Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Tarih(12)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 17 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Eki 16 22:00

Bulut Sever

Puan: 4397

1908'den 1922'ye Cumhuriyet
1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

Osmanlı Devleti, resmi tarihin bize verdiği tarih ile 1 Kasım 1922 tarihinde son bulduğu yazar.

Resmi tarih böyle yazar fakat aslında Osmanlı Devleti II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında ve tam manasıyla II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilişiyle sonlanmıştır.

1908’den 1922’ye kadar sürede bir fetret devri yaşanmış ve bu yıllar arasında gelen iki padişah ne yazık ki bir hüküm sürmemiş, Meşrutiyetin ilanıyla yönetimi ele geçiren kadro bu ara dönemde asıl hüküm süren olmuştur.

Devlet bu zamana kadar o kadar yıpranmış olmasına rağmen o kadar büyüktür ki ‘resmiyette’ bitmesi bu kadar uzun sürmüş ve bu süre zarfında devletin toprakları hani neredeyse tamamına yakını kaybedilmiştir.

1910’lara doğru zannedildiği üzere, evet devlet çok yıpranmıştır fakat artık ‘hasta adam’ lafzından ayağa kalkmış, doğrulmuş bir insan olmuştur.

II. Abdülhamit Han döneminin sonlarına gelindiğinde, sürdürmüş olduğu istibdat(!) döneminde devletin borçlarının büyük bir kısmı ödenmiş, Hicaz demiryolu gibi dönemin çok büyük projesi olarak adlandırılabilecek bir proje hayata geçirilmiş, hassaten Anadolu'nun hemen her yer ve köşesinde çeşitli niteliklerde irili ufaklı eğitim kurumları açılarak eğitim reforme edilmiştir.

1908’den sonra yönetimin İttihat ve Terakki'nin eline geçmesiyle birlikte Balkanlarda başlayan isyanlar kısa sürede Balkan Savaşlarına dönüşmüş ve ‘vatan’ bellediğimiz, yurt edindiğimiz ve bunları gerçekleştirmek için uzun yıllar ve çabalar sarf ettiğimiz o topraklar pek kısa süre içerisinde İttihat ve Terakki yönetiminin ordu ve bürokraside yaptığı tasfiyeler ve değişiklikler nedeniyle kaybedilmiştir.

1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, tabiri caizse, saraylarının çinilerine kadar yağmalanmış bir halde, tek sermayesi kalan yetişmiş olsun/olmasın Müslüman tebaasının dini ve devleti için can verme iştiyakı ile I. Dünya Savaşına girmek zorunda kalmıştır.

Müttefik devletlerin dahi arkasından iş çevirdiği bu koca devlet, dört bir yanında cepheden cepheye şehit vermiş fakat neticeyi değiştirememiştir.

Balkan Savaşlarıyla başlayan ve dünya savaşıyla devam eden bu süreç sadece Osmanlı Devletinin yıkılması için yapılmamıştır elbet. Bu süreç aynı zamanda II. Abdülhamid Han’ın bir inci dizer gibi 30 senede her alanda ve manada yetiştirdiği bir neslin katledilmesi, hem de Müslüman Türk kesimin Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Ortadoğu’dan atılması ve bu esnada bu halkın Anadolu’ya taze güç olarak gelmemesi için de çok miktarda kayıp verdirilebilmesi içindi.

Resmi olmayan rakamlara bakarak ifade edecek olursak hayatını kaybeden Müslüman Türk sayısının 5 milyon civarı olduğunu yazabiliriz.

Kısacık süre zarfında bu zarara sebep olan İttihat ve Terakki ve yöneticileri ‘Üç Paşalar’ olarak adlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar belki de kullanıldıklarını anlayamadan, onları kullanan güçler tarafından her şeyi bırakıp kaçtıkları yerlerde öldürülmüşlerdir.

Ve ne yazık ki, ilerleyen yıllarda bu üç isim sanki bu yıkımdan hiç sorumlu değilmişcesine kahramanlaştırılmıştır.

İttihat ve Terakki ortadan silinmiş, yöneticileri ortadan kaldırılmış ve bu süreç devam ederken yeni bir operasyon için yeni insanlar palazlandırılarak gereken yapılmıştır.

Ve o tarihten bu yana o ecdadın nesilden nesile evlatları olanları bir hikâye olarak dinlemiştir.

Her sene olan kutlamalar işte bu gerçeklerin bilinmemesinin bir tezahürü olarak devam etmektedir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Ara 10:53

güzel bir tarih okuması...

30 Eki 07:37

Misafir

Bir millet için bağımsızlık ekonomik ve sosyal yaşantı inanç bağlamında hür olması cumhuriyet kelimesiyle kandırılmış adeta manda ülke de gibi yaşamış sebebi ise fakru zaruret olmuştur bundan sonra dayatmanın işi zor

Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Adaletle Hassasiyet Kalkınmayı Gerçekleştirir

Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi.

Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes.

Küçük bir, bu toprakların gayrısının amentüsüne iman etmiş bir zümre, güçlü olmaları sebebiyle her halükarda haklı gözüktüler ve bu haklılıklarına ‘devletleri’ eliyle adalet ve kalkınma sağlandı.

Hâlbuki sağlıklı bireylerin, ailelerin ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için içtimai her mevzuda devlet halkını eskiden olduğu gibi korumalı ve kollamalıydı.

Okullarda öğretilmeyen tarihin tozlu fakat hakikat kokan sayfalarında ecdadımızın; dini, dili ve ırkı ne olursa olsun halkını korumaya ve bunun tezahürü olarak da aldatılmamış olmaları sebebiyle adaletli bir kalkınmayla hemhal olmalarına hassaten ön ayak olmuşlardır.

Ekmek ve et fiyatları şehir şehir farklılık arz etmektedir. Son günlerde de bu iki hayati gıdaların hesabı, kitabı ve tartışması yapılmaktadır kamuoyunda. Devlet eli, belli hem kaliteleri hem de fiyatları hususunda belli bir ölçü getirmek istemektedir bu ürünlere. Herkesçe malumdur ki, bu topraklarda yaşayan insanlar için ekmek ve et ana gıda maddesi. Yeteri kadar karbonhidrat ve protein alımı ise yine hem fiziksel, hem de zihinsel olarak sağlıklı bireylerin ve akabinde sağlıklı nesillerin meydana gelmesi için pek önemli.

Günümüzde, bu iki gıda özelinde neredeyse her gıda ürününde akla ziyan hile-hurda yapılmakta; insanlar ekmek ve et (vs.) tüketiyoruz diye dışı ekmek ve et gözüken, içi ise ne olduğu belirsiz ‘şeyler’ yemekte. Sonra gitsin bereketler, sağlıklar; gelsin hastalıklar, ilaçlar…

Osmanlı’nın hem gıda ve hem de o zaman ki içtimai hayatta halkını ilgilendiren diğer ürünlerde özenli ve adaletli davranılması ile bireylerin ve toplumun sağlıkla ilerlemesini sağladığına dair koydukları kuralların sadece insanları değil hayvanları da kapsadığına dair birkaç madde yazarak hüzünle bakalım şimdiki halimize…

“…Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, çiği ve karası olmaya…

- Ve kasaplar, koyunu geceden temizlemeye ve arı (temiz) satalar… Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamayalar…

- Ve ahçının pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kotaralar. Ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız ve çanakları sırçasız olmaya… Ve hizmetkârlar, kâfir olmaya ve bellerinde futaları (önlükleri) temiz ola.

