İyi Yazarlar
İyi Okurlar
Ankara
Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul

Bulut Sever

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul

Aa

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul
Kırıkkale
Erzurum
İstanbul

Ali̇ Turan

İstanbul

İstanbul
Erzincan
Sakarya
Ankara
Yozgat
İstanbul

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
Ankara
Bir sonraki paylaşıma kalan zaman
01:03:27
Bulut Sever yazdı, 8 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Oca '21 21:00

Bulut Sever

İstanbul

Şükür Yılı

e0dbe9b3ae18f4403bfe5a8a4ebd43d91610347234

İnsanoğlu biraz da böyledir, her daim kendi yaşadıklarının tarihin en berbat şeyleri olduğuna inanır, geçmişe bakmaz, geçmişte yaşanılanların üzerine bir sünger çeker ve kendi yılı ve/veya dönemi üzerinden karalar bağlar, ahlar çeker.

Çok uzağa gitmeye gerek yok belki de… Son 150 yıllık dünya tarihine bakarsak görürüz birçok şeyi… Birinci Dünya Savaşı'nda ölen insan sayısına, kullanılan yeni silahlarla ölen insanların yakınlarının cenazelerine dahi ulaşamamış olmasına bir bakalım.

İkinci Dünya Savaşı'ndaki insan kaybı herkesçe malum; peki ya Rusya’da, eski adıyla SSCB’de sadece açlıktan öldürülen (!) milyonlarca insanı gözümüzde canlandıralım.

Cezayir’de 1 milyon insan sadece Müslüman oldukları için çoluk çocuk demeden hunharca sırf zulmedilerek öldürülmüşken, dünyanın her yıl Japonya’da birkaç yüz bin insanın katledilmesine timsah gözyaşları dökerken takındığı ikiyüzlü tavra bir bakalım…

Yokluk ve kıtlık yıllarına bakalım misalen 30’ların 40’ların Türkiye’sinde… 2 yaşında iken rahmetli babamın günlük ekmek istihkakının yazılı olduğu ekmek karnesine bir bakalım genç kardeşim!

99 depremini yaşamış biri olarak devlet yöneticilerinin deprem bölgesine bırakın çadırı barınağı, ekmek dahi göndermekten aciz kalışına bir bakalım…

Yaklaşık 70’li yıllarda doğanlar doğru düzgün yokluk görmemiştir. Kıtlık ile tanışmamıştır bile. Bu sebeple 2020 yılında gerçekleşen, her sene olabilecek olan birbirine benzer onlarca olayı sanki insanlık tarihini etkilemişçesine felaketler yılı ilan etmek en hafif ifadeyle okumamak, tarih bilmemek, biraz da şımarıklık sebebiyledir.

Bu olan şeyler arasında sadece “pandemi” adı altında içtimai ve ekonomik hayatı yeniden düzenleme yönetimini ayrı tutabiliriz ki, onun da tam olarak ne olduğunu önümüzdeki birkaç sene içinde müşahede edebileceğiz.

Evet, hepimizin konforu bozuldu kabul, hemen herkesin sıkıntılı bir dönemden geçtiği de bir gerçek fakat şükür elzem, şükür ve sabır gayretullaha dokunacak yolları kesecek en birinci sebeptir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 15 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Ara '20 21:00

Bulut Sever

İstanbul

Baba Omuzları

bcd5449c22f08fc208c73d938f5860b91608186723

“Nasılsın Baba?” diye soracak olursan oğlum, babamın bana ilk “oğlum!” dediği yaştayım...

Bu duygularımı başta oğluma yazmak geldi içimden… Sonra bütün babalara ve oğullarına…

Oğlum, nasıl başlayabilirim bilemiyorum… Bir ateş ki, göğsü yakıp kavuruyor; ruhun en karanlık dehlizlerindeki unutulmuş anıları gün yüzüne çıkarırken, mazinin tatlı hisleri gözleri alevler içerisinde bırakıyor oğlum.

Bir daha bana “oğlum!” diyemeyecek; sebeb-i hayatım, hep güler yüzlü, tatlı dilli; pek kısa bir süre “dede” diyebildiğin sevgili babam vefat etti…

Ehl-i sünnet âlimleri “Doğmak, ölmenin alametidir” buyurmuşlar. “Hayat hayal…” “Dünya fâni…” diye de söylenegelmiş… Belki hemen her şey için “ihtimal” olan seçenek, ölüm gerçeği için acımasız bir kesinliğe ve büyük mecburiyete dönüşüyor.

İstikbale dair ayrı ayrı her bir şeyin yeri ve vakti bellidir. Okulu bitirme, evlilik, bir yerden başka bir yere seyahat vs. Yer ve vakit bellidir fakat gerçekleşebileceği kesin değildir...

Ölüm öyle mi ya? Hangi canlı adına yazarsak yazalım yeri ve zamanı ve nasıl olacağını bilmediğimiz fakat gerçekleşeceği kesin olan daha net ve acı da olsa bir gerçek, bir hakikat var mıdır ölümden gayrı?

Daha bir suskunum sanki artık. Ölümün soğuk ve soluk yüzü ile ilk defa bu kadar yakın karşılaşmamız, galiba insanın kalbinin bir yanını düzelemez bir biçimde burkuyor. Nasıl ki demir değmeye görsün bedenine, değdiği yer hiç beklemediğin bir havada sızım sızım sızlar ya, işte öyle oğlum… Evlat için de hayatında hoş bir seda bırakan bir babanın varlığının bu dünyadan çekilmesiyle ardından bakakalmak da geçmeyecek bir hicran yarası oluşturuyor kalbinde.

“Baba omuzlarında yüksekten bakışları” asla unutamam oğlum. Adı lazım olmayan bir tren istasyonunda, yorulup da mızmızlandığımda hep güler yüzlü olduğu hâlde kollarımdan kaldırıp omuzlarına alarak bu fâni dünyayı günahsız gözlerle baba omuzlarında keyifle temaşa edişime sebep olan babamı asla unutamam...

Elbette hiçbiri unutulmayacak anıların lakin “akıl nisyan ile maluldür” düsturunca zamanla küllenip, arada alevlenecek bir kor hâlinde her daim hissettirdiği hüzün devam edecek.

Peki ya kalbin aklı?!.

“Nasılsın Baba?” diye soracak olursan oğlum...

Babamın bana ilk “oğlum!” dediği yaştayım...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Payi̇taht İstanbul yazdı, 24 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Ara '20 09:00
Matrix Filmi Üzerine

7e3fff26a6b702ae968b8e4eb03455b41607457720

1999 yılında çekildiğinde büyük ses getirmişti Matrix.

Felsefi derinliği, Bilinç altını hedefleyen dini Hristiyan ögeler, Farklı konusu ve neredeyse cinselliğe hiç yer verilmemesi, iyi oyunculuğu ile Matrixi 2000 binli yılların en iyi filmi yapmaya yetmişti...

Neo kurtarıcı Mesih... Beklenen kurtarıcıydı...

Morpheus ise Cibrili emin rolünde son kurtarıcıyı dünyayı kurtarmak için hazırlıyor...

Trinity ise ilahi aşkı simgeliyor...

Ajanlarla işbirliği yapan kişi ise İsa Mesihe ihanet eden havari...

Her karakter özenle seçilmiş... Her sahne özel dizayn edilmiş...

Matrix Büyük bir teveccüh alınca, 4 yıl sonra (2003) ikinci serisi çekildi. Bu sefer konsept biraz değişmiş, cinsellik arttırılmış, işin felsefi derinliği kendini yüzeyselliğe bırakmış, birinci filmin zihinlerde bıraktığı o sarsıcı sahneler uçup gitmişti...

Filmin İkinci serisi tat vermeyince aynı yıl (2003) alelacele üçüncü serisi çekiliyor Matrixin. Kan kaybeden Matrixe tekrardan canlılık katılmak istenmiş ama tam bir fiyasko ile sonuçlanmış...

Artık ortada ne felsefe, ne derinlik nede dini ögeler kalmıştı. Bu arada Filmin 3. serisine ustaca eşcinsellikte eklenmişti.

Cinselliğe bile yer vermeyen bir film, çok garip bir şekilde LGBT propagandası ile bitiyor...

2000 binli yıllarda tüm dünyayı LGBT sapkınlığı sarmış, her alanda propaganda edilmeye başlanmıştı, bu propaganda merkezi de Amerikaydı...

Çok popüler olmuş bir filmi küreselcilerin kullanmaması zaten düşünülemezdi...

Çekilen her filmin bir amacı ve bir arka planı muhakkak vardır...

Filmin 3. serisi çok kötü olunca filmin devamı da gelmedi. Aradan 17 yıl geçtikten sonra filmin 4. serisi için kollar tekrardan sıvandı ve 2021 yılında Filmin 4. serisi sahnelenmesi bekleniyor...

Matrix 4'dün Nasıl bir kurgu ile çıkacağını merak ediyorum ama 1. seri kadar kaliteli olur mu şüphelerim var...


Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmet Demi̇r yazdı, 11 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Ara '20 21:00

Ahmet Demi̇r

İstanbul

Akıllı Telefon - Akılsız Çocuk

a0b118354c285e7d10284b8c21d00f821607156257

Telefon/tabletin aşırı kullanımının, çocuklarımıza fiziksel, sosyal ve ruhsal açıdan zarar verdiği bilinen bir gerçek. Çocukların gelişim ve öğrenme çağları boşa gitmekle kalmıyor, belki onlara kalıcı zararlar veriyor. Özellikle yedi yaşa kadar olan zaman çok kıymetli.


03178c9399f222ae0aeb9b41a51be93c1607189135

Çocukların yedi yaşına kadar edindikleri el ve hareket becerilerinin, yedi yaşından sonra zekaya dönüştüğüne dair bir iddia var. Bu yüzden ABD'de 160 okulu bulunan Waldorf okullarında teknoloji hiç kullanılmıyor. Çocuklar çamurla oynuyorlar, örgü örüyorlar, hikaye uyduruyorlar. İşin ilginç tarafı bu okula çocuklarını gönderenler arasında Silikon Vadisinde bulunan teknoloji şirketlerinin yöneticileri de var.

https://www.egitimpedia.com/silikon-vadisi-yoneticilerinin-cocuklari-neden-teknoloji-girmeyen-bir-okula-gidiyor

https://www.nytimes.com/2011/10/23/technology/at-waldorf-school-in-silicon-valley-technology-can-wait.html?pagewanted=all&_r=0

Bu iddia doğruysa çocuklarımızı mümkün olduğunca telefon/tablet ekranlarından uzak tutmamız, onları harekete, el becerilerine kısacası gerçek hayata yönlendirmemiz şart.

2-3 yaşından küçük çocuk ve bebeklerin durumu daha kritik, çünkü onların hiç ekran görmemesi gerekiyor. Ekran onlarda psikolojik açıdan geri dönülemez hastalıklara yol açabiliyor.


