Türkiye Aktivitesi
546 ziyaret
1 online
Yusuf B. Ketenci
Var olan iki milletten birincisine mensub, ikincisine kıl...

Edebiyat Puanı

154 puan Eflatun Kalem

Derecesi

38 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Yusuf B. Ketenci yazdı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 May 16 22:00
Kalemlere Mektup
e925735d0b7258a2c0f2baa1b35f27d51462468589

Uyandığımda imzanın yarısının bitirmiştim bile. Soyadımın ilk harfini yazıp geriye kalan kavisli uzun çizgiyi atacaktım. En sevdiğim kısım. Burası bana kendimi büyük birisiymişim gibi hissettiriyor. Sanki bir devlet başkanı, bir bakan, bir müdür... Peşine de gerekli harflerinin bulunduğu yerlere tahminen dağıtılacak olan o üç noktayı koyup imzayı sonlandırmalı. Tak tak tak. Bu da imza keyfinin tavan yaptığı yer. Bu imzayı atıp kağıdı uzatan herkes kendini yüceler yücesi zanneder. Bu yüzden herkes imzayı böyle bitirir. Bir icap değil, bir adet. İmzanın maziden türeme olduğunu hesaba eklersek, hayata mazi olarak bırakabileceğimiz kavisli karman çorman bir çizgi ve üç dağınık noktadan fazlası değil demek ki bu çok açık. Ve bu bir icap.

Kafamı kaldırdım. Müdürün sekreteri. Sırf o güzel boynuna iki bakış sığdırabilmek için ağır ağır atardım imzaları. İmzanın yarısını hallettim biraz ara verip konuşsak? Konuşmazsınız ki benimle. Yani normalde elbet konuşursunuz. Hatta normalde o kadar konuşurmuşsunuz ki gevezeliğinizden şikayet edenleri bile duydum. Ama siz bana karşı sadece aptal aptal gülümsüyorsunuz. Ya da gülümsemeye benzer bir şey işte. Sanki gülen yüzünün bir maskesi var suratında. Gülümsyor evet ama bana hissettirdği en ufak bir şey yok. Put gibi kaldı yine şuna bak. Böyle düşünceler çok hızlı geçer insanın aklından. Ama bir pilot kalem için zaman çok daha hızlı geçe bir şeydir. Kalem kağıdın üstünde beklerken varak mahvoldu. Bütün mürekkep kağıda dağıldı. Rezil olduğuna mı yanmalı, yenilecek fırçayı hesaplamalı? Gerçi sekreterin yüzü hiç değişmedi. Hala o aptal gülüşüne devam ediyor. Sarışınlık bir önyargı sebebi bende. Bu kadar aptal olamazdı yoksa. Ya görmedi halimi ya da yanımdan ayrıldığında mumu eriyecek o hevesine saklıyor bütün kahkahalarını. Söyle Selahaddin ne düşünmeli?

Selahaddin benim arkadaşım değil. Boşluğa kullandığım bir hitap doldurma cümlesi. Mete veya Berk diye yakıştırabileceğim bir bioşluk bulsaydım ona böyle seslenirdim hiç şüphesiz ama benim boşluğumun adı Selahaddin buna eminim. Evet Selahaddin. Hayatımdan tekrar bahsedeceğim sana. Sıkılamazsın. Sıkılacak bir arkadaş arıyor olsaydım sarılabileceğim birini tercih ederdim. Ben bir şey anlatırken sıkılmaman için sana sarılma hakkını feda ediyorum. Kıymet bil. Başlayalım. Bu seferki hayat mizanapjımda, mürekkep yalamşı biri olsam da hayatında çok çok kalem sahibi olamayan biriyim. Onca kalem emanet miydiler bilmiyorum. Belki de bu yüzden bütün kalemlerime kıymet verdim. Hiçbir kalem benim bir diğerine olan tepkimi değiştiremedi. Hepsinde huzurla ve ruhumun dinginliğiyle yazdım elbet. Yalnız kimisi benim şu dolma parmaklarım için fazla inceydi ve bu yüzden bileklerim acıyorduuyandıklarımda. Öyle zor oluyordu ki kalemi kırma korkusuyla imza atmak. O kalemi kullanırken sekretere dönüp bakamazdım bile. Kimi de çok çok yumuşaktı ki en dingin imzalarımı o kalemlere borçluyum. Böyle bir kalemle imza atarsanız, imzalardan uyanmak istemezsiniz.