- Ve börekçiler de gözlene!.. Hamurları, arı undan ola… Milyanesi soğanlı ola, ve koyun etinden gayrı et karıştırmayalar…

- Üzüm ve incir ve benzeri meyvelerin (onu, onbir) akçaya (% 10 kâr ile) satıla… Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya. Üstü nasılsa, altı da öyle ola… Pazar yerlerinden önce satılmaya. Yolda karşılayıp almak isteyeni, Muhtesip (belediye görevlisi) tutup, siyaset ede…

- Yoğurtçular da gözlene. Nişasta ve su katmıyalar!.. Kaymakçılar, peynirciler, turşucular dahi gözlene. Turşu, sirke ile kurula; kepek ekşisi ile kurulmaya… Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler, hoşafçılar bile gözlene…

- Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere… Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikerler. Ve kadın kaftanı (ki kemha yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için, emeklerine göre alına… İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya…

- Ve ipekçiler de gözlene. Şeritleri, düğmeleri kalp olmaya.

- …Ve tahıl pazarında satılan buğday, arpa ve herne ise, samanlı ve kesmikli olmaya. Ve kile (ölçü aleti), damgalı ola. Eksik ve ziyadesi, şiddetle cezalana…

- Ve oduncular, hayvana fazla yük yüklemeyeler. Şehre yakın gelince yükü azaltmayalar. Deve odununun uzunluğu 6 karış, merkebin ki 3 karış ola…”

Sonra yine gel, şimdiki içtimai ve iktisadi düzenin içinde yaşayıp da hüzünlenme…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?

Camilerin bu topraklarda yaşayan insanlar için ehemmiyetini anlatmaya belki de kelimeler yetmez.

Hassaten Osmanlı medeniyet ikliminde hem devlet erkânı hem de halk için camilerin sadece ibadet için yapılmadığı gören gözler için malumdur. Hem Osmanlı ailesine mensup, aynı zamanda da devlet ricalinden birçok şahsın cami ve yapılacak camiye ilintili medrese, kütüphane, imarethane, vakıf gibi müesseseleri kazandırması bu hayır hizmetinin üzerinde nasıl hassas durulduğunun nişanesidir.

Osmanlı coğrafyasında irili ufaklı, her biri mimarinin bütün estetiğini taşıyan camilerin, bir Müslümanın Rabbine ibadet ettiği mekânların ne kadar özel ve güzel olması gerektiğinin de bir göstergesidir.

O devirlerde şehirlere nakşedilen, emsallerine nazaran daha ihtişamlı olan camilerin yapılması; şehre yaklaşırken o beldenin ‘Müslüman Beldesi’ olduğunun alametini göstermek için olmuştur.

İstanbul…

Sizi Yeni Camii ile, Sultan Ahmed Camii ile, uzun yıllardır içimizde buruk bir yangındır, Ayasofya Camii ile karşılar.

‘Eski’ Camilerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Teşvik edeniyle, yaptıranıyla, çalışanlarıyla bazen, bazen yeri ve zamanıyla ve bazen de mimarı ve mühendislik özellikleriyle…

Sene 1596 sonrası… 1598.

Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi ve valideleri Safiye Sultan’ın teşvikiyle, Eğri Fatihi olarak da bilinen III. Mehmed Han; Haçova Meydan Muharebesi dönüşünde bu zaferin şükrünü ifa edebilmek için güzel bir caminin yapılmasını arzu eder.

Caminin yapılmasına ise Devlet-i Aliyye’nin Mimarbaşı olan Sinan Usta’nın talebesi kalfa Mimar Davud Ağa’yı görevlendirir.

Yalnız o zamanlar İstanbul’un bazı semtleri gayrimüslimlerin çoğunluklu olarak ikamet ettiği yerler olması hasebiyle, Eminönü’nde de Yahudilerin Sinagogları mevcuttur. III. Mehmed Han, hak sahiplerinin haklarına iki katı değer biçilmesine ve bu bedelin altın ile ödenmesini emir buyurur.

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun her vatandaşının hakkına her daim tam olarak riayet etme azminde olmuş olan Osmanlı, bu konuda da zorbaca davranmaz ve bu iş uzadıkça uzar. Seneler seneleri kovalar ve III. Mehmed Han’da Validesi de ve ardı sıra gelen diğer Padişahlar ve valideleri de ömür sermayesini tüketerek vefat ederler.

Ardından tahtta başka bir Mehmed Han ve başka bir valide ve başka bir Sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa gelir.

Sene 1661…

Bir yıl önce ise İstanbul’un Osmanlı’dan sonra gördüğü en büyük yangın felaketi meydana gelmiştir. Tahtakale’den Sirkeci’ye ne var ne yoksa yakmış götürmüş; bütün bir Yahudi mahallesi sadece topraktan ibaret kalmıştır.

IV. Mehmed Han ve Validesi Turhan Sultan, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’yı yarım kalan bu hususta teşvik ederler. Sadrazam Yahudilerle konuşur. Yahudiler halen diretirler. Ve bu diretmelerinin yanında tarihlerindeki alışkanlıklarından olsa gerek, bir de rüşvet teklif ederler. Köprülü Mehmed Paşa bu teklif üzerine hiddetine engel olamaz ve bütün arsaları değerinin iki katını peşin ve altın olarak ödeyerek istimlak ettirir.

31 Ekim 1665 mübarek bir Cuma günü YENİ CAMİİ ibadete açılır. 67 yıl önce bir Mehmed Han’ın başlattığı bu Camii’in tamamlanması ve açılışı başka bir Mehmed Han’a nasip olur.

O zamana kadar YENİ CAMİİ olarak anılan SULTAN AHMED CAMİİ’de, asıl adına kavuşur.

Allah-ü Teâlâ bizlere böyle bir geçmiş ve geleceğe dair misal teşkil edecek bir medeniyet bırakan Ecdadımızın her birinden ayrı ayrı razı olsun. Onlara Cennet-i Alâ’da yüksek dereceler ihsan buyursun ve onları bizlere şefaatçi kılsın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Şub 23:08

Yine bilgili yazilardan bir tane daha akiciliginizi hic kaybetmezsiniz umarim. Kaleminize sağlık

Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Olurdu Olmazdı Derken Resmi Tarihten Kahraman Devşirmek

Tarih dersleri gördük. Tarih derslerini dinledik.

Kemal Kara imzalı mavili-kırmızılı kitapların içinde yaz(dı)ılmış tarihi…

Tarih dediğimiz mefhum 3 şekilde görülebilir:

- Tarihi bir vaka dediğimiz olayın o anki aktörleri, şahitleri. Tarihi bir olayın gerçekleşmesinin müsebbibi olanlar ve o olaya şahitlik eden bir esnaf, bir simitçi misal.

- Arşivciler. Yaşanmış ve bitmiş tarihi vakanın yazılı dokümanlarını düzenleyen görevliler.

- Belgeler üzerinden gerçek tarihi nasıl olmuş ise olduğu gibi anlatanlarla, belgelerin saklanması veyahut tahrif edilmesi neticesinde bir siyasi gücün menfaatlerine göre uydurulmuş bir tarihi anlatanlar, yorumlayanlar…

Biz de naçizane, gerçek tarihi vesikalar üzerinden birkaç kelam etmeye gayret edelim o zaman.

1918 yılında Vahdettin Han tahta çıkmıştır. O yıllarda ‘gök kubbesinde güneş batmayan’ emperyalizmin kalesi bir devlete sahip İngilizlere herkes gibi Osmanlı da bir şekilde yakın durmaya çalışmıştır. İçinde bulunan vahim durumdan, bir ara dönem kabilinden, ancak bir İngiliz yardımı ve himayesi ile çıkılabileceği düşünülmektedir zira. İşte nedendir, tam da bilinir elbette lakin Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kâğıt üstünde kabul ettiği için Vahdettin Han’a hain damgası vurulur.