079c40d54cf7de9b486d24a6fb768abe1607192124

Çocukları telefon/tablet'ten uzaklaştırmak ise oldukça zor. Biz oyun oynamasak bile çocuk çevresinden bu oyunları keşfediyor. Bir bakmışızki çocuğumuz elinden telefonu atmayan adeta bir oyun bağımlısı olmuş.

Bu yüzden çocukları bir yandan telefon/tablet'ten uzaklaştırırken, bir yandan da yeni uğraşlarla onları meşgul etmemiz gerekiyor. Fakat biz malesef çocuklarımızla vakit geçiremiyoruz, onlara bir uğraş sunamıyoruz ve telefonların verdiği bu "ücretsiz hizmeti" memnuniyetle kabulleniyoruz.


a57cfc4173faa8236da8df078e77ebef1607195274

Telefon/tabletle oynamak yerine, çocuklarımızın gelişmelerine destek olacak ve evde kolayca oynanabilecek oyunlar var. Ben denediğim ve faydalı gördüğüm iki tanesine değinmek istiyorum.


Evcilik Oynamak:

4-6 yaşlarında benim en sevdiğim oyun, evin önündeki küçük kum yığınında bir tahta parçasıyla virajlı yollar yapmak ve arabamı burada sürmekti. Şehir hayatında malesef böyle bir imkan yok. Fakat buna alternatif olarak evin içinde battaniye, yorgan ile benzer bir ortam oluşturabilirsiniz. Battaniyeyi öylesine serip, battaniyenin bazı yerlerini kabartarak veya altına yastık vs. koyarak, çocukla beraber yollar, dereler, tepeler, evler yapabilirsiniz. Siz de destek olursanız, çocuk saatlerce sıkılmadan oynayabiliyor. Battaniyetin uçlarına kıvırarak şekilli evler de yapmanız mümkün. Hatta karton, yapıştırıcı, makas kullanarak evin içine mobilyalar, evin bahçesine de ağaçlar yapabilirsiniz.


İp Atlamak:

Bu çocuğunun koordinasyonu ve reflekslerini de geliştiren bir oyun. Kaliteli bir ip alarak (kalın ip şeklinde olanlar değil, tel şeklinde olanlar) tek başınıza bile çocuğa ip atlatabilirsiniz. Bunun için ipin bir ucunu koltukların arasına sıkıştırın, diğer ucunu da siz alın ve seri bir şekilde değil, teker teker çocuğunuza ip atlatın. Burada önemli bir nokta var. Çocuk başlarda neredeyse hiç atlayamacağı için, ipten ister atlasın ister atlayamasın hepsini sayın. Böylece çocuğun motivasyonunda bir azalma olmayacaktır. Bu şekilde günde 10-20 atlamadan, 100'lü atlamalara doğru bir ilerleme sağlayabilirsiniz.



Son olarak telefonlara oyun yüklemeyi öğrenmiş çocukların telefonda oyun oynamasını engellemek için şunlar yapılabilir:

1. En kestirme çözüm pin, parola, parmak izi koruması ile çocuğun telefonu açmasını engellemek.

2. Bu mümkün değil ise telefona uygulama yüklenmesini zorlaştırmak gerekiyor. Apple telefonlarda uygulama yüklemeyi pin, parola ile engellemenin mümkün olduğunu zannediyorum.

3. Android'de durum biraz daha zor. Uygulama yüklemeyi izne bağlayan Applock gibi uygulamalar var. Bu uygulamalar kullanılabilir. Buna alternatif olarak benim en beğendiğim yol "Goople Play"den çıkış yapmak, yani "Google Play"deki hesabı silmek. Eğer google uygulamalarına (Youtube, Gmail, Haritalar) giriş yapmak telefon sahibi için çok elzem değilse bu mükemmel bir çözüm.


Tabletlerde oyun oynamayı sınırlandırmak ise telefona göre daha kolay:

1. Tabletteki oyunları kaldırdıktan sonra ayarlardan internet bağlantısını kesmek yeterli (internet aldığı ağın şifresini unutturarak veya ağın şifresini değiştirerek).

2. Çocuğunuzun hergün belli bir süre oyun oynamasını istiyorsanız, tablette çocuğunuz için bir Google hesabı açmanız ve Google'ın Family Link uygulamasını tablete, Family Link Manager uygulamasını da kendi telefonunuza yüklemeniz gerekiyor. Eşleştirme yaptıktan sonra tablette uygulama yüklemek için sizin izniniz gerekiyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 8 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Ara '20 21:00

Bulut Sever

İstanbul

Tarih: Talebe Daha Ne Yapsın?

d353d0933c833314c8268ed508ee398e1606976006

Çevremizde müşahede ettiğimiz hususların başında “düzenli okumak” fiilinin neredeyse hiç olmaması geliyor. Düzenli okuyor olanlarda ise tarih okumalarının azlığının göze çarpmasıdır.

Haksızlar mı? Okullardaki tarih kitaplarının kim-nerede-hangi tarihte doğdu ve öldü, hangi kaleyi muhasara etti, hangi savaşlarda kaç kişi savaştı, antlaşma maddeleri, nedenleri-sonuçları vb. gibi tamamı neredeyse teknik detaylara boğulmuş müfredatın bu durumda büyük bir pay sahibi olduğu da yadsınamaz. Devletler ve medeniyetler, dün ile bugünün arasında herhangi bir bağ kur(a)mayan tarih anlatımını, sırf sınavlardan geçer not alınması adına ezbere dayalı tarih öğretimi karşısında talebe daha ne yapsın? Yapabildiği, sınavlardan en az geçer not almak için ezber ve akabinde ezberlerden arda kalan kırıntıları bir daha hiç hatırlamamak üzere zihinlerinin en karanlık dehlizlerine atmak oluyor.

Tarih, kendimiz olmak ile başkalarının hikâyelerinde figüran olmak, kendi özümü unutmak veyahut biz olmak için yaşanılanlar ile günümüz arasında bağ kurabilmemize imkân veren bir köprüdür. Son birkaç asırdır büyük bir şaşkınlık içerisinde olmamızın sebeplerinden biri de bu köprüyü onarma ihtiyacındaki boş vermişliğimiz değil midir?

Nasıl ki felsefi düşünceler birbirine ardına gelmekte ve kendi içinde bir devamlılık oluşturmakta ise medeniyetler, devletler, bizi mesut eden tarihi vakalar ya da hüzünlendiren, birbirleri ile koparılamaz bir bağ ile bağlıdırlar. Günümüzün meselelerine açık yüreklilikle, samimi, hamasetten uzak bir şekilde yaklaşabilmenin ve çözüm bulabilmenin yegâne şartı ise bu bağı doğru kurabilmektir.

Bu bağ öncelikle bizi kendi hayatımızla, ailemiz ile olan ilişkimizde nasıl hareket etmemiz gerektiği hususunda ihtar eder. Ayrıca misal teşkil eden bu ihtar hali tarih bağı ile geçmişte yaşanılan müspet ya da menfi, yukarıda da zikredildiği üzere tarihin seyri içinde bizi üzen ya da mutlu eden vuku bulmuş hadiseleri, bu halleri yaşamış insanları ihtiva eder. Gireceğiniz imtihanı sizden bir sene evvel vermiş bir talebenin imtihanınızdan önce size hangi sorularda hata yaptığını, hangi sorularda doğru hareket ettiğini, nasıl çalışmanız ve sınavda nelere dikkat etmeniz gerektiği gibi hususları size muhtelif misallerle anlattığını bir düşünün, güzel olmaz mıydı?

Tarih, tek başında sadece geçmiş değil, bizler için bugün ve yarına dair kuvvetli bir zemindir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 9 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas '20 21:00

Bulut Sever

İstanbul

Derdi Olan Söyler

Çocukluğumuzdan bu yana geriye dönüp baktığımızda milletimizin en büyük meselesinin “kendi olamamak” olduğunu görmekteyiz. Son 200 yıllık makûs talihimizin ağlanılası hali de bunu doğrulamaktadır.

Televizyonun insanların evlerinin başköşesine oturmasının üzerinden 30 sene geçmiştir ki öncesi sinemadır. Sosyal mecraların ise hayatımızın ortağı olmasının geçmişi 10-15 sene gibi kısa bir süreye dayansa da siyasi, iktisadi ve içtimai etkisinin pek ala olduğunu ayrıca müşahede etmekteyiz. İnsanlığı sinema sektörü ile başlayan yozlaştırma çalışmaları televizyon sektörü ile hız kazanmıştır. Bu ikisi üzerine inşa edilen sosyal mecralar ile hemen herkesin az ya da çok zihinleri iğdiş edilmiş, motor fonksiyonlarını aksatmayan fakat sağlıklı düşün(e)meyen insanlar topluluğu yani ne dersen oraya çekilebilecek bindirilmiş kıtalar başarıyla meydana getirilmiştir. Bütüne baktığımızda bundan geriye dönüş ise neredeyse beyhude bir çabadır.

Küçük bir çocukken neredeyse her çocuğun başına gelmiştir. Bir tren yolculuğunda ya da otobüs, seyahat esnasında camdan bakarken anne-babamıza dikkatimizi çeken bir şeyi sormuş ve çoğu kez anne ya da babamızdan sessiz olmamızı ihtar eden cümleler ile cevap bulmuştur sorularımız. Aslında, sorularımız bizi en çok sevenler tarafından çalınmış, ruhi gelişimimiz hususunda yapabilecekleri en büyük kötülüğü yapmış, bizleri hayat boyu karşılaşacağımız muhtelif tazyikler karşısında sorusuz ve cevapsız bırakmışlardır.

Sorumuz şu olabilir mi: Televizyonlarda, sosyal mecralarda başkalarının yaşadıkları yayınlanıyor, diziler cenahından bakar isek sahte, kurgulanmış yalan hayatlar sahneleniyor. Sosyal mecralarda başkalarının yedikleri yemekler, gezdikleri yerler, sevdiklerini iddia ettiklerine bakışlar, sözler, mimikler, sevinçler, üzüntüler vs. görülüyor.

Yirmi dört saatlik, tamamını doldurabileceğimizden emin olamadığımız günlük hayat maceramızın seyrini evimizin içinde televizyonlar, avucumuzun içinde ise sosyal mecralar belirliyor. Kendi hayatımızı yaşayabileceğimiz, mütedeyyin isek ahiret hayatına dair yapabileceklerimiz pek kısıtlı bir süre, günlük mecburiyetlerimizin arasında bu şekilde yitip gidiyor.

200 yıllık makûs talihimizin esas meselesi “kendimiz olamamak… kendi hayatımızı yaşamamak”

Dert bilinmeden derman bulunmaz. Bilmek için de farkına varmak elzemdir.

