devam etmek istemez, etmez de çoğunlukla. Epey süredir günde ancak iki tas çorba içebilmiş bu insan, artık önüne ne gelirse yiyebileceğini düşünür. Ama yiyemez. ‘Biraz daha yatayım öyleyse’ diyerek bir miktar daha istirahat etmesi gerektiğini anlar. Bünye yeteri kadar güçlenememiştir, tam sağlığına kavuşuncaya dek sahip çıkmak gerekmektedir.

*

İkinci Abdülhamid Han, 30 küsur senelik idaresinde milletine özenle sahip çıkmıştır. Bu sürecin sonunda millet, milletini sarıp sarmalayan bu insanın şahsında idareye sırt çevirmiştir. Önce İkinci Abdülhamid Han’ın hal edilişine karşı durmayan halkın, sonra İttihad ve Terakki’nin (Rahmetli Turgut Özal’ın bir konuşmasındaki üslubu ile diyelim bizde: “Birlik ve Gelişme, öyle mi?!”) herkese ‘özgürlük’ diye gün be gün kendisinin ezilişine bir söz etmemesinin sonu pek hazin olmuştur. Hazindir; sonra bir gün o büyük Padişah ‘dörtkollu’ üzerinde kabrine götürülürken, İstanbul halkı pencerelerden “Bize ekmek yediren Padişahımız! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun!” diye ağlamışlardır da, keşke sadece bununla kalacak olsaydı yaşayacakları…

*

Aradan yıllar geçmiş sonra… Ezil ezil ezil… Kendi kendine ettiklerinin sonucunda, ödeyecekleri diyeti bitmemiş bu milletin. Bu sefer de bir Adnan Menderes çıkagelmiştir. Yaşantısı ve kabahatleri şahsını bağlar fakat milletin senelerce çektiği o mukaddes zulmü minarelerden söküp atmış; milletin hislerine tercüman olmaya çalışmış fakat rehavet dersek cümlenin bu kısmına, oturur mu bilemiyorum, olmamış yine.

*

Yine yıllar geçiyor sonra… Darbeler darbeleri takip ediyor. Heyecanlı gençler ‘vatanı biz kurtaracağız’ diye aynı karanlık ellerin silahından bir ona bir ona denilerek genç yaşta sokaklarda yitip gidiyor. Fabrika yorgunluğunu akşam kahvede iki çay içip atmak isteyen suçsuz-günahsız insanların ölümü ise cabası…

Bir insan daha sonra… Turgut Özal diyorlar adına. Vizyon sahibi, yaptıkları ve yapmak istedikleri ile milli olduğu her halinden kısa sürede anlaşılıyor. Yine bu millet tarafından müthiş bir teveccüh. Kısa sürede milletin zihnindeki zillet silinip atılsın diye olabildiğince çomak sokmaya gayret ediyor çarka. Kısmen başarılı da olmuyor değil. Sonra yine aynı olan oluyor. Sırt çevirme. Yapılanları görmezden gelme. Ve sonunda şehit edildiğine inandığım Turgut Özal, aramızdan göçüp gidiyor.

*

Recep Tayyip Erdoğan’a dair çok şey yazılabilir elbette. Hatalarıyla sevaplarıyla halen karşımızdadır. Gözlerinin önündeki sis perdesiyle senelerce yol alırken, iyi niyetinden şüphe etmedik. O sis perdesi biraz olsun dağılınca gerçekler görülüp, saflar sıklaşmaya başladı birkaç senedir. Eski yoğunluğunda olmasa da, halen o sis perdesi yerinde durmuyor da değil ayrıca.

*

Biz millet olarak rikkatliyiz. Hafızamız hep taze değil, çok bayat. Rikkatli oluşumuzdan sebep, dün yapılanın bugün de yarın da süregeleceğini zannediyor; az bir günyüzü görmeyelim, rehavetin o yumuşak kollarına atıveriyoruz kendimizi hızlıca. Hâlbuki bu topraklarda yaşayanlar tarihte her zaman aksiyon halinde olmuş, rahatsızlığı ve temkini kendilerine en güzel konfor bilmişlerdir. “Su uyur, düşman uyumaz!” atasözümüz ne de güzeldir oysa ki.

İttihad ve Terakki iktidara geldikten sonra gazetelerde sansürü kaldırmış; basın, İkinci Abdülhamid Han’ın şahsına ve dönemine mütemadiyen ağza alınmayacak ‘tenkit’lerde bulunmuştur. Zamanın ‘aydın’ları da bundan gayrı olmamıştır. Şimdi ise İkinci Abdülhamid Han’ı çok sevdiğini söyleyip, aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy’a methiyeler düzenler için bir zamanlar kaleme aldığımız yazının linki de işte buradadır. (link)

Millet işte o dediğimiz rehavetin neticesinde basın yolu ile alttan alta hazırlanmış; daha önce her şeyin pek kötü, bundan sonra geleceğimizin çok güzel olacağı zihinlere pompalanmış, bunun neticesinde ise bir önceki idareye burun kıvırmalar genele yayılmıştır.

50-60 / 83-93 arası da bu böyle olmuştur. Ülkemizde basının büyük bir kısmı hiçbir zaman milli olmamıştır. Sermeyesinden zihni altyapısına kadar her bir unsuru devşirilerek inşa edilmiş bu sektör, mütemadiyen milletin karşısında yer almıştır. Bunu ustalıkla gizlemeyi iyi bilen çorap örücüler, zaten zihinleri tarihinden/talihinden çalınmış bu milleti yaptıkları haberler ve yazdıkları köşelerle manipüle etmesi zor olmamıştır.

7 Haziran öncesinden ve akşamından bu yana medyada var olan bu hal, çirkinlik dozunu artırarak devam ediyor. Ve ne yazık ki bu millet zannımız odur ki, yine aynı tuzağın kollarına kendini gönül rızasıyla atmaya meyyal gözüküyor.

Meselemiz tabii ki şahıslar ya da partiler değil. Ölüm gerçeğini idrak edenler için partilerin de şahısların da belli bir yaşam süresi olduğu gerçeği aşikârdır.

Seyyidlerden büyük bir Âlimin cumhuriyetin ilk yıllarında yakınlarına buyurduğu rivayet edilen bir cümle ile yazımızı bitirelim: “Bu millet daha Sultan Abdülaziz Han’a yapılanların bedelini ödememiştir!”

Ya diğerleri…

Peki, ya doğru çıkarsa?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
11 Eyl 10:37

Bulut Sever

Puan: 5507

Meyzen Ruha ve Emre Bey teşekkür ederim. Bu süreç, dediğiniz hususların ivedilikle gündeme alınmasına vesile olacak mı göreceğiz Ömer Bey.

11 Eyl 09:35

Ömer Poyraz

Puan: 7401

Millet dediğimiz şeye kafa yormayıp, kültürüyle ilgilenmeyip, salıp çayıra olmuyor işte. Ya siyasetin kuvvetli olacak, ya milletin.

