Türkiye Aktivitesi
4361 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Türkiye Puanı

4397 puan Sarı Kalem

Derecesi

4 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Hayat(17)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 18 09:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Gök Gridir Yer Toprak
6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

6cae51b8db56e003ad58dc41a936bd311521708777

Sonbahar günlerinin en soğuğuna denk gelmiştik, sebebi saadetim bir büyüğüm ile yan yana duruyoruz. Birkaç günden beri hızını ve tanelerinin büyüklüğü arttırarak devam eden yağmur o gün sanki daha bir öfke ile karışık hüzünle ve soğuğun sertliğine aynı sertlikle mukavemet ederek yağıyordu.

Yağmur hüzündür. Gök gri, yer topraktır o gün.

Her şeyin bir rengi vardır. Yağmurun rengi saydamdır, renksizdir. Suyun rengi içine/üstüne düştüğünün rengini alır. Denizler mavi değildir oysa göğe bakışıyla utanarak sevdiğinin rengine bürünmesidir.

Her şeyin ve herkesin bir rengi vardır. Kiminin dışındadır rengi, kiminin iç rengi dışına aksetmiştir. Rengi dışında olanlar boya kaplıdır. Esas iç rengini saklamak için aslını gizlemektedir.

En bariz misal ile insanların öfkelendikleri zamanlarda, bağırıp çağırmaları, küfürler sarf etmeleri, kızgınlıkla beraber şiddete başvurabilmeleri boya ile gizledikleri renklerin sıra sıra ortaya çıkmasıdır.

İnsanlar aslının nasıl olduğu ile ilgili sınanmadıkları meseleler üzerine iddia sahibi olmamalıdır.

Seninle her mevzuda yanında olan arkadaşının, aç kaldığında sana dirsek çevirip sanki geçmiş o yılları hiç yaşamamışçasına hareket etmesi şaşırtabilir insanı. Vatana, millete tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle ve silahlarla saldıranların karşısında dimdik çıkabilme iradesinde olup olmadığınla belli olur vatan sevginin hakikati.

Yağmurlu ve çok soğuk bir günde oğlunun cenazesini defnettikten sonra taziyeye gelenleri ağlayarak fakat dimdik ağırlayan bir babanın ne kadar asalet ve vakar sahibi olduğu gözyaşlarında belli olur.

Yüzüne gülüp tevazuu ile seninle her daim neşeli olan bir insanın, yarın öbür gün bir ev, bir araba ve bir de makam sahibi olduğunda anlarsın o bir zamanlar yüzüne gülücükler saçan adamın ne kadar mütevazı olduğunu.

Fakirken, zenginken, sağlıklı ya da hastayken, mal-makam sahibi iken ya da değilken belli olur… İnsanın rengi zor zamanda belli olur.

Ve her yaşanılanın bir imtihan olduğu sırrındadır gerçek renklerin ne olduğu.

Samimiyet bir çekimdir insan ilişkilerinde. Yapısı huysuz fakat insanlarla iletişiminde samimi, kalbi dilinde olan insanlar her daim çevresi için çekim merkezi olurlar. Zira samimiyet en güçlü bağlardan daha sıkı bağlar insanı insana.

Gök gridir, yer toprak. Aynaya bak lütfen. Gerçek rengimiz nedir?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 13 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Şub 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Babaların Kızları
3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

“Modern” dönemler diye nitelendirilen bu zamanlarda babanın aile içindeki konumu muhtelif değişimlerden geçiyor. Babanın genel olarak içinde bulunduğu rol merhale merhale evrilse de çoğu kez değişmeyen sabitlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela ailenin geçim derdi hala babanın en önemli ve değerli sorumluluğunda. Bunun yanında bir otorite mercii olarak “Demoklas’in Kılıcı” misali baba ortalama bir ailede hala cari bir figür. Ayrıca dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruma sorumluluğu da babaya ait; bir başkasının getirebileceği güvenlik sıkıntısının dışında, herhangi bir afet esnası ve sonrasında da sorumluluk babanın omuzlarında. İster dışarıdan ya da içeriden bir sebep ile olsun aile içinde oluşan herhangi manevi ya da maddi sorunda herkes babanın gözünün içine bakar, meselenin hallolunması hususunda tek yetkili makam olarak baba görülür. Anne ne kadar sert, disiplinli ve otoriter olursa olsun son kertede çocukların yaramazlıkları ile ilgili topu babaya atma hususunda pek mahirdir; “Babası şu oğlana bir şey söyle!” , “Şu kıza biraz da sen çıkışsan iyi olacak!”

Babanın bütün aileyi fakat özelde bir kız evlat için kendisini her zaman sarıp sarmalayan, koruyucu bir yerde olması çok önemli. Bu sebep itibariyle kızlar için babalar özeldir, baba ise ne kadar huysuz olursa olsun kızlarına karşı her daim yufka yüreklidir.

Bir kızım bir de oğlum var. Daha küçük olduğu için oğlandan henüz pek bir şey görmüş değiliz fakat kızım için aynı ifadeleri kullanamam. Küçüklüğünden bu yana birçok kez ben istemeden bana bir şeyler getirmiş, çizdiklerini yazdıklarını paylaşmış ve olmadık şaka ve sevimliliklerle beni mutlu etmeyi bilmiştir.

Çevremde de zaman zaman gördüğüm üzere kızlar ile babalarının en hüzünlü anları babaların kızlarını gelin ettiği zamandır. Kızını ilk gördüğü ve kucağına aldığı andan o hüzünlü ayrılık anına kadar kral muamelesi gören ve kızını belki de hayatın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen nazlı bir sultan gibi muamele eden baba ile kızının o ayrılık anı…

Kızlarını gelin etmiş abilere sorduğum “Abi nasıl gelin ettin, ağlamaktan bir hal olmadın mı?” sorularıma verdikleri çaresiz fakat pek çaktırmasalar da yüzlerine sinen o hüzünlü hali gördükçe yavaş yavaş değil hem de pek hızlı o ayrılık zamanına yaklaşıyor olmak beni de kederli kederli düşündürmüyor değil.

Babaların kızlarına yedirip, giydirip içirmenin dışında verebileceği en güzel armağan dinini öğretmesi, bu yolda ona rehber olmasıdır. Gelecek nesillerin vatan sevgisi içinde olması da bu hususta ki ihtimama bağlıdır. Bu anılar ile büyümüş bir kız çocuğu ahiret için en büyük sermaye, ümmet ve vatan için ise pek kıymetli mirastır.

Kızlar bu hoş sedalarla, anılarla büyürse babalarında zaman zaman oluşan huysuzlukları, aksilikleri onlarda görünmez olacaktır. Zira bir baba ne kadar huysuz olursa olsun kızları için değerlidir. Aynı ifade kızların babaları uhdesinde kıymetleri için de yazılabilir.

Anadolu’da bir söz vardır, bilen bilir: “Kız babası olmayan baba oldum demesin!”

Bana baba olmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.

Bu yazı kıymetli kızım Z. R.’ya hatıra olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Haz 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Küçük Çocukların Camilere Getirilmesi Bahsi
e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

Çok şükür yine bir Ramazan-ı Şerif ayına yetişmiş bulunmaktayız. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Geçen senelerde aynı iftarlarda hurma ile oruç açtığımız, dua ettiğimiz, omuz omuza aynı safta namaz kıldıklarımızın bazıları artık aramızda yok. Onlar için Ramazan ayına kavuşarak şereflenme ve bu ayın bereketiyle bereketlenme nasibi ebediyen kapandı.

Her Ramazan-ı Şerif ayında olduğu gibi bu sene de en azından ilk on beş günü camilerimiz tıklım tıklım dolup taşıyor. On beşinden sonra ise hızla Yatsı ve akabinde eda edilen teravih namazına iştirakler düşüyor.

Dün akşam birinci teravih kılındı, oradan başlayalım.