Kendimiz olabildiğimiz ölçüde makûs talihimiz bir nebze olsun değişebilecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Payi̇taht İstanbul yazdı, 264 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Kas '20 09:00
Hilafet Talebi Suç Mudur?

d1af8c46f5f380518300a5fcee5d10381605393346

Hilafet kelimesini duyduğunda kuduran ve fenalık geçirenler aslında neye karşı olduklarını bence bilmiyorlar.

Mustafa Kemal paşa 1924 yılında Hilafeti ilga ettiğinde Hilafetin zaten millet meclisinin içinde mündemiç olduğunu ekstra halifenin olmasına gerek kalmadığını söylemiş.

Hilafet makamı o kadar yüce bir makam ki bunu sadece tek bir kişi kendinde deruhte edemez diyor Mustafa Kemal paşa...

Ve Hilafetin ilgası bu gerekçe ile ilga ediliyor...

Hali hazırda Hilafet müessesesi hâla Türkiye Büyük Millet Meclisinde mündemiçtir...

Tabi ki de Mustafa Kemal paşa hilafetin yüceliğine inanmıyor ama Hilafet makamı o kadar büyük ve etkili bir müessese ki, bu makamı ilga etmek için büyüklüğüne vurgu yapıyor ve onu tamamen ortadan kaldırarak değil, bir kişiden alıp tüm vekillere vererek yapıyor.

Bursa Valiliği büyük bir skandala imza attı ve Hilafet etiketi ile kelime-i Tevhid resmi paylaşan bir bekçi hakkında soruşturma başlatan bir twit attı...

Daha sonra çok tepki gelince ilk başta twiti sildi daha sonra büyük bir sessizliğe gömüldü.

Birçok Kemalist laik ile beraber kripto din düşmanları bu bekçiyi şikayet ederken şu gerekçe ile saldırdılar:

"Hilafet talebi anayasal bir suçtur"

Aslında bu gerekçe hilafeti ilga eden Mustafa Kemal paşaya bile muhalefettir.

Hilafet talebi anayasal bir suçsa, Hilafeti ilga edenler:

"Hükümetin ve cumhuriyetin anlamında ve kavramlarında hilâfet zaten vardır, dolayısı ile halife görevinden azledilmiş, hilâfet de kaldırılmıştır" dediler?

İlk yönetim ya iki yüzlüydü, ya da o zaman böyle inanıyorlardı...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

17 Kas '20 18:59

Hilafet ve şura meclisi gerçek anlamda islama uygun işlemedikçe hilafet var denilemez. Hilafet demokrasi ve laik olmaz.

CEVAPLA
20 Kas 23:19

Dediğiniz gibi. Bende Hilafete kaşı çıkan kemalist laiklerin hilafete karşı olan alerjilerinin tarihi süreçle uyumlu olmadığı. Hilafet karşıtlığının tarihi bir karşılığı yok... tamamen ideolojik...

Sıla Müni̇r yazdı, 24 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Eki '20 09:00
Bir Levazımat Yazısı

2822b3ff854fd9d5db6872dfdd3b58271603131619

Ne yapmak lâzım?

Efendim, taze zencefili öğütülmüş çöreğotuynan bala yatırmak ve de sabah akşam birer tatlı kaşığı yutmak lâzım.

Tedbirli olacağım diye histerik olmamak lâzım.

Histerik olmıyayım diye, gevşeklik nemelâzım.

Her işi besmeleyle yapıp tevekkül etmek lâzım.

Ne demiş hikmet ehli zatlar:

"Allahü teâlânın sana nasıl muamele etmesini istiyorsan, sen de Allahü teâlânın mahluklarına öyle muamele et!"

Göğe bakmak lâzım, ama öyle trene bakar gibi değil, Cenâb-ı Hakkın kudretini üzerimizdeki merhametini ve nimetlerini tefekkür ve teşekkür ederek bakmak lâzım.

Hadsizlik mi ettik bilader?

E, mâzur görmek lâzım.

Samimiyetle seven âdemiz, belki kayıyor bazen şirazemiz, idare etmek lâzım.

Hani var ya meşhur Eyüp Sultan'daki kafası kıyak dayı.

Ne yapmıştı ki?

Dolmuşçuların yanından geçerken, 'Haydiieeee Eyüp yolcusu kalmasınnnn, Eyüp Eyüp Eyüp Eyüeeeeep!' diye bağıran muavinin ensesine bir şaplak atıp, dumanlı kafayla sallana sallana, ağzını yaya yaya, 'doğru konuş üleyynn, babanın oğlu mu da Eyüp diyorsun, Eyüp Sultan diyeceksinnn!' buyurup hizaya getirmişti.

Işte ümit veren bir samimiyet, her hâlükârda hürmet taşımak lâzım.

De, bir de sevgi kelebeği olmamak, vıcık vıcık ağdalı mutluluk saçmamak lâzım.

Geçmişle münasebeti, günahlara tevbe mesabesinde tutmak lâzım.

Beklemeyi bırakıp yola koyulmak, geçtiğimiz yollardan güzellikler iyilikler devşirmek lâzım.

Vaktimiz az!

Dünya hızla değişiyor!

Her sabah aynı insan olmayarak, her güne artarak uyanmak lâzım.

Elinden birşey gelmeyen insanın, gönlünden geçen iyilikler de sağ yanındaki deftere kaydediliyor.

Duâ etmek lâzım...

(Fotoğraf: Necip Fazıl Kısakürek / ÇİLE)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Mümtaz Fuat yazdı, 13 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
20 Eyl '20 12:00
Oğluma Mektuplar - 18

a729db89effcda9ef45e6a83ecefae161600586900

Rahman suresinin 26. Ayeti. "Yerin üzerinde kim varsa gelip geçicidir.(fanidir)"

*

Çok uzun zamandır sana yazmadığımı fark ettim. Hayali bir yaşamın hengamesinde koşuşturmaca olarak adlandırılan fakat manasına bakıldığında bir karıncanın adım atması kadar kıymeti olup olmadığı tartışılır meşgaleler ile sürüklenip gidiyoruz Oğlum.

Günümüzde ne kadar akıllı şey var ise aklı ve vicdanı sıradanlaştırmak, onları iğdiş ederek kullanılmaz hale getirmek için hiç zorlanmıyor.

Herkesin birbirinin gözünün içine baktığı ve fakat kimsenin akıbeti belli olan sonu göremediği bir zaman! Birbirlerinin yüzlerine bakmaktan dahi edebe mugayir diye imtina eden insanların yaşadığı zamanlar, "Allahü Tealâ'ya ısmarladık" diyemeden bizlerin varamayacağı uzaklara gittiler.

*

"Yerin üzerinde kim varsa gelip geçicidir.(fanidir)" Rahman suresinin 26. Ayeti Kerimesi.

Biz küçüktük sizler gibi ve şimdi olduğu gibi yine yanı başımızda sayısı yazıya küs nice insan öldürülüyordu. Çocuk gözlerimizle az kanallı televizyonun penceresinden olanlara bakıp, rahatımız yerinde oyunlarımıza geri dönüyorduk. Bir tarafta ise gözleri gökyüzüne aşina olamamış minik bedenler isimlerinin manasını bilmediğimiz silahlar ile katlediliyordu. Belki ölmek isteyip de ölemeyen, hayata tutunmak zorunda kalan insanlar göçmeye çalışıyordu bin bir meşakkat ve çaresizlikle.

Soruna cevap vermiş olayım burada: Değişmez!

Ne çare; gelip geçer, gelen gider Oğlum!

*

"Yerin üzerinde kim varsa gelip geçicidir.(fanidir)" Rahman suresinin 26. Ayeti Kerimesi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

24 Eyl '20 22:21

Kaleminize sağlık..

CEVAPLA
Payi̇taht İstanbul yazdı, 35 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 May '20 00:00
Kutsama Kültürü ve Dokunulmazlık Meselesi

Millet olarak belkide farkında olmadan gündemimizi giren bir şeyi hızlı bir şekilde kutsuyor ve onu dokunulmaz yapıyoruz...

Mesela; asker, polis, sağlık çalışanı, siyasetçi, kadın veya bir ideoloji...

Denge problemi yaşıyoruz...

Örnek olarak sağlık çalışanlarımız ki can hıraş bir şekilde çalışıyor onları her yönden destekliyoruz. Ama süreç öyle bir işliyor ki mesela bir sağlıkçı bir suç işlese veya haksız olsa bile haksızlığa uğrayan kişi bu hengamede kendi hakkını arayamıyor çünkü Kutsama Kültürü buna mani oluyor....

Aynı şey asker veya polis içinde geçerli. Bir yerde bir olay çıktığında, bir sağlıkçı, polis, asker veya kadın ile ilgili bir sıkıntı olduğunda, olayı hiç araştırmadan kesin polis, sağlıkçı veya kadın haklıdır, muhatap hemen cezalandırılmalı kanısı bu kutsama kültürünün bir sonucudur...

Hiçbir kurum ve hiç bir şahıs, kendisini Adaletin ve Hukukun yerine koymamalı, koyamaz da...

Farkında olmadan Kutsadığımız her şey ileride sorgulanamaz bir pozisyona taşınır ve adalet veya doğru şey o kişi ve kurumlarla çatışma halinde olmamanıza bağlı olur.

