İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 13719

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6542

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3856

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 1911

İstanbul

Ozan Bilican

5 / Puan: 1721

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1503

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1285

İstanbul

Sıla Münir

9 / Puan: 1247

İstanbul

Osman Batur Akbulut

10 / Puan: 1224

Kırıkkale

Mümin Yolcu

11 / Puan: 1066

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 955

İstanbul

Mücahid Cesur

13 / Puan: 905

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

14 / Puan: 885

Ankara

Vlad Emir

15 / Puan: 848

İstanbul

Ali Turan

16 / Puan: 830

İstanbul

Müsemma Şahin

17 / Puan: 755

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 731

Bartın

Muharrem Morkoç

19 / Puan: 644

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 638

Sakarya

Alpay Gökçe

21 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

22 / Puan: 635

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 634

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 613

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 514

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 470

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 418

Yozgat

Lagari Alıntılar

28 / Puan: 412

İstanbul

Sadık İbrahim

29 / Puan: 410

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 401

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 26 dakika kaldı.

Bilal Özdemir yazdı, 13 kez açıldı, 3 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Ara 17 21:00
Muallâ

Bu gece muallanın şerefine içiyoruz.

İşin özüne gelecek olursak ben hiç içmedim ve açıkçası içmeyi de düşünmüyorum ama muallanın hatırına bu gece içmiş gibi yapa bilim.

Ve isterdim ki mualla da olsa burda sarhoş taklidi havamızla dertleşsek, anlatsa bana ve ya ben sorsam o dinlese ben konuşsam o sussa .

Desem ki mualla tut elimden çıkar beni bu çöplükten, tutup omuzlarımdaki yükü kaldır üzerimden, sac tellerine bağlayıp sürükle beni kendimden yüz bin yıllık öteye

Peki sende ister misin mualla sever misin sende beni.

Neden senden istiyorum? Çünkü sen muallasın sarı saclarında dünyalar büyütürsün ya o masmavi gözlerine ne demeli bilirsin kadınlar çocuk doğurur yeni nesiller var ederler fakat senin o gözlerin mualla umut doğururdu dünyama biliyorsun değil mi.

İçim acıyor muallâ özlemekten hiç bıkmadım ama anla beni çok yorgunum ben anlaşılmak istemesem de sen anla beni mualla

Nefesim daralıyor bazen, geceleri ansızın uyanıp seni düşünüyorum. Ne kadar zor biliyor musun severken susmak ayrı durmak özlerken hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

Kalbim kararıyor inancımı yitiriyorum sahi muallâ insanın içinden aşkı çıkardığın zaman geriye ne kalır ki?

Sende özlüyor musun beni ?

Sen sus ben konuşurum dedim ama nolur susma mualla.

Peki mualla ya sen benden başkasıyla…

Bu cümle kaç intihar doğurur kaç umut öldürür biliyor musun.

Mesela desem ki omuzuma yaslandığın yerden aldım en büyük yaramı gözlerini kısıp ta bak bana iyileşsin desem?

Susacaksın biliyorum aslında başlamadan önce bende razıydım susmana .

Ama nolur susma mualla .

Böyle konuştuğuma da bakma her şey kötü değil aslında arada iyi şeylerde oluyor.

Rastgele radyoda çalan parçamız sence de olabilecek iyi şeylerden değil mi

Bencillik yaptığımı da düşünüyor olabilirsin sadece benim derdim varmış gibide görünebilirim ama değil. Farkındayım bende yurtlarından zorla çıkarılan insanları, öldürülen çocukları, petrol savaşlarını, küresel siyasi tetikçileri, insan tüccarlarını, kapitalizmi, nesli tükenen fokları, küresel ısınmaları .

Elbet farkındayım .

Ama sen olmasan ben nasıl dayanırım mualla.

Mualla ben seni çok..

Mualla ?

Mualla ..!

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Eşk Rizan yazdı, 8 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
13 Ara 17 13:00

Eşk Rizan

Puan: 3

Okumayan Hoca
0f2e1f3c3a337beddf320f69cc2caa3e1513151647

0f2e1f3c3a337beddf320f69cc2caa3e1513151647

Dinde söz sahibi sanar kendi                                                                                             Adının başında yazılıdır etiketi                                                                                          Din düşmanlarının sinsi işleri                                                                                             Unutturmaktır ehli sünneti

Tek kayanak Kuranı Kerim der                                                                                           Hadisi şerifleri reddeder                                                                                                    Kendi kitabını dağıtırda bedava                                                                                         İslam alimlerinin ismini almaz ağzına     

Evlat iyi aç gözünu                                                                                                             Sahip çık İslamın özüne                                                                                                    Aldanma sakın din cahillerine                                                                                            Ecdadın yolunu iyi belli

Biz bidat bilmeyen Türkelriz diyor ALPARSLAN                                                             

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Yusuf Basat yazdı, 15 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
11 Ara 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Bir Kaçış Hikayesi 

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu. Ne uğruna ve nereye kadar olduğuna ise yine insan karar verir. Çünkü insan, doğası gereği hayatta daima kaçmak eylemini gerçekleştiren bir mahluk olmuştur. Bazen bir savaştan, bazen karanlıktan kaçıyoruz, kimi zaman ihanetten kaçarken, kimi zamanda yüzleşmekten kaçıyoruz. İnsan insanın aynasıdır derler, fakat insanoğlu kendisine iyi gelecek o aynadan daima kaçar. Çünkü kaçmak kısa süreli bir geride bırakma biçimidir.

Saat - 04:00 koca bir geceyi sabah etmenin verdiği rahatlıkla (rahatlık diyorum çünkü her gece olduğu gibi bu gece de görevimi layıkıyla yerine getirip acıtacak bütün düşüncelerden kaçmayı başardım) yatağa giriyorum. Bütün gece beni sıkıştırıp duracak olan düşüncelerden türlü türlü meşgulelerde bulunarak uzak durmayı başarıp kendimi rahatlatabildim. Göz kapaklarımın sallamaya başladığı isyan bayrakları da artık gönül rahatlığıyla uyuyabilecek olmamı onaylıyordu. Son bir sigara daha yatağıma, yastığıma, üstüme, ciğerlerime nüfus ettikten sonra kül tablası ile buluşurken bende aynı zamanda yatak ile birleşmeye ve soğuk kış gecesinde altına girdiğim yorganın hazzını yaşamaya başlamıştım. Bir çocuk edasıyla sağa sola dönüp yatağın sempatik gelen ılık yanını tenime değdirerek kendimi şımartıyorsun, sonra sol tarafıma yani duvara doğru dönüp sabit bir şekilde durup artık uykuya dalmam gerektiğini idrak ettim. İlk önce çok sevdiğim birkaç müziğin sözleri canlandı zihnimde, sonra tuttuğum takımın son maçta aldığı galibiyet, gün içinde arkadaşımın anlattığı bir olay, gittiğim kafedeki güzelliği ile müşteri çekebilen kasiyer kız derken birer birer canlanmaya başladılar zihnimde. Gözlerim kapalı bir şekilde alakasızca düşünüp uykuya dalmayı umut ediyordum. Ailemi, dostumu, kitapları, müzikleri, evi, işi yerini, gaddar patronumu, köşedeki caminin bahçesinde duran potin boyacısını düşündüm. Bunları düşünmeye devam ederken zaman akıp gidiyordu. Birden hala uyuyamadığımı fark edince sağ tarafıma dönüp orada uykuya dalmayı denemem gerekli diye düşündüm. Gözlerim kapalı uyumaya çalışıyor ve zihnimdeki düşünceleri kontrol ederek aza indirmiş olmanın sevinci ile yavaş yavaş süzülüyordum uyku ile gerçeklik arasında. Ne olduysa o anda oldu... bilimcim yeni uyanıp güne başlamış bir hava ile aydınlandı ve göz kapaklarım sanki benim kontrolümde değilmiş gibi usulca aralandı. Gözlerim açık karanlık bir tavana bakarken, kaçıp kurtulmak istediğim ne varsa bir bir aklımı istila etmeye başladı. Artık hiçbir sen kontrolüm altında değildi. Acısı ile hala yüzleşemediğim bir ölüm canlandı zihnimde ve bütün bir geceyi bu acının içinde kaybolarak geçirdim. Kaçtığım ne varsa bir bir yüzüme çarpıldı, korktuğum ne varsa teker teker ruhumu esir aldı. Hiç ama hiç beklemediğim bir gecenin sabahında ansızın karanlık bir köşe başında canı pahasına kaçan bir kedinin yakalanması gibi kıskıvrak yakaladı beni. Düşünceler... En derinlerime gömdüm desende daima gün yüzüne çıkmaya hazırdır, kaçtım kurtuldum desende her an seni yakalayabilecek güçtedirler, hayata daima gülümsüyor olsanda bununla kibirlenme çünkü sen düşüncelerinin izin verdiği kadar gülümseyebilirsin. Düşüncelerinde ki acı ne kadar azsa o kadar fazla gülümsersin, düşüncelerinin arasından gülmeyi bulamayanlar o kadar şanslı değillerdir çünkü onlar için gülümsemek kıymetli bir mücevher kadar değerlidir.

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu gibi gözükse de kaçtığı halde düşüncelerine yakalanan insanlar buna bu gözle bakmazlar. Çünkü alışırsın. Ve bir kere düşünmeye alışırsan, gülüşünde kırıklıklar taşıyarak çıkarsın hayatın karşısına. Sonra uykularından uyanıp, odanda yapayalnız bir şekilde sigaranı yakarsın...

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 198 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 17 01:00
Demokrasi Mehmet Ocaktan'ın Yazılarına Çare Olur Mu? 

Mehmet Ocaktan 1955 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Yenişafak ve Akşam gazetelerinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 3 şiir kitabı var. 2007-2011 yılları arası milletvekillik yaptı. Karar gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam ediyor. Aşağıda eylül başına kadar geri giderek köşesindeki yazılarının bazılarının başlığını paylaşacağım.

“Kudüs için ağıt yakmak utancımızı örter mi?” “İtaat kültüründen demokrasi değil, IŞİD çıkar”, “Kesinlikle daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var.” “Bir özgürlük alanı olarak Hz. İbrahim’in başkaldırısı”, “Kafa kesenlerin din sattığı bir dünyada kime hangi İslam’ı anlatabiliriz ki…”, “Gelişmişliğin sırrı hukukun üstünlüğü eğitim ve inovasyonda” “Demokrasiyi önemli kılan adı değil hukuktur”, “Denize nazır demokrasiniz yoksa…”, “Bireyin olmadığı yerde demokrasiniz olmaz” ,“Demokrasiyi taşlasak kurtulur muyuz?”, “İslam en iyisi ama biz değiliz”, “Demokrasiyi sevmediyseniz FETÖ ve İŞİD verelim.” “Hukukun üstünlüğü yeter, adı demokrasi olmasa da olur”, “Diyelim ki demokrasi gavur icadıdır…”, “İslamcıların demokrasi reddiyesine hakkı var mı?” “Eleştirel düşünce mutlak ihanet demek değildir”, “Demokrasi İslam’ı gölgelemek için mi icat edildi?”, “Tanrı, siyaset ve demokrasi”, “Müslümanlar işleyen bir demokrasi kuramayacak kadar beceriksiz mi?”, “Demokrasi için illa İslami bir temel aramaya ihtiyaç var mı?”, “İslam toplumları demokrasi fırsatını kaçırıyor”, “İslamda bireyin bağımsızlığı ve özgürlüğü esastır”, “Popülistler işleyen bir demokrasinin düşmanıdırlar ama…”, “Demokrasi seküler aklın ürünü diye reddedilebilir mi?”, “Demokratik değerler ‘Yahudi demokrasisi’nin ürünü olabilir mi?”

