İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 11274

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6184

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3812

İstanbul

Ozan Bilican

4 / Puan: 1717

İstanbul

Ömer Poyraz

5 / Puan: 1701

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1489

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1244

İstanbul

Osman Batur Akbulut

9 / Puan: 1213

Kırıkkale

Sıla Münir

10 / Puan: 1175

İstanbul

Mücahid Cesur

11 / Puan: 899

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 867

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

13 / Puan: 849

Ankara

Ali Turan

14 / Puan: 808

İstanbul

Moko Ju Balala

15 / Puan: 786

İstanbul

Müsemma Şahin

16 / Puan: 747

İstanbul

Mümin Yolcu

17 / Puan: 728

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 652

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 627

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 617

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 617

Erzincan

Muharrem Morkoç

23 / Puan: 604

İstanbul

Ahmet Demir

24 / Puan: 574

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 510

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 450

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 415

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 385

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 383

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 380

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 49 dakika kaldı.

Ali İşeri yazdı, 4 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Eki 17 05:00

Ali İşeri

Puan: 107

Mauerbauertraurigkeit

Telaffuzunda dahi zorlandığım bu başlığı neden kullandım inanın bilmiyorum…

Esasında paylaşacağım konu ile hiç alakası da yok. Üzerine düşünülesi olduğunu hissediyorum sadece.

‘Özlediğimiz Oyun Saklambaç’ adında bir yazı paylaşmıştım ,epey oluyor. Bu yaz köyde saklambaç oynayan çocuklar görünce hemen ekmek teknesine girdim .Anında tepkiler geldi tabii ki.Arkadaşımla kendimize yer ararken oyun arkadaşlarımız, abi siz ebe olun dediler.Cazip geldi bu teklif , tam biz yerimize geçip saymaya başlama çabasındayken kararlı bir ses ; ‘Herkes telefonları versin .‘ Arkadaşımla birkaç saniye bakıştıktan sonra aynı sesten aynı kararlılıkta; ‘Abi mesaj atıyorlar da birbirlerine’… Köyde telefon çekiyor olması iyi bir gelişme tabii ki.Köyde büyüyen biri olarak iletişim, özellikle kış aylarında çok ama çok önemli. Yollarınız kardan kapanmıyor, hastane vb yerlere kolay ulaşabiliyorsanız tamam.

Olayın kötü tarafı ise bizler oyunlarımızı unuttuk derken, bu eksiklikten dem vururken teknolojinin oyunumuzun merkezinde, tabir caizse keyif çatması… Oyunlarımızın hala oynandığına sevindim ama anne babalarımızın zamanından hangi oyunlar kaldı diye düşündüğümde, yıkılmaya yüz tutmuş kolonları olan, penceresiz , damı akan ,sobası tüten bir odada oturup her şey normalmiş gibi düşünmemiz endişe veriyor.

Ahmet Sivren yazdı, 107 kez açıldı, 18 misafir beğendi, 9 yorum yapıldı.
18 Eki 17 13:00
İlmin Namusu

Âlim, ilmiyle âmil olup hak karşısında eğilebilen kimsedir.

İlim, onun omuzlarında bir müthiş yüktür. Bu yükün ağırlığı, tevazuu süs yapar şahsında…

Kimi zaman heybetin zirvesine taşır âlimi ilim; ki hakkı haykırsın zalim karşısında.

İşte âlimi âlim yapan da odur: hakka karşı muhabbeti, haksızlığa karşı azameti.

Mazlumların hamisi, zalimlerin hasmıdır, o!

~~~

Fakat bu sanki kitapların bize anlattığı âlimdir. Dünyanın zulümden kıvrandığı şu günlerde renkli ekranların, sosyete ortamların dekoru gibi duran ilim katillerinin bolluğunda, “yok” denecek kadar azdır bugün, ilmiyle âmil olan âlim.

Zulüm içinde ümmet feryadı figan iken ulema takımının bir futbol takımı kadar etkinliği yoksa bu hâl içler acısı hâlimizdir. Savaş, kaos, zulüm, istibdat ve dahası… hepsi bu ulema zevatın ilkesiz tavrı yüzünden desem büyük bir söz mü söylemiş olurum sizce?

Şunu demekte haklısınız: Bunca zulüm ve karanlığın mümessili, müsebbibi âlimler mi, yöneticiler mi? Yani sorun, yöneticiler yerine neden âlimlerde olsun ki?

Bence bunun cevabı şudur:

Bizim sorunumuz, sadece utanmaz ve ihanet içindeki yöneticiler değil aslında…

Bizim sorunumuz; ümmetin sorunlarından bihabermiş gibi davranan ilmin namusunu ve haysiyetini taşıma noktasında sınıfta kalmış, bel’am kılıklı saray mollalarıdır aynı zamanda!

Bizim sorunumuz; hakkın ketmedilmesinde sınırları zorlayan, gün görmemiş mazeretlerle söylemine kılıflar uyduran ulema takımıdır aslında!

Bizim sorunumuz; ne yaptığının, niçin yaptığının, kimin için yaptığının farkında olmayan gariban halktan öte, bunca münker, zulüm ve cürüm işlenirken; susmayı maharet ve erdem telakki etmiş kanaat, fikir ve zikir önderleridir bence!

Bizim sorunumuz; İdlib’e -Amerika’nın emrinde, Rusya’nın kuyruğunda- ordularımızı, bizim çocuklarımızı Suriyeli kardeşlerini katletmek için gönderen/gönderebilen iktidardan önce, buna öylece seyirci kalan, hatta bu cürmün fetvasını renkli camlardan, sosyal medyadan, köşe yazılarından fısıldayan sırça köşk uleması, acil durum fetva(!) makamlarıdır!

Bizim sorunumuz, hak söz karşısında eğilmeyi “ar” addetmiş, hakka teslimiyet sorunu yaşayan, statüko endeksli yaşam modelini kendine yaşam felsefesi bilmiş saray mollalarıdır!

~~~

Hâlbuki ilmin namusu kişide, hakka tâbi olma bilincini aşılarken; zulümden berî olma tavrını da yeşertirdi. Bunu böyle gösterdi selef ulema, ashab-ı güzin ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem.

Bir elinde kalem, diğerinde kılıç; gâh cihat meydanında, gâh mescit minberinde, gâh ilim meclisinde, gâh zalim sultan karşısında… Hakkın ve hayrın hâkimiyeti için ömür tüketen namuslu âlimleri gördü bu ümmet. Onlar ömürlerini bu ilmin namusu uğrunda, taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezilerek tüketip gittiler; bugünün kimi “namussuz” âlimlerinin yaptığı gibi küfre ve zulme fetva makamı olarak ömürlerini heba etmekten ar duyarak üstelik.

Öylesi âlimleri özledik, bu muhakkak! Onlar kutlu bahçenin en nadide çiçekleri olup da bizlere eşsiz bir miras bırakıp gittiler. Onca akait, fıkıh, siyer ve tefsir gibi köklü ve kapsamlı ilmî mirası, kimi âlim kılıklı zevat bugün, bir mirasyedi gibi tükettikçe tüketti; kendi bencil çıkarları doğrultusunda heder etti, kirletti; kirletiyor...

Evet, bildiniz: oryantalistlerin dahi yapamadığı ilmî katliamlarına şahit olduğumuz şu günde kendisine hak ulaştırıldığı hâlde boynunu büküp tâbi olmayan, dizini kırıp önünde oturmayan âlimlerden bahsediyoruz.

Boş gündemleri önümüze koymaktan utanmayan, yarına dair kapsamlı ve kurtarıcı bir proje sunmayı bırakın, papağan misali Batılı batıl fikirleri ucuz dünyalıklar karşılığında pazarlayan bir âlim modelinden bahsediyoruz.