Bir de tersinden bakalım bu mevzuya şimdi. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi parasıyla İstanbul’da çıkardığı ‘Minber’ gazetesinde işgalci İngilizlerin nasıl da tebrik edilip alkışlandığına bir bakalım. 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde, “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı” , ertesi gün ‘Vakit’ gazetesinde ise, “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediği” sözlerine bir bakalım. Oysa okullarda gösterilen tarih kitaplarında hiç mi hiç yazmazlar bunları.

Bütün bu belgeler arşivlerde dururken, dikkat madde 3, cümlesinin ikinci kısmının uygulamaya alınıp, sadece Vahdettin Han’a hain yaftasının vurulmasını hangi eğitim sistemiyle ve vatanperverlikle açıklayabilirsiniz?

Mesela Samsun’a gitmesinden önce Vahdettin Han ile görüşmesini daha sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Mustafa Kemal, Vahdettin Han’ın kendisine, “Şimdiye kadar ki başarılarınızın hepsini unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini neden yazmamıştı okullardaki tarih kitapları? Okullarda tarih dersleri gören bizler uydurmuyoruz bunları, tarihin bizatihi kendisi diyor. Hala Vahdettin Han hain değil mi?

Çapraz okumalar üzerinden bir de bu mevzuya İngiliz gizli belgeleri üzerinden bakalım. İşgalci İngilizler Vahdettin Han’ı Samsun’a gizlice kaçmış(!) Mustafa Kemal’i kötülemeleri hususunda baskı yapmaktadır. Vahdettin Han’ın Mustafa Kemal’in ancak İtalya’nın birliğini sağlayan Garibaldi kadar ‘haydut’ sayılabileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir. (S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1’Den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5)

Bir belge daha var. Allah Allah, hiç de görmedik bunları okullardaki tarih derslerinde… 14 Kasım 1918 günü Pera Palas’ta ikamet etmeye başlamış olan Mustafa Kemal, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak işgalci İngilizlerin generallerinden Harrington ile bir görüşme yapmak ister. Muhabir Price, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında o görüşmeyi şöyle aktarır: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. ‘Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi. Eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi (İttihad ve Terakki’den bahsediyor. BS.) kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu toprak üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.'”

Kim vatan ve millet sevgisiyle dolup taşıyormuş, kim hainmiş, kaçmış?

Mustafa Kemal’in, muhabire söyledikleri devam ediyor: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu konuşmanın kaynağı ise Kemal Kara imzalı okullardaki tarih kitapları değil. Kemal Kara atlamış(!) olmalı. Olsun. Kaynak, Türk Tarih Kurumu’nun Ankara 1991’de Cemal Köprülü’ye çeviri görevi verdiği, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri adlı kitap.

Okullarda öğretilen, Sultan Vahdettin’in İngilizler ile işbirliği içinde vatanı sattığıdır. Milli Eğitim tarih müfredatında Sultan Vahdettin’in, milletin malı olan sarayı soyup soğana çevirdiğini ve umarsızca İngiliz gemisi ile vatanından alelacele kaçtığını yazar. Bunları yazar da nedense Sultan Vahdettin Han’ın ve ailesinin nice sıkıntılar içerisinde yaşamını idame ettirmeye çalıştığını yazmaz. Hadi maddi sıkıntıları boş verin, kendi vatanından, bir gece de çıkan kanun ile hiç acımadan birkaç gün içerisinde, neredeyse derdest edilip kovulduğunu ve başka bir devlet topraklarında sığıntı gibi yaşamanın yürek sancısını yazmaz. Ve nihayetinde borçlarından dolayı cenazesinin günlerce rehin tutulduğunu ve bin bir güçlük ile borçların ödenip cenazenin yine bin bir güçlük ile bir İslam toprağına defnedilebildiğini yazmaz.

Tabi bize okullardaki kitaplar bu milletin neredeyse durmaksızın 20 yıldan beri savaşmak durumunda kaldığından ve bu durumdan mütevellit sefalet içerisinde yaşarken, şapka takmayı reddettikleri için bir şehrin yine o inkara müstehak(!) Osmanlı Devleti’nden kalmış ‘Hamidiye Zırhlısı’ ile bombalandığını yazmaz. Millet bir lokma ekmeğe muhtaç iken her gece mütemadiyen sabahlara kadar kuş sütü eksik sofralardan devlet yönetenlerin umarsızlığını yazmaz. Millet toprağına ekecek tohum bulamazken sipariş edilmiş ve kaderin tahakkukudur, pek kısacık sefa sürülmüş yatların boş vermişliğini yazmaz.

Bunları ve daha nicelerini yazmayan resmi tarihimiz var iken, İngilizler ile Sultan Vahdettin görüşünce hain, diğer görüşenlerin ise vatan-millet sevgisinin akıl almaz coşkunluğu ile neredeyse boğulacak birer milli kahraman olduğuna mı inanalım?

Kimin vatan haini, kimin vatanperver olduğuna ideolojilerin özgür fikre ve gerçeğe pranga vurmaya çalışan despotluğu karar veremez. El kaldırılarak salt çoğunlukla veyahut oybirliği ya da tehdit ve korku ile de olmaz bu.

Tarih öyle acımasız bir mefhumdur ki, siz hangi idareyle neyi yasaklarsanız yasaklayın, o günü gelir yolunu bulur ve gerçekleri bir bir ortaya çıkarır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Nis 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Muhal Bir Denklem

Tarihin seyri içerisinde Batı'nın katliamlarından payını almamış bir yer var mıdır? Katliam derken yakıp yıkmak, insan öldürmek değil sadece; kendinden olmayanlara yönelik dini, kültürel, ekonomik katliamlarından bahsediyoruz.

İnsanları kendi inandıkları din ilerlesin diye tarifsiz acılar yaşatan, kendi halkları ilerlesin diye başka milletlere insanlık dışı yaşama imkânları sunarak onları sömüren Batı’dan bahsediyoruz.

Kültürel mirasları koruma dernekleri kurup kadim şehirleri bombalayan Batı’dan, Afrika’ya su ve gıda götüreceğiz diye örgütler kurup elmas madenlerinin güvenliğini sağlayan, soykırıma çanak tutanlardan bahsediyoruz. Bakınız, Ruanda.

1915 olaylarının yüzüncü yılına geldik. Yedi düvel o yıllarda İslam’ın son sancağının dalgalandığı tek yer kalan bu topraklara hem içeriden hem de dışarıdan nasıl saldırmışsa, şimdi de hem içimizden hem de dışımızdan herkes sözbirliği etmişçesine, bir milleti yok etmeye yönelik katliamlar yaptığımızı iddia ediyor ve bunu kabul etmemizi istiyor.

Peki, ne oldu?

Ermeniler bilindiği üzere “milleti sadık” idi Osmanlı için. Dinleri hariç, örf ve adetleri neredeyse Müslüman Türklerle ayırt edilemeyecek kadar birdi. Osmanlı aileleri her daim Ermeni ailelerle huzur içinde yaşadı. Ermeniler Osmanlı’da o kadar sevildiler ki, imtiyazlı bir hale geldiler devlet nezdinde. Her çeşit devlet kademelerinde üst düzey görev alabilecek duruma geldiler.