Malumunuz üzere namazlar bitti, herkes dağılmaya yüz tuttu. Cami görevli ve cami ile yakinen ilgilenen arkadaşlarımız olması hasebi ile camiden çıkışımız en son onlarla olacaktı. İmam odasının önünde cemaatin çıkmasını beklerken, yukarıdaki resimde görüldüğü üzere caminin tam ortasında vuku bulmuş ve çıkışta arkadaşlarımız tarafından cemaat idrarlı yere basmasın ve bunun sonucunda daha da etrafa bulaşmasın diye leğen konulduğunu gördüm.

İnsaf!

Diyanetin, diyanetçilerin, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanların birçoğunun dilinde epeydir ısrarla camilere çocukların getirilmesi meselesi var. Tüm iyi niyetleri ve saflıkları ile bu meseleyi mütemadiyen her fırsatta söylüyorlar.

Bu ülkeye Müslümanlık 2003 senesi ile birlikte gelmedi. Bu coğrafyada son yüz yılımıza nasıl tırpan vurmuşlarsa, ondan öncesi için ise, kökleri o tırpan vuranların hayallerinin ötesinde bir derinlikte bulunan bir geçmişi var.

Bana bu hususta muhalefet edecek olanlardan öncelikle benim gibi iki evlat sahibi olanları öne alayım. Sonra bir ve sonra ise henüz baba olmamışlar sırayla başlasın. Henüz bir aile kur(a)mamış olanlar ise biraz geri dursun lütfen.

Biz bunları söylüyorsak çocuk düşmanı da, ehli keyif bir insan da değiliz.

Camiler hususiyetli yerlerdir. Müslümanlar orada ibadet ederler. Buna gayret ederler. İbadetin farzlarından değilse de önemli şartlarından biri de “huşu”dur.

Daha henüz laftan sözden anlamayan, altı bağlı veyahut henüz tuvalet ihtiyacında kendini tutamayan, kontrol edemeyen çocukları camiye getirmek hangi din sevgisi aşılama gayretiyle izah edilebilir?

Bu ay için bu durumun, istisnaları her daim ayrı tutarak tek açıklaması vardır; “hanım zorla peşime taktı, bir şey diyemedim.” ya da camiye gelen bayanlar için, “Kocam sahura kadar kahveye okeye gitti, komşularda camiye gidince çocuğu yalnız bırakamadım.”

Ülkemiz günlük televizyon izleme süresi yetişkinlerde 4 saat. Kitap okuma oranı 10 saniye! Daha ne yazacaksın ki… Hele bu süre çocuklarda kuvvetle muhtemel uyku saatlerinin dışındaki her saattir.

Din sevgisi, cami sevgisi için doğduğu günden bu yana dini eğitimi ile ilgili hatırı sayılır hiçbir şey yapılmamış çocuk, cemaatin huşusunu ve cami görevlilerinin huzurunu bozunca tarifi mümkün olmayan cami sevgisine gark olacak öyle mi?

Laflarımız elbette çocuklara değil, 7 yaşından küçük çocukları camilere getiren anne-babalara.

Yazık değil mi o cemaatin için belki tam bir sene bekleyen ve belki son Ramazan ayımdır diye doğru düzgün teravih kılmak isteyen yaşlılar vardır. Yazık değil mi onlara tam namazdayken, küçücük bir çocuğun bezinden damlata damlata secde edilen yerleri kirleterek önlerinden bağıra bağıra koşuşturması? Yazık değil mi, işi Müslümanların ibadetlerini kolaylıkla yapmasına gayret eden cami görevlilerinin herkes gittikten sonra sabunlu suyla senin çocuğunun idrarını temizlemesi? Sen hiç kendi çocuğunun altının temizledin mi, anasına şöyle çekil bir kenara bu sefer ben değiştireyim dedin mi? Demiş olsan dahi kimsenin, başka kimsenin çocuğunun pisliğini temizleme görevi yoktur, kul hakkıdır bu.

Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor, “Camiye çocuk ve deli koymayın.” (İbni Mace)

Ehli Sünnet İslam Âlimleri de 7 yaşından küçük çocuklar evcil hayvan hükmündedir. Yani ne yaptıklarını bilemezler, cami içinde uygun olmayan işler yaparlar diye buyurmuşlardır.

Elbette 7 yaşına müteakip çocuklar ve gençler camiye getirilmeli, farklı teşviklerle camiye gelme alışkanlığı kazandırılmalı. Bu süre zarfında çocukların, gençlerin cami içindeki gülüşmelerine, haylazlıklarına anlayış gösterilmeli ve cami edebine dair bilgiler güler yüzle tatlı dille anlatılmalı.

Hülasa, çocuğuna dinini, namazı ve ibadethanelerini sevdirmek isteyen önce evindeki televizyon belasına ket vuracak. 5 vakit namazına özen gösterip, çocuğu doğduğu günden başlayıp namazlarını evladının gözü önünde kılacak; 7 yaşından önce evladıyla cemaat yapıp, 7 yaşından sonra illa ki evladıyla birlikte namazlarını eda etmeye gayret gösterecek.

İslamiyet edep dinidir. İbadetler ise en güzel, edebe riayet edilerek dinimize uygun olarak yapılanları taklit ederek öğrenilebilir. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
26 Oca 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Bir Mehmet Dede Habersiz Göçerken

“Bugün neredeyse bitmek bilmeyen bir gün gibiydi. Gözlerim yaşla dolmadı ama ağlamamak için zor tuttum kendimi.”

Belki böyle bir alıntı ile başlamalıyım yazıya.

*

Biraz olsun okuma-yazma talibi olan bir insan için gündemi takip etmek elzem günümüzde.

Siyasetin birçok yüzlü ilişkilerine kendi mahallesinden bakmak ve eleştirmek bir meşgaledir artık.

*

Ana muhalefet partisi ‘kurultay’ yaptı. Seçim yenilgilerine bir dahaki seçimde, bir yenilgiden daha başka bir şey vadedemeyen genel başkan… üyelerini ve seçmenini ‘bir kişi’ düşmanlığı üzerinden diri tutmak için her daim karaktersizliklerinin bir gereği olmuş olan hakaret etme şehvetini ve kendileri haricindeki herkese tepeden bakma zihniyetlerini sahneye çıkararak, kendisinin ve aynı zamanda partisinin dahi hayal edemeyeceği bir teveccüh ile halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanına ağzını geleni istifra ederek, aldığı emrin gereği olarak ‘müdürlüğe’ devam etti.

*

Haziran seçimlerine müteakip ülkemizin doğusundaki bazı yerleşim yerlerinde öz-yönetim fantezisini hayata geçirmek adına terör örgütünün bazı il ve ilçelerde başlattığı ‘halk mücadelesi’ , bir tane dahi olsa acısı bu vatanı sevenlerce geçmeyecek şehitler verilerek devam ediyor. Hainliklerinin ve ahmaklıklarının neticesinde hak ettiklerini alan teröristler, haklarını aradıklarını iddia ettikleri ‘halklarını’ asla hak etmedikleri sıkıntılara duçar ederek kazanamayacakları bir mücadeleyi sürdürmeye devam ediyorlar.

*

Gençliklerindeki İslamcılıkları ile İran Devrimi’ni esas alarak ‘bir gün bu ülkede de bir İslam devrimi olabilir’ hayali ile kendinden geçen İslamcı abiler o zamanlar da ‘mezhepçilik’ yapmıyorlardı. Ve zaten pratikte İran’da uygulanan fakat Humeyni’nin ‘Fransa’dan gelişiyle devrim anayasasına koydurarak resmileştirdiği ‘muta’ nikâhını, inandıkları Ehli Sünnete aykırı olduğunu bildikleri halde göz ardı etmişlerdi. Günü geldi, zamanında ölçüsüzlüklerinin ve fanuslarının içinden İran ve Hizbullah güzellemeleri yapan bu abiler, Suriye’de Şia’nın nasıl da ahlaksızca mezhepçilik yaptığını ve bundan mütevellit oluk oluk Ehli Sünnet kanı akıttıklarını müşahede ettiler fakat hala bu ‘küçük’ farklılıkları görmememiz gerektiğini yeri geldikçe samimi muhafazakâr köşelerinden terennüm edebiliyorlar.