İnsanın içini şişirten, illallah dedirten bir demokrasi vurgusu. Sürekli demokrasi, hep demokrasi, asla ve kata vazgeçilmeyecek demokrasi. Mehmet Ocaktan belli ki bir tartışma başlatmak istiyor. 2012 yılında başlayan ve neredeyse bir yıl süren İslamcılık tartışması aklıma geliyor ve Ocaktan’ın istediği tartışmayı başlatamamış olmasına seviniyorum. Seviniyorum zira ortada tartışılacak bir şey yok. Ama maalesef durmuyor ve duracak gibi de görünmüyor.

Ocaktan yazılarında bize bazı mesajlar veriyor, “Müslümanlar olarak kötü tanınıyoruz.”, “Kabahatin büyüğü bizde.”, “Uslu ve demokratik bir Müslüman olursak Batı bizi sever.” Ocaktan yazılarındaki asıl mesajsa şu. “Erdoğan itaat kültürü oluşturdu, bu artık bitmeli.”

Anlamadığım, anlayamadığım Ocaktan bütün bu meramını üç yazıyla anlatabilecekken neden uzatıyor. Bir köşeye sahip olmak, okuyucuya bu kadar eziyet etme hakkı veriyor mu? Bence vermemeli.

Ocaktan belki şunu diyebilir. “Ben bir görüş ortaya koyuyorum.” Yok, ortada bir görüş yok. Ortada sadece Ocaktan’ın şimdilik açıktan cephe almamak isteği var. “Ben lafımı ortaya yazayım, zaten yazıyı okuyanlar kimi eleştirdiğimi anlar ben de fazla tepki çekmeden mesajımı veririm.” Kolaycılığı var.

Ahmed Bin Hanbel’den sonra düzelemedik

İmam-ı Azam Ebu Hanife, halifeliğin Müslümanların görüş birliği ve şura ile olması gerektiğini savunurken, Ahmet Bin Hanbel, “Allah ve ahiret gününe inanmış hiçbir kimseye, kılıcının gücüyle galip gelip Müslümanların yöneticisi olmayı başarmış ve Emir’ül Müminin adını almış olan kişiye itaat edip onun hâkimiyetini tanımadan bir gün dahi geçirmek helal olmaz. Bu yönetici ister iyi, ister kötü olsun fark etmez” diyerek Allah’ın insanlara bahşettiği iradeyi yok saymıştır. Çok açık ki adalet, şura, toplumun rızası gibi devleti yönetenlerin meşruiyeti için gerekli olan ölçütler ne yazık ki, bizzat İslam uleması tarafından saf dışı bırakılmıştır.”

Ocaktan’ın vurgularıyla, İmam Ahmed Bin Hanbel (r.a.) İslam dünyasındaki gerilemenin baş müsebbibi. Ocaktan, bu müthiş tespiti Karar’da yazıları çıkan ilahiyatçılardan mı çıkardı bilmiyorum. (Aklıma, 11 Eylül sonrası ABD askerlerinin sorguladığı Müslüman esirlere, Ahmed Bin Hanbel'i tanıyor musun sordukları geliyor, gayri ihtiyari)  “Kur’an Mahlûktur” demediği için halife tarafından işkence görmüş, mezhep İmam’ı Ahmed Bin Hanbel’i eleştirmesi komik bile sayılmayacak bir trajedi. Halife’ye itaat meselesinde İslam âlimlerinin görüşleri Ocaktan’ın idrakini biraz aşabileceğinden bu konuya girmiyorum. Kendisine bir usul hocası bulmasını tavsiye edeceğim ama etkilendiği isimlere bakınca bunun da kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum.

"Kudüs’ü demokrasi kurtaracak"

Ocaktan bugün çıkan yazısının bir bölümünü gene demokrasiye ayırmış. “Daha da önemlisi, İslam ülkelerinde neredeyse bütün sivil toplum faaliyetleri, siyasete ve siyasi iktidarlara endeksli hale geldiği için, siyasi getirisi olmayan ‘sivil itaatsizlik’ faaliyetleri pek makbul hareketler olarak görülmüyor. Hatta protesto eylemleri siyasi iktidarların tekerine çomak sokan bir görüntü arz ediyorsa ‘ihanet’ olarak bile değerlendirilebilir.” Ocaktan inşallah İslam dünyası uzmanı olarak bu cümlelerini örneklendirir biz de öğreniriz bu İslam ülkelerini ve yaşadıklarını.

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 57 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Ara 17 13:00
Kudüs Tüm Müslümanların Namusudur!
7d9c04f626ef7dc76baf14f8cb54f0cf1512640214

7d9c04f626ef7dc76baf14f8cb54f0cf1512640214

Kadim şehrimiz Kudüs üzerinden yine fitne fitilini ateşlediler... Bağdat’ı ve Şam’ı talan edenler, şimdi de gözlerini Kudüs'e diktiler...

İstanbul ise hala iştahlarını kabartıyor... Aradan geçen 500 yıllık zaman dilimi Haçlıların hararetini söndürebilmiş değil...

Trump’ın korsan Kudüs kararına kim nasıl tepki vermiş diye baktığımızda enteresan bir tablo karşılıyor bizi:

Suudi arabistan, mısır ve diğer arap ülkeleri yarım ağız ile bu işi kabullemeyeceklerini söylediler...

İran ise abd ve israilin adını anmadan kudüs ile alakalı iki cümle kurduktan sonra Trump’ın çektiği kudüs bombasını arap yöneticilerin üzerine atıyor...

Yıllardır kudüs edebiyatı yapan iran, kimi hain ve aciz arap yöneticilerin kudüs karşısında yaşayacakları zilleti ileriki yıllarda kullanmak için sabırsızlanıyor...

Evet, Türkiye...

Kudüsün ve mescidi aksanın ne zaman başına birşey gelse, o kutsal beldeye ilk uzanan elin adı oldu... Bu korsan kararı ilk olarak tanımayan, diğer Ülke liderlerini bu karar aleyhinde örgütleyen ve en sert şekilde muhalefet eden ülkenin adıydı Türkiye...

Türkiye, Kudüs için islam işbirliği teşkilatını İstanbul’da toplayacak... Bu teşkilattan bir beklentimiz olmasada, Türkiye bu teşkilatı bir baskı aracı olarak kullanmak istiyor. Hem arap liderlerin! Hemde israil ve abd’nin Canını sıkmak istiyor bu hamlesi ile...

Kudüs bir turnusol kağıdı vazifeside görecek:

Bu coğrafyada kimin kimle ne iş tuttuğu... İslamı ve müslümanları kimin dert ettği ve en önemlisi bu kadim coğrafya’yı en iyi anlamda hangi anlayış ve siyasetin yönetebileceğine şahitlik edeceğiz bu vesile ile...

Kudüs bize;

Hz Peygamber Efendimizin bir vasiyeti..

Hz Ömer Efendimizin emaneti...

Selahaddini Eyyubinin Mücadelesi...

Yavuz sultan selimin zaferi..

Abdulhamid Han’ın devrilme sebebidir..

Kudüs İnşaallah Ümmeti Muhammedin'de uyanma sebebi olacaktır...

Erdoğan'ın Kudüs ile alakalı tarihi sözleri ile bitirelim:

Kudüs Tüm Müslümanların Namusudur!

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 64 kez açıldı, 9 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
5 Ara 17 09:00
Tarafım Türkiyedir

 Cemil Meriç’in ‘’Bu ülkede sağ-sol yoktur, namuslular ve namussuzlar vardır’’ sözü, son zamanlarda dahili ve harici çeteler tarafından her türlü kirli ve namertçe saldırılarla boğuşan bu ülkede yaşayan herkes için mihenk vazifesini görüyor. Anlaşılan o ki, sağ soldan ziyade namuslu olup olmamak, her türlü ideolojiden bağımsız bir taraf seçmektir. Bu seçimle insan, kendini Cemil Meriç’in kategorize ettiği sınıflardan birine yerleştirir.

  Hikmet Kıvılcımlı’yı bilirsiniz. 1954 yılında Vatan Partisini kurmuş, sosyalist bir liderdi. O kendine bir taraf seçmiş ve 1957 yılında Eyüp Sultan’da yaptığı mitingde tarafını belli etmişti. Şöyle başlıyordu konuşmasına:

 ‘’Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili İşçi kardeşlerim! Bugün, Müslüman İstanbul'umuzun, İstanbul'dan önce Müslüman olan Eyüp bölgesinde Vatan Partisi'nin sesini duyurmaya geldik.’’

  Merak edenler devamını https://www.timeturk.com/tr/2013/01/06/hikmet-kivilcimli-nin-tarihi-eyup-sultan-konusmasi.html buradan okuyabilirler.

  Yalnız bu giriş cümlesi bile şimdiki Türk solu akla geldiğinde insanı şaşırtmaya yetiyor.. Müslüman İstanbulumuz ifadesi zaten başlı başına bir duruşu gösteriyor. Zulüm 1453’de başladı diyenlere o zaman verilen tarihi cevaptır bu aslında. Evet Hikmet Kıvılcımlı bir taraftı. Şimdi ise, karşı tarafta mevzilenmeyi kendilerine görev bilen bir sol çoğunluk var. Öyle olmasaydı bugünlerde her zamankinden daha çok birlik beraberliğe, yerli ve milli duruş sergilemeye ihtiyacımız varken, Vatan neredeyse tam karşısında durabilecek kadar aleni bir örgütlenmeye şahit olmazdık. Günümüz solcuları belki de Hikmet Kıvılcımlıyı, feodal düzene karşı çıkamayan veya komünist öğretilerden nasibini almamış biri olarak tanımlıyordur, kim bilir. Ama bilinen bir gerçek var ki; o da Hikmet Kıvılcımlının her şeyden öte yerli olduğudur. Moskova’dan devşirme solculardan farkı da budur. Ve bu fark öyle belirgin hale gelmiştir ki, ömürlerini ve ses tellerini kapitalist Amerika’ya karşı mücadeleye adayan güzide solcular, Amerika’da görülen bir davadan dolayı o ülkeyi abi belleyip medet umarak paradigmanın iflasını bilmem kaçıncı defa gözler önüne sermiş oldular. Marx’a mezarında attırdıkları kaçıncı ters takla, insan düşünmüyor değil.

