Türkiye Aktivitesi
575 ziyaret
1 online
Minel Alya Bayrak
Bazen şiirlerine bile küsebilen küçük bir şair , bazense kalemine aşık büyük bir yazar.

Edebiyat Puanı

370 puan Mavi Kalem

Derecesi

11 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(27)
Pinledikleri(0)
Minel Alya Bayrak yazdı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Kas 16 06:00
Nikbinlik

Hayat hikayesi her dinlendiğinde boğazların düğümlendiği, memleketine bu kadar bağlıyken vatan haini ilan edilen, Türk şiirinin tartışmasız en büyük şairlerinden biri Nazım Hikmet. Onun, kişiliği ve aşkları da şiirleri kadar ölümsüz sanki…

Hapis yılları boyunca yılda sadece birkaç kez görüştüğü Piraye’yle olan ilişkisi de anlatılacak türden.

Nazım Hikmet yaşamı boyunca birçok kez aşık oldu.

Nazım Hikmet’in en güzel aşk şiirlerini yazdığı, en uzun süre evli kaldığı kadın, kız kardeşinin arkadaşı olan Piraye idi.

Nazım ile genç kadın eşinden henüz boşandığı sırada tanıştılar. Sanat eleştirmeni Vedat Örfi ile 16 yaşındayken evlenen Piraye’nin iki çocuğu vardı. Nazım, Piraye’yi öyle çok sevdi ki Piraye, nikbinliğiydi onun...

Yahut Nazım'ın şair arkadaşları hatta bugünkü okurları dahi Nazım Hikmet şiirlerinden önce Piraye'yi duymuş,Piraye'yi bilmişlerdir...

Üstelik evlilik yaşamlarının 13 yılı boyunca Nazım cezaevindeydi.

Ne süre ama...

Nâzım içerde durmadan çalışıyor, şiir kitapları tasarlıyor, yazıyor ve bunları Piraye'ye göndererek, hemen okumasını istiyor ve Piraye'nin görüşlerini merakla bekliyordu...

Peki sadece yazan sadece Nazım mıydı?

Piraye'nin Nazım'ın idamı ihtimaline karsı serzenişini şiire dökmüş ve hatta bunu yaptıgı için, herkesle bunu şiir olarak paylaştıgı için özür dilemişti...

Bunca nefis bir şiir için özür dilenir miydi?

:

Bizi esir ettiler,

bizi hapse attılar :

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

Piraye ile en son görüştüğümüzde duymuştum lakin sizlere bildirmek zaman aldı...

Ne diyordum...

Mektuplar..

Nazım’ın 1933’ten 1950’ye kadar on yedi yıl boyunca kendisine yazdığı mektupları, Piraye bir tahta bavulda sakladı. İşte o mektup ve şiirlerin birkaçını o sandıktan çıkarıp, tekrar yerine koymak üzere ödünç istiyorum Piraye Hanımdan...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Kas 16 02:00
Piraye İlk Defa Konuştu !
1d438b2ba49a08873185c9ba438017ea1478031059

1d438b2ba49a08873185c9ba438017ea1478031059

Piraye Hanım bu gece oldukça dertleniyor bizlere...

Karşılıklı yudumluyoruz çayımızı, Nazım'ın şiirleri eşliğinde...

Nâzım’ın kız kardeşinin arkadaşıyım...,

Kocasından ayrılmış; iki çocuk sahibi dul bir kadınım ben...

1935 yılında kimseye haber vermeden evlenip İstanbul’a yerleşmiştik zamanında Nazım ile...

 Ama bir türlü gün yüzü göremedik...

Nâzım'ın mahpusluk günleri başladığından beri mısralara konuk oldu adım...

 O kadar çok şiir, o kadar çok mektup yazmıştır ki,

“Karıcığım, canım karıcığım” diye başlayan…

 Misal, “Karıcığım, bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum der bir mektubunda, hazır hafızam da iken sizin de ricaniz üzerine okumak isterim..