Sadece Adaleti ve Hakkı ayakta tutalım. Bu iki önemli husus ayakta durursa herkes ayakta kalır ve kimse ezilmez...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Gökhan Alkan yazdı, 18 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Mar '20 00:00
Kendimi Ararken Kendimi Kaybettim

Bir dünya düşün Celil kardeşim. Öyle bir dünya olsun ki bütün aşıklar kavuşmuş, herkes çok mutlu. İşte öyle bir dünya düşün. Kimi az ile mutlu olsun, kimi parasıyla, kimi yağmuruyla, kimi kardeşiyle mutlu olsun; ben de denizimle mutlu olayım. Kimsenin mutluluğunu kıskanacak değiliz elbette. Daha fazla mutlu olurlar umarım. Lakin insanlar her konuda olduğu gibi bu konuda da o kadar aç davranıyorlar ki ülkede hatta dünyada(bence) gayri safi kişi başına düşen mutluluk sıralamasında dünyaya oranla 153 ülke arasından 132. sıradayız. Hatta istediği kişilerle birlikte olan kişilerin oranına bakılırsa 163 ülke arasından da 127. sıradayız. Tabii burada biraz daha iyi konumdayız sanırım. Ama burada da şu konuya dikkat etmek gerekir. Bu anketi cevaplayan insanlar istediği kişi ile birlikte olduklarını mı sanıyorlar yoksa birlikte oldukları kişileri istedikleri kişi olarak mı tanımlıyorlar. Neyse konumuzdan uzaklaşmayalım. Herkesin mutlu olduğu bir dünya düşünüyoruz. Burada istediğin kişilerle yaşıyorsun. Senin en çok istediğin kişi belki de başka birinin de en çok istediği kişi sıralamasında yukarılarda. Aynı kişiden birkaç tane olmasına da izin veriyorum. Herkes mutlu olsun artık. Yeter sadece istediği yere gidip, istediklerini yeyip mutlu olan insanların varlığı. Bu hayalde kimse mutsuz olmayacaktır..(Kamu spotu). Böyle bir ütopya hayal ediyorum. Paranın var olmadığı, hastalıkların tedavisinin hastalığın ortaya çıkmasından daha önce bulunduğu, yiyeceklerin bedava, alkolün sınırlı sayıda bedava olduğu, herkesin evinde tarım yaptığı, insanların istedikleri zaman istedikleri zaman diliminde yaşadığı, hatta uzay zaman kavramında bile sınırlı olarak dolaşabildikleri bir hayaldir kurduğum. Ben nerede olurum diye düşünüp duruyorum o zaman bu sayılan kavramlar arasından. Ben muhtemelen hayatta kalacak kadar yaşamak isteyen (sınırlı yaşam koşulları yeterli), fakat istediği tek bir kişiyle hayatını yaşamaya önem vermiş, ismini ağzından düşürmeyen, denizim diye akrostiş şiirler yazmaya çalışan ama bir türlü onun bunu beğenmeyeceğini düşünüp yenisini yazmaya çalışırken önceden yazdığı değerli satırları çöpe atan, onunla yaşadığı anıları unutmamak için sabah akşam düşünüp içmeden sarhoş olurken normal hayatını idare edebilecek kadar bile hayatına devam edemeyen(etmeye çalışıp da edemeyen), yaşadığı hayalleri az olduğunu varsayıp da başka başka hayallerde kaybolmayı severken hayallerindeki yaşamış kadını gerçekte yapamayıp da hayallerinde baş köşeye oturtmanın verdiği kederle nargilesini içine çeken, onunla yaşadığı yaklaşık dört dolu dolu yılı sürekli kafasında yaşayan (tavla oynaması, yemek yemesi(çok güzel kahvaltı ederdik. O kahvaltı ederdi, ben ona bakarken iştahım açılır tekrar yemeye başlardım. Hani bir kahvaltı etmeye başlasın da yemeden durabilen çıksın ortaya bakalım.)(sen yemek yerken sanat işliyorsun derdim ben hep ona), gezmeyi çok severdik(gezmeyi bana sevdirdi daha doğrusu, pek gaza gelmesin diye söylemezdim ama onun için alışveriş yaparken bile zevk almaya başlamıştım. Sadece alışveriş de değil daha doğrusu, fiziksel anlamda da çok gezmeyi severdik. Kaç kere okudum bu şiiri ona(Bende tarçın sende ıhlamur kokusu, yürürüz başkentin sokaklarında), ah Cemal Süreya'nın bu şiirini yaşadık resmen onunla. Beni benden fazla sevdiğine inanıyordum. Geçmiş zaman olmasına aldanmayın. Yine aynı fikirdeyim. Sadece şu anda beni hala seviyor mu orası geçmişte kaldı sadece yani. Yoksa sadakatine karşı en ufak şüphem yok.), kendini sürekli geliştiren beni de bu zamanlarda hep yukarı çeken bir insan düşünün her şeyin en iyisini yapmaya çalışan bunu yaparken de senin de elinden tutarak yukarı çeken bir insanoğlu. Böyle bir insan evladı nasıl yetişebilir ki diyorum. Hani çiğ et yemişti insanoğlu, bu kadar sadık bir insan sevdiğine düşünün sadece. Düşünürken bile zorlanabilirsiniz, öyle bir varlıktan bahsediyorum. Dine aşırı inanlar kızacaklar belki de ama ya tanrı denen varlık gönderdi onu bana ya da tanrının ta kendisiydi. Dünyanın en güzel kadını değildi ama çok tatlıydı.) birisiyim şu anda. Yazının başlığıyla ne alakası var gibi soruları duyar gibiyim. Kendimi bildim bileli hep sırtımı güvenerek yaslayabileceğim birini aradım. Kardeş gibi bir insanı yani kavga var ama dayak yiyeceğiz kesin dediğimde sorgusuz beraber dayak yemeye gidilebilecek bir kişi. Hep etrafımdaki erkek arkadaşlarıma bu yönlü bakmaya çalıştım. Her seferinde öyle biri olmadıklarını kanıtladılar sağ olsunlar. Bu tarz birisini istememin sebebi aslında her şeyi yapabildiğin bir kadın varken neden böyle bir arayışa girilir ki gibi sorular var kafamda. Kesinlikle aynı şey değil. Belki ikisi de gerekli.(Acaba ikisini de istesem ülkedeki payıma düşen mutluluktan daha fazla mı pay istemiş olurum?) Kendimi anlatabileceğim, bazen sevdiğim kadınla tartıştığımızda masaya oturup dertleşebileceğim birini aradım. Hızlı ve Öfkeli serisini izleyenler için(çok etkilendiğim bir film, her ne kadar aksiyon olsa da), Vin Diesel ve Paul Walker ikilisinden bahsediyorum. Yani aslında kendimi arıyorken kendimi bu kadar emanet ettiğim, bana kendimden daha yakın hissettiğim birini kaybettim. Hala arayış içerisindeyim. Kendimi bulmak için arayış içerisindeyim. Bu kez iki kendimi de bulmak için arıyorum. Kullanabileceğim har sayısının içinde bulunduğumuz bu yıldan daha az olduğu bu satırlarda neler yaşadıysak, neler yaptıysak, ne kadar sevdiysek, hala o seviyedeyim. Hala o günleri yaşıyorum. Ama bu kez çok daha zorlanarak. Sevdiklerinizle kaldığınız ütopyanızdan çıkmayın. Hep orada kalın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ulusal İni̇si̇yati̇f Hareketi̇ yazdı, 74 kez açıldı, 1 kişi beğendi, 118 yorum yapıldı.
25 Kas '19 16:00
Muhafazakâr Müslümanlarda Madde Bağımlılığı 

9979eca06e86f876ec11d58e148a96261574683082

Esrar, eroin, alkol ve madde bağımlısı Müslümanları AMATEM’e götürüp tedavi ettirdik diyelim peki ya bizim mala, makama, mevkiye, koltuğa, lüks ve gösterişe, dünyaya yani maddenin bizzat kendisine bağlanmış Müslümanları kim tedavi edecek?

Köşklerde “Baby Shower” mevlitlere oluk oluk para akıtan, düğün sonrası “After Party’leri” ihmal etmeyen, ezanla karışık müzikler çalarken gelinle damadın muhakkak bir merdivenden aşağı indiği, İngiliz kraliyet balosunu bile geride bırakan düğünlere özenen, lüks yatlarda beyaz elbiseleriyle doğum günü partisi kutlamaya alışan, gösteriş düşkünü, dünya ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

6da07c2b50233b74625753f38ad8cf951574683109

Marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, kınadığımız ne varsa başına İslami ibaresini koyarak yapan, kadının kocasına bir dilim kek, bir bardak çay vermesine bile itiraz ederek feminizmin kurucularını bile hayretler içerisinde bırakan, marka ve lüks bağımlısı tesettürlü Müslüman kızlarımızı kim tedavi edecek?

VİP umreden aşağı kabul etmeyen, Zemzem Towers’dan aşağı konaklamayan, rezidansların ve özel güvenlikli sitelerin dışında yaşayamayan, yurtdışı tatillerini ihmal etmeyen, sadece zenginlerle oturup kalkan ve bu dünyayı küçük bir cennete çevirmeye çalışan konfor ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Efendimizin (s.a.s.), “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki, itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir” (Tirmizi) hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, koltuğu elinden alınınca kriz üstüne kriz geçiren, küçük bir müdürlük için bile aşındırmadık kapı bırakmayan, şeref ve itibarı malda, makamda ve parada gören, bunları kaybedince de itibarını kaybettiğini zanneden, yeniden bir makama gelebilmek için gerekirse ahlakını, adaletini, merhametini ve değerlerini bile gözden çıkarabilen makam bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Asıl işi bu sorunlara çare üretmek olması gerekirken devlet destekli projeleri kovalamaktan, protokol fotolarına girmek için çırpınmaktan, vekillerle, bürokratlarla yapılan üst düzey ve çok önemli toplantılardan vakit bulamayan, İslami çalışmaların sadece para ve güçle yapılabileceğine iman etmiş, adı sivil kendi resmi bir kısım STK’larımızı kim tedavi edecek?

Peygamberimizin (s.a.s.) açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?

Ve en kötüsü de bir asgari ücretle on nüfus geçindirmeye çalışan, çocuğunun okul masraflarını bile karşılayamayan, parasızlıktan evlenemeyen, borç batağında inim inim inleyen garip Müslümanların, tüm bu olup bitene, lükse, israfa, gösterişe, umarsızlığa, pervasızlığa bakarak din ve dindarlıkla ilgili yaptıkları sorgulamalarına kim cevap verecek?

Hiç kimse kusura bakmasın! Bu gidişatımız gidişat değil. Bu dünya sevgisi, bu madde bağımlılığı, bu vehn krizleri hepimizi mahvetti.

Efendimizin (s.a.s.), “Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular” (Camiu’s-sağir) uyarısına muhatap olmadan derlenip toparlanalım. (Alıntı)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ulusal İni̇si̇yati̇f Hareketi̇ yazdı, 100 kez açıldı, 1 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Kas '19 20:00
Son Çağrı!

b5314ffb72c7e417e992c19ea16e57d51573475807

Tophane semti son 10 yıldır iyice huzursuz bir yer oldu. Bir dönem sanat galerileri meşgul / işgal etmişti tophane mahallelerini, şimdi ise cami etrafında mantar gibi biten içkili, içkisiz cafe ve barlar, geceleri sabahlara kadar çalan yüksek müzik sesleri...

Tophane semt sakinleri kimin kapısını aşındırmadı ki? 15 yıl boyunca Beyoğlu Belediyesini yöneten Ahmed Misbah Demircan’a, onun yardımcılarına, Ak Parti İlçe Teşkilatı Başkanlarına, Ak Parti İlçe Meclis üyelerine, Millet vekilleri, Bakanlar vs. Yukarıdan aşağı doğru ne kadar makam varsa kapıları aşındırıldı ve kronikleşen sorunlar defalarca anlatıldı...

Bir çok yetkili hallederiz dedi. Hiç cami yakınında içkili bir mekan olur mu diyerek semt sakinleri teskin edildi.