   Solun garabeti sadece bu kadarla bitmiyor. Bir gün, bahsettiğimiz bu solun bu topraklarda bir seçim kazandığını varsayalım. O günün akşamında solcularımız ellerinde Türk bayraklarıyla seçimi kutlar mı dersiniz? Kendini bu topraklara ait hissetmeyenin bayrakla herhangi bir taalluku mümkün mü?

    Gönül istiyor ki, ideoloji ne olursa olsun, kökü bu topraklardan çıkmış olsun. Kökü bu topraklarda olmayanların 15 Temmuz’ da neler yapabileceklerini gördük. Gerçi onlar da, Türkiye ne demekmiş onu gördüler. Lakin biz, hissiyatımızı ve fikriyatımızı diri tutmayınca oluşabileceklere de şahitlik ettik. Türkiye vatandır, vatan sevgisi imandandır. Bu düşünce yönümüzü tayin edip, bizi diri tutmaya yetecektir . Ya, ne diyorduk: ‘’Türkiye ağır yüktür, bilmeyen ne bilesi’’

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
06 Ara 16:58

Allah razı olsun, sagolun.

06 Ara 15:56

Misafir

Çok güzel bir yazı olmuş ve tam da şu anki solun girmiş olduğu çıkmazı çok veciz ifadelerle kaleme almışsınız. Teşekkür ediyoruz.

Vlad Emir yazdı, 60 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
3 Ara 17 17:00

Vlad Emir

Puan: 848

<B>Carl Schmitt: "Siyasal Kavramı" Değerlendirmesi</b><Br />
373184755639a1c56010c0a7047fe9881512306327

373184755639a1c56010c0a7047fe9881512306327

Alman hukuk profesörü ve siyaset kuramcısı Carl Schmitt(1888-1985), küçük bir tüccarın oğlu olarak Plettenberg, Westphalia'da doğdu. Berlin, Münih ve Strazburg'ta siyaset bilimi ve hukuk öğrenimi gördü, 1915'te mezun oldu. 1933'te Berlin Üniversitesinde profesör oldu ve aynı yıl Nazi Partisi'ne katıldı.

Bu eser en yeni klasik eser olarak tanımlanmaktadır. Klasik eserlerin özellikleri yazıldıkları zamanın ve mekanın ötesine geçebilmeleridir. Schmitt, siyasal kavramının çoğunlukla olumsuz biçimde, çeşitli kavramların karşıtı olarak kullanıldığını söylüyor. Örneğin; siyaset ve ekonomi, siyaset ve ahlak, siyaset ve hukuk. Schmitt'e göre siyasal kavramının tanımı ancak özgül siyasal kategorilerin keşfi ve saptanmasıyla mümkündür. Çünkü siyasal kavramının, insan düşüncesinin ve eyleminin çeşitli ve görece bağımsız alanları karşısında kendine özgü ölçütleri vardır. Siyasal kavramı bu nedenle, özgül anlamda her türden siyasal eyleme kaynaklık eden, kendine özgü nihai ayrımlarla tanımlanmak zorundadır. Ahlak alanındaki nihai ayrım iyi ve kötü, estetikte güzel ve çirkin, ekonomide yararlı ve zararlıdır. Siyasal kavramının tanımlanabilmesi için de böyle açıklayıcı ve basit bir ayrıma ihtiyaç vardır.

Schmitt, siyasal kavramını tanımlamakta kullanılabilecek siyasal ayrım olarak dost-düşman ayrımını gösterir. Dost-düşman ayrımının işlevi, bir bağın ya da ayrılığın, bir birleşme ya da ayrışmanın en uç yoğunluk derecesini ifade etmektir. Schmitt'e göre, dost ve düşman kavramlarının somut ve varoluşsal anlamlarıyla kavranması zorunludur, bu kavramlar metafor ya da simge olarak algılanmamalıdır. Dost ve düşman ayrımı diğer tüm ahlaki, estetik, ekonomik ya da diğer ayrımların kullanılmasına gerek kalmadan pratik ve teorik olarak varlığını sürdürebilir. Siyasal düşmanın ahlaki açıdan kötü, estetik açıdan çirkin olması gerekmez. Önemli olan, siyasal düşmanın öteki, yabancı olmasıdır. Düşman rakibimiz ya da genel anlamda hasmımız değildir. Düşman, antipatik duygularla nefret ettiğimiz kişisel hasmımız da değildir. Düşman sadece, gerçek bir olasılık olarak insanlardan oluşan bir bütün karşısında mücadele eden benzer bir bütündür.

Schmitt, bir devlette parti politikalarına ilişkin karşıtlıklar biricik karşıtlık haline gelmişse iç politikanın sınırına dayanıldığını söylüyor. Yani silahlı çatışmanın varlığı için dış politikanın dost düşman ikiliği değil, iç politikanın karşıtlıkları belirleyici hale gelmiştir. Siyasetten bahsedebilmek için gerekli olan mücadeleye dair gerçek olasılık, öylesi bir iç politika önceliğinde devletler arasındaki bir savaşta değil iç savaşta ortaya ortaya çıkar. Çünkü düşman kavramı, gerçek bir mücadele olasılığını gerektirir. Tıpkı düşman kavramında olduğu gibi mücadele kavramı da varoluşsal kökeni dikkate alınarak kavranmalıdır. Dolayısıyla mücadele kavramı, rekabet, "saf düşünsel" tartışma, insanların bir biçimde hep sürdüregeldiği simgesel "mücadele" anlamına gelmez; çünkü tüm insan yaşamı bir mücadele ve her insan mücadelecidir. Dost, düşman ve mücadele kavramları hakiki anlamlarını fiziksel öldürmeye dair gerçek olasılıkla kazanır. Savaş biçiminde yürütülen askeri mücadelenin kendine özgü stratejik, taktik ya da başka kuralları vardır.

Tüm bu kuralların yani savaşın varlığının koşulu ise, düşmanın kim olduğuna dair siyasal kararın varlığıdır. Savaşta düşmanlar doğrudan doğruya karşı karşıya gelirler ve üniforma aracılığı ile birbirlerinden ayırt edilebilirler. Bu nedenle dost-düşman ayrımı, askerlerin çözmek zorunda olduğu siyasal bir sorun değildir. Savaş siyasetin hedefi, amacı ya da içeriği değildir ama insanların davranışlarını ve düşüncelerini belirleyen ve bu yolla siyasal davranışa neden olan, gerçek bir olasılıktır. Savaş durumu kriz anının ifadesidir. Kriz anının istisnai varlığı, onun belirleyiciliğini ortadan kaldırmaz aksine ispatlar. Bu istisnai duruma karar veren de egemen olandır.

Siyasal olan, her halükarda daima kriz anına odaklanmış olandır. Kriz anına odaklanmış bir gruplaşma daima tayin edici insani bir gruplaşma, yani siyasal birliktir. Gerçekten  mevcudiyeti halinde tayin edici ve egemen olan da bu siyasi birliktir. Siyasi birlik ya dost-düşman ayrımını belirleyen ve bu anlamda egemen olan birliktir ya da siyasal birlik mevcut değildir.

Schmitt, dost-düşman ayrımı ortadan kalkarsa siyasal yaşamın da ortadan kalkacağını düşünüyor. Siyaseten var olan hiç bir halkın, kaderini tayin eden dost-düşman ayrımından kaçınamayacağını söylüyor. Ona göre, halkın bir kısmı artık hiçbir düşman tanımadığını ilan ederse, bu halk kesimi düşman safına geçmiş ve ona yardım ediyor demektir. Ama bu halde bile dost-düşman ayrımı ortadan kalkmış değildir. Eğer bir devletin yurttaşları kişisel düşmanları olmadığını iddia ediyorlarsa, bunda bir problem yoktur. Çünkü zaten bir bireyin siyasal düşmanı olamaz. Bu iddiayı dile getirenlerin söylemek istedikleri şey olsa olsa, varlık olarak bir parçası oldukları siyasal birlikten uzaklaşmak ve yalnızca bir birey olarak yaşamak istedikleri olabilir. Eğer bir halk siyasal varoluşun gerektirdiği çaba ve risklerden korkuyorsa onun yerine bu yükü taşıyacak, bu halkı "dış düşmana karşı" koruyacak ve böylece siyasi egemenliği ele geçirecek başka bir halk mutlaka bulunur. Bu durumda koruyucu halk, koruma ve itaat arasındaki ebedi ilişkiye dayanarak düşmanın kim olduğunu tayin edecektir. Bir halk her türden siyasal kararı almaktan vazgeçerek insanlığı saf ahlaki ya da saf ekonomik bir konuma getiremez. Bir halkın, siyasalın alanında kalma gücü ya da iradesi yoksa bu durum, siyasal olanın yer yüzünden kalkacağı anlamına gelmez. Ortadan kalkan sadece zayıf bir halktır.

Siyasal kavramının karakteristiğinden, devletler dünyasındaki çoğulculuk doğar. Siyasal birlik, düşmana dair gerçek bir olasılığı, yani varolan başka bir siyasal birliği gerektirir. Bu nedenle devlet kurumu var olduğu sürece, yer yüzünde hep birden çok devlet varolacaktır.

Schmitt'e göre tüm yeryüzünü ya da insanlığı kavrayan bir "dünya devleti" söz konusu olamaz. Siyasal dünya çoğul bir evrendir. Schmitt, devlet içindeki çoğulculukla kartışırılmamak kaydıyla, her devlet teorisinin çoğulcu olduğunu söyler. Siyasal birlik doğası gereği bütün insanlığı ve tüm yeryüzünü kapsar biçimde tekil bir birlik olamaz. Çünkü eğer tüm halklar, dinler, sınıflar ve diğer insan toplulukları aralarında herhangi bir çatı

Schmitt'e göre insanlık bir savaş yürütemez, çünkü en azından bu gezegende insanlığın bir düşmanı yoktur.İnsanlık kavramının kendisi düşman kavramını dışlar çünkü düşman da karşı tarafta insan olmayı sürdürmektedir. Bir devlet insanlık adına siyasal düşmanıyla savaştığı zaman bu savaş, insanlığın savaşı olmaktan ziyade, bir devletin, savaştığı düşmanı karşısında evrensel bir kavramı tümüyle tasarrufu altına alma savaşı anlamına gelir. Amacı düşmanı aleyhine kendisini bu evrensel kavramla özdeşleştirmek, kavramı sahiplenmek ve düşmanının bu kavrama dayanmasını engellemektir.