*

Bir de bildiri ‘olağan’ hadisesi oluştu ki, hemen herkesin bir-iki kelamı oldu bu mevzuda. Hiçbir alanda dünyada söz sahibi olamamış, bir yenilik katamamış ‘bilim insanı’ olduklarını zanneden bir kısım zümre, on sekizinden itibaren kazandıkları muhtelif unvanlardan sebep kayırmacılığından nemalandıkları devlete sövmeyi ‘özgürlük’ lafzının arkasına saklanarak savundular mahut medyalarındaki arkadaşlarıyla beraber.

*

5 gün önce Burdur’a bağlı bir köyde, o temiz ve gündem değmemiş kalbi yılların verdiği olgunluğun ağırlığını artık kaldıramaz olmuş, bir Mehmet Dede vefat etmişti.

Mehmet Dede, sabahın hayrı ve bereketinin gideceği endişesiyle bu virane dünyadaki can yoldaşı Ayşe Nine ile birlikte evlendikleri günden beri üzerlerine güneş doğmamasına dikkat etmişti.

Çocukluğundan beri baba yadigârı toprakla hemhal olmuş, her sene evladı gibi baktığı nimetlerin fazla değil, bereketli olması için duadan gayrı kalmamıştı.

Çocukları oldu, torunları büyüdü derken işte bir köroğlu bir ayvaz hayat arkadaşıyla sonunda baş başa kalmışlardı. Olduğu kadarına şükredip kanaat ederek yaşadıkları hayatı yine aynı şekilde sürdürmeye devam etmişlerdi.

Namazlarına ve kul hakkına azami dikkat eden Mehmet Dede’ye geç de olsa hac ibadetini yapmak nasip olmuştu.

Çok ve lüzumsuz konuşmazdı. Ceddini bilirdi; olabildiği kadar babasından öğrendiği tarihi, derin bir Osmanlı sevgisi ile birleştirmişti. Gündemi ‘uzaktan’ takip eder, devletin ve milletin selameti için her daim dilinde dua Allah-ü Teâlâ’ya yalvarırdı.

Vakit saat geldi. Yine nasip, Mehmet Dede can yoldaşı hanımının, çocuklarının, torunlarının yanında sanki uykuya dalar gibi; o upuzun derin uykusuna varmadan önce yanında Kuran-ı Kerim okunurken dili ile Kelime-i Şehadet getirerek emaneti hep rızasına uygun yaşamaya gayret ettiği Sahibine teslim etmişti.

Köy yeri işte.

Birbirlerinin çocukluğunu, gençliğini bildikleri arkadaşları ve köy ahalisi bulunan cami avlusunda başlarında yeşil ya da açık kahverengi renkli örme ya da hazır satılan beyaz takkelerden müteşekkil her yaştan cemaat Mehmet Dede’ye son görevlerini yapmak üzere saf saf hazır bulunmuşlardı.

Yağmur yağmıştı o vakit.

Gündemin uzağında, bir mümin daha intikal etmişti ahirete. Gösterişsiz, cenazesine çelenk gönderilmeden, ekranlarda ölüm haberi siyah bantlarla geçmeden, binlerce sahte gözlerin kapadığı siyah gözlüklerin karanlığında cenazesi hapsolmadan, sessizce…

Mehmet Dede musallada bekliyordu; son istirahatgâhına gitmeden önce karşısındaki cemaatte bir tane dahi baştan ayağı siyah giyimli ve/veya fötr şapkalı insan olmadan.

Herhangi biri gibi.

Huzurla.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Oca 15:33

Allah, Mehmet dedeye rahmetiyle muamele eylesin.

30 Oca 15:32

Ölümü de hayattan sayan güzel insanlar eksildikçe, hayat aslından biraz daha uzaklaşıyor.

Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Geçmişten Gezi'ye: Adam Sen De!

Özellikle Gezi Parkı Meselesi’yle başlayan, meşru hükümeti protesto adı altında devlet düzenine, birliğimize kastedilen şiddet ve bunun neticesinde ölümlere sebebiyet olan olayların sokaklardaki görünür aktörleri genel olarak 90 yılı ve sonrasında doğanlardı.

İster bir örgüt adı altında ya da Gezi olaylarındaki gibi ‘bir’ sebepten o meydana inmiş ve olaylara karışmış olsun, onlar için netice değişmiyor: çok şey bildiklerini düşünüyorlar ve bu kullanışlı zanları bizleri sonu belirsiz nihayetlere götürüyor. Gemi batarsa filikalarla kurtulacaklarını zannediyorlar belki de. Belki de filikaların koca koca dalgaları aşabileceğine inandırıldılar.

Bu genç vatandaşlar sobalı bir evde, sadece bir odanın ısındığı, bütün aile efradının bir televizyon karşısında tek bir programı izlediği ve bunun çoğu zaman büyük bir keyfe, bazen de katlanılması zor bir hale dönüştüğünü bilmiyorlar. Hayatla bağlarını çoğu kez sosyal mecralar üzerinden kuran bu gençler, zamanında babalarının ve belki de annelerinin gözlerinde oluşan, günün ve ay sonunu düşünmenin getirdiği yorgun ifadeyle karşılaşmıyorlar akşamları. Zira artık pek de göz göze gelmiyorlar onlarla.

Haberlerde, internette dünyanın bir ucundaki bilmem hangi şarkıcının nasıl bir ‘trend’ başlattığına dair malumatları çok geniş fakat yayın hayatına yeni giren, herkesin şaşkınlıkla izlemeye başladığı özel televizyonun o kısacık haber programında İstanbul’a dair hava kirliliği haberlerini hiç dinlemediler bir muhabirin arkasında kirli mavi İstanbul siluetiyle sunduğu. Dinlemediler ve ayrıca sokaklarda, çöp dağlarının oluşturduğu her yanı saran o pis kokuları duymamak için maske ile dolaşan insanlara da şahit olmadılar hiç.

Haftada bir, sadece Pazar günleri banyolarda yakılan kazanın sıcaklığının bütün aile fertlerine yetmesi gerektiği o idareli günlerde çabucak duş almıyorlar ve ne zaman evlerinin ıslak hacimli alanlarına girseler bol bol sıcak-soğuk suyun aktığını görebiliyorlar. Hem de tertemiz, kokmuyor da. Yoğuşmalı kombileri sağolsun. Ellerinde babalarının hiç hesapta yokken ‘satın su’ almak ve o küçük boş su bidonlarının evin annesi tarafından saklanmak zorunda kaldığını ve balkonların bir köşesinde eskimiş su bidonlarının oluşturduğu sıraları da hiç görmediler. Ellerine tutuşturulup bakkala gönderilirken avuçlarını ısıtan veresiye defterlerin sıcaklığını ise hiç hissetmediler, hadi yazalım bir daha: tabletleri de sağolsun.

Gaz lambalarının mahiyetine, kuvvetle muhtemel internet üzerinden hâkimler. Gün aşırı tam da akşam vakti elektrik kesintilerini bilmiyorlar; ertesi günün dersine veya sınavına o tavana doğru incecik uzayan sise dalıp dalıp çalışmak zorunda kalmadılar. Mum ise şimdi gittikleri kafelerin nostaljik bir objesi; o sarı zayıf ışıkta elleriyle güvercin yapmak ise hayal alemlerinin ötesinde.

Memur, işçi ya da özel sektörde çalışan babalarının iş çıkışı eve dönerken, ‘sabah işe giderken keşke şeker alsaydım…’ diye içten içe hayıflandıklarına şahit olamadılar tabii ki. Günde birkaç defa zorunlu ihtiyaç mallarına zam gelmesine de alışık değiller pekâlâ. ‘Bu ayın zam şampiyonu…’ haberlerini de bilmezler; onlar için Avrupa’da/Türkiye’de kim nereye kaça transfer olmuş daha bir ilgi çekici haberdir günümüzde oysa. İddialı bayilerinin kalabalıkları sağolmasın fakat.