e925735d0b7258a2c0f2baa1b35f27d51462468589

Müdürün sekreteri mi? Her kalemde o ruhsuz putun güzelliği bana farklı geli,r buna emin olun. Benim kalemim güzelken o sekreter güzel olamaz mesela. Sanki birbirlerini tamamlıyorlar. Ya da beni dikkatimi çekmiyor kalemim güzelken. Bu da benim hayatımın bir oyunu herhalde Selahaddin. Hayatlar her zaman, oynadıkları oyunları fark edilirse daha eğlenceli olurlar. Bu da benim sana hediye kabilinden bir tavsiyem olsun. Ya da tavsiye kabilinden bir hediye. Hangisini önceleyeceğine sen karar ver. Önceleyebilmek de bir güçtür bunu unutma. Güç insanı bir şeye benzetir. Ama bir şey yapmaz. Sen de önceleyebilme gücünle bir şeye benziyorsun. Ama hala bir boşluksun Neyse... Kalemler Selahaddin. Hayatımı çaldılar.Hem de onlar bunu hiç hak etmiyorken. Ben hayatımın yenilmesini hak ediyordum Allah var. Yani onların elinde çar çur olmasına üzüldüm tabi. Ne yaparsın, cellat seçme şansımız yok. Ama var ya kimi kalemler de öylesine basittiler ki... Kalem denildiğinde akla ilk gelecek şekliyle olabilecek şeylerdi ve onlardan bahsetmemin hiçbir manası yok. “Kalem”. Vurgusuz ve yalnız başına. Bu kelime onlar için yeterli. Sadece bir kelimenin yeterli olduğunu belirtebilmek için bile bir sürü kelime harcadım. İşte hayatların bir oyunu daha. Ama bu seferki oyun herkes için. Bu oyuna binlerce yıldır düşüyoruz. Biz kaçmak, hayat da kovalamak ile var olmak zorunda. Kedi neydi, fare neydi Selahaddi bunu hatırla. Yazıyor muydun? İnanmıyorum. O zaman ne dersin, bu da hayatımızdaki genç kalemlere ithafen ortaya bırakılmış bir mektup olsun mu?   

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf B. Ketenci yazdı, 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Mar 16 17:00
Genç Yastıklar

Üstünde sapıkça mülahazalar olmaksızın yapılan bazı imgelemler ile yazılmış mektupların bu minvalde anlaşılmasnın yolu şu devirde kapanmıştır.

Masum arzular, cinsî ve maddî kimi yakıştırmalar üzerine yaşattırılır.

Bir genç, bir yastığa mektup yazsa ona sevda duyduğunu belirterek,

Bir genç, bir yastığa sarılıp uyusa bizler sorgulamadan kız ya da erkek olduğunu

Bir gencin bir metaya sarılması, onu yalnızca küçültür. O da bizim gözümüzde... Genç bizim gözümüzü ciddiye alıyorsa...

Bir genç, ısınmak için soğuk şeylere ihtiyaç duymaya başlamışsa

Ve biz koyduğumuz düzen zırvalıklarını yepyeni gelenekler ile bezemeye devam edeceksek

Diyemeyeceksek, havâic-i asliyye her şeyin su ve toprak ve hava gibi olduğunu

“Havayı kesmek, nesilleri öldürür efendiler. İnsanlar elbet alacak nefes bulur.”

İhtiyacın asliyyesine muhtaç olanın, gavur elinde dilenci olacağını görmezden geliyorsak ve her gün daha güçlü eleştiriyorsak gavura muhtaç olmayı

Kendi ihtiyacımızı gideremezken, kendi evinin kapı yoluna paralar döşemişse gavur,

Ve bütün bunları istihlali ile kandırmışsa bizleri,

Her sabah muhtaç kalkacaksak ısıtamadığımız yataklarımızdan, yolda bulacağımız mel’un pullara

Karnımızı doyurmayı dahi engellemeye başlamışsa, doğu ve batı topraklarından yığınla akmakta olan yepyeni gelenek ve görgüler

Bir kimsenin dostluğunu, yarenliğini dimdik ve utanmadan isteyemiyorsak

İnce elenecekler ve sık dokunacaklar her dokuma darbesiyle daha da meşru ve moda oluyorsa

Kabarıyorsa bizleri köklerden uzaklaştıran bid’at listesi,

Kesemiyorsak dogmaları, dokumaları, dokunmaları ve bilumum dökük durakları

Ulan toprağa basarak gezmek niye sadece köyde var diyemiyorsak

Nesilleri öldürüyoruz, gözdeki değerler yaşasın diye.

Meyler, bayanlar ve baylar geliyor gözlerinizin önüne masum çocuklarınızı salarken düzlüklere

Koltuklar soğuyor

Kan kaybediyorum, kaybediyoruz ve kaybedeceğiz böyle gittikçe

Utancıyla yaşanacaklar listesinden madde düşenler

Bu maddeleri başkalarının çetelesine itelemekten ar etmez, yüz kızartmazlar mı?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf B. Ketenci yazdı, 12 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Şub 16 17:00
Suç ve Otobüs 2