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Yusuf Basat yazdı, 36 kez açıldı, 7 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
3 Ara 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Trilye

Hüzün dolu esen rüzgar pencere arasından uğultusunu dinletiyordu. Rüzgar bir şeyler anlatmaya çalışır mı? Çalışır. Sabah sabah öten horozlar ne anlatıyor peki? Yada Ramazan davulcuları, demir parmaklıklarla örülmüş pencereden dışarıya bakan mahallenin koca karısı, simitçiler, servis bekleyen işçiler, sokak çocukları, fakirler, zenginler... Herkes kendince derdini anlatmak edasıyla bir şeyler fısıldıyor hayata, peki ya ben? İnsanların beni anlamadığını düşündüğüm şu dönemde ben ne anlatmayı amaçlıyordum yazdıklarımla? Bir şeyler çıkmalı içimden, bir şeyler anlatmalı, bir şeyler fısıldamalıyım elimde boş boşa dönüp duran kalemin aracılığı ile kağıda, kağıt vasıtasıyla hayata. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum.

Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarında peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalacağım sana.

Saat: 23:45

Bursa'dan Trilye'ye kalkan bir minibüs durağındayım, neden ve ne uğruna burada olduğumu bilerek gelecek olan minibüsü sabırsızlıkla bekliyorum. Ah Müzeyyen ah bir bilsen sana geldiğimi ama hu sefer seni almaya değil, seni bulmak için yollara düştüğümü... Yaşadığın yere, sana geliyorum Müzeyyen. Cebimde üç kuruş yol parası var, bir yandanda midemin isyan bayrağı direnmeye çalışıyor, saatin on iki olması ve minibüsünde gelmeyişi bir hayli canımı da sıkıyor. Karşımda bir taksi durağı ve kapısında sineklenen bir bey amca, hemen kalkıp yanına gittim.

-Selamün aleyküm.

-Aleyküm selam delikanlı.

-Buradan Trilye minibüsü kaçta geçer dayı?

-Bu saate kadar geçmediyse hiç bekleme, geçmez.

-Başka ulaşım yok mu?

-Arzu edersen bir tek taksi var.

-Eyvallah dayı kolay gelsin.

-Hadi selametle.

Döndüm arkamı ve kafamda ne yapacağıma karar verirken elli metre kadar yürüyüp bir fırına girip, sabahtan kalma duvar sertliğinde ki bir simiti aldım. Her şeyden önce midemdeki sesleri yatıştırmak önceliğimdi. Nitekim de öyle oldu, biraz olsun dindi midemin çığlıkları. Üstünde cebimdeki sarma cıgaramdan bir tane yaktım. Oh, işte şimdi kan gidiyordu beynime. Geçtim yeniden durağın önüne ve belki hala iyi insanlar kalmıştır umuduyla başladım otostop çekmeye. Bir, iki, üç, beş, on derken yaşlı bir bey amca durdu ve camı aralayarak;

-Ne tarafa evlat?

-Trilye'ye dayı.

-Atla.

Küçük bir çocuk gibi sevinircesine bindim arabaya.

-Hayırdır tatile mi?

-Bir nevi tatil diyelim.

-Ne iş yaparsın sen?

-Yazarım ben dayı.

-Haa kâtipsin yani

-Yok dayı yok öyle değil, hem okur hem yazarım.

-Ne yazarsın?

-Ne bulursam onu yazarım.

-Yaz, Benim hayatımıda yaz. Sene 1976 askerliği bitireli dört sene kadar olmuş Nermin ile deliler gibide seviyoruz birbirimizi. Nişanlandık falan derken geriye bir tek evlenmek kaldı. O zamanlar genciz delikanlıyız, genciz Tarlabaşı'nda bizim Rüstem abinin kumarhane vardı orada takılıyoruz, burnumuz dik gelene geçene ahkam kesiyoruz. Bir gece yine mekandayken olay çıktı, nasıl çıktı neyden çıktı anlamadık silahlar patladı bir kurşun da ben yedim. Tabi sonra yengenin abisi isyan etti ben ite kopuğa kız vermem diye, o gün onu oracıkta indirecektim ya neyse...

-Sonra dayı?

-Anlayacağın evlenemedik. Birkaç kere kafaya koydum kaçıracaktım ama kayınpeder pamuk gibi adam, sırf onun hatrına yapamadım. Bir iki sene içindede mekan kapatıldı, bende elimi ayağımı çektim o işlerden Bursa'ya taşındım işimi, gücümü, düzenimi burada kurdum.

-Hanım ablaya ne oldu dayı?

-Hanım ablanın hanımlığı gitti evlat, çok sonra öğrendim Kadıköy'de Bulgar kilisesinin papazına kaçmış, papaz öldükten sonra açıkta kalınca şimdi Beyoğlu'nda bir pavyonda sahne alıyormuş.

-Yaş kaç dayı?

-Ben 55, Nermin çiçek gibi kadın o 45 yaşında.

-Hala takip ediyorsun yani?

-İnsan vazgeçtim dese de, bunu kendine itiraf edemiyor be evlat.

-Bilirim dayı bilirim, bende edemedim.

-Bak evlat 55 senede şunu öğrendim; ne kimseyi peşinden sürüklet, nede kimsenin peşinden sürüklen.

-Eyvallah dayı.

On, onbeş dakika kadar içim geçmiş gözlerimi açtığımda Trilye meydanındaydık.

-Ben burada ineyim dayı.

-Tamamdır evlat, ha unutmadan ne yaparsan yap geçmediğini senden başka kimse anlayamaz.

-Eyvallah dayı, sağolasın. Diyerek kapıyı çektim ve indim. Anlattığı hikayesinin verdiği meraktan dolayı ismini bile soramadığım hızır gibi yetişen bu dayının lafları mıh gibi çarpmıştı aklıma. Sanki doğru zamanda, doğru yerde karşıma çıkmış gibiydi. Ellerimi cebime koyarak sahile doğru yürüdüm ve denizin o görkemli kokusunu cebimden çıkarıp yaktığım cıgarayla birlikte ciğerlerime çektim. Durdum, düşündüm. Buraya gerçekten neden geldiğimi düşündüm. Kimseyi peşimden sürükletmiyordum lakin sürükleniyordum. Belkide dayının dediği gibi; "ne sürüklet, nede sürüklen". Cıgaramdan son bir duman daha alarak ufacık kalanı izmariti denizin karanlığına fırlattım.

Sonunda geldim ve buradayım Müzeyyen senin muhitinde, saçlarının kokusunu, adımladığın her sokakta hissetmeye, sadece senin görmek arzusuna kapıldım da geldim. İki yakamız bir araya gelmedi; sen bana bir geldin ben senden bir uzaklaştım, ben sana bin kere geldim sen bana bir kere gelmedin. İki yakamız bir araya gelmedi Müzeyyen. Yaşadığın muhite geldim; bir gece vakti saçlarının kokusu ile sarhoş ettiğin sokakları adımladım özgürce, gözlerinin ihtişamını yaydığın denize bakıyorum şimdi sensiz. Ama iki yakamız bir araya gelmedi be Müzeyyen, gelmedi. Trilye küçük bir yer, herkes birbirini tanır bilir. Attığın her adımı komşun duyar. Biraz düşünüp kafamı toparladıktan sonra kafelere ve çay bahçelerine doğru yürüdüm ve ne olduysa işte tamda o anda oldu... İlk hırkasından tanıdım onu, sonra elindeki tepsi ile dönerken yüzünü gördüm, işte tamda o an battı bıçkın gibi sancılar yüreğime. Bir kafede çalışıyordu, tişörtünün üzerine giydiği hırka ve altına giydiği şort. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş Müzeyyen duruyordu orada. Oturdum kafenin karşısında bir banka, hoşgeldin dedi dalgalar bir hışımla. Hoşbulduk dedim güzelliğinin verdiği bir özgürlükle Müzeyyen. Sen bilmeyeceksin belki ama buradan birkaç metre uzağından seni izleye duracağım kalbimin dayandığı yere kadar. Bu bile hayatın bir adaletsizliği gibiydi. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum. Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarın da peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalıp, sürükleneceğim sana.

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
03 Ara 16:16

Misafir

Eline Saglik yusuf rabim ilmini artirsin

03 Ara 10:32

Misafir

Güzel olmuş ufak rutuşla daha akici olur eline sağlik kalemine kuvvet

Sema Yilmaz yazdı, 24 kez açıldı, 6 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
28 Kas 17 17:00

Sema Yilmaz

Puan: 123

Bize Ne Oluyor?

Sözlerimiz, davranışlarımız ve de en önemlisi özlerimizle tanınmaz bir hale geldik. Ne oluyor bize? Onlardan, bunlardan ve şunlardan bahsetmiyorum. Benden senden yani bizden bahsediyorum.

Kişiliğimizi kaybediyoruz. Değerlerimiz alt üst oldu. Tanınmaz bir hale geldik. Yaşadıklarımız mü’minlerin hayatına benzemez oldu. Sahabe-i Kiram günümüzde yaşasaydı biz onlara deli derdik kesin. Kişiler değişti de kurumlar değişmedi mi. Hem de ne değişti. En çok da onlar değişti. Yanar dönerlik bir numara oldu. Ümmetin emeği ve parasıyla kurulan müesseseler birer birer buz gibi elimizden kayıp gittiler. Ve hâlâ da gidiyor. Kınayanın kınamasından çok korkar oldular. Aman onlardan görünelim, onlar gibi yapalım dedikçe yüreklerimizden düştükte düştüler. . Gayya kuyuları çok çetindir. Rabbim oraya düşürmesin. “İçimizdekilerin yüzünden bizleri de helak eder misin Allah’ım” diyoruz artık. Kâfirler ve zalimler görevlerini en iyi şekilde yapıyorlar. Batıl davasına samimi sarılıp mücadele edenleri görünce kendimden utanıyorum. Bizler Hakk davamızın samimi erleri neden olamıyoruz? Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaretti dostlar. Hayat bizleri aldatmasın. Bizleri oyalamasın. Bunların hesabı elbette sorulacaktır. Rabbimin hesabı çetindir!

Haydi; vakit geçmeden, ah, vah, eyvah demeden aklımızı başımıza alalım. Hayatımıza bir çeki düzen verelim. Nefsimize dur diyelim. Selam ve dua ile…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Kas 19:58

Mahatma Gandhi güzel bir sözü lakin yazim için böyle bir söz yazdiysaniz eger,insanlara inancım olmasa böyle bir şey paylasmazdim

28 Kas 19:54

Misafir

İnsanlığa olan inancını yitirmemelisin. İnsanlık bir okyanustur. Bazı damlalar kirli diye okyanus kirlenir mi hiç…

Muhammed Emir Yavuz yazdı, 63 kez açıldı, 7 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Kas 17 13:00
Ayna Herkese Lazımdır

     ‘’Her cemal ve kemal sahibi, cemalini ve kemalini görmek ve göstermek ister.’’ Bediüzzaman’a ait bu söz, Cenab-ı Hakkın kainatı ve canlı cansız her şeyi ve dahi insanı yaratmasının hikmeti olarak anlaşılır. Cemal ve Kemal sahibi olan Allah, bu sıfatlarını kainat üzerinden biz insanlara göstererek lutfediyor. Dolayısıyla eşrefi mahlukat olan insan da marifetullah vechesiyle bu pencereden O’nun cemalini ve kemalini görebiliyor, hissedebiliyor. Nasıl ki, denizin kabarcıklarında Güneşin aks’i bir güneşin varlığına delalet ediyor ise, küre-i arzda tecelli eden Allah’ın esmasının her biri bizi O’na ulaştıran bir ayna olarak telakki ediliyor.