0bb87c3f9a4839989a508807a432e1771573476176

Ruhsatlı veya ruhsatsız açılan apart otellerin mahalleye yaydıkları huzursuzluk ise apayrı bir konu. Her hangi bir kimlik kaydı yapmaya gerek duymadan günlük kiralanan Bu apartlarda defalarca cinayet işlendi. Fuhuş partileri yapıldı, uyuşturucu kullanımında turistler öldü! Kaçak apart oteller yüzlerce kez şikayet edildi. Bırakın kapatılmasını, mühürlü apartlar bile açıldı.

Yeni Zelanda da iki camiyi silahla basan terörist Brenton Tarrant, istanbulda bir apart otelde ikamet etmiş ve arkasında hiç iz bırakmamıştı! Terör, fuhuş ve uyuşturucu ticareti için müthiş bir paravan görevi görüyor apart oteller.

a7e357a809e7213dd985dd2ca80cccbe1573477435

Beyoğlu'nun teras cafelerinden yükselen müzik sesleri Tophane semtinin üstünü kaplarken yine birçok yetkili bu kadar rezalet olamaz diye sözlü destek vermişlerdi...

Ancak 10 yıldır bir arpa boyu mesafe alamadı Tophane semt sakinleri. Yapılan onca şikayet sanki yapılmamış gibi!

d845a7b9698b072e7e3ceffea2e36f411573476199

Tophane halkı ne yapmalıydı? 10 yıllık bu çileden nasıl kurtulmalıydı? Semti ve mahalleyi bezdiren mekanların kapılarına dayanarak olay mı çıkart malıydılar? Yoksa 10 yıldır bu sıkıntıların giderilmesi için bir şey yapmayan yetkililerin acizliğini, iki yüzlülüğünü suratlarına mı vurmak lazımdı ?

Daha 6 ay önce mahalle mahalle, sokak sokak tüm Beyoğlu'nu arşınlayan siyasiler, gülücük dağıtan adaylar, başkanlar, başkan yardımcıları neredeler?

“Hele şu seçimi bir kazanalım bu müşkülü ve sorunları halledeceğiz” sözünü veren yetkililer, seçildikleri koltuğun değilde, başka koltuklarda mı oturuyorlar?

Yoksa Kazanırken mi kaybettiler?

10 yıldır bağırmaktan artık sesimiz kısıldı. Şu anda yaşadığımız sorunları seslendirmiyor olmamız sorunların çözüldüğünden değil, mecalimizin tükenmesin dendir...

Bir kez daha kardeşçe ve dostça sesleniyoruz ; Sizinle birlikte gelen bu problemlere bir çözüm bulmaya çalışın...

Sümen altı edilen her sorun daha da büyüyerek karşınıza çıkacak. Gönül Belediyeciliği sloganıyla kazandığınız belediyeyi gönüllerden çıkarak kaybetmeyin!

                                                                                                Ulusal İnisiyatif Hareketi

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ulusal İni̇si̇yati̇f Hareketi̇ yazdı, 49 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki '19 12:00
Tarihi Tekke (Hacı Piri) Cami Ibadete Açıldı

db7cbaa353a4cb8891db2d559a52ac041572504041

Uzun bir mücadelenin sonunda Tekke (Hacı Piri) Cami 2019 yılının ilk günlerinde ibadete açıldı... Mahalle sakinlerinin vermiş olduğu büyük çaba ve gayreti ise takdir etmek gerekiyor...

Mahalle sakinleri süreç içerisinde bir çok yetkilinin kapısını aşındırdı, binlerce imza toplayıp, kamuoyu oluşturdu ve Allahın izni ile muvaffak oldular...

Tekke müdavimlerinin ilk aylarda biraz rahatsız olduklarını ancak daha sonra Caminin açılması ve mahallelinin Cami ile buluşmasından memnun oldukları ve güzel bir kaynaşmanın yaşandığı haberlerini aldık...

Bu vesile ile Tekke müdavimlerine de teşekkür ediyor ve her daim İsmaili Rumi Hazretlerinin izinden gitmelerini temenni ediyoruz...

Artık büyük badire atlatıldı ve Tekke Cami ibadete açılmış oldu. Bundan sonra Caminin boş bırakılmaması, 400 yıllık o muhteşem yapının maneviyatından istifade edilmesi gerekmektedir. Yoksa sadece Caminin açılması ile mahalleli misyonunu tamamlamış olmuyor...

Bu güzide Camimizin ibadete açılması noktasında çaba sarf eden, ter döken, gayret eden herkesten Allah razı olsun...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Muharrem Morkoç yazdı, 44 kez açıldı, 1 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
1 Eki '19 16:00
Ilımlı İslam Çıkmazı ve Toplum Zehi̇rlenmesi̇

13eb5ddf52f9439419b5c2ba844418351569927908

         Son zamanlarda sıkça sözü edilen “Ilımlı İslam/Light İslam” Batı âleminin önem verdiği projelerinden biridir. Başlangıcı çok eskilere dayanan bu projede gelinen nokta gerçekte kimlere hizmet edildiği ve hangi amaçla ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Türkiye’de nefes bulan bu fikir zamanla diğer Müslüman ülkelere de sirayet etti. İslam ulemasının bu metastazı  bertaraf etmek için kalemleriyle savaşıyor.

       Batı yanlısı İttihatçılar, dengesiz tavırlarla ve hayalperest fikirleriyle olaylara baktıkları için Osmanlının son senelerinde bu planlama vücut bulmuştur. Balkan Devletlerini birbirine düşürme politikası ile denge siyaseti kuran Sultan II. Abdülhamit, "şayet birbirleriyle uğraşırlarsa fitnelerini topraklara yayamayacaklar, planlama içerisine giremeyecektiler."

      Vatanperver(!) olarak anılan ve bir de isimlerinin başına kahraman(!) sıfatı getirilen paşalarımız “Kilise Kanunu” çıkartarak Balkan ülkelerini birleştirmiştir. ”Devleti zor günler bekliyor!” cümlesiyle Sultan Hamid’in, içine girdiğimiz Batı hastalığı yüzünden kanser olup öleceğimizden yakınır , nitekim olan oldu...   Toprak kayıplarımızla beraber güçsüz duruma düşüp tarih sahnesine veda ettik. Ilımlı din anlayışında faiz dünya gerçeğidir artık. İslami öğretilerin çoğu önemsiz hala gelerek dönemin diyanet başkanının: “Din elbisesi bu bedene yeniden dikilmelidir. ” skandal sözleriyle diyalogcuların eline düştüğünün fermanıydı.

         Vatikan’ın varmak istediği son nokta din birleşimi adı altında yenidünya düzeninde kendi dinlerini yaratmak, Amentüde ittifak edilebileceğini ve sevgi ayetleri üzerinde durup sokaklarda gül dağıtan eli kanlı misyonerler kanalıyla İncil’in arasına dolar koyarak karış karış gezdiler Anadoluyu. Böylece binlerce genç, din değiştirip Hristiyanlığı seçti.

       Ilımlı İslam Projesi'nin hayat bulması nasıl oldu? Sorusunun cevabını bulmak için aşağıdaki kelime ve kavramları tahlil etmek elzemdir:

• İfrat Ve Tefrit

• İzinden Gittiklerini Beğenme

• Bilgi Eksikliği

İfrat ve Tefrit

İfrat, herhangi bir konuda haddi aşmak; tefrit ise bir şeyin hakkını vermemek, eksik ve geri kalmak. Bir başka ifadeyle ifrat, normal ölçülerden ileriye gitmek; tefrit ise normal ölçülerin gerisinde kalmaktır.

İzinden Gittiklerini Beğenme

Yahudi sermayesiyle ayakta duran ABD, merkezi New York başta olmak üzere geniş bir ağ kurdu. Körfez ülkelerine sızdı, Balkanlarda cirit atıp Orta Doğu'da adeta saklambaç oynadı. En büyük rakibi Rusya ile it dalaşı yaparak Vatikan'a rapor sunuyor ve görevlerini layıkıyla yerine getirdiler. Şüphesiz bu projenin Türkiye'deki ayağını da oluşturarak kamuoyunu nasıl meşgul edeceklerini çok iyi biliyorlardı. Müritlerini TV’lere çıkararak onları ateistlere karşı mücadele ediyormuş gibi pazarlayıp itibar kazandırdıktan sonra, İslam'a hücum ettiriyorlardı. Tıpkı İngilizlerin, Osmanlı’nın karşısına sahte kahramanlar çıkardığı gibi. Sonraları medyatik hocaların üstatlarını gördüğümüzde onlara duyulan sevgi seli cemaat oluşturma derecesine getiriliyor. Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Fethullah Gülen, Adnan Oktar…

Efgani ve Abduh , “Ilımlı İslam” metodunu kullanarak dinde reform adı altında, Batılıların İslam dünyasına ajan olarak soktuğu ve günümüzde fikirlerinden etkilenen ajan ruhlu akademisyenler, ilahiyatçılar ve cemaat önderleri azımsanmayacak derecede fazladır. Günümüzde artık mason olduğu kesinleşen ajanların yapmış olduğu faaliyetler gün yüzüne çıkmaya başladı. O dönemde ne yazık ki aydın sınıfının başta gelen isimlerin etkilendiklerini yazdıkları şiirlerde görüyoruz. Bunlardan biri, istiklal şairimiz olan, Mehmet Akif Bey olmuştur.

Cemaleddin Efgani hakkında:

“Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer;

Oradan Âlemi İslam’a Cemaleddinler. ”

Muhammed Abduh hakkında:

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “

Mehmet Akif’in İslami yenileşme hususunda Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgani’yi izlediği kuşkusuzdur ve şiirlerini topladığı “Safahat” adlı kitabında bahsetmiştir.

Bilgi Eksikliği

Zihniyetin kuşatıcı etkisi cahil toplum üretmektir. Her şeyi bilen fakat hiçbir şeyi bilmeyen bir nesil ile karşı karşıya getirildik. Dünyada yayın organlarının da etkisiyle bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Batı toplumlarının bu yüzyılın başından beri irdelediği konular arasında olan bilmediğini bilme hastalığı ne yazık ki damarlarımıza enjekte ettirildi. Kitle kültürü oluşturuldu ve yığınlar haline getirildi. Gelenekten beslenen Anadolu’nun evlatları:

- Mevlana’ya laf eden,

- İmam Azam da adam ben de adamım diyen,

- Allah her şey bilemez diyen,

- Peygamber (sav) postacıdır diyen,

- Kendini kurtarıcı ilan eden,

Belleği silinmiş, şahsiyeti değiştirilen mutantlar meydana çıkmış oldu. Bunlar böylece harmanlanırken aslında farkına varıyoruz ki; gelenekçi yapıdan uzaklaştık ve büyük bir boşluk oluşturuldu ve meydana gelen bu boşluğun yerini insanların en hassas noktası olan sahte din ile doldurmak mümkün oldu. Kültürel bir bütünlük yerine, ulus devlet getirildi. Her alanda bilgi(!) sahibi ve söz sahibi olmaya başladık.