Bulut Sever yazdı, 492 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
8 Eyl 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Mi̇lli̇yetçi̇li̇ği̇n İslam'da Kısa Tari̇hi̇ / Teröre Bakış - 2

(Maalesef iki parçaya böldüğümüz bu yazıyı tamamladığımız günün akşamında, askerimize Dağlıca’da PKK tarafından kalleşçe bir pusu kurması neticesinde 16 şehit verdiğimizi öğrendik. Bugün de yine aynı yöntemle Iğdır’da 13 polisimizin şehit olduğunu… Her gün birer ikişer şehit verdiklerimiz daha… Allah-ü Teâlâ cümlesine rahmet, ailelerine de sabırlar ihsan eylesin. Rabbim terör örgütünü de, her kesimden yandaşlarını da tez zamanda kahrı perişan etsin inşallah.)

Bir önceki yazımızda, ülkemizdeki milliyetçi iki partiye dair birkaç kelam ettikten sonra kavmiyetçiliğin ne olduğunu, İslam dininden önce Arap toplumunda, hatta İslam dininin gelişinin ilk zamanlarında kavmiyetçiliğin Müslümanlar üzerindeki etkisini ve son peygamber olan Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kavmiyetçiliği, tabiri caizse ayakları altına alışını bir-iki Hadis-i Şerif ile ifade etmeye çalıştık.

Devam edelim.

Osmanlı Devleti yıkılıp, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yeni idare, genel olarak Doğu’da çıkan isyanlara ‘ceberut’ bir uygulama ile mukabelede bulunmuştur. Suçlu-suçsuz, kadın çocuk ayırmadan, isyan zamanında o bölgedeki ‘her’ insanı cezalandırmayı adaletin bir tecellisi olarak görmüştür. İsyanların bastırılmasının sonrasında da bu uygulamalarına ‘diğer’ her açıdan devam etmiştir.

Devlet, neredeyse 2000’li yılların başına kadar, çoğu zaman sert ve bazen yumuşama temayülü göstermiş teröre karşı mücadele yöntemini 2003 yılı AKP iktidarı ile değiştirmiş; ilk fırsatta bu mevzuya yönelik siyasal enstrümanlar kullanarak ‘meselenin’ barışçıl yollarla çözülmesi adına samimi adımlar atmaya başlamıştır.

‘Ne zamana kadar?’ sorusunun cevabı, hakkaniyetli olan her insan için malûmdur.

Şimdi İslam Hukukunda, devlete karşı silahlı ayaklanmanın isyan (terör) suçu oluşturması için gerekli şartlara bir bakalım. Bunların devamında, isyana karşı devletin nasıl hareket etmesi gerektiğini yazdığımızda, bundan sonra devletin ‘terör’e karşı nasıl hareket etmesi gerektiği de ortaya çıkmış olacaktır.

Öncelikle şunu yazmadan geçmeyelim; günümüz devletlerinin bu hususta hukuki dayanakları İslam Hukuku misal alınarak hazırlanmıştır.

1- İsyanın meşru bir devlete ve/veya meşru bir devlet başkanına karşı olması,

2- İsyanın kuvvet kullanılarak gerçekleştirilmesi. Kuvvet kullanılmaksızın bir muhalefet isyan suçu oluşturmaz.

3- Devlet başkanının/Devletin meşru emirlerinin uygulanmaması.

Bu üç şartın tümü bir arada vuku buluyorsa, isyancılara karşı savaşmak devletin meşru hakkı ve tabii ki görevi olmaktadır. Bu hakkın kullanımında, isyancılar öldürülebilir. Ele geçirilen yaralılar öldürülemez, malları ganimet olarak alınıp dağıtılamaz, aile fertlerine dokunulamaz. Takip, ancak kaçtıklarında başka isyancılarla buluşup tekrar saldırma ihtimali varsa olabilir. Muhakkak şunu da yazalım; isyancılar silah kullanmadan, isyancılara silahlı müdahalede bulunulamaz. İlla ki, isyancıların saldıran taraf olması gerekmektedir.

Yalnız şunu da eklemeden geçmeyelim; eğer isyancılar, yabancı bir devlet(ler)den isyan için destek alıyorsa isyancılara uygulanan hükümlerle değil, düşmana uygulanan hükümlerle cezalandırılabilir.

Devletimiz, hâlihazırda ‘İslam’ devleti olmasa da, teröre karşı ‘şu anda’ İslam Hukuku ile örtüşen mücadelesinden her ne pahasına olursa olsun asla taviz vermemelidir. Kürt halkının hak ve hukukunu savunan siyasetçiler eğer davalarında samimi ve bağımsız iseler, bu hakları ancak ve ancak ‘silahlı mücadele’ ile alacaklarını zannettikleri ya da taraftarlarına böyle olduğuna inandırdıkları terör örgütü ile kendilerini ayrıştırmalıdır. Bu hak ve hukuk arayışlarını meşru muhalefet ile siyaset üzerinden dile getirmeli, davalarını bu minval üzere neticelendirmeye çalışmalıdır.

Az önce yazılanlardan sonra HDP’nin ve bu partiye payanda olan ‘dini, siyasi ve/veya medyadaki hukuki/gayrihukuki’ tüm oluşumların, ne Kürt halkının hak ve hukukunu düşündüğünü söyleyebilir ne de samimi ve bağımsız olduğunu diyebiliriz. Kürt halkının siyasi temsilcileri(?), mütemadiyen her çatışmasızlık sürecinde savaş, her çatışma sürecinde ise barış söylemlerine sığınsalar da gerçeğin az önce ifade ettiğimiz gibi olduğunu dile getirmeden edemiyoruz.

Yine ve tüm bu olanlara, yaşanılan ve görülüyor ki yaşanılmaya devam edecek olan tüm bu acılara rağmen; meşru muhalefete ve siyaset üzerinden ‘Çözüm Süreci’ ya da herhangi bir isim altında hak arayışına evet, silahlı mücadele ile hak peşinde koşmalara, silahların gölgesinde siyasete, bunun neticesinde suçluların dışında hiçbir günahı olmayanların ölümlerine ve her türlü kışkırtma çağrılarına hayır diyoruz.

Ve son olarak diyoruz ki; Kürt olan herkesi aynı kefeye koyup, ‘hain’ ilan etmek ve provokatörlerin oyununa gelip, aklı bir kenara bırakarak kendilerine şiddet göstermek bir Müslümana yakışmaz. İman ettiğimiz İslam dini de buna asla cevaz vermemektedir.

Son kelâm; unutmasınlar ki içini boşaltmaya çalıştıkları ‘devlet mefhumu’ gün gelecek bunu yapanlara da lazım olacaktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Eyl 11:40

Sadakte.

Bulut Sever yazdı, 463 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Eyl 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Mi̇lli̇yetçi̇li̇ği̇n İslam'da Kısa Tari̇hi̇ / Teröre Bakış - 1

7 Haziran seçimleri bitip de AKP’nin tek başına iktidar imkânını kaybetmesinin hemen ertesinde, Suruç olayı ile terör olayları başladı ve ivme kazanarak devam ediyor.

MHP’nin ve HDP’nin devam eden çatışmaların seyrini hızlandırmadaki söylemleriyle, aslında bu iki farklı gibi gözüken siyasi akımın ‘milliyetçilik’ ortak paydasında birbirinin mütemmim cüzü olduklarını söylersek pek de yanlış bir şey demiş olmayız.