Ne olduysa Fransız İhtilalinden sonra milliyetçilik ateşinin, Osmanlı İmparatorluğu zayıflamaya devam ediyorken, içimizde yangın çıkarmasıyla oldu. Özellikle Rus ve İngilizlerin “Büyük Ermenistan” vaadine inanan bir kısım Ermeniler, zaman içerisinde örgütlenerek Anadolu’da silahlı isyanlara kalkıştılar. Osmanlı, sınırlarının her yerinde savaşırken, arkasından “milleti sadık” dediği Ermenilerin yanlış yapması bıçağı kemiğe dayandırdı ve ilgili yönetim hiçbir sınırlama getirmeden “tehcir” kararı aldı. Bütün Ermeniler, yine ve halen Osmanlı olan topraklara sürülecekti.

Açık yazalım. İttihat ve Terakki yönetiminin bu uygulamada hiç mi hatası yoktur? Elbette vardır. Ermenilere bu yollarında yapılan haksızlıklar, zulümler ve haklarına tecavüz elbette olmuştur. Bu gerçek de yadsınamaz fakat Türklerin Ermenileri bilerek ve isteyerek köklerini kazımak istedikleri ve buna dair uygulamalarda bulundukları iddiası gerçeği ifade etmez.

***

Birinci Dünya Savaşı Türkler için bir ölüm kalım mücadelesi idi. Ya yok olacaktık ya da kurtulacaktık. İşte tam da bu esnada Ermeni çetelerinin Doğu vilayetlerinde yaptıkları katliamları ve zamanla çıkan toplu mezarların kime ait olduğunu nereye koyacağız. Bu gerçekler de varken, sonrasında bitmek bilmeyen bir kinin iki sınır arasına duvar örmesi; akabinde intikam cinayetleri diye masum diplomatların öldürülmesi geldi mütemadiyen.

***

Bu olayların biraz daha öncesine gidelim isterseniz. Vatan toprağıdır, dediğimiz Balkanların elden çıkışına; elden çıkarken oradaki Müslüman halkların nasıl katledildiğine, katledilmekten kurtulanların yollarda yakalanıp katledildiğine, yakalanamayanların açlıktan, soğuktan telef olduğuna gelelim.

Özellikle Bulgar ordusunun işlediği cinayetlere, hiçbir insana yapılmayacak katliamlarına gelelim. Bulgar ordusunun içindeki gönüllü Ermeni birliklerine gelelim.

Kırım Türklerinin nasıl kırıldığına; Sibirya’ya nasıl eksi bilmem kaç derece soğukta trenlerle sürülürken öldürülmüş olduğuna, varabilenlerin ise her gün Allah’tan ruhunu teslim alması için yalvarmalarına gelelim.

Gelinecek çok şey var iken tarihin, gerçekleri elbet bir gün ortaya çıkarma gibi kötü bir huyu olduğunu yazalım ve burada bırakalım.

***

Artık karşılıklı suçlamaların, acıların yarıştırılma zamanı geçmiştir. “Acım büyüktür acından!” sözü muhal bir denklemdir. Herkes kendi acısının hesabını yapmaya kalkarsa bu böyle devam edip gider.

Daha önce de yazdığımız gibi, Batı her daim ikiyüzlüdür. Her gittiği yerden çıktığında bütün mefhumları yerle yeksan olmuş halklar bırakır sonunda. Asya’dan Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya bu hep böyle olmuştur.

***

Pardon, soykırım mı dediniz?!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Mar 15 03:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Temizliğin Tarihine Dair Birkaç Cümle

Modern tarih yazıcıları mütemadiyen temizliğin Batı’dan Doğu’ya doğru gittiğini yazmaktadırlar. Batı’nın şimdi her alanda temizliğe verdikleri önem, sanki bütün tarih boyunca yaşanmışçasına, bir propaganda şeklinde her alanda devamlı surette işlenmiştir. Bakalım öyle midir?

***

Avrupa’da ilk sanayi inkılabı adımları atılmaya başlanması, aynı zamanda bahsettikleri o müthiş temizliğin de tarihini başlatır onlarda. Tarih, özellikle İngilizler ve Fransızlarla ilgili epey bir malumat sahibidir. Batı’da temizliğin tarihine misallerle bir bakalım şimdi.

İngilizler, Fransızlar gibi tamamen yıkanmaz değillerdi. Değillerdi ve sadece senede bir defa yıkanırlardı. Söz konusu yıkanma havaların ısındığı zamanda olurdu. Ne gariptir ki yaz aylarında evliliklerin olması da buradan kalmıştır. Bunun sebebi de muhtemelen çiftlerin evliliklerinin ilk zamanlarında, temiz bir zaman geçirmeyi istemiş olmalarıdır. Yıkanmaları da bir sıraya göreydi. Önce banyoyu(fıçıyı) evin babası, sonra annesi, ardından sırasıyla erkek ve kız çocuklar ve nihayetinde de varsa bebekler kullanırdı. İngiltere’de dillerinde yer etmiş, “Don’t throw the baby out with water” deyimi “banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın” anlamına gelmektedir.

Temizlikleri hayatlarında ki her duruma sirayet etmişti. Evlerinde yemek pişirme işlemini her zaman ateşin üzerinde duran büyük bir kazanın içinde yaparlardı. Kazan geceden temizlenmez, ertesi gün altı yakılarak yeniden kullanılırdı. Evlerinde et pişmez, çoğunlukla sebze yerlerdi. Seyrek de olsa hınzır eti bulurlarsa çok sevinirler, eğer misafir gelmişse evlerine, bu hınzır etlerini duvarlara asarak onlara gösteriş yapmayı severlerdi. Yine İngilizce’den bir deyim yazalım: “Peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old” Türkçesi: “Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük.”

Muhtelif kitaplardan aldığımız bu özet bilgiler 15. ve 16. yüzyıldaki Batı ile ilgili tarihi gerçeklerdir.

Bizim maksadımız, temizliğin insanlık tarihinde Doğu’dan Batı’ya doğru gittiğini ve İslam dininin insanlığa katkısının tarihte çok önemli bir yerde olduğunu mümkün mertebe kısaca ifade edebilmek olacaktır.

***

İslamiyet’te temizliğin en önemli hususiyeti temizliği, dinin emrettiği ibadetlerin merkezine koymasıdır. Hiçbir Müslüman herhangi bir ibadetinden önce temizlikten gayrı olamaz. Bunun içindir ki, Anadolu’nun bir köyünde yaşayan ve İslam dininin gereklerini yerine getiren Müslüman bir köylünün temizliği ile Fransa’da yaşayan bir saraylının ya da soylunun temizliği arasında uçurumlar vardır. İslam dininde temizlik, ırk, coğrafya makam ve mevki ayırt etmeden herkes için geçerlidir.

Dinimizde temizlik sadece kişinin kendisine dair olmamıştır. Meskenlerin temiz tutulmasına da çok önem verilmiştir. Bazı ibadetlerin yapılmasında ibadet edilecek yerin temiz olması mecburiyeti sonucunda, gerek Müslümanların ibadethaneleri olan camiler, gerekse Müslümanların evleri her daim temiz olmuş, temiz tutulmuştur. Aynı zamanda din, şahısların kişisel tercihlerine sosyal adalet ve hak hususlarından sebep müdahil olmuş; soğan, sarımsak gibi kokulu yiyecekler yemeyi seven Müslümanların bir başka Müslümanı ne ibadet esnasında ne de başka bir halde rahatsız etmemesi adına bunları engelleyici muhtelif hükümler ortaya koymuştur.

Tam da burada, Osmanlı’ları anmaz isek ecdadımıza karşı vefasızlık etmiş oluruz.

