Türkiye Aktivitesi
686 ziyaret
1 online
Bulut Sever
geçer gider / okur / karalar

Edebiyat Puanı

704 puan Mavi Kalem

Derecesi

6 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(19)
Pinledikleri(0)
Bulut Sever yazdı, 14 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
9 Eyl 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 704

Kul'dan Sultan'a Yavuz'dan Şair'e Selim Han
811399383c0da9afe6e4c29d79f7d0051473427397

811399383c0da9afe6e4c29d79f7d0051473427397

Daha önce de yazdığımız üzere Osmanlı Padişahlarına, Padişah Efendilerime, kıymetli aile fertlerine, yani Osmanlı Hanedanı’na büyük bir muhabbet ve hürmetimiz var. Böyle bir iddiamız var ise de, layık olduğumuzu söyleyemeyiz tabi.

Onların, Sahabe Efendilerimiz’den sonra dinimize en büyük hizmeti ettiklerine inanırım.

Allah-ü Teâlâ hepsine çok büyük dereceler ihsan etsin. Bize de, inşallah Cennet’te tek tek ellerinden edep, hürmet ve muhabbetle öpmeyi nasip etsin.

Osmanlı Padişahları deyince aklımıza ne geliyor?

Savaşlar, fetihler, adalet, sömürü, katliamlar, hoşgörü…

Bunlar gibi birçok şeye sebep olmuş iktidar sahipleri geliyor akıllara, herkesin meşrebince tabi.

Kimilerince neredeyse hatasız, kusursuz insanlar. Kimilerince vahşetlere, kendi iktidarları için her türlü dalavereyi çevirmiş kötüler…

Her insan gibi hata yaptıkları kanaatinde olup, bu hatalarının bilerek ve isteyerek olmadığını bilip, gereken muhabbet ve hürmeti gösterenler, her halükârda ecdat bilenler…

Dedik ya, tıynet meselesi.

Bir de, hemen hepsinin şiirle iştigal etmesi, şairlikle…

Bilen bilir… Bilmeyen okusun. Şairliktir ya, mürekkebe kolay.

‘Merdüm-i dideme bilmem ne füsun etti felek

Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek

Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek’

Anlatılagelmiştir.

Muhtelif yazarlar anlatmışlar yazmışlar. Biz de biraz kendi ifadelerimizi eklemeye çalışarak alıntılayalım.

Rivayet odur ki, Yavuz Selim Han’a Mısır’a sefere çıktığında hizmetini görmesi için bir cariye verirler. Sefer sırasında Padişahın yatağını toplasın, yemeğini versin; yokluğunda bunları yapsın, çadırını toplasın, çevirsin. Cariye görevi icabı elbette Yavuz Sultan Selim Han’ın olmadığı zamanlar icra eder görevlerini. Kaderin bir cilvesi, nasıl olmuştur bilinmez; kim geç kalmıştır kim erken, göz göze gelirler bir gün. Yavuz Selim Han her ne kadar edebe riayet ederek gözlerini mühürlese de, cariye bil(e)meden haddi aşar ve Yavuz Selim Han’a âşık olur.

Bu bir hata değil, belki bir kazadır.

Aşk taşınası bir yük değildir. Hele hele bir Sultan’a dair bir aşka boyun eğmemek mümkün değil. Bir gün cariye, bu yükün sıkıntısına dayanamaz ve işlerini bitirdik sonra yatağın üzerine bir not bırakır: ‘Derdi olan neylesin?’ Büyük Sultan, koca Padişah akşam olup çadırına geldiğinde notu görür, durumu anlar ve cevap yazar: ‘Hiç durmasın söylesin.’ Sabah olunca görevine gelen cariye duyduğu aşkın yükünün ağırlığına bir ağırlık katmanın hüznü ve merakı içinde hiç beklemeden cevabı okur ve bir not daha bırakır: ‘Korkuyorsa neylesin?’ Yavuz Selim Han yine akşam olup istirahate geldiğinde notu okur ve bir cevap daha bırakır usulca: ‘Hiç korkmasın söylesin.’

Artık Sultan yüz yüze bir cevap, bir itiraf beklemektedir cariyeden. Bir yandan isminin önüne Yavuz alacak kadar Yavuz olan, zamanının iki büyük devletinin adlarını silen ve en büyüğü ve en önemlisi Kutsal Toprakların Hizmetkârı olmakla şereflenmiş koca bir kul ve karşısında adını bir-iki kişinin bildiği belki de, bir cariyecik…

Sabah olur, cariye karşısında Yavuz Sultan Selim Han’ı görünce, dilinden bütün ruhunu alev alev sarmış bir hal ile sadece: ‘…şey Sultanım, ben sizi…’ sözleri dökülür ve canını cananın karşısında Rabbine teslim eder.

Kıyamete değin Yavuz ile anılacak olan Selim Han, sekiz senede devleti tam manasıyla İmparatorluğa çevirmiş, Ehli Sünnet’in en büyük hamilerinden, usta bir komutan olan Yavuz Selim Han, ustalığını şairliğinde de konuşturur ve sonu ‘Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek’ mısraları söyler.

Aşk gökkuşağının başlangıç noktasına varamamak, rüyalarda öylesine bilmediğin bir menzile koşmak ya da sanki hiç bitmeyecek sıra sıra olayların peşinde kovala(n)mak gibi bir şey ise…

Yani, aşk elbette ötelerin ötesinde, ve yine ötelerin ötesinde ise… o sonu gelmeyecek, kavuşamayacağımız aslın yoluna meftunuz.

Talip olduğumuz hakikat ceddimiz gibi haddi aşmadan edebe riayet ederek durmadan yürümektir.

Yavuz gibi.

"Kırmızı Yavuzdur!"

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Eyl 20:18

Misafir

Tebrik ederim.

10 Eyl 22:13

Teşekkür ederim.

Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Tem 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 704

Yemen'de İki Türk Anavatan'da Yemenli
ff5524c0df55c146413ca27635b0f2bc1468503478

ff5524c0df55c146413ca27635b0f2bc1468503478

Büyük büyük dedeleri Anadolu’nun bağrından kopmuş gitmiş, bu kopuşu bir ayrılık ya da bir mecburiyet olarak görmemişlerdi.

Hücrelerine kadar işlemiş o büyük ruh itibariyle dedeleri uzun mu uzun mu yollar aşmışlardı.

İlk vardıklarında yeşilin bin bir tonunun her yeri kapladığı, ufka kadar boş toprakları şöyle bir izlemişlerdi bir süre. Arkadan beraberce aynı ulvi ruh derinliklerine sahip aileler ile birlikte heybetli bir atın üzerinden şöyle bir söz işitmişlerdi: “Artık vatan burası!”

Belki de hani o meşhur cümledeki gibi; ‘gemileri yakmışlardı…’

Vatan kabul ettikleri yerlere yerleştiler.

Çocukları oldu.

Ölümleri oldu.

Sevindiler.

Üzüldüler. Hüzünlendiler.

Nesilden nesile o ulvi davayı ilk gün ki gibi büyük bir heyecan ve merhametle aktardılar. Zira bu merhamet dünyayı adaletle dolduracaktı ve öyle de olmuştu. Merhamet sahibi olmazlarsa günü geldiğinde merhametle muhatap olamayacaklarını biliyorlardı. Bu inanç ve olgunlukla yetişmişler, bu dünyaya ibret nazarıyla bakarken, bunu da yanlarında bulundurmayı unutmamışlardı.

Kaç nesil geçti bilinmez buralara ilk gelen büyük büyük dedelerinden beri… Yirmi beş senede bir nesil attığına göre birkaç yüzyıl geçmişti diye düşündü.

Hatırladığı kadarıyla çok küçüktü. Sonradan hesap ettiğine göre 1917 senesi olmalı. Hiç tanışmayacağı ve son torununa geçeceğini hiç bilemeyeceği bir şekilde dört yaşından öncesi hatırlamıyor lakin dört yaşından sonrasını çok berrak görüyordu.

Abisinin kucağındaydı. Yanından kendisine uzun yıllar annelik yapacağını o an bilmediği yengesi vardı.

Yola düşmüşlerdi. Buz gibiydi hava. Üşüdüğünü fakat abisinin onu daha da sarıp sarmaladığını hissediyordu. Gencecik yengesinin gözlerindeki korkuyu ve duruşundaki ürkek hali müşahede ediyordu. Neden korkuyordu ki sahiden?

Yola düşmeden önce hatırlayabildiği tek şey o an yine bilmediği gibi büyük büyük dedelerine buralara vardıklarında ilk söylenen sözün bir benzerini duymuş olmasıydı: “Anavatana gidiyorsunuz!”

Vatan, evlerinin olduğu bu yer değil miydi? Neden şimdi bu kelimenin önüne ‘ana’ kelimesini eklemişlerdi ki?

İşte bu ‘vatan’ dedikleri yerden gitmeden önce iki amcasının yine sonradan öğrendiğine göre gönüllü olarak Yemen’e gittiğini ve yine başka bir ‘vatan’ları için şehit düştüğünü, diğer amcalarının ise evlerine biraz uzaklıktaki ‘vatan’ları için gönüllü gidip diğer kardeşleriyle birlikte aynı şehadet şerbetinden kana kana içtiklerini öğrenmişti uzun yıllar sonra…

Tek üzüntüsü onları hayal meyal dahi olsa hatırlayamamak ve olabilseydi de mezar taşlarına dokunamamak olacaktı ömrü boyunca. Tek tesellisi de şehit kardeşi olmanın verdiği o tarife sığmaz buruk sevinci yaşamak olacaktı ömrü boyunca.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra o zaman başkent olan İstanbul’a yakın bir şehir dedikleri kasabadan mülhem bir yerin garip köşesinde toplamda üç kez fakat ikinci ve son kez duyacağı o söz çalındı kulaklarına: “İşte artık vatanınız burası!”

Büyüdükçe düşündü. Abileri sahi niçin gitmişlerdi taaa Yemen’e kadar? Onları evlerinden kalkıp hiç görmedikleri ve her şey olağan bir şekilde ilerleseydi kuvvetle muhtemel hiç görmeyecekleri kendileri için dünyanın bir diğer ucuna neden büyük bir iştiyakla gitmişlerdi?

İsyan edecek bir hale geldi hatta. Sonra çevresinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan büyükleri tarafından öğrendi ki, Çanakkale’de Balkanlar’da ve vatan toprağının bulunduğu her yerde Şam’lı, Halep’li, Musul’lu, Kerkük’lü, Yemen’li ve nice başka yerlerden Müslüman gençleri ‘VATAN’ları için yani vatan kelimesiyle aynileşmiş ‘DİN’leri için can alıp can vermişlerdi.

Ve onlar da abileri gibi o cepheden bu cepheye koşarken bir mezar taşına sahip olma düşüncesine tenezzül etmeyi en büyük utanç sebebi görmüşlerdi.

Dedesinin hikâyesini yazan toruna yolun yarısı dediği yaşında dedesi gibi olan ve bu topraklardaki bir kısım insanların dedelerinin yardımsever hallerinden neredeyse bir şey kalmamış hallerini görmek dayanılmaz bir ıstırap veriyor.

Denildiği üzere, “Biz Balkanları kaybettiğimizde bir toprak parçası değil, bir vatan kaybettik!”

Demek lazım ki artık, “Biz şimdiki muhacirleri kaybedersek sadece insanlığımızı değil, günü gelince ANAVATAN’ı da kaybederiz!”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 6 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 704

Hastası Olana Sor İstersen: " Bana Ne! "

I-

Garip bir telaş var. Aynı zamanda sıkıcı bir sakinlik.

Kapıdan girdiğiniz an her yerde kimsenin birbirine bakmaya tenezzül etmediği bir hareket hali her yanı sarmış durumda. Bunun yanında koltuklarda sessizce oturup, yanıp sönen o iğreti sesin çıktığı numaratörlerden gözünü ayırmadan bekleyen insanlar var.

Poliklinikler önünde bekleyenlerin sabrı bir yanda, diğer yanda muhtelif tahlil yaptıracakların telaşı, ayakta dikilişleri… Taş yapının daha da içerisinde kapalı bir kafeteryanın içinde, büyük ve de ince ekranın üstünde isimleri farklı açıklamalarla yazılı, ameliyattan çıkacak yakınlarını endişeli gözlerle bekleyen başka insanlar.

İlla ki bir sebebi var gelenlerin, kimse çay içip sohbet etmeye gelmiş görünmüyor.

II-

Bülent Arınç güneş görmemiş hakikatlerden o güzel belagatiyle bir demet seçivermiş de gün yüzüne çıkarıvermiş. Ortada bir hasta var ise, ona zamanında verilmeyen ilaç sonrasında verilirse zehir, o ilacı veren de suçlu olur. Hangi ses tonunun esrarlı dalgalanmalarına saklasan da cümleleri, hakikati saklayamazsın.

Naçizane, biz zamanında sohbet meclislerinde, arkadaş çevresinde konuştuğumuzda; Geornalist açıldığından beri ise zaman zaman bu platformda bazı tarihi şahıslar hakkında hem üstü örtülenleri hem de kanaatlerimizi yazdığımızda garip karşılandı çoğu kez.

Enver Paşa’ya hayran olanlar, Mustafa Kemal’i nereye koyacaklarını şaşıranlar, Mehmet Akif’e methiyeler düzenler, mücahitlik iddiası ile yıllarca göz boyayan muhtelif siyasetçiler, muhafazakâr ablalar, abiler, gazeteciler, vesaire vesaire… Anlamsız çelişkiler yumağında sevgisine bölüştürüp kutsiyet atfedenler bir de.

Niye şaşılır? Bülent Arınç hakkında niye bu denli sert çıkılıyor ki? Gezi’den itibaren başlayıp, Paralel yapı mevzusu ile devam eden süreçte Gül ve Arınç’ın (ve diğerlerinin) ‘duruşları’ her şeyi özetliyordu aslında; (heh! İşte o tahmin ettiğin sebepten ötürü!) şimdi yeri geldiği için duruşlarının gereğini yapmaktan bir lahza olsun çekinmiyorlar.

Cumhuriyet, Sözcü gibi Kemalizmin yılmaz savunucularından olan gazetelerin, bu gazetelerde yazan ‘Atatürkçü/Türkçü’ bazı yazarların, bunca ateş hattıyla sarılmışken ülkenin içi ve dışı, bir an da ‘Kürtçü’(!), Rusçu, NATOcu (Emperyalist Amerikancı!), İrancı, Esedçi; yani herkesin bildiği üzere kendi siyasi görüşlerine temelden aykırı gibi gözüken ve aslında az önce belirtilenlere göbekten bağlı, AKP ve Erdoğan karşıtlığı kisvesi ardına saklanarak, çok sevdiklerini iddia ettikleri bu ülkeyi sırtından hançerlediler, hançerlemeye devam ediyorlar.

Karışık olanlar için şaşırtıcı, çok şükür bizim için hiç de öyle olmadı.

III-

Adam, yüzünün güleç bir halde görünmesi için uğraşan ve kısmen de başarılı olan kadına baktı.

Yutkundu.

Sesinin titrememesi için çaba gösteriyordu.

Endişeli bir ses tonuyla:

“İyi. Çok şükür, daha iyi olacak…” dedi. Ve merdivenlere doğru yürüdü.

Çizgi filmlerde bile ağlayabilen birinden bahsediyoruz şu an.

Sulugöz… Ağlak… Duygusal… İnce yürekli…

Adına her ne dersek diyelim.

IV-

Adam hala susuyor.

Konuşur gibi ama hep susuyor.

Hastalık ve yüreğinden bir parçanın yaşadığı zorunlu bir hal; o nazenin parçanın görünemiyor, dokunulamıyor olması kalbini derinden yaralıyor.

Sağlığın da hastalık gibi görülebilen, hissedilebilen belirtileri olsa idi diye düşünürken; sağlığın ne kadar kıymetli ve hayatımızın ta içindeyken insanın onu kendisinden uzakta tutuyor olduğunu bizatihi müşahede ediyor.

Hasta(sı) olan(d)a hiçbir şeyin tadı yok.

Kıymetini bilerek elden gitmemesi için çok şükür etmek gerektiğini anlamak gerekiyor.

V-

Sınanmadığın imtihanların ahkâmını kesmek çok kolay olur.

Şimdi öyle bir haldir ki bu; o bunu satıyormuş, o konuşmuş, bu susmuş…

Bana ne!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 7 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 704

Uzaklara ve O Ağaca Meftun

Sana en son yazdığımda bir masalın hüznünden bahsetmiştim. Bunu yazmamda ki sebep, işin uzmanı olduğumdan değildir; doğrusunu bilmek istersen sen her ne kadar beğensen de ben hiç anlatabilir insanlardan olmadım. Daha da doğrusunu söylemek gerekirse, olabilecek en yalın şekilde anlatabilen bir insan olmayı hep istemişimdir fakat belagati güzel insan nasıl olur hiç bilmiyorum inan ki. Ancak şunu bilmeni isterim ki karşında konuşurken heyecanlanmak, anlatılan meseleye göre hiddetlenmek, gerçeği anlatabilme gayretinin çırpınmaları kadar daha da güzel bir hal bulamadım.

Sana mübalağalı bir biçimde, biraz da latife ile karışık fakat belli etmeden sormuştum hani, hatırladın mı Sevgili; ‘sana daha önce hiç sokağa çıkmaman gerektiğinden bahseden oldu mu’ diye. ‘Oldu’ deseydin de şaşırmazdım bilesin. Senin güzelliğini öven o kimseyi kıskanıyor olurdum muhakkak lakin seninle bir gün bir olabilme hayalinin, az önce zikrettiğim soruyu sormama sebep olduğunu da illa ki dile getirmeliydim.

Şimdi uzak bir Anadolu kasabasının, belki dağların ardında uzaktan denizi gören bir ilçesinin yeni yetme apartmanının penceresinden bakarken kimi bekliyorsun akşam saatleri? Hala vernik kokusu geçmemiş mobilyalarının üzerinde hangi kitapları okuyor, açık mı çay içiyorsun halen? Dışarıya çıktığın günlerde güneş gözlüğü kullanıyor musun, onu da bilmiyorum. ‘Abartıyorsun’ deme her zaman ki gibi; ‘Ben aynada farklı bir şey görmüyorum, artık sana ne gösteriyorlarsa…’ diye söylerken tebessüm de etme yine.

Eskiden, çok eskiden uzaktan uzağa sevgililer, çoğu zaman eşler, askere uğurlarken sevdiğini tren istasyonlarından; başından sonuna asker dolu trenlerin makinistleri bir daha ki durağa, yani sesin duyulmayacak ve yârin gidişinin iyice anlaşıldığı ilk menzile kadar ‘kampana’ çalarmış… Hicabından ötürü geriden geriye sessizce ağlayan gözüyaşlı sevgililerin birkaç sene sürecek hasretlerinin başlangıç çığlıklarıymış bu. Varlığını ömrümden usulca çıkarırken sen, sesimi bile çıkaramadım oysa. Bir makinistin gözlerindeki hüznünü şahit kılamadım ardından bakışıma. Vedaları sevmiyor oluşum bir ‘hoşçakal’ sözünü dahi hak etmiyorum anlamına gelmiyordu. Ama haklısın; kalbim için yapılmış yapıyı yıkmakta ne kadar mahir olduğumu anladığım günden beri, tek kelimelik ayrılık cümlesini duymaya da layık olmadığımı idrak etmiş oldum.

Üzülüyorum Sevgili. Üzülmüyor değilim, perişan haldeyim çoğu zaman. Günlük mecburiyetlerin kıskacında ben de farklı farklı yüz hatları ile mutluluk tebessümleri saçıyorum etrafa. En azından ‘olağan’ görünüyorum. Olağan görünmenin, hayat hep rutin bir halde akacakmış gibi düşünmenin insanlarda rahatlatıcı etkisi olduğu yadsınamaz günümüzde. Onlar gibi görünmenin en kestirme yolu da, onları taklit etmekten geçtiğini buraya yazarsak pek de yanılmış olmayız.

Ömür öyle ya da böyle geçiyor derken, “Kıyamet koparken sizden birinizin elinde bir hurma dalı bulunur da bunu Kıyamet kopmadan dikmeye gücü yeterse, mutlaka onu diksin, bırakmasın.” buyuran bir Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti olmakla şeref duyuyorum ve bunu bana ihsan eden Allah-ü Teâlâ’ya hep şükretmeye gayret ediyorum. İşte bu yüzden, yani bana dair ‘büyük kıyamet’ vakti gelmeden önce geçen gün sana ve senin hürmetine niyet ederek bir fidan diktim birdenbire. Büyük ihtimam gösteriyorum ona, daha heybetli neşvünema bulur ümidiyle senin ismini zikrediyorum onu severken hep.

Ne diyordu bir beyitte hatırladın mı?

“bir harâb olmuş kalbi, tamir etmektir hüner.”

Bu hüneri gösteremediğim ve tekrar ifade ederken kahrolduğum, hayatında doldurulmaz bir boşluğa sebep olduğum için beni affet lütfen.

Hala benim gibi denize hayran ve uzaklara dalıp gitmeye meftunsan, o ağaca bak; lütfen beni duadan gayrı unutma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 704

Masallardan Adamlığa

Bir daha hiç görememek…

Bir gün toprak olacak bu güz mevsiminde, geçici bir süre zarfında olduğunu bildiğin halde bir daha asla göremeyeceğin gözlerin, bir yerlerde var olduğunu bilmek. Aynı gökyüzüne, o gökyüzündeki benzer bulutlara, yağan yağmurlara dalıp gideceğini bilmek senin gibi… Yağmur yağarken bana da dua eder misin acaba?

Hiçbir gece boş yok uykularımda; hep rüya. Bazen bu bile sıkıcı gelmiyor değil. Bu sebepten, yine rüya göreceğim diye uykusuzluğa yelken açıyorum çoğu geceler. Zira artık gözkapaklarıma hâkim olamayacağım o raddeye gelinceye kadar mücadele edersem uykuyla, rüya görmüyorum. Seni bile görmek istemiyorum bazen rüyalarımda anlıyor musun?

Buraya kadar safsatalarla doldurduğumu düşünüyorsan satırları paltonu giy lütfen, daha fazla üşüme.

Yolculuklar deyince aklıma sen geliyorsun. İster uzun zamandır binmediğim trenler olsun, isterse kullanageldiğim otobüsler, uyuyorum yol boyunca. Seyahat esnasında, hiç bulunmadığım yerlere bakarken camdan, hiç görüp bilmediğim yerleri seninle gezmişim de o an hatırlıyormuşum gibi hayal ediyorum. Sonra kalbim burkuluyor. Cam kenarlarını da sevmem bilirsin fakat demem o ki Sevgili, özlüyorum.

Çoğu zaman uyku, mecburiyetlerimin ardından sığınılacak bir liman oluyor. Şu rüyalarıma da müdahale edebilseydim bir de...

Hintçeyi seviyorum. Tek kelimesini anlamamakla birlikte kaynak altyazılar sağolsun. Hollywood’un sahtekârlığından, Bollywood’un duygusallığına sarmış durumdayım bu aralar. Neden bilmiyorum fakat hemen her Hint filminin bir sahnesinde sen görünüyorsun birdenbire. Dans ederken değil, ağlarken… Bu yansıman bazen filmin tümüne yayılıyor. Yani anlayacağın rüyalarımdan çıkmadığın gibi, beni uykusuzluğun kollarına saldın ve bir de bunun yanında sevdiğim filmleri benden kıskanmaya başladın da izletmek mi istemiyorsun artık?

Bir film var mesela. Yarısına kadar dayanabildim. Aylar oldu, izleyeyim diyorum; elimi filmi açmak için her uzattığımda bilgisayara, bir bahane uyduruyorum. Olmuyor yani. Yapamıyorum.

Hayal kurmayı severdik ikimizde. Bir çocuk düşün şimdi. Elinde renkli renkli uçan balonlar. Bin bir heves ve arzu ile anne-babasına aldırdığı o güzelim balonları düşün. Bir pazar günü sıcağında, o balonlarla hevesi bitip de boğazın kucaklayıcılığına bırakmasıyla onları, o harikulade balonların ipine tutunup, sadece biz bize olabileceğimiz, gökyüzüne uçabilecek kadar özgür olabildiğimizi düşün. Keşke... ‘Keşke’li cümleleri sevmezsin hiç; ama sen olunca, duygularımın çaresizliğinden başka bir ifade ile gizli ya da aşikâr başlayıp bitiremiyorum cümlelerimi. Bunun için de özür dilerim. Lütfen kabul buyur.

Hiçbir renk birlikteliği; morun kızılla, lacivertin kahverengiyle uyumu dahi bizim, birbirimizden hiçbir farkımız olmayan beraberliğimize karşılık gelemezdi. Hiçbir ressam ne uzaktan ne de yakından bakıldığında herhangi bir uyumsuzluk nişanı bulunabilecek böyle tablo resmedemezdi. Tekrar “Nasıl oldu böyle peki?” diyecek olursan aynı cevabı vereceğim; biliyorsun onu ben de anlatamıyorum.

Hiç masal anlatamadım sana. Beni derinden etkileyen bir masal vardı küçüklüğümden bildiğim, adı ‘Limon Kız’. ‘Masallardan Adamlığa’ giden çetrefilli yolda, benim için bir kılavuz olmuştu. Masal kahramanı, çocukluğundaki haylazlıkla bir kalp kırmanın neticesinde, adamlığa adım atmaya başladığı zaman ‘aşk’ ile imtihan oluyordu. ‘Aşk’ına kavuşma teşebbüsleri mütemadiyen başarısızlıkla neticeleniyordu da, sonunda masal hep olduğu gibi mutlu sonla bitiyor; genç adam hem aşkına kavuşuyor hem de aşkın getirdiği imtihanları başarıyla verip, ‘Masallardan Adamlığa’ geçiyordu.

Neden ‘Limon Kız’ diye bir adı vardı peki bu masalın? Ben de uzun seneler sordum kendime. Baktım anlamlandıramıyorum, belli bir saatten sonra aslını merak etmeyi bıraktım. Sen de üstüne düşme. Ben küçüklüğümden bu yana hep, ‘Limon Kız’ı hayal etmiş, duası kabul olmuş fakat kendi masalının sonunu, o masal kahramanının neticelendirdiği gibi neticelendirememiş, hayalle yaşamaya razı olmuş bir adamım.

Şimdi dinle Sevgili,

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Ağu 15 14:00

Bulut Sever

Puan: 704

Geceye Hilâl İnsana Hüzün Yakışır

Gecenin rengi siyah. Ayın rengi beyaz.

Böyle yazıyordu bir yerde.

Güçlü bir hafızaya sahip olmak istemezdim. Ne yazık ki karar veremediğim birçok şey gibi, bu hususta da tasarruf sahibi değilim. Her hareketi, sevimli ya da eğreti gelen her bir bakışı unutmayıp, her an aklına gelmese de orada duruyor olduğunu bilmen ifadeye zor gelen bir şey.

Geçmişin, geçen giden zamanın yani, bir bütün olarak orada bekliyor olması lakin senin üzerinde oynamaya müsaadenin olmadan, tam arkandan takibi hiç bırakmaması, inanılmaz huzursuz edici bir hal. Ne çare…

Bugün de dün gibi varlığınla başladım güne. Yarın da öyle olacak. Sonra gidiyorsun. Ben gittiğini düşünüyorum ama oradasın. Geçmiş gibi, peşimde zorunlu mesaimmişsin gibi süregelen bir beraberliğimiz var. Buna dur demek istemiyor muyum, yoksa bu gücü kendimde mi bulamıyorum bilemiyorum.

İşte bu sebepten, Araf’ta kalmak nasılmış, bunu da öğrendim sonunda.

Yazı yazmak, eski tren istasyonlarının trenin kalkış saatinin beklenildiği o kesif yeşil suni deri kokulu, basık, iç karartan bekleme salonlarında zamanın gelmesini saymak gibi Sevgili. Kelimeler, cümleler tehlikelidir; öyle zannediyorum ki metal yarası bir şey ise, cümlelerin verdiği tahribat pek çok şeydir. Ve muhakkak insan cümlelerden sebep oluşan yaraları zamansız soyar, bu da yaraların iyileşme sürecini geciktirir. Sonunda asla geçmeyecek fakat hafif bir iz kalacak olana razı olmaktansa, derin izlerin vereceği, gördükçe içini acıtacak hatıraların oluşmasına peki der insan.

Yaralarla kırgın anılarda mülâki olmak böyle bir şeydir.

İnsanlık mefhumunun bütününe hayranım. İnsanlık lafzı ‘yaratılmışların en üstünü’ olması sebebiyle bambaşka bir anlam kazanıyor gözümde. ‘Yaratılmışların en üstünü” olan bu varlık, tabiatı münasebetiyle “şiir”i bulmuş sonra. ‘Şiir’ , bilmediği fakat orada olan bir şey iken, kendinin aslı olan ruhla nasıl olduğu anlaşılamayan bir hal ile irtibat kurmuş ve kavuşmuşlar zamanın ötesinde günü geldiğinde. İşte bunun için şairlere hep saygı duymuşumdur. Bu buluşmadan hâsıl olan gözyaşları şairlerin nasibine değmiş belki de.

Şairleri bir tek şairler anlıyor galiba. İnsanlığın ve insanların tümünü sevmeyi ve bir şairin diğer bir şaire ölümünün ardından yazdığı şu mısraları anlamaktan ne kadar aciz ve uzağım: “Dönüyorsun / Arkanda seke seke / küçülüyor dünya / Atın toynağından kopan balçık / Kalemden sıçrayan mürekkep / Dünya”

Uzaklarda olduğunu biliyorum. Şairane mısraların ardına sığınıp, saklanarak sana dair tecessüsü inkâr edecek de değilim. Düşünmeden edemiyor fakat işte öyle…

Gittin ve yaraları zamansız soymayı tercih ettin sadece bu.

Ne garip değil mi; kavuşmaların neşeli anlarını hatırlar da insan, ayrılıkların hüznüne pek geri dönmek istemez. Hâlbuki artık anlamının bilinmediği, hatta kaybolduğu ‘hicran’ en kuvvetli hislerden biridir. ‘Gönül yorgunluğu’nun tek tesellisi de göz kapaklarına zayıflık veren kimyasallar değil, zemheride esen rüzgâr gibi üstünden geçecek olan zamandır.

Sevgili,

gece 1’de, birden duran saate baktım dün gece. Saniyeler durmuş, akrep yelkovan kıpırdamıyordu. Şükür güneş vardı, ay vardı, sen vardın…

Sen vardın ve lütfen şunu unutma; geceye hilal, insana hüzün yakışır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Ağu 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 704

Hâlâ Aynı Şehirdeyim

Yine bir gün, bugün.

Okuduğumuz kitaplardaki karakterlere imrenmekle geçiyor bazen hayat. Nefret etmekle geçiyor, yermekle geçiyor.

Onlar ile bizler arasındaki uçurum, bu denli bir fark neden?

Kovalamacaları seviyoruz. İnsani ilişkilerin çetrefilliğinde ardı ardına hikâyeler peşinde koşmayı seviyoruz. Genel olarak bu böyle. O pembe masallardaki kahraman gibi görüyoruz kendimizi. Devlerin karşısındaki duruşumuzu geçtim, kuklacıları o gölgelerin berisinden görmeyişimizi de. Her gün duvarın ötesini görebilmek için sandalyenin üzerine çıkan çocuk gibi o edebiyat kokan, kutsiyet kokan alıntılarla boyumuzu yükseltiyor ve fakat din ile hayatın seyrinde mesafeli duruşlarımızla biz olamıyoruz. Oluyor muyuz yoksa?

Yıkanmakla geçmeyecek, keseyle alakasız, bizatihi bizlerin etrafını saran demirden soğuk, yosundan yapışık her şeyi boş vermiş bir katman var. Geceleri herkes uyuduğunda, gecenin bir yarısı uyandırsa da uyandırmasa da; dahi hiç rüya görmem ben diyenlerin uyanıkken gördüğü kâbuslardan müteşekkil bir katman bu. Vıcık vıcık. İş o duvarların arkasına bakabilmeyi kendi duruşumuzun mümbitliği ile alakalı değil, özlü sözlerin arkasına sığınarak gerçekleştirebilme riyakârlığı bu.

Acının muhakkak her zaman bir adı var, tarifi tatmayınca yok. Adalet en çok aranılan kelimelerden biri son günlerde. Meşhur ifadeleri kullanalım bizde o zaman; kutuplaşmanın ve ötekileşmenin / ötekileştirmenin zirveleri zorlanıyor. Az kaldı. Adaletin tam teşekkül etmediği yerde iktidardan da muktedir olmaktan da bahsedilebilir mi? Küçük bir mesel anlatayım mı sana?

Fatih Sultan Muhammed Han İstanbul’u fethettikten sonra teftiş için hapishaneleri gezerken, tutuklu iki tane papaz görmüştür. Kendilerinin, fetihten önce İmparatorlarına çok yakın bir zamanda İstanbul’un Türklerin eline geçeceğini söyledikleri için zindana atıldıklarını öğrenir. Bu sefer Fatih Sultan Muhammed Han, İstanbul’un kendileri elinden çıkar mı, diye sorar ve papazlar bu sorunun cevabını ancak müsaade ederlerse memleketi bir süre gezdikten sonra verebileceklerini söylerler. Müsaade buyurur Padişah ve papazlar birkaç yeri gezdikten sonra Bursa’da bir mahkemeye varırlar. Bir köylünün üç gün üst üste mahkemeye geldiği halde kadıyı bulamadığını görürler. Dördüncü gün kadı mahkemeye geldiğinde köylünün derdini anlatırken bu duruma şahit olurlar. Köylü, komşusunun haksız yere öküzünü taşla öldürdüğünü ve öküzünün bedelini adaletle ödetmesini ister kadıdan. Kadı biraz düşünür, aslında izinli olduğunu ama üç gün üst üste bulunmadığı için öküzün parasını kendi ödemesi gerektiğini söyler ve çıkarır hayvanın bedelini köylüye verir. Bu olaya şahit olan papazlar geri döndüklerinde şahit olunan bu durumu anlatıp Fatih Sultan Muhammed Han’a, her zaman şimdiki gibi adil ve müşfik olunursa İstanbul hiçbir zaman sizin elinizden çıkmaz fakat ne zaman ki adaleti elden bırakırsınız işte o gün İstanbul elinizden çıkar, diye arz ederler. Padişah, bu hakkaniyetli sözlerden sebep çok memnun olur, onları bağışlar. Bu durumu gören papazlar tekrar Osmanlı’ya hayran kalarak hemen Müslüman olurlar.

Osmanlı sevdamı ve Osmanlı’ya dair yaptığım okumalardan sana anlatırken nasıl heyecanlandığımı, yer yer hiddetlendiğimi ve bu hiddetimi çok ama çok sevdiğini biliyorum. Hala seviyorsun Sevgili, ben de özlüyorum bilesin. Bir gün belki evet; devletin bekasıyla adaletin örtüştüğü gün belki Sevgili, evet belki.

Adalet dedim; Eylül ayının geliyor olması ve birkaç güne kadar Hüznün Diğer Adı’nın adına Eylül denilmiş olan ayın içinde olacak olmamız biz için pek adil gelmiyor bana. Adı belki de öyle olmalıydı: Temmuz, Ağustos, Hüzün, Ekim, …

Neyi arıyordun da ben de buldun hala anlayabilmiş değilim. Kendine dört yaşından beri adil olamamış, ilk renkli televizyonların saatlik yayınlarından kendine yontamadığı olayların vuku bulduğu masallar, hikâyeler uydurmuş bir çocuğun büyüdüğündeki kocaman dengesizliklerle dolu hali mi cazip geldi sana?

Sana kızmıyorum. Hiç kızmadım da. Sadece benim kadar yağmuru, tutkuyu ve çelişkilerde kin tutmadan bir bütün olabilmeyi seven bir insanla karşılaşmış olmak biraz olsun hayata dair cesaretimi kırmış olabilir. Neticede birbirimizi itmeliydik fakat aramızda adı bilinmeyen bir değişken vardı ve biz kendimizi onun çekimine kaptırdık.

Ben kapıyı açtım demiştim sana daha önce, buyur etmediğimi de söyledim seni fakat senin kalbin o kadar genişti ki, bunca kıskançlığım ve huysuzluğumun müsebbibi yine senin o huzur bulunan kadifeden daha naif olan kalbindi. Herkesi kovabileceğimi, el değmemiş bir sahibi olabileceğimi düşünürken, neyse.

Ben hala aynı şehirdeyim, içimde çöl yalnızlığı.

Bir de unutmadan bil isterim; başım ağrıdığında seni düşünüyorum, geçiyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Ağu 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 704

Muamma Bir Ömür

Fotoğraf çektirmeyi sevemedim hiç.

Bazen birden bir kelime, bir cümle takılıp geliyor insanın aklına. Etrafında dönüp dolaşıp neşvünema vermesini bekliyorsun.

Ansızın gelen bu kelimelerin ve/veya cümlelerin olgunlaşması için sabırsızlanıyorsun. Hâlbuki bilmezdin ki, sen her ne kadar beni sabırlı görsen de ben sana geç kalmışlığımın arasını kapatmak için aceleyle koşuyordum. Hiç arkama bakmadan hem de.

Fotoğraf çektirmek diyordum.

Sevmedim hiç. İnsanların o an ki mutluluk ya da hüzün veya adı he ne ise o an yaşadıkları duyguların cansız bir hatıraya dönüşmüş hallerini seneler sonra görmesi dayanılmaz bir acı gibi görünüyor.

Orta yolda olmak böyle bir şey mi yoksa. Herkes gibi, her şeye ait; cansız bir hatıra gibi.

Sokağa çıktığım zaman yolda görüp de yolumu değiştirdiğim adamlar var hayatımda. Eğer değiştiremediysem yolumu, onların bana biçeceği bir role bürünmektense, en nazik halimle dediklerine mukabelede bulunuyor, geçip gidiyorum. Yaşadığım can sıkıntısının tarifi yok bu durumlarda, belki basit olacak ama ben de böyleyim işte.

Eğreti bakışlara muhatap oluyorum çevremde ve fakat bu insanlar kendilerince orta yolda olduklarını düşündükleri noktaya nasıl geldiler ve nasıl bu bakışlarındaki huzursuzluğu içlerine sindirebiliyorlar düşünmeden edemiyorum. Bir de bunlar aile babası; ellerinin altındaki dünyalıklarla, bulundukları mesleki yerin sahte vazgeçilmezliğinde dolanıp duruyorlar ve akıl veriyorlar bir de.

Ömrünü bu kıymetsiz şeyleri tahkir etmekle geçirmiş bir adama, bunlara giden yolu, imrendirmek adına tavsiye ediyorlar. Vakitlerine acıyabilseler keşke. Konuştuğunda sözde mütedeyyin adamlar bunlar; ağızlarından bir an eksik olmuyor ki mal hırsı düşmesin, gezmek tozmaktan başka bir şey düşünmesinler. Konusu açılırsa başlar öne düşüp vah vah denilse de, gören gözler için bu hallerin serkeşliği dikkatlerden kaçmıyor.

Günlük meselelerin sıradanlığından vazgeçmek çok zordur. Her gün işe gitmek mecburiyetinde olan bir adam, çok sevdiğini söyleyen, pek samimi olduğunu dillendiren arkadaşının sıkıntısını bilmez ve bilse dahi günlük yevmiyesine ihtiyacı olmasa da o metaya dirsek çevirmezlik edemez. Orta yol demişlerdi. Gâvurların o evlilik yeminindeki gibi; sadece sağlıkta mı yoksa?

“Gece yatarken açık kap-çanak bırakmayın” diye yazar İlmihallerde. Bunun fakirliğe sebep olacağını ifade eder. Daha ne kadar açık yazılabilirdi ki. Mikroplar gözle görülmediği için bu şeyler dikkate alınmazsa, yediğin içtiğin şeylerin içine karışır ve bunlar o haliyle yenilirse hasta olunur. Hasta olunca da zorunlu ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kazancının arta kalanını hastalığın tedavisi için kullanırsın. Bazen de zorunlu ihtiyaçlarını dahi kısmak durumunda kalır ve belki tedavi için kazancının tamamı dahi yetmez.

Kurtuluşun, kelimede orta yolda olmakla sağlanacağını mütemadiyen terennüm eden adam az önce yazılan kaideye uymuş olsa rahat eder. Bir de şu açıdan bak lütfen; ifrat hususunda illa meşru yollardan kazanıyorum diye ölçülü olma kabını açık bırakmasalar. Ölçüyü pekâlâ aciz bir yaratılan olduğunu kabul ederek, kibir kabının kapağını sıkıca kapasalar.

Sonra bana, hayatın getirdiği o mecburiyetlerin içinde, karşımda oturandan inşaat sektöründeki yatırımların ne kadar kârlı olduğunu dinlemek düşüyor. Daha çok bir monolog halinde, karşımdaki adam tarafından bir diyalog varmış gibi masada çayımı yudumlamak kalıyor aslında bana.

İnsanların çoğunun hayatından bezdiği, samimiyetin bir elmas gibi olup derinlerde sır olduğu bu şehirde son yıllarım böyle geçti. Böyle geçip giderken ben, bir anlık dikkatsizlikten dolayı direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş sürücü gibi viraneye çarptın ve darmadağın ettin her yeri. İyice çekilmez oldu artık.

Daha reşit olduğumun ertesi senesi kaçıp gitmek istemiştim çok uzaklara. Bir gemi seyir halindeyken içinde kaynakçı olarak çalışıp uzaklaşmak istemiştim başka kıtalardaki çok uzak ülkelere. Nasip, ne hikmeti varsa artık; ödevim olan askerliğimi daha yapmamıştım da olmamıştı. Gün ne zaman bilinmez Sevgili.

Gelme dedim sana. Bu muamma hayatın girdabına ben itmek istemedim seni ve itmedim de. Hemen anlamıştın oysa. Ben tutkulu seviyordum. Cümlelerin anahtar oluşuyla sana bu muamma ömrün kapılarını açan bendim. Fakat seni içeri buyur etmemiş, öylece beklemiştim.

Şimdi dürüst olalım, oku bak Tanpınar ne diyor:

“bir adın kalmalı geriye / bütün kırılmış şeylerin nihayetinde / aynaların ardında sır / yalnızlığın peşinde kuvvet / evet nihayet / bir adın kalmalı geriye / bir de o kahreden gurbet”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Ağu 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 704

Geldin Bir Dert Gittin Bir

Masallardaki adamlar gibi hikâyenin bütününe efsunlu bir hava da katabilirdim belki fakat sana söylediklerimin, yazdıklarımın hep bir imbat gibi ferahlık getirmesini, kalbine inşirah vermesini istedim.

Yanıldım.

İlham denen misafirin varlığına hiç inanmadım. Hüznün yarenliğini bildim daima. Hüzün, virane otellerin lobilerinin köşesinde oturan hayatın sillesini yemiş; oturduğu kanepenin demirbaşlığına talip olmuş ve bunu haketmiş biri gibi. Nerede münzevi bir yer görsen, o hancılardan bir adet mevcuttur bunu unutma.

Şairlerin, yani kelimelere artistlik yaptıran o insanların yazdıkları karşısında el-pençe duramamamı sakın kibirli olduğuma yorma. Sana hiç şiir yazmadım değil. Şiirleri(ni) okumamış olman, yüzüne karşı bunları okumak için teşebbüs ettiğimde bütün mısraların kıymeti harbiyesinin kalmamış olmasından sebeptir.

İstanbul karlıydı. Karın en çok yakıştığı şehirlerden biridir bu şehri İstanbul. İstanbul, mevsimi geldiğinde kar tanelerini başköşesine oturtmasıyla birlikte çiçekler açar her daim. Hangi semti ya da neresi olursa olsun; evlerin iç içe geçtiği dar bir sokağından veyahut gökyüzünün belli belirsiz göründüğü sigara-çay yapılan küçük fakat on numara / beş yıldız çayı olan çay ocaklarından ya da git bir meydanına bir daha izle şehre koşarken kar tanelerinin şehirle ahengini, işte o kadar güzel.

Böyle bir ortamda çıkageldin. Böyle tatsız tuzsuz, acayip bir hal vardı her zaman ki gibi üzerimde; omuzdan askılı sevdiğin o çanta ve sırtımda bir tane daha, gitmek üzereydim. Nerden bilebilirdik ki? Geldin ve umarsızca ve daha ne olduğunu anlayamadan, başköşesine kuruldun viranenin.

Hayatıma girdiğin o günden bu yana, bana birçok şey öğrettin. Geçip gitmeyi şiar edinmiş tabiatıma uyarak bana yaptığın iyiliklerin üzerine basıp, onları ezecek değilim. Küçüklüğümden beri arzu ettiğim bir şeydi şair olmak ve bana, kendime hep sorduğum bir sorunun cevabını alarak çok hoş bir iyilikte bulundun: Seni gördüm ya, şairlik de neymiş!

Bütün dertlerime derman olamayacak olsaydın da, viranede bir ömür geçirmeyi gönül rızasıyla istemiş olmanla her şeyi kolaylaştırabileceğini düşündün. Haksız da sayılmazdın oysa. Ve fakat işte, şartları yerine getirilmemiş bir duanın kabul olmasını ısrarla istemek ve bunun gerçekleşmesinin mümkünatı sebepler dairesi içerisinde ne kadar zor ise; okunmayacak bir şiirin yazıldığı kâğıdın, bir kitap arasında sararması gibiydi bu. Adını sırladım derken kandırmıyordum seni. Sen, o kimse tarafından okunmayacak şiir gibi kaldın. Hep öyle de kalacaksın tarafımdan.

Hiçbir zaman çok iyi bir kul ol(a)madım Sevgili, kötü de olmadım. İlk Kur’an kursumuz olan yan binanın kapıcı dairesindeki, o zamanlar teyze dediğimiz hocamızdan, ilk İslam harflerini tedris ederken hiç dayak da yememiştik hâlbuki. Geçen o kapıcı dairesine birlikte gittiğimiz çocuklardan abi-kardeş olan ikisini otobüs terminalinde çalışırken gördüm; almışlar yürümüşler. Halleri ve içinde bulundukları dertsizlikleri… Üzüldüm. Onlar mı mutluydu, çocukluğum mu yoksa? O an göz göze gelmek istemedim onlarla; hareket etmesine az kalmış, en ön mahallinde oturduğum otobüsten inip neresi o anda denk gelirse, en uzak ve bilmediğim bir yer olmalıydı muhakkak, gitmek istedim.

Yine de bunca derdin ve karmaşanın ortasında geriye dönüp baktığımda, çoğu duamın kabul olmadığına şükrediyorum. İyi bir kul olamamamdan sebep, kendime dair ettiğim dualarda da, bu duaların kabul olmamasına dair ettiğim şükürlerde de samimi değilim. İçimde durmasına engel olamadığım o alçak ses hep dua ve şükür hallerime isyan etmekte zira. Araf’ta kalmak nasıl oluyormuş, bunu da öğreniyor insan can sıkıcı bu hayalde.

Duadan gayrı kalma Sevgili. Hep denildiği üzere; “Derdi olan insan dua eder. Her duasına kavuşan da kendinden şüphe etmeli!”

En çok kışı sevdiğimi biliyorsan da, dört mevsim oldun hayatımda ve hiçbir şey müzmin bir dert olan varlığının yerini tutamayacak artık. İstemiyorum da.

Şimdi, yine de sen koy hüznün adını.

İlkbahar mı bu?

Hayır. Sonbahar…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 5 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Tem 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 704

Uzletin Yakınlığı

Sevgili,

Meşhur bir söz vardır bilirsin; “Hayat hayaldir.” diye.

Uzun zamandır hayatımın tepetaklak gittiğinin ve bunu değiştirmem gerektiğinin farkındaydım. Fakat cambazın ip üzerinde yürümeye başlamadan önce ilk adımı atması gösteriyi tamamlamaya yetecek olması gibi; gitmek istiyor oluşumu gerçeğe çevirecek o ilk adımı atmada kendimle hemfikir değildim. Senin varlığın bir yana, birikenlerin de önümde kasis gibi durduğu bir gerçekti.

Yaşamın zorluklarına karşı mukavemet göstermenin sıkıcılığı değildi gitmek fikrinin kaynağı. Gitmek isteme fikri ve bunun ol(a)maması, saçlarımın günden güne azar azar dökülmesine sebep oluyor, aynı zamanda geldiğinde beynimi kemiren, zaman zaman da başımı duvardan duvara vurmak isteğime de sebep migrene.

Hayat hayal ise -ki öyle- bu hayattan sıkıldım. Sıkılıyor olmam inancıma aykırı düşüncelerde oluyor olmam anlamına gelmiyor. Bu sıkıntının bir gün bir şekilde son bulacağını biliyorum. Hüsnü zannım odur ki, güzel bir son buluşla, arkamda bitmemiş hikâyeler bırakmadan bu hayalin son bulması. Gerçeğin asli halinin gözleri kamaştırmaya başladığı o ilk anda, davudi fakat insana huzur veren mütebessim bir sesin “hoş geldin” hitabıyla karşılanmak, ikimiz için de dilimden düşürmediğim bir duadır.

Etrafımda bana yabancı gelen fakat tahammül etmem gereken, hayale/gerçeğe yabancı ne çok adam var. Bu yüzden dinimizde olan uzlet kavramını hep yakın bulmuşumdur. Nefsi terbiye edişinin yanında illa ve muhakkak bir yalnızlık, çevrenden kopmak, kaçmak duygusu çekici gelmiştir.

Günümüz insanının birçoğunun hiç bilmediği, denilse kendilerine yabancı gelecek olan bu kavram, hiçliğin anlaşılması için gerekli olana karşılık geliyor. Yemenin ve içmenin olabilecek en az haliyle, hiç kimseyle görüşmeden ibadet ile meşgul olmak ve bunun yanında karanlık bir odanın ortasında yalnızlığın sıcaklığına sarılmak, sığınmak ne bulunmaz bir nimet. Ne bir gazetenin, ne günlük siyasi gelişmelerin getirdiği ruh hallerinin hiçbirine karışmadan dakikaların saatlere akarken zaman mefhumunun kaybolması, kış uykusuna yatan mahlûkların uykudan uyandığındaki dinginliğine kavuşturacakmış gibi geliyor. Dünyanın gerekliliklerinin bir tanesini dahi akla takmadan ömür sermayesinden tüketerek insanın bir damla sudan, kuru bir toprağa gidişini sahiden tefekkür edebilecek bir hale yol almak ne güzel.

Ne güzel demiş şair: “Ülfet belalı şey fakat uzlet sıkıntılı / Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı.”

Gitmek, kaçmak pasif bir davranış mıdır sence? Kütüphanemizdeki kitapların gözlerimizin önünden geçen satırlarında gitmenin veyahut kaçmanın kötü bir şey olduğunu okuduğumu hatırlamıyorum. Hafızamın üzerinden kabaca geçtiğimde, mütefekkirlerin birçoğunun hayatlarının bir yerinde kendi içlerinden çok uzaklara gittiklerini, kaçtıklarını ve ruhlarında kasırgalar koparıp, denizlerinin durulduğunda en kıymetli eserlerini ortaya çıkardıklarını hatırlıyorum. Ben mi? Gülüşümden cümlenin devamının nasıl olacağını tahmin etmişsindir. Ben geceleri uyuyamayan, gündüzlerimi ise sadece gece uyuyamamanın neticesi olarak değil, serkeşliğimin de bir sebebi olarak boş boş vakit geçiren, kendine faydasız bir adamım. Gitmek fikrinin bende büyük edebi fikirler meydana getirmeyeceğinin de pekâlâ farkındayım.

Psikoloğa gitmem gerektiğini ben de düşündüm. Hayır. İnsan ruhunun psikologlar elinde bir deneme tahtasıymış gibi kullanılmasına her zaman karşı çıktığımı en iyi sen biliyorsun. İçinde bulunduğum durum, beni buna sahte bir çareymiş gibi yönlendirmeye çalışmış olsa da, bu düşüncem baskın geldi nihayetinde.

İnsan ruhu bir oyuncak değil. Kendi sorunlarıyla dahi başedemezken, birilerinin belli kalıplar doğrultusunda beni dertlerimin çözümüne yönlendirebilecek yetkinliğe sahipmiş gibi rol kesecek olma düşüncesi rahatsız edici. Bir insanın hayatında hangi merhalelerden geçtiğini, hangi fırtınalı denizlerde alabora olup, nasıl boğulmamak için uğraştığını anlatılsa dahi hissetmeden, konuştuklarını onca süslü cümlelerin hülasası olan “başarabilirsin” kelimesiyle noktalayacak olmalarını sevemedim hiç. İlla konuşmak deniyorsa, aynaya da bakmayabilirim.

Bu kadar cümlelerin sonunda, kendinin bulunduğu yere dair bir cümle kurmamı istersen ve yine karşında her zaman sustuğum gibi sükût etsem kızar mısın?

Senin ellerin, ben uçurumun kenarında ayağım tökezleyip tam düşecekken bir elimle küçük bir taşa tutunduğumda, diğer elimi yakalayıp beni derin bir sessizliğin içine düşmekten kurtarmak için uzanandı.

Ben diğer elimi sana uzatmadıysam, benim ağırlığımı kaldıramayacağını düşündüğümden değil; senin de benimle o derin sessizliğe gömülmemen içindi.

Bundan ötesi mi?

Sükût.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Tem 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 704

Anla

Sevgili,

Sana hiç yazmadığımın farkına vardığımdan bu yana, bu ikinci mektubum olacak.

Eski zaman otellerinin dumanlı, basık ve karanlık havasında oturmuş televizyon izleyen sakinlerinin bitkinliği içinde değilim muhakkak fakat sana hitabımın önüne eski koyacak kadar da nankör olamam.

Yıllarca sorduğun soruların karşısında taş duvar-soğuk beton gibi durduğumu biliyorum. Bu haldeyken gözlerinden okunan o çaresizlik beni de mahvediyordu. Renk vermediysem yüzsüzlüğümden değil, acına bir acı daha katmak istemememdendi. Nihayetinde sen hakikatin peşinde gerçeğine sımsıkı sarılmak isterken, duvarların engelinde çöküp kalıyordun.

Bir söz vardı Sevgili, 1788 yılına ait ve şöyle kaleme alınmış: “Kısmen kandırılmış olmanın hazzı [insanı] çıplak hakikat yerine kılık değiştirmiş hakikati tercih etmeye yöneltir… İnsan yalandan korktuğu kadar hakikatten de korkar.”

Kılık değiştirmeyi kabul edemedim ve seni korkunun kollarına bırakmak… ama sana hakikati de söyleyemedim hiç. Sana dair sevgi sözlerimin samimiyetinden, içtenliğinden hala ve her şeye rağmen şüphe duymadığını biliyorum fakat insanlar hakikati bulmanın hazzını yaşayabilmek için içten olmak, kendinden bir şeyler sadır olmasının yerine; artık hakikatleri ne ise onları şiirleri, resimlere ve şarkılara gömüyor. Sonra bunların hepsini unutuyor ve yine başka şeylerde, bir köpeğin kemiğini gömüp tekrar günü geldiğinde pürtelaş araması gibi arıyor.

Hakikatin geri döndürülemez anı parmağın ucundaki tetik gibi ise, sustum Sevgili. Hep sustum, haklısın.

O anlara dair tek bir cümle hakkım olsa eğer şöyle derdim: Susmak bana, sabır sana yakıştı.

Bilmediğim bir mekânın ve hatta bilmediğim bir zamanın ve belki de zamansızlığın sıcak ikliminde sabırla dövülmüş bir ruhum var gibi. Bana, sorularının karşısındaki suskunluğa ve tahammüllü bir sevgiye dair nasıl sabrettiğimi sormuştun da tebessümle karşılık vermiştim sana. Sen de aynı şekilde tebessüm buyurmuştun. Ne güzel gülerdin oysa ki…

Ve sen Sevgili, benim yolumda bir kaza değildin. Senin gittiğin yollar pürüzsüz olsun diyeydi fakat yine bir kaderin cilvesidir midir desek nasıl olur bilemiyorum. Şunu da inkâr edemem; hayatımda bulunduğun bütün zaman için eyvallah, nasipliymişim. Bunu da böyle bil lütfen.

Sen de bilirsin ki; göz açıp kapayıncaya kadar biten bu hayatta, İslam dinine inanmışlar için imtihan gerçeği hiçbir Müslümana uzak değil. İşte bir Müslümana düşen ve yakışan ise İmtihan Sahibinin sabrını teste tabi tutmak da değil haşa! Nasıl sual sormak ile soru sormak ifadeleri arasında derin uçurumlar varsa, sınanmak ile sabır arasında da böyle bir bağ var.

Yoluna can verenlerin, yoluna gözyaşları döküp hayali feda ederek gerçek hayata kavuşanların, yani Peygamberimize ve O’nun ümmetine yakışır bir hayat sürdüğümü söyleyemem. Vicdanen konforlu koltukların başköşesi rahatlığında oturuyor değilim. Niyetlerime sığınıyorken, amellerimin ağırlığında eziliyorum Sevgili. Benim için de duadan gayrı kalma lütfen.

Bizim aramızda anlaşılamayan bir bağ var ve hep olacak. Hiç kavuşulamayacak bir derman gibi, kaderimizde bu hüznü bir hicran yarası gibi taşımak varmış.

Cümlelerim ne desem kifayetsiz… Süsleyemiyorum.

Senden yine bir istirhamım olacak:

Beni anla ve lütfen gülen yüzleri unutma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Tem 13:13

Eyvallah...

20 Tem 00:02

Emre Keleş

Ne güzel bir yazı olmuş be abi

Bulut Sever yazdı, 3 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Haz 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 704

Baba Omuzları

Bir dokunulduğunda bin ah işitenlerle dolu toprağın üstü. Ne dokunmasını ne de duayı bilmeyen canlılar arasında çukurlar dolup taşıyor her gün. Çoğu kez sahiden birilerinin derdiyle dertlenme zevkini yaşamayıp, niyetinin bulanıklığında sadra şifa olmayan sözler mırıldanmakta insan.

Kimsenin kimseye eyvallahı yok ve herkes ben olmuş iken, biz olmanın güzelliğinde bir olamıyor.

Hakikatin çocukları olmanın alameti hayret makamında seyr-ü sefer etmek ise yokluk âleminde; varlık ile yokluk arasında bir yerlerde, insanoğlu unutmayı tercih etmiş bilinmeyen limanların gölgesinde.

Alabildiğince uzun ve hali sıkıntılı, tahammül edilemezliği bilinir bir seyahatse bu boş vermişliğin sonu eğer…

*

Sahil boyunca yürüyordu. Her dalganın kayalara vurmasıyla birlikte hafiften ıslanıyor, dalgınlığından sebep buna hiç aldırış etmiyordu. Dalgındı evet.

Sahilden yolun karşısına geçtikten sonra, her gördüğünde mutlu olduğu köşebaşındaki bakkalın sokağından eski mezarlığa doğru yürüdü. Bu kadar koşuşturmacanın ve sesin sonunda kimsenin ebedi istirahatgâhı olmayan; belli bir süreye şamil, sessizliğin ve insansızlığın en belirgin yeri olan mezarlıklar…

Olması gerektiği gibi yaşamak azmiyle yola çıktığını kendi yolunda ve hep böyle gideceğini düşünmüş olduğunu fark etti bir kenara çöktüğünde. Hüzün kenarı değerlidir.

Hayatın anlamsızlığına dair birçok kelam edilmişti sözün tarihiyle beraber ve yazıya dökülmüş hallerini birçok kez okumuştu o da çoğu insan gibi. Bazılarının burada olduğuna da emindi.

Her güne boş vermişlikle başlıyordu. “Nasıl olsa ölmeyecek miyiz…” kelamının hep bir fener gibi önünü aydınlattığını düşünüyor, belki de tembelliğini örtmek için bunu gizli bir bahane gibi sarıp sarmalıyordu.

Bir filmde şöyle bir diyalog geçtiğini okumuştu:

“-Her şey üstüme üstüme geldiğinde kaçarım ben…

-Kendinden mi?

-Hayır, kendime kaçarım…”

Hayatında, kaçabilecek bir kendi olanların farkına vardıkça, onları ne de çok kıskanıyordu. Üstüne üstüne gelen onca şeyin karşısında, kaçabileceği bir kendi bulanları şanslı görüyordu.

Kendine kaçabilmek… Bir hayalin, varlık halinde olduğunun zannına kapılıp, o çok derin meselelerden, esrarlı ve kimse tarafından anlaşılamaz benliğinin koyu karanlığında huzur bulabileceğine inanabilmek ne büyük bir nasip…

Bir karikatür aklına geldi sonra. Bir kedi aynaya bakıp, kendinin resmini çiziyordu. Yalnız bir gariplik vardı karikatürde. Kedinin aynada gördüğü sureti ile çizdiği resmi arasında dağlar kadar fark vardı. Aynadaki kedi, resme bir kaplan olarak yansımıştı.

Ya kedi haklıydı ya da tuvaldeki kaplan bize bir şeyler anlatmak istiyordu.

*

İnsanoğlunun tahammülsüzlüğü ve belki de iman ettiği/etmediği onca mukaddesata dair hayatın hengâmesinde aslına sırt çevirmesi, kalbini görmezlikten gelmesi ne hüzün verici. Aynadaki silueti ile kurduğu ilişkileri karşısında büründüğü rolün samimiyetsizlik olması, günlük yaşamı ziyansız atlatabilmenin anahtarı olsa gerek.

Sabır, tahammül, alttan alma, ahlaklı olma ve haklı olduğu halde karşısındaki ile cebelleşmemenin getireceği huzura sığınan insanların devrinin kapandığına birçok kez şahit olmuştu.

Son birkaç zamandan beri ise biraz ezilmenin kibri kırdığı ve çokça huzurlu bir hayat getirdiği gerçeği, galip gelme hazzının ayakları altında çiğneniyordu.

*

Hava kararmaya yüz tutmuş, güneş o güzel kızıllığına veda etmeye hazırlanırken ayağa kalktı. Bir zamanlar bu eski mezarlığın yanından geçip, bir anlık ibret nazarıyla bu mezarlığa bakıp giden, o zamanlar kendisinin yerinde duran ve cümle ruhlara 3 İhlas 1 Fatiha okuyan hiç tanımadığı insanların, şimdi bir yerden kendisine baktığını ve hediye beklediğini düşündü. Belki.

Gitmeden önce babasının sağ omuz tarafından toprağa elini koydu ve babasına, “Sağol baba, görüşürüz…” dedi. Yavaş yavaş giderken, çeyrek şairden birkaç kelâm geldi aklına:

“küçük bir çocuğun

baba omzunda yüksekten bakışlarıyla,

bir adam olduğunda

yufka yürekli olması arasında

kuvvetli bir bağ vardır.

o bağ ki,

adamı insan eder”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 May 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 704

Yürüse Yarım Dursa Tam

Her gün birbirimize mektup yazarak başlıyoruz güne artık. Kâğıt ve kalemin azizliği, mürekkebin hususiyeti kalmadı elimizde... Mürekkep lekesini silmeden iş görenlerin samimiyeti hayallerde hayat buluyor, hâlbuki bir masal gibi dilden dile anlatılmakta bilenlerce…

“Güzel insanlar” diye güne başlıyor her gün, herkese ilan ederek. Sana penceresi açık herkes güzelse bu hayatta, derdin ne ola ki o halde. Kimseyi düzeltmek gibi bir mükellefiyetimiz olmasa da, iyi ve güzel insanları kötülerinden ayıracak bir ölçüye sahip olma gibi sorumluluğumuz var.

Evde bir daktilo olması ne güzeldir. El yazısından sonra köşeli metal harflerin hayatımıza kattığı izlere bir de o cenahtan aşina oluruz. Harfler çıt çıtlara, saniyeler tik taklara karışır umarsızca.

Gök gürültüsü iyidir ve gönlü zengin insandan korkulmamalı hiçbir zaman.

Hepimiz o kocaman hayatlarımızın içinde bir yerde, her şeye ve herkese dair minik güvensizlikler besliyoruz galiba. Birbirinin gözlerinin içine bakmadan, sesini duymadan mukaddes her ne kadar mefhum var ise, ayaklarımızın altında kudretimize basamak oluyor.

Bir zalim ölünce binlerce masumun ruhu özgür kalırmış. Binlerce masumun özgürlüğü adına herkes haklıymış ve herkes parmaklarıyla harflere dokunurmuş. Giden gitmiş, sırada bekleyen nice masumlar esas duruşa geçmiş cümlelerin kayıtsızlığında.

Vatan dediğiniz yer doğduğun ya da doyduğun yer değil. Vatan geçmişinden sana sarılıp hiç bırakmayan yerdir. Ne kadar Ensar olduğun Muhacire dair ne düşündüğünle alakalıdır. Vatan, aynı zamanda Ensar olabilmektir. Hicretin ayak izlerine yüzünü sürebilmek, mütebessim bir yüzle “hoş geldin, hayatıma bereket getirdin!” diyebilmektir.

Hakikate vakıf ve mail olabilmek için bir bütün halinde bedenimizle birlikte geriye dönüp bakmak zorunludur. Göz ucuyla arkasına bakmaya çalışanlar ancak resmin küçük bir parçasını görebilirler ve hayranlıkları gönle değmeyen sözden öteye gidemez. Tarihten aldığımız sorumluluk “vatan evladı nasıl olurmuş” gerçeğini de sırtımıza yüklemektedir.

Ne demişti çeyrek şair:

"Çocuktuk

Top oynuyorduk

Güneş yakmayan

Vatan gökyüzünün gölgesinde

Çocuktuk"

Her trenin bir bekleyeni vardır. Her sözün bir karşılığı… İstasyonlar menzilleri birbirine bağladığı gibi insanları birbirinden uzaklaştırır, kavuşturur onları. Parmak uçlarıyla dünyayı kalbine sığdırdıklarını düşünenler hayatın sillesini yemeden -ki sille geri döndürülemez bir tokattır- kalbini avuçlarının arasına alıp semaya doğru yıkamaya durmalıdır.

Yeri yurdu bu dünyada olmayan insan, son durağa bu hayatta çok yorulmadan, çok yük yüklemeden sırtına, varabilmeli. Cahit Koytak ne güzel demişti:

“çok yoruldum kendimden, / ve bir yabancı olarak dünyada dolaşmaktan / bu, yolları dolaşık dünyada, / böyle yersiz yurtsuz, sürekli.”

Çeyrek şairle bitirelim:

“indirimli fiyatların çirkinliğinde / boğulmuş insan; / yürüse yarım, dursa tam.”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 4 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 704

" Ölüm Kelimesi Ne Güzel / Her Harfi Bir Ömre Bedel "

Söze nasıl başlanır bilmiyor insan bazen. Her cümle, parçalarına ayrıldığında bütünden farklı bir hal alıyor. Parçalar bütünden tamamen farklı bir hal aldığında bütünle ilişkileri, bir kompozisyon oluşturmak için bir arada olmalarından başka bir anlam ifade etmiyor.

Söz ki kutsaldır.

Harfleri, kelimeleri, cümleleri, lisanları yaratan Rabbimize hamdolsun.

İnsan denilen varlık eksik. Her daim kendini ifade etme, düşüncelerini parçalardan müteşekkil bir bütün olamamış halde anlatma telaşında. Sınırlı sayıda karakter neyimize yetmiyor ki.

Kendine dair ne hissediyorsa zaman mefhumundan bağımsız bir şekilde hissediyor. Bu çağın insanı zamanın sofrasında bir yemek; farkına varmadan yeniliyor.

Şimdinin insanıyla, beşyüz sene önce herhangi bir yerin herhangi bir köşesinde, yarım yamalak bir çatı altında kısıtlı imkânlarla hayatını idame ettiren insan arasındaki fark, şuraya bir çizgi çeksek işte o kadar.

Çizgi bizim sınırımız değildir.

Zaman mefhumu. Dün ile yarın, bugün ile seneler sonra arasında sadece an kadar bir fark var. Göz açıp kapayıncaya kadar demiş eskiler; anların kıymeti klavye tuşlarında kayboluyor artık.

“Ölüm kelimesi ne güzel / Her harfi bir ömre bedel” diyordu otuzbeşe bir kala çeyrek şair. Her harfinden bir ömür devşirenlere ve mefhumların kıymetini bilenlere selam olsun. Badem olduğunu görmek için gözlerin, kör olmamak gerekiyor illa.

Sırf kalbimin bir köşesi değişmedi diye, üzdüğüm bütün insanlardan özür diledim bu sabah. Sabahların verdiği rehavet, tüm gün yapılacakların karşısında o ilk dakikalardaki acziyet hali insanı mahzun mu ediyor bilinmez.

“Korkak ve onursuz diyecekler / Hâlbuki suskun ve kederliyim” demişti şair. Suskun ve kederli olmanın anlamı çok değişti artık. Artık kırmamak adına suskun olmak veya sevdiklerin adına sessizce geçip gitmek bu seyirden, bir değer ifade etmiyor. O şanı büyük adaletin tek merciine havale, hak aramanın yanında küçümsenir oldu. Güçlü olmanın, dokunmatik ekran karşısında olmakla bir alakası var galiba.

Hiç zamanı olmayanlarla, hiç derdi olmayanlar biraraya gelmişler, bizden şanslısı yok diye sokaklarda yürümüşler. Seksen santim aşağıya yatırıldıktan sonra adam, dönüp giderken evlatları sessizce yanından, omuzlarına nasıl sahip çıkacak orada. Evliya Çelebi gezdikçe yazmış, yazdıkları âleme ibret kalmış. Yazdıkça seyahat ettiğini zannedenler son durağı tasvir edebilseler, kahverengiden başka bir renk kabul eder mi mustatil tuval.

Manzaranın hali mekâna ve duygulara derinlik katar. Sahilden boğazı seyre dalanla, elinde bir ekmek kaldırım taşlarını sayan insan arasında pekâlâ fark vardır. Şükrü terennüm etmenin, en çok karşı ihtimalleri tahayyül edebiliyorsan bir anlamı vardır.

İnsan…

Konuşsa yarım sussa tam.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 15 15:00

Bulut Sever

Puan: 704

Mutlak Hakîkât

Bir öğle vakti…

Balkondayım, güneş tepemde gülümsüyor…

Önce penceremin pervazındaki mor çiçekleri seyrediyorum…

Sahil kenarında gezerken görmüştüm onları. Bahçe telinin dışına düşmüş oracığa tutunmuşlardı…

Kıyamadım, söküp saksılara diktim… Dalları tomurcuklanmaya başladı bile.

Öyle güzel bir mor ki bu çiçekteki, gözlerimi alamıyorum!

Bir an kuşların koro halinde cıvıltılarına kulak kesiliyorum.

Hayal edebilirsiniz; biri uçuyor oradan oraya, diğerleri de peşinden…

Yaramaz çocuklar gibi…

Sabahları diğer pencere önlerine ekmek kırıntıları bırakıyorum onlar için…

Bir – iki saate kalmadan kırıntıların yerinde yeller esiyor…

O anda yaşadığım huzuru anlatamam.

Tam karşımda deniz, masmavi ve hafif dalgalı…

Hani hep diyorlar ya; “Martı sesleri dalga seslerine karışıyor.” diye, işte şimdi inandım.

Gerçekten öyleymiş;

Karışıyor…

Bir motor sesi…

İşte balıkçı teknesi…

Ve yârenleri martılar…

Hep merak etmişimdir; bu huzuru nasıl bozmaz teknenin motor sesi…

Nasıl bu manzaranın olmazsa olmazı olur?

Yunuslar bu gün de geçmediler…

Hep bekliyorum, bekleyeceğim de…

Komşular anlatıyordu, öğlene doğru grup grup yunuslar geçiyormuş hoplaya zıplaya…

Seslerini buradan bile duyabiliyormuşuz. İşte o günden beri heyecanla bekliyorum onları…

Bahçedeki çamlara takılıyor gözlerim; yemyeşil dallarının üzerinde sarıya çalan tomurcukları çıkmış. Komşu altlarını çapalamış ve kenarını taşlarla çevirmiş…

Tam sağımda ise kuru ağaç dalları var…

İşte manzaranın tam burasında soruyorum kendime;

“Madem cennet bu dünya nimetleriyle kıyaslanamayacak kadar güzel, ne diye dünyadan göçmek korkusu taşırsın ey nefsim?”

Bir cevapsız soru daha bırakarak dönüp arkamı, çekip gidiyorum…

Bu kaçıncı kaçış hesap etmedim…

Ama ölümden kaçış yok…

O mutlak hakîkâtten…

Azık toplamaya devam…

Ki ölümü beklenen misafir gibi mütebessim ağırlayabilmek, her yiğidin harcı değil …

Hele benim hiç değil!

Mehmed Yavuz Kurtuluş

04.04.2007 Çarşamba

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Mar 15 03:00

Bulut Sever

Puan: 704

Merhamet

Cıvatası gevşemiş musluk misali, her daim akıtılan gözyaşlarında saklı değil…

Çevresi, -akrabaları dahil- onlar gibi birçok örnekle dolu iken, televizyon başında yardıma muhtaç, aç, susuz insanları görüp de için için erimekte de değil…

Anayı-babayı, ölmesini bekleyerek, hatta bu teselli ile tüm zahmetlerine katlanarak, koruyup gözetmekte de değil… Bu zaten merhamet değil!

Merhamet;

Ne lezzetli bir duygu!..

Ve ne kadar asil…

Hep istenilen, eksikliğinde perişan eden, varlığında ise cezbeden, insanı dimdik tutan bir meziyet…

Allah-ü Teâla’nın bile, bize bu sıfatla muamele etmesini istemez miyiz hep?

Sahi?

İnsan başına gelmeden anlayamaz mı dertlerin mahiyetini?

Biz yapamıyoruz…

Herşeyimiz gibi merhamet duygumuz da sınırlı…

Oysa acı çekenlere acımakla merhamet sahibi olunmaz ki…

“Ya Rabbi, ahiret günü cüssemi öyle büyüt ki, cehennemde benden başka tek bir kuluna yer kalmasın. Hiçbir mü’min cehennem ateşinde yanmasın.” diye dua eden Hazreti Ebubekir Radıyallahü Anh’ın merhameti ne ile sınırlıymış, çözülebilir mi?

Öyle örnekler var ki…

Hele resuller Resulünün merhametini hangi yürek anlayabilir?

O ki, iblise bile merhamet edip, Sahabilerin huzurunda İslamiyet’e davet etmiş, dualarını hiçbir zaman bedduaya çevirmemiştir…

Kendinden vazgeçmek, yüce bir merhametin tezahürüdür.

Zaten merhamet sevmekten ileri gelmez mi?

İnsan sevmese merhamet eder mi?

Sevgiye aç bir yüreği terk etmemek…

Kendini damla damla vermek ama erimemek…

Yeterli ya da yetersiz…

Ama içinde var olduğunu bildiği, en nadide hazinelerinden biridir insanın…

Bazılarında sadece bir şablondur; gerektiğinde kullanır. İşi bitince de rafa kaldırır…

Maskedir;

Eğreti durur…

Suratı bu maskeyi takınca vıcık vıcık bir hal alır…

Sahteliği dışına vurur…

Ve bu asil meziyet, kahrolur kullanılmaktan…

Ama emindir ya ona ait olmadığından, bu da rahatlatır onu hiç şüphesiz.

Bazıları ise bütünleşmiştir…

Bunların cismine kapılıp, kendini eksik hisseder merhamet.

Gün geçtikçe çoğalır o yürekte…

Nurani bir hal alır o cisimler…

Bakışları bir yetimin baş okşaması kadar derindir…

Kıymetlidir…

Ve öyle herkese de sirayet etmez…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.