En nihayetinde aynı ‘kavmiyetçilik’ mefhumu üzerinden varlıklarını sürdürüyorlar. Varlıklarını sürdürebilmelerinin tek şartının da bu mefhum üzerinden siyaset yapmak olduğunu düşünüyorlar.

Bu iki parti ve bir kısım gönül vermişleri açısından İslam dini, hem müspet hem de menfi bir referans noktası. MHP, dinin siyasi görüşlerinde ve hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söylüyor. HDP ise İslam dinini referans almıyor fakat referans alan diğer siyasi organizasyonları İslam dinini siyasete alet etmekle itham ediyor.

O halde ‘ırkçılığa’ dinimizde ve tarihin seyri içinde Müslümanlarca nasıl bakıldığına ve herhangi bir ‘isyanın’ karşısında İslam hukuku açısından devletin nasıl bir yol izlediğine/izlemesi gerektiğine dair birkaç kelam edelim.

Kelime anlamı itibariyle Arapça’da ırk; kök, bitkinin gövdesi anlamına gelmektedir. Meşhur anlamı ise, ‘soy üstünlüğü ve asalet’ olduğu herkesçe bilinmekte.

Cahiliye devri Araplarına ait bir atasözü ise o zamanlarda İslam dininin ortaya çıktığı toplumun, içinde bulunduğu vahameti anlatmak adına çok önemli bir misaldir: “Zalim olsun, mazlum olsun, kardeşine yardım et!”

İşte Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir toplumun içindeki ilk icraatlarından biri, kavmiyetçilik anlayışını ortadan kaldırmak olmuştur.

Cabir İbn Abdullah (radiyallahü anh) şöyle rivayet buyurmuştur:

“Biz bir gazvede idik. Muhacirlerden biri Ensar’dan biri ile kavga etti. Ensar’dan olan ‘Ey Ensar! Neredesiniz?’ diye bağırdı. Muhacir olan da ’Ey Muhacirler! Neredesiniz?’ diye seslendi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): ‘Bu âdeti terk ediniz. Çünkü bu söz nefret ettirici bir koku yaymaktadır.’ diye buyurdu.”

Başka bir rivayette ise Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah sizden cahiliyle kirini ve atalarla övünme geleneğini kaldırdı.”

Bir başka rivayette ise Ebu Zer’e (radiyallahü anh) şöyle buyurmuştur Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bak Ebu Zer! Senin hiçbir kimseden, hiçbir siyahtan takvanın dışında bir üstünlüğün yoktur.” “Ne Arap’ın Arap olmayana, ne de Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü vardır.”

Tarihe baktığımızda daha önce olağanüstü başarıları olmamış, coğrafi şartlar itibariyle de kendilerine bir ayrıcalık sunulmamış böyle bir kavmin, kavmiyetçiliğin terki ve herkese şartsız ve eşit uygulanan adalet ile sadece bir yüzyıl içinde İspanya yarımadasına kadar büyüyen ‘duruma’ geldiklerini kısaca yazsak meseleyi basitleştirmiş olmayız diye düşünüyoruz.

İşbu ırkçılığın terki, “Ancak Müslümanlar kardeştir!” sözü ile daha önce bir benzeri olmadığı halde Sahabe Efendilerimiz Müslüman olduktan sonra, gerektiğinde kendi ailelerine ve aşiretlerine karşı savaşabilmişlerdir.

Hazreti Ömer Efendimizin (radiyallahü anh) namaz kıldırmaya gücü kalmayınca, imam olarak bir azatlı köleyi imamete geçirmiş olduğunu yazıp misallere son verelim.

Peygamber Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra birkaç yüzyıl daha sürüp, daha sonra durağanlaşan bu başarılar Müslüman Türklerin, yukarıda zikredilenlere büyük bir hassasiyetle riayet etmesi ile tekrar yukarıya doğru bir ivme kazanmıştır.

‘Milliyetçilik’ / ‘Irkçılık’ / ‘Kavmiyetçilik’ Bu ifadeler nasıl tanımlanırsa tanımlansın, nasıl içi yumuşak ifadelerle doldurulursa doldurulsun, zehirdir. Bu zehir bizler gibi zamanında onlarca ‘milleti’ bir potada eritmiş ve yüzyıllarca kendisinden memnun ve razı kalınarak adaletle yönetmiş bir medeniyetin mirasçıları için öldürücüdür. Zehir neredeyse iki asırdan beri bünyededir ve çok şükür ki, bedene büyük tahribatlar vermiş olmasına rağmen öldürememiştir.

Fransız İhtilali’nden sonra milliyetçik akımı dünyanın her yanını sarmış, hassaten az önce de zikredildiği üzere onlarca milleti içinde barındıran ‘Devlet-i Aliyye’yi’ yıkan en önemli sebeplerden biri olmuştur.

Devlet-i Aliyye, güçlü olduğu dönemlerde, muhtelif nedenlerle, muhtelif bölgelerinde çıkan isyanları başarıyla sonlandırabilmeyi bilmiştir. Fakat devletin zayıf düştüğü son zamanlarında ise çoğunda başarısız olmuş, isyan edilen bölgelerin elden çıkışına engel olamamıştır.

Hem güçlü hem de zayıf olduğu dönemlerde bu isyanlara öncelikle ‘din, dil, ırk’ özelinde bakmamış, meseleye ‘devlet ebed müddet’ çerçevesinde yaklaşarak, merkezine devletin güçlü ve devamlı olmasını, ancak böyle bir devlet ile dine sahip çıkılabileceğini esas alarak, isyanlara karşı İslam Hukuku’na uygun hareket etmiştir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 584 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
2 Eyl 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Vi̇cdansızlığın Anayurdu Batı ve İçi̇mi̇zdeki̇ İzlandalılar

Bir ülke var, hep gitmek istemişimdir: İzlanda.

Kısaca bahsedelim.

Daha önce bahsettiğimiz Lihtenştayn kadar olmasa da durumları hayli iyi. Ordu harcamaları yok mesela. Görülebilecek harika yerlere sahip bir yer. Bunun dışında, terör sorunları ya da kendilerine sorun olabilecek sınır komşuları yok.

Kısaca demiştim.

Malumunuz bu ülke, Suriye’de ‘katledilmekten’ kaçan insanlardan sadece 50’sini ülkelerine kabul edebileceğini açıkladı geçtiğimiz günlerde.

Avrupa ülkelerinin durumu ise daha vahim bir halde. Kimi mevzuya din ekseninden bakarak, sadece kendi dinlerinden olanları kabul edebileceklerini söylerken, kimi de o büyük medeniyetlerine, ekonomilerine ve hatta sosyal gelişmişlik düzeylerine tam da uyan politikalar uyguluyorlar ülkelerine sığınmak isteyen Suriyelilere karşı.

Bir zamanlar ve aslında halen öyle olan, üzerinde güneş batmayan ülkesinden, Cumhuriyetlerin membaı kabul edilmiş ülkesine kadar Batı Medeniyeti her halükarda kendine yakışan davranışlarda bulundu bu süreçte ve bulunmaya devam ediyor.

Neden yadırgayalım?

Batı için tek bir ahlaki kaygı yoktur. Yalnız şunu bilir onlar: çıkar! Uluslararası ilişkilerden bahsetmiyorum. Batı medeniyetini oluşturan sosyal dokuyu da meselenin içine katıyorum. Sadece yönetimler nezdinde değil, birey birey de bu hal böyle.

Düne kadar Bosna’da soykırıma çanak tutmalarından, şimdi Suriye’de olanlara… Aradakileri saymayalım fakat hadi biraz daha eskiye gidelim o zaman.

Japonya’ya atılan atom bombasına ses çıkarmamışlardır mesela zamanında ama ilerleyen yıllarda bunun ‘insanlık’ adına ne kadar ilkel bir uygulama olduğundan dem vurmuşlardır. Bunu her daim zikreden Batı, bu olayla arası çok uzak olmayan Cezayir’de katledilen 1 milyon insanın yok edilişine ‘insanlık’ gözüyle bakamamıştır misal.

Aynı Batı, çıkarları için Ortadoğu’daki ‘haklı savaşlarına’ mütemadiyen destek verirken, ‘unutulmuş savaş’ olarak nitelendirilebilecek Çeçenistan’daki yıllarca süren katliamlara, yine çıkarları gereği hiç ses çıkarmamıştır.

Küfrün milleti tektir lafzını derken boşa demez bir Müslüman. Danışıklı dövüşün kitabını yazmıştır Batı. ‘Birlikte susarsak, herkes önündeki yer!’ anlayışını hep uygulamıştır. Ve hep yazdığı kitabın ortasından konuşur.

Şimdi, son günlerde denizlerde boğulan, evet tam da ifadesiyle; ‘kaçmasınlar da savaşsınlar’ diyen, parmakları klavye tuşlarından fırsat bulup da bir mazlumun saçlarına değmemiş olan kalbi ölmüşlere inat namusu için, çoluğu çocuğu için, haysiyeti ve evet insanlığını kurtarmak için yollara düşen o mazlumların cansız hatıraları savrulurken kıyıya, yanlarına insanlıktan bir parça alarak bu dünyadan göç edişlerini hep beraber seyrediyoruz.

O insan hakları bilmem kaçıncı ve ne halta yaradığı belli olmayan beyannamelerinin süslü cümleleri altında, bu haklardan dem vuran Batı da ellerini başının arkasında kavuşturmuş, insanlığın ölüşünü umarsızca seyrediyor.

Batı’nın yüzü iki değil ki hangisine tüküresin!

On yıllardır terör sorunuyla uğraşan, siyasi meseleleri hep çetrefilli, ekonomik sıkıntıları baş göstermeye başlamış ve kendi içindeki ‘hadsizlerin’ o mazlumlara yönelik insanlık dışı propagandalarına rağmen senelerden beri, daha iyi olabilecek fakat bu haliyle bile gayet iyi bir şekilde Suriye’den ‘katledilmekten’ kaçan insanlara kucak açan bir ülkeyi muhtelif platformlarda sözüm ona öven Batı, bu övgülerinin altında belki gayriihtiyari, kendi vahşiliklerini ve konformizmin kölesi olduklarını itiraf etmiş oluyorlar.

Bu sabah, çocuk bile denemeyecek kadar küçücük bir insanın sahilde cansız yatan halinin fotoğrafını gördükten sonra, bu ve buna benzer daha bilmediğimiz, hiç görmediğimiz binlerce katledilişin vebali için kime ne denilebilir…

Çaresizlik. Mecburiyetler.

Sonra… Ülkemizde bu mevzuya burun kıvıranlar adına insanlığımdan utandım, yüzüm kızardı.

İçimizden de baksak, dışımızdan da küfrün milleti hep tek!

Ne desek, boş.

Kaç mazlum daha…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
03 Eyl 09:22

Ömer Poyraz

Puan: 7401

Fotoğrafı gören insan evladının yüreği nasıl sızlamaz? Keşke, bin tane suriyelilerle ilgili hakarete varan söz duysaydım da o fotoğrafı görmeseydim. Keşke eskisi gibi savaşlar olsa da milyonlarca insan onuruyla ölse diyorum. Ama kime diyorum ki?

Bulut Sever yazdı, 493 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Ağu 15 02:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Faydacılığın Dayanılmaz Cazi̇besi̇ / Ölçümüz Nedi̇r?

Artık birçok şeyi kanıksamış durumdayız; gündem artık sıcak falan değil.

Ara sıcaklar gibi; ne tam sıcak ne tam soğuk.

Seçim sathı mahalline girmiş bulunmaktayız.

Hükümet kurulacak mı, kurulmayacak mı derken Cumhurbaşkanı, muhaliflerince o pek sevdikleri Anayasamızdan aldığı güç ile mevzuya bir son verdi. Şu haliyle bu düzenden bir koalisyon çıkmayacağı kesinleşince, erken(yeniden) seçim için gerekli adımı attı ve seçim hükümetinin kurulması için Ahmet Davutoğlu’nu görevlendirdi.

Bu görev Ahmet Davutoğlu’na tevdi edilmeden önce Cumhurbaşkanı tarafından, o 45 günün bitmesine kalan kısacık süre içinde hükümet kurulması adına yeni bir yetkilendirme yapmayacağını belirttikten sonra, ‘duruş’ sergilemek adına CHP ve MHP kurulacak bir seçim hükümetine üye vermeyeceklerini açıkladılar. Bunun teklif dahi edilmesini ahlaksızlıkla nitelediler ‘kırmızıçizgi’ sahipleri.

Gün devrildi. Anayasal bir zorunluluk olarak Ahmet Davutoğlu tarafından ilgili milletvekillerine seçim hükümetinde yer almalarını içeren teklif mektupları gönderildi. HDP, her zamanki şımarıklığından mütevellit zaten bu duruma dünden razı idi ve hakkını kabul etti. Diğer partilerin milletvekillerinden ise sırasıyla ‘hayır’ cevabı geldi. Tek bir kişi hariç: Tuğrul Türkeş.

Seçim hükümetinde bulunma teklifini kabul eden MHP milletvekili Tuğrul Türkeş kendini parti içinde, tabiri caizse yapılan bu ‘ahlaksız’ teklifi kabul eden bir hain, kutlu ve de ulvi davalarını satan makam sevdalısı bir alçak olarak yaftalandı anında ve hakkında hemen partisinden ihraç süreci başlatıldı.

‘AKPlilerce’ ise özellikle sosyal medyada demokrasi kahramanı, Devlet Bahçeli karşısında onurlu bir duruş ve direniş gösteren, vatanını ve milletini her şeyden önde gören gerçek bir ülkücü ve tabii ki o mübarek(!) ‘Babasının Oğlu’ olmuştu birdenbire.

Neler neler…

Büyük oyunu bozmasından MHP’yi yarınlarda yeniden şekillendirmesine, Devlet Bahçeli’nin sonunun başlangıcı olmasından demokrasi havariliğine, efendime söyleyeyim oradan, helal olsun ne adammış’lara kadar daha neler neler…

Yahu farkındalar mı bilmiyorum ama siyaseten karşı kaleye gol atacağız diye yer göğe sığdıramadıkları kişi Tuğrul Türkeş. Düne kadar o havaalanında kefenlerle karşılayacak kadar sevdikleri Tayyip Erdoğan’ın hem şahsına hem mukaddesatına en ağır ithamlarda/iftiralarda bulunmuş, o davasına baş koydukları partilerine her fırsatta hakaret etmiş birinden bahsediyorlar.