Sanki ‘spontane’ gelişmiş gibi, bir ‘kitapçık’ fırlatmakla ülke tarihinin en büyük ekonomik krizinin olduğu yıla giden o kirli siyasi basamaklı seneleri arzu ettiğini her yeri yakıp yıkarak talep eden o gençler, tam da yazarkasa şovlarının yapıldığı o yıl, ‘Hayat Bilgisi’ diye yeni bir ders ile tanışmıştı ilkokul minik sırasında otururken muhtemelen, belki de daha küçüktü. Şimdi ha gayret askerlik çağına gelmek üzere ya da az biraz geçiyor yaşları ve elbette çoğu üniversite okuyorlar şimdi.

Her şehrin en dış mahallinde bulunan İl Halk Kütüphanelerini bilmezler bu adı kendinden menkul kuşak. Ellerinde koca koca kitaplar, şehrin göbeğindeki birkaç fotokopi cihazı bulunan kırtasiyelerde sıraya girmek ne demek onu da bilmezler. ‘Copy-paste’ çıktı çıkalı kitap kokusu unutuldu bir de. Kendilerini bildikleri günden beri tek ‘tık’la ellerinin altında bütün dünya. Evlerinin yanlarında bulunan bakkal amcalarına –ki pek kalmadı artık- ‘Kaç kontör?’ soru cümlesini de hiç kurmadılar, şimdi kontörleri değil ‘like’ları terennüm ediyorlar arkadaşlarına. Siyah poşetli sokak ve pazaryeri manzaralı yılları bilmedikleri gibi ve tabii ki evine gazete kâğıdı ile sarılı ‘nevale’ bulunan insanların o halinin komşularından bir özür olduğu anlayışını da kavrayamıyorlar.

Şimdiki gençler, şimdiki çocuklar, bilmem hangi harf kuşağı yani, bir zamanlar olduğu gibi dilenen bir çocuk veyahut elleri simsiyah olmuş bir çift kirli ayakkabı yolu gözleyen yaşıtlarını gördüklerinde gözlerini kaçırmıyor artık. Gözler kulaklıklarından gelen müziğin şehvetinde hayal dünyalarında neler kovalıyor neler. Her şey işte bu kadar bayağılaşmış bir halde. Dilenen her çocuk sanki bütün ruhlarıyla arzu ediyormuş gibi içinde bulundukları durumu ‘Suriyeliler işte ne olacak…!’ bakışlarına muhatap birkaç yıldır. Vatansız kalanlara şimdilik ‘Suriyeli’ deyip, hor görüyorlar bu gençler, bazı büyüklerini kendilerine örnek alarak.

Değişimi şiddetle arzulayan bu kuşak, yarın bir gün ‘Türkiyeliyiz’ dedirtilebilmesi gerçeğine de hazırlar mı acaba?

Doğru ya; sen bebekken 15 milyon nüfuslu Yunanistan zengindi, bizim ise büyük bir gururla tekrar ettiğimiz sadece o kadar milyon genç nüfusumuz vardı. Batı’nın hiç ses çıkarmadığı ve mutlu-mesut ilişkiler yürüttüğü Mısır’da Mübarek’i, Suriye’de Baba Esad’ı, Libya’da da her yere çadırını götüren Kaddafi’si vardı; yani o gençler şimdi ‘diktatör’den çok iyi anladıkları gibi. Bizde de demokrasi kahramanları ile onlara diledikleri süre için ihsan buyuran anlı-şanlı-paşalı piyonları. O kutlu Misak-ı Milli sınırlarımız içerisinde borçlardan borçlara, kıt-kanaat geçimimizle, askeri darbelerimiz ve o harikulade vesayet rejimimizle ne de mutluyduk.

Unutmadan, bir de Matrix vizyona girmişti 99’da hatırladın mı; sen bebektin, çocuktun daha…

Bu yazılanlar çok yüzeysel, sıradanlaşmış, çok bilinen ve geri gelmez gerçekler; olmaz böyle şeyler bir daha değil mi?

Adam sen de!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Fani Dünya

Doğduğumuz gün, bir gün muhakkak öleceğimiz o son gün için ilk adım. Kaç yaşında olursan ol; insan şöyle bir dönüp baktığı zaman tevellüt tarihine, ne kadar da uzun zaman geçmiş üzerinden diyebiliyor.

Hâlbuki hep denildiği üzere, dünyadaki ilk gününü yaşayan bir insan ile 90’larını süren bir insanın ölüme mesafesi aynı.

Bitmiyor. Dünya derdi bitmiyor.

Maddi bir değer ifade eden kazançlar ruhu doyurmanın ve bunun sonucunda oluşacak, tarife gelmeyen o güzelim ‘elif’ gibi bir olgunluğun önüne geçmiş durumda. Tercih meselesi deyip geçemeyiz.

Dinlerde ‘nefs’ diye adlandırılan o varlık her nasıl ise ilkinden büyük bir haz alıyor ve yedikçe doymak bilmeyen, yeme kapasitesi artan fakat hiç şişmanlamayan; kontrolsüz bırakıldığı takdirde uçuruma götürücü bir varlık.

Sabah uyanıyor insan. Elini-yüzünü yıkıyor. Kahvaltı ediyor. İşine gidiyor. Kazanıyor, kazanmıyor. Gün içinde yaşadığı birçok hengâmenin sonunda akşam evine dönüyor. Okuyor, okumuyor. Yoruluyor, dinleniyor, üzülüyor, kızıyor, seviniyor, umursuyor, umursamıyor… Birbiri ardına süregelen bu hallerle mütemadiyen sürüp gidiyor hayatı.

‘Sahip olduklarının’ sahte tesellisi ile bir bakıyor ömür sermayesi bitmek üzere. Ama bitmiyor istekleri, yetmiyor. En masum bahane ile yazalım; ‘Benden sonrası için…’ deyip sahip olma hırsı artarak, her şeye ve evet ölüm gerçeğine rağmen devam ediyor.

Aklıma bir mesel geldi, alıntılamak isterim.

“Eskiden, yoldan geçen birisi, bahçesinde acayip hareketler yapan bir adama sorar:

- Niye öyle tepinip duruyorsun?

- Keçe yapıyorum. Sıkıştırıp pazarda satacağım. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- Başındaki çıngırak ne?

- Çevredeki bahçelerin ekin ve meyvelerine kuşların gelmemesi için, çıngırakla ses çıkarıyorum. Sahipleri de bana bunun için biraz ücret ödüyorlar. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- Peki, sırtındaki yük nedir?

- Bu yayıktır. Yoğurttan yağ çıkarıyorum. Sonra da götürüp pazarda satacağım. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- O elindeki döndürdüğün nedir?

- Elimdeki kirmen. Komşuların yünlerini eğiriyorum. Onlar da ücretlerini ödüyor. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- Ağzınla ne mırıldanıyorsun?

- Hatmi tehlil okuyorum. İsteyenlere hediye ediyorum. Onlar da bana çeşitli hediyeler veriyorlar. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- Gözlerini niye öyle çevirip duruyorsun?

- Komşu çocuklarını takip ediyorum. Onları tehlikelerden korumak için bakıcılık yapıyorum. Komşular da bana ufak-tefek biraz hediye veriyorlar. Ne yapalım, fani dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!

- Peki, dünya fani olmasaydı daha neler yapardın?

- Fani olmasaydı ona göre tedbir alırdım.”

Modern çağın insanı biraz bu meseldeki her halinde binbir marifet olan insana benzemiyor mu? En azından niyetler buna yakın değil mi; sinekten yağ çıkarma, tereyağından kıl çekme… Hep tatmin olamamanın, tatmin olunamayacak bahçelerde oyalanmanın getirdiği hırs.