      Ayna, insanın günde normal olarak en az bir veya birkaç kez bakıp, kendisinin nasıl olduğunu görmesine yarayan, her gün kendisini seyrettiği bir yüzeydir. İnsan, Allah’ın isimlerinin mazharı olduğundan, kendi güzelliğini görmek ve göstermek ister. Bu sebeple ayna, insanın bu hislerini kısmen de olsa gerçekleştirebilir özelliktedir. Fakat çoğu zaman insan, kendini nasıl görmek istiyorsa aynanın karşısında öyle duruyor. İlk önce kendisi kendisini beğenecek ki sonra insanlar hangi gözle bakacaksa bakacak, diye düşünüyor. Her insanının fıtraten kendisini sevmesi gereği, aynanın karşısından genellikle kendini beğenmiş olarak ayrılıyor. Bu burada dursun.

    İnsanların neden bir mürşid bulmaları gerektiği, neden onun dizinin dibinde rahle-i tedrisattan geçmeleri yıllarca tartışılmış, günümüzde belki de bu tartışma nirvana noktasına ulaşmıştır. Bazı aklı evveller tarafından mürşid, bir aracı olarak görülmüş; insanın tövbe edecekse de ibadetini yapacaksa da araya bir vasıta konulmaması gerektiği söylenmiştir. Modernite her alana bir alternatif koyarak boş geçmeme vasfını bu noktada da konuşturmuş, yeni modern mürşidler icat etmiştir. Böylelikle mürşidi kabul etmemek üzere odaklanmış kimseler; moderniteyi, aklı, bilimi ve Batı referansını mürşid olarak kabul etmiştir. Neyse, bu hamur çok su götüreceğinden, anlatmak istediğimiz noktaya gelelim.

     Malumdur ki insan yalnız akıl, kalp, vicdan vs. gibi mefhumlardan ibaret olmadığı gibi binlerce letaifle techiz edilmiştir. Bazı letaiflerin ismi dahi olmasa da insanda mevcut bütün latifenin hissesi vardır. Aklımızın onayladığı, vicdanımızın rahat olduğu bazı anlarda hala tam mutluluğu yakalayamamız bu sebepledir zannediyorum. Eğer insan sadece akıl,kalp vesaireden ibaret bulunmuş olsaydı, söz gelimi aynanın karşısındaki tavrı, hal, hareketleri, zahiri görünüşü insanı gerçek manada mutlu edebilirdi. Mutlu etmiyor çünkü insanın hakikatini her ayna yansıtmıyor, latifeler hisselerini alamıyor. Halbuki müslümanın hor görülmeye, gerçek nasıllığının kendi gözleri önüne serilmeğe çok daha ihtiyacı vardır. Çünkü nefsin en belirgin özelliği kendini asla eksik görmemesi, bilakis sevdirmesidir. Bir müslümanın her gün kendini beğenmemesi, böylelikle bir günü önceki günden daha hayırlı bir vaziyette geçirmesi, üzerine düşendir. Öyle bir ayna ile kendini görecek ki, nefsinin bütün ayıplarını o aynada görecek, pişman olacak, tövbe edecek, nefsin nadanlığıyla yüzleşecek. O ayna bir öğretmen olacak, karşısındakini aynı zamanda eğitecek. İşte mürşid-i hakiki bu aynadır, hakikatin aynasıdır. Bu mefkureyle bir mümin, aynaya her baktığında mürşid terbiyesiyle bakacak ,bu hakikati idrak edebilecek vaziyete dönüşecektir.

   Velhasılı kelam alttaki dizeleri anlayabilirsek, amaç hasıl olacaktır. Buyrun:

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.

Kutsi emaneti yedim, bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vade;

Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, günah, hasat yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:

Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan;

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Necip Fazıl KISAKÜREK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Kas 20:26

Teşekkürler.

28 Kas 19:32

Misafir

Mükemmel !

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 93 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Kas 17 17:00
Müslüman'ın "Akıllı" Olma Zorunluluğu 

“Allah Kur’an’da sayısız kere aklı ve akıl sahiplerini övüyor, günümüzdeyse Müslümanlar akıllarını kullanmıyor.”

Sık sık duyduğumuz, neredeyse aşina olduğumuz bir cümle. Hatta cümleyi okurken söyleyenlerin sesi kulaklarınıza, cisimleri gözlerinizin önüne gelmiştir.

İtiraf edenin “akılsız addedildiği” bu konu üzerinde konuşulması bile tepki çeken bir genel kabul haline geldi. Akıl sahipleri, ifadesi ilk olarak Fecr Suresinin ilk ayetleriyle iniyor.

1-2-3-4-5: Fecre andolsun. O on geceye de and olsun. Çifte ve teke de and olsun. Seyrettiği (geçtiği) zaman geceye de andolsun! Ki, akıl sahipleri için bunlarda elbette birer yemin vardır. Onlar hiç şüphesiz azaba uğratılacaklardır.” (Ebussuud efendi tefsiri 12. Cilt 5792 shf.)

Kur’an- Kerim’in sırasına göre baktığımızda, Bakara 75-179-197 ayetleri vd. şeklinde geliyor. Bu ayetlerin tefsirlerine baktığımızda, bazılarının ağızlarına sakız ettiği birçoğumuzun da içten içe kabullendiği, “aklımızı kullanmamız gerektiği ya da akıl sahibi kimseler olduğumuz” meselelerinin pek de bizim anladığımız “akılla” bir alakası olmadığını gösteriyor.

Diyanet İslam Ansiklopedisinde Akıl maddesi şöyle başlıyor: “Sözlükte masdar olarak ‘menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak’ gibi anlamlara gelen akıl (el-akl kelimesi) cümleleriyle başlıyor.

Oysa biz aklı önümüze çıkan her engeli aşmak için kullandığımız bir araç olarak görmek istiyorduk. Fakat akıl bizi baştan bağlıyor, engelliyor, menediyor. Akıl Baliğ olmaktan kasıtsa “Allah’ın emrettiklerini yapmamaktan, yasak kıldıklarını da yapmaktan kendisini menedecek seviye geldiğinde, büluğ şartıyla birlikte sorumluluğunun başlayacak olması” diyebiliriz. Tabi bunu demekten kasıt, bir insan böyle bir seviyeye gelmeden sorumlu tutulamayacağı değildir.

Bu satırları okuduktan sonra sizden ricam gözünüzü kapatın ve aklınıza akıllı insanları getirin. Belki hemen şimdi yapmayın, ama yazı bitmeden bir yerde gözünüzü kapatıp “akıllı insanlar” olarak kimleri seçtiğinizi ve nedenlerini düşünün.

Gözünüzün önüne akıllı kimseler olarak geçen insanlar “ibadetlerine eksiksiz yerine getiren, haramı helali bilen, Allah emirleri doğrultusunda bir hayat yaşayan mı yoksa işyerinizdeki, çevrenizdeki, iyi okul bitirmiş, yüksek mevkilere gelmiş ya da "voleyi vurmuş" insanlar mı olacak?

Ya da başka şekilde sorayım: Hz. Ebubekir’in servetinin tamamını İslam için harcaması ya da Miraç hadisesine şeksiz şüphesiz iman ettiğini açıklaması bugünkü normlarımıza göre “akıllı insan işi” mi?.

Haşa ve kella Hz. Ebubekir (r.a.)’in aklında bir sorun elbette yok. O ve diğer Ashabı Kiram efendilerimiz Kur’an-ı azümüşşanda yer aldığı şekliyle, “akıl sahipleri”ydi.

Bizse(aynı çağda yaşadığımız ortalama Müslüman topluluklar) “akıl sahibi” olmaktan şöyle dursun“aklı muvazenelerini kaybetmiş” bir topluluğa daha çok benziyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Recep Yılmaz yazdı, 21 kez açıldı, 1 yorum yapıldı.
26 Kas 17 13:00
<B><İ>Arap Salgını</i></b><Br />
26f9497e6c10849d94b4e33e57c127411511686015

26f9497e6c10849d94b4e33e57c127411511686015

HAM bir gün babasının çıplaklığını gördü ve kardeşlerine söyledi . Utanan SAM ile YAFES babasının çıplaklığını örttüler .

Babaları NUH dedi ki : Kenan (israil halkı ve HAM'ın torunları) lanetli olsun !

SAM rabbi mübarek olsun ve Allah YAFES' e genişlik versin.

HAM soyu , Akad ,Babil,Seba,Kenan ve Nemrud hanedanlığı olarak yeryüzüne dağıldı.

SAM soyu, Asur ve Arami yanı şimdiki Arapların nesli olarak yeryüzüne dağıldı.

YAFES soyu ,Hun, Avar, Uygur, Hazar, Bulgar, Tiros , Barsil, Sabir, Sanar, Zarna kavimleri olarak dünyaya yayıldı .

IYI ve kötü olarak insan toplulukları oluşmaya başladı ve milletler ortaya çıktı .

Bununla beraber diller , kültürler, ekonomik ve siyasal hareketler gibi birçok şey ortaya cıktı. Her toplumun kendine ait birlik içinde savunduğu dogmalar oluştu ve bunlar da kendi içinde IYI ve kötü dogmatik düşünceler olarak ikiye ayrılıyor.

Yafes'in torunları Türkler , hem hristiyan kavimler hem müslüman kavimler tarafından hor görülüyor yahudi kavimler ise dışa vurmadan gizli kapılar ardından saldırıyor .

Asıl konuya gelelim.

Kendi içimizde oluşan bir Türk düşmanlığı ve Arap seviciliği var . Sebep olarak peygamber efendimizin Arap soyundan gelmesi gösteriliyor lakin bu tez mantığa aykırı bir tezden öteye geçemez . Bu mantıkla bakıldığında Musa peygamberin yahudilere gönderilmesi sebebi ile yahudiliği de kutsal saymanız gerekir .

Kendi dilimizde Tanrı diyemiyoruz günah sayılıyor İran dili ile Mevla dediğimizde normal karşılanıyor üstelik yahudi dili ile Rab dediğimizde dahi gayet normal karşılanıyor hatta Kürt dili ile Hüda denilmesinde de sakınca yok . Belki de fazla altyazı film izlemekten Tanrı kelimesi hristiyan dili sanılıyordur ? Türkçe ezan konusu da cabası . İlla Arapça olmalıymış yoksa Tanrının Türkçe bilmediğini mi düşünüyoruz ? Yüce kitabımız Kur'an çoğu zaman sadece Arapça okunuyor kimse ne denildiğini anlamıyor sadece hocanın sesi çok güzelmiş hımm , bu hoca cok guzel okuyor maşallah, hocanın sesi huzur veriyor maşallah şeklinde telkinliyoruz kendimizi . Aslında sadece hocanın ses tonuna odaklanıyoruz dine aykırı !