Ayrıca bu şahsın zamanında, ortaya çıkış şeklini asla tasvip etmesek de, bir bayan gazeteci ile telefonda konuştuklarının nasıl ahlaka mugayir konuşmalar olduğunu da en iyi bilen cenahın içerisindeler bu insanlar. 13 senelik AKP’ye, AKP iktidarına ve Tayyip Erdoğan’a hakaretle süslenmiş geçmişi olan bu insana bir ‘Zaten Tayyip Erdoğan’ın gizli sağ kolu idi!’ demedikleri kaldı. Bunu da derseler tam olacak.

Dün Ahmet Davutoğlu’nun, öğlen vakti gerçekleştirdiği konuşmada ifade ettiği gibi, katkılarından dolayı teşekkür et ve geç. Adamın cemaziyülevveli biliniyorken, şimdi işine gelir bir fiilde bulundu diye şahsını yüceltmek neden?

Peki, Tuğrul Türkeş’in bu tercihi, ya Devlet Bahçeli’nin bilgisi ve isteği ile yapılmış ise? Bunu düşünen kimse yok mu? Olamaz mı? Çok az bir ihtimal de olsa, 7 Haziran gecesinden bu yana ‘bir öyle bir böyle’ olan Devlet Bahçeli bir de bu yola tevessül etmiş ise misal? Belki az bir ihtimal ama bir ihtimal işte.

Siyaset bu, adı üzerinde. Herkes hamlesini yapıyor. Belli stratejiler oluşturuluyor ve buna uygun teklifler yapılıyor; kabul ediliyor ya da edilmiyor. Ediliyorsa başka, edilmiyorsa başka stratejilerle devam ediliyor.

Siyaseten çıkar ilişkisine girilen insanlarla veyahut oluşumlarla “canciğer kuzu sarması’ bir görüntü vermenin ne anlamı var. İşini yap, yaptığında samimi ol ve geç. İnsan biraz olsun ihtiyatlı ve ciddi olur; memleketin selameti adına, günü geldiğinde karşı tarafça istismar edilebilecek kadar güleç olunmaması gerektiği gibi, safi karşı tarafa güven de duymaz. Sonra dönüp dolaşılıp bu ‘duruşlar’ en çok yine sizi vuruyor.

Bugün Tuğrul Türkeş’e methiyeler düzen taraftarlar, dün Cemaat’e de ona göre duruş sergiliyorlardı. Bugün Tuğrul Türkeş’i göklere çıkaran taraftarlar dün, şimdi kaçak olan, zamanın debdebeli savcılarına gülen yüzlerle el sallıyorlardı.

Hadi anlıyoruz, siyasetçiler siyasetin doğası gereği bunu yapar. Bir nevi menfaat ilişkisi, kabul edilebilir, mazur görülebilir bir açıdan belki. O zamanki yanılmalarına da pişmanlıklarına da samimiyetle inanabiliriz, inanıyoruz da. Fakat taraftarları bu kadar vurdumduymaz nasıl olur? Sen yine partini desteklemeye devam et lakin dalgalara bu kadar kaptırırsa insan kendini, hayatının her safhasında yalpalayıp durur da sonunda suçu kime atar peki?

Siyasetçilerin iyi niyetini, hüsn-ü zanlarını/su-i zanlarını anlamaya çalışıyoruz. Fakat işin içinde her şeyden önce ‘devlet’ yönetimi söz konusu ise daha dikkatli olunması gerektiğinin de elzem olduğunu düşünüyoruz. Yağmurdan kaçıp doluya tutuluyor gibi yeni bir cendereye doğru giriyor olduklarını görüyor olmak üzüntü verici. Yavaş yavaş yeni ikame ediliyor olanların tasfiye edilmek istenilenlerden daha masum olduğu kanaatinde değiliz.

Demem o ki Müslüman, siyaseten yapılan işlerin seyrine dalarak duruşunu belirlemez. Ölçüsü ve duruşu oy attığı partinin fayda görüp görmemesine göre değil, iman etmiş olduğu İslam dininin sağlam temellerine göre olmalıdır. Küfrün karşısında saf tutarken uygun olmayan şeyleri de söyleyebilmelidir.

Ve illa ki liderler de buna dikkat etmek zorundadır.

Ölçü sahibi olmadan vizyon sahibi olunmaz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 384 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Ağu 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Şımarıklığın Şahı Deği̇l Adeta Şahbazı MHP

İdeolojilerin hüküm sürdüğü meşru/gayri meşru örgütlerin, bu örgütlerin farklı saiklerle ulvi bir amaca hizmet ettikleri vehmine sardırılan mensuplarının, fikirlerini hayata geçirebilmek için nihayetinde en son varacakları nokta illa ki şiddettir.

Şiddetten önce fikirlerinin benzer saldırganlıkla, fiili şiddete başvurmadan münazara edilmesi zaten meşru; bu münazaraların neticesinde kendilerince bir çözüme, aslında galibiyete varılamamışsa fiili şiddete başvurulması hem zaruri, hem gayet doğal ve pek tabii bu da meşrudur.

Anılara başvurmadan da olmuyor galiba.

Sene 2000 yılı gibi olmalı diye tahmin ediyorum. Şimdi olduğu gibi o zaman da hiçbir siyasi organizasyona üye değiliz. Cemaatten de sıyırmışız kendimizi çok şükür. Kendi halimizde okumalar yapmaya gayret ediyoruz. Etrafımızda üniversiteden arkadaşlar var.

Bir tanesi Alperenlerden olduğu iddiasındaydı. Ankara’da okuduğu sırada karıştığı siyasi olaylar nedeniyle okuldan atılmıştı. Babası Deniz Gezmişlerle çatışanlardandı ve ülkücü kontenjanından devlete kapak atmıştı.

Bu vatandaş bir gün 8-10 kişi olan bizleri Ülkü Ocakları’na götürdü çay-sigara yaparız diye. Akşamın bir vakti. Orta son-Lise 1 kocaman adamlarını etrafına toplamış Reis denilen şahıs. “Bir Türk Dünyaya Bedel”den “Türk’ün aşılmaz gücü”ne hamaset kokan, kendisini dinleyen koca koca minik adamların “Türk”ün dışındaki her ırki mefhuma bilenmesine, düşman olmasına sebep olacak ateşli haykırışlarla sarıyordu cümlelerini. Bu arada akşam vakti geçiyordu. Konuşmaya devamdı.

O da ne!

“Bizim İslam diye bir davamız yoktur” diyen, hiçbir zaman sevmediğim Türkeş’in karşısına dikilmiş, “Önce Türküm sonra Müslüman” diyen Türkeş’e karşı; her fırsatta mealen, “Önce Müslümanım, ırkçı değilim!” diyen rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun Alperenlerinden olduğunu zannettiğim bir grup ve onların Reisleri gelip katılıyor ortama.

Zannettiğim dedim zira meseleler imsak vaktine kadar döndü dolaştı ve şuraya vardı en sonunda: “Başbuğumuz artık kimdir?!”