“Saat dört yoksun, saat beş yok/ Altı, yedi ertesi gün ve belki kim bilir... Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı. / Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı./ Gelirdin, yan yana otururduk, kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde...” Şiir bu duygu haliyle devam eder ve mektup şöyle sonlanır: “Kuzum karıcığım, bu şiirleri iyi oku… Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır. Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam, bunlar da öyle...”

Her güzel şey gibi, aşkımızda da bir gün aniden bitivermisti.

1946 yılında Bursa Hapishanesi’nde yatarken, dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri çalınır kulağıma...

Artık Nâzım ile Münevver’in aşkıdır gündemde olan…

Hafızam'dan hic silinmeyen bir mektubunda tüm açık yürekliliği ile durumu anlatır bana…

Bir mektubu ile yıkıldım Nazım'ın...

Bir mektubu ile de şiirler açardı yanaklarımda oysa...

Zaman sonra mektuplar tekrar başlamıştı

“Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ‘gel’ diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam, ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!”

Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazmıştı,şiirden yoksun mektuplardı...

evet...

şiirden yoksun, aşktan hallice...

Dayanamayıp gitmiştim Nazım'a...

Pirayende gitmedi diyorlar ya,

yanılıyorlar aslında...

aşk bu...

gitmeden peşinden uslanmaz ki sevda...

ne diyordum...

evet gittim...

tam o sırada...

Münevveri görmüştüm arkadan...

Devam edemedi hikayenin bundan sonrasına piraye...

Bir kez daha şiir olamadan gitmek kalmıştı ona...

Bana ise; Nazım'ın Piraye'ye yolladığı, oğlu Memet'in güçlüklerle derlediği mektuplardan oluşan bu kitap...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Eki 16 02:00
Şiirden Yoksun Aşktan Hallice

Piraye Hanım bu gece oldukça dertleniyor bizlere...

Karşılıklı yudumluyoruz çayımızı, Nazım'ın şiirleri eşliğinde...

Nâzım’ın kız kardeşinin arkadaşıyım...

Kocasından ayrılmış, iki çocuk sahibi dul bir kadınım ben...

1935 yılında kimseye haber vermeden evlenip İstanbul’a yerleşmiştik zamanında Nazım ile...

Ama bir türlü gün yüzü göremedik.. Nâzım'ın mahpusluk günleri başladığından beri mısralara konuk oldu adım...

O kadar çok şiir, o kadar çok mektup yazmıştır ki, “Karıcığım, canım karıcığım” diye başlayan… Misal, “Karıcığım, bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum der bir mektubunda, hazır hafızam da iken sizinde ricaniz üzerine okumak isterim...

: Saat dört yoksun, saat beş yok/ Altı, yedi ertesi gün ve belki kim bilir... Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı. / Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı./ Gelirdin, yan yana otururduk, kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde...” Şiir bu duygu haliyle devam eder ve mektup şöyle sonlanır: “Kuzum, karıcığım,aşkım, efendim bu şiirleri iyi oku…

Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır.

Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam, bunlar da öyle...”

Her güzel şey gibi, aşkımızda da bir gün aniden bitivermisti. 1946 yılında Bursa Hapishanesi’nde yatarken, dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri çalındı kulağıma...

Artık Nâzım ile Münevver’in aşkıydı gündemde olan…

Hafızam'dan hic silinmeyen bir mektubunda tüm açık yürekliliği ile durumu anlatır bana…

Bir mektubu ile yıkıldım Nazım'ın...

Bir mektubu ile de açılırdı çiçeklerim oysa...

Zaman sonra mektuplar tekrar başlamıştı

: “Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ‘gel’ diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam, ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!” Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazmıştı,şiirden yoksun mektuplardı...

Aşk'tan hallice sineye değen..

Dayanamayıp gitmiştim Nazim'a tam o sırada... o sırada Münevver'i görmüştüm arkadan...

Devam edemedi hikayenin bundan sonrasına Piraye...

Bir kez daha yar olamadan gitmek kalmıştı ona...

Piraye'yi böyle mektuplar ve niceleri ile bekletip, Nazım'ı Vera'ya yar eden Dünya'da oğlu Memet'in Nazım'dan Piraye'ye gelen derlediği mektuplardan oluşan bu kitap ise bana...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 8 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eyl 16 06:00
Eylül Evi 
3b7b7ef357b68412efa2e5e9a3b83f661473384081

Eylülden bir ev,
Bu evin her duvarı beklemenin renginde 
Bekliyor odalar,pencereler... 
Bekliyor kapıda ki pabuçlarım 
Fırtına götürüyor çatılarımı

Sıcak, yerini kiremit rengi sonbahara bırakıyor kalbimin odalarında, 
Boyası akıyor gözlerimin, akıyor tavan 
Nem oranı yükseliyor nefesimin 
Küf tutuyor ciğerlerim, duvarlarım 
Kitleniyor parmaklarım, dikiliyor pencereme 
İşte tam orada asılı çocukluğum

Soba yakmaya başlıyoruz içeride 
Bir çıra yetiyor ruhumu tutuşturmaya 
Dökülüyor tek tek tuğlaları bedenimin 
Rüzgarın savurduğu çatıdan, 
Bir damla göz yaşı sızıyor içeriye 
Papatya bahçem,ellerim soluyor

Açık kalıyor tüm kapılarım... 
Eylül;
Yine beklemek ile geçiyor...

3b7b7ef357b68412efa2e5e9a3b83f661473384081

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 4 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Eyl 16 06:00
Ben Charlie'yim Charlie Chaplin!

-Josephine!

-Hey josephin...

-Kapıyı aç kızım ben Charlie !

-Ben senin babanım Josephine !

-Ben Charlie’yim, Charlie Chaplin!

Josephine babası daha Charlie'yim demeden

kapıyı açmıştı...

Aslında genç kız çok ünlü ve başarılı bir babanın

kızı olmasına karşın, Chaplin gibi aile trajedilerine hiç

yabancı biri değildi...Onun babası da aslında bir alkolikti...

Tıpkı Charlie'nin babası gibi...Babaannesi bir uyuşturucu

bağımlısıydı...Parlak bir bilgin olan erkek kardeşi Eugene,

banyo yaparken intihar etmiş, diğer erkek kardeşi Shane de

intihara teşebbüs etmiş bir eroin bağımlısıydı...

Josephine bunların hepsini o dönemin parasızlığıdan kaynaklandığını düşünür

17 yaşında Hollywood’u gördüğünde “Ya bir yıldız olacağım ya da bir yıldızla evleneceğim” diyordu...

Dur bir dakika bunu sesli mi söylemişti!

Ah evet sesli söylemişti ki babası cevap verircesine konuşuyordu...

- Bu kadar komik bir adamın kızı bu kadar üzülmeyi hak etmiyor Josephine!

Evlilik hayalleri yerine kurman gereken daha farklı bir hayat olmalı kızım...

Josephin'in gözleri komik adamın kızı olmaya aldırmıyor usulca akıtıyordu göz yaşlarını...

Tuzlu ve öfkeden hallice...

- Sana daha önce hiç göstermediğim bir sandığı göstereceğim Josephine.

Bu sandıkta daha önce aldığım ve hikayeleri olan oyuncaklarım var...

-Sana anlatmamı ister misin?

Başını sallamakla yetinmişti Josephine ve yatağının köşesinde ki soğuk duvara yasladı önce sırtını ve ardından çocuk ruhunu...

Charlie ise,aslında hiç onun oyuncakları olmayan fakat Dünya'nın her bir yanından karşılaştığı,

bildiği, okuduğu ve desteklediği sanatçıların öykülerinden bulduğu küçük objeleri tek tek çıkarıp göstermeye başladı Josephine'e

Önce üzzerinde bulutların üstündeki melekleri betimleyen yuvarlak ve küçük müzik kutusu olan oyuncağın hikayesini ardından

çingenelerden altı penny oyuncak sandalyenin hikayesini bitirdi Charlie.