Bediüzzaman Said Nursi , Yecüc ve Mecüc'ü Moğollar ve Türkler olarak tanımlamıştır . Bu devirde ortalığı karıştıran o kadar çok hristiyan dinine mensup milletler ve yahudiler varken Türklere böyle bir yakıştırma yapması manidar .

Ermenilerin yaptıklarına rağmen Türklerin onlara zulüm yaptığını iddia ederek Türkleri kötü gösteren Türkler var bu ülkede.

Çöl kaplanı Fahrettin paşanın çektiklerini anlatmıyorum bile konu uzun uzar .

Mini şiir ile sonlandırmak istiyorum makaleyi ;

Onlar petrol yesinler

Biz ekip biçeceğiz

Onlar emperyalizm peşinde

Biz Atatürk'ün izinde

Sıra bize gelince güneş çok büyüyecek

IYI'ler ısınacak düşmanlar kül olacak .

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sıla Münir yazdı, 45 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
26 Kas 17 09:00

Sıla Münir

Puan: 1247

Instagramda Pişer Bize Yalanmak Düşer
ffea391ac834229771b2fed7d0e0a6c71511684984

ffea391ac834229771b2fed7d0e0a6c71511684984

Mütevâzı evinde,

Mutlu mesut haliyle,

Kanaat ziynetiyle,

Yaşıyordu Asiye.

Telefonu tuşluydu,

Olsun, böyle mutluydu.

Herkeste android,

O hayattan müstefid.

Evropadan halası,

Yolladı bir hediye,

Telefonun âlâsı,

Geldi artık eline.

Dünyalar onun oldu,

Tez vakit öğrenmek için,

Habire kurcalıyordu.

Kocası işten geldi,

Telefon elindeydi,

Kahvaltı sofrasıydı,

Bugünkü mönüleri.

Ertesi gün herifi,

Yemek ne var, deyince,

"Fasulye ıslattımdı,

Pişmedi, tuttu altı."

Lâ havle.... çekti adam.

Heves, dedi, dur bakam.

Kanaatkâr Asiye.

Keşfetti instagramı,

O sofralar ne öyle,

Dedi, bu da hayat mı?

Yok efendim kahveler,

Kahvaltı sofraları,

Akşam biftek ve somon

Sabah pastırma, jambon!

Gün gün ruhu sıkılıp

Mahzunlaştı Asiye,

Kıymaya ekmek basıp,

Bağladı asabîye.

Doyurmuyordu onu,

Sobadaki fasulye.

Kuzinede ekmeği

Küstürdü kestaneyi,

Tarhanayı sormayın,

Çoktan evi terketti.

Bu da yetmezmiş gibi,

Gördü envai çeşit

Üstbaş, tatil yerleri.

Hırsından neredeyse,

Telefonu kemirdi.

Götürürdü kocası,

O da bir-iki, senede,

Tek, lahmacun yemeye.

Hakkını yemeyelim,

Her sene köye gider,

Tarla tapan sapla saman

Gezip tozmak bir kenara

Hışır olur davarlarla...

Foto çekmek hakgetire,

Köyde bizim bu Asiye,

Oluyordu bir amele...

Memleketten dönünce,

Adam mutsuz görünce,

Çağırdı Asiyeyi,

Dizdi bütün nevaleyi.

Bak şu nimetlere iyice,

Bidon bidon turşu, salça,

Çökelek, yağ, bohça bohça,

Konserveler, hepsi bahça.

Instagramda gördüklerin,

Doğal diyor bunlara;

Para döküyor avuçla,

Bulamıyorlar yine de

Bunları bir arada;

Hem de böyle bedavaya.

Atam dedem derdi ki,

"Dediğini özlü tut,

Yediğini gizli tut.

Göz değerse nimete,

Maraz olur âdeme.

Yokluk vardır her hânede,

Kimi azık kimi libas,

Kimi cevher kimi huzur.

Göz değerse bu nimete

Huzur kalmaz bu biline!"

Asiye akıllıydı,

Mevzuu anlamıştı.

Seslendi herifine;

Yeme öyle yavanlı,

Ketenin yanısıra,

Bi de soğan kıram mı?

Not: Fotoğrafdaki beyit üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Çile isimli eserinde yer almaktadır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 53 kez açıldı, 10 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
24 Kas 17 09:00
Barzoların Şerri Büyük Olur
dac37061250b262be0b69d8f3be039021511511288

dac37061250b262be0b69d8f3be039021511511288

  Son bikaç yıldır aynı paydada buluşmuş bazı insanları rahatsız eden olaylar gerçekleşiyor. Entelektüel seviyesi yerlerde, toplumu lümpenleştirmeyi kendine görev bilen ama bunu büyük bir titizlikle ve ekrana çıkarılmasını sağlayan güçlerin desteğiyle görevini yapan zevattan bahsediyorum. Belki birkaç yıl önce ekranlarda görüldüğünde çok ciddiye alınmayan veya konjonkturel olarak desteklenen (!) bu insanlar artık kabak tadı vermeye başladı. Öyle bir hal aldı ki üstelik, içinde yaşadıkları toplumu aşağılayan, manevi değerleri hiçe sayan ve bunu hiç gocunmadan söyleyiveren bir ekiple karşı karşıya kaldık.

İmtihanımız büyük. Dava kelimesi bu insanlar yüzünden bir anlam ifade etmiyor artık. Çünkü ne halt yiyorlarsa bu kelimeyi kendilerine kılıf yaparak yiyorlar. Lüks hayatlar, medya patronlukları ve bilumum onlarca şeyi bu kelimeyi kullanarak elde ettiler. Uluslar arası her ziyarette Reis-i Cumhurun yanında yer edindiler. Her fotoğraf karesinde mutluluklarını belli eden pozlar verdiler ve sonra.. Sonrası karışık. Bu zevat, ekrana her çıktıklarında istediklerini söyleme özgürlüğüne kavuştular. Herkesi kendileri gibi düşünmek mecburiyetindeymiş gibi bir hava oluşturdular. Normal hayatlarında bazısı sarhoş gezen, bazısı at yarışı hastası olduğu bilinse de, toplumun belli bir kesimi bunları ‘Dava Adamı, CIA ile bağlantısı olan, Büyük Resmi Gören Müslüman, Komploları Çökerten Ümmet Sevdalısı vs.’ olarak gördü ne hikmetse. Sarhoş gezmesi yada at yarışı hastası olması kınanacak şeyler değil lakin, bunları yaparken ekranlarda İslamcı pozu vermeleri insanları irrite etmek için yetti bile. Velhasıl bu destekleri arkalarına alınca, hayvan terbiyecisini putin’in danışmanı olarak tanıtıp, GTA’nın şifresini darbenin şifresi olarak pespayelikle haber yaptılar. Yıllar yılı kemalizmle mücadeleye hafif bulan ağabeyler, canlı yayında İzmir’in dağlarında çiçekler açtırdılar. Bunlar yetmemiş olacak ki, herhangi bir eleştiriye de kulak asmadılar, hatta eleştirenler kripto fetocu ilan edildi onların nezdinde. En son, son yılların en eyyamcısı kimdir diye sorulsa, yüzü kızarmadan ‘O benim’ diyebilecek zat; her iktidara yaptığı kendi o çirkin eyleminin içine Bosna kelimesini yerleştirince tepkileri üzerine çekti. Sözüm bunları ayırt etmeksizin hepsine. Pelikan vb. gruplandırmanın ötesinde bu kirli ve çirkin siyaseti kim yapıyorsa onlara.

    Ortada ivedilikle çözülmesi gereken bir mesele, bir omurgasızlık olduğu aşikar. Her geçen gün bunlardan birinin o absürd, o ukala, o kendinden menkul lafları gündeme düşüyor. Gündeme düşüyor düşmesine de bu insanlar ekranlardan, patron koltuklarından düşmüyorlar, sendelenmiyorlar bile.. Turnusol kağıdı işlevi gören bir dönemden geçerken, üstümüze düşen vazife bunların paçozluğunu korkmadan çekinmeden dile getirmek ve bu ahlaksızlığa hiçbir gerekçeyle çanak tutmamaktır zannediyorum. Değerli bir büyüğüm, bu hali ‘barzolaşma’ diye tabir etmişti. Ona selam ederek, şöyle bir dua ile bitirelim o halde: Allah bizi bu barzoların şerrinden korusun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Kas 20:26

Teşekkür ederim Allah razı olsun.

28 Kas 19:32

Misafir

Ancak bu kadar güzel duygulara tercüman olunur kalemine kuvvet !

Mustafa Karayel yazdı, 62 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas 17 13:00
Din Gayreti

Bir Mecusi yani ateşe tapan, kendi din gayretiyle, insanlar için çok lüzumlu bir yere, güzel bir köprü yaptırır. Sultan Mahmud Gaznevi hazretleri ordusuyla bir nehirden geçmek isterken bu köprüyü görünce, yaptıran kişiye dua etmek ister. Bunun üzerine maiyetindekiler, köprüyü yaptıranın Müslüman olmadığını söylerler. Sultan Mahmud Han bu kişiyi çağırtır, ona teşekkür edip,(Güzel ve faydalı bir hizmet yapmışsın. Gel, bir de Müslüman ol! Allahü teâlânın rızasını da kazan, ahiretini de kurtar, Cennetlik ol!) der. Mecusi kabul etmez. Sultan, masrafının iki katını vererek köprüyü satın almak ister. Mecusi yine kabul etmez, (Ben bunu dinim için yaptım, parayla satmam) der. Bâtıl dini için bile, yaptığını parayla değişmez. Padişah, bedelini çok daha fazla vererek satın almakta ısrar eder. Mecusi yine kabul etmez. Mecusiyi zorlayınca daha fazla bu duruma dayanamaz. Peki, köprüde buluşalım, der. Köprünün ortasına geldiklerinde köprünün en tepesine çıkar, ve kendisini aşağı bırakır.

Ferideddîn-i Genc-i Şeker hazretleri bunu anlatır ve şu tarihi nasihatte bulunur;

 (Ey Müslüman! Sen din gayretini bir Mecusi’den mi öğreneceksin? O dini için canından oldu. Senin gayretin nerede?) buyurur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Sivren yazdı, 64 kez açıldı, 4 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Kas 17 01:00

Ahmet Sivren

Puan: 292

<B>Birinci Youtubers Meydan Muharebesi</b>

Sosyal medya acayip bir arena. Özellikle son yıllarda popülaritesi iyice artan facebook, twitter, instagram gibi sosyal medya araçları sayesinde insanlar kendilerini özgürce ve özgünce ifade edebiliyorlar. Bu bakımdan sosyal medya, bağımsız yapılar olarak dikkat çekiyor. Sosyal medya araçlarının nevi şahsına münhasır ya da ortak bir ıstılahı bile oluşmuş durumda bugün… Kullanıcı, beğen-paylaş, tiwitle, etiketle gibi bir takım ifadeler şu an anaokulu yaşındaki çocukların dahi literatürüne girmiş bulunuyor.

Bu minvalde Youtube (Yutub) da insanların video paylaşımları yapabildikleri özgün platformlardan biri. Bu platformda sayfa açıp aktif video paylaşımı yapanlara Youtuber (Yutubır) deniyor.

Belki malumunuz, sosyal medya özellikle Youtube camiası şu an genç bir Youtuber’ı ve videolarını konuşuyor. Daha doğrusu bu gencin hayatında ve tabii ki videolarında yaptığı inkılabî değişimi…

Bu değişimin özü şu: Bu genç kardeşimiz İslamî ölçülere aykırı olan yaşantısını, şer’i hükümleri esas alarak değiştirme kararı almış ve geçmişte işlediği günahlarından ‘tövbe ettiğini’ kendi Youtube kanalında ilân etmiştir.

Zaten her şey de bundan sonra başlamış ve ciddi bir takipçi kitlesine sahip bu Youtuber’a çok farklı tepkiler gelmiştir. Zaten makalemize bu başlığı vermemize sebep olan da daha ziyade diğer Youtuberlarca yayınlanan bu videolardır.

Geçmişine bir sünger çekerek af dileyip Allah’a tövbe eden biri ve ona destek verenler ile ondaki değişimi farklı yorumlayanlar ve bu değişimin yanlış ve daha kötü, kandırılmışlık, beyni yıkanmışlık, vatan hainliği olarak değerlendirenler arasında yaşanan tartışmalar, bu sanal muharebenin birincisini teşkil ediyor bana göre. Zira bildiğim kadarıyla böylesi bir değişime ve bunun -bir Youtuber’dan bekleneceği şekilde- video ile ilanına Youtube camiasında ilk kez şahit olunuyor -en azından Türkiye'de-.

Açıkçası bir Müslümanın şer’î hükümlere bağlılığını açıklaması kadar normal bir şey yokken bu konunun neden bu kadar gündem olduğunun masaya yatırılması gerekiyor. Öyle ya, zaten Müslüman Allah'a teslim olan kişi değil midir? Peki, nedir bu meseleyi bu kadar dikkat-i calip kılan?

El-cevap: Değişimin niteliği!

Zira bu yaşanan değişim; salt ‘kimlik Müslümanlığı’ndan hayatın her alanını kuşatan ve Tevhidî bir bakışla İslam’ın tarif ettiği Müslümanlığa giden bir değişim.

Çünkü bu değişim; kandırılmış, aldatılmış bir Müslüman profilinden; anlaşılmış, idrak edilmiş, akide üzerinde düşünülerek iman edilmiş bir değişim.

Bu değişim; sistem tarafından ezberletilmiş, dikte edilmiş bir din algısından, gerçekleri ifşa eden, hakikatleri gizlemeyen, hayatın öncesini ve sonrasını idrake sevk eden bir değişim.

Fakat bu değişim; kendi içinde bir zorluğu barındıran ve zorluklara göğüs gerebilmeyi, amansız bir mücadeleyi, azimle bilenmeyi gerektiren bir değişim.

Bu değişim, bedeli olan ve bu bedel karşılığında Ahiret mükâfatlarını umduran bir değişim.

Bu değişime çok farklı yerlerden tepkilerin gelmesi bizler için garipsenecek bir durum değildir. Zira İslâm’ı bir dava ve davet çalışması olarak algılayıp bu konuda önce kendisinde inkilâbî bir değişime imza atan ve sonra da yaşadığı toplumda böylesi bir değişimi var etmek için çalışan insanlara gelen/gelecek olan olumsuz tepkiler, biz biliriz ki Sünnetullah gereğidir.

Çok değil, daha birkaç hafta öncesinde Abdullah İmamoğlu hocamızın Cuma mesajına malum çevrelerden gelen seviyesiz tepkileri unutmadık... Unutmadık ama bu önemsediğimizden değil; acıdığımızdan, içimiz yandığından… Zira insanlığa hayat iksiri sunan bir davanın mübaşirleri olarak bizlerin, laik rejimin aşağılık tornasından geçmiş, seviyesizlikte zirve yapan bu insanlar için elimizden gelen şey sadece acımak değil, İstiyoruz ki onların da kendisiyle adalet ve huzur bulacağı bir dünya görüşüne kapıları açalım.

Dolayısıyla malum çevrelerden ve onların farklı varyasyonlarındaki türevlerinden gelen tepkiler, İslam davası taşıyanlar için garipsenecek bir şey değildir; sen de garipseme Youtuber kardeşim... Dava adamları, çok yönlü bu saldırılar için Rabbine yönelerek kulluğu yalnızca ona göstermeli, ona güvenip ona sığınmalı ve onun rızasına ters düşecek hususlarda dik duruş sergilemelidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.”[1]

Çünkü bu yol/iş; azmi gerektiren işlerdendir!

[1] Âli İmran 186

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sema Yilmaz yazdı, 31 kez açıldı, 13 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Kas 17 17:00

Sema Yilmaz

Puan: 123

 Zamanla Sevgimiz de Yalancılaşıyor
ede0a027e67439a2060a8c75793c169b1511016343

İnsan ölür, gider. Ardında ise iyi ya da kötü olarak yaptıkları kalır. Amel defterine, ardında bıraktığı şeyin niteliğine göre sevap ya da günah yazılır. Mesela, bir insan ağaç diker ve bu dünyadan göçer giderse o ağaç yaşadığı ve canlilar faydalandığı sürece sevap yazılır. Mesela, bir insan bar açar,işletir ve öldüğü halde o yer işlediği sürece günah yazılır. Biz evlatlar da anne ve babalarımızın birer ağacıyız. Şu dünyada en çok kimi seviyorsun diye sorsalar, bir çoğumuz gibi hepimiz annemi,babami ya da her ikisini de seviyorum,diyeceğiz. Peki sevgili kardeşim annen baban için neler yaptın? Onları ne kadar mutlu edebildin? Bazılarımız anne baba ya da her ikisini de kaybetmiş olabilir. Geçmişlere Allah rahmet, kalanlara da hayırlı ömürler versin. Sizler,bizler onların amel defteriyiz. Çünkü onların şu dünyada yaşayan ağaçlarıyız. Kimimiz fayda veriyor kimimiz gölgemizde solumak isteyen olunca dalımızdan kovuyoruz. Eğer hakiki mana da Allah’ı sevseydik, O’nun dediklerini harfiyen yapmaya “gayret” ederdik hakiki manada anne ve babasını seven de onlar için de “gayret” eder. Seviyorum,diyoruz lakin sevgimizi tescilleyecek elimizde bir tutar dal yok. Günler, aylar, yıllar geçtikçe bizler dağılıyoruz. Artık zamanla sevgimiz de yalancılaşıyor…

ede0a027e67439a2060a8c75793c169b1511016343

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Kas 14:24

Misafir

Sevgili peygamberimiz; “Ana ve babanıza iyilik edin ve ihsanda bulununuz ki,çocuklarınız da size itaat etsin ve saygı göstersin.”

Sıla Münir yazdı, 55 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Kas 17 17:00

Sıla Münir

Puan: 1247

Mutlu Bir Şiir
4c293a603d83205133bb3c3cedfae7701510924606

Ben, mâzide kalmış bir çocuğum.

Olmadı hiç bebeğim,

Sıcacıktı gocuğum...

Naylondu pabuçlarım,

Hem de en karasından.

Coşkulu zıplayışlar,

Rüzgâr dengi koşmalar,

O pabuçtan yadigâr..

Beşi bitirene değin,

Alamadım hiç simit,

Çıkınım ekmek zeytin,

Lüksüm ise bisküvit.

Manavdaki kiviyi,

Sandım ithal patates,

Bilmediğin meyveye

Olmuyordu pek heves.

Gözü aç olmadım hiç,

Açlığım sevgiyeydi,

Küçücük bir yerim,

Kocaman dünyam vardı.

Mahrum kaldıklarımın,

Misli hayâlim vardı.

İstemekden utanır,

Ama göz yalvarırdı.

Dondurmacı boş geçmez,

Macuncu az pintiydi.

Paramızsa hep yetmez;

Ceviz helva, of, neydi!

Mahallenin ahvali,

Zerzavatçı başında,

Sorulur hararetli,

Kim kaçmış genç yaşında?

Kahveler hâne idi,

Bir fincan tuz aslında,

Sohbete bahaneydi.

Leblebi tozu ve kaymak,

Kışın buzdan kaydırak,

Toprakda yalın ayak,

Saadetin misliydi.

Boşuna beklemeyin,

Bu mutlu şiirimi

Zamâne velediyle

Mukayese ederek,

Berbâd etmeyeceğim!

Muhakkak her devirde,

Var saadet sebebi,

Sever Allahü teâlâ;

Mütevekkil kimseyi...

4c293a603d83205133bb3c3cedfae7701510924606

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Çile isimli eserinde yer almaktadır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 41 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 17 17:00
Toprağın Tuzu Biberi
59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth) filmini izledikten sonra zihnimde oluşan ve dağınık halde bekleyen düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. O kadar dağınık ki klasik yazı stilimizin dışına çıkıp madde madde sıralayarak işin içinden çıkmaya çalışacağım:

- Yazının sonunda kuracağım "bu filmi mutlaka -ibret nazarı ile- izlemelisiniz" cümlesini dikey geçişle en baştan söyleyelim, sizin işiniz de kolaylaşsın. İsteyen istediği çıkıştan ayrılabilir. Biraz can sıkıcı konulara gireceğiz, yüreği yananlarla baş başa kalmamızda fayda var.

- Öncelikle Sebastião Salgado "usta"dan bahsetmek gerek. Gerek de ben kendisi hakkında hiç bir şey bilmiyordum bu güne kadar. Ara Güler'in arkadaşı imiş. TRT'de çalışırken Ara Güler'le röportaj çekimleri yapmıştık. (60'lı yıllarda çektiği bir İstanbul fotoğrafını bana hediye etmişti. Şimdi kim bilir nerede o siyabeyaz Karaköy fotoğrafı) O çekimler sırasında dostu Salagado'dan bahsetti ise ismini o zaman duymuşumdur. Yoksa bu güne kadar Salgado'nun ismini bile duymadım desem yalan olmaz. Bugünlerde biraz tanıdıktan sonra "bir kameraman eskisi olarak bu ayıp da bana yeter" dedim kendi kendime. Enteresan bir hayat hikayesi var. Brezilya'da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası onun ekonomi okumasını istiyor, o da sonuna kadar bu alanda okuyup uzmanlaşıyor. Dünya Bankasında çalışmaya başlıyor, ülkesindeki dikta rejiminden kaçıp Avrupa'ya göçüyor. İngiltere ve Fransa'da hayatını devam ettirirken yanında hep mimar eşi var. Eşi Lelia'nın fotoğraf makinesini iş gezilerinde yanına almasıyla başlayan fotoğraf merakı kısa sürede onu işi gücü terk edip tek uğraşı haline geliyor. Ondan sonra o ülke senin, bu ülke benim dolaşıyor dünyayı. Hep de problemli ülkeler. Savaşlar, kötü hayat şartları, göçler, krizler... Ömrünün sonuna doğru başlangıç noktasına, yani baba ocağına geri dönüyor ve kıraç toprakları yeniden yeşertmek için eşiyle birlikte saygı duyulacak bir projeye başlıyorlar. Ana hatları bu hayatının. Tabi bu arada oğlu da kendisi fotoğraf ve film alanında uzmanlaşmış. Bir de ilginç bir bilgi; fotoğraf çekmek için geldiği Türkiye'de esnaftan dayak yemiş.