Oysaki âlim dediğin öyle mi olmalı ya!

Âlim ki kendisinde ümmetin kurtuluşu için kapsamlı bir proje olur. Yoksa böyle bir projesi elinde, her daim bir arayış içinde olur. Kimde görse, bulsa gider ona tâbi olur. Kibir yapmaz -ki olması gereken budur-; kırar bacağını, proje sahibinin dizinin dibine oturur ve başlar mürekkez bir kültürle kültürlenmeye…

Zira ilmin namusu, hakka tâbi olmayı gerektirir; hem de ivedilikle… Çünkü kaybedecek, oyalanacak vakit yok. Bir an evvel sahih ve kapsamlı bir projenin, Râşidî Hilâfet projesinin hayata geçirilmesi gerekir ki akan kan dursun, mazlumların yüzü gülsün. Bu bir sorumluluktur ve bu sorumluluk öncelikli olarak ulemanın sırtındadır. Çünkü ulema, ümeranın pusulası, şakulü, hak-hukuk terazisidir. Ya yakasından tutup ümeranın hakka çeker onu veyahut da helak olma pahasına tavizsiz adımlarla taşır, ilminin namusunu!

Bu sebepten demem odur ki: bugünkü sorunlarımızın kaynağında, ilminin namusuna halel getirmiş ulema durur. Ulema ümerayı, ümera toplumu düzeltir.

صِنْفَانِ مِنْ النَّاسِ، إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ ، وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ، العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء

“İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar; âlimler/ulema ve yöneticilerdir/ümeradır.”[1]

[1] Ebu Naim Hilya- Ahmed İbnu Abbas’tan rivayet etti

Not: Bu makale, www.kokludegisim.net sitesinde, 13 Ekim 2017 tarihinde yayınlanmış makalemdir.

18 Eki 17:48

Rabbim sizlerden razı olsun. Değerli yorumlarınız için.

18 Eki 16:11

Misafir

Allah razı olsun güzel bir yazı olmuş

Emrah Firat yazdı, 11 kez açıldı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eki 17 01:00

Emrah Firat

Puan: 224

Özlemek

+ Ve sonra...

Biraz soğuk davranmaya başladı

- Eee

+ Birgün başkasıyla gördüm, içim acıdı içim ve onu ne kadar çok sevdiğimi o an anladım.

Acaba hata bende mi? dedim

Hatayı kendimde aramaya çalıştım

Ama ortada bir hata yoktu, bir yanlış vardı

Ve o yanlışı o yapmıştı

- Sonra ne yaptın?

+ Birgün...

Söyledim, neden yaptığını sordum.

- Ne dedi?

+ Soğudum dedi.

Sadece "Soğudum" dedi.

- Peki sen bir şey demedin mi?

+ Hayır, ne diyecektim?

Ne desem daha da kanayacaktım, kapıyı işaret ettim.

Kapıyı işaret edebildim sadece.

- Peki bir daha gördün mü onu?

+ Evet, birgün sahilde yürürken ona rastladım, belki de bir rastlantı değildi

Hep giderdim oraya ve o, bunu bilirdi.

Neyse...

Görmezlikten geldim tabi

Ama o, bana doğru geldi, donakaldım orada, bir metre kala durdu.

Önce ismimi telafuz etti

O an...

O an onu ne kadar özlediğimin farkına vardım.

O ses...

Sonra irkildim, kendime gelmeye çalıştım, karşımda duruyordu.

Acı çektiğimin farkındaydı sanırım.

"Aradım seni, ulaşamadım, numaranı değiştirmişsin galiba" dedi.

Sustum...

"Unuttun mu beni?" dedi.

Yine birşey demedim.

Diyemedim

Sustum...

"Beni affeder misin?" dedi.

Yine sustum...

Belki o da acı çekiyordu, çok pişman görünüyordu, belki de öyle görmemi istiyordu.

Ben sustukça...

O konuşuyordu, soru soruyordu.

"Ben bir hata yaptım" dedi.

- Sen bir şey demedin mi?

Yine sustun mu?

+ Hayır, dedim

Susmadım...

"Hatalar affedilir, hatasız kul olmaz" dedim.

- Affettin mi yani?

+ Hayır

- Ne yaptın peki?

+ "O zaman beni affettin değil mi?" dedi.

"Hayır, hatalar affedilir ama..." dedim.

Sustum...

"Ama ne?" dedi.

"Ama sen hata yapmadın, sen yanlış yaptın, yanlışlar affedilmez" dedim.

- Ne dedi?

+ Bu kez o sustu.

Sadece baktı, son kez bakıyormuş gibi baktı.

"Pişmanım" dedi.

Ve ben denize döndüm yüzümü.

Sustum...

Denize dönmesem yüzümü o an dayanamazdım

O ağlasaydı ve ben görseydim o gözyaşları dayanamazdım, sarılırdım.

- Sonra?

+ Sonrası yok, hikaye bitmedi ama devam da etmedi.

Hikaye yarım kaldı işte!

- Bakamadın mı yüzüne bir daha?

+ Bakmadım...

Yüzümü dönmeden ona yine parmağımla yolu işaret ettim.

Bu anı ikinci defa yaşıyordum.

Acı...

İçim parçalandı sandım o an.

- Özlüyor musun?

+ Gözümü kapıyorum o, açıyorum o, rüyamda, düşümde o...

Bir şarkı dinleyince o, canlanıyor gözümde

Kitap okuyorum, kitabın en gözde kahramanı o oluyor.

Özlemek...

Özdemir Asaf'ın dediği gibi

"Özlemek

Yedi harf üç hece

Ama her gece."

Ahmet Sivren yazdı, 250 kez açıldı, 52 misafir beğendi, 14 yorum yapıldı.
16 Eki 17 17:00
Kendi Dilinden Hizb-Ut Tahrir ve Hilâfet / Mahmut Kar
fa65c68c939c23b237b76e4b3b8bf5461508165811

Kitap Tanıtımfa65c68c939c23b237b76e4b3b8bf5461508165811

Bu günlerde Hizb-ut Tahrir hakkında bilen-bilmeyen, iftira eden-etmeyen herkes bir şeyler söylüyor. Peki doğrusu nedir? Hizb-ut Tahrir nasıl bir yapılanmadır? Nasıl çalışır? Kaç ülkede çalışır? Amacı nedir? O'nun sorunu iktidardaki parti mi yoksa sistemin kendisi midir? ABD, İngiltere, "israil", AB, Rusya, BM, IMF, NATO, Dünya Bankası vd. sömürgeci kafir devletler ve uluslararası kurum ve kuruluşlara bakışı nasıldır? Hilâfet projesi ile neyi kastetmektedir? IŞİD'i nasıl değerlendiriyor? Galiba bu sorulara doğru cevabı Hizb-ut Tahrir'in Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar'dan başkası veremez.

Köklü Değişim Yayınları'ndan çıkan "Kendi Dilinden Hizb-ut Tahrir ve Hilâfet" isimli kitabın yazarı Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar. 1953'te Filistin'de kurulan Hizb-ut Tahrir hakkında merak edilen bir çok konuya tatmin edici cevapları bu kitapta bulacağınızı umuyorum. 
Unutmamak lazım: tanımadan/bilmeden hüküm veremezsin. Aksi zulüm olur!

18 Eki 15:15

Yorumlarınız için teşekkür ederim. Eksikliği hissedilen önemli bir konu idi. Buradan Mahmut Kar Beyefendi'ye bu vesile ile ben de teşekkür ediyorum. Rabbim kendisini korusun ve ilmini hak yolunda harcamayı bir ömür nasip etsin...

17 Eki 08:21

Misafir

Sözleri ve amelleri birbiriyle uyuşan tek siyasi kitle Allah razı olsun Rabbim Muzaffer kılsın davanizda jnsaAllah

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 161 kez açıldı, 8 misafir beğendi, 5 yorum yapıldı.
13 Eki 17 17:00
Hizb-Ut Tahrik! Partisi
203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

Hizb-ut Tahrir partisi (İslam Kurtuluş Partisi) 1953'te Filistinli Takiyyuddin en Nebhani tarafından Kudüs'te kuruluyor...

Hizb-ut Tahrir Partisinin şöyle bir amacı varmış: Tüm Müslümanları birleştirerek şeriat kurallarıyla yönetilecek İslami hilafet devleti kurmak...

Bir çok ülkede ofisi bulunuyor bu partinin...

Hizb-ut Tahrir Partisinin Diğer ülkelerde nasıl bir faliyet yürüttüğünü bilmiyorum ama Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir sorumlularının baya bir sorumsuz oldukları ortada.

İşleri güçleri Müslümanlarla uğraşmak... Erdoğan ve onun izlediği siyaseti ihanet ile suçlamak...

Erdoğan’ın ihanet içerisinde olduğunu, yaptığı siyasetin ise münafıkların siyaset ve yöntemi (mescidi Dırar) olduğunu bangır bangır bağırıyorlar...

Tüm vahşilik ve terörüne rağmen Daiş Hizb-ut Tahrir için sadece hataları olan Müslümanlarmış! Daiş’in Ümmeti muhammede verdiği zarar ortayken, suriye cihadını baltalakları ve akamete uğrattıkları sabit iken “Ama onlar Müslüman” diyerek tebriye edilmeye çalışılıyor Hizb-ut Tahrir Türkiye medya sorumlusu Mahmud kar tarafından....

Erdoğan ise tüm artı ve doğrularına rağmen (eksiği, hatası, günahı, yanlışı olacaktır), Hain ve mescidi dırarın işlevini gören ihanet içerisinde ki bir işbirlikçi!

Mesele Erdoğan değil. Asıl mesele bu yapının müslümanların değer ve ideali olan “Ümmet olma, Hilafet ile yönetilme ve islam devleti.” idaallerini baltalaması ve sulandırmasıdır...

Erdoğan’ın ümmetçi siyaseti ve icraatları ortada olmasına rağmen, Hizb-ut Tahrir onu neden ihanet içerisinde görüyor?

Bu ülkeyi Hizb-ut tahrir partisi yönetseydi eğer, RUSYA, ABD ve AB Birliği ile ilişki halinde olmayacak mıydı? Siz kafirsiniz, sizle ne işbirliği nede diyalog olmaz diyerek onlara savaşmı ilan edecekti?

Hizb-ut Tahrir Hangi mazluma sahip çıkabilecekti? Bırakın mazlumları, yönettiği Türkiyeyi bu müstekbirlerden (rusya, abd, çin, Ab birliği) koruyabilecek miydi?

Türkiye’yi yönetmek, Beyazıt meydanında nutuk atmaya benzemez!

Dünyada ki tüm mazlumalara yardım etmek, kuru kuruya yapılan hilafet mitinglerine benzemez!

Türkiye'de ki tüm kesimleri idare etmek, kullandıkları tekfir diliyle yapılacak bir şey hiç değil!

Bir parti olarak kurulmuş olmasına rağmen: "Seçimlerinde Oy Kullanmak Şer'an Haram ve Laik Rejimin Bekasına Hizmettir" demek sadece paradoks değil, tutarsızlıktır da...

Türki'ye'yi Hilafetin bir vilayeti olarak görmek ve hilafetin arap ülkelerinde olması gerektiğini savunmak ırkçılık değil mi? (Burada kureyş hadisi mesned olarak gösterilemez) Osmanlı islam devleti edebiyatı yapan Hizb-ut Tahrir, osmanlı'nın hilafetini kabul etmiyor mu yoksa?

Kendilerini ciddi bir şekilde çek etmeleri gerekiyor...

Tekfir dilini bir kenara bırakıp, Ümmetçi olmaları gerekiyor...

Vel hasıl Hizb-ut Tahrir’in ne bu ülke’ye nede başka ülkelere bu kafayla bir hayrı dokunmaz...

Kadir Mısıroğlunun sözleriyle yazımızı şimdilik hitama erdirelim: Hizb-ut Tahrir denilen yapı, hem Esas'tan hemde Usulden İslami değildir! Ya ahmaklık mahsulüdür, yada Hainlik!

17 Eki 09:17

Misafir

Hak ve gerçeğiortaya koymadan ziyade vakadan uzak,duygusal ve ön yargı ile yazılmış. Oysaki gerçek bulmak isteyene çok uzak değil. Yeterki ön yargıdan uzak ve hakkı elde etmek isteyin. Heleki günümüz teknoloji cağında. Www.hizb-ut-tahrir.info

17 Eki 07:35

Misafir

İslamı ve Müslümanları karalamakla hiçbir şey elde edemezsiniz. İslam, Allah Subhanehu ve Teala'nın dini. Hizb-ut Tahrir eziklerin değil, liderlerin lideridir. Mutlaka siyasi gücü olan Hilafet'e ulaşacak biiznillah...

Yusuf Basat yazdı, 20 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Koku

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım. Yaşayarak öğrenmeye mahkum olduğumu öğrendiğim gün, bu acıya bağımlı olduğumu gördüm. İnsan acıdan beslenir mi?

Küçükken terlikle yeni dökülmüş o sıcak asfalta bastığımda ayaklarımın altı yapış yapış ve sımsıcak olurdu. Cehennem ateşi de böyle bir şey mi acaba diye düşünürdüm kendi kendime ama değilmiş, daha kavurucu daha yakıcıymış öyle anlatıyorlar. Asfalttan çıkan yanık tekerlek kokusunu andıran bir koku kaplıyor bu günlerde içimi, nasıl giderilir, nasıl güzel kokulur hiç bilmiyorum. Bir şiir bahçem vardı benim, oradan yayılan tüm kokular içimi kaplar oradan da bedenime sirayet ederdi fakat uzun zaman önce o bahçeyi bir yıkım ile sonsuza kadar mühürledik. E zor günler geçirdik tabi, duyan duymayan kim varsa herkes koştu geldi taziyeye, çok destek oldular. Vefalı komşularım varmış gelen herkese hürmet gösterdiler, pek bir hazırlık sonuçta gözü yaşlı taziyeleri kabul eden birisiyim ne yapabilirim ki? Fakat bir eksiklik var gibiydi, yani herkes tam ama o eksikliğin çığlığını bütün bu kalabalıkların içinden duyabiliyordum. Sağa bakıyorum Hüseyin amca, sola bakıyorum Hayriye teyze, kalkıp camı açıyorum dışarıda da yok. Burası haddinden fazla soğuk kapatalım şu camı diyorlar, yahu ben yanıyorum kapatmayın. Dinlemiyorlar. "Perdeyi aralayın perdeyi, gelirse görelim en azından" diyorum ama kulak asan yok. Odaya çıkıyorum biraz sonra derin bir nefes alıyorum çünkü aşağıda boğulmuş gibiydim, biraz odamın camından bakıyorum ama ne gelen var ne giden. Biraz sonra, yan komşum Seval hanım yine taziyeye gelenleri haber vermek için kapıma tıklatıyor. Kaçmam gerek...

Kaçmayın sevgili benlik, göğsünüzü gere gere çıkın karşılarına, gün güçlü olma günü. Fakat insan boğuluyor iç ses, boğuluyor ve çok uzaklara kaçmak istiyor. Kalabalıklardan neden bu kadar korkuyorsunuz efendim? Çıkıp gelirse eğer ona karşı o kadar insanın içinde utanmak istemiyorum iç ses. Utanmak, ne naif bir eylem sevgili benlik gerçek sevdalara çok yakışıyor utanmak. Bir saygım, birde utancım kaldı şiir bahçemden yayılan o güzel kokulardan geriye. Harap etmeyin kendinizi sevgili benlik. Hiçbir zaman suyunu eksik etmedim, efendim sevgimi verdim, yeri geldi saatlerce aşkımı mı anlatmadım, ağıtlar, kasideler, türküler, kitaplar mı okumadım, bir kez yahu sadece bir kez açsın diye ömrümü o toprağa serdim yahu ondan başka hiçbir şiiri ekmedim oraya insan utanır da açar be, şimdi bak güneş günlerdir tam tepede ve ben her gün saatlerce izliyorum şiir bahçemi ama açmıyor iç ses, itinayla açmıyor. Ya açarsa sevgili benlik? Heh işte bütün mesele bu, gece hatırlat da ya açarsa diyerek umuda geri dönüşümüzü kutlayalım. O çiçek bir gün açacak be sevgili benlik. Ya çok geç olursa iç ses? Gece hatırlatın da size biraz acı vereyim sevgili benlik, insan acıları sayesinde vardır siz acılarına bağımlı bir insan olarak bu soruyu sormamalısınız. Haklısın iç ses, o çiçek bir gün açacak.

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım, ünlemin en keskin ucu ile çırpıp virgülün en kıvrak yanıyla suladım. Ölüm acısına en yakın acıdır şiir acısı...

Biz sevmeyi yermekten öne koyan acıya bağımlı insanlara selam olsun!

Gülşen Aslan yazdı, 13 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 17 01:00
Acınası Ruhlar

Biz genelde insanların gözünü değil,ruhunu görürüz.Ve herkes hep kendisiyle övünür,kimilerinin ise başarısı ölünce görülür.Biz ısrarla hayatı hep kendimiz yaşadık.Bütün dünya omuzlarimizdaydı inadına savaştık.Ağlayarak baktık aynaya ve hep şaşırdık.Yalansızdı sözcüklerimiz...Cam kırıklarıyla dolu ayaklarımız ve can kiriklariyla dolu kalbimizle çabaladık.Yarıda bıraktığımız neyse hepsi gece bizimleydi.Hayat kalabalık,hayat küçük bir nefesti.Kafamızda olup biten her şey son ses.Son kalan dala da tutunabilir mi herkes?Bu gökyüzünün altına sıkışmış hep acınası ruhlar.Biz ise ellerimiz ceplerimizde ayaklarimizda yağmur yürüdük.Menfaatler kalkacak yerine karakterler oturacak diye bekledik.Kimse "nasılsın" diye sormadı da..Biz de yaşananların hesabını onlara sormadık da..

Yusuf Basat yazdı, 24 kez açıldı, 1 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
5 Eki 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Savruluş Hikayesi 

Nereyi düşlüyordun? Şimdi neredesin? Hangi şehirde hangi iklimi kalbine uyarlıyordun? Şimdi neredesin? Vakit geldi, sonbahar tüm çıplaklığıyla aldığımız her nefeste hissettiriyor kendini bize. Vakit geldi...

Bir kış gelse de üşüsek diyorum iç ses, şöyle iliklerimize kadar dona dona buz tutsak? Buna gerek var mı efendim? Bilmem yok mu? Acılarınız yeterince üşütmüyor mu sizi? Peki kalbimizin damarlarında dolaşıp üşüten bu acılarımız nasıl oluyor da zamanı gelince bizi kasıp kavuruyor iç ses? Mevsim geçişleri hep böyle olur sevgili benlik siz çok takılmayın buna. Höst ulan! İnsan nasıl olur da acı veren bir şeye takılmaz? O acı zihninizi istila etmişse eğer, insan alışır, acıya ve o acıdan gelen tada bile alışır. Sanki kulaklarımdaki salyangozlar da ölüm marşı çalıyorlar iç ses. Geçmiş olsun, savruluyorsunuz efendim. Nasıl kurtulacağım bundan? Bundan kurtulmak yerine, sonbahara sarılın efendim, unutmayın sonlanan bir baharın sonunda gelecek olan huzurun umuduna sarıldık da ısındık bütün kış. O zemheriyi hatırlatmasan olmaz değil mi? Fakat çok güzel kandık sevgili benlik, çok güzel kandık. Kötü mü oldu bak koleksiyonumuza bir savruluş hikayesi daha ekledik. Ekledik eklemesine de, fatura çok kabardı sevgili benlik. Bir yığın savruluş hikayesi yine sonbahara kaldı iç ses.

Sonbahar bize sahip çıkar sevgili benlik, herkesten her şeyden daha çok ilgi ve şefkat gösterir o bize, çünkü kapısını bizlere kapatmayan tek mevsimdir sonbahar.

"Hangi şehirde, hangi iklimi kalbine uyarlayıp nereyi düşlüyordun?" dedi. Sustum. "Savrulmamayı" diyemedim.

05 Eki 08:24

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Yusuf Basat yazdı, 27 kez açıldı, 2 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Yok Oluş Hikayesi 

Merhaba arkadaşlar. Bu gün ölümü konuşalım istiyorum. Ölümden daha ciddi hiçbir şeyin olmadığını ve değerli bir toprak kokusu hakkında laflayalım biraz istiyorum.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Eşin senden ayrılsa nerede olduğunu bilirsin, annen baban evi terk etse nereye gideceğini bilirsin, evladın arkadaşımda kalacağım dese onun arkadaşında olduğunu düşünür ve bilirsin. Ve korkmaz insan çünkü bilir. Bazı hikayeler vardır, ne pahasına olursa olsun ulaşılamayan hikayeler, insan kendi hikayesine ulaşamaz mı? İşte bu hikayelerde insan kendi hikayesi de olsa ulaşamaz. Hatta ne yaparsanız yapın, isterseniz isyan edin, bağırın çağırın, yemeden içmeden kesilin, kendinize zulmedin, dünyanın en zengini bile olsanız asla bu hikayenize ulaşamazsınız. Çünkü kimisinin hikayesi başlı başına bir kadından, bir adamdan ibarettir. Bir kız çocuğu için hikayesi babasından ibarettir, bir annenin hikayesi ise her zaman evladından ibarettir, kimisinin de bir arkadaş,bir kardeşten ibarettir hikayesi. Bu hayatta herkesin bir hikayesi vardır; kimisi yüreğine kazırken kimisi iliklerine kadar yaşar hikayesini, kimisi korkup kaçarken kimisi cesurca yüzleşir.

İnsan ömründe bir kerede olsa aşık olur, fakat herkes iyi bilir ki aşkın acı yönü daima mutluluk yönünden ağır basmıştır her zaman. Çünkü bu, aşkın doğasında olan en temel olgudur. Bizler her zaman aşkın en acı yönünü bir terk ediş, bir ayrılış olarak biliriz ama aşkın acıdan kasıp kavuran pek fazla görünmeye yönü vardır. Ölüm. Bir başkası gelip sevdiğini elinden alsa o kişiye kızarsın belki ama ölüm söz konusu olunca insan kimseye kızamıyor. Çünkü ölüm, bizlere biçilmiş en yüce kaftandır. İnsanın sevdiği birini kaybetmesi demek artık sonsuza kadar tek bir yerde ve tek bir yere ait olduğunu bilmektir, buda biz insanoğlunun yüreğini paramparça eden bir etkendir çünkü ne yaparsak yapalım geri getiremeyeceğimizi biliriz. Çaresizlik,insanoğlunun içinde beslediği umuda karşı taarruza geçen bir düşman olmuştur her zaman. Bütün meselede bu aslında; ecel kapımızı çalınca umudumuzda onunla birlikte gidiyor.