MHP’nin Reis’i artık Devlet Bahçeli’dir derken, diğeri hala Alparslan Türkeş’tir diye ısrar ediyordu. Kışkırtıcı kelimelerin süslediği muhteşem karşılıklı ataklarla sürat kazanan tartışma, az önce zikredilen sorunun etrafında dönüp dolaşıyor ve tartışma birbirlerine bağıra çağıra “konuşan”, inandıklarını birbirlerine illa kabullendirmek isteyen iki kişinin iletişimsizliğine dönüşüyordu.

Bir ara yorulmuştular galiba. Sustular. O zamana kadar sakinlikle, ibretle ve sessizce konuşmalarını dinleyen ben, “Bu mevzular böyle bağırmadan çağırmadan konuşulmuyor mu, olmuyor mu başka türlü?” diye cevabını bildiğim bir soru sordum. Yine de bizzat kendilerinden duymak istedim bu cevabı. Anlaşmışlar gibi her ikisinin de yüzleri bana dönükken aynı anda şöyle cevap verdiler: “Olmuyor!”

İşte o zamanlar böyle olanlar, şimdiki MHP’nin teşkilatlanmasında orta kademeleri dolduruyor. Zaman içerisinde bu insanların çok büyük bir kısmı bu varlıklarını partinin üst yönetimde devam ettirecekler.

*

Bilindiği üzere MHP’yi, AKP’nin 13 yıllık tek parti iktidarında her kritik kanun değişikliğinde AKP’ye destek vermekle suçlayan bir kesim var. Bir de AKP’nin her daim MHP’ye minnet duyması gerektiğini söyleyen başka bir kesim var.

MHP’nin o oylamalar yapılırken durduğu yer kesinlikle dikkatlerden kaçmamalıdır. MHP, bu 13 yıllık dönemde bazı kritik meselelerde AKP’ye destek verdiyse ya da ilgili kanunların çıkışına köstek olmadıysa bu hususlarda hassasiyeti olduğu için değil; bu hususlara karşı olunursa eğer, muhafazakâr-milliyetçi tabanlarına “bu derdi” anlatamayacaklarından sebeptir. Yani tamamen oy kaybı endişesidir.

Bakmayın siz, Devlet Bahçeli yıllardan beri ülkücü gençliği sokağa dökmemiş de, yok efendim hep itidalli olmuş / itidal tavsiye etmiş, meseleleri büyük bir olgunlukla karşılamış lafızlarına. Devlet Bahçeli o büyük olgunluğunu, Ecevit ve karısının bir zamanlar siyasi olaylara karışmış bütün gençliğin arasından sadece Müslüman-milliyetçi gençliğe sövmesine rağmen Ecevit’e duyduğu derin hürmetle ve kendisinin yanında hiçbir zaman sigara içmemiş(ne alaka ise?!) olmasıyla gösterdi. Ayrıca hala o tazim(!) edilesi büyük olgunluğunu, çoğu ortak paydalarda tabanlarının ve kendilerinin buluşmuş olduğunu bilmesi gereken, halkın % 52’sinin teveccühü ile ilk defa halk tarafından seçilerek Cumhurbaşkanlığı makamına gelmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’ı eline fırsat geçtikçe tahkir etmesiyle gösteriyor.

Şımarıklığın, mızmızlığın sonu yok. MHP’nin son yaptığı ne olursa olsun “istemezük” hali ile siyaseti kilitlediğini düşünenlerin ve buna çok şaşıranların şaşırmaları ne garip. Seçimden sonraki tüm tenakuzlarından anlaşılıyor ki, bu partinin üst yönetiminin hiçbir şart ve şekilde dini hassasiyetleri de vatan-millet dertleri de yoktur. Bizim gibi ülkelerde ideoloji partiler ya gâvur tarafından bizzat kurulmuştur ya da devşirilmiş olduklarından “İngiliz Anahtarı” gibi her derde deva değil aksine dertlere bir dert daha olan proje partileri olmuşlardır. Gerektiği zaman gerekeni yaparlar, gerekmediği takdirde yapmazlar. Söz dinleyicilerdir.

*

Bu kadar söz etmişken, rahmetli Seyyid Ahmet Arvasi Hoca ile ilgili birkaç kelamla bitirelim.

Bir gün Seyyid Ahmet Arvasi Hoca’ya sevenleri, “Efendim, siz Seyyidlerdensiniz, soyunuz Peygamber Efendimize(aleyhisselam) dayanması hasebiyle Arap milletindesiniz. Neden bu kadar ülkücü gençlerle ilgileniyorsunuz?” diye sual etmişler.

Seyyid Ahmet Arvasi Hoca bu suale mealen şöyle mukabelede bulunmuşlar: “Bizim bütün uğraşlarımızın sebebi İslam yolundan / davasından ayrılmamaları içindir. Derdimiz kavmiyetçilik değil.”

Allah-ü Teâlâ rahmet eylesin.

*

Bu topraklarda yaşayanlar –izmlerin, ırki temelde saf tutmaların, -ci / -cu’ların prangasından kurtulamadığı müddetçe aslına rücu edemeyecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 449 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Ağu 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Büyük Koali̇syon(Muş): İsti̇kşafi̇si̇ Bi̇le Kötüyken

Cem-i zıddeyn muhaldir, demişler.

Yani, birbirinin zıddı olan iki şeyin bir arada olması asla mümkün değildir.

7 Haziran seçimlerinin birinci ve ikinci partisi olan AKP ile CHP tarafından dün yapılan koalisyon kuramayacaklarına dair açıklama, denilebilir ki bu işlerle üstünkörü ilgilenen hiçbir vatandaş için şaşırtıcı olmadı.

Birbirlerinin düşüncelerini “keşfetmeye” yönelik uzun süreli görüşmelerin neticesi menfi oldu.

Devşirilmiş olanlarca çok arzu edilen, “Büyük Koalisyon” olarak nitelendirilen ve bu koalisyonun kurulabilmesi için çok çaba sarf edenler derin bir hayal kırıklığına uğradı. Yine ağlıyorlar. AKP’ye ve bu ülkeye kurdukları bir tuzağın daha sonuçsuz kalması onları arabeske bağladı.

*

CHP yönetimi görüşmelerin başlamasından önce bile koalisyon ortağı olma hususunda çok hevesliydi. AKP’nin tek başına iktidar olamayacağının belli olduğunu öğrenmesiyle birlikte kapıldığı büyük heyecanla, yeter ki AKP’siz bir hükümet olsun diye % 60 bloğuz diyerek makam koltuklarını sağa sola ikram etmeye kalktı. Baktılar olmuyor, AKP’li yetkililerle görüşmeye başlamalarından sonra, neredeyse her şeye evet diyecekleri bir görüntü sergilediler. Fakat görüldü ki, dış politika ve eğitim gibi ülkenin hâlihazırda en hassas olduğu ve geleceğini etkileyen konularda geri adım at(a)madılar. Başbakan Davutoğlu’nun açıklamalarından da bu anlaşılmış oldu.