- Yönetmen Wim Wenders ve oğlu Juliano, Salgado'nun 40 yıllık fotoğrafçılık serüvenini orijinal bir kurgu ile bu biyografik belgesel hazırlamaya karar vermişler. Çoğunlukla siyahbeyaz fotoğraflar ve Salgado'nun yine siyahbeyaz izahlarından oluşuyor. Etkileyici bir anlatım. 2 saatlik belgeseli dikkatiniz hiç dağılmadan seyredebileceğiniz konusunda garanti verebilirim.

- Çünkü bu belgeselde anlatılan çiçek-böcek değil, çoğunlukla biz insanlar. İnsanın yeryüzünde yapabileceği zulüm ve vahşet fotoğraflarla belgelenmiş. Donup kalıyorsunuz. Sürekli bir sağ yanağınıza, bir sol yanağınıza tokat atılıyor ve gözünüzden çıngılar çıkıyor. Şok üstüne şok yaşıyorsunuz. Kurmaca falan değil. Dünyanın dört bir yanından gerçek olayların fotoğrafları bunlar.

- Onun için filmin ismini "Toprağın Tuzu" koymuşlar. O tuz biziz, biz insanlar. Tuz dedikse olumlu manada değil tabi ki. yani "çorbanın tadı tuzu yok" derken buradaki "tuz"dan lezzet artıran bir unsuru kastederiz. Toprağın tuzu olan "insan" ise toprağı çoraklaştıran, çürüten ve yaşanmaz hale getiren bir karabasan gibi bir şey. En azından ben böyle anlıyorum. Tuz gıdaları korumakta kullanılır ama toprakta bulununca onu kurak hale getirir. Hiç bir şey bitemez, canlı yaşayamaz hale gelir. "Yeryüzünde yaşayan insan toprağı çoraklaştırıyor, yaşanmaz hale getiriyor" demek istemişler.

- Hatta Salgado, filmin sonlarına doğru "Biz insanlar korkunç hayvanlarız. Yaşanan bir delilik öyküsüdür. Biz gaddarız, tarihimiz savaşlar tarihinden ibaret, türümüzün ne kadar korkunç olduğunu görmek için herkes bu fotoğrafları görmeli" diye iddialı cümleler kuruyor ki buna katılmam mümkün değil. İnancım buna müsaade etmez. Biz insanız, hayvan değil.(hayvanları aşağılamak için söylemiyorum bunu. Salgado "korkunç hayvanlarız" derken hayvanları da aşağılamış oluyor farkına varmadan) İnsan gibi yaşarsak, tabiatımıza uygun davranırsak öyle "korkunç"luklar yap/a/mayız. İnsanda asıl olan iyiliktir, güzelliktir. Kötülük arızidir, hastalıktır ve tedavi edilebilir.

- Salgado'nun bu rijit cümleleri kurmasına sebep olan Ruanda'daki katliama bir parantez açmamız gerekecek. 1994'te 100 gün içinde 1.000.000'a (bir milyon) yakın insan tekinin öldürüldüğü insanlığın yüz karası katliam. Modern dünyanın gözü önünde Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki ölümcül kapışma. Horoz döğüşü seyreder gibi seyretti insanlık bu vahşeti. Salgado amcamız her zaman olduğu gibi tam zamanında orada. Fotoğraf makinesi ile şahit oluyor bu kadar insanın katledilmesine. Baş sorumlu Fransa. Salgado da bir Fransız ajansın muhabiri olarak orada. En "etkileyici" ve "estetik" ceset görüntülerini burada çekiyor. Hepsi siyahbeyaz.(Kan revan görüntü belli olmasın diye mi acaba?) Fransız ordusundan ayarlanan kepçeler cesetleri kavradığı gibi alıyor, birinin kolu, diğerinin bacağı sallanıyor. Açılan çukurlara boşaltıyor ve üstünü örtüyorlar. Salgado bu vahşetten acayip etkilenmiş olacak ki "biz insanlar korkunç hayvanlarız" deme noktasına geliyor. Tamam da bu zavallı kabileler durduk yerde mi birbirine girdi? Vahşi kapitalizmin hiç mi suçu yok? Ne diyordu Sezen Aksu: "masum değiliz, hiçbirimiz"

- Sonunda Salgado usta yaptığı işten nefret etmiş olacak ki, doğduğu topraklara dönüyor ailesi ile beraber. Babasının bakımsızlıktan çöle dönmüş arazisini ağaçlandırıp bir tabiat parkı haline getirmek için var güçleri ile çabalıyorlar eşi ile birlikte. Kendisi dağa taşa vuruyor, ot böcek resimleri çekmeye başlıyor, el değmemiş alanlara yöneliyor, doğanın kendi kendisini yenilemesine katkı babından kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Halen de devam ediyormuş bu uğraşları. Aslında saygı duyulması gereken bir davranış bu. Ama bana biraz da günah çıkarma gibi geldi, ne yalan söyleyim. Pişmanlık sayılmaz ama geçmişine bakıp "bu fotoğrafları çektim de ne oldu, o katliamları, sürgünleri, işkenceleri belgeledim sadece, engelleme yönünde hiç bir katkısı olmadı" diye mi düşündü acaba.

Neyse, Toprağın Tuzu böyle karışık çağrışımlara sebep oldu bende. İzleyin sizin de kafanız karışsın. "İnsan insanın kurdudur" sözünün sağlaması gibi bir şey. Esfelessafilin noktası yani. Oysa sarkacın diğer ucunda "insan insanın yurdu" olma potansiyeli her zaman vardı. Yazık ki ne yazık. İnsan "insan"lıktan çıkınca hem kendisinde hem de toprakta olumsuz/ölümsüz iz bırakıyor şekilde görüldüğü gibi.

59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 145 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Kas 17 17:00
Bilgi Çağının Vesveseli Müslümanları 

Günümüz Müslümanlarının kendilerinden öncekileri aşağılayacak kadar kendilerini beğenmelerinin önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun çıkış noktalarından bir tanesi “bilgi çağında” olduğumuzun kesin kabulü. Üzerinde hiç tartışmadığımız bu kabul bize internet ve kitle iletişim vasıtaları aracılığıyla en doğru bilgiye ulaşabildiğimizi zannettiriyor. Artık, bir flash belleke binlerce kitap, resim, video, dergi sığdırabiliyoruz. Hepsinden öte, başta Google olmak üzere onlarca arama motoru ile istediğimiz herhangi bir bilgiye çok kısa bir süre içerisinde erişebiliriz.

Bu da bizce bir bilgiye erişmek için aylarca yolculuk yapmak zorunda kalan, birçoğunun eserine ulaşamadığımız, eski dönem insanlarından bizi üstün kılıyor.

Sözlükleri kullanmaya başladığım ilk günlerde “kadınların cenaze namazı kılamayacağını” iddia eden bir arkadaşım bana dayanak olarak İslami sorularda ilk çıkan bir internet sitesinin linkini vermişti. Ben de ona o sitenin meseleyi yanlış aksettirdiğini, herkesin evinde bulanan Ömer Nasuhi Bilmen’in İslam İlmihali kitabında dahi Kadınların nasıl cenaze namazı kılacağını açıkladığını aktarmıştım. Ama karşımdakini ikna edememiştim.

Muhatabımın verdiği delile baktığımda bahsedilenin, “cenazeye feryat figan eşlik etmemeye” ilişkin bir hüküm ihtiva ettiğini görmüş, sosyal medyadan böyle bir tartışmaya girmenin manasızlığını da görmüştüm.

İnternetin ne kadar güvenilir bir kaynak olduğunu gösteren güzel örneklerden biri geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’da yaşanan gözaltı operasyonları sonrasında yaşandı. Lübnanlı komedyen Charbel Khalil, Suud Prens Velid Bin Tellal’a kendini benzeterek bir fotoğraf çektirdi. Bu fotoğraf kısa bir süre sonra, “Velid Bin Tellal gözaltında fotoğraf çektirdi” başlığıyla dünya medyasında dönmeye başladı. Gerçek ortaya çıkana kadar binlerce insanın zihninde yaşanan hadiselerin bir oyun olduğunu düşündürdü.

Güncel bir hadisede bile bu kadar rahat manipülasyonun yapılabildiği bir ortamda yayılan İslami ilimlere güvenmenin ne kadar “akıllı insan” işi olduğu ortada.

Bu örnek yeterli gelmediyse sizden ricam Google’a “Meal” yazmanız ve ilk sayfada karşınıza çıkan siteleri okumanız. Dördüncü sıradaki site İskender Evrenesoğlu adıyla tanıdığımız en hafifinden mezcup diye tanımlanması gereken kişinin meal çalışmasını temele alıyor. Site o kadar popüler ki, Alexa sıralamasında Türkiye 737. Görünüyor.

Siteye girdiğimizde beyefendinin bir tefsir çalışması da olduğunu görüyoruz. İnternette en çok kullanılan .com uzantısıyla alınan kurantefsiri isimli site tamamen bu şahsın eserine ait. Tefsir sitesine girdiğimizde bir aplikasyon yapıldığını bu aplikasyonu 20 ila 50 bin kişinin indirdiğini görmek şaşkınlığınızı arttırabilir.

Henüz iki kötü örnekten bahsettim.

Bir de bunun “iyi” örnekleri var. Yani gerçekten ilmine güvendiğimiz, belirli bir tedrisattan geçmiş, hocalarımızın çalışmaları var. 1 saatten fazla konuştukları bir videodan iki dakikalık bir bölümü kesip paylaştığında saatlerce hatta yıllarca söylediklerinin tersi istikametinde bir söz söylediği zannedilen hocalarımız. Onların yanlışı başta bu konuşmaları internet üzerinde paylaşıma açmaları hatta kayıt altına almaları. Belirli bir ders silsilesinden geçmemiş iyi niyetli bir talebenin bile bağlamından kopartacağı sözleri umuma açık sarf etmenin doğru bir davranış olmadığı kopan fırtınalara bakıldığında ortada.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.