Bu uyanışın nelere kapı açmayacağı az buçuk belliydi zaten. Nasıl ki daha dün ve ondan önceki bütün günler, yanlarından yürürken ağaçlar bile mutsuzluklarının kokusunu salıyorlardı havaya... Havadır o hava, atmosfer deyince insan ipotek koymuş oluyor biraz da. Her görüdüğüm krom bana biraz daha unutturuyordu bu dünyadan çekip gitmenin imkanını. Krom ve de otobüs egzozu ortaklığı... Annem aradı. Onun yanıda otobüs egzoz sesi yoktu. İşte tam bir ana kucağı... Bilirim krom da olmaz onun yanında teflon tava da. Açık büfe bilmez anam. Büfeyi açmak yasaktır onun evinde. Büfede misafirlik tabaklar var çünkü. Annem çünkü demez, çünki der. Ben onu değiştiremem. Değiştirmeye uğraşmadım da. Benim onu değiştirmem onu kirletmek olurdu zaten. Bir muz kabuğunun bembeyaz karları kirletmeyeceğini bilecek kadar yaşadım. O da bunu bilerek, kirlenme korkusu olmadan yaklaştı hep bana. Benim kirli olduğumu bilse de sarıldı bana hep. Ama o hiç kirlenmedi. Eridim gittim. Seyreltti içimdeki lekeleri. Ben onu değiştiremem.O beni değiştirir ama. Annem o kadar rahat bahseder ki ölümden, bu huyunu bana da bulaştırır. Memleketten geldiğim zaman arkadaşlarım beni delirmiş zanneder. Galiba onların anneleri yok.

Televizyonda görmüş, bir kart zampara şiircinin daha kızları ayartmak istediğini. Oğlum, dedi. Sakın edebiyat işlerine girme. Ortam kötü bak. Kızlar seviyor da edebiyatı, anneleri pek sevmiyor galiba. Hiçbir anne edebiyatı sevmez. Bunları otobüste düşünmek pek zor. İnsan sesinin, akıllı kart sesinden daha değersiz olduğu bir yer orası. Toplu taşıma. Toplu ölüm. Toplu gömme töreni. Tek avantajınız ayakta gidebilmek. Diğer bütün araçlarda emniyet kemeri mecbûrî iken, siz halk otobüsünde yolculuk yaparken araç içinde istediğiniz gibi gezebilirsiniz. Edebiyatın bu kısmını kızlar da sevmiyor herhalde. İşte özgürlüğün bedeli. Otobüs zor zanaat.

**********************

“Okula geldiğimde odada sadece benimle epeydir konuşmamayı tercih eden biri olduğundan selam vermedim. Bu ara böyle insanlar türedi. Konuşmamayı tercih edenler. Kimileriyle konuşmak onların için bir kayıp. Ayıp değil belki ama onurundan, yahut hedeflerinden kayıp. Canan bilirdim kendisini. Ha can da değildik, ciğer de. Yoldaştık işte. Bir sabah, yoldaş listesinden silinmişti adımız, konuşmak tercih edilmeyenler listesine kaydık.”

Çok sabrederdi Ahmet bey, Muzaffer’e. İyi adamlardı. Yoldaş görünürlerdi. Aynı yolda giderlerdi genelde. Bir arada yirmidört saatleri vardı da ayrı geçirdikleri bir saat yoktu. Bir gün fark ettim ki birbirlerine pek de pas vermezler. Ben Ahmet’i de bilirim, Muzaffer’i de. Çok tartışırlar evet, amma hiç bozuşmazlar. Ahmet fazla nizamcıydı. Rahatsızlık verirdi bu durumu. Bu durumunu da bilir sabrederdi bu huyuyla oynanmasına. Diğeri pespaye. Biri nizam delisi, ayıp olmasın diye rahat görünmeye çalışır. Ötekinin çarşafı dürülmez, aşağıda kalmamak için itinalı görünmeye çalışır. İkisi de doğru yolu arar görünürler.

Epey oldu gerçi. Bunca sene bir arada dostça çalıştıktan sonra, bir bunca sene de konuşmamayı tercih ettiler. Aralarında bir ittifak yoktu bu hususta. Muzaffer'in tercihinin farkına vardı Ahmet. Anladı ki bir şey olmuş darılmış.

''Darılan adam söylemediyse, benim sormak gibi bir çabam olmaz. Adam olan gelir söyler.''

İkisinin de tayinlerinin çıktığı bir sabah, Muzaffer ayağa kalktı ve Ahmet'le artık konuşmayı tercih edeceğini söyledi. Kimse şaşırmadı. Yani bu dargınlıkları, herkesin bildiği ama kimsenin üzerine konuşmadığı bir durumdu. Muzaffer’in, tam da veda edecekleri sıra, böyle bir arzuya kapılması da şaşırtmadı kimseyi. Küs yaşamak ayıp olmaz çünkü, küs ayrılmak ayıp olur nedense. Halbuki hem küs hem de ayrı kalmak daha kolaydır. Vicdan bazen de fazla nazlı oluyor.