*

AKP, 7 Haziran’da çıkan sonucun ve bu sonucun neticesinde oluşabilecek uzun vadeli “herhangi” bir koalisyonun, 13 yıllık tek parti iktidarı vesilesiyle gerçekleşmiş kazanımları berhava edebileceğini öngördü ve kısa vadeli, ülkenin halledilmesi gereken acil meselelerini çözmek adına bir “Reform Hükümeti” ile partilerin kapısını çaldı. Bekleyen acil reformlar ortak bir şekilde gerçekleştirilecek ve hemen bunların sonunda yine “milli irade”ye başvurulacaktı.

CHP ise “Restorasyon Hükümeti” diye bastırdıkça bastırdı. Türk Dil Kurumu’na tekrar başvuralım. Restorasyon kelimesinin Fransızcadan dilimize geçtiğini söyleyen Türk Dil Kurumu, “Yenileme” olarak çevirmiş bu kelimeyi dilimize. Yani CHP genel olarak 13 yıldan beri berbat(!) edilen her şeyin artık yıkılıp, yeni politikalar inşa ederek yol almamız gerektiğini söyledi.

*

CHP’nin, 13 yıllık zorlu bir süreçle elde edilmiş kazanımları yok etme isteğinin yanında, arkasındaki devşirilmiş medya baskısıyla kendisiyle bir koalisyona razı getirerek AKP’yi siyaset sahnesinden tamamen silmek isteği gerçeği yadsınamaz. Zira pek belli ki, böyle bir ortaklığa “İslamcı”ların bir kısmının değil fakat “mütedeyyin” insanların hemen hepsinin asla razı gelmeyeceği ve ilk seçimde AKP’ye haklı olarak sırt çevireceği gerçeği ortada duruyordu.

Bu koalisyonu isteyenler için, ister “üst akıl” deyin ister “Amerika” , ister “İsrail” deyin ister her karışıklığın bir yerinden müsebbibi olan “İngiltere” ya da bunların medya / siyaset / iş dünyası içindeki devşirmeleri deyin, bu koalisyonun olmaması memleketin selameti açısından çok iyi ve hayırlı olmuştur.

*

Bir de MHP faktörü var tabii ki.

İran nasıl ki Doğu’nun maymuncuk anahtarı gibidir; her sorunun çözümü bir yerde İran “derdinin” çözülmesine bağlıdır. Nasıl ki İran meselesi çözülse, kuvvetle muhtemel İslam dünyası içinde birlik ve beraberliğin kapısı sonuna kadar açılabilecektir, işte MHP’nin siyaset sahnemizdeki yeri de aynıdır.

Bütün meselelerin nihayeti bir yerde, bir şekilde illa ki MHP’ye dokunmaktadır.

Hülasayı kelam, bu saatten sonra MHP’nin “yol açmasıyla” erken/yeniden(?) seçim köşe başında bizi beklemektedir.

*

Daha önce de yazdığımız gibi: “Gocukları hazırlayın; soğuk bir ayın pek sıcak bir gününde milli irade bizleri bekliyor.”

Sonbaharda ve belki de ilkbahar…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 450 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ağu 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Li̇htenştayn ve Şehi̇tleri̇mi̇z

Bu sefer uzun uzun yazmamaya gayret edeceğim.

İhtimal, kısa bir yazı olacak bu. Sadece bir ihtimal.

İlk olarak bir ülkeden bahsedecek, wikipedia marifetiyle edinilmiş bilgilerini kısaca yazmaya çalışacağım.

Avrupa’da bir ülke bu: Lihtenştayn. (Almanca: Liechtenstein) Tam adı ise, Lihtenştayn Prensliği.

Lihtenştayn, Orta Avrupa’da İsviçre ile Avusturya arasında yer almaktaymış. Minicik bir ülke, sınırlarının toplam uzunluğu 76 km. imiş. Başkenti 25.000 nüfuslu Vaduz. Almanca resmi dil. Nüfusu 10 sene önceki verilere göre 34.600. Şimdi olsa olsa tahminim odur ki 40.000 değildir.

Lihtenştayn tarihi, yazılanlara göre Roma İmparatorluğu’na kadar geri gidiyormuş. Yüzyıllar içinde, ülkeye adını da vermiş olan Lihtenştayn ailesi, sahip oldukları topraklar gibi ufak siyasi egemenlikle alakalı çeşitli badireler atlatmış.

Bu hususta kısacası zamanın getirdikleri üzerinden naçizane egemenliklerini korumak adına etliye-sütlüye pek karışmayıp fırsatları değerlendirmeye çalışmışlar, zora geldiklerinde ise soydaşlarının korumasına sığınarak hayatlarını devam ettirmişler.

Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra iktisadi sıkıntılara düşmüş olsalar da, daha sonraki yıllarda bolluk ve refaha kavuşmuşlar. Halen de bu refah düzeyindelermiş. Durumları pek iyi anlaşılacağı üzere.

Hâlihazırda demokratik parlamenter monarşi ile idare edilen bir devlet. Geniş yetkilere sahip bir Prensleri var. Adam dünyanın en zenginlerinden biri bu arada.

Adamların ülkelerini korumak adına hepitopu 125 kişiden oluşan bir askeri birliği bulunmaktaymış. Milli sporları kayak. Bu konuda epey ilerlemişler.

Dertleri tasaları yok, bir amaçları da yok. Lüküs hayat oh ne rahat anlaşılan!

Kabaca böyle. Bitti.

*

Yukarıda yazılmış olan bir devlet(?) hakkındaki kısacık bilgileri bir daha okuyun lütfen. Belki Tanzimat Fermanı’ndan bu yana başımıza neden bu kadar çok çorap ördüklerini bir nebze olsun daha iyi anlayabiliriz.

İçeriden bu kadar hainle, dışımızdan ise bu kadar düşmanla mütemadiyen ekonomik, içtimai, askeri olarak neden sürekli taarruz ettiklerine daha farklı bakabiliriz belki.

Geçelim İslam coğrafyaları lafzını. Eziliyor olan, sömürülüyor olan, zulme uğramış ve uğruyor olan Müslüman halklardan bahsedeceksek aynı ve doğru yerdeyiz. Yok, birilerince siyasi manada İslam coğrafyasından bahsedeceksek eğer, lütfen sizi kenara alalım. Vatanımdan başka Müslümanların hizmetkârı ve koruyucusu olabilecek, İslam’ın son sancağının dalgalandığı başka bir devlet göremiyorum dünyada.

Kimse kusura bakmasın, her ne kadar bu devletin Anayasasına birileri tarafından ‘devletin dini yoktur’ hükmü yazılmış olsa da, Anayasalar insanların vicdanında kemikleşmiş hasletleri söküp atamaz. Atamamıştır da.

Bizim devletlerimizin mevcudiyeti Ehli Sünnet Müslüman milletleriyle kaim olmuştur.

Gâvurun her daim bütün meselesi de bu bağı söküp atmak olmuştur bu topraklardan.

Bakın bugün de dâhil, hemen her gün şehit haberleri geliyor. Allah-ü Teâlâ hepsine rahmetiyle muamele etsin, yakınlarına sabırlar ihsan eylesin. Üzülüyoruz, keşke olmasa böyle tabii ama çok şükür hiçbir taşkınlık olmuyor.