- Bu peki ? Bunu anlatmadın baba?

Josephine elinde eski bir düdük tutuyordu çevirerek incelemeye koyulmuştu ve babasının bu oyuncağın hikayesini

anlatmasını bekliyordu...

Charlie'nin yüzünü ince ama içten bir tebessüm kaplamış ve tabi ki aynı zamanda içi de aynı huzurun gölgesinde dans

ediyordu...

-Bir gün Nasrettin Hoca pazara giderken çocuklar etrafını almışlar.

Hepsi birer düdük ısmarlamış, ama para veren olmamış.

Hoca çocukların tümüne olumlu cevap vermiş:

- Peki, olur...

Çocuklardan yalnız biri, elinde para olduğu halde, Hoca'ya şunları söylemiş:

- Şu parayla bana bir düdük getirir misin ?

Hoca akşama doğru pazardan dönmüş. Yolunu bekleyen çocuklar hemen

Hoca'nın etrafını sararak düdüklerini istemişler.

Nasrettin Hoca, cebinden bir düdük çıkarıp kendisine para veren çocuğa uzatmış.

Ötekileri bağırmaya başlamışlar:

- Ya bizim düdükler nerede ?

Hoca'nın cevabı kısa ve anlamlı olmuş:

- Parayı veren düdüğü çalar.

Josephine çocukluğun verdiği masumiyet ile kahkahalara bırakmıştı sesini...

Ardından ise hıçkırıklara...

Çünkü hoca doğru söylüyordu...

Ülkesinde düdük sesi ile düdüğü öttürenler ile dönüyordu işler...

Değişik düşüncelere kapılmıştı Josephine. Bu hoca kimdir nerelidir diye soramamıştı bir fıkranın verdiği bu mesaja

takılı kalmıştı. Oysa babası Türkiye'ye hayatında bir kez seslenecekti gelecekte...

Onda da hocadan bahsedecekti. Nasrettin Hocadan.Bir radyo kanalında

Kadın spiker soracak

-“Sizi Türkiye’de dinleyen sevdiklerinize bir mesajınız var mı?”

– “Var. Onlara bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatmak istiyorum.”

(Aynı anda Türkçeye çevriliyor.)

ve caharlie yine Bir Nasreddin Hoca fıkrası sonunda şunları söyleyecekti;

-“İnsanlar artık bir karara varsın. Eşeklerin anırmalarını mı dinleyecekler, yoksa insanların sözünü mü?”

Charlie ve Josephine Nasreddin Hoca'yı biliyor ve ona gülüyorlardı...

Peki biz günümüzde kime gülüyoruz?

Eşşeklere mi?

İnsanlara mı?

("Burada yazanların hepsi yalandır ama aynı zamanda hepsi gerçektir.Çünkü onu ben yazdım...")

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
4 Eyl 16 10:00
Ah Şatıroğlu !

Gülizar hatun her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde kalkmış köyün daha ışıkları yanmadan koyunları gezdirip gelmiş, celileyi çoktan sağmış, sobayı yakmış, gün ışıklarının tüm evi aydınlatmasına müsade etmiş, yüzüne günler belki de aylar sonra umutlu ve bir o kadar da cürretkar bir gülüş takınmıştı ki Veysel evde ki ay çöreğinin kokusunu alınca farketmişti tüm olup biteni. Görmesi mümkün değildi çünkü. Evet göremezdi çünkü uzun zamandır kendi karanlık dünyasına esir olmuştu gözleri...

Kördü Veysel. 7 yaşında köyün tüm çocuklarına sırası ile uğrayan lanet bir meret karartmıştı Dünyasını. Çiçek hastalığı almıştı gözlerini ondan lakin hislerini de götürcek silip süpürecek değildi ya bu meret ! Hala dip diriydi hisleri evde olan biteni çözecek, Gülizar hatunun yüzündeki gülüşünü göremese de şen şakrak halini hissedecek kadar diri...