Ahmet Hamdi Tanpınar bu bütünlük üzerine şunları demiştir:

“ Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanını benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fatihleri; bütün siyasi düzensizliklere rağmen bize Itri’nin dehasını verdiler. Fakat aynı zamanda birbirilerinin devamıdırlar da. Vani Efendi’de Zembilli Ali Efendi; Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey; Bursalı İsmail Hakkı’da Aziz Mahmut Hüdai; Üftade’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlana aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.”

         Ayak takımı akımlarının geliştirilmesiyle binlerce yıldır bu topraklara kök salmış kadim değer yargılarının tümünü reddederek ortaya inkâr modası aşılandı. Böylece her şeyi inkâr eden ama neyi nasıl inkâr ettiğini bilmeden yaşama hastalığı girdi hayatımıza.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Payi̇taht İstanbul yazdı, 200 kez açıldı, henüz beğenen yok, 4 yorum yapıldı.
25 Eyl '19 16:00
Celaleddin Vatandaş'ın "Vahiyden Kültüre" Mizanseni!

eb9074a3f5c8f8598ebc5191695a543e1569410805

“Vahiyde anlamını bulan Müslüman olabilmek için, Geçmişi ve bize bıraktığı Mirasını sorgulamak zorundayız." diye kitabına giriş yapıyor Celaleddin Vatandaş “Vahiyden Kültüre” adlı kitabında

Bu öyle acımasızca ve düşmanca bir sorgulama ve eleştiriki, Raşid Halifeler dönemi hariç, İslam Tarihi yokluğa mahkum edilip yok sayılıyor! Sorgulama adı altında,Tasavvuf ve Kelâm alimlerimiz resmen İslam dinini “Tahrif ” etmekle suçlanıyor “Vahiy İslamının” gerçek! savunucusu Celaleddin Vatandaş tarafından!

Kitap, Pınar yayınlarından çıkıyor ve birçok baskısı yapmış. 400 sayfalık bir kitapta 310 tane kaynaktan istifade edilmiş. Kulağınıza biraz abartılı gelebilir ama istifade edilmiş bu 310 kaynaktan kitabın yazarı toplamda 738 alıntı yapmış. Bu 738 alıntıyı kitaptan çıkardığımızda, Celaleddin Vatandaşın kitap içerisindeki varlığı tartışmaya değer gibi duruyor

Kitabı okumaya başladığımızda neredeyse her paragrafın altında bir dipnot numarası karşılıyor bizi. 738 alıntı az değil hani! Okuyucu, okuduğu kitabın ilmi bir eser olduğu vehmine daha baştan teslim olmuş oluyor

Ama nedense alıntı yapılan kaynak ismi, sayfanın alt kısmında değilde, bölüm sonlarında veriliyor. Kitap içerisinde öyle safsatalar varki, okuyucu bu saçmalıkların alıntılandığı kaynağın bir Müsteşrik veya bir Moderniste mi ait olduğunu öğrene bilmek için, kitabı 738 kere açıp kapamak zorunda! Peki kaç tane okuyucu bu zahmete katlanacak? Bu arada güvenilir kaynak eserlerden, yanlış fikir üretebilme becerisinede sahip bu yazarımız!

Vahiyden Kültüre adlı kitabı tavsiye ediyor musunuz? Sorusuna cevâben Mustafa İslamoğlu’nun: “Kesinlikle tavsiye ediyorum. O kitap ölmez yitmez bir eser elhamdulillah” diye kitaptan övgü dolu sözlerle bahsedince, şu kanaate varıyoruz;

Demek ki, Celaleddin Vatandaş’ın “Vahiyden Kültüre Mizanseni” ile Mustafa İslamoğlu’nun “Uydurulmuş ve İndirilmiş Din Hikâyesi” bir birinden farklı şeyler değil!

Aslında iki yazar da aynı şeyi farklı üsluplarla söylüyor ve iddia ediyor. Neydi peki o iddiaları? “İslam dini, tarih içerisinde tahrif ve tağyir edildi. Bu dini tekrar aslına irca etmeliyiz!”

Celaleddin Vatandaşın “ölmez yitmez” bu eseri ise, tam da okuyucularına bu tahrif ve tağyiri kimlerin yaptığını anlatmaya çalışıyor

Şimdi “Vahiyden Kültüre” adlı kitapta geçen iddiaların bir kısmını burada sıralamaya çalışalım:

1) “Vahiyden Kültüre” adlı Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, İslam dini bizzat Müslümanlar eliyle zaman içerisinde tahrif edildi.

2) Raşid halifeden sonra işler bozulmuştur. Çok azı istisna geriye kalan bir çok Kelâmcı ve Mutasavvıflar, bu dini tahrif etmek için canla başla uğraşmışlardır!

3) Aslında İslam Medeniyeti ve Tarihi diye birşey yoktur. İslam Tarihi diye bildiğimiz dönem ve zamanlar hurafeler ve bidatlar tarihidir

4) Cihad ile fethedilen beldelerdeki insanların İslama girerken, gönüllü olarak değil de “İslamın hakim din olması” sebebiyle iman ettikleri. İman eden Hristiyan, Yahudi veya Mecusilerin ise “Bâtıl dinlerini gizlemek” adına göstermelik bir şekilde Müslüman kılığına büründükleri

5) Hilafetin 30. Yılından sonra bozulmaların yaşandığı, zamanla Müslümanların itikadına ve inancına, Hristiyanlıktan, Yahudilikten, Zerdüştlükten hatta putpereslikten batıl inançların geçtiği

6) Ümmeti Muhammedin büyük çoğunluğunun, Kelam ilmi ve Tasavvuf ile istikametten ayrıldığı ve bâtıla saptığı

7) Mezheplerin “ihtiyaçtan” ziyade “arizî” bir durum olduğu ve Müslümanların “mecburen” mezheplere intisap ettiği... Tasavvufun sapkınlığından! Kaçan halkın bu sefer de mezheplerin taassubuna! kapıldığını, mensup oldukları mezhebi, Kuran ve sünnetin üstünde tutarak, mezheplerini dinleştirdikleri

8) Peygamber a.s.)’ın Ashabına “Nass” olamayan konularda kendisi ile tartışacak kadar fikir özgürlüğü tanıdığı, Hz Ömer r.a.)’ın hilafetinden sonra devletin idaresini eline alan Hz Osman r.a.)’ın ise Ashabın bu tenkid etme özelliğini elinden aldığı

9) Hulefa-i Raşidin’den sonra gelen ne kadar sultan veya padişah varsa “bir iki küçük istisna hariç” hepsinin ortak özelliklerinin: zevkü sefa sürdükleri, saltanatlarını devam ettirebilmek için dini tahrif eden Ulemâ ile birlikte hareket ettikleri, içkili saray eğlenceleri düzenledikleri, bazı sultanların oğlancılık yaptığı, yine bazı sultanların hareminde 11.000 ile 4.000 cariyenin bulunduğu ve daha birçok olumsuz olayları anlattıktan sonra, Ümmeti Muhammedin tarih içerisinde Hulefa-i Raşidin’den sonra, salih ve adil bir idareciye kavuşamadığını iddia etmesi

10) Tasavvufu “Din içerisinde ki ayrı bir Din” olarak tanımlayıp, başta Muhyiddin ibn Arabi olmak üzere, Mevlana Celaleddini Rumi, Yunus emre ve burada adını sayamayacağımız nice isimlerin, İslam dinini tahrif ettiği

Bu maddeler sırasıyla uzayıp gidebilir ancak meramımızı anlatmak bakımından bu kadarı kâfidir

Celaleddin Vatandaşın, kendisini Ehl-i Sünnetin “itikadi ve ameli” mezheplerinden hangisine ait hissettiğini bilemiyoruz. Zaten kitabındaki mezheplerle ilgili yaptığı yorumlar ve dile getirdiği iddialara bakılırsa, herhangi bir mezhebe mensup olması düşük bir ihtimal gibi duruyor

Ancak Hüsnü zan yaparak şunu söyleyebiliriz her halde: Kitabında istifade ettiği 310 kaynak kitabın içindeki arapça eserlerin tercüme olması, bizde Celaleddin Vatandaşın Arapçayı bil(e)mediği(!) izlenimini oluşturuyor.

Çünkü kitabında ısrarlı bir şekilde “kapanan içtihad kapısının” tekrar açılması gerektiği vurgusu, bizde onun da “içtihad seviyesine” çıkmış olabilme ihtimalini kuvvetlendiriyor!

Celaleddin Vatandaş’ın bu mümtaz! eserinde, kendisinden bolca alıntı yaptığı ve “Vahiy İslam’ın Gerçek Temsilcisi” diye okuyucularına takdim ve servis ettiği “İbn Teymiyyeye” değinmeden bu bahsi kapamak olmazdı

Çünkü İbn Teymiyyenin “vahiyden kültüre” adlı kitaba çok büyük katkıları var! Celaleddin Vatandaş’ın gerek kelamcılarla ilgili olsun, gerek bir kısım ehli tasavvufla veyahut mezheplerle ilgili düşünce izlerini takip ettiğimizde, İbn Teymiyyenin bizi karşılaması tesadüf değildir!

Vatandaş’ın bu ilmi disiplinlerle olan mücâdelesi, sadece kendi kavgası değildir. Aynı zamanda bu kavga İbn Teymiyye ve selefi düşünce sistemi adına vekâleten verdiği mücadelenin günümüze yansıyan izdüşümüdür!

Vatandaş’ın kitabında baştan sona işlediği konu, kitabına da ismini verdiği başlıktan anladığımıza göre; İslam dininin zaman içerisinde “vahiy halinden” insanların oluşturmuş olduğu “kültüre” evrildiği düşüncesidir

Ancak kaderin garip bir cilvesi midir bilemeyiz ama görev yaptığı Gümüşhane Üniversitesi, kendisine tevdi edilen yeni görevi şöyle duyuruluyor:

“Gümüşhane Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanı Celalettin Vatandaş, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Türkiye'nin kültür politikalarının belirlenmesinde önemli bir yere sahip” diye devam ediyor bu duyuru

Atatürk kültür mirasının bu ülkede belirlenmesinde ismi veya emeği geçen birisinin, Müslümanların kahir ekseriyetinin asırlardır kesintisiz bir şekilde devam ettirdiği İslam İtikadını, Tarihini ve Medeniyetini sorgulamaya ne hakkı nede haddi vardır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Payi̇taht İstanbul yazdı, 58 kez açıldı, henüz beğenen yok, 3 yorum yapıldı.
18 Eyl '19 12:00
Halide Edip Sinekli Bakkal'da Salyangoz Satıyor! (2)

e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568790601

Halide Edibin Zihin Dünyasında, Dindar ve genç Rabia, neyi temsil ediyor? Doğu’yu yani İslamı temsil ediyor desek, çok mu abartmış oluruz? Peki o yaşlı Hristiyan kimi temsil ediyor Sizce? Batı olabilir mi?