Bu topraklarda yaşayan insanlar devletlerine sevgi ve bağlılıklarını imanlarından saydığı için, Cennet yoluna göndermiş olduğu evlatları için sessizce gözyaşı dökmüştür hep. Kalbi ince olan yakınlarının sesli ağlamaları dahi şehit ailesinin vakur duruşunu bozamamıştır.

Belki epey zamandır olmasa da, bizlerin nineleri-dedeleri evlatlarına kına yakarak askere göndermişlerdir. Gâvur ne zannediyor anlamıyorum. Adam evladını dinine, vatanına kurban saymış, bunu imanının bir esası gibi görmüş. Sen o ocaklara ateş düşürsen kaç yazar, Rableri iman sabrı ile söndürüyor tarifi mümkün olmayan o acılarını. O aile belki ahirette kurtuluşa vesile olur diye bu dünyada bir gurur nişanı olarak taşıyor şehit yakını olmak makamını.

Her ne kadar üzücü olsa da, gerçekçi olmak gerekiyor. Bu mesele bitse dahi, yine günü gelecek başka bir sebeple dün ve bugün bu topraklar için şehitler verdiğimiz gibi yarın da vereceğiz.

Vatan-iman-millet bağını koparabildiklerine dair zaman zaman başarılı olduklarına inanmış olabilirler bu insaniyetten nasibini almamışlar. Hala da bunu düşünebiliyor olabilirler.

Genel olarak her halimizde bir yozlaşma olduğu çok açık görülüyor ise de bizden olmayanların unuttukları bir husus var: “Muhakkak gün gelir, her şey aslına rücu eder!”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 416 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Ağu 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Sadece Suri̇ye Mi̇? Gâvur Artık İmreni̇yor

Gâvur ne güzel bir kelime.

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğündeki birinci anlamı, ‘Dinsiz kimse’ diye geçmekte. İkinci anlamı, ‘Müslüman olmayan kimse’ , üçüncü anlamı ise ‘merhametsiz, acımasız’ ve son olarak dördüncü anlamı da ‘inatçı’ diye görünüyor.

Yani milletin dilimize sindirmiş olduğu anlamlarını sözlük aynen almış. Sadece Müslüman olmayanı anlatmak için değil, aynı zamanda insani olmayanı anlatmak için de kullanılagelen bu kelimenin, Anadolu’da bir insanın insafsız davranışlarını yermek için ve bir açıdan bakıldığında toplumdan tecrit edilmesine etkisi olsun diye kullandığını da görürüz. Bu kelime bir insanın üzerine yapışmışsa, ona toplum hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. “Haklı da olsa gâvura bile böyle vurulmaz!” , “Onun yaptığını gâvur yapmaz arkadaş!” vb. sözler hepimizin bildiği, duyduğu, şahit olduğu sözlerdendir.

Dilimizde mevcut olan bu kelimenin, ya aslı itibariyle ya da sıfatları itibariyle Ehli Sünnet Müslüman halk tarafından “bizden olmayanı” tanımlamak için kullanılmış olduğunu görürüz.

Bundan mütevellit, bu kelimenin muhatabının Müslüman olmayanı ile Müslüman olup da Müslümanca davranmayanı arasında incecik bir çizgi var. Halk vicdanı kolay kolay yanılmamış.

Bu sabah haber sitelerinden birinde kısa bir video gördüm. Video, tarihte hep güzel anılmış, güzel şehirleri ile bir zamanlar meşhur olmuş, ‘Şerefli Şam’ın olduğu Suriye’den idi.

Birkaç yıldan beri yüzbinlerce masum insanın kanına giren; bebek, çocuk, kadın, yaşlı, masum dememiş önüne geleni katletmiş, milyonlarca insanı vatansız bırakmış, o güzelim şehirleri harap etmiş, babasının sevenlerine parmak ısırtan Esed’in askerlerinin çektiği bir video idi izlediğim.

İzlediğim videodaki askerler belli ki bir eve baskın yapmış. Belki öldürmek niyetiyle gelmemişler fakat madem o anda onlar güçlü, biraz eğlenelim istemişler. Evin babasının, annesinin ve çocuklarının ellerini arkadan bağlamışlar.

Baba çaresiz. Kendi canından zerre endişe duymadığı, sadece namusu olan ailesini düşündüğü duruşundaki çaresizlikten, sükûnetinden belli. Muhtemelen askerlerin komutanı olan şahıs, mütemadiyen babaya hakaret ediyor. Hakaret ederken bir yandan zulmünü eğlenceli hale getirmek için de sıralı tokatlar atıyor durmadan. Bunun yanında elindeki halatla vuruyor ara ara. Babanın, ‘aileme bir şeyler yaparlar mı’ diye endişeli bakışları kadrajı kaplıyor.

Babanın arkasında evin annesi korku dolu gözlerle olanları izliyor gıkını çıkaramadan. Zulmeden şahıs onu çağırıyor bu sefer. Baba çaresiz… Ailesine bir şey olur mu korkusu bir yandan, ailesinin gözünün önünde dayak yemesi bir yandan… Ağlamaklı. Asker anneye hakaret etmeye başlıyor, başörtüsünden çekiştiriyor ve elindeki halatla bu sefer ona vurmaya başlıyor. Baba hala sessiz…

Zulmün zirve yaptığı o ana geliyor ilerledikçe kayıt. Asker, önce anneye, sonra babaya çocuklarının gözü önünde, tahmin edilebildiği üzere eşek sesi çıkarttırıyor zorla. Hem vuruyor, hem bu ‘taklidi’ yaptırıyor ve hem de bunları kayıt altına alırken hep beraber gülüyorlar.

Çocuk yerde olanları izliyor korku dolu bakışlarla… Çocuk sessiz…

Kayıt bitiyor.

Biz bu coğrafyada, bu topraklarda yaşayan insanlar nerede olursak ve her ne kadar haklı olursak olalım, yanımızda bir kadın var ise yahut problem yaşadığımız, meselemiz olan kişinin yanında bir kadın var ise, yani demem o ki, bir aile mefhumu vücut bulmuş ise karşımızda o anda, ona göre davranırız. Meselenin üzerinde dururken sonuna kadar alttan alır, muhakkak buna uygun hareket ederiz. Biliriz ki, bir insanın en savunmasız yanı, karşındaki insanın bunu anlamasa dahi yanında bulunan, namusu olan kadındır, ailesidir. Karşımızdaki insan bunu düşünmese dahi bizler, o insanın şerefini düşünürüz. Zira insan şerefli bir yaratılmıştır.

Bu duruma dikkat etmeyen de; ister sivil olsun ister asker, ister barışta olsun ister savaşta, ister küçücük bir mesele olsun ister kocaman, asla “BİZDEN” değildir, olamaz!

Dünyadaki Müslümanların içler acısı hali pür melaline bir misal daha işte. Bir zamanlar gâvura gâvur denilirdi. Artık Müslümanlık iddiasında olup, öyle gözüken fakat Batı’yı bile imrendirecek zulümler dışardan değil, gerçi bizzat onlar yapmıyor ise de, yine onların eliyle içeriden yapılıyor.

Bizim halk mı?

Yazlık kalitesiz dizilerden ve uyuşturucularla yarışan futboldan başlar kaldırılabilirse izlenir de ibret alınır belki.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.