Pencerenin önüne dikili Gülüzar hatun'un yanına yaklaştı Veysel;Söyle hele nedir bu neşe? Aslında Veysel tahmin edebiliyordu fakat anacığından duymak her zaman daha iyi gelirdi ona. Ah be oğlum neden olacak akşama gelin kızımı isteyeceğiz ya! Az dur hele sen karışma anana daha yerine getirelecek çok töre, adet lazım gelir amma yetiştireceğim evellallah. Çekil önümden garip oğlum hala duruyorsun ! Veysel delikanlı olmuştu artık. Babası Veysel'in evlenme çağının geldiğini düşünüyordu. Bu düşüncesini kısa bir süre sonra hayata geçirdi ve akrabalarından Esma'yı Veysel'le evlendirdi. İçine sinmiyordu işte Veysel'in... Evleneceği kız ömrü boyunca bakacaktı ona... Ama bir kez bakamayacaktı Veysel, aynı evde yaşadığı kadına... Nasıl olurdu ki böylesi bir Sevda? Düğünler yapıldı... Anasının dediği gibi örf ve adetler yerini buldu.. Günler haftaların peşine düştü... Haftalar ayların... Aylar yılların.. Yıllar ise Veysel'in kalbine sızıları düşürmüştü... Öyle ki çatısını, yuvasının, gülünü ; Gülizar Hatunu kaybetti Veysel. Anacağını yitirdi. Çok sürmedi, karanlığına bir kara rengi daha attı ölüm... Babası Hak'kın rahmetine kavuştu... Dağ gibi Karaca Ahmet! Sen de mi bırakacaktın Veysel'i?

 Neyse ki Esma'sı evinde idi Veysel'in... Veysel seviyordu karısını, fakat bu sevgi kıskançlığı da beraberinde getirdi. Göz görmüyordu işte... Görmeden seviyor ve kıskanıyordu Veysel... Usanmıştı Esma. Hem gönülsüz evlenmişti Veysel ile farklı hayalleri ve aşkı vardı Esma'nın. Belki de bunu kıskanıyordu Veysel... Hisleri bu kadar diri bir adam hissediyordu işte. Düpedüz gideceğini biliyordu Esma'nın.. Esma bir gece deli cesaretini hissetti gönlünde. Sağa döndü, sola kıvrıldı gitmedi hadsiz meret. Kararını aldığı gibi köyün ilk gün ışıklarında komşusu Hüseyin'e koştu. Gidelim buralardan Hüseyin! Ya Veysel? Çamşıhılı Ali Ağa, baba dostu yalnız bırakmaz onu ! Gidelim diyorum kaçalım diyorum yarim... Deli cesareti böyle sürüklemişti işte Esma'yı Hüseyin'e... Ay ışığının en ücra karanlığında Sivrialan köy yolundan Bafra'ya ilerliyordu Esma ile Hüseyin. Çeşme başında durdu Esma. O kadar sıcaktı ki, gönlünün alevi mi bilinmez tepelerinde ki güneş midir anlaşılmaz dökündü yeleğini Esma, bir avuç su ile kavuşturdu yanmış kuru dudaklarını gölge bir yer kestirdi gözüne serdi vücudunu sonra yeşilliğe... Serinlemek için ayakkabılarına uzandı... Öıkardığı ayakkabının altında bir şişkinlik vardı. Açıp baktı Esma. Kör olaydım dedi gönlü... Kör olaydım... Veysel para sıkıştırmıştı ayakkabasına. Hüseyin ile Esma'ya yetecek kadar... Emek vermişti Esma... Çamaşırlarını yıkamış, giydirmiş, yemeklerini kaşık kaşık yedirmişti nasıl el kapısında perişan olmasına izin versindi... Biliyordu kaçacağını hissediyor, sezinliyordu bu yüzden delicesine kıskanıyordu Esma'sını Veysel ... Duyabiliyor musunuz sizde uzun ince ezgileri okurken bu satırları? Sanki az sonra gündüz gece diyecek Şatıroğlu. Ah be Şatıroğlu ! Ah Aşık Veysel ! Hangi sevda senin gibi böylesi cömert olabilir ki?

(Burda yazılanlar şahsıma ait olup, Aşık Veysel ile Esma arasındaki öykü tamamı ile kurmacadır. Fakat böyle bir hadisenin yaşanmışlığı Sivrialan köylülerince bilinmektedir.)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Eyl 00:20

Çok teşekkür ederim

05 Eyl 22:19

Şatıroğlu Veysel'i Sunay Akın'dan dinlendikten sonra etkilenebildiğim güzide bir hayat kesiti olmuş.Kaleminize,yüreğinize sağlık.

Minel Alya Bayrak yazdı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 16 10:00
Ben Bir Eylül

Ve Eylül...
Yılın 9. ayı Eylül...
Ağustos'tan sonra; Eylül...
Öptüm Ağustos'un sıcak savaşından 
Hoşgeldin takvimime soluk sarı Eylül geceleri 
Döktün mü terk edecek olan yeşilleri? 
Hazır mı mazi? 
İnsan medcezirinin erbabı Eylül... 
Gitmelerin...
Gelmelerin... 
Şiirden anlayanların, 
Toprak şairlerinin ayı
Her bekleyenin bir Eylül'ü
Her ülkenin bir Eylül'ü 
İçinizde ki küçük şairin bir ruhu Eylül'dü 
Bundandır rüzgarın zil zurna hali 
Kuşları var Eylül'ün 
Kafesten kanatlanan, 
Dans eden sarı yaprağı, 
Ayaklarına sarılan, 
Çıtır çıtır yaprakları var Eylül'ün 
Ayrı bir mevsim ısmarla Eylül 
Soğuk düşlere, 
Yağmur'un gürültüsünde 
Ilık bir Eylül gerek bize 
İçim hep Eylül
Ağla beni Eylül 
Ağla... 
Ki; Bu bir Eylül meselesi
Eylül affetsin Seni...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Eyl 16 06:00
Evet Evet O Gün İşte Bugün !

Can!

Haydi Can!

Gel de sayalım artık paralarımızı ne kadar biriktirmişiz bir bakalım bugün malum gün biliyorsun! diye seslendi Gazi. İdadi'nin karşısınd ki yıkık dökük kaldırıma tüm cam kavonozdaki paraların sesi sokakta yankılanırken Can'ın mutlu ama en çok heyacan yuvası olan sesi kucaklamıştı tüm sokağı...

Evet, biliyorum Gazi. Tam da bugün ! Evet, evet o gün, işte bugün !

İdadiyi bitirdik arkadaşım. Bitirdik...

Sence ne kadar biriktirmiş olabiliriz Gazi?

Şiir yazarken kağıtları bile hep arkalı önlü kullandım harçlığım baya olmuş olmalı ! dedi Ellerini bozuk paralar içinde dolaştırırken gözüne o kadar çok gelmişti ki gözlerinin parıltısını Gazibile görebiliyordu. Gördükçe o da seviniyor ve ona yardım ediyordu paralarını saymaya. Hesaplamaları bittikten sonra ne yazık ki gözlerine çoğunlukla fazla gelen para onların hitiyaçları olduğu parayı değil karşılamak yarısı bile etmiyordu. Can bozuk paralara uzun uzun dalmış Gazi ise Can'ı izliyordu.

Gayet iyi durumdayız kardeşim gerçekten değmiş şiirlerine, gidelim daha fazla geç olmadan gidelim Bakanlığa hadi arkadaşım!

Can ve Gazi'ın tabi ki de bir ikinci planları vardı ki bu iş kesinlikle cepteydi. Bakanlığa hem büyük bir heycan ile hemde şans bu ya güneşin sıcağından alnınlarında birikmiş terler, adımları bile kendilerinden büyük Can ve Gazi bakanlığın kapısından içeri girdiler. Bakanın odası önünde kapıyı kimin çalacağını, içeri önce kimin buyur edeceğini hararetli bir şekilde tartışa dursunlar;

Bakan kapı koluna asıldı. Merhaba çocuklar ! Hayırdır bu saatte bakalım?

Babacığımm !

Bakan kaşlarını öyle müthiş çattı ki bir an da gözlerinde ki hareler yuvarlaklığını kaybetti.

Şey yani Öğretmenim ! Yok ! Ba- bakanım !

Sözün devamını getiremediği zamanlar hiç olmazdı Can'ın öyle ki büyük bir ustalıkla kırardı kelimelerin belini, en çok şiir yazarken akardı kelimeler fakat karşısında babası olunca duraksıyor, geriliyor ve kelimeler Can'ın belini kırıyordu adeta. Bu durumdan Can'ı kurtarmak isteyen Gazi hemen boğazını temizleyerek aynı zaman da sırtınında dikleştiğini hissetti ve İdadiyi bitirmiş olmanın verdiği özgüven ile ;

Öğretmenim, İdadi'yi gün itibari ile bitirmiş bulunmaktayız. Bütün dönem boyunca çalıştık ve bir miktar para biriktirdik fakat biz yurt dışında eğitim almak istiyoruz ve geri kalan paramız için sizden burs istiyoruz !

Bakan kaşları tekrar eski sert ama az önceki ifadesine göre gayet yumuşak bir hal aldı. Düşünceli olduğu çocukların gözlerinde gözlerini gezdirirken verdiği ifadenin özünde vardı. O sırada Can biraz daha rahatlamış şimdi babasının vereceği cevabı bekliyordu. Hayallere engel olunamaz ya ! Hayallerini bile kurmaya başlamıştı Can.

Hayallerin kurulmasına engel olunamazdı ama yıkılması çok kısa bir zaman belki 1 salise bile alabilirdi. Can içinde işte tam böyle oldu.

Bak çocuğum, sana bursunu verebilirim fakat Can'a veremem.

Gazi ağız dolusu bir itiraz da bulunacaktı ki Bakan bunu hisseder gibi lafa karışmasına bile izin vermeden devam etti.

Bak genç adam, Can' a eğer burs verir isem; "Seni gönderebilirim ama arkadaşım gönderirsem dedikodu olur. 'Oğluna torpil yaptı' derler. Bu yüzden onu gönderemem" dedi.

Gazi usulca başını Can'a çevirdi. Çaressizdi. İdadi bitmişti fakat herşey yolunda gitmiyordu. Tam o sırada Can'ın gözlerinde şiir yazarken ve para sayarkenki gördüğü parıltıyı yine gördü.

Benim biriktirdiğim parayı da al kardeşim ! Yolun açık olsun! Birde döndüğünde bana menekşe kokulu mürekkep birde renkli kağıtlar getir yazılacak çok şiir var !

Can büyük bir yüreklilik ile babasının pardon bakanın kararına boyun eğdi ve arkadaşına parasını uzattı... Kağıtlarından esirgeyerek biriktirdiği harçlığıydı o fakat ne babasına karşı gelebilir ne de Gazi'nin burda kalmasına razı olabilirdi...

Aslında bakarsanız sizler, Gazi ve Can ' ı çok iyi tanıyorsunuz. Haliyle Bakanı da.Bakan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'di, dedikodu olur endişesiyle yurtdışına göndermediği öğrenci ise oğlu Can Yücel'di. Yurtdışına giden öğrenci ise daha sonra dünyanın en ünlü beyin cerrahı olacak Prof. Dr. Gazi Yaşargil..

Peki sonra ne mi oldu ?

Hiç kopmadı Can ve Yaşar idadi bitti ama arkadaşlıkları günlere yıllara meydan okumaya devam etti.

Can Yücel'in biriktirdiği harçlığı da alan genç Gazi Yaşargil, 2. Dünya Savaşı'nın en sıcak günlerinde iki yıl Almanya'da kaldı, daha sonra da İsviçre'ye geçip, Zürih Tıp Fakültesi'ne girdi. O dönemin ünlü beyin cerrahı Prof. Dr. Rudolf Nissen'in dikkatini çekti ve bu hocanın asistanı oldu. Bu süre içinde Can Yücel ile ilişkisini hiç kesmedi. Can Yücel sık sık arayıp, derslerini sordu.

Gazi Yaşargil'in asistanlığı devam ederken Türkiye'de darbe gerçekleşti ve TSK 27 Mayıs 1960'da yönetime el koydu. Gazi Yaşargil'in doçentlik sınavına gireceği günlerde Türkiye'den asker celbi geldi: "Ülkene dön, askere gideceksin." Asker celbinin geldiği günlerde liseden arkadaşı olan Ömer İnönü, Gazi Yaşargil'i ziyaret etti. İnönü'ye, "Git babana söyle, profesör olmaya yakınım, profesör olup askere gelirim" diyen Yaşargil, İsmet İnönü'nün oğlunun temaslarından da istediği sonucu alamadı. Bakanlar Kurulu Kararı ile Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Vatansızların taşıdığı "haymatlos" pasaportuyla yaşamaya başladı. Önce profesör, sonra da ordinaryüs profesör oldu.

Evet, evet ! O gün işte bugün !

Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı...

Bak geçiyor Subaylar, Mehmetçikler, Ordular...

Başlar dimdik, gözler çelik, yüzler pos,

Bayrak imil imil

Geçer tunç adımlar demir göğüsler,

Geçer Mehmetçikler, geçer subaylar,

Hepsinin alnında zaferden süsler

İzliyor Ata'm!

İzle Ata'm, izindeyiz...

30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Ola !

(Burada yazılanların tamamı şahsıma ait olup Can Yücel ile Gazi Yaşargil hakkında yazmış olduğum öykünün gerçekle hiç bir alakası yoktur ancak böyle bir durumun olduğu kesinliği belirtilmiştir)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
22 Ağu 16 22:00
Cevizli Peynir

Ahu?

Cevap ver bana lütfen Ahu ?

Geç kaldım biliyordum....

Geç kaldım değil mi? Yine geç kaldım ? Doğru söylüyorlar uğursuzum ben! İşe yaramaz uğursuz! Hay cevizli peynir kaşalotu beni ! Cevizli peynir de nerden çıktı şimdi? Canım mı çekti ne? Amaaan hay bin kunduz ! Geç kaldın ya hu be adam ne diyorsunda böyle saçma sapan ! Ne olacak şimdi....

Ahu söyle hadi ne olacak şimdi,bilirsin sen ne olcağını ha söyle hadi?

Zaman...

Zaman, kapağı açık kalmış unutulmuş bir parfüm şişesidir...

Mis kokusu yayılır önce mest eder egzoz altı ciğerleri...

Bahar bahçe oldurur elleri

Zaman sonra azalır koku...

Azalır zaman...

Yalnızca şişe kalır başlı başına...

Doğumlara geç kalır zaman

Ölümlere geç kalır aman

Kendin olmaya geç kalır yaman

Belki geç kalır sana kalır

Belki geç kalır ona kalır

Bir sokak başında rast kalır

Kalır bir yerlerde

En eskilerde

En yeni kentlerde

İkisi bir yerde

Arbede vefasız kitaplarda

Ve yahutta

Köşe yazılarında

Bu sıralarda unutulmuştur parfümün kokusu

Şişe mi?

Şişeyi yalnızca

eski zaman koleksiyoncular

çöpçüler

götürürler..

instagram :

@daktilokizz

milliyetblog:

Minel Alya Bayrak/daktilokizz

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.