Ahmet, ayağa kalktı. Ceketini düzeltti. Ayakta ondan başka bir tek Muzaffer vardı. Zannettik ki; Ahmet Muzaffer'in bu adımını karşılıksız bırakmayarak adımını atacak ve ona sarılacaktı. Ahmet, herkesin oturmasını istedi. Hala Muzaffer’den herkesten biri gibi bahsetmek istemişti. Onun kendi gözünde hala bir tam kişi olmadığını göstermeliydi. Göstermek istiyordu. Bunu çok hayal etmişti. Üzerinde hayal etmek şansına erebildiği ilk konuşmaydı bu. Aklına gelen her durum için bir konuşma hazırlardı kendince. Hiç nasip olmazdı da bu konuşmalar, ilk defa ona bu şans verilmişti. Sahne onundu. Yürü denildi, yürüyecekti o halde.

“Benim şimdi benimle bunca yıldır konuşmayan bir adama dönüp de sarılacağımı bekliyorsunuz. Gözlerinizden anladığım bu. Ama böyle bir şey olmayacak. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Fark ettiniz ve üzerinde hiç konuşmadınız ki ortada bir oyun vardı. Bir küslük oyunu. Bu küslük oyununda bir edilgen bir etken vardı. Ben edilgendim. Sonuna kadar rakibimin puan kaybetmesini bekleyerek geçti bu oyun benim için. Oyuna o başladı. Ben artık ya berabere diyebiliridim ya da sonsuza dek mağlub olma şansım vardı. Galip olmak için tek bir yol: Ondan önce bu hareketi yapıp oyunu bitirmekti. Bunu yapacak kadar da faziletli bir kişi değilim bilinsin. Eğer bana bu oyunda beraberlik kazandıracak böyle bir teklif sunulmasaydı, benim hiçbir şansım yoktu. Sonuna kadar mağlub devam edecektim ki rakibimin bu hareketi benim için adeta bulunmaz bir servet oldu. Uzatmalarda verilen bir şans.

Şu kurduğum mizansen belki de yanlış önermeler içeriyor. Ve yanlış önermelerden canımızın istediği bütün sonuçlara ulaşma durumumuzun olduğunu da biliyorum.* Ancak şunu da biliyorum ki, bir hata varsa ortada bu hata hiçbir zamann yalnız kalmayı sevmeyecek, yanına bir hatayı daha getirecek.** Bu halde de ben doğaya uygun davranmış olacağım. Bu da beni vicdanen ölene kadar idare eder hiç merak etmeyin. Herkesi idare eder. Nihayeten diyorum ki, artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bu hiçbir işe de yaramayacak biliyorum. Sadece bu konuşmayı yaparak içim rahatlamış olacak. Başkası uğruna bunca felsefe safsatasına girmeyeceğinizi biliyorum. Kalkan eli boş bırakmak gibi basitçe bakacaksınız bu kadar olaya. Vicdanınız bir aktör olmayacak çünkü burada. Ne vicdanınız ne nefsiniz ne de canınız şu oyunun içinde. Sizler tribünsünüz yalnızca. Cahil taktik dehalarısınız. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım, o kadar. Aydın abası formunda konuşursam ; sizlerin gözünde, bu küslüğü bitirmek benim elimdeydi ve ben bu şansı elimin tersiyle ittim, durumunda olacağım. Barış düşmanı biri haline geleceğim. Lakin bilinsin ki ben şu an sadece mukabil bir cevap veriyorum. Oyunu berabere bitiriyorum. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bunca yoldaşlıkta verdiğim sabrımın karşılığı, bir küslük oyununda üzerinde oynanan olmak oldu. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bu oyun benim için adeta silik bir ömürdür. Atlanmış sayfadır. Konuşmamayı tercih ederek, bu ömrüme saygı göstereceğim. Yoksa atlanmış sayfalarımı müsvedde haline getirmiş olurum. Kötü adam ben değilim, hepimiz kötü adamız bu hikayede. ”

*Exfalso sequitur quodlibet.

**Abyssus abyssum invocat.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf B. Ketenci yazdı, 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Oca 16 05:00
İdrak Muavini

Elime bir güneş ve onu yaşatacak suyu aldığımda, zaman zaman gözümden kaçan bir hava vardır, bir bulut. Varlığının en keskin hissettiğim zamanlarında dahî göremiyorum onu. Kokusunu alıyorum belki. Öksürtüyor meret, kendime sırt çevirdiğimde.

Bana bir silüet çizilmiş benden habersiz. O şey, bana işaret tabelası oluyor kimi haddi aşmaklıklarımda. Hududumu göstermek için yaratılmış bir kopya. Tashih metni. Cevap anahtarı. Kullanma kılavuzu. Silik ve yanmış bir harita. Ben, kendi başıma bırakılmamışım söylediklerine göre. Ben de bunu yaşayarak onaylıyorum haddim olmayarak. Ben, benden daha derinlere doğru olan başka bir sınırlar zümresine emanet edilmişim. Bu emanet ki derinleştikçe yücelen, yarışların yatay değil dikey olduğu bir serüven... Öyle bir emanetim ki, mes’uliyet bende kalıyor.

Serüvenlerin taşıdıkları emanetler, dar geçitli köprülerin hatıra defterlerine not alınırlar. Yaşarken bizim, sonrasında da başkalarına devrolunan bu ''tarih'' isimli imtihanın açıklanacağı günleri bekliyoruz hep beraber, hem de imtihan devam ederken.

Şunu söyleyeyim ki, tarih çizgisine bakınca aslında hiç de ilginç olmayan bir başlık atmak isterdim. Kimilerinin “idamdan evvel son kelam” dipnotuyla yazdığı şeyleri başlık yaparak hem de... Farklılığı şiar edinmenin verdiği yalnızlık gururu yapışır belki üstümüze.

Bizler kavminden ben, beklenmeyen kelimeleri beklenmeyen yerde, fakir bir bilinç ile kullanmakla meşhûrum civarımda. Bu kavim ise, ekser tarafından muğlak ve lağv edilmiş olduğuna gâlib-i zann ile kabullenilmiş kitaplara tefsirler döşemekle bilinir. Ama sadece kendi aileleri bilir bunları. Diğerleri bu çabalarını duysa da, görmezden gelirler.

Bilinç, bildiğini kendinden saklamamaktır. Söyleyecek şeylerimiz varsa eğer, itibarı bize ağır gelecek şeyler olmalı bunlar. Hissetmeliyiz dediklerimizin ağırlığını. Hatta öyle ağır şeyler olmalı ki, bu itibar kulplarını başka büyüklere devr edebilmek zorunda kalmalıyız. Büyük dediklerimiz, tekâmül dediğimiz serüvenlerde yatay değil, dikey yol alanlar. Her gün için, yeni bir tarih kitabı açıldığını siz o insanlara bakarak anlayabilirsiniz. Ama siz, insanların tarihini yazarken aletlere bakarsanız, o güneşi batıranlar gibi yatay çizersiniz gelişmişlik denklemini.

Rahatlığı kendinize, gayreti başkasına batırıyorsanız, siz de doğru yolda değilsiniz elbet. Hiç yorulmayan tek şey dildir şu kaninatta. O da işe yaradığı zaman yorulur. Tüyler bitmeye başlar.

Bu farkındalık oyuncağından çıkaracağımız türlü tüylü gerçekler vardır. Bu oyunun içine ne kadar gerçek hamle sokabilirseniz o kadar ilerlersiniz doğru yola. Doğru yol ile maruf olmak isteyenler bunu böyle yaparlar. Maruf olmak çok bir şeydir. Evet, ama haddi zatında hiçbir şeydir. İstikamet ile maruf olmak bir yanda riya diğer yanda. Girmediğin imtihanda kopya çekmek gibi bir şey bu. Bilinçli bir şekilde bilincini kaybetmek. Kılavuzu tersten okumak. Haritanın arkasına göz atmak sadece. Çemberin dışını aşındırmak. İntihar. Hayatını ölmek için harcamak açısından bir seyir türküsü.

Şuur, insanın kendine şiar edindiği yoldan çıkmamak için kendinde kaybolduğu bir düzen, bir mekanizma, illetlerini ve alametlerini baca bildiği bir fabrika adeta. Kendi için kendinden kaybolmak. Böylesi bir teselsülün kurbanı en akıllı bildiğimiz dimağlar.

Bilinçli bilgisizlik ise, yanlışlığının sınırlarını çizmekten üşenmekle başlayıp, sonra o yanlışlardan kendine bir kumdan kale kurmak gibi. Bilinç, bildiklerini kendinden saklamamakken, yanlış bildiğini bildiği şeyleri kendine doğru olarak lanse edip, kimse onu bu rüyadan uyandırmadığında kendi yanlışlarından bir ansiklopedi kuracak kadar küstahlaşmıştır böyle zihinlerde. Bu küstahlık, kendi yalanını kendine itiraf etmekten de yüz çevirtirken, bir yandan da üstün körü doğrulanabilecek bir düzen inşa etmekten de alıkoymaz. Aksine bu imanına başka müridler arar. Bir resmî ideoloji haline dönüştürür. Zaten bir şey resmî ise, orada bilinçli bilgisizlik vardır. Bütün faturalar, kaçırılan vergilere göz atmak zorunda kalınmasın diye kesilir. Bir suç işleniyorsa bir yerlerde ve eğer sizin bu suçtan haberiniz olmuşsa (oldurulmuşsa), korkun. Daha büyük suçlar bu suçların ardına saklanmıştır resmiyette. –Farkettiniz mi, cümle sonunu “resmiyet” diye kayıtlayınca, yalancıktan bir şey oluyormuş hissi uyandırılıyor.-

Resimdir ne de olsa zaten, aslı değildir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf B. Ketenci yazdı, 10 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Oca 16 17:00
Vatan'a Yer Yatağı Atmak

“Giriş Notu: Bu yazı bir türkü anlatmayacaktır ancak bir fasıldır.

Hayvan-ı natık dediğin her gün uyanık olduğu halde sokakta gezicidir. Bunda bir nazar vardır.

Bu fasıl, hergün görüp de farkedemediğimiz şeylere ancak iki gözün görebileceği sınırlar hakkında olucu bir fasıldır.

Nazar ile ru’yetin tefrikasıdır, huzursuzluk ile vurdumduymazlık arasındaki çizginin başlangıcı. Neyin hoş geldiğini ise fark etmek, eğer zevki ihmal ve ithal etmediyseniz mümkündür. Zira bunlar birbiri içredir aslında. Her misafirin hoş gelmediğini ev sahipliği yapanlar bilir. Ve fakat gelmiş misafiri doğru yerde yatırmazsanız başınız ağrıyacaktır. Ya hiç yatılacak bir yer değildir verdiğiniz ya da verdiğiniz yer, kendi yatağınızdır. Bu durumda yataksız kalırsınız. Elinizdeki tüm yatakları misafirlere dağıtmak, ilk bakışta çok misafirperver gibi dursa da aslında bu hal tamı tamına misafiri sevmemek, ona iyi bir ev sahipliği yapmamak, hatta evinizi kiralamaktır diğer misafirlerin huzuru karşılığında. Bir çelebi, otelde yatmak istemez. Siz misafire ev sahibi olmazsanız, misafir misafirliğini bilemez böyle topraklarda. İştigal değil işgal vardır, ihya değil imha vardır, iskan yoktur isyan satılır. Hatta bir eve misafir biriktirmek, kamp sunmaktır toprak çömlekte. Çömlek kırılır, yıkıntılar batırır evinizin avlusunu sofasını . Bu toplama temayüller nefretî kelam sunan şairin akıbeti gibi fesahatten memnudur. Çirkinlik akar.

Kemmiyyeti izah edecek çok formulalar bulunur. Eyvallah. Frenk alimleri dahî buna kabildir. Sayılar dizebilirler istedikleri kadar. Biz bu konuda pek bir racî kaldık. Amma neden kaçtı keyfiyeti tarif edecek gücümüz? O vardı bir ara bizde. En başında ikisi birden bizde bulunurdu. En başında kemmiyeti tanzim kudretimizi kaybettik, sonra bir diğerini. Belki tam tersi, belki ikisi beraber biraz biraz kayboldu. Amma en nihayet elimiz bomboş kaldı. Dilimizde şarkı değil gürültü, kulağımızda tarih değil efsane kaldı. Sonra böyle olduk. Nasıl olduk? İşte elimizden kaçan zevk, bu keyfiyyetin bir şubesidir. İşbu hal, şube şube gitti elimizden. Hiç kalmayınca da, bu hududda kim sahip,kim misafir bilemez olduk.

Kural dizecek yaşta ve başta olmadığımızı bilmekle beraber, evvela bu yaşın da asla kimselere gelmeyeceğine; kanunî başın ancak silsile ile miras, devir ile vekalet bırakılabileceğine inanmış kimseleriz. Gözümüz ve vardığı dimağ, cahildir. Ümmîdir. Bu bir ders verme değil, batan koltuk yayından sızlanmadır olsa olsa.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf B. Ketenci yazdı, 10 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
3 Oca 16 09:00
Suç ve Otobüs

Sabaha uyanmakla olmadı oluveren. Aslında hiçbir şey oluvermedi. Yaşananların oluverdiğini söylemek bunca geçen zamana ihanet olur ancak. Olanlar öylesine bir sabaha uyanmakla da olmaz. Gecenin geçmesinde suç vardır. Bütün suç gecenindir. Suç sabaha yüklenir. Hele hele bu yüzden bir sabahı meşûm addetmek adaletsizlik olur. Sabahın hakkını yemenin borcu ödenemez. Böyle olmasa idi, sabahın şerri gecenin hayrından evla olmaz idi. Suç ararken hep cürm âlâtı en son elinde kalana bakarız. İstop oynarız suçlarla. O günahkar grupta suçu paslayamayan, uçurumdan yuvarlanmayı hak eden keçi oluverir. Yine birşeyler oluverdi bakın. Keçinin üstüne bir yafta döküldü. Çünkü yine en sona baktık. Yine dedik ki “Bu keçi niye yuvarlanıverdi?” “Bu keçi, biz suçluya eksik baktığımız için yuvarlanıverdi.” Çok sevdik yapıvermeleri oluvermeleri. Anında... Tek tuşla... Bir celsede... Göz açıp kapayıncaya kadar... (Bu deyimin “göz kapatıp açıncaya kadar” olması gerekmez mi? Galiba bunu da yanlış söyleyivermişler atalar.)

Ne kadar seviyormuşuz, üzerinde zaman geçmeyen fiilleri. Bunun neye delalet olduğunu bilmek biraz tahkikat gerektirir. Tahkikat, eski bir kelime olmakla beraber, bu halinden zaten uzun soluklu bir iş olduğu hemencecik anlaşılır. Araştırma öyle değildir ama. Eski işler vakit alır. Eski ömürler kısadır. Eski ömürlere çok az iş ve çok az tatil sığar. Hatta o kadar az iş sığar ki eski ömürlerde emekli olamazsınız.Ayrıca eski işler de uzun sürdüğünden ömrünüz uzun olsa da çok iş yapmadan ölmüş olursunuz. Bu yüzden eski ömürlerde cennet yoktur. Bu yüzden cenneti veren eski ömürlerde cenneti öldükten sonraya bırakmıştır. Ama biz baktık ki, ömür uzun, iş kısa bize burada bir cennet lazım dedik. Her işimizi cennete çevirelim dedik. Bir de baktık ki burada ki her cennet bir cehennem oluvermiş. Aslında bu da oluvermedi. Bunun da bir gecesi var ama biz yine sabah uyandık.

***********

Allahım neden koşmadım ben şu otobüsün peşinden? Neydi beni iki damla terden korkutan şey? Sabah aldığım duş mu? Yoksa nefes nefese kalmaktan mı korktum otobüsün içinde? Bu benim karizmamı bozabildirdi. Neye güveniyordum ki? Şehiriçi, belediye, hatta ÖZEL halk otobüsü kullanan biri neyine güvenebilir? Güvenmek için ne gerekir? Bir şeylere güvenmek için gereken şeyler bellidir aslında. Güvenen kişi, güvendiğindeki bir hassaya güvenir. Yani, güvenilen kişide diğer insanların asgari müştereğinde bulunmayan bir şey vardır, ona güvenilir. Bu demek oluyor ki, yalnızca asgari müştereği paylaşabilmiş insanlara güvenilmez. Yani insanların geneline. Otobüs kullananlara güvenilmez. Çünkü onların arasında başkalarının hikayelerini dinleyerek tebessüm etmekten utanmayan insanlar vardır. Mesela onlar başkalarının gazetelerine bakmaktan kendi gazetelerini okumaz, başkasının dramına kavgasına düşmekten kendini unutur. Yalnız olmaktan utanır onlar. Keyifle, kalabalığın içinde yalnız yalnız gezerler. Efendiler! Otobüs tiyatro değildir! Sana güvenmiyorum diyorum ben de ,sen de herkes gibi birisin. Ben de otobüs kullanan biri olduğumdan iyi bilirim herkesi. Bir kişi kendine, kendindeki bir hâssaya güveniyorsa bu çok açıktır ki o kişi, kendini o konuda umum nâsdan daha üstün görmektedir. Kaçmış bir otobüsün peşinden bu kadar terane fazladır. Bizler zaten her Hıdırellezde fazla martaval okur, her anma töreninde lüzumsuz selamlamalar yapar, her şeyi böyle girizgahla batırır geçeriz hep. Biz herkesiz, biz otobüs eşrafıyız. Hem ayrıca şu kadarı bunca kafa yormadan sonra açık ki ben otobüsün peşinden koşmamak için herhangi bir şeyime güvenmiyormuşum. Çünkü ben de herkesten biriyim ve en nihayet kendime güvenme hakkı bende saklı değil. Otobüsün eşrafı da zaten olsa olsa böyle olur. Peki güvenmek değil de üşenmek mi? Bu kadar acele ederken sanmıyorum. Ben olsa olsa bir şeylerin ardından koşmayı unutmuş hazırlop bir koşucuyum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Oca 23:03

Teşekkür ederim.

03 Oca 20:38

Kalemine saglik gayet başarılı

Yusuf B. Ketenci yazdı, 7 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Kas 15 18:00
Hoca

(Sınıfa girdi. Kesinkes bir bakışı yok. Sınıfın da ondan pek matah birşeyler beklediğini iddia etmek fazla duygusal olur galiba. Hayır beklemiyorlar. Dersin neden bu kadar erken geldiğini değil de hocanın neden geldiğini sorguluyor gibiler. Bir çift ciğeri daha kaldırmayacak sanki o lanetli oda. Yaşlı bir kimseden sakınılan birkaç litre nefes hepi topu. Yaşlı ama bıkmamış bir çift ciğer. Daha çok kıraatler görmek isteyen bir çift göz ve gözlük. Milyonlarca, milyarlarca daha kelimeyi tüketmek değil üretmek isteyen bir ağız. )

Neden buradayım? Her şeye “hayır” diye bağırasım var. Herkes cahil. Benim içimdekileri bilmedikleri sürece onları cahilden addetmek için bir mani göremiyorum. Beni şaşırtacak çocuklar istiyorum. Şaşırmıyorum, dehşete kapılıyorum daha çok. Hala hoplayıp zıplayasım var kahkaha atacağınızı bilmesem. Sıranın üstüne çıkılmaz. Onu yapanlar yapsın. Her şeyin edebi var. Edebiyat bu. Kitap yırtıp da onlardan kağıt toplar yaparsam, bana bundan sonra ne verir diğer kağıtlar? Nereye bağlayabilirim acılarımı ve sürurumu, bu ciltler olmasa? Bu bizi bağlamaz hocam. Bağlamamalı zaten. Sizin acılarınıza mirasçı kalmak için yaratılmadı bu dünya. Öyle mi çocuklar?Evet hocam. Söyle bakalım sen. Kimsin? Ben itikadda romantik, amelde realistimdir hocam. Akaidin amelini nakzediyor.! Sizinki kadar değil. Ciltler diye ömür payandası saydığınız şeylere gün gelince saymaktasınız çokca. İman sinir kabul eder mi? Haksızsınız. Nasıl haksızız paşam? Paşa değilim. Bunu annem derdi bana genelde. Annem beni bir çocuk gibi sevdi hep. Hiçbir zaman yerimi değiştirmedi ne aklında ne gönlünde. Ben hep yavru paşaydım. Hayır anne. Sen de cahilsin. Hoca oldum ben.

Cildin incecik iplerine bağladıysan hayatı bitmişsin hoca sen. Sen nereden bileceksin ki? Sana da cahil demeye yorulamayacağım. Ben duymaktan yorulmadım hoca boşver. Cilt dediğin hazır yazılıysa işe yaramaz. Bana göre en çok işe yarayan cilt benim yazdığım cilttir. Başkasının yazdığından bana ne? En fazla dedikodu malzemesi olabilir benim için oralarda yazılı olanlar. Hem ben başka bakkalın defterini ne yapabilirim ki? Bu veresiye defteri benim hayatımdır. Yani hayatım buna bağlıdır. Bu olmazsa yok olurum ben.

Bakın çocuklar bu abiniz, Müsellem. Kendisinin benim evimin altında bir bakkaliyesi var. Çok iyi biri olur benimle konuşmadığı zamanlar. Ben kefilimdir ona. Hocam sorması ayıp ama siz kendinizi bir roman karakteri falan mı zannediyorsunuz? Nedir bu etrafınızı bize tanıtma çabanız? Olur mu çocuklar, ben daha çok başkalarının oynadığı romanları severim. Roman bir sahne dekor mudur hocam? Amelde romantik olanlar için öyledir. Aslında tam tersi, onlar için hayat bir sahne dekordur. Roman ise olsa olsa bu hayata uygulanması gereken bir senaryo olabilir. Hocam siz ne zaman dikkatinizi bir yere toparlayabileceksiniz? Çocuklar kızıyor bana Müsellem. Bir sen kızmıyorsun bana.

Nafiz Bey ayıp olmuyor mu? Ne ayıp olmuyor mu Selma Hanım? Soba diyorum buz gibi oldu. Sizin gibi haza bir beyefendiye yakıştıramadım doğrusu. Hayır Selma Hanım. Üşümeliyiz bence. Hâzâ beyefendiler ve hanımefendiler de üşümeli. Memurlar da, öğrenciler de üşümeli. Zira bir teorisyen bunları yaparsa felaha erer. Çok sıkıcı olmaktan vazgeçmiyor değil mi, Refik evladım. Evet hocahanım. Hocamız böyledir. Bakın sizi bile buraya çağırdı. Hoca değilim ben evladım. Portmantomun kalabalıklaştığı zamanlar hoca olurum ben. Misafirleri rahat kovabileyim de kendime yer açabileyim diye. Yoksa hocalık kim biz kim? Bir pratisyene göre fazla kuralcısınız Selma Hanım.

(Nafiz Bey ayağa kalktı. Ceketinin bağlı olan ön düğmelerini şöyle bir gererek üstüne başına çeki düzen verdi. Önündeki biri boş üçü soğuk çay dolu 4 çay bardağını tepsiye geri koydu. Mutfağa doğru gitti. Gözleri yaşarıverdi manasızca. Bardakları aldığı yere geri döndü. Elleri yukarı bakacak şekilde kollarını uzattı.)

Oturabilirsiniz arkadaşlar.

(Şapkasını masanın üzerine koydu. Gözlüğünü düzeltip, tok bir öksürük attı. Sandalyesine kurulup, o soğuk demiri şakağına yerleştirdi. Sol tarafında kapı vardı. Demiri tuttğu sağ elinin işaret parmağında bütün gücünü topladı. Gözünden bir damla daha yaş geldi. Parmağı titredi. Bugünkü dersinin ne olacağını anlatmaya başladı. Sol eliyle bir yumruk yapmaya çalıştı, tırnaklarını avcuna geçirmek istedi sanki. Kapı çaldı galiba. Kapı kıp kırmızı oldu benek benek. Nafiz Bey soluna doğru uzandı. Yüzünü kapıya döndü. Yüzü yere düştü bedeninden önce. Sınıf sağında kaldı. Sınıfın döşemesi de kızıllaşmaya başladı. )

Lütfen ayağa kalkmayın arkadaşlar.

(Kapıcı Müsellem evin dış kapısını yumruklarken, Nafiz Bey öğrencisinden hayatını bir roman sanmasından dolayı yediği fırçanın üzüntüsünü duymaktaydı. Ama artık ders bitti, vakit Selma Hanımla meşk zamanıdır.)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.