Halide edip, İslam medeniyetini (Rabia), batı uygarlığına (peregrini) aşık edip evlendirmek ile şunu demeye getiriyor.. Doğu, Batıya her zaman mahkum ve Muhtaçtır!

Halide'nin kafasındaki saray algısı ve Abdulhamid Han ile alakalı düşünceleri nasıldı? Kitap içerisinden bazı pasajlarla anlatmaya çalışalım

İngiliz eğitiminden geçmiş olan Halide Edibin, İngilizlerin en büyük düşmanı olan II. Abdulhamid Hanı kitabında nasıl ve ne şekilde anlattığı çok sürpriz olmasa gerek.

Halide Edibin Abdulhamid portresine geçmeden önce bir hususu belirtmek isteriz

II Abdulhamid Han hakkında yanılan, onun çizdiği İslam siyasetini tam kavrayamayan, aleyhinde çalışan, ya da en azından O’nu o zor günlerde yalnız bırakan, samimi ve içten âlimlerimiz ve şairlerimiz de vardı.

Mustafa Sabri Efendi’den Said Nursi’ye, Mehmet Akif’ten Rıza tevfik Bölükbaşına kadar ve adını sayamadığımız daha niceleri de Abdulhamid Han hakkında yanıldılar

Fakat, Abdulhamid Han sonrası yaşanan bir çok elim olayı müşahade eden bu insanlar, yaşadıkları bu derin yanılgıdan sonra, hiç kimseyi Abdulhamid Han aleyhinde yanıltmadılar.

20. asrın en büyük kelamcısı, ilim ve dirayet abidesi olan Mustafa Sabri Efendi, Abdülhamid Han aleyhtarlığının bedelini, ömrünün sonuna kadar dökeceği pişmanlık gözyaşlarıyla ödemeye çalışacaktır.

Bediuzzaman Said Nursi ise ömrünün sonlarına doğru Abdulhamidin torunu Namika Sultanı Ankara'daki evinde ziyaret edecek ve dedesi Abdulhamid Han adına kendisinden helallik isteyecektir.

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı kitabında, Abdulhamid Han aleyhtarlığının / karşıtlığının izlerini sürebiliyorduk. Akif’in, Abdulhamid Han ile alakalı bu yanlış tutumundan vazgeçip pişman olduğuna dair elimizde bir belge ve bilgi olmasa da, hâla hayatta olan torunu selma argon’un dedesi Akif’in: “Abdülhamid hakkında hata etmişim” sözünü naklederek, hem bizim hemde dedesinin rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.

Rıza Tevfik Bölükbaşı’da Abdulhamid Hana karşı gelmenin pişmanlığını “Sultan Abdulhamidin Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirini yazarak, nedâmet ve üzüntüsünü bir nebze dindirmeye çalışacaktır.

Sinekli Bakkal eserine geri dönecek olursak eğer, Dünden bugüne Ümmeti Muhammed’in dua edip hayırla yad ettği Abdulhamid Hanı, Halide edip, bu malum ve maruf eserinde, bu denli kötü göstermesinin bir sebebi olmalıydı. Peki neydi bu sebep?

Yeni kurulan Cumhuriyet rejimine yaranmak mı? Kanaatimizce hayır. Çünkü Mustafa Kemal ile de araları iyi değildi. 1926 yılında ülkeyi terk eden Halide Edip, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, ancak 1939 yılında İsmet Paşa'nın daveti ile ülkeye giriş yapabilmişti.

ÖYLE İSE BU ABDÜLHAMİD DÜŞMANLIĞI NEDEN?

Belkide Hesaplaşmaktır! Abdulhamid Han, Batı’nın İslam dünyasındaki kirli emellerini 33 yıl geciktirdiği için, intikam alınması gereken biriydi!

Abdulhamid, kendi elleriyle açmış olduğu okullarda yetişen, Batı aşığı, kendi kimliğinden uzak, geçmişinden utanan nesiller tarafından vuruldu!

Böylelikle Batı, Abdülhamid'e 33 yılın hesabını, fazlası ile ödetmiş oluyordu!

Halid edip, Batı'nın İslam topraklarından devşirdiği yüzlerce edebiyatçıdan sadece biridir! Halide Edibin modern Batı’ya entegresi veya makbuliyeti, Abdulhamid eleştirisinden geçmektedir.

Osmanlı İslam Devletinin 33 yıllık Halifesi, Müslümanların hâmisi / gözetleyicisi, Filistin topraklarını yahudi siyonistlere terk etmeyecek kadar izzet sahibi, ingiliz ve diğer batılı ülkelerin siyasetini boşa çıkaracak kadar zeki, tüm Müslümanların hâla hayır ile yad ettiği Abdulhamid Hanı ve yaşadığı saray hayatını Halide edip, Sinekli Bakkal eserinde nasıl anlatmış, şimdi de ona bir göz atalım.

Sinekli Bakkal kitabında yer alan Abdulhamid Han ile ilgili pasajlar:

“Müstebit (Zorba / Despot) bir Hükümdarın vesvesesi”

“Kanlı bir Hükümdarda ne garip bir merak!”

“Mesela bizim “Kızıl Sultanın” hareketlerinin hepsini Allah isteyerek yaptırıyor diye bir itikat gelse, bu “istibdat (sınırsız baskıcı yönetim) rejimini” devirmek için arkamızda kaç adam buluruz? Bence en evvel bu memleketten tekkeleri kaldırmalı!”

“İstibdat ve zulüm devri”

“Zalim bir Hükümdar”

“Kanlı Katil bir Padişah”

“Sonra her selamlık resminden bir kâbus gibi korkan padişah”

“Niçin kerata olsunlar? Padişahın zulmüne isyan neden bir cürüm olsun?”

“Zulüm bezirganlarının sülalesinden sülalesine, insanlara eziyet edecek olan tâ en son zalime (Abdülhamide) dayandı. Şüphesiz ki bu küfür en ziyade padişaha ve onun etrafındaki büyüklere raci idi”

“Padişah terbiyeli bir adamdı, sesini yükseltmez hatta en mazlum cinayetlerini bile mütebessim ve terbiyeli bir havada hazırlardı”

“-Mesela “Kızıl Sultan” ve avanesini perdeye (gölge oyunlarının oynandığı perde) çıkarsak, cinayetlerini, rezaletlerini teşhir etsek, memlekette ihtilal olur mu dersiniz

Cücenin gözleri evlerinden fırladı

-Galib bey, Padişaha dil uzatma, yoksa hepimizin derisini diri diri yüzerler içine saman doldurur kuruturlar!”

Şimdi ise Sinekli Bakkal kitabında yer alan, Osmanlı Sarayı ile ilgili pasajlara geçelim:

“ Sarayda elemler, kederler hep bir örnek. Kıskançlık entrika, hırs, artık kusacak kadar iğrendiği cinsiyet ihtiyaçları!” (sinekli bakkal s:238)

“Saray deyince hep aşk düşünüyorsunuz. Misis Hopkins Efendi bana ne aşık oldu, ne de evlenmemizde güzelliğimin tesiri oldu. Saray güzel kızlarla doludur. Hepsi biraz isteriktir. Genç şehzadelere rahat huzur vermezler. Hele Nejat Efendi, zavallı hiç kadından hoşlanmadığı için onun yakasını bırakmazlardı. Geçeceği yerlerde dolaşırlar, kapı arkalarına saklanır, üstüne atılırlar, hep konuştukları lakırdı, Nejat efendinin koynuna girmek için çare düşünmek. Bizim efendi için saray birbirine girer, zavallı çocuğa hiç rahat huzur vermezlerdi. Bir onu rahat bırakan ben oldum. O yüzden Efendi karısı oldum. Birazda muhafızı gibiyim. Dişi mahlukatın şerrinden muhafaza eden bir ordu gibiyim. Hah hah hah. kızlar benim kıskançlığımdan efendiye sokulamadıklarını zannediyorlar” (sinekli bakkal s:231)

Ne Halid’e edip ne de bir başkası, Abdulhamid Han’ın kadrini tenkis edemez / edemeyecek! Bu Ümmetin Abdulhamid Han ile alakalı şahitliği bunu engeller!

Şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim ve son sözü Abdulhamid Han’a bırakalım:

BENİ EVHAMLI SANIYORLARDI HAYIR! BEN SADECE GAFİL DEĞİLDİM, O KADAR!

Zevcesi, O’nun (Abdulhamid) yatağının başında dâima temiz bir tuğla bulundurduğunu ve bununla yataktan kalktığında çeşme mahalline kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm aldığını, sebebini sorduğunda da kendisine:

“Bunca Müslümanların halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!.” dediğini nakleder

BİZ CAN ÇEKİŞEN BİR MİLLET DEĞİLİZ! YATAĞINDAN TAŞAN BİR NEHRE BENZİYORUZ. BİZİ ZİNDE TUTABİLECEK YEGANE KUVVET İSLAMİYET’TİR!

Bu Yazı Ümmetin Ağır Yükünü Omuzlayan II. Abdulhamid Han’ın Aziz Ruhuna ve Hatırasına İthaftır

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Payi̇taht İstanbul yazdı, 45 kez açıldı, henüz beğenen yok, henüz yorum yapılmadı.
16 Eyl '19 16:00
Halide Edip Sinekli Bakkalda Salyangoz Satıyor! (1)

e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568633905

1884 (ö: 1964) yılında İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğan Halide Edip Adıvar, edebiyat ve yazarlık yönüyle birlikte, hem bir asker, (istiklal harbinde, önce Onbaşı rütbesi daha sonra ise Üstçavuş rütbesi alıyor) hem bir Millet vekili, (1950’de izmir’den demokrat parti listesinden aday olup 4 yıl bağımsız millet vekilliği yapıyor) hemde hararetli bir aktivist (izmirin işgal edilmesi üzerine fatih, kadıköy, üsküdar ve meşhur Sultan Ahmet meydanın’da yaptığı konuşmalar/nutuklar) Tüm yönleriyle de dikkat çeken bir isim.

Halide Hanımın babası Mehmet Edip Bey, kızının özellikle ingiliz eğitiminden geçmesini istemektedir, kızını üsküdar Amerikan Robert kız kolejine gönderir ve Halide Hanım oradan mezun olur. Halide Edip, Robert Lisesi'nden diploma alan ilk Müslüman kadın olmuştur...

Halide Edibin Sinekli Bakkal Kitabı Bize Ne Anlatmak İstiyor?

Sinekli Bakkal eseri Halide edibin, neredeyse ismi ile özdeşmiş olan en meşhur eseridir.