Bir kız çocuğu doğup büyüyüp olgunlaşıp aşık olacağı zamana kadar ilk aşkı ve tek aşkı olarak babasını görür her zaman. Hiç kaybetmeyecekmiş gibi. Kız çocukları babalarına düşkün olur derler, hakikaten de öyle. Lakin bizler için en zor şeydir belkide ailemizi kaybetmek. İhtimal dahi vermezsin, düşünmezsin bile çünkü ölüm ile hiç tanışmadın bu güne kadar. Ölümü sadece masallar ve filmlerden biliyorsun. Bir akraban öldü fakat çok üzülmedin çünkü hiç görmediğin uzak bir akrabandı. Ne aşık olduğun insanı nede bir arkadaşını kaybettin, yakınından hiç kimseyi kaybetmedin bu güne kadar... Ama bu gün senin hayata ilk geleceğin gündür sevgili dostum, bu gün senin olgunlaşacağın gün, bu gün senin büyüdüğün gündür. Bir kız çocuğunun babasını kaybetmesi demek; savaşın ortasında silahsız kalmak, milyonlarca derece sıcaklığa sahip bir güneşin altında gölgesiz kalmak, zulmün ortasında adaletsiz kalmak, en önemli yazının ortasında kalemsiz kalmak ve çölün ortasında susuz kalmak gibi... Çok acı çekiyorsun değil mi sevgili dostum? Çok acı çekiyorsun, hatta o geri gelecekse eğer daha fazla acıyı da çekmeye hazırsın fakat nafile. İliklerinde akan kana kadar hissetsen de ölümün acısını, kimse geri gelmeyecek ve sana sadece toprağına gidebilmek kalacak. Bir avuç toprak... Ne o yoksa kimsenin gösterdiği değer samimi gelmiyor mu? Yoksa sana daha önce yüzünü dönen insanlar sana acıyarak sahte bir şefkat mi gösteriyorlar? Ne kadar boş gözlerle hayata bakarsan bak, sen artık yapayalnızsın ve büyüdün! Kendine ne kadar zulmetmek istersen et fakat sen artık olgun bir insansın. Ne pahasına olursa olsun, ölümü bir kerede tatmışsa insan, ondan başka hiçbir acı ölümün sunduğu acı kadar sirayet etmez kalbinize.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Fakat ölüm yeni bir başlangıç değil, bitiştir işte, bitiş...

02 Eki 22:00

Öncelikle değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Ölümün anlamı herkesin çektiği acıya göre değişen bir unsurdur. Sonuçta insan, sevdiğini ecele teslim ederken mantık çerçevesinde bir olumlama yapamayabiliyor. Her şey ölüyorda, ölüm ölmüyor.

02 Eki 21:33

Misafir

İşte asıl bitiş ölüm değildir ölümden sonra ki bilinmezliktir asıl bitiş .kelimeler akıcı ve ben gayet yeteri kadar begendim başarılar

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 388 kez açıldı, 21 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Eyl 17 21:00
Erdoğan 2019'u Görebilecek mi?
a69107a50307568e0342a78874176ced1506622618

a69107a50307568e0342a78874176ced1506622618

Yapılan son referandumla yasalaşan %50 + 1 oy barajı, artık kimsenin kolay bir şekilde iktidara gelemeyeceğini ortaya koymuş oldu.

Peki, 16 yıllık Ak parti iktidarı 2019 seçimlerine nasıl hazırlanacak, şimdiden ne yapması lazım, nelere dikkat etmesi lazım?

Başta Erdoğan olmak üzere: “ şu kadar yol yaptık, şu kadar köprü yaptık, şu kadar okul açtık” retoriğine artık ya son verilmeli yada hafifletilmeli...

İnsanlar artık hizmete doydu. En Mega projeler bile insanımızı heyacanlandırmıyor...

Ben burada Ak Parti’nin yapması ve yapmaması gereken en elzem şeyleri yazmak istiyorum. Çünkü Erdoğanın “hatırı ve muhabbeti” 2019 seçimlerinin galibi olmaya yetmeyebilir!

• Rüşvet çarkı hala durdurulabilmiş değil. Tüm hızıyla devam ediyor. önlenemedi...

• Adam kayırmacılık had safada. hala devam ediyor...

• Başta Belediyeler olmak üzere ; Akraba, eş dost denilerek işçi alımları yapılıyor... Bu yanlıştan hala vazgeçilmedi...

• “Devlet içerisinde tanıdığın varsa işini yaptırabilirsin” anlayışı malasef daha da güçlendi...

• Ak parti içerisinden olsun veya Bürokrasi’den olsun Erdoğan’ın Şahsını istismar edip işini halletme kurnazlığının önüne geçilmeli...

• AK parti içerisindeki AKP’lilerin acilen temizlenmesi lazım...

• Ak Parti içerisindeki Bazı Millet Vekili, Belediye Başkanı veya Parti yöneticilerinin yaşamış olduğu Güç zehirlenmesi (istediğimiz herşeyi yaparız bize kimse karşı çıkamaz diyenler) tespit edilmeli ve ayar verilmeli. Fetö’nün yıkılışı güçsüz olduğundan ötütürü değil, yaşadığı Güç zehirlenmesindendi. Bu akıldan çıkarılmamalı...

• Fetö’nün yenilme sebeplerine baktığımızda, ilk sırayı ne Ak parti nede tek başına kalan Erdoğanın Fetö ile mücadelesi geliyor, asıl sebebin Fetö’nün yıllardır milletten almış olduğu Bedduların etkili olduğu görülecektir.

• Özellikle büyük şehirlerde artan içki tüketimi ve yaygınlaşan fuhuş toplumun dini hassasiyetine ve ahlak yapısına büyük zararlar verdi... Ak parti bu konuda önlem almadı hatta kayıtsız kaldı.. Ak Partiye en büyük darbeyi, bu ahlaksızlık ortamının oluşturduğu sosyal doku verecek...

Daha fazla şeylerde yazılabilir ama bunlar ayyukaya çıkmış olan meseleler...

Ak Parti ve Erdoğan 2019’u gerçekten zaferle nihayete erdirmek istiyorsa bu sıkıntılı ve can sıkan meselelere artık el atmalı düzeltmeli..

29 Eyl 20:57

Misafir

sahici dost yapıcı eleştiri yapandır.

28 Eyl 22:53

Misafir

Özellikle içki ve diğer münasebetsiz şeyler için kesin önlem alınmalı

Yusuf Basat yazdı, 28 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Eyl 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Siz Hiç Aşkınızı Öldürdünüz Mü?

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm. Herkes gibi herkesleştim ve aşık oldum, sonra aşkımı ellerimle toprağa gömdüm.

En nadide, en süslü cümlelerle başladı her şey, sonunda küçücük bir nokta ile bitirdiğim cümlelerime bin anlam yükleyerek önüne ömrünün en güzel yemeği olarak koydum aşkımı. "Gitmek." Aşık olduktan sonra bu kelimeye yabancılaşıyorsun, bu ihtimali tam anlamıyla unutarak aşık olmanın verdiği büyüyü iliklerine kadar yaşıyorsun. Fakat fırtına öncesi sessizlik dediğimiz büyük felaket aslında budur. Kısacası kötü olan bütün ihtimalleri tamamen unuttuğun zaman oluyor her şey, işte tamda o an bir devrim, bir darbe niteliğinde İstiklal Mahkemelerinde bile görülmemiş cinsten bir infaz emri uğuruna her şeyi yapabileceğin, zamanında iki dudağının arasından "seni seviyorum" kelimesini duyup mutlu olduğun kişinin yine iki dudağının arasından çıkıyor. "BİTTİ." Evet her şey bitti ve senin içinde bulunduğun durum için düştün demek bile az kalıyor, artık tek başına ve paramparçasın. Ne oldu, yoksa günlerce yemek yemeyip kül tablasını mı kirlettin? İnsanlarla konuşmadın mı? Konuşasın derdini anlatasın mı gelmedi? Yoksa aylar geçmiş ve o hayatını dibine kadar yaşayıp seni bir kere olsun düşünmezken sen hala bu bitişi kabullenemiyor musun? Biliyorum biliyorum çok uykusuz kaldın, geceleri yaşıyor gündüzleri ise sızıp kalıyorsun bir yerlerde. Hatta evden çıkasın kalabalıklara karışasın bile gelmiyor. Kaç akşam sokağın köşesinde durup bir sigara eşliğinde evini izledin, hatta o izlemelerinden sonra saat on bir olunca ışıkları söndürmesinden hayatını düzene soktuğunu düşündün. Her gün, her Allah'ın günü yanına gitmek için evden çıktın ama uzaktan onu görünce döndün arkanı geri döndün, çünkü sen çok masum seviyorsun ve asla onu rahatsız etmek istemezsin dimi? O mutlu olsun bana yeter dediğin duyar gibiyim. Bir yandan kabullenememişlik hissi zorlarken diğer yandan yelken fora diye bağıra bağıra onun başkası ile birlikte olma düşüncesi zihnini istila ediyor. Tek parça olarak düşmüş olsan belkide bu kadar zorlanmayacak, onu unutmak bu kadar uzun bir süre almayacak ama sen paramparça olarak dört bir yana savruldun ve her bir parçanı toparlayacak zerre kadar gücün yok. Sen artık yapayalnızsın. Acı. Öyle bir şey ki bu acı, ne bir yemeğin acısına ne bir baş ağrısına ne bir kesik yarasına benziyor. Dişin ağrıyor mesela ama kalbinin tam orta yerinde, vücudunun her yeri kesilmiş ama kanamıyor o kan kalbinde toplanıyor, başına giren bütün ağrılar tek bir noktada buluşuyor, kalbinde. Merak etme baya bir sürüneceksin ama bir yerden atlamadığın sürece ölmeyeceksin, bu acı seni süründürdüğü gibi ayağa da kaldıran bir acı olacak. Hayatın anlamını falan yitirmedi, yaşamamın bir anlamı kalmadı diye içinde haykırıyorsun ya hani, öyle değil işte. Hemde hiç öyle değil...

Aylar, çok uzun seneler geçecek belki ama sen onu hala unutamayacaksın ama içinde bitmese bile hafiflemiş olan bir acın kalacak. Yeni insanlarla tanışacak, iş ortamlarında insanların yüzüne gülerek işini profesyonelce yaptığını gösterecek hatta arkadaşların ile memnun kalmasan bile akşamları dışarı çıkıp eğlenebileceksin. Sonra gece olacak ve gün bittiğinde aralıksız her gece acına sarılarak uyuyacak, sabah olduğunda yine acına sarılarak uyanacaksın. Çünkü kaybetmiş olduğun o kişiden sonra seni sen yapan, ondan bile daha değerli olan koca aşkına ait gurur verici tatlı sızılar saçan bir acın kalacak ellerinde. Sonra günün birinde biri bakacak gözlerine, ellerinden tutacak, içinde bir yerlerde pas tutmuş sevgini parlatıp cilalayacak. Emin olamayacaksın, karşına çıkan gözlerine bakan hiç kimseden emin olamayacaksın çünkü yıllarca tek birini tanıdın sen. Ta ki, gözlerine herkesten daha güzel, daha anlamlı bakan bir başkasına kadar. Yıllarca içinde bulunduğun o kuyuda işleri yoluna koydun fakat hala çok dağınıksın ve artık bir başkasına tutunma vaktin gelmiştir. Tutunacak bir dal gördün ya, hemen koştun dimi? Biliyorum çünkü buna ihtiyacın var, hatta herkesten daha çok hak ediyorsun. Ve gün gelir yüreğindeki karar merciği son sözü söyler. İnfaz emri bu sefer senin dudaklarından yayılır kalbinin kırsallarına. Çok zor olacak bu kararı kabullenmek ama kabullenecek ve hatta bunu uygulayacaksın ve hak ettiğini düşündüğün yeni bir hayatı yaşamaya başlayacaksın.

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm, hemde iki kere.

-Yusuf BASAT

Yusuf Basat yazdı, 40 kez açıldı, 5 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Eyl 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Penceredeki Çiçekler 

Bir bağ bahçe güzelliğinde nitelendirdik aşkı ve sürekli hiç bitmeyecek gibi yaşayıp özlemek dediğimiz kavramı da daima birlikteliğin bir yapı taşı olarak gördük. Özlemek... Nice insanlar tanıyorum özlemini delicesine kör kütük kusan, nice insanlar var özlediği halde ölse de özlediğini söyleyemeyen. Pencereden süzülen rüzgarın azizliği ile masada duran küllükten bir anda genzime savruldu özlem. Lakin diyorum ya ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Ağzımızı açsak bir bıçak yarası kaplayacak hissi kelimeleri zindan ediyor içimizde. Zindana tabi tuttuğumuz her bir kelime günü gelince ya bizleri acıtır hale geliyor yada karşımızdakini, çünkü kelimeler kimi zaman zehirli bir yılan gibi süzülürken dudaklarımızdan kimi zaman ise içten içe bizi kemiren bir fare gibi zedeleyip duruyor. Özlüyoruz. Neden özlediğimiz ile ilgilenmeksizin özlemimizin verdiği acıya tutunup oradan güç alıyoruz, çünkü özlediğimizi özlediğimize ölüyoruz da söyleyemiyoruz. Kimi zaman narin kalplerimiz isyan bayrağını açmaya yeltense de her seferinde ailesi için ayakta durup güçlü görünmeye çalışan bir baba misali yüreğimiz o bayrağı içi acıya acıya indirmeyi başarıyor. İçinde bulunduğumuz durumdan artık yüreğimizin de memnun olmadığını tamda o an anlıyoruz ve anladığımızda her şey için geç mi yoksa bir şeyler için erken mi bunun kararını bir türlü veremiyoruz. Özlemek bizi zorluyor, gururlu yüreğimiz sayesinde ayakta tuttuğumuz umudumuz ise yıkılmaya başlıyor, hatta bunlara köstek olan aklımız ise büyük bir karanlığın içinde "acaba bir ışık arasam mı, aramasam mı?" kararsızlığı ile bizi koca bir karanlığa hapsediyor. Gündüz yüzü ile yaşadığımız özlemin acısını artık karanlıkta yaşamaya başlıyoruz.

Karanlıklar bir bakıma insana iyi gelirken, öte yandan karamsarlığa sürükleyen yanı insan zihninde daha ağır basıyor, bir noktadan sonra düşmeye ve tutunamamaya alıştığımız için karanlıktan medet ummaya başlıyoruz. Fakat insan silkelenme sevgili iç ses, insan kendini silkelemeli... Çünkü insan ne kadar karanlığa alışırsa o kadar zor olur aydınlığa çıkması. Oysa pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini besliyorduk, bizler ne zaman pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalinden karanlığa sürüklenir olduk? Fakat insan bunu da haykırmak istiyor sevgili iç ses, sevdiğine sevdiğini söylemekten ziyade, pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini söylemek istiyor ama ne demiştik; ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Bir noktadan sonra; "bir özleyişi haykırmak bu kadar mı zor be?!" diye düşünüp kendimize kızmaya başlıyoruz ve unutulmamalıdır ki insanın kendine kızması özgüvenini zedeleyen başlıca unsurlardır biridir. Bizler güçlü olmak zorunda bırakılıp, güçsüzleştirilmeye mahkum edilen insanlar olarak özlediğimizi ölsek de söyleyemeyeceğiz belki ama hiçbir zamanda vazgeçmeyeceğimiz onurlu bir özlemi pencere önüne dizdiğimiz çiçeklerimize ekip orada umut diye yeşerteceğiz.

20 Eyl 13:20

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Recep Yılmaz yazdı, 31 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
18 Eyl 17 13:00

Recep Yılmaz

Puan: 139

İlk Olasılık (Harabe Küre )

Kıyamet dünyevi varlıkların yokoluşu aşaması ve yokolması ile sonuçlanması durumudur. Öncelikle yokoluş aşamasını tahmin sınamaları ile bulmaya çalışalım .

İlk soru Allah (cc) kendi eliyle kıyameti bize sunmaz ise kıyamet nasıl gelebilir ?

Cevap oksijenin tükenmesi olabilir . Oksijensiz yaşam yoktur ve oksijenin hammadesi ağaç, geniş anlamda bitkilerdir . İnsanlık alemi betonlaşma ve sanayileşme ile bunları yok etmekte ve dünyamızı marsa dönüştürmektedir . Son ağaç kesildiğinde çölleşme ve oksijensizlik ortaya çıkacak ,hayvan ve böcek ekolojisi yok olurken doğal denge bozulacak, büyük sel felaketleri ve kitlesel facialar  gercekleşecek.

Kıyamet tarihinin belirsizliği de belki bu yüzdendir . Ne de olsa Allah (cc) kendi kaderimizi kendi ellerimize bırakmıştır.

Bu kurama göre istatistiksel veriler ile bir tahmini sonuç çıkaralım.

Ortalama olarak dünya ormanlarının 10 yılda  %2 si yok olmakta (FAO, State of the World’s Forests 2001 Raporu.)

Şuan da ormanlar (kara parçasının)  dünyanın %30  nu  kapsamaktadır ve 4 milyar hektar civarındadır . 7 Milyar insan %70 ni işgal ediyor ise 10 milyara ulaşıldığında dünya taşa dönüşecek gibi. Ve matematiksel veriler insan nüfusunun 10 milyara ulaşmasını 2050-2100 yılları arasına işaret ediyor . Bu sadece bir olasılık lakin önlem alınmadığı sürece küçük kıyametimiz pek yakınlarda ...

Filiz Akogul yazdı, 25 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Eyl 17 01:00

Filiz Akogul

Puan: 215

Evrenin Ezel Parcaciklari

Evet , ben evrenin ezel parcaciklariyim

Aşk parçacıkları zevk parçacıkları

Barındıran bi gece lambasiyim

Evet , ben şarap şişesini

Renksiz saydam şeffaf

Paramparça olmaya yüz tutmuş

Evet ,ben tanrının haykırışlariyim

Sevgi parcaciklari kasvet parçacıkları

Barındıran bir gece lambasiyim

Reşit Akpınar yazdı, 57 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Eyl 17 01:00
Ahmet Nesin ve 15 Temmuz

Bundan belki 1 ay belki de 2 ay önceydi.T24 adlı haber sitesinde haberleştirilmiş bir yazı okudum.Ahmet Nesin'e ait olan yazıyı " Ahmet Nesin: Abdülkadir Selvi darbe gecesi olan biteni neredeyse saniye saniye biliyor" başlığını kullanmışlardı.Haberin özet kısmında şu yazıyordu;

"Şimdi bu darbeyi kim, ne zaman ve ne için yaptı, kim, ne zaman haberdar oldu. Bu arada salaların Erdoğan'ın emriyle verilmediğini de öğrendik. Alayı temiz, pırıl pırıl..."

Yazıda ilginç iddialara yer veriyordu.İddialarından en ilginci Selvi'nin yazısını alıntılayarak şunu söyledi;

"Görmez'le Muaz el Hatib aynı arabaya binip, nasıl zıt yönlere gidiyorlar, ben buraya takıntılı kaldım işte."

Peki Selvi ne demişti yazısının ilgili bölümünde;

" MİT'in zırhlı araçlarından birini verdiler, Muaz el Hatib ise Görmez'in aracıyla hareket etti. İkisi zıt yönlere gittiler. Araç, MİT'in iki No'lu kapısından Formula 1 yarışındaki gibi fırlayarak çıktı."

Yani Muaz El Hatib ve Mehmet Görmez farklı araçlara binmişler.Yani Ahmet Nesin denen zat okuduğundan birşey anlamamış.

Bu muhteremin iddianameyi okumamış, davaları takip etmemiş.Sadece basından çıkan haber ve yorumları takip etmiş.Yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bu işleri de doğru düzgün yapmamış.

Sanık ifadelerinden yola çıkarak tam 11 tane yazı yazmış. Karakoldaki ifadelerin işkence ile alındığını da yazmayı unutmamış.İşkence iddialarının doğru olup olmadığını bilemem. Akıncı üssü iddianamesini açıp okusa ifadelerin safsatadan ibaret olduğunu anlardı.Çünkü sadece tek delil ifadeler değil.

Keşke yazdığı bu 11 yazılık seride Whatsapp konuşmalarından, telsiz kayıtlarından, kamera görüntülerinden de bahsetseydi ben de derdim ki Ahmet Nesin yazılarında objektif ve tarafsız davranmış.Elbette ki sorgulamak ve eleştirmek gazetecinin vazifesidir.Ama kendi önyargısını eleştiri ve yahut sorgulama olarak ortaya atmayacak.

Bunları bilinçli mi yapıyor yoksa ciddi mi bilemiyorum.Ama yazdıkları gerçekleri yansıtmıyor.Onun iddialarını tek tek konuşacağız.Tabi başka yazılarda...

Filiz Akogul yazdı, 29 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
14 Eyl 17 21:00

Filiz Akogul

Puan: 215

Çığlık

Ruhun,bulutların yığıldığı siyah bir çarşaf gibi . Üzerinin örtüldüğü karanlık ve yağmurlu bir gecede yalınayak yürüyor. Tepemdeki dolunayda senin değiminle senin kadar dolu ama aydınlık .Ne tarafa yöenlsen kapılar yüzüne kapanıyor bunu görüyorum ama sende beni gör sonun kadar açık kapılarımı görüpte öylece geçme önümden . Ölmeden gözlerini bir görsem gece güneşe kavuşucak kupkuru bahçem papatyalara bezenicek . Gözlerin gözlerime ah bir değse ruhumuz bir olsa gözlerimdeki hırçın deniz durulucak . Seni ruhumda istiyorum sen kusursuzsun ve güçlü . Gel beraber yığın bulutlardan nehre akalım .Açık kapılarımı görüpte öylece geçme sevgilim . O zaman kendimi taşıyamam . Kendimi kendi omuzlarımda bile taşıyacak gücüm tahammülüm kalmaz . Sıcak bir nefes üflesen sönücem sanki .Çok değerli süslü mücevherlerle dolu bir elbise var ruhumda  ama hareket edemiyorum hem ağır hem de ayağıma dolanıyor . Kurtulmaksa mümkün değil gibi gözüküyor .Ama bir okyanusa dalsam yada papatyalarla dolu bir bahçeye uzansam mis kokular sarsa her yanımı kuşlar dans etse tepemde . Atım olsa bembeyaz tıpkı papatyalar kadar sonsuzluga şahlansa atım o tatlı meltemi yüzümde şaçlarımda tüm bedenimde hissedebilsem işte o zaman ruhumdaki parıltılı ağırlığı sıyırıp atıcam .

Yusuf Basat yazdı, 38 kez açıldı, 4 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Gece Yarısı

Gecenin yarısı yaşanırken tattım ben acıyı. Geceler... Ah bu gecelerde ne olmasa ne olurdu bizim halimiz? Mesela bir gece ansızın gelmişti içsesim benimle sohbet etmeye, bir gece yarısı öğrenmiştim aşık olduğumu, gecenin en kör vaktinde yağdı gökten şimşekler yüreğime. Bu öyle bir acı ki bir zaman sonra ne şimşek kalıyor nede gece. Oysa bir gece yarısı fark etmiştim elimin kalem tuttuğunu ve ben bir gece yarısı müsaade etmiştim insanların bilmediği aşkımı satırların bilmesine. Gönlümün karalığı geceden değil kalemden gelmişti. Ben öyle bir anlattım ki onu kaleme, kalem kırıldı gözlerimin önünde. Taki bir gece yarısı onu yazmaya başladığımda oldu her şey fakat artık yazamıyorum. Ondan başka hiçbir cümleyi ne okuyabiliyorum nede yazabiliyorum. Bir gece yarısı şahit olmuştu yalnızlığıma duvarlar, hayattan kalkışını izledi onsuz yaşanan tüm hatıralar. Sokaklar ona çıkmaz oldu, vapura bindiğimde aynı gökyüzü altında olmadığımızı öğrendim. Diyorum ya; sonu gelmek bilmeyen koca bir geceyi sabaha çıkartma arzusuyla işittim aynı topraklarda olup kilometrelerce uzakta olduğumuzu.

Kapı çalıyor. Ama açamam, fakat açmam gerek. Hoş geldin içses. -Hoş bulduk efendim. Erken geldin. -Boş verin şimdi erkeni geçi, siz neden aşık olmayı bir lütuf olarak görüyorsunuz sevgili benlik? Çünkü aşk insanın başına gelmiş en yüce lütuftur içses. -Bakın sevgili benlik, satırlara aşık olun, kelimelere aşık olun, kitaplara, sıcak bir çaya, mürekkebe, gıcırdayan eski bir iskemleye, günde iki kez doğruyu gösteren bozuk bir saat ve bozuk plakta dönüp duran bir şarkıya aşık olun, fakat kadınlara aşık olmayın efendim olmayın.

Belkide kadınlara olan aşkımız bizim tüm nesnelere duyacağımız aşkın temelidir içses. Ve kadınlar hor görülmemeli, sonuna kadar yaşanmalıdır. Bir sabah kalkıp hak edip etmediğini sorgulamadan bir kadına değer vermek istiyorum mesela, geçici bir mutluluktan sonra terk edilmek ve verdiğim değer ile bir başıma başsız kalakalmak istiyorum. Bizler bir kadına aşık olmayı değil, aşkı seviyoruz içses, aşkı seviyoruz...

Hafız Mustafa yazdı, 36 kez açıldı, 7 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Eyl 17 09:00
Irkçılık Hastalıktır

Bu hastalığı bünyesinde barındıran kişi ilk başlarda hastalığını kabul etmez. freud'un öne sürdüğü savunma mekanizmalarından bazılarına fazlasıyla sahiptir. bunların başında yadsıma/inkar etme, mantığa bürünme, karşıt tepki geliştirme, değersizleştirme, çocuksu davranış, fiksasyon, yansıtma, çarpıtma ve en belirgin olarak da asetizm görülür. Hacısından, hocasından herkes bu hastalığa kapılmış.

Yusuf Basat yazdı, 43 kez açıldı, 6 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Eyl 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Neydi Aşk? 

Neydi bizi bizliğimizden koparan o hiçlik? Neydi sabır denen en yüce taşı parçalayan o aciz şüphe? Aşka ölmek de dahil ise eğer, aşk yoluna baş ile çıkmak aşık adama mubahtır o vakit. Aşk bir ecel vakti ise ayrılık ecelden korkmaktır, aşk bir musalla taşı ise ayrılık cenazelerden nefret etmektir, aşk bir hayır ise, ayrılık bir şerdir. Bu ve bunun gibi birçok çelişki üzerine yazıldı aşk, bu güne kadar uğruna birçok kalem oynatıldı aşk için.

Nasıl sevmişti Nazım Piraye'yi veya tam tersi nasılda sevmişti Piraye Nazım'ı ve aşkından ölüp de ağzını dahi açmamıştı. Öbür taraftan nasılda masumdu Cemal'in Tomris'e bakışı. Peki ya Edip, Turgut... Nasıl demişti Edip Cansever; "Bir adın vardı senin, peşinde üç büyük şair" diye. Nasıl kurulabilirdi bu cümle, öylesine bir cümle ki içinde imkansızlığı, çaresizliği, güzelliği ve masum bir aşkı barındıyordu. Cemal güzel sevdi Tomris'i, Turgut canından can gidercesine sevdi Tomris'i, Edip bir beyefendi gibi sevdi Tomris'i... Gel gelelim Konya'ya. Bir aşk yatar Konya'da, yaşarken beşeriyetin arasına girdiği, ölünce de o beşerin yerini alan bir dikenin aralarında olduğu bir aşk. Ayrı yaşayıp, birlikte ölen ve birlikte gömülüp fakat yine ayrı kalan Tahir ile Zühre'nin o büyük aşkı yatar Konya'da. Bizim deli oğlan Nazım'ın da dediği gibi; "Tahir olmakta ayıp değil Zühre olmakta, hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil." Kimilerinin kaderleri bir yazılır fakat o bir yazılan kader aslında aynı yolun yolcusu, olacakları yolun birliğidir. Kimileri birbirini Tahir ve Zühre gibi yaşarken de ölünce de yaşayamazlar.

Çöller Kays'ın aşkından dolayı çöl olmadı, çölü çöl yapan Kays'ların aşkının her bir kum tanesine işleyişidir.

12 Eyl 04:43

Misafir

Aşk yazılmaz.

Dilek Aydın yazdı, 48 kez açıldı, 2 misafir beğendi, 8 yorum yapıldı.
10 Eyl 17 13:00

Dilek Aydın

Puan: 189

Hiçbir İnsana Acıma!

Dünyada çoğu insan vatanından ayrılıp başka bir yerde yaşamaya mahkum edilen insanlara yardım ediyordur. Peki neden yardım ediyorsun? Ona acıdığın için mi?

Hiçbir insan acınmayı hak etmez. Sizinle aynı eşitliğe sahip olmasına rağmen size acıyarak bakınması hoşunuza gider mi? Onlara, vatanından ayrılan insanlara en büyük  yardım onlara hepimizin eşit olduğunu hissettirmektir.  Onlara sırf para vererek  yükselmeye çalışmak değil. Hiçbir insanın düşüncesini sorgulamıyorum ama lütfen davranışlarınızın ne kadar doğru veya yanlış olduğunu düşünmek size kalmış.

10 Eyl 15:48

Malesef toplumumuz çok bozul herşey çıkar ilişkisi oldu lakin gerçekten temiz bir kalple.yardim amacli veren insanlar var herkesi bir kefeyi koyamayiz.

10 Eyl 15:46

Az önce misafir olarak cevapladim."göklerin ve yerin mülkü Allahindir.Allah herseye hakkıyla kadirdir"Ali İmran süresi.. Mülk Allahinken bizim.diyemeyiz Allahın olan mulku yine Kuluna dagitiyiru ve bu şerefe veren nail oluyor inşallah ..