Tarihte umumi hamamlara en fazla ehemmiyet verenler Osmanlı Türkleridir. Osmanlı Türkleri, fethettikleri her yere ilk önce irili ufaklı hamamlar inşa etmiştir. Sadece hali hazırdaki sınırlarımız içinde Osmanlı Padişahlarının, aile efradının ve devlet erkânından insanların yaptırdığı hamamların sayısına bakmak, bizce Osmanlı Türklerine Batı’nın neler borçlu olduğunu anlatmak için yeterlidir.

İslamiyet’i kabul etmesiyle Türkler, özelde Osmanlı Türkleri, temizliğin tarihine çok büyük katkılar yapıp, bir temizlik kültürü oluşturarak –ne yazık ki- insanlık tarihinde yeri doldurulmayacak bir yer bırakıp tarih sahnesinden usulca çekilmişlerdir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Mar 15:25

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Hamamlar ne yazık ki, Osmanlı edep, usül ve esaslarından uzaklaşmış, günah mekanlarına dönüşmüştür. Nerdeyse haram işlemeden temizlenebileceğiniz bir hamam kalmamıştır. Denizlerde de durum farklı değil maalesef.

Bulut Sever yazdı, 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Mar 15 15:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Batı Kavramı Üzerine

Müminin, Müslüman olmayan sol cenahının hepsine Batı denir, demiştik. Coğrafî bir konum değil ilkesel bir durumu ifade etmek istemiştik. Bu konuda akla gelenleri, birkaç cümle ve misalle ifade etmeye çalışalım.

***

Batı’nın düşünce yapısında ahlaki bir tutarlılık görülmez. Batı’da eylem, düşünceden önce gelir. Yani önce çıkara uygun eylem gerçekleştirilir, ardından bu eyleme uygun “düşünce” üretilir. Çıkarın yönü değiştikçe, düşüncenin de yönü rahatlıkla değiştirilebilir.

Batı’nın ahlâkî ikiyüzlülüğüne ve tutarsızlığına dair bir-iki misal verelim:

Hep bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı’nda Japonların Amerikalılara Pearl Harbour’da acımasızca ve haber vermeksizin saldırdığı yazılmaktadır. Bu aslında gerçeği ifade etmemektedir. Japonlar, saldırıdan önce, tamamen yasal çerçeve içinde kalıp bu şekilde savaş ilan etmek istemiş fakat ani bir baskın yapmak niyetiyle saldırıdan tam 25 dakika önce, 5000 kelimeden müteşekkil bir notayı Amerikan elçileri vasıtasıyla karşı hükümete iletmiştir. Fakat nota 5000 kelimeden oluştuğu için bunun şifresini çözmek Amerikalılarca en az bir saat alacağından, bunu bilmeyen Japonlar için bu yasal çerçeve içerisinde kalma istekleri bozulmuştur. Bu sebeple Japonların, sanki haber vermeksizin saldırı düzenlemiş olduğu zannedilmiştir ve Amerikalılar ile İngilizler bu saldırıyı “alçakça ve barbarca” olarak nitelemişlerdir.

Biraz daha geriye dönelim ve başka bir Japon saldırısının nasıl nitelendirildiğine bakalım: Sene 1904. Japonlar, Ruslara saldırdıktan tam “bir hafta” sonra savaş ilan ettiklerini beyan ederler düşmanlarına. Bu bir hafta sonra savaş ilan ettiklerini söylemelerinin, İngiltere tarafından nasıl değerlendirildiğini de hemen yazalım: “erkekçe”. Öncesinde müttefiki oldukları Japonların yaptığını takdir eden İngilizler daha sonra düşman safta olan Japonları “aynısını yapmamalarına” rağmen, yermişlerdir.

***

Sol yanımız dediğimiz, Batı dediğimiz kavram sadece coğrafi bir belirteç olarak değerlendirilmemelidir asla. Coğrafi olarak nerede konumlandıklarının ve hangi yönetim tarzı ile yönetildiklerinin de bir anlamı yoktur. Mesela, dünya petrol devi Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri, İran’da zamanında iktidarda bulunan, Batılılarca “doğuda demokrasinin teminatı” denilen Şah ve şimdi iktidarda bulunan hali hazırdakiler, Mısır’da Mübarek (şimdi Sisi), Suriye’de baba-oğul Esedler ve bizim devletimizde de hayat bulmuş, kendi iktidarları ve zenginlikleri için halkına eziyet etmiş, burada yaz(a)madığımız, bütün yönetimler Batı tarafından desteklenmiştir ve de desteklenmeye devam edilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus yönetim şekillerinin “çağdaş” olup olmaması değil, Batı çıkarları doğrultusunda hareket edip etmediğidir.

Batı kendi çıkarlarına muhalif her gurubu “demokrasi” istese dahi hiçbir zaman desteklememiş ve çıkarlarının yanında olmuştur. Onlar için “çağdaş” olunacaksa devletlerin bu çağdaş yönetim şekliyle ve kendi iradeleri ile ülkeleri yönetmesi değil, yine Batı çıkarları doğrultusunda hareket ediyor olmaları geçer akçedir. Misal, Türkiye için hep daha fazla demokrasi “tavsiye” edilir. Zira onların anladığı manada bizlere tavsiye edilen demokrasi, ülkeyi bölmek isteyenlerin rahatça hareket edebilmesi için zeminin kuvvetlendirilmesidir. İfade özgürlüğü, insan hakları ve halkların kardeşliği, bu demokrasi pastasının süsleridir. Çok yakın zamanda Fransız karikatüristlerin öldürülmesi bütün “Batı”da şiddetle kınanmış, İslam’i değerlere yönelik karikatürler “ifade özgürlüğü” olarak nitelendirilmiş fakat aynı Batı, geçen hafta yine bir Fransız karikatüristin “Yahudi karşıtı” karikatürleri sebebiyle tutuklanması hadisesini bir haber değeri olarak dahi görmemiştir.

Dedik ya, onlar eylemlerinde ve düşüncelerinde ahlaki bir kaygı ve tutarlılık taşımazlar, tek meseleleri çıkarlarına uygun olmasıdır.

Yazıyı başladığımız cümleyle bitirelim: müminin, müslüman olmayan sol cenahının hepsine Batı denir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Mar 17:51

Ancak bu kadar açık izah edilebilirdi.

Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Mar 15 15:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Haçlı Seferleri (Son)

Alman ve Fransız İmparatorları bu sefere bizzat iştirak ettiler. Yüzbinlerce kişi yine “kutsal dava” uğruna Anadolu yolların döküldü. Alman İmparatoru beraberindeki ordusu ile kara yolunu tercih etti ve Kütahya taraflarında Türklerin baskınına uğrayarak ordunun büyük bir çoğunluğunu kaybetti. Kral kaçarak Bizans’a döndü ve oradan gemi kiralayarak Kudüs’e gitti. Fransa kralı ise Almanların başına gelenleri duyunca İzmir üzerinden yolunu değiştirerek Antalya’ya yöneldi. Fakat Türkler gece baskınları düzenleyerek kalan orduyu düzen tutmaz hale getirdi. Kral ve kraliçe canını zor kurtararak avenesi ile birlikte bir gemi tutarak Kudüs’e gitti. Geride yüzüstü bıraktıkları askerleri Kudüs’e varmaya çalıştılarsa da hepsi yollarda Türkler tarafından yok edildi. İki arkadaş Kudüs’e ancak turist gibi varabildiler ve karşılaştıklarında birbirlerine sarılıp ağlaştılar. Her iki kral da güç bela evlerine dönebildi.

Ve tarih sahnesine 1187’nin bir Cuma günü Selahattin Eyyubi çıktı ve Kudüs’ü geri aldı. Bir Haçlı tarihçisi bu durumu anlatırken şöyle demiştir: “Doğulu Hıristiyanlar Müslümanların hükümetini Latin hükümetine tercih ettiler.” Selahattin Eyyubi Kudüs’ü alınca katliam yapmadı ve gitmek isteyenler için onlara süre tanıdı. Bu süre zarfında onlara kimse ilişmedi, zarar vermedi. Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması 3. Haçlı Seferi’nin hazırlıklarının başlamasına neden oldu. Bu sefer de o meşhur “Aslan Yürekli” Richard’ın sahneye çıktı ve onun önderliğinde yine Fransa ve Alman Kralları sefere katıldı.

Yine görüldü ki, 3. Haçlı Seferi’ne katılan ordular da yollarda telef oldu. Kudüs’ü geri alamadılar. Alman kralı seferde boğularak öldü. Fransa kralı geri dönerek “Aslan Yürekli”nin topraklarını işgal etti ve Richard seferde tutsak edilerek binbir güçlük ve büyük bir fidye karşılığında evine dönebildi. Yine başarısız olmuşlardı.

Papa’nın 4. Haçlı Seferi çağrısına hiçbir İmparator itibar etmedi. Bu sefer bu kutsal davaya kontlar ve prensler sarılacaktı. Bu seferin diğerlerinden farkı, Kudüs’ü almak niyetiyle başlaması fakat ilerleyen zamanlarda Bizans prensinin tekrar tahtını alması için bunlardan yardım istemesi üzerine Müslümanlara değil Ortodokslara karşı bir savaşa yani taşeronluğa dönüşmesiydi. Bu Sefer’de bir kez daha başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu 4. Haçlı Seferi’nden sonra muhtelif şekillerde ve aynı sebepten birkaç Sefer daha düzenlendi ise de hepsi katliamlar ve yıkımlar getirdi. Her sefer başarısızlıkla sonuçlandı.

Garip olan ise günümüzde halen Haçlı Seferleri’ne katılan birçok kişi yüceltilir ve onların gayretlerinden, kerametlerinden bahsedilir. Bazılarına Vatikan tarafından “aziz” unvanları bile verilmiştir. Efsaneleştirilmiştir bir bakıma bu Seferler. Tarihte hep kutsal bir savaş olarak anlatılmış, Türklere düşmanlıklarından ve seferlerdeki barbarlıklardan, katliamlardan hariç her ne güzel şey varsa onlarla süslenmiştir bu savaşlar. İkinci Dünya Savaşı’nın sonları kadar da Avrupalıların dış politikasını bu Haçlı zihniyeti yönlendirmiştir diyebiliriz. 11 Eylül olaylarından sonra malum Başkan’ın “ağzından kaçırmış” olduğu “bu bir Haçlı Savaşıdır(Seferi)” ifadesini de unutmamak gerekir ve Haçlı zihniyetinin en azından bu zihniyetin tortularının Batı üzerine yapışmış olduğunu bilmek elzemdir.

Sonuç olarak dikkatle bakıldığında Haçlı Seferleri Türkler tarafından durdurulmasaydı, Doğunun üstün medeniyetinin ve meziyetlerinin Batı’ya ulaşması yerine, Avrupa’nın o karanlık barbarlığı Doğuya taşınacaktı sonucuna varabiliriz.

Batı, Müslüman Türklere çok şey borçludur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Mar 17:52

Anlatmak lazım, özellikle yeni nesile... Tebrikler.

Bulut Sever yazdı, 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Mar 15 03:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Haçlı Seferleri (2)

Salahattin Eyyubi, düşmanlarının bile hayranlığı içinde, 1198’de Şam’da öldü. Son hastalığı süresince, kapısının önüne bayrak yerine kefenini astırdı. Ve ölüm sancağını bekleyen nöbetçi etrafa şöyle sesleniyordu: “Doğunun fatihi Salahattin’in beraber götüreceği varlığa bakınız!”

-Voltaire

***

Papa, yardımcılarına Haçlı Seferini Avrupa’nın en ücra köylerine kadar ulaştırmaları emrini verdi. Görevliler köy köy dolaşarak verdiği vaazlarda, “Hazreti İsa’nın çok yakında döneceğini ve bu kutsal savaş yolunda adım adım ilerledikçe günahlarının hafifleyeceğine ve kutsal yeri aldıklarında affedileceklerini…” anlatıyordu.

Bu vaazlar neticesinde ilk adımda 60 bin ikinci adımda da 200 bin –özellikle yoksul kesimden- insan orduya katıldı. İşin hesap edilmemiş tarafı ise bu kadar insanın seyir halindeyken onları besleyecek bir halin Avrupa’da olmamasıydı. Bu yüzden iş daha en başında çığırından çıktı ve Macaristan dolaylarında kutsal dava uğruna yol çıkan askerler sağı solu yağmalamaya başladı. Macarlar da boş durmadı ve yağmacılara haddini bildirdi.

Bulgaristan dolaylarına geldiklerinde askerlerin dörtte biri telef olmuştu.

Bu haberleri alan Bizans imparatoru başına neler gelebileceğini anlamış, onları karşılamak için gerekli hazırlıkları yapmış ve hatta yolluklarını bile hazırlamıştı. Fakat “bu Batılılar bir hırsızlığı bırakıp diğerine başlıyorlardı, şehrin varoş ve sayfiyelerinde villalara giriyorlar ve hatta kilise damlarındaki kurşunları aşırıyorlardı.” İmparator bu sebeplerden orduyu takviye etmeyi bırakıp bir an önce bu belayı başından göndermeyi uygun gördü.

Düşman hakkında ne bilgi sahibi olan ne de bilgilendirilen ordu Anadolu’ya adım atar atmaz “hepsi de Grek-Hıristiyan olan köylerin ahalisini soymaya başladılar.” Anadolu’ya geçtikçe ilk hedefleri İznik olan ordunun amacı “Türkleri, geldikleri yere kadar kovalamak”tı. Bu amaç, Haçlı Seferleri’nin ideolojisini de oluşturmuştur aynı zamanda.

Haçlı ordusu bu şekilde ilerlerken Türkler de plansız değillerdi elbette. Haçlılar bir vadiden geçerken önce üzerlerine sağanak yağmur gibi ok yağmaya başladı, sonra da kuvvetli bir taarruza uğradılar. Haçlı ordusu pabucun pahalı olduğunu anladıklarında iş işten geçmişti ve hemen boğazın öte yakasında hiç uyanamayacakları derin bir uykuya daldılar. Birinci Haçlı seferinin ilk dalgası böylelikle bitmiş oldu.

Birinci Haçlı Seferi’nin ikinci dalgası daha kalabalık olarak başladı ise de başka bir gariplik barındırıyordu içinde. Bu sefer Almanya’dan yol düşen ordunun ilk hedefi Yahudilerdi. Onlara göre “Müslümanlar şimdiki düşmanlarıydı.”, güya, “İsa’nın taraftarlarını takibata uğratıyorlardı.”, “Yahudiler ise bizzat İsa’yı takibata uğratmışlardı.” Yahudileri, geçtikleri yerlerden “temizleye temizleye” ilerlerken Macaristan topraklarına vardıklarında yine yağma ve talana başladılar. Macar ordusu yine ne oldukları belirsiz bu “kutsal dava ordusu”na gereken dersi verdi ve hepsini kılıçtan geçirdi. Böylelikle ikinci dalga da Papa’larını utandırmayacak tek bir şey olmadan sona ermiş oldu.

Birinci Haçlı Seferi’nin üçüncü dalgasında ikinci dalgada mevcut bulunan ordudan –kimi tarihçilere göre 600 bin- daha büyük bir ordu yine önce Bizans’a geldi ve imparator onları yine alelacele karşıya geçirdi. Haçlı ordusunun ilk halindeki serkeşliğini ve başarısızlığını gören ve buna aldanan Türkler az bir birlikle onları karşıladı ve hatalarını anladıklarında İznik’i geri vermiş oldular. Haçlılar Kudüs yolunda ilerledikçe ele geçirdikleri yerlerde tek bir Müslüman bırakmadı ve sonunda da Kudüs’e girdiler. Katliamları sadece Müslümanlara dair değildi, Kudüs’e girdiklerinde Havralara saklanan bütün Yahudileri daha ibadethanelerinin içlerindeyken ateşe vererek cayır cayır yaktılar.

Kudüs’ü almışlardı almasına ama yolda yüzbinlerce asker ölmüş, telef olmuştu. Şimdiki asıl sorun aldıkları Kudüs’ü nasıl koruyacaklar, nasıl elde tutacaklardı. Bunları yapabilmek için taze asker gerekiyordu ve bu da Haçlı Seferlerinin devamı olması gerektiğini gösteriyordu. Bu amaçla 2. Haçlı Seferi düzenlendi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Mar 15 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Haçlı Seferleri (1)

Avrupalıların Türklere dair olan ve halen günümüze kadar süren düşmanlığının sebeplerinden biri de Türklerin Anadolu’ya yerleşmesidir.

Anadolu, Türkler daha göçlerine başlamadan önce, bu çok uygun iklimi ve mümbit topraklarına rağmen boştu. Bitmek bilmeyen çatışmalar, katliamlar, isyanlar ve bunların sonucu olan emniyet kuşkusu zaten az olan nüfus yoğunluğunu iyice aşağıya çekmişti.

Hali hazırdaki Bizans, ağır yönetim hataları sebebiyle bu kadar bereketli ve stratejik özellikleri olan bir coğrafyayı koruyamaz hale gelmişti. Zaten kendi tebaası ile de arası açık olan Bizans, otoriteyi sağlamakta güçlük çekiyor, aynı zamanda inanç yüzünden vatandaşlarının arasında ayrımcılık yapıyordu. Tebaası, yönetime husumet beslemekle birlikte kendi içlerinde de çatışmalar sürdürüyorlardı.

Ermenilere dair baskılar Bizans yönetiminin en büyük stratejik hatalarından biri olmuştur. Ermenilere Ortodoks Hristiyanlığı benimseterek Müslümanların karşısına tek bir yumruk olarak çıkabileceklerini düşünen ve onların her türlü tasarruflarına el koyan Bizans kendilerine büyük katliamlar yapmış ve tehcirler uygulamıştır. Bunun sonucu da Ermeniler’in Müslümanlar yanında yer alması olarak neticelenmiştir.

İşte bu coğrafya uzun seneler içerisinde böyle bir ortama doğru ilerlerken Türkler, ufak ufak Anadolu’ya göç ediyordu. Anadolu’ya göç eden Türkler yerel egemenlerden izin alarak buralara yerleşiyor, çiftçilik, hayvancılık yapıyor, vergi veriyor, hem kendileri rahat ediyor hem de izin aldıkları yerel egemenleri rahat ettiriyorlardı. Bu yerleşmeler öyle bir hale geldi ki, göç edilen yerdeki egemen güç, göç almamış diğerlerine göre daha zenginleşmiş oluyor, hazinesi doluyor ve bir imtiyaz kazanmış gibi oluyordu.

İşte Bizans böylesine karışık bir siyasi ortam içinde kendilerini eski şanlı günlerine götürecek bir kral buldular: Roman Diojen! Kral önderliğinde öyle hayaller kurmuştular ki, doğuya bir seferle ne Bağdat kalacaktı, ne de kilise yapılmamış tek cami. Hatta Mekke’yi bile fethetmeyi hayal ediyorlardı.

Diğer yandan İslam dünyasının Selçuklu ordusundan başka kendisini savunacak bir gücü kalmamıştı. İşte bu ordunun başında da amcası Tuğrul Bey’in hiç oğlu olmadığı için tahta geçen Sultan Alpaslan vardı.

Bizans 200 bin kişilik ordusu ile doğuya sefere çıktığında Sultan Alpaslan binbir güçlükle ancak 50 bin asker toplayabildi. Dört kişiye bir kişi eşitliği ile Malazgirt’te iki ordu arasında gerçekleşen savaş Bizans’ın ağır yenilgisiyle sonuçlandı ve büyük ümitler besledikleri Romen Diojen esir düştü.

Bunu öğrenen başkenttekiler hemen, tahta kimi geçirelim, kavgasına tutuştular ve esir düşmüş krallarının salıverildiğini öğrendiklerinde büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Dönüş yolunda tahtta artık yeni bir kral vardı. Yeni kral, eski kralla tahtta hak istemeyeceği ve ömrünün geri kalanını bir manastırda keşiş olarak geçirmek isteği üzerine anlaştı fakat yeni kral sözünde durmayıp yenik kralın gözlerine mil çektirerek bir manastıra gönderdi. Romen Diojen, büyük hayallerin hükümdarı, kısa bir süre sonra dayanılmaz acılar içinde öldü.

Sonuç itibariyle Anadolu içlerine doğru göç hız kazanmış fakat doğudaki mezhepsel sorunlar Selçuklu Devleti’nin Anadolu’ya gereken önemi vermesine engel olmuştur. İşte bundandır ki Anadolu Türkler ile dolup taşmıştı ama Türkler belli bir otorite altında olmadığından siyasi sıkıntı yaşanmaktaydı.

Sonunda Bizanslılar, Türklerin Anadolu’dan tamamen atılması için Papa’ya başvurdu ve Papa, Anadolu’ya akın akın gelmiş ve geliyor olan Türklerin artık Avrupa’yı da tehdit ettiğini topladığı meclisteki delegeleri ikna ederek bir Haçlı Seferleri başlanmasına karar verdi. İşte meşhur tarihi, tarihe Haçlı Seferleri olarak geçen dönem böyle başlamıştır.

Kısaca ifade edilecek olursa Haçlı Seferlerinin yapılmasında en büyük etkenlerden birincisi, Türklerin Anadolu’da bir ortak siyasi çatı altında olmaması ve kendi içlerindeki çekişmeler, ikincisi de, Müslümanım deyip her zaman Hristiyan dünya ile ortak olmuş unsurların Hristiyan dünyaca planlara dahil olmasıdır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 1 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
10 Mar 15 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Turnusol Kağıdı

Tarih okumaları ayrı bir muammadır. Neyi okuduğunuz kadar, okuduğunuzu nasıl anladığınız ve okuduğunuzdan neler hissettiğiniz de önemlidir.

Bir Müslüman olarak Osmanlı tarih okumalarını “Ehl-i Sünnet Müslümanca bir çerçeve” içinde değerlendirmeye çalışıyorum. Zira “bizimle” alakalı bu okumaların akademik bağı olmayanlar için başka bir açıdan değerlendirilmesinin hatalı olabileceği kanaatindeyim.

Bu meselede objektif olmakla edepsiz olmak arasında ince bir çizgi görenlerdenim.

Cennet Mekân 2. Abdülhamid Han Hazretleri üzerine on binlerce yazı yazılmıştır. Bu yazı O’nunla alakalı olacaktır ve yazının tek amacı O’nu anarak ahirette nasiplenmektir.

Abdülhamid Han Hazretleri’nin sevgisi turnusol kâğıdı gibidir. Kendilerine duyulan sevgi kimlerin sevilmemesi gerektiğini gösterir.

Sultana hem zamanının aydınlarından ve hem de sonrasında gelenlerden en büyük eleştiri “istibdat” üzerine olmuştur.

Amcası kanlar içerisinde, bir padişaha değil bir insana yakışmayacak bir halde derdest edilip katledildiğini, hanım akrabalarının hiçbir vicdana sığmayacak, edepsiz bir şekilde itilip kakıldığını gören bir şehzade iktidara gelip de muktedir olduktan sonra nasıl olur da vatanın bekası adına daha “sıkı” bir yönetim tarzını benimsemeyeceği, nasıl olur da düşmanlarının taktik ve stratejisini uygulamayacağı düşünülebilir. Bu bir.

Aynı Sultan devr-i istibdat(!) döneminde, amcasının katli delil ve şahitlerle sabit olmuşken kanunların kendisine verdiği yetkiyi merhamet üzerine kullanmış olsun… Bakın siz şu diktatöre.

Mütemadiyen devlete karşı işlenmiş suçlarda suçlular “Bey” olarak “sürgüne” gitsin, orada makam sahibi edilsin ve genellikle de “Paşa” rütbesiyle geri dönsün… Taltifler ve maaşlar cabası. Gerçekten istibdat!... İki.

Geçelim.

Sultan Hamid Han, devrin ileri askeri teknolojileri kullanılmış harp silahlarının ordu envanterine girmesine önem vermiş, diğer yandan memleketin dört bir yanında fabrikalar açarak vatandaşlarının ekonomik kalkınmasının üzerine titremiştir. 30 küsur sene boyunca vatan evlatlarının milli ve kaliteli bir eğitim ile yetişmesi için yurdun dört bir yanında her seviyede okullar açmıştır. Bilgili, dini ve dünyevi ilimlerde yetişmiş, entelektüel, zamanın şartlarını iyi okuyan ve şartları kendi lehine çevirmesini bilen bir nesil hayal etmiş, hayali gerçekleşmiş ve gerçekleşen bu hayale de Çanakkale’de kıyılmıştır. Başka bir yazı konusudur bu, durduk.

Osmanlı tarihi yerli/yabancı objektif kaynaklardan okunduğu takdirde görülür ki, devrin içinde bulunduğu şartlar dahilinde Sultan Hamid Han son meşru Padişah ve Halifedir.

Samimi bir Müslüman ve aydın olarak tarihte yerini almış şahsiyetlerden bir tanesinin her ne olursa olsun müslümanca bir çerçeveden bakması düşünüldüğünde, -zira samimi bir Müslümandır o- Emir-ül Müminin olan meşru Halifeye karşı şiirlerinde edebli(!) bir şekilde “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid - Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti! - Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi” diyerek bahsetmesi içe sindirilebilecek, “tarihi meselelere, o zamanın şartlarında bakmak lazım” diye anlayış gösterilebilecek bir hal değildir. Evet, Mehmet Akif yukarıda yazılan ifadeleri kullanmıştır şiirlerinde.

Onlarca sene ümmetinin derdiyle dertlenmiş, çoğunlukla gösterdiği merhametlerden her daim maraz doğmuş, her türlü kini, hakareti üstünde toplamış, hiçbir devlet meselesinin altına abdestsiz imza atmamış, hal edilirken dahi gelen hadsizlere karşı kibarlığını muhafaza etmiş, saltanatı boyunca kimseye mavi boncuk dağıtmadan sadece Allah-ü Teâlâ’nın rızasını gözetmiş o müslümanca duruşunu ulu bir çınar gibi dimdik tutmuş mütevazı insan zalim öyle mi. Ne yazık…

Muhalif olunabilir pekâlâ fakat edepsiz olunamaz.

Keşke bazıları kadar olup, o büyük padişahtan şiirlerinde olsun, “istimdat” edebilseydi…

Şunu demeden bitiremeyeceğim: müminin, müslüman olmayan sol cenahının hepsine Batı denir.

Kim olursa olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
11 Mar 20:50

Yer yok derken kastettiğim yorum bölümündeki 255 karakter sınırı idi. "Bu yazı şuna cevaben yazılmıştır." tadında yazılar bence makul değil pek. Son olarak M. Akif'in fikirleri üzerine daha çok ayrıntı bekliyorum - tabi ki kendim de araştırabilirim.

11 Mar 12:52

Bulut Sever

Puan: 4397

Batı ifadesi coğrafi bir yer olarak kullanılmamıştır. İlerleyen haftalarda bununla ilgili bir yazı yazmayı düşünmekteyim.

Bulut Sever yazdı, 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Mar 15 03:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Naz Makamı

Tarihin seyri içerisinde Türkler savaşma kabiliyetlerini ilahi kelimetullah için sarfetmişler; can almışlar, can vermişler. Ölünce şehit olmuş göklere kanatlanmış, çolak ya da topal kaldılarsa rızayı ilahinin dünyada bir nişanesi gibi bedenlerinde taşımışlar bu izleri…

Kuru cihangirlik kavgası olmayan, halis niyetli Padişahlarının gölgesinde gazadan gazaya rıza rıza koşmuşlar. Kimilerinin kalbi vatan topraklarına dönememişse de, kaldıkları yerde ulu bir çınar gibi neşvünema bulmuşlar.

Bir üst kimlik olarak Türkler, asıl deyişle Osmanlı coğrafyasındaki tüm Müslümanlar sebepler dairesi içerisinde her ne kadar üstün savaş teknolojisi ve askeri eğitimiyle gerçekleştirdikleri harpleri kazandı gözükse de aslında bu harpleri kazanmalarındaki asıl sebep arkalarında hep mevcut olmuş dua ordularıydı.

Rivayet odur ki, Osmanlı son dönem, yani bütün küffar ordularının Devlet-i Aliyye’yi öldürmek için bütün cephelerde taarruz ediyorken bir gün cephelerin birinden saraya, yapılan savaşın büyük meşakkatler içerisinde sürdüğünü ve ordunun muzaffer olması için hususi dua buyurulması arz haberi gelir. Padişah efendimiz, yaverini kenar mahallelerde mukim bulunan bir yaşlı kadıncağıza gönderir ve gelen haberi kendilerine arz etmesini emreder.

Yaver yaşlı kadını bulur ve durumu anlatır.

O mübarek teyze ellerini açar ve şöyle dua eder: “Ya Rabbi! Sen ki bana emrettin, bu vücudumu, saçımın bir telini dahi Müslüman kardeşlerime göstermememi! Şimdi Ya Rabbi, razı mı olacaksın küffar ordularının örtümü yırtıp senin rızan için sakındığım vücudumu, saçlarımı görmesine!...”

Bir süre sonra cepheden haber gelir, galibiyetle neticelenmiştir harp…

O büyüklerin buyurdukları gibi, Allah-ü Teâlâ’yı sevenler var, bir de Allah-ü Teâlâ tarafından sevilenler. İşte o sevilenlerdir ki, naz makamındadır. Onların nazlanması, avama gayri edebi gibi gelse de Allah-ü Teâlâ’nın hoşuna gider ve dualarına icabet eder.

Naz makamında olanların sayısının artması duasıyla…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
08 Mar 14:52

Bulut Sever

Puan: 4397

Pekala haklısınız. Biz duadayız gayrı kalmayalım da, gerisi ihsan olur inşallah.

08 Mar 14:33

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Amiin dememek ne mümkün. Fakat kullara nazı geçenlerin bile zor bulunduğu zamanlardayız, nerdee Allahü tealaya nazı geçenleri bulalım.