Türkiye Aktivitesi
1217 ziyaret
1 online
Cemil Koç
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

267 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

49 [Toplam 1625 kişi]

Türkiye
Tümü(9)
Pinledikleri(0)
Cemil Koç yazdı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Eyl 15 18:00

Cemil Koç

Puan: 267

İbadet mi Seyahat mi?

Kâbe'ye ilk yöneldiğinizde duvarlar sebebi ile o kutsal yapıyı göremiyorsunuz. Ama az sonra Kâbe'nin üzerine bir felaket gibi çöken kıralın sarayını filan rahatlıkla seyredebiliyorsunuz. Bu saygısızlık, bu görgüsüzlük, bu maneviyattan nasibini alamamış hoyratlık karşısında gözyaşlarınızı tutamayarak ağlamaya başlıyorsunuz. O kutsal mekana yaklaştıkça içinizi manevi bir iklimin rüzgarı yalayacak, suları dolduracak derken bir maddi heykel ile karşılaşıyorsunuz.

Mübarek mekanın etrafında gökdelenler yükseliyor, vinçler birer ejderha gibi bir o yana bir bu yana dönüyor. Kâbe, etrafını saran bu vandal saldırı karşısında siyah örtüsüne bürünerek âdeta saklanıyor. Müslümanlar bu barbar istilayı protesto edecekleri yerde Kâbe'yi gören yüksek otellerden, rezidanslardan birer oda kapma peşinde.

Bugün hac ibadetinin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri görmezden gelemeyiz. Birincisi hac ibadetine talep arttıkça organizasyonlar daha modernize oldukça, konfor fazlalaştıkça haccın manevi ruhunun azalmaya başladığını gözlemyebiliyoruz. Bütün bu ibadetler için çok dikkatli olmalıyız. Hac bir anlamlar ve semboller ibadetidir. Bunları kaybedip şekle bağlı bir seyahate dönüştürdüğümüzde bütün müminler için tehlike çanları çalmaya başlar.

'Hac meşakkattir' denilmiş. Bu meşakkati zevk ü safaya dönüştürmenin ne mânası var. Kuru ekmek ile çorba yiyip nefsi körlettikten sonra vakit geçirmeyip Harem'e koşmak dururken; mükellef bir sofrada karnını şişirip namazda esnemenin ne mânası var.

Hacca gidenler beyaz ihramlara bürünüp sanki mahşer yerine varıyor. Orada Kâbe'nin etrafında dönerken kendi ömrünün muhasebesini yapıyor, günahını serabını tartıyor, ağlıyor, af diliyor. Orada bir nevi ölmeden ölüyor. Yani dünyadan ve dünya nimetlerinden, derdinden, tasasından uzaklaşıyor. Başka bir âleme dahil oluyor. Af kapıları, tövbe kapıları açık. Başını secdeye koyup yeniden ve bir çocuk gibi günahsız doğmak için yalvarıyor. Ve biz inanıyoruz ki, dünyasından geçmiş olan her mümin bu 'yeniden doğuş'u yaşamaktadır. Burada ne gökdelenin kaç kat olduğu, ne okunan duanın kaç adet olduğu, ne yenilen yemeğin kaç çeşit olduğu önemini kaybetmiştir. Ne diyor Süleyman Çelebi: "Bir kez Allah dese aşk ile lisan/ Dökülür cümle günah misl-i hazan."

Hacca gidip, yiyip, içip, eşe dosta hediyeler alıp, bu arada haliyle haccın şartlarını da yerine getirip, ama manevi olarak bir menzil geçmeyene ne denilebilir ki. Aslında bu insan nefsi ile ilgili bir şey. Ha bir lüks otel istiyorsunuz, ha otobüse binmek için öteki hacılarla kavga ediyorsunuz, ha gökdelenin katlarını sayıyorsunuz. Dünyadan kopmak o kadar kolay değil. Ama orada, o kutsal mekanda, her Allah dediğinizde gözleriniz yaşarmıyorsa o manevi iklimden nasibiniz yok demektir.

Dönüşte hac hatıralarınızı anlatırsınız. Bir daha gidersiniz, bir daha, bir daha. Ve her gidişinizden sonra anlattıklarınız Kâbe'nin etrafındaki inşaatlar üzerine olur. Arapların pisliğinden, Afrikalıların görgüsüzlüğünden, İranlıların kabalığından, Endonezyalıların inceliğinden filan dem vurursunuz.

Bu yazı vesilesiyle Mustafa Kutlu'ya teşekkürler.

Yine bu yazı vesilesiyle, vinç kazasında ve yaşanan izdihamda hayatını kaybeden sayısı bine yaklaşan hacılarımıza Allah rahmet eylesin. Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
17 Eyl 15 18:00

Cemil Koç

Puan: 267

Terör Medyası

Nihayet, Doğan Medya Grubu bünyesindeki basın kuruluşlarına "terör örgütü propagandası yapmak" suçundan soruşturma açıldı. Soruşturmanın açılmasıyla birlikte 'özgür basın'cılar da yerinden hopladı. Ufacık bir şekilde kendilerine dokunulduğu zaman ortalığı ayağa kaldırıp "ozgor boson sostorolomoz" naraları atan kesim; her türlü alçaklığı, ahlaksızlığı ve dahasını yapıp her seferinde 'basın özgürlüğü'ne sığınıyor. Açıkça terör örgütü propagandası yapmakla suçlananlar hala utanmadan, adeta teröristleri de desteklediklerini kabul ederek, "benim basın özgürlüğüm var, kimse bana dokunamaz, terör propagandası da yaparım kime ne" modunda 'basın özgürlüğü'ne sığınma gayretindeler. Böyle bir özgürlük dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir medya kurumunda yok. Hiçbir ama hiçbir meslek, erbabına suç işleme ayrıcalığı vermez. Bunu unutmayın.