Metalara bedel öderken takındığımız hassasiyeti kıymeti bulunamaz ömrümüz için kullanamıyoruz. Fakat zaman mefhumunun mazotlusu yok misal. Az yakıp da çok yol gideni yok. Tereddütsüz ve telafisiz bir şekilde; küçükken günleri, 30’undan sonra sırasıyla haftaları, ayları, yılları sayarak nasıl geçtiğini anlamadan bitip gidiyor ömür. Bunun üzerinde ‘ince görme’ melekemizi ne kadar işletebiliyoruz.

Vatanımızda onlarca dert var. Bulunduğumuz coğrafyada Müslümanların hali bir sebeple yangın yeri-kıyamet.

Bizim yerimiz/hallerimiz, tek tek bir insan olarak sormalıyız bunu kendimize, bunca zulmün arasında nereye oturuyor?

Ne yazık ki Müslümanların yaşadığı müreffeh yaşam tarzı artık Müslümanca olmaktan günden güne uzaklaşıp ne dine ne geleneklerimize uymayan bir hale bürünüyor.

Unutmadan, özgür irade var ise, hesap günü de var.

Dünya fani, öyle mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Tem 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

İzin Günleri de Gelip Geçer

İzinli olmak.

Çalışan insanlar için kullanılması elzem olan istirahat günü. Özel sektörde çalışanlar için haftada bir, 657’ye tabi olanlarca haftada iki gün izinli oluyor olmak demek.

Daha önce haftalık istirahat günümüz Cuma idi. Şimdi, Cumartesi ve Pazar. Bahsi diğer ki, hüzün verir…

*

İzinli olunan günlerin niceliğiyle ilgilendiğimiz kadar niteliğiyle ilgilenmiyor, bu günlere dair bir sorun yaşıyoruz milletçe.

İzin günleri bütün gün sereserpe yatmanın diğer bir adı bazen. Yatanların deyimiyle yazalım: 6 günün yorgunluğunun sonunda bir gün dahi olsun istirahat etmek. İzin günleri, geç uyanmak demek böyleleri için. Geç bir kahvaltı. Kahvaltı sonrası çay ile devam eden bir günün televizyon ile hemdem olunması demek. Akabinde yaşadığı muhitin çevresi uygun ise, bir saat dışarıda ailesinin gönlünü yapmak belki de.

Bazen de 6 gün boyunca kapitalizmin çarkları arasında ufalanan insanın, sorunlarını unutması adına yine kapitalizmin en görkemli kaleleri gibi duran devasa AVM’lerde tüm gün kendini oradan oraya savurması demek. Bir mağazadan diğer bir mağaza hiç alışveriş yapmadan, beğendiklerinin hiçbirini al(a)madan mağaza mağaza gezmek kültürü ve günümüz “harcaharca”nın nimetlerini temaşa etmek; onu, içinde savrulduğu girdabın başdöndürücülüğünü bir gün de olsa unutturuyor.

Artık toplumda izin günü; yatmanın, gezmenin, gençler için ise çıldırmanın diğer bir adı. İzinli olan, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş ikinci/üçüncü kuşaktan mazbut bir aile babası ise ve yaz günleri “bir türk dünyaya bedel” sözündeki Türk’ü ispat etmek(!) için otobanın kenarında mangal yakabiliyorsa, işte bunun da diğer bir adı olmuş izin günleri.

*

İzin günlerine, hayatın hızla aktığı bu çağda Müslümanca bir bakışla bakabilmeliyiz. Mademki Müslüman, zamanı en kıymetlisi bilmeli ve her iş ve hareketini buna göre düzenlemeli; işte o halde istirahat günlerimizin niteliği hususunda aynaya dönerek, bir daha kendimize bakmamız gerekmektedir.

Müslüman, zamanı en kıymetlisi bilir dedik. Zamanın da bir mahlûk olduğunun, diğer yaratılmışlar gibi zamanın da her an çekip gittiğinin ve asla geri döndürülemeyeceğinin idrakinde olmalı. Madem iman etmiştir, hep denilegeldiği gibi dünya hayatını bir tarla, zamanı da bu tarlayı işleyecek bir alet olarak görür ve ahiret hazırlığını ona göre yapar.

Günümüzde özellikle çalışanlar, zamanın yetersizliğinden ve iş yaşamının yıpratıcılığından şikâyetçi. Piyasada iş ahlakı kalmamış; genel olarak insanlar, bir altında olanı ezdiği takdirde rahata erebileceği zannı içerisinde ve farkına varamadıkları tüm rahatsızlıklarıyla yaşayıp gidiyor.

*

Madem zaman bu kadar hızlı ve yıpratıcı bir hal aldı artık, o halde izin günlerimiz nasıl geçmeli diye düşünmeden edemeyiz. Kendimize, yan gelip yatmanın dışında, o günü bereketli kılmanın yollarını bulmalıyız.

Bu normalde işten geldiğimizde çocuklarla ilgilenmenin, akabinde bir çay içmenin dışında çoğu kez yeteri kadar kitap okumaya vakit ayıramamamızın telafisinin olacağı; bizim için öğrenilmesi elzem olan ya da merak ettiğimiz dini, siyasi, tarihi veyahut başka bir konuyu o gün irdeleyebileceğimiz, üzerinde çalışabileceğimiz bir gün olabilir.

Bunun yanında arzu ettiğimiz lakin yorgunluğumuzdan sebep akşamları yeteri kadar vakit ayıramadığımız çocuklarımızın hem zihni hem de bedeni gelişimlerinde önemli yer tutabilecek birlikteliği bu günler de sağlayabiliriz.

Yine bu günlerde yaşadığımız yere göre, daha önceden hususiyetini detaylı bir şekilde öğrendiğimiz tarihi yerleri çocuklarımızla gezerek, onlara bize miras kalan geçmişimizi anlatıp; onlara tarih şuurunu bizatihi görmesini, o atmosferi yaşayarak tarihini öğrenmesini ve sevmesini sağlayabiliriz.

*

Muhakkak bu yazıda, yazanın yetersizliğinden dile getiremediği, süregelen birçok faydalı iş ve uğraş bu günlerde ivmesini arttırarak yapılabilir. Çoğu zaman bu yapılacaklara mümkün olduğunca aile bireyleri de dâhil edilerek, TV karşısında oturmanın bir aile oluşturamayacağından sebep, bir aile olmanın keyfi de yaşanabilir ayrıca.

*

İzin günleri zamana meydan okunulacak günler değildir!

Ne demiş şair:

“Hayat kısa, kuşlar uçuyor.”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
25 Haz 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Bazen. Kalbine Dön

Yeryüzüne ibret nazarıyla bakanlar için nice hikmetler gizlidir bu hayatta.

***

Güzeli ve estetiği aradıkça insan günümüzde, daha da çirkinleşiyor gün geçtikçe. Güzele ve estetiğe daha kolay, daha çok, nasıl geldiği önemli olmadan sürekli zahir “ihtiyaçlarının” giderilmesiyle kavuştuğunu zannediyor. Teknoloji artık her derde deva gibi gözüküyor fakat o işportacılarda eskilerde satılan anahtar gibi, her arızaya çözüm olamıyor.

Teknolojik yenilikler güzelliğin ve estetiğin yerini aldı. Bu değiş tokuş aynı zamanda eşyanın kıymetini düşürmüş oldu. Alışkanlıklar ve konformizm kıymet bilmenin yerini çoktan istila etmiş durumda.

Eski yüzyıllarda, hani o tarih kitaplarında okurken hayalimizde siyah beyaz canlandırdığımız o yıllarda, bir Hüsnü Hat talebesinin kâğıdı terbiye edişi, hokkasıydı, mürekkebiydi, kalemine şekil verirken kendisini saran o naif hali… Hepsi o güzel yazıdan önce, güzele ve estetiğe kavuşabilmek için sabırla ve sebatla nefsi terbiye edebilmedeki sırda saklıydı.

***

Zaman çok hızlı akıyor artık. O yoğun ve önemli işlerin kendisini çevrelediği, aynaların karşısında bazen saatlerce vakit geçiren insan, kendine dönüp bakmıyor.

Yaşı ve zihni küçük fakat boylarından büyük aforizmalara sahip koca koca dert sahibi minik insanların her yerden bittiğine şahit oluyoruz artık.

Artık bir sayfa edebi yazı okumaya tahammülü olmayan bu minik insanlar, yazdığı 140 (yazıyla yüz kırk) karakteri, ne kadar beğeni oldu da benliğime benlik katıldı, diye saatlerce tekrar tekrar bakıp okuyabiliyor. Çok hızlı ve anlık mutluluk hazlarıyla dolup taştıkça tamama erdikleri zannı içerisindeler ne yazık ki.

Bir tercih midir bu yoksa yozlaşma mı? Veyahut zamanın gerekliliklerinden midir nedir?

***

Gönül coğrafyamız çok geniş. Mübarek ayı “idrak” ve de eda etmeye çalışıyoruz bu günlerde?

Zamanın akışı bizler için ne kadar da ağır bu yaz günlerinde oruçluyken. Sahurlarımız, iftarlarımız ağzına kadar dolu ve bu iki vakit arasında mubahlarla meşgulüz.

Bu uzun mu uzun oruç günlerinde aç ve susuz kalıp, bunu gün içerisinde şımarık bir edayla çokça dillendirerek espri yaptığını zanneden nankör insan Suriyeli, Gazzeli, Arakanlı ve diğer acı dolu İslam coğrafyalarındaki Müslümanların halini görüp bir iki sosyal mecrada alıntılar paylaşınca hakikatli olduğunu, Müslümanca bir duruş sergilediğini ve vicdanını rahatlattığını mı düşünüyor acaba? Vicdan bu kadar yakınlaşmış olabilir mi kendilerine?

Dualarında bir kendilerini ve ailesini sayan kendisinde yakin hâsıl olmuş(!) insan için imtihan o an başlıyor aslında…

***

Özellikle son birkaç senedir siyaset, her hal ve ilişkimize işlemiş durumda. Günlük hayatta misal; ihtiyaç sahibi bir insan bulmaya çalışırken dahi tercihimizi etkiliyor.

Siyasetsiz bir mahalle kalmadı ki taşınılsın. Zaten taşınmaya da kimsenin gönlü yok. Düşünmüyor bile. Düşünenlerinin çoğu da o cesareti kendinde bulamıyor. Karşı cenahla var olabilmenin hazzını başka nerede bulabilir ki tek haklı kendi mahallesi olan sakin?

***

Geçmiş zamanlarda kalbin güzelliği ve estetiği idi ki, neredeyse yok denilebilecek kadar az şey hariç her şey çok güzel ve estetikti. Müslümanlar, Batı’nın karanlık ve kasvetli mezarlıklarına karşılık kendi kabristanlarında ölümü dahi estetik ve güzel bir hale büründürmüştü. Ve aslında o müminler için de ölüm her daim güzel ve estetik olarak bilinmişti, böyle iman etmişlerdi.

Bir de eski tarihli lakin her an yeni, bütün camilerimize bir daha özenle bakın; ruha sürur veren o sanatı ve sizi saran cezbediciliği her seferinde görebilirsiniz.

***

Bize öyle harikulade bir miras bıraktı ki ecdadımız, bıraktıklarını miras olarak kabul edenlerce günümüzde yaşamak, onların özlemiyle günleri birbirine sarmak kadar zor oldu.

Ne diyordu çeyrek şair:

“Bir şubat akşamı

Üsküdar’a kar yağarken

Nazenin ruhlar

Karşı yakayla saf tutardı.”

***

İsmet Özel ile bitirelim:

“Herkesin bahanesi var senin yok

günahlı bir gölgenin serinliğinde

biraz bekleyebilirsin, daha sonra

burada kalamazsın, başa dönemezsin

ama dön

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!"

***

Bazen. Kalbine dön…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Haz 18:43

Kalemine sağlık..

25 Haz 22:08

Misafir

Harika tespitler tebrikler

Bulut Sever yazdı, 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Vah! Yazık Bize!

Garip.

Zaman hızla ilerledikçe bir sonra ki kuşak bir önceki kuşaklardan daha farklı değerlere sahip oluyor/olduruluyor.

Kabul etmeliyiz ki teknolojinin getirdiği yenilikler, hayatımızın daha hızlı akmasına sebep olurken, problemlerimizin de daha hızlı çözülmesine yardımcı oldu. Bu oluşun, aynı zamanda hepimizden ayrı ayrı insani olarak neler götürdüğü üzerinde de düşünmek gerekli. Teknolojinin faydalarını sıralamakla bitiremez isek de, götürdüklerini de hiçbir anlam ile ifade edemeyiz.

Bir zamanlar birey, önce anne babadan, daha sonra komşulardan ve akabinde arkadaş çevresinden toplum içerisinde nasıl davranılır, insan ilişkilerinde nasıl hareket edilir öğrenirdi. Güzel bir baskı unsuru olarak, çevre ile etkileşimin belli bir kurallar manzumesi içerisinde olması gerektiği kabul edilirdi.

Güzeldi çünkü bu kurallar manzumesi bizim bütün davranışlarımıza ve kararlarımıza etki eder, ona göre yaşardık. Yazılı olmayan bu kurallar, bir sorun olsun olmasın, tüm hallerimizde iyiyi işleme hususunda sabırlı ve tahammüllü olmamızı sağlardı.

95 ve sonrasında doğanlar için, kaybediliyor olan bir kuşak desek ne kadar yanılmış oluruz. Artık bu gençlerin birbiriyle ilişkileri samimiyet adı altında saygısızlık üzerinden kuruluyor. Kabalık, yakın olmanın, samimi olmanın anlamının yerini almış durumda. Hele erkek ve kız ilişkileri daha vahim bir halde. İki erkeğin dahi birbirlerine söylemekten imtina etmesi gerektiği küfür içeren cümleler normal muhabbetin bir parçası halini almış halde artık. Sosyal mecralarda küfür kelimelerinin sesli harflerini çıkarıp, “daha kibar” olduğunu düşünerek yazıyor olmak, eğlenceli yazmanın bir parçası haline gelmiş. Birçoğumuzun günlük yaşamının bir parçası olan otobüs ve metrobüs durakları, toplu taşıma araçları, bir yerde birbirlerini bekleyen arkadaş grubunun yanından geçiyorken konuşulanlara istemsiz şahit olmak, bu denilenlerin misallerini teşkil etmekte.

Hem kızlarda hem de erkeklerde “kadın” varlığının ne olduğuna dair bir bilgi eksikliği var. Günümüzde gençler için kadın, senelerce kadın-erkek eşitliğinin yanlış propagandasının yapılmasından sebep sadece normal insanlardan bir insan gibi, bir meta gibi algılanmakta. Hâlbuki narin kelimesinin bir diğer anlamıdır kadın.

80’ler ve öncesi doğanlar, bu durumdan çokça sıyrılmış gibidir. Hatırlıyorum da, liseyi bitirmeye yüz tuttuğumuz zamanlardı fakat buna rağmen kız arkadaşlarımızın yanında “lan lı lun lu” dahi konuşmazdık. Bizler için kız arkadaşlarımız bir bayandı ve bir bayanın yanında asla argo konuşulmamalıydı. Argo bir ifadenin ağzından kaçtığı bir arkadaşımız olursa aramızda, ortamda bulunan bizlerin bir bakışı, kendisini mahcup etmeye ve beraber olduğumuz her ne kadarsa o sürede, o arkadaşımızın mahcubiyetinden dolayı sessizce oturmasına yeterdi.

Teknoloji dedik. Yazılı ve görsel yayınlar dedik. Özellikle 2000’lerle başlayan, bu toplumun bütün ahlaki değerlerini bitirmeye sanki yemin etmiş türlü türlü televizyon programlarının, tam da bahsettiğimiz şimdinin gençliğinin ergenliğe yakın/giriş yaşlarında zihinlerine zerk edilmesi bizleri bu sonuca götürdü maalesef.

Az daha televizyon, çok daha fazla kitap ve o eski günlerdeki gibi ailelerimizin bir arada olduğu zamanlara geri dönüş, çocuklarımızın yanında yine o eski günlerdeki gibi anne babaların birbirlerine nezaket ve letafetle muamelede bulunması, bizlerin ve gençlerimizin kaybettiği o kıymetli değerlerin en azından bir kısmının yerine gelmesi için yararlı olacaktır.

Bizi biz yapan insani değerlerimiz ışıltılı, dokunmatik ekranlarının renkli dünyasında değil; tam da içimizde, dedelerimizin bize miras bıraktığı hassasiyetin sıcaklığında saklı. Önümüzde duran fakat renkli ekranların büyüsüyle büyülenmiş gözlerimizle göremediğimiz o değerler, bize umutlu gözlerle bakmaya hala devam etmekte. Bakmaya devam etmekte zira onların umudu halen biziz, bizlerin geleceği de onlar.

Yoksa devam eden bu kabalık, her gün medeniyetsizliklerine “gönderi” sıraladığımız milletlerden bir fark bırakmayacak bizde.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Nis 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kusurdaki Mükemmeliyet

Güvenlik günümüzün en önemli değerlerinden biri haline gelmiş durumda. Bir “şey”in güvenli olması bizi mutlu ediyor. Güvenli otomobiller, güvenli siteler, güvenli gıdalar, başına güvenli getirilen her ne var ise… Bunun temelinde de korku duygusu yatıyor. Arzularımız o kadar fazla ve biz, aşırı tatmin ile bu arzuların getireceklerinden o kadar korkuyoruz ki, korkumuzu bastırmak için güvenli “şey”leri güvenle, bize bir sınır koymadan gerçekleştirmek istiyoruz.

İşte tam da bu yüzden, bugün hiç olmadığımız kadar güvendeyiz. Ama neye yarar? Ne kadar emniyette isek, o kadar korkuyoruz. Birbirini besleyen, birbirinin mütemmim cüzüdür bu ikisi. Korkuyoruz ve kendimizi daha güvende hissetmek adına tercihlerimizi bu korku üzerinden yapıyoruz. Bu böyle mütemadiyen sürüp gidiyor.

En hızlı ve konforlu otomobilleri kullanalım fakat çok güvenli olsun. Bu araçları arzu ettiğimiz gibi kullanabilelim fakat –hiç olmasın ama- kaza bizler için bir mesele teşkil etmesin.

Lüks sitelerde, pek kaliteli evler satın alıyoruz. İnşaat firmaları çok güvenli site diye neredeyse insanların belli bir zaman sonra, sitesinden dışarıya çıkmaya korkacakları, her şeyin bulunduğu harika kaleler inşa ediyor. Sanki bir hapishane gibi…

Sürekli tehdit algısı ile yaşıyoruz ve içinde yaşadığımız dünyada siyasetinden ticaretine her ne var ise, insanların bu korku duygusunu kullanıyor. Bazen tamamen kar amaçlı, bazen gerçekten haklı olarak ve bazen de tamamen haksız…

Misal, bir siyasi görüş başka bir siyasi görüş için seçmenlerin korkusunu kullanır; onlara korku salarak ardından umut aşılar. İnsanların kilo alma korkusunu kullanır firmalar; bu ürün çok sağlıklı ve hiç kilo aldırmaz, der. İlaç firmaları, şu ilaçlarını kullanırsanız sağlıklı ve neticede mutlu olacaksınız, der. Kozmetik ürünleri firmaları, yaşlanmak kötüdür, ne kadar geç yaşlanırsanız korktuklarınız o kadar geç gelir kuvvetle muhtemel de hiç gelmez, der.

***

İnsanoğlu hayatın akışı içerisinde süregelen “dengeli yaşam” halini kaybettiği için, korkudan müteşekkil bir varlık haline gelmiş durumda. Dengeli yaşamda kusur vardır. İnsan kendi eksikliğini, yetersizliğini bilir ve bunu kabul ederek, hayatına çevresiyle uyumlu bir şekilde devam eder.

Korkularımızdan sebep yaptığımız tercihlerin de mükemmel olmasını istiyoruz aynı zamanda. Bu hal bütün insan ilişkilerimize sirayet ediyor. Modern çağda kendi akli ve bedeni kusurlarını görmek istemeyen insan, yaptığı tercihlerin ve buna bağlı olan her ne var ise kusursuz olmasını istiyor. Kendisine yönelik her ne olacaksa, her şeyin mükemmel olmasını şiddetli arzusundan sebep, şahsına dair hayatındaki bütün başarısızlıklarını, yetersizliklerini verdiği küçük bir meta neticesinde kazandığını vehmettiği büyük bir güçle kapatmaya çalışıyor. Sürekli emniyet içerisinde olmak için, korkusunu bu şekilde bastırmaya gayret ediyor.

“Ben bilirim ve böyle olması lazım” demenin uygun olmadığını anlayamıyor insan; bir zamanlar âlim, zeki olan ve meleklere hocalık yapmış bir mahlûkat ile kibir hususunda yarış halinde.

Modern çağın insanı hep olduğu gibi hala kusurlu. Kusurlu olması onu mükemmel yapmakta aslında fakat bunu anlamamak adına ısrar ediyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Nis 15 04:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Kara Tren Menzile Giderken

Arzu, hayatımızın temel güçlerinden biri, belki de en önemlisi. Yaptığımız her şeyin başlangıcında arzu vardır; ister yemek yiyelim, ister iş hayatında yükselmek isteyelim ya da daha soyut kavramlarla ifade edecek olursak, ister hakikate ermek olsun isteğimiz, ister din. Değişmiyor. Arzu hayattaki itici gücümüz bizim.

Her sabah yataktan kalkma sebebimiz arzu. Yüzümüzü yıkama, kahvaltı yapma ya da bir kahve ile geçiştirme sabahı, işe gitme sebebimiz arzu.

İstediğimiz için varız ve var olduğumuz için mütemadiyen isteme halindeyiz. Genel olarak yaşlılarda ve hastalarda bu arzu pek görülmez ve belki de hastaneleri ve mezarlıkları ziyaret etmeme sebebimiz, arzu duygusunun bir gün gelip çekip gidebildiğini görme korkusudur.

Eski zamanlara dair besin, barınma ve aile kurma gibi tatmin için temel isteklerin olduğu zamanları okumak, dinlemek şaşırtıyor insanları. Artık ne bu kadar az şeyle tatmin olabilecek benlikler var bu dünyada ne de bu kadar az şeye ulaşmak o kadar zor. Her şey ortada ve ulaşmak çok kolay. Yeter ki istemek olsun. İstedikçe ve elde ettikçe tatmin duygumuz azalacağına artıyor; istemeyi istemek başlıca bir arzu halini alıyor. İstemenin kaybolabilme ihtimalini dahi düşünmek korkutuyor insanları.

Mutlu olmanın şartı arzunun tatminine bağlı olmuş. Arzu ettiğimiz her ne ise, elde ettiğimizde mutluluğumuz da gerçekleşmiş oluyor. Her mecrada “sürekli istemelisin ve elde etmelisin” alt mesajı, bol ışıklı reklamlarla, gerçek olanın mutluluğumuzun yegâne oldurucusu olarak istemeyi ve devamlı istemeyi gösteriyor.

Mutluluğu elle tutulabilir, gözle görülebilir ve muhakkak somut bir ihtiyacı karşılayan şeylerde arayıp duruyoruz. Çoğu kez, kısa süreli hazlarla mutluğun kollarında unutulmaz zamanlar geçiriyor, tekrar istemeye başladığımız o anda, mutluluğun arayışı için yollar aşmaya başlıyoruz yeniden. Zira artık yine reklamlar bize bunu sunuyor, “Mutluluk sadece hakkın değil, aynı zamanda ödevin!” Birey hakkından vazgeçebilir değil mi fakat ödevler muhakkak yapılmalıdır.

Mutluluğa kavuşmak arzusunun artık bir ödev olduğu ve bu ödevi hızla mümkün kılacak her şeyin piyasada olduğu bir gerçek. Her şey öylece hızla akıp gitmekteki… Özellikle gençler, bu durumdan herkesten çok etkilenmekte. Onlar için, bir önceki ve daha önceki kuşaklara nazaran zaman çok daha hızlı akıyor. Bağlı oldukları sosyal mecralar vesilesiyle soyut mutluluk arayışları da anında karşılanıyor. Gönderileri beğeniliyor, beğenilmiyorsa yenisini gönderip beğendirebiliyorlar. Saçını sağa mı yoksa sola mı tararsa veya saçını hangi renge boyarsa mutlu olacağına, kimi severse ya da sevmezse aidiyetini tamamlayacağına, giyiminden kuşamına, akla gelebilecek, “kendisini kendi” yapacak her ne varsa artık “like”ler karar veriyor.

Arzu, tatmin, haz ve mutluluklar cepte!

***

Uzun bir yoldan kısa bir mektup beklemenin güzelliği nasıl anlatılabilir onlara…

***

Hayatta sadece yaşamak ve mecburi gereklilikleri karşılamak için duyulsa bu arzu denilen mefhum, geriye sadece donuk bakışlı insanlar kalacağını hayal edebilir miyiz yaşadığımız bu çağ için?

Herkesçe kabul edilebilir bir cümle yazalım: arzunun olmadığı bir dünya sönükleşir. Atlanılan nokta hiç arzu duymamak değil; aşırı arzu etmenin sürekli arzu etmeyi doğurmasından sebep, ıskalanmaması gereken noktaların ıskalanması.

Her çeşit arzusunu gerçekleştirebilecek bir insanın sevdiği bir yakınının amansız bir hastalığa duçar olması misal; genç bir insanın sevdiği eşini yine genç bir yaşta toprağa vermesi…

***

“Ne çok acı var!” diyordu Zarif şair…

***

Kıymetini bilmemiz gereken fakat modern çağın getirdikleri ile görmediğimiz ve hatta görmek dahi istemediğimiz o kadar çok değer var iken, günlük ve sıradan denilebilecek isteklerimizin sınırlı zamanlı tatmini bize sanki bunun hayatın gerçeği olduğu illüzyonunu yaşatmakta.

Her halükarda, doyumsuz bir canlı türüne dönüşmüş durumda insanoğlu. Nerede ve ne zaman ineceğini bilemediği bir trende giderken, her satıcıdan bir şey alma telaşında ve yükünü arttırmakta…

***

Sessizlik.

Uzaklardan bir ses: “Bir avuç toprak doyurur…”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
4 Nis 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Etiketli Masumiyet

Bizim milletimiz kahramanları sever. Tarihimiz olağanüstü hallerin zuhur ettiği insanlarla ve olaylarla doludur. Bunların kimi gerçektir kimi de safsata. Fakat sevmiştir insanlar bunları; kendilerinde olmayan hallerin başkalarında hâsıl olması ayrı bir keyif ve müthiş bir şeyin parçası olma hissi verir insanlara.

Meslekler için de durum pek farklı değildir. Birçok meslek mensupları için, “hata işlemez, kusur sadır olmaz, mukaddes bir görev icra etmektedir vb.” etiketler yapıştırmayı sever insanımız.

Hep bir kutsiyet atfetme çabalarıdır bunlar. Geçmişten günümüze toplumun her bir kesimine o kadar sirayet etmiştir ki bu kutsiyet atfetme hali, az-çok hepimiz de vardır bu.

***

Öğretmenler ve öğretmenlik mesleği kutsaldır denir insanlarca. Herkes yapamaz onun yaptığını. Muhakkak insanların anlayamayacağı hususiyetleri vardır. Bir çocuk, “eti senin kemiği benim…”dir diye emanet edilir onlara.

Doktorlar keza… Birçoğu hasta azarlamayı ve hastayı konuşturmamayı ne yazık ki çok sever. Hasta, doktorun işini kolaylaştırmak adına derdini anlatmak ister fakat ne haddinedir doktora akıl vermek... O bildiğini okur, hasta yediği azarla kalakalır.

Cami hocaları da gayrı değildir bundan. Kafana bir şey takılır misal; sıkıla sıkıla gidersin yanına, “hocam, bir sorum vardı?” diye sorarsın sorunu. Dik dik bakar sana, kaynak göstererek cevap veremeyeceği için, “bu kadar basit sorularla beni uğraştırma!” bakışı atarak, “sen yap da, nasıl olsa Allah kabul eder!” deyip kendi cehaletini kapamak ister. Fakat hocadır o. Muhakkak bir bildiği vardır. Kutsaldır. Her mecliste köşebaşı onlara layıktır.

Bu yazılanlarda bir genelleme söz konusu değildir tabii ki. Bazı gördüklerim, yaşadıklarım ve bana anlatılanlar sonucu yazılmıştır. İfade edilenler gibi olmayanları hürmetle tenzih ederim.

***

İnsanların seçmiş oldukları meslek ile kendilerine kutsiyet atfetmelerinin hiçbir mantığı yoktur. Geçen günlerde bir terör saldırısıyla şehit olan savcımızdan sonra avukatların, adalet saraylarına girerken aranmaları gerektiği tartışılmaya başlandı ve aranmaya da başlanıyor artık. Yalnız ideolojilerinin esiri olmuş, ideolojilerini hayatlarına ekmek etmiş bir kısım avukatlar için bu hal onur kırıcı bir davranış olarak görülüyor.

Neden?

Adalet cübbesi giyen bir insan birdenbire masum ve masun örtüsüne mi bürünmektedir? Mesleklerin veya bazı meslekleri icra ederken giyilen elbiselerin insanlara “suçtan ve suçlu olabilmekten münezzeh” tutabilme gibi bir özelliği mi vardır?

İnsan olmanın zor bir yanı var; suçlu olmaktan, hata işlemekten müstesna olmamak. Bir seçim yapılarak ya da hasbelkader avukat vb. olmuş bir insanın suç işlememe gibi hususiyeti olamaz ve bundan sebep, suçları işlenmeden önce engellemek ile ilgili düzenlemelerden ayrı tutulmaları da mantıklı ve makul değildir.

Son üzücü olayda görüldüğü üzere 25 TL’ye diktirilebilen bir cübbe ile suç teşkil edecek bir davranışta bulunmak isteyen her insan traşlı bir şekilde, takım elbiseli olarak ve elinde bir çanta ile sallana sallana arzu ettiğini yapabilmekte; bir hanımı eşsiz, iki evladı babasız, bir anne-babayı da evlatsız bırakabilmektedir. Bu kadar basit bir şekilde işledikleri terör cinayetiyle, toplumun hassas noktalarıyla oynayabilmekte ve insanları birbirinden ayrıştırabilmektedirler.

Bakmayın siz otoriterleşiyoruz laflarına; insan canı kıymetlidir. Suçu önlemek ve suçluya toplum vicdanına uygun ceza vererek adaleti sağlamak devletin birinci vazifesidir.

Netice itibariyle yapılacak şey ortada: Ülkemizde karışıklık çıkarmak isteyenlere şahsen ya da fikren destek verenlerin ekmeğine yağ sürülmesine sebep olmamak, devlet dairelerinde terör vb. cinayetlerinin önüne geçebilmek için, mevcut olan güvenlik önlemlerinin kanunlarla yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Yüzde yüz güvenlik dünyanın hiçbir yerinde mümkün değilse de kuvvetli bir caydırıcılığın olması bu gibi saldırıların engellenmesinde önem arz edecektir.

Bu vesileyle, ebediyete intikal eden savcımız Mehmet Selim Kiraz’a Allah rahmetiyle muamele etsin ve ailesine sabırlar ihsan eylesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Nis 10:19

Ömer Poyraz

Puan: 4948

Etiket araç değil amaç olursa, maksut da mabud olur. Atanamayan öğretmenler duymasın, aman diyim!