Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Kültür-Sanat(4)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 9 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Kas 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Babıâli'de Nazım Hikmet
67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

Bu ülkenin ilk 59 yılına damgasını vurmuş ve hala da etkisini sürdüren en önemli edebi ve fikir insanlarından biridir Necip Fazıl Kısakürek.

Her bir şeyin ayrı ayrı, hassaten ‘İslam’la alakalı olan her bir şeyin bırakın yaşanmasını, ‘Allah’ lafzının dahi yazılmasının, neşredilecek her türlü mecmuada kullanılmasının yasak olduğu bir zamanı hayal edin.

İşte böyle bir zamanda bütün tabuları yıkmış, her manada hem kendisinin hem ailesinin hem de uzun seneler içerisinde onu seven ve destek verenlerin sıkıntılara duçar olduğu bir insanı hayal edin.

Evet, Necip Fazıl’dan bahsediyoruz: Şairler Sultanı’ndan!

Üstad, hayatının seyri içerisinde dâhil olduğu çevreden tamamıyla kopmamış ve zaman zaman aralarında bulunduğu bu ortamı ilerleyen yıllarda yazıya dökmüş ve bu eserine de ‘Babıâli’ ismini vermiştir.

Elbette kitapta anlatılan isimlerle ilgili kanaatler sübjektiftir fakat Necip Fazıl gibi bir kelam ve kalem üstadının, hayatına İslam dini perspektifinden bakan bir insanın kanaatlerinde yalan ve uydurma olabileceğini düşünmek en hafifinden insafsızlıktır. Belki bazı yerleri için ‘dobracılık’ denilebilir.

Bu ülkeden çoğu meselede olduğu gibi şiirde de iki uç ve bu iki uç arasında uçurumlar vardır. Bunlardan başlıcalarından birinin ismi yukarıda zikredildi. İkinci isim sanırım ilgilisince malumdur: Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek gibi belli bir çevrenin sanat ve şiir meselesinde kutbu sayılmış, öyle görülmüştür.

Biz, Nazım Hikmet hakkında şahsi kanaatlerimizi ifade etmeyeceğiz. Bizim kanaatlerimizin Üstad Necip Fazıl’ın hem de şahitler göstererek anlattığı bizatihi yaşanılanlar karşısında ne ehemmiyeti vardır.

Hassaten ‘sahi’ şiir meraklılarının, sadece maddeciliği hayatına esas almayanların ve yüzeysel (olmayanların) aşk melankoliklerinin bir nebze gerçeği görmesi temennisiyle…

***

Nâzım Hikmet'i gırizî hararet mesafesinden, yani çok yakından tanımayan, onun ne heykelleşmiş bir ahmak olduğunu anlayamaz ve bu hükmü, derin bir anlayışı yoksa, eserlerinden çıkaramaz.

Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasıyla, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal ki biraz sıkıştırılınca "ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum!" diyecek ve yağlı kasketini altun saçlarına oturtup kaçacak derecede.. Her şey onda, geri, ileri, sınıf, zümre, burjuva, köylü, patron, işçi gibi tabirlerle, Moskova tertibi ezberleme bir lûgaritma çerçevesi içinde ve birkaç kelimelik leke sabunu (prospektüs - târife)leri halinde. Genç Şair onu, kendisinden iki üç sınıf yukarıda olarak Bahriye Mektebinden tanır ve şiire ne bebekçe başlayıp onu bir Rusya seyahati sonunda ne kartalozca bitirdiğini bilir. Ağzı süt kokan ve "Ben de müridinim işte Mevlânâ!" diye mısralar heceleyen bebekten, "Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum!" narasını basmaya memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar.

Ona bir gün Genç Şair demiştir ki:

- Sen komünist şair Mayakofski'nin mukallidisin! O, komünist rejiminin Rusya'ya nakşından sonra "bu beni tatmin etmiyor ve ben, artık buna inanmıyorum!" deyip kafasına bir kurşun sıkarak intihar etti. Ya sen niçin ustanı sonuna kadar takip etmiyorsun?

- Onun sonunda sapıttığına inanıyorum da ondan.

- Ya sonunda sapıtanın başındaki haline nasıl güvenebiliyorsun.

- Ben (burjuva)ların mantık palavralarına metelik vermem!

Ona en güzel cevabı, öldürücü, yakıp yıkıcı, yerle bir edici karşılığı, tarihçi Emin Âli vermiştir:

Meserret kahvehanesinde oturuyorlar. Emin Âli, Nâzım Hikmet, Peyami Safa, şu, bu. Nâzım maddeciliği müdafaa ediyor ve insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğunu, ruhî hadise, ruhî ölçü diye bir şey olmadığını ileriye sürüyor.

Emin Âli, dudaklarında gayet zarif bir tebessüm:

- Öyle mi, diyor, öyleyse sana 5 lira vereyim ve maddî ırzına talib olayım.. Razı mısın?.

Nâzım Hikmet ne de olsa çocukken aldığı terbiye ve duyduğu erkeklik haysiyetinden, bu teklife "olabilir! Bir şey lâzım gelmez!" diyemiyor, fakat işi namus ve haysiyet gibi ruhî bir ölçüye bağlayamayacağı için de, mazeretini ahmakların ahmağı şu cevapla izaha kalkıyor:

- Razı değilim, çünkü maddî sızısı vardır. Ve Emin Âli hedefi 12'den vuruyor:

- Öyleyse iki buçuk lira vereyim de badana edeyim. Razı mısın?

Fikir ve dâva uğrunda hiçbir galiz ve müstehcen tarafını görmeden göz önüne serdiğimiz bu tablo her çizgisiyle gerçektir ve bu son mukabele karşısında hebenneka Nâzım Hikmet gık diyemeden apışıp kalmıştır. İstanbul efendisinin (mistik) ruhuna yenilen (materyalist) mantık!

***

… Genç Şair'le Nâzım Hikmet bir köşeye çekilmiş, etraflarında kadınlı erkekli bir meraklılar kalabalığı, fısıldaşıyorlar.

Genç Şair:

- Senin şiir okuyuşun da bir aldatmaca. Fındıkkabuğu kelimelerin tepesine şahmerdanla vurup onları gırtlaklarında olmayan bir sesle bağırmak, böylece tesirlerini artırmak çabasındasın! Kuru tebliğ hokkabazlığı, münadi-lik esnaflığı. Muhteva yokluğunu peçeleme açıkgözlüğü.

- Ya seninki.

- Senin tebliğci olmana karşılık ben telkinci olmaya çalışıyorum. Şiirimi kırbaçla kafalara çarpmak değil, nefes edercesine içeriye sindirmek metodu. Yani muhtevasına güvenen bir ifade tarzı.

İstersen bir denemeye girişelim seninle. Sen benim bir şiirimi kendi ağzınla oku; ben de senin bir şiirini kendi üslûbumla. Göreceksin ki, benim şiirim özünden bir şey kaybetmeyecek, seninkiyse ölecek, sıfıra inecek.

- Haydi.

Boş bir odaya geçtiler ve arkalarında aynı meraklılar, denemelerini yaptılar.

Nâzım, Genç Şair'den, kelimelerin lâstiğini koparırcasına gererek okuyor:

Bir odaaah, yerrrde bir mummm. Perrdeler indirilmisss.

Ve Genç Sair, ondan, süklüm püklüm bir nesir diliyle birkaç mısra:

"Ufuklardan ufuklara -ordu ordu- kopuklu mor dalgalar koşuyordu."

Havada müthiş bir boşluk. Genç Şair'in şiiri her neyse ondan ibaret kaldığı halde Nâzım'ınki sönüp gitmişti.

***

ERTUĞRUL MUHSİN'İ Rus Konsolosluğunda Babıâli şövalyelerine verilen bir çayda tanımıştı.

… İstanbul'da (Hamlet)de de seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!..

Ellerinde çay kadehleri, Sovyet Konsoloshanesinde konuşuyorlar. Yanlarında üçüncü bir adam.

Elçiliğin kültür ataşesi (Mihailof).

Muhsin, Mistik Şair'e hitap etti:

- Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?

- Nazım Hikmet'in "Kafatası" piyesiyle Vedat Nedim'in "Kör"ü var ya elinizde.

- Onlar ayrı. Siz niçin yazmıyorsunuz?

- Yazarsam, bizzat oynar mısınız?

- Beğenirsem elbette oynarım.

- Yazacağım öyleyse!..

… Türkiye'de, Babıâli tepesini ele geçirmekle zafer kazanabilir. Babıâli'de zaten harap halde bulunan bu birlik, usta bir (strateji) ve (taktik) mütehassısınca ele alındı mı, mesele yoktur. (Mihailof), kapı kapı dolasan basma satıcıları gibi Babıâli'yi kolaçan eder ve bu arada en büyük ehemmiyeti, Genç Şair çığırında, Mistik Şair'le Peyami Safa'ya verirdi. Bir gün ona demişti ki:

- Nâzım Hikmet Türkiye'yi ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bizim gözümüzde (orijinal) ve Anadolulu ruhunu fethedebilecek bir sanatkâr değildir. Biz onun hangi Rus şairinin tesiri altında olduğunu biliyoruz. Bize sizin gibiler lâzım!

***

Bu birkaç misal ile yazıyı bitiriyoruz.

Maddeciliği müdafaa eden, insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğuna inanan yani ruhi hiçbir şeyi kabul etmeyen bir insanın aşk hayatına dair bir şeyler yazmayı ya da alıntılamayı ise pek değersiz görüyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
11 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Satrancı Urefa

Bir mevzuyu hakkıyla ve kolayca öğrenmenin birinci şartı, o mevzuya duyulacak olan muhabbettir. Bu muhabbetin neticesinde mevzu hakkında uyanacak merak duygusu öğrenmenin keyfini ziyadeleştirir. Oyun ile bir konuyu öğretmeye çalışmak, hem öğretmeyi hem de öğrenmeyi kolaylaştırır.

Din eğitiminde de oyunun önemli bir rolü vardır. Eski zamanlarda medreselerdeki ciddiyet asla ceberut bir hali ifade etmez. Zaman zaman ilgili derslerin eğlenceli hale getirilmesi talebelerin dersleri severek öğrenmesine sebep olmuştur.

*

Gündemin hararetinin bir miktar düşmesinin ardından, bir tasavvuf oyunu olan Satranc-ı Urefa yani Ariflerin Satrancı’ndan bahsedelim.

“Rivayete göre Muhiddin Arabi Hazretleri ya da Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi Hazretleri ortaya çıkarmıştır bu oyunu. Bu oyunu ortaya çıkaran zatın tasavvuf talebelerine insanın yaşadığı, başından geçmiş çeşitli halleri/yaşanmışlıkları, idrak seviyelerini ve tasavvuf yolunun basamaklarını öğretmeyi amaçladığı düşünülmüştür.

Satranc-ı Urefa bir adet zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla oynanır. Oyun tahtasında 10’a 10 + 1 adet, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı ilerleyerek 101. basamağa yani “Visale” varabilmektir. Bazı basamaklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, bazıları da daha ileriye götürür.

Oyuna başlamak için muhakkak 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Allah-ü Teâlâ’ya ulaşmak için mutmaine olmaya başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nefs-i levvame'ye (günahlarından pişman olan nefs) karşılık gelmektedir. Yaptıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlanmadan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) ulaşılır fakat 11. basa¬makta Sohbet-i Sek'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüşmek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf'e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basamaktaki Rica'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bırakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.

Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak (ayrımcılık) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi kabul (!) buyurur. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geçmek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet'e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza'ya yollayan 100. basamaktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.

Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların arasında en ilginci 87'deki Muhabbet’tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL'e (dosta ermek, sevgide kavuşmak) taşımaktadır.”

Tasavvuf yolunun akıl ile anlaşılamayacağı buyurulmuş Ehl-i Sünnet İslam Âlimleri tarafından. Batını manevi haller ile süsleyerek zahir ile bir bütün halinde Allah-ü Teâlâ’ya hakiki manada ‘kul’ olmanın anahtarıdır tasavvuf. Halden hale geçip, renkten renge boyanırken ve tam kavuştum derken, ‘ötelerin ötesinde ve yine ötelerin ötesine…’ hicran yarası ile devamlı surette ayrılık acısının yaşanmasıdır…

*

Oyunun zorluğuna bakılırsa ve bu oyun gerçek ise, Tasavvuf yoluna adım atmış taliplerin, bu yolda halden hale gireceklerini ve tasavvuf basamaklarında ilerlemenin bıçağın keskin tarafında yürümek gibi olduğunu göstermek adına ortaya çıkarılmış bir oyun olduğu düşünülebilir.

Bu oyunun ne olduğunu okuduktan sonra şu soru sorulabilir: Zaman tasavvuf ile iştigal etme zamanı mı? Yoksa birinci vazifemiz tasavvuftan önce itikadımızı Ehl-i Sünnet’e uygun düzeltip/tazeleyip, İslam dininin insanın 7/24 hayatını şekillendiren kural ve kaidelerini ‘yorumu esas almayan’ sağlam kaynaklardan öğrenmek mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 9 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
26 Mar 15 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Hollywood mu Yeşilçam mı? (2)

Bir önceki yazıda Yeşilçam’ın da Hollywood gibi toplum mühendisliği yapmış olduğunu, insanlara nasıl olması ya da olmaması gerektiğini filmlerde seçtiği konularla ve işleyiş tarzıyla nasıl sinsice yedirdiğini birkaç misalle anlatmaya çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam edelim.

***

Sinemamız ifade edilen misallerle sosyal hayatı şekillendirirken Kürt ve İslam dini meselesine de el atmadan duramamıştır.

Özellikle bazı Kemal Sunal ve Şener Şen filmleri doğu ve güneydoğu bölgelerimizde yaşayan vatandaşlarımızı barbar, cahil, medeniyetsiz ve medeniyete muhtaç olarak resmetmiştir. Doğu da olduğu gibi batıda da “eğitim”e muhtaç insanların olduğu bir gerçektir fakat o yıllarda ısrarla doğu gösterilmiş ve bu gösterimler -sosyal yaralara parmak basıyoruz- örtüsü ardına saklanarak, istihza ile ele alınmıştır. Evet, belki Kürt ifadesi kullanılmamıştır filmlerde fakat öyle tablolar çizilmiştir ki şehirli ahaliye, Ankara’dan ötede yaşayanların nasıl olduğu, gayet başarılı bir şekilde “kahkahalar attırılarak” anlatılmıştır.

Filmler bu milleti yererken araya muhakkak dini ritüeller ve dini temsil eden kişiler de eklemiş; bu kişileri paragöz, dünya menfaati için dinini üç kuruşa satan insanlar olarak resmetmiştir. Ayrıca bu kişilerin görünüşlerinde hep bir maraz olmuş; ya şaşı, ya kambur, ya kör ya da topal olarak beyaz perdede gösterilmiştir.

Böylelikle insanların mana âleminde Kürtlerin ve İslam dinini temsil eden din adamlarının, hem zahiren hem de yaşayışlarında sorunlu ve ıslaha muhtaç bir görüntü oluşturulmasına gayret edilmiştir ve evet, başarılı da olunmuştur bu hususta. Yine zamanında yapılan bir çalışma sonucunda, yukarıda ifade edilen din adamı şeklinin Yeşilçam filmlerinin %70’inde ifade edildiği gibi gösterildiği ortaya çıkarılmıştır.

Hepimiz hayatımızın bir köşesinde etrafımızdan işte böyle böyle , “Hoca değil mi!” , “Ne gelirse ya hacıdan ya hocadan…!” , “En iyi kürt ölü kürttür!” , “Ankara’dan sonrasını yakacaksın arkadaş!” vb. sözlerini bir vesileyle duymuşuzdur.

Bu mühendislik çalışmaları özel kanalların kurulması ve özellikle 2000’li yıllarla beraber diziler marifetiyle evimizin içine girmiş, yaşı itibariyle zamanında sinema görmemiş çocuklarımızın zihinlerine acımasızca tasallut olmuştur. Zikredilen yıllar, gayrimeşru çocukların, gecelik seviyeli birlikteliklerin, tecavüzlerin, kadına şiddetin, 900’lü yıllarda sapkınlıklarını roman haline getirmiş bir yazarın fantezi dünyasının, hiçbir mahremiyet bırakmadan herkesin en mahremi olan evlerinin içine; ruh dünyalarına, rüyalarına ve hayatlarının tam ortasına girdiği zamanlardır.

***

Tarihimizi anlatma iddiasıyla yayınlanan diziler/filmler başka bir garabettir ve tahammülü bir öncekilere nazaran daha zordur. İlla tarihi diziler çekilecekse işlenecek konunun bir kısmı pekâlâ kurgu olacaktır. Fakat o dönemin yaşayışına aykırı hallerin gösterilmesi tarihi anlatmak ya da bir kurgu değildir. Olsa olsa tarihi çarpıtmak ve bu dizileri izleyen tarihten bihaber yeni neslin tarihimizi “dizilerde anlatılanmış gibi öğrenmesine” sebep olmaktır.

Bir kere bile bir bölümünü izlememekle şeref duyduğum “Muhteşem Yüzyıl” dizisi, “Fetih 1453” filmi bunlara birer misal teşkil edebilir. Son zamanlarda ilgiyle izlenen “Diriliş” dizisi de yine o dönemde yaşanan sosyal hayatla ile ilgili onlarca hata ile doludur ve insanlarca konusu itibariyle daha masum duran bu dizideki bariz yanlışlıklar görülmemektedir. Fakat diğerlerine kıyasla arada, herşeyden önce “iyi niyet” itibariyle, uçurumların olduğunu yazmamak da haksızlık olur.

***

Demem o ki, dayatılan sistemle muasır medeniyetler seviyesine çıkma “azmimiz” film/dizi sektörümüzün vesilesiyle de ahlaksızlığın düştüğü değil, çukurlaştığı bir seviyeye getirmiştir toplumumuzu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Mar 15:50

2-Ynlş düzeltiyor görünerek, "kaş yaparken göz çıkarmak" tabirinin anlamını bize Çok iyi öğretmiştir.

28 Mar 15:48

Bir tespitiniz çok hoş olmuş;sinema tarihimizin %90 ı sanki topluma yanlışı gösterirmiş gibi davranarak toplumla, anadolu insanıyla dalga geçmiş. Ynlş düzeltiyor görünerek, "kaş yaparken göz çıkarmak" tabirinin anlamını bize çok iöğrt

Bulut Sever yazdı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Mar 15 21:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Hollywood mu Yeşilçam mı? (1)

1914 yılında başlayan sinemamız ilerleyen yıllarda, Yeşilçam adı ile anılagelmiştir. Sinemamız, 70’lere doğru ve 70’lerde yukarı doğru sert bir ivme kazanmış, 80’lerin başında bir duraklama dönemine girmiş, 90’lardan itibaren tekrar kıpırdanmaya başlayarak, 2000’lerde ise daha geniş bir hareket alanı açabilmiştir kendine.

Hep, “Hollywood bu işi biliyor abi, adamlar hem toplum mühendisliği yapıyor hem de kamuoyu oluşturuyorlar…” güzellemesi belki hepimizin dilinden bir defa olsun geçmiştir. Bizim Yeşilçam yap(a)mamış mıdır bu siyaseti, toplum mühendisliğini?

Âlâsını yapmıştır, diyelim ve devam edelim.

Film isimlerinden ziyade, kısaca filmlerin konularına değinerek genel bir tablo çizmeye çalışacağım.

Film 1:

Garip ve kendi halinde bir Anadolu kasabası. Kasaba sakinlerinden bir esnaf gençliğinde birini sever ve bir hata işler. Aradan yıllar geçer, o hatanın meyvesi olan genç adam, kasabaya gelir fakat babası ölmüştür. Hata eden esnafın ceberut, tutucu, müslüman kardeşleri garip, kimsesiz, sessiz ve de sakin genç adama musallat olur, abilerinden kalan mirastan pay almaması için genç adama çektirmedikleri sıkıntı kalmaz. Topluma mesaj: Gayrimeşru çocuklar iyidir, bu kişileri tasvip etmeyen insanlar hoşgörüsüzdür, para için yapmayacakları kötülük yoktur. Pekâlâ, iyi insan olup olmamak gayrimeşrulukla alakalı değildir fakat filmi yazanın derdi bu değildir. Dert, her toplumda olabilecek bir hali, Müslüman Anadolu insanına karşı genellemektir.

Film 2:

Ana babası ölmüş zengin ve yakışıklı delikanlımıza, hayattaki tek ailesi olan abisi müreffeh bir hayat yaşatmaktadır. Evlerinin bulunduğu semtte de varoşların güzel kızı abayı ona yakmıştır. Kızın ailesi ve çevresi sıcak, samimi fakat cahil ve görgüsüz insanlardır. Genç kızın delikanlıya etmediği teşebbüs kalmaz aşkına karşılık bulabilmesi için. Filmde abi karakterinin tek derdi kendisi gibi kardeşinin de bir aile kurmasıdır. Fakat kardeşi bunu istememektedir. Bu sebeple abinin gözünü boyamak için kız-oğlan küçük bir oyun oynayacağız diye biraraya gelirler ve o küçük oyun karmakarışık bir hal alır. Filmde zengin abinin eşinin, sonradan görmeliğini gizleyerek, o cahil ve görgüsüz insanları aşağılamasını mı istersiniz, genç bir kızın bir bayana yakışmayacak şekilde kendisini pazarlamaya çalışmasını mı istersiniz, delikanlımızın, filmi izleyen gençler için cezbedici bohem hayatının işlenmesini mi istersiniz… ne ararsanız var.

Film 3:

Perdede idealleri için Anadolu’nun bağrına(ege bölgesinde bir köy!) gitmiş, köyün herşeyi olmuş güzeller güzeli bir öğretmenimiz vardır. “İstanbul çocukları” kamp için o köye gelirler ve yine yakışıklı başrol oyuncumuz “zamanlık” keyfi için idealist fakat içinde her daim saf duygular beslemiş öğretmenimizle “imam nikâhı” ile evlenir ve bir süre sonra İstanbul’a geri kaçar. Evlendiği (aslında filme göre evlenmiş olmadığı) güzel, köylü olmuştur artık; ne kadar güzel de olsa köylü kültürüne bürünmüş bir insanla ve köy ortamında hayat mı geçermiş... Saf ve iyi öğretmenimiz, yakışıklımızın “tonton” babasıyla işbirliği yapar ve ikiz kardeşim diye modern kültürün bir parçası olarak delikanlımızın karşısına çıkar. Dans etmesini bilen, içki içebilen, burnundan kıl aldırmayan ve şuh görünümlü bu kadın caziptir ve tabii ki tercih, bu “çağdaş” görünümlü kadından yana yapılır.

Kısaca değinilen bu üç filmde de sonlar hep güzel bitmiştir. Müslümanları, zenginleri, yakışıklıları boyunlarını bükerek suçlarını kabul etmişler ve hep bir vesile bularak kendilerini affettirmişlerdir.

Film sahipleri(!) amaçlarına ulaşmıştır; para gelmiştir filmden. Bir proje olarak da alttan alta bu topraklarda yaşayan bir insanın “nasıl olması/olmaması gerektiği” de işlenmiştir. Sağdan soldan şaşırtmalarla zihni altüst edilmiştir sinemaseverlerin, daha ne olsun.

Seyirci zaten memnun zira ya dudaklar kulaklarda ya da gözyaşları şelale...

Mutlu Son.

***

Diğer yazıda başka bir milletin ve halkın çoğunluğunun kabul ettiği bir dinin mensuplarının filmlerde nasıl anlatıldığını yine birkaç misalle ele almaya çalışacağız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.