Gelelim açıkça terör propagandası yapmakla suçlanan Doğan Medya Grubu'nun son zamanlarda yaptıklarına.

DHKP-C'li teröristler, Şehit Savcımız Mehmet Selim Kiraz'ın başına silah dayanmış fotoğrafını propaganda amaçlı servis ettiler. Hürriyet tam da örgütün istediği gibi, sorumsuzca bu fotoğrafı gazetenin ilk sayfasına tam sayfa bastı. Onunla alakalı gazetelerinde bir yazar o teröristlere 'biz de sizi seviyoruz' demiş, yine Cnn Türk ekranlarında Mirgün Cabas adlı şahıs bu teröristleri 'terörist' olarak değil 'eylemci' olarak ifade etmişti. Bir başka Cnn Türk spikeri Nevşin Mengü ise DHKP-C'lilerin düzenlediği saldırıyla ilgili "buna terör saldırısı demeyelim" diyerek teröristlere arka çıkmıştı.

Hürriyet 16 Mayıs 2015 günü Türkiye Cumhuriyeti'nin millet oyuyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı'na alçakça bir imada bulundu. Seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın fotoğrafını kullanarak, fotoğrafın altına "Yüzde 52 oy aldı idam kararı verdiler" başlığını kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nı idamla tehdit ederek saldırdılar. Sonra da her zaman yaptıkları gibi yanlışlıkla olmuş diyip sıyrılmaya kalktılar.

Seçim öncesi yoğun bir şekilde HDP propagandası yapan Doğan Medya, 6 Haziran gecesi direkt olarak kendilerine bağlı haber ajansı DHA resmi twitter hesabından çok net bir yönlendirme yaptı: "Diktatörden hesap sorun oyunuzu HDP'ye verin".

Seçimden hemen sonra ateşkesi bitirdiğini açıklayan ve savaşı başlatan PKK, asker ve polislerimizi şehit ederken Doğan Medya haberlerinde PKK'nın adını bile anmadı. 7 Haziran bitiyor, her türlü terör eylemi yapılıyor, onlara bir kılıf bulabilmek için canları çıkıyor. PKK bile diyemedikleri gibi, şehitlerimiz kendiliğinden hayatlarını kaybetmiş gibi bir haber dili kullanıyorlar. Şehit edilen asker ve polislerimizi görmezden geliyorlar.

Adeta PKK'yı koruma ve propagandasını yapma görevini üstlenen Doğan Medya, bu görevi PKK medyasından bile yoğun bir şekilde uyguladı. DHA, Tunceli'de yol kesen teröristleri şirin göstermek için elinden geleni yaptı. PKK'lıların gelin ve damatla sohbet etmesinden, birlikte türkü söylemelerine kadar teröristlerin propaganda görüntülerini servis eden DHA, örgüte reklam desteği de vermiş oldu.

DHA yine sahneye çıkarak basın tarihine geçecek bir skandala daha imza attı. Diyarbakır Silvan'da bir terörist ile yayın yapıp 'yöre sakini' diye o teröristin haberini servis etti. Röportajda "asker sivillere saldırdı" yalanını söyleyen teröristin kamplarda eğitim aldığı daha sonra belgelendi.

DHA askerlerde göstermediği hassasiyeti terörsitler için gösterdi. Tunceli'de karakol basıp bir polisimizi şehit eden PKK'lıların vurulma anını, teröristlerin morali bozulmasın diye olacak ki abonelerine servis etmedi. Aynı DHA, teröristlerin Siirt'te şehit ettiği askerlerimizin parçalanmış bedenlerine ait fotoğrafları bütün dünyaya sansürsüz dağıttı. Dolmabahçe'de polislere saldırdıktan sonra yakalanan DHKP-C'li teröristlerin fotoğraflarını ise sansürleyip yayınladı.

30 Ağustos günü Diyarbakır'da teröristlerin kurduğu bomba 13 yaşındaki Fırat Simpil'in hayatını kaybetmesine neden oldu. PKK'nın bombasıyla feci şekilde can veren minik Fırat'ın ölümünü "bomba erken patladı" şeklinde yayınladılar. Bombanın 'erken patlamasına' üzülen Doğan Medya, PKK'nın bombasıyla ölen minik Fırat'ın katilini devletmiş gibi gösterdi.

Demirtaş'ın sayısız silahlanma çağrılarını her seferinde açıkça duyuran Doğan Medya, Yalçın Akdoğan'ın "Hdp'nin çözüm sürecini yürütemediği" açıklamasını, haber metninde bile olmayan bir şekilde manipüle etti ve "Bölgede halk Hdp'ye verdiği için çözüm süreci bitti" başlığını atarak servis etti.

Cüneyt Özdemir'in Cnn Türk ekranlarında 'masum cici kız' olarak gösterdiği kişinin PKK'lı olduğu ortaya çıkmıştı. Canlı yayında terörist kızı 'masum kırmızı fülarlı kız' şeklinde lanse ederek onu öven ve teröriste verilen suçtan dolayı Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerini suçlayan Cüneyt Özdemir canlı yayına bağladığı 'masum' PKK'lı terörist kızı "gülümsemeni hiç kaybetme" diye uğurlamıştı.

Hürriyet'in devrik Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Türkiye Cumhuriyeti'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı'na alçakça saldırdı. Yazdığı köşesinden Cumhurbaşkanı'nı katil ilan eden bu kişi, daha sonra tepkiler çığ gibi büyüyünce "ben onu kastetmedim yanlış anladınız" diye kıvırdı. Hemen ardından da yurtdışına kaçtı.

PKK Dağlıca'da askerlerimizi şehit ederken, Doğan Medya bu saldırıda kullanılan Alman silahlarının ortaya çıkmasını engellemek için harekete geçti, elinden ne geliyorsa yaptı. Dağlıca saldırısının olduğu gece, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hiç söylemediği sözleri haber yaparak büyük bir algı operasyonu yapan Doğan Medya, gözleri PKK'nın üzerinden çekmeye çalıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kanalda 400 vekille alakalı, özellikle sistemin tıkandığı ve bu sistemin tıkanıklığın gitmesine dair yaptığı açıklamalarını devam ettirirken anayasal anlamda, sistem anlamında yeni bir düzenleme olması gerektiğini belirtirken sözleri tamamen çarpıtıldı ve Doğan Medya tarafından açık açık "400 vekil olsaydı Dağlıca olayı olmazdı" olarak başka bir noktaya çekildi ve manipule edildi.

Doğan Medya, bir iç savaş çıkarmak isteyen Demirtaş'ın provakasyon içeren ifadelerini duyurmak için yoğun yayınlar yaptı, halkı kışkırtma çabalarına girdi. Yine aynı günlerde Demirtaş'ın "Size saldırmaya gelenleri anasından doğduğuna pişman hale getirme hakkınız" var şeklindeki ifadesini görmezden gelen Doğan Medya, bunu önemsiz ve sıradan bir hadiseymiş gibi geçiştirdi.

Hürriyet, kalleş PKK'ya arka çıktı. Teröristler Diyarbakır'da bir lokantada çorba içen polislere ateş açtı. Lokantadaki iki kişi hayatını kaybetti, üç polis de yaralandı. Hürriyet bu alçakça saldırıyı "Çorbaya Kurşun" diye duyurup, PKK'nın bir vahşetini daha gizlemeye çalıştı.

Doğan Medya, terörsite 'terörist' diyemezken; artık rahatlıkla şehitlerimize 'ölü' diyebilme özgürlüğünü de kendinde görmeye başladı. Cnn Türk ekranlarında kullandıkları 'Ölen Askerler ve Polisler' kj'si de bunun bir örneği. Yine, Hürriyet'te bir şehidimizin eşi ile yapılan röportajda yazar Ayşe Arman polisimize şehit diyememiş, sanki polisimiz kendiliğinden hayatını kaybetmiş gibi bir yaklaşımda bulunmuştu.

Doğan Medya'nın yaptıkları asla bunlarla sınırlı değil. Daha bir ton benzer olay mevcut, fakat bu kadarı bile yetiyor yüzlerini göstermeye. Her gün, hatta her saat, şuur altları kendilerini ele vermeye devam ediyor. Alıştık.

Velhasıl, ellerindeki bütün medya gücünü gece gündüz algı operasyonları için kullanıp teröre destek verenler, güvenlik güçlerimize ve masum insanlarımıza kurşun sıkan bölücüleri koruyup kollamak için yayınlar yapıp terör örgütü propagandası yapanlar şunu iyi bilin ki; bu ülkeyi size böldürtmeyeceğiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Eyl 10:18

Muhteşem bir yazı olmuş tebrikler

17 Eyl 22:43

Ali Turan

Puan: 1072

Elinize sağlık, sabıka kaydı gibi sıralamışsınız.

Cemil Koç yazdı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Eyl 15 02:00

Cemil Koç

Puan: 267

Cizre'de Neler Oluyor?

Cizre'de birkaç gündür Cizre halkının örgüt tarafından istismar edilme ya da öldürülme ihtimaline karşı halkı korumak adına sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Şehre giriş yasağı ise bölgeye gelmek isteyen Pkk yandaşlarına engel olmak için konuldu. Bildiğiniz gibi içlerinde belediye başkanları, vekil ve bakanların da bulunduğu Hdp grubu geçtiğimiz gün bölgeye girmek istemiş ancak şehre alınmamıştı. Bunun üzerine grup Cizre'ye yürüyerek gitmek istemiş, ancak yine engelle karşılaşmış ve geri gönderilmişti. Cizre'ye girmek isteyen siyasilerin amacı canlı kalkan olarak operasyonlara engel olmak olduğu için kim olurlarsa olsunlar alınmalarına sıcak bakılmıyor.

Peki olayın merkezi Cizre Pkk için neden bu kadar önemli? Öncelikle Cizre, Pkk'nın mühimmat depoladığı yerlerin başında geliyor. Ayrıca Pkk'nın şehir yapılanması Kck'nın üst mahkemesi ve koordinasyon karargahı Cizre'de bulunuyor. Yine Pkk'nın sözde askeri yapılanması Hpg bölge konutanlığının da Cizre'de bulunması Cizre'yi Pkk için önemli bir hale getiriyor.

Devlet bu bölgede Kck yapılanmasını temizleyerek bundan sonra şehirlerde yapılacak operasyonların önüne geçmek ve Pkk'nın yurt içerisinde yapacağı eylemler için mühimmat elde etmesini engellemeye çalışıyor.

Cizre'de örgüte destek olmayanlar, özellikle bölgenin önde gelen kişileri, örgütün ilk hedefleri arasında bulunuyor. Şu ana kadar bu şekilde olan altı sivil vatandaş bölgede katledildi. Teröristler çatışmaya girecekleri sırada kadın ve çocukları özellikle yanlarına alıyorlar, çatışma ortamında kalıp hayatını kaybeden siviller olduğunda algı yönlendirmesi ile 'devlet sivilleri katlediyor' imajı vermek istiyorlar. Çatışma ortamına kadın ve çocukları özellikle getiren örgüt, yaralananları almaya gelen ambulansları da engelleyerek yaralıların tedavisine engel oluyor.

Birkaç gündür devam eden sokağa çıkma yasağından mağduriyet üretip örgüte prim sağlamak amacıyla ortaya atılan birtakım sorunlar da yer alıyor. Bunların başında özellikle un ve ekmek sorunu var. Operasyonlar başladığında örgüt Cizre'ye gelmekte olan 6 tırı durdurup 3'ünü yaktı, diğer 3'üne ise el koydu. Şehirdeki un ve ekmek depolarına da el koyarak sadece kendisine yakın olan fırınlara belli aralıklarla veriyorlar, böylelikle 'ekmek kıtlığı var' görüntüsü oluşturuyorlar. Diğer yandan, terör örgütünün kendi güvenliğini sağlamak için kazdığı hendekler su, elektrik ve internet hatlarını kopardığı için Cizre'nin yüksek bir kesimine altyapı hizmetleri sağlanamıyor. Ayrıca altyapı hizmetlerinin sağlanması yine Hdp'li Cizre belediyesinin sorumluluğunda.

Not: Şırnak Valiliği Cizre'de 4 Eylül'den beri uygulanan sokağa çıkma yasağının 12 Eylül günü saat 07:00'de kaldırılacağını duyurdu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Eyl 15 18:00

Cemil Koç

Puan: 267

Neyin Hürriyet'i?

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kanalda 400 vekille alakalı, özellikle sistemin tıkandığı ve bu sistemin tıkanıklığın gitmesine dair yaptığı açıklamalarını devam ettirirken anayasal anlamda, sistem anlamında yeni bir düzenleme olması gerektiğini belirtirken sözleri tamamen çarpıtıldı ve bir kısım medya tarafından açık açık "400 vekil olsaydı Dağlıca olayı olmazdı" olarak başka bir noktaya çekildi ve manipule edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 400 vekille alakalı bambaşka bir şey söylerken, bunu alçakça “400 vekil olsaydı Dağlıca olmazdı”ya çevrilmesinden bir grup insan rahatsız oldu ve artık sabırları taşan bu insanlar Hürriyet binasının önüne protesto etmek için toplandılar.

Her şeyden önce insanlar neden böylesine bir patlama noktasına geldi öncelikle bunu tartışmak gerekiyor. 7 Haziran'dan itibaren sürekli olarak bu medya devamlı yalan atarak, yalan haberlerle şiddeti aklayan tavırlarıyla insanların sabırlarını ciddi anlamda zorlamaya başladı. İlk olarak 7 Haziran'da direkt olarak kendilerine bağlı haber ajansında "Diktatörden hesap sorun oyunuzu Hdp'ye verin" şeklinde açık bir yönlendirme yaptılar ve ondan sonra sildiler hemen bunu. Aynı şekilde en son Dağlıca olayı hakkında yaptıkları alçakça haberde de hemen tweet attıktan sonra silme girişiminde bulundular. Diğer yandan bu dönemde sürekli olarak Hdp'yi ve terör örgütünü destekleyen, bölücüleri meşru bir şekilde savundukları bir süreci yaşadık. Bunun üzerine insanlar 'artık yeter' diyerek Hürriyet'i protesto ettiler.

Gezi’de sabah akşam şiddeti destekleyen, İstanbul’un göbeğinin yanıp tutuşmasına göz yuman, üstüne bunu teşvik eden, buna doğal bir protesto ve eylem gözüyle bakan adamlar, 16 şehidin olduğu bir yerde, küçük çaplı bir protestoyu, bir cam kapıyı bütün mevzunun gündemine yerleştirdiler. Bu inanılmaz, insanların aklıyla dalga geçme halidir.

Şehit savcımız Mehmet Selim Kiraz Dkhp-c’liler tarafından öldürülüyor, onunla alakalı sizin gazete yazarınız o teröristlere “Biz de sizi seviyoruz” diyor. Çıkıyorsunuz, baştan sona kadar şiddeti makul gören Dhkp-c’lileri terörist değil, 'eylemci' olarak veriyorsunuz. Sizin kanalınızda bu şiddet eylemlerinin tamamına meşruiyet sağlayacak şeyler konuşuluyor. 7 Haziran bitiyor, her türlü terör eylemi yapılıyor, onlara bir kılıf bulabilmek için canınız çıkıyor. Pkk bile diyemedikleri gibi, insanlar kendiliğinden hayatlarını kaybetmiş gibi bir haber dili kullanıyorlar. Şehit edilen askerlerimizi, polislerimizi görmezden geliyorsunuz. Mayın üzerinden paramparça olan 13 yaşındaki Fırat Simpil’in katilleriyle ilgili tek kelime etmiyorsunuz. Üzerine bir de “mayın erken patladı” diyerek insanların aklıyla dalga geçiyorsunuz. Canlı yayında ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı konuşurken onun hakkında yalan haber yapıyorsun. Sonra siliyorsun bunu, sildiğin zaman da bunun yok olacağını düşünüyorsun. Sonra da çıkıp “Olur böyle şeyler, kimse bana dokunamaz” diyorsun. Sürekli olarak şiddeti meşru gören onlar, şiddet yapan başkaları gibi gözüküyor. Her türlü rezillik onlarda, her türlü şiddeti besleyen tavır onlarda. İnsanlar da çıkar, “Yeter artık” der. “Bu kadar aklımızla oynamayın” der.

Ufacık bir şekilde kendilerine dokunulduğu zaman ortalığı ayağa kaldırıyorlar; her türlü alçaklığı, ahlaksızlığı ve dahasını yapıp 'basın özgürlüğü'ne sığınıyorlar. Böyle bir özgürlük dünyanın hiç ülkesinde ve hiçbir medya kurumunda yok. Gürsel Tekin “seçimden sonra ilk işimiz bizim gibi düşünmeyen gazetelerin tamamına el koymaktır” dediğinde, hiçbir şey söylememişlerdi. İşlerine geleni görüp, işlerine gelmeyeni görmeyen bir yapı var ortada. Hürriyet’e dokunuyorsun, Paralel yapı yerinden zıplıyor. Paralel yapıya dokunuyorsun, Chp zıplıyor. Hepsine birden dokunuyorsun, Pkk zıplıyor.

Biri de ekrana çıkıp canlı yayında Hürriyet'i protesto edenler hakkında "Sen kimsin?” filan diyor. 16 tane şehit var. Çık, Demirtaş’a “Sen kimsin?” de. Çık, Pkk’ya “Sen kimsin?” de. Madem bu kadar vicdanın sesisin, çık kendi medyandaki insanlara dönerek “Siz kimsiniz?” de. Şiddeti bu kadar meşru görüp, ülkeyi bu kadar kana bularken, hiç mi canınız acımıyor. Bir tane cam çatlayınca niye sahibinin sesi olarak gelip seni protesto edenlere saldırıyorsun, sen kimsin?

Doğan Grubu, Hürriyet gazetesi ilk defa böyle bir tepkiyle muhatap oldu. Bu zamana kadar karakter suikasti yaptılar, teröristlerin reklamını yaptılar, Türkiye Cumhuriyeti'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı'nı idamla tehdit ettiler, şehitlerimiz üzerinden provokasyon yaptılar, fakat hiçbir toplumsal tepki görmeyip, basın özgürlüğünün arkasına sığınmanın verdiği rahatlıkla hareket ettiler. Artık böyle değil. Olmamalı. Askerimize, polisimize, masum insanlarımıza kurşun sıkan bölücüleri koruyup kollamak için yayınlar yapanlar şunu iyi bilin ki; Bu ülkeyi size böldürtmeyeceğiz!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 2 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Ağu 15 06:00

Cemil Koç

Puan: 267

Ortadoğu Uzmanıymışım Gibi Çek

Ülkelerin coğrafi konumları, onların sosyal, politik ve ekonomik durumu üzerinde etkili olmaktadır. Türkiye bulunduğu coğrafi konum itibariyle, eski dünya karalarının birbirine en çok yaklaştıkları stratejik bir bölgede yer alır. Bu konumu ona, Asya ile Avrupa arasında hem ekonomik hem de kültürel bir köprü özelliği kazandırmıştır.

Osmanlı devletinin parçalanmasından sonra yüzyıllar boyu huzur içerisinde yaşanılan topraklar birdenbire kargaşanın, terörün ve savaşların yaşandığı bir coğrafyaya dönmüştür. Balkanlardan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir bölge dünyadaki etkin güçlerin adeta bir oyun bahçesine dönmüştür.

Batı dünyası yüzyıllar boyu boyun bükmek zorunda kaldığı ve bir türlü galip gelemediği doğu toplumlarından adeta intikam alır tarzda bir muamele içerisine girmişlerdir. Ne acıdır ki içlerindeki kin ve nefret tohumları vicdanlarını ve insaniyetlerini unutmalarına neden olmuştur. Batının içinde tortulaşan kinini, hor görmesini ve Haçlı zihniyetiyle oluşturduğu hâlâ bitmeyen “Doğu Sorunu”nu da eklersek Türkiye’nin içeride, batıda, güneyde ve doğuda potansiyel tehlikelerle karşı karşıya olduğu gerçeği apaçık görülecektir.

Özellikle "küreselleşme" sürecinde Amerika Birleşik Devletlerine getirdiği "dünya jandarmalığı" konumu ve ABD'nin bu bölgelere olan uzaklığı, Türkiye'nin dünya üzerindeki stratejik önemini ayrıca etkilemektedir. Bu konumu, O'nu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından "vazgeçilmez" yapmaktadır. İçerisinde bulunduğu bu zor coğrafya uzun vadeli politikalar üretmesini zorlaştırmaktadır. Çünkü bu politikalar çok yönlü, çok seçenekli ve bağımsız politikalar olmayı gerektirir.

Batılı ülkeler dış ilişkilerinde dostluk ya da düşmanlıktan çok menfaatleri açısından olaylara yaklaşmaktadırlar. Şu gerçeği açıkça ifade etmek gerekir ki batı dünyası ulusal menfaatleri açısından ne güçlü ne de zayıf bir Türkiye istemektedir. Büyük İslam düşünürü İbni Haldun “Mukaddime” adlı ünlü eserinde ”Toplum” ve “Uygarlık” oluşturabilmek için gereken üç temel koşulu şöyle belirtmiştir:

1- Yaşamı sürdürmek için gerekli maddelerin üretimi,

2- Toplumsal dayanışma

3- Dış tehditlere karşı savunma

Türkiye içerisinde yer aldığı bu zor coğrafyada kendi varlığını ve devamlılığını sürdürebilmek için bu üç temel koşulu optimum şekilde oluşturmalı ve uluslar arası arenada kendisine düşen rolünü milli benliğini kaybetmeden en doğru bir şekilde oynamalıdır.

Not: Bu yazı, daha önce yazdığım "Davos'ta Küllerinden Doğan Ruh" başlıklı makalenin giriş kısmıdır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ağu 15 16:00

Cemil Koç

Puan: 267

Muhtar Bile

Muhtar, köy veya mahalle tüzel kişiliğinde, yönetiminin başında bulunan kişidir. Kökeni Arapçadır ve "seçilmiş kişi" anlamına gelir.

Muhtar, köy veya mahalle halkı tarafından seçilir. Muhtar seçiminde siyasi partiler aday gösteremezler. Türkiye'de muhtarların görev süresi 5 yıldır. Muhtar köy tüzel kişiliğini temsil eder ve köyün yol, köprü, çeşme vb ortak mallarını inşa ettirir, inşa olunanların bakım ve onarımını yaptırır. Muhtar köyde yapılması gereken işleri imece usulu ile gerçekleştirir. Aynı zamanda muhtar, genel yönetimin temsilcisi sıfatıyla da yasaları ve hükümet emirlerini halka duyurur, köy içinde dirlik ve düzeni sağlar. Genel yönetimle ilgili işlerin köyde uygulanmasına yardımcı olur.

Türkiye genelinde 18 bin köy, 32 bin mahalle olmak üzere yaklaşık 50 bin muhtarlığımız ve muhtarımız bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, halk tarafından seçildiği günden bu yana belirli aralıklarla bu muhtarlarımızı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde misafir ediyor, onları ihmal etmiyor. Son olarak 19 Ağustos günü, yani dün, 9. Muhtarlar Buluşması'nda muhtarlarımızı ağırladı. Hedefi tüm muhtarları Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde ağırlamak olan Erdoğan'ın muhtarlarla yaptığı her buluşmada belirli bir kesim de anında Erdoğan'a hücum ediyor, muhtarları dalga konusu yapıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi mücadelesi içinde muhtarlık kavramının ayrı bir önemi ve müstesna bir anlamı olmuştur. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Başkanı olduğu dönemde Siirt'te bir şiir okumuş, okumuş olduğu bu şiir nedeniyle hakkında dava açılmıştı ve 23 Eylül 1998'de hakkında 10 ay hapis cezası verilmişti. Bu mahkumiyet kararının hemen ertesi günü birçok gazete - özellikle dönemin 'pijamasever' gazetesi- şu başlığı atmıştı: "Artık Muhtar Bile Olamaz". 1998'de atılan bu başlık, hem şahsen Erdoğan'ın hem de milletin hafızasından hiç çıkmadı. Aslında o başlığı atarak sadece Erdoğan'ı tahkir etmekle kalmıyorlardı. Türkiye genelindeki tüm muhtarları da, sanki muhtarlık kötü bir şeymiş gibi, tahkir ediyorlardı.

Aslında zihinlerinin gerisinde seçilmişlere karşı gerçekten büyük bir kibir vardı. Bunlar kibirli ve gururluydu. Milletin seçimlerine asla samimi olarak bakmıyorlardı. Milletin seçtiklerine hiçbir zaman değer vermediler, hiçbir zaman değer vermek istemediler. Yakın siyasi tarihimize baktığımızda milletin seçtiği muhtar da olsa, belediye başkanı da olsa, başbakan ya da cumhurbaşkanı da olsa her zaman tahkir etmek ve kibirleriyle onları ezmek istediler. Hamdolsun millet iradesine sahip çıktı, sandığına sahip çıktı ve kendi tercihlerinin, bu ülkenin o kibirli elitlerin tercihlerinden daha önemli olduğunu her fırsatta gösterdi.

"Muhtar Bile Olamaz" diyerek, hem Erdoğan'ın şahsıyla hem de tüm muhtarlarla güya alay ediyorlardı ama bu millet Erdoğan'ı milletvekili seçti, Başbakan yaptı, ardından da Türkiye Cumhuriyeti'nin halkoyuyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanlığı makamına yükseltti.

Millet tarafından seçilmiş olmak şüphesiz kolay değildir. Önemli bir kazanımdır. İster muhtar olsun, ister belediye başkanı, isterse milletvekili, başbakan, cumhurbaşkanı olsun milletin tercihine ve teveccühüne mashar olmak büyük bir şereftir. Dolayısıyla halkın tercihiyle iş başına gelmiş muhtarlarımız son derece önemli bir makamda bulunuyorlar.

Erdoğan siyasi hayatı boyunca her zaman demokrasinin yerelde başladığını ifade etmiştir ve bunun gereğini de yerine getirme mücadelesini çokça verdi. Demokrasi önce ailede, köyde, mahallede başlar. Evde, köyde, mahallede demokrasi kültürü ne kadar güçlenirse ülkenin tamamında da bu kültür gelişir ve güçlenir. Esasen muhtarlarımız, demokrasinin çekirdeği denilebilecek bir öze sahiplik yapıyorlar. Muhtarlıklar sadece en küçük idari birim olma vasfını taşımakla kalmıyorlar. Aslında demokrasinin temelini teşkil ediyorlar. Erdoğan da siyasi hayatı boyunca bu anlayışı hep muhafaza etti. Erdoğan tepeden inmeci, baskıcı ve dayatmacı bir idare anlayışının daima karşısında durarak çekirdekten kabuğa, mikrodan makroya, fertten cemiyete dağılan bir idare anlayışını en güçlü şekilde savunduğunu belirtti. Erdoğan evlerden sokaklara, sokaklardan caddelere, caddelerden mahallere, semtlere derken oradan da tüm ülkeye dağılan bir siyasi mücadele verdi. En tepeden yola çıkıp köylere, mahallelere giden bir yol değil; köy ve mahalleden yola çıkıp en tepeye giden bir yol izledi. Onun için muhtarlar Erdoğan'ın siyasi hayatı boyunca en fazla önem verdiği, yol arkadaşlığı yaptığı kesim oldu.

"Ne olacak ya alt tarafı köy muhtarı..." dememek lazım. Muhtar da olsa, milletin tercihlerine saygı göstermeyi öğrenmeliyiz. 20 kişi de seçse, 20 bin kişi de seçse, 20 miyon da seçse; 'seçilmiş'tir, saygı duymalıyız. Bakmayın siz kendi akıllarınca muhtarları küçümseyip görmezden gelenlere. Bu küçümseyenlerin belki de hiçbiri oturdukları mahallelerinde muhtarlığa aday olsa kazanamazlar. Daha kendi mahallesini bilmeyen, nerede oturduğundan habersiz, bu yüzden kendine oy dahi veremeyenler kendi mahallesinden muhtar adayı olmayı başarabilirler mi, o da meçhul.

Her şey bir yana, tek tesellileri var; Recep Tayyip Erdoğan muhtar bile olamadı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Ağu 15 04:00

Cemil Koç

Puan: 267

ya Banane

7 Haziran'ın üzerinden tam 70 gün geçti. O günden bu yana türlü türlü senaryolar yazıldı çizildi. Sağ olsunlar, profesörlüğü lens olan sözde akademisyenler filan da 'koalisyon'un google'da aratıldığı ülkede "halk koalisyon istedi" gibi müthiş tespitlerle bu senaryolara katkıda bulundular. İyi malzeme çıktı tabi medyaya. Çünkü AK Parti artık tek başına iktidar değildi ve mecliste artık 4 parti yer alıyordu. AK Parti 258, Chp 132 (İhsan Özkes'in istifa etmesiyle 131), Mhp ve Hdp de 80'er milletvekili çıkardı. Sonuç olarak tek başlı iktidar devri sona erdi ve doksanlı yılların modası koalisyon devrine geçiş yaptık. Ortaya çıkan bu tabloyla birlikte unutulan bir geleneğimizi de hatırlamış olduk; "ne olacak bu memleketin hali?"

Birinci partinin lideri Ahmet Davutoğlu seçim gecesi yaptığı balkon konuşmasında "en büyük teşekkür milletimize" diyerek, sonuç ne olursa olsun milli iradeye sahip çıktı. Partisi %26'nın üzerinde bir oy alamazsa istifa edeceğini meydanlarda haykıran Kılıçdaroğlu ise aldığı %25 oydan sonra meşalelerle kutlama yapılan parti binasında bir zafer konuşması yaptı. Üçüncü partinin lideri Devlet Bahçeli, her ne kadar partisinin oyunu arttırmış olsa da Hdp'nin meclise girmesinden rahatsızlık duyarak "en erken seçim ne zaman yapılıyorsa o zaman yapılsın" diyerek hodrimeydan dedi. 'Bizler meclise' seçim kampanyasıyla meclise girmeyi başaran Hdp liderleri ise meclise girmiş olmalarının rahatlığıyla o gece demokrasi naraları attı.

Abdulhamit hoca seçim gecesi ibretlik tespitler yaptı. AK Parti'nin düşüşüyle birlikte Aziz Nesin haklıymış tweetleri atılmaz oldu, yüce milletimizin zeka seviyesi de barajın aşılmasıyla bir günde bin level atladı. Hdp barajı geçince birden artık seçime hile karışmamış olması da müthiş bir teknoloji tabi.

Seçimden bir ay sonra Meclis Başkanı'nın da seçilmesiyle birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu'na hükümeti kurma görevini verdi. Parti tabanları dikkate alındığında kurulabilecek tek koalisyon olarak AK Parti ve Mhp koalisyonu öne çıkıyordu. İlk olarak Chp, sonra sırasıyla Mhp ve Hdp partileriyle görüştü Davutoğlu. Hdp ile hiçbir koalisyon düşünülmediği için elenen ilk parti Hdp oldu. Bahçeli'nin seçim gecesindeki tutumundan taviz vermeyerek AK Parti ile koalisyon istememesi de Mhp'yi koalisyon görüşmelerinde masanın dışına itti. Bunun üzerine AK Parti görüşmelere Chp ile devam etti. 'İştikşâfi' olarak nitelendirilen 35 saatlik görüşmenin sonucunda beklendiği gibi bir koalisyon kurulamadı. Olsun, en azından bizim nesil 'iştikşâfi' diye yeni bir kelime öğrenmiş oldu...

Gelelim asıl meseleye. Bahçeli freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı savrularak gidiyor. Ne öyleye ne böyleye geliyor. Gövdemizi taşın altına koyarız diye açıklamalar yapıp, gördüğü her taşın altından kaçan Bahçeli muhtemelen Mhp'nin 140. yılında nasıl iktidara geleceğinin aritmetik hesaplarını yapıyor. Kendisi bir ekonomisttir, dört işlemi çok iyi biliyor. Sıfırları siliyor, topluyor, çıkartıyor, çarpıyor işlem doğru ama sonuç yanlış çıkıyor. 40. yılında Mhp iktidar olacak demişti ama olmadı. Hayırlısı.

Başbakan'ın Ahmet Davutoğlu olmasını istemiyor Bahçeli. Demirtaş Ve Figen Yüksekdağ'ı zaten hiç tanımıyor. Kılıçdaroğlu'nu da istemiyor. Kılıçdaroğlu, "Başbakan sen ol Bahçeli" diyor, Bahçeli onu da kabul etmiyor.

Son olarak Bahçeli'yle bir kez daha görüştü Davutoğlu. Sonuç: Bahçeli yine istemedi. Davutoğlu, Bahçeli'nin görüşmede kabul etmediği dört öneriyi de tek tek sıraladı. Bahçeli, koalisyon istemiyor. Bahçeli, azınlık hükümeti istemiyor. Bahçeli, seçim hükümeti istemiyor. Bahçeli, erken seçim de istemiyor. Peki Bahçeli bu duruma ne diyor; "Tıkanıklığın aktörlerini herkes görecek". İnsan gerçekten hayret ediyor...

Velhasıl, Bahçeli'nin bu hali "Ya banane banane banane" diye türkü çığırıp internette tıklanma rekorları kıran çocuğu hatırlatıyor.

Koalisyon? Ya banane...

Azınlık hükümeti? Ya banane...

Seçim hükümeti? Ya banane...

Erken seçim? Ya banane...

Bahçeli bu hızla seçime de girmeyebilir.

Ya banane.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Ağu 15:48

Vallahi de doğru tespitler, elinize sağlık...

Cemil Koç yazdı, 1 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Ağu 15 16:00

Cemil Koç

Puan: 267

Bizim Kahve

Kahvenin ilk bulunduğu yer Habeşistan'dır. Arapça karşılığı ise "qahwah". Araplar bugün bilinen kahveyi henüz tanımıyorken kelime keyif veren içki, şarap anlamında kullanmaktaydı. Bu anlamından olacak ki Osmanlı'ya kahve ilk geldiğinde caiz olup olmadığı tartışmaları yaşanmış, Şeyhülislam'ın içilebilir onayıyla birlikte sorun nihayete ermiş ve içilmesi meşru bir hal kazanmıştır. Kahve bugünkü anlamını 14. yüzyılda kazanmaya başlamakla birlikte, bu Türkçe'de 'kahve'ye dönüşmüş, buradan da Avrupa'da café, caffe, koffie, coffee, koffie, kaffee şekline gelmiştir.

Son zamanlarda kahve yerine 'Cafe'yi tercih eden gençlerle birlikte Avrupai hayat tarzının hegemonik göstergelerinden biri olarak -özellikle gençler arasında- hızla artan bir Cafe merakı oldu. Simgesi denizkızı olan bi mağazayla birlikte tadı aynı olan(!) ama adı farklı olan içecekler türedi. Reklam olmasın diye demiyorum, Starbucks'tan bahsettiğimi biliyorsunuz. İlk Starbucks mağazası Amerika'da açılmış. Şimdi 30 ülkede altı bine yakın şubesi var. Öyle ki bu Amerikan icadı mekan bizim Doğu'nun en ücra köşesine kadar artık rahatlıkla ulaşabiliyor.

Biz Anadolu'da türk kahvesini, sütlü kahveyi, en fazla, yine reklam olacak ama bizim oralarda direk öyle deniyor, Nescafe'yi bilirdik. Evlere ilk önce bir kavanoz kutu içinde girdi bu Nescafe, daha sonra 3'ü 5'i bir aradalar olarak yine farklı şekillerle evlerimize girmeyi başardı hazır kahveler. Bizde ilk Nescafe ile duyulan bu hegemonik yaygınlığın zamanla çeşitleri arttı. Americano, Cappuccino, Espresso, Macchiato, French Press, Caramel Macchiato, White Chocolate Mocha, vs. onlarca tür Cafe'lerde piyasaya sürüldü. Sütlü mütlü filan. (İnternet sağolsun içeceklerin isimlerini oradan yazabildim). İşin teselli tarafı bizim Türk Kahvesi bu Cafe'lerdeki yerini koruyor. O kadar çeşitin arasında neredeyse unutulacaktı. Her ne kadar süslü püslü bir şekilde servis edilmeye başlasa da, en azından hala fincana dolduruluyor. Buna da şükretmeliyiz.

Kahveden bahsederken kısaca çaya da değinmemek olmaz. Ne demişler, çayın tadı kahvenin hatrı. Kahvenin kırk yıl hatrı vardır, ama çayın da eşsiz bir tadı vardır. Çaya ne kadar övgüler dizsek, yazılar yazsak az. O yüzden kahve temalı bir yazıda çayı çokça anlatarak bizim kahveye de ayıp etmeyelim. Her neyse, bizim jenerasyonla birlikte hemen hemen çayın pabucu dama atıldı. O ancak cami çıkışında hacı amcaların oturup sohbet ettiği mahalle kahvelerinde satılır olmuştu. Bizim gençler daha çok enteresan isimli, farklı tatlara sahip, daha pahalı ve kendine özgün birtakım değişik kahvelere yöneldi. Onlara kahve demek ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü kremalı, değişik soslara sahip olan şeyler olsa olsa ancak 'kahvemsi' bir şey olabilir.

Çayın pabucunun dama atılması yetmezmiş gibi bir de okulda, hastanede, orada, burada derken hemen hemen her yerde elde kahve kupası ile ayakta muhabbet etmek moda oldu. Amerikan filmleri bu alışkanlığı körükledi tabi. Her yerde bir kahve makinası görür olduk. E tabi overlok makinası ayağa gelir de kahve makinası gelmez mi? Hatta belki bir gün gelecek ve çocuklar akıllarından geçirecek; 'benim de bir kahve makinam olsa, anne bana niye kahve makinası almıyorsun, anne benim niye kahve makinam yok' diyecektir. Neyse uzatmayalım; yeter ki bizim kahvenin cezvesi itilip kakılmasın, kahve makinası bir köşede dursa da olur.

Diğer yandan Cafe'ler özellikle gençler üzerinde yeni ilişki biçimleri geliştirdi. Günümüzde bu yerler, insanların kendilerini sergiledikleri ortamlar arasında başı çeken mekanlar haline geldikleri için bu durum normal karşılanabilir. Kanka, panpa gibi hitaplar, değişik davranış şekilleri, cüzdan-sigara-araba anahtarı-telefon dörtlüsünü ele zor sığdıran ama yine de büyük bir azimle onları elinde taşıyan tipler filan türedi. Herkes değişik tarz arayışlarına girişti kısaca. Bu arayışlar daha vahim bir hal almaz inşallah.

Velhasıl adını sanını bilmediğimiz, bilsek de okuyamadığımız kahvemsi şeyler bizim kahvenin yerini asla tutamayacak olsa da petrolden sonra en büyük piyasa alanı olan kahve sektörü adını sanını bilemeyeceğimiz, bilsek de okuyamayacağımız daha çok kahvemsi şeyler piyasaya sürecek. Cafe'ler ısrarla bizim kahveyi yok etmeye çalışacak. Bizim gençlerimiz de o Cafe'lerde cirit atmaya devam edecek. Mustafa Kutlu'nun da dediği gibi siz ne derseniz deyin tüketim ekonomisi bildiğini okuyor. Siz de gelen otobüse biniyorsunuz, çünkü başka otobüs yok. Sağlık olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.