Sinekli Bakkal romanı Halide Edip Adıvar'ın en ünlü romanıdır. İlk olarak İngilizce The Clown and His Daughter, (Soytarı ile Kızı) adıyla 1935 yılında Londra'da yayımlanmıştır. Türkçe olarak ilk defa 1935 yılında Haber gazetesinde tefrika edildi. Daha sonra 1936 yılında kitap olarak basılmıştır. 2006 itibariyle 37. basımı yapılmıştır. Birçok yabancı dile çevrilen roman, 1942'de CHP Roman Armağan'ını kazanmıştır.”

İdeolojik bir okuma yapmadan, Halide edibin “Sinekli Bakkalda” ne de(ne)meye çalıştığını anlamaya çalışalım.

Sinekli Bakkal adlı bu roman, edebi bir eser olduğu kadar, siyasi-politik ve eleştirisel bir eserdir aynı zamanda. Peki neyi eleştirir bu kitap? Başta II Abdulhamid Han olmak üzere, Osmanlı devleti, (ki bu kitap yazıldığında Osmanlı fiili olarak durdurulmuştu) Müslümanların günlük yaşantısı, dini anlayışları, bazen çok ince bazende çok sert bir şekilde hırpalamakta.

Halide Edibin, Sinekli Bakkal isimli bu eserinde, kendi yetişmiş olduğu medeniyeti, kültürü, dini inançlarını, Osmanlı devletini ve özellikle II. Abdülhamidi acımasızca eleştirip, ingiliz dostlarına servis ederken, “niçin böyle yapıyor” diye sormuyoruz, anlamak tada zorlanmıyoruz.

Küçüklüğünden beri ingiliz eğitimi ve kültürü ile büyüyen bir kimsenin iç aleminde, ne tam anlamıyla İslam Medeniyetine nede Osmanlıya yer olmasa gerek!

Şu anda benim elimde ise bu kitabın, 1957 basımlı “C.H.P. San’at mükafatı” olarak dağıtılmış versiyonu bulunuyor. Simsiyah bir cilt ile kaplanmış olan elimdeki bu eser, aslında kitabın içerisindeki kara/siyah deliklere de işaret ediyor sanki

Kitabın analizine geçmeden önce, şu alıntıyı yapmakta fayda var. Kitap Londra’da yayınlandığında, Glasgow Herald aldı bir İngiliz gazetesinde, kitap hakkında şu yorum yapılmakta: “Muharrir/yazar sadece Abdulhamid devrinin çürüklüğünü ve zulmünü tasvir eden bir realist olmakla kalmıyor ...” diye devam eden gazete, yazılan bu roman’dan ne kadar memnun kaldıklarını dile getirmiş oluyor.

Orta öğretim Okullarında, Okutulacak 100 Temel Eserlerin de içine dahil edildiği Sinekli Bakkal eseri, bu milletin genç dimağlarına, hangi fikriyatı ve ideolojiyi anlatmaktadır?

Halide Edibin bu eserinde canlandırdığı, küçük hafız Rabia ve yaşlı bir imam olan ilhami karakterlerine bir göz atalım...

Kitaba giriş yaptığımızda şöyle bir imam karşılıyor bizi: İslam dinini katı bir şekilde yaşayan ve anlatan, insanları ve Cami cemaatini hep Cehennem azabı ile korkutan, menfaatçi, hafız torununun, güzel sesi ile okuduğu mevlütlerden kazandığı paraları cebe indiren, ölüm döşeğinde bile eline geçen çil çil altınlardan ötürü, çocuklar gibi sevinen yaşlı bir mahalle imamı.

Halide Edip, bu yaşlı imamı bir Cehennem zebânisi veya kabirde insanlara azab eden Münkir Nekir melekleri gibi okuyucularına sunacak ve genç okuyucuların bilinç altına, imam denilince yukarıdaki saydığımız olumsuz sıfatlar çağrışım yapacak.

Artık genç ve savunmasız dimağlar / beyinler için İmam demek: Menfaatçi, insanları her zaman Cehennem azabı ile korkutan, paraya pula çokça tamah eden birisidir.

Kitabın ikinci önemli karakteri ise mahalle İmamı’nın (İlhami) tek torunu Rabia... Halide edip romanında, Rabia karakterini şöyle çizmiş;

Dedesi (İmam İlhami) tarafından küçük yaşından itibaren sıkı bir dini tedrisattan / eğitimden geçen, dedesinin vermiş olduğu katı dini eğitimden ötürü yaşı ilerledikçe travmaları artan, bununla birlikte ibadetlerini muntazam / düzenli bir şekilde yerine getiren, akıllı, terbiyeli, harama helale dikkat eden, sesi çok güzel hâfız bir kızdır Rabia.

Halide Edip, daha sonra Rabia’yı dedesinden ayıracak/koparacak, soytarı olarak tasarladığı babasının (tevfik) yanına yerleştirecek ve yazarın kendi muhayyilesindeki / düşüncesindeki; lüks, şatafat ve israfın kol gezdiği saray ve konak hayatıyla buluşturacak.

Halide Edib’in hâfız Rabia’sı, ibadetlerine sıkı sıkıya bağlı olup, Ayasofya cami başta olmak üzere, cami cami dolaşıp mevlütler, aş’rı şerifler okur. Bu küçük hâfızın sesi o kadar güzeldir ki, onu dinleyenlerin kendinden geçmemeleri âdeta imkansız gibidir.

Daha sonra her ne oluyorsa oluyor ve büyük bir değişim geçiren bu küçük hâfız, önceleri Hristiyan olan, daha sonra bu muharref dini de terk edip, dinsizliği seçen, yaşlı bir moruğa (peregrini’ye) aşık olacak!

Rabia, daha ufacık bir kız iken bile, bu yaşlı piyaniste karşı derin duygular besleyecek ve şöyle diyecek: “Müslüman olsa da beni alsa!”...

(Peregrinin Müslüman olmadan kendisi ile evlenemeyeceğini, Sabiha hanımdan öğrenmiştir)

Halide Edip bu muhayyel / hayali romanında hızını alamayacak ve İbadetlerine son derece düşkün olmakla birlikte, aklını ve fikrini bir gavura kaptırmış Rabia’ya şu sözleri söyletecek: “Bir karış kız olduğum zaman da bile hep o kafire (peregrini) varmayı düşünürdüm efendim. Eğer beni almasa, ömrümün sonuna kadar kocaya varmayacağım!”

II. Abdulhamidin Dahiliye Nazırı Selim paşa’nın eşi olan Sabiha Hanımda, Rabia’nın bu aşkına şu şekilde şahitlik edecek: “Şimdi aklıma geliyor. Şu kadarcık yumurcaktı. Sekiz sene falan oluyor. Bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hristiyana varırsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış!”

Tahta kurusuna benzettiği İtalyan piyanist ile hâfız Rabia’yı birbirine aşık eden halide edip, Rabia için şu şaşkınlık ifadelerini kullanacak: “Türbe önünden geçer gibi önlerine bakarak yanından geçtikleri bu genç, bu afacan hafız nasıl olmuştu da yüzü buruşuk, moruk bir herifle evlenmeye razı olmuştu?”

Neyse ki halide edip; Hristiyan, yüzü buruşuk, moruk, ihtiyar ve tahtakurusu dediği italyan piyanist Peregriniyi (daha sonra osman ismini alacak) Müslüman yapar ve Rabia ile evlenirler.

Biz bu çizilen tabloyu bir de tersten okumaya çalışsak; Mesela o yaşlı mahalle imamının, bir çok olumsuzluklarına ilaveten genç ve güzel bir kıza aşık olup, daha sonra böyle bir evlilik yapıyor olmasını hayal etsek?!. Neyse ki İmam efendi böyle bir işe bulaşmamış / bulaştırılmamış.

Halide edip, neden dindar ve genç bir kızı, Hristiyanlığı bile deforme olmuş yaşlı bir piyaniste aşık edip evlendirdi?

Yazının Devamı ikinci yazımızda...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Muharrem Morkoç yazdı, 33 kez açıldı, henüz beğenen yok, 2 yorum yapıldı.
9 Eyl '19 00:00
Doğu-Batı Denklemi̇

702871536b50da04fe768401d2693d581567968450

              Dünya üzerinde yaşayan zengin devletlerin zenginliklerini nasıl elde ettiğini ve elimde olmadan Tanzimat'tan bu yana kaybettiğimiz değerlerin nasıl gittiğini kimlere neyi peşkeş çektiğimizi anlattım. Körü körüne batı taklitçiliğin peşine nasıl takıldığımızı; aydınlarımızın karanlık dünyalarını örnekleriyle sıraladım. Klasik şarkiyatçılığın dışına çıkıldı.

- AB'nin yeni çocuğu Belçika'nın yaptığı katliamlar.

-Afrika'nın zenginliklerini çoraklaştıran uzun bacaklı İngilizler.

-Tanzimat Fermanı'nı zorla imzalatan mason Reşid Paşa

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Yusuf Basat yazdı, 31 kez açıldı, henüz beğenen yok, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl '19 00:00

Yusuf Basat

İstanbul

Yok

Geçmişte iki tane dostum vardı, çok kahrımı çekip uzun süre yoldaş oldular bana. Birisinin adı umut, birisinin adı sabır. Şimdilerde onların koltuğuna benimle dost olmak isteyen iki ahmak oturdu. Yüzlerine bakmıyor ve onları daima dışlıyorum. Ama nafile. Ha, isimleri mi? Stres ile endişe. Dost olmak için çabalıyorlar, fakat hiçbir dost zarar vermez yanındakine bilmiyorlar. Yahu diyorum beni günden güne ben olmaktan çıkarıyor sizden biri haline getirmeye çalışıyorsunuz, bu nasıl dostluk böyle? Cevap yok. Ne zaman oldu ki? İstediğim cevapları ne zaman alabildim, cevap neydi, istediğim cevap kimde nerede saklıydı? Senelerce aradım, geçmediğim coğrafya kalmasın istedim sürekli kayboldum bir takım satırların arasında. Fakat nafile. Cevap yok. Hiçbir dost, dost olmak istediği kişiye kötülük yapmaz. Ey stres, ey endişe denilen illet(!) sizlerden birisi haline gelmemi, kendimi kaybedip sonsuz bir akılsızlık içerisinde kaybolmamı istiyorsanız eğer çok daha fazla çabalamanız gerekli. İşte size böylece en büyük tüyoyu da vermiş bulunuyorum. Öyle yerleşmeye başladılar ki, onların varlığı olduğu sürece ne yediğim yemek, ne içtiğim su, ne uyuduğum uyku (olmayan bir şey) nede aldığım nefesten gram zevk almaz hale geldim. Evet dost dostuna kötülük yapıyor, evren birleşiyor ve bunu destekliyor. Geriye ellerimizde bir bir hayal ettirilen çiçekler kalıyor. Ne yazık, çare susmak diyorum, ama cevap yok. Kis bir kere girerse bedeninize, ruhunuza erişmesi de çok uzun sürmez. Doğru mu?

Cevap yok.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir