İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 24799

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 7843

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 4948

İstanbul

Bulut Sever

4 / Puan: 4397

İstanbul

Mümin Yolcu

5 / Puan: 3694

İstanbul
İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 2941

İstanbul

Sezer Emlik

8 / Puan: 2769

Bartın

Ozan Bilican

9 / Puan: 1956

İstanbul

Detroitli Kızıl

10 / Puan: 1590

İstanbul

Salieri Alt Tire

11 / Puan: 1585

İstanbul

Vlad Emir

12 / Puan: 1519

İstanbul

Sıla Münir

13 / Puan: 1346

İstanbul

Osman Batur Akbulut

14 / Puan: 1335

Kırıkkale

Mustafa Kılıç

15 / Puan: 1280

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

16 / Puan: 991

Ankara

Ali Turan

17 / Puan: 973

İstanbul

Mücahid Cesur

18 / Puan: 928

İstanbul

Ahmet Demir

19 / Puan: 837

İstanbul

Müsemma Şahin

20 / Puan: 822

İstanbul

Yamanduruş

21 / Puan: 806

Sakarya

Lagari Alıntılar

22 / Puan: 778

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 769

Erzincan

Mesut Toprak

24 / Puan: 751

Ankara

Muharrem Morkoç

25 / Puan: 739

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 709

Ankara

Alpay Gökçe

27 / Puan: 683

İstanbul
İstanbul

Reşit Akpınar

29 / Puan: 615

Erzurum

Ali Osman Rothschild

30 / Puan: 562

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 31 dakika kaldı.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 180 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Şub 18 21:00
"385 Aydından Mahler'e Destek"

Horst Mahler 82 yaşını Alman cezaevinde kutlayan eskinin RAF kurucusu şimdininse Neo-Nazisi. Mahler şu an Alman cezaevinde ve 89 yaşına kadar da cezaevinde kalacak. Tabi bu sürede ölmezse. Mahler 77 yaşında 10 yıl ceza aldı. 79 yaşında mahkeme “çok yaşlı olduğu için” tahliyesine karar verdi. Daha sonra “yaşı mühim değil cezasını tamamlayacak” kararı çıktığı için önce ortadan kayboldu sonra da  81 yaşında Macaristan’dan siyasi iltica talebinde bulundu. Almanya, Macaristan’a öyle bir baskı uyguladı ki Soros’a kafa tutan Macaristan Mahler’e “abi başımızı belaya sokma, rica ediyoruz defol” demek zorunda kaldı. Sınır dışı edilen Mahler Almanya’ya geldiğinde cezaevine girdi.

Eski Raf kurucusu şimdininse Neo-Nazisi kesin 10 yıl cezayı hak etmiştir değil mi? Kim bilir nereleri bombaladı, kimlerin ölüm fermanını verdi?  Mahler'in suçu: “Yahudi soykırımını reddetmek ve halk arasında nefreti arttırmak”

Bilinen Mahler’in karıştığı bir şiddet eylemi yok. RAF’ın kurucularından biriyken 1974’de aldığı 14 yıl cezanın daha sonra Alman Başbakanı olacak Gerhard Schröder'in çabasıyla 10 yıla indirildiğüni de ekleyelim.

Türkiye’de devlet aracı kazara bir tavuğu ezse manşetten veren DW Türkçe’de Mahler’e dair bir haber yok. Pardon var da 2006 yılından, Hamas’a destek olduğu yönünde.

Almanya’dan bir başka haber de şöyle: “Almanya Savunma Bakanlığı’nın bütçe planlamamasıyla ilgili taslağın bir bölümünün yer aldığı belgeye sahip olan iki kişiye hapis cezası verildi.”

Almanya’nın insan hakları ihlalleri, istihbarat birimlerinin karıştığı usulsüz dinleme ve fişleme skandallarının haddi hesabı yok. Sadece şu kadarını söylemek yeterli olur, BND’nin BM’yi bile usulsüz dinlediği ortaya çıktı.

Almanya’da durum böyleyken AB üyesi diğer ülkelerde ya da İngiltere ve ABD’de durum daha iyi mi?

İki gün önce, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin Olağanüstü Kongresi’nde Sezai Temelli eş Genel Başkan seçildi. Sezai Temelli yardımcı doçent, İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenler yapmış ve KHK ile görevden alınmış. Temelli Türkiye’nin Afrin’e operasyon düzenlediği ve PKK ile mücadele etmek için ABD ile çatışmayı bile konuştuğu bir ortamda Ankara’da Öcalan’a sevgilerini sundu. HDP kongresini korumak için binlerce polis seferber oldu.

Bir an gözümüzü kapatıp İspanya’ya dönelim. Katalonya’nın bağımsızlık ilanı sürecinde İspanya’nın ne yaptığını hatırlıyoruz değil mi? AB, ABD, NATO, BM vesair kuruluşların sessizliğini? İspanyollar bağımsılık ilanı sonrası Katalanların sadece yöneticilerini gözaltına almakla kalmamış, üstüne iddia o ki gözaltına aldığı bakanları soyup onlara İspanyol marşı söyletmişti.

Türkiye’deyse terörle mücadelenin en cafcaflı zamanında bile operasyonlara katılan askerlerin arması, işareti duvara yazdığı yazı eleştirilir oldu. Ülkemiz o kadar yüksek bir demokratik olgunluk seviyesindeki, FETÖ elebaşı Türkiye’ye gelse, “76 yaşındaki adamı cezaevine atmak Türkiye’ye bir şey kazandırmaz” yazıları köşeleri süsler.

Türkiye'nin her ne olursa olsun demokrasiden uzaklaşmaması gerektiğini düşünen, yurdumuz aydınlarına Almanya'ya gidip Horst Mahler'in serbest kalması için kampanya düzenlemelerini öneriyorum. Almanya'ya gitmelerine de gerek yok. Her fırsatta PKK için toplanan "aydınlar", "STK"lar şimdi de Mahler için toplansın ve 82 yaşındaki bu patavatsız Alman için özgürlük çağrısı yapsın? Bakalım kaç Alman destek verecek?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 281 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Şub 18 13:00

Bulut Sever

Puan: 4397

Babaların Kızları
3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

3a7b9de25c0cd9d0dfda3f37f797dce01517650035

“Modern” dönemler diye nitelendirilen bu zamanlarda babanın aile içindeki konumu muhtelif değişimlerden geçiyor. Babanın genel olarak içinde bulunduğu rol merhale merhale evrilse de çoğu kez değişmeyen sabitlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela ailenin geçim derdi hala babanın en önemli ve değerli sorumluluğunda. Bunun yanında bir otorite mercii olarak “Demoklas’in Kılıcı” misali baba ortalama bir ailede hala cari bir figür. Ayrıca dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruma sorumluluğu da babaya ait; bir başkasının getirebileceği güvenlik sıkıntısının dışında, herhangi bir afet esnası ve sonrasında da sorumluluk babanın omuzlarında. İster dışarıdan ya da içeriden bir sebep ile olsun aile içinde oluşan herhangi manevi ya da maddi sorunda herkes babanın gözünün içine bakar, meselenin hallolunması hususunda tek yetkili makam olarak baba görülür. Anne ne kadar sert, disiplinli ve otoriter olursa olsun son kertede çocukların yaramazlıkları ile ilgili topu babaya atma hususunda pek mahirdir; “Babası şu oğlana bir şey söyle!” , “Şu kıza biraz da sen çıkışsan iyi olacak!”

Babanın bütün aileyi fakat özelde bir kız evlat için kendisini her zaman sarıp sarmalayan, koruyucu bir yerde olması çok önemli. Bu sebep itibariyle kızlar için babalar özeldir, baba ise ne kadar huysuz olursa olsun kızlarına karşı her daim yufka yüreklidir.

Bir kızım bir de oğlum var. Daha küçük olduğu için oğlandan henüz pek bir şey görmüş değiliz fakat kızım için aynı ifadeleri kullanamam. Küçüklüğünden bu yana birçok kez ben istemeden bana bir şeyler getirmiş, çizdiklerini yazdıklarını paylaşmış ve olmadık şaka ve sevimliliklerle beni mutlu etmeyi bilmiştir.

Çevremde de zaman zaman gördüğüm üzere kızlar ile babalarının en hüzünlü anları babaların kızlarını gelin ettiği zamandır. Kızını ilk gördüğü ve kucağına aldığı andan o hüzünlü ayrılık anına kadar kral muamelesi gören ve kızını belki de hayatın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen nazlı bir sultan gibi muamele eden baba ile kızının o ayrılık anı…

Kızlarını gelin etmiş abilere sorduğum “Abi nasıl gelin ettin, ağlamaktan bir hal olmadın mı?” sorularıma verdikleri çaresiz fakat pek çaktırmasalar da yüzlerine sinen o hüzünlü hali gördükçe yavaş yavaş değil hem de pek hızlı o ayrılık zamanına yaklaşıyor olmak beni de kederli kederli düşündürmüyor değil.

Babaların kızlarına yedirip, giydirip içirmenin dışında verebileceği en güzel armağan dinini öğretmesi, bu yolda ona rehber olmasıdır. Gelecek nesillerin vatan sevgisi içinde olması da bu hususta ki ihtimama bağlıdır. Bu anılar ile büyümüş bir kız çocuğu ahiret için en büyük sermaye, ümmet ve vatan için ise pek kıymetli mirastır.

Kızlar bu hoş sedalarla, anılarla büyürse babalarında zaman zaman oluşan huysuzlukları, aksilikleri onlarda görünmez olacaktır. Zira bir baba ne kadar huysuz olursa olsun kızları için değerlidir. Aynı ifade kızların babaları uhdesinde kıymetleri için de yazılabilir.

Anadolu’da bir söz vardır, bilen bilir: “Kız babası olmayan baba oldum demesin!”

Bana baba olmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.

Bu yazı kıymetli kızım Z. R.’ya hatıra olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 282 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Oca 18 01:00
Utanmaz ve Arsız 'Barış' Militanları

Afrin’e düzenlenen Zeytin Dalı Harekâtı 1. Haftayı doldurdu. Allah’a şükür hem cephe içinde hem de cephe dışında güzel haberler geliyor. ABD’den bir haftada kaç açıklama geldi sayısını tam bilmiyorum. Cephe de zaten keklik gibi bekleyen PKK’lı teröristlerden 500’ün üzerinde bir terörist öldürüldü.

Afrin Operasyonu başlayınca Türkiye’de tek varlık nedenleri bu ülkeye düşmanlık ve sol terör örgütlere destek vermek olan, meslek grupları, sanatçılar, akademisyenler ve eskinin kudretli siyasiler barış kelimesini tekrar hatırladı.

Türkiye’de

*2009 ve 2012 açılım süreçlerini,

*Sur başta hendek kalkışmalarını,

*sokak ortasında ailesinin yanında silahsızken şehit edilenleri,

*6-7 Ekim kalkışmasını,

*Cizre’de hem ağlayıp hem de kendilerini almaya gelen ambulansa ateş etmelerini

*velhasıl Türkiye’de işledikleri tüm günahları,

*Suriye ve Irak’ta ABD silahlarıyla kasılmalarını, gören bilen her aklı başında insanın yapacağı üzere Türkiye’nin Afrin’e operasyonunu desteklemeyen bu “neden değerli olduklarını kendileri bile bilmeyen” bu zevata toplumun büyük çoğunluğu “çüşş” dedi.

Olması gereken buydu. Terör örgütü PKK’ya ülkemizin operasyon düzenlemesi anasının ak sütü gibi helaldi. Hadi diyelim kalbi PKK ile atan hastalıklı insanlar var. Bu kadar hastalıklı bir kalbe sahiplerse, kendilerini eski zamanlarda yaşayan salgın hastalıklı gibi toplumdan tecrit etmeleri gerekiyordu.

Oysa bırakalım susmaya bunlar arsızca açıklama yaptılar. Barış istiyorlardı, PKK öldürürken değil, PKK’ya operasyon yapılırken istiyordu. Bu zevatlar yüzsüzlüklerini bununla da sınırlamıyor, kendilerine tepki gösterilmesini de eleştiriyordu.

“Öyle ya madem yüzsüzler(kendilerine aydın ya da sanatçı diyorlar) her şeyi söylemekte özgür olmalılar. Onların özgürce sokaklarda bomba patlatan teröristlere hareket serbestliği istemeleri bizim ne kadar demokrat bir ülke olduğumuzu göstermek açısından çok önemli. Eğer bunlara “afedersiniz siz gerizekalı mısınız? Yoksa PKK’lı mısınız? Böyle bir ortamda PKK’yı savunmanın başka bir açıklaması olamaz.” Denilmemesi gerekiyordu.

Afrin Operasyonu devam ederken, PKK'ya destek olmak için kendilerini paralayan isimleri eleştirdiğimiz için özür dilemezsek bizi AB'ye almayacakları tehditi ne zaman gelecek merak ediyorum. Hadi Kati Piri yapabilirsin.

İnşallah, Afrin Operasyonu sadece PKK’nın tepelenmesiyle bitmez. PKK’ya destekten başka bir işe yaramayan bu kuruluşları PKK adına yöneten işgalcilerin de hesap verdiğini görürüz.

Ayrıca bu açıklamalar inşallah TTB, TMMOB vb. meslek odalarının seçimlerine katılmayıp, benzer görüşlerde 3-5 aday çıkartıp zaten zor olan kazanma ihtimalini sıfırın altına düşüren meslek mensuplarını da utandırır ve harekete geçirir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gülşen Aslan yazdı, 158 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 21:00
Bir Kar Yağar İnce İnce Afrin'in Hali Nice

Kanımız al,yüzümüz ak hamdolsun ebediyen vatanımız var olsun.Son 30 yıldır ateş düşen evlerde tek söz vatan sağ olsun.Haklarını ödemek imkansız bizim için toprakta yatanlar var aynı zamanda da bolluk içinde yaşayıp güzel vatanı satanlar da var.Onlar da var.Hayvan psikolojisi ne diyorsunuz ya!Bu psikolojiyi en iyi onlar anlarlar.Ve bu insanlar şeref,ar,namus deyince boş boş bakarlar.Biz islamiyetten bu yana Allah'tan gayrısına baş eğmedik,bizi hafife almayın biz Türk'üz 7 gavur ceddiniz gelse başımızı eğip durur muyuz?Uyur muyuz vatan aşkı olmadan geceleri?Uyuyanların kaplerinde vatan aşkı yok.Mehmetçik gözünü kırpmaz vatan için can vermeyi şeref sayar.Şehitliği ödül sayan bir milleti kimse ölümle tehdit edemez.Biz bu yola baş koyduk,hepimiz kardeşiz ve kararlıyız kimse bahsetmiyor geri dönmekten..Şeref için yaşamak onurdur,hayinlerin soyu kurudur.Milletim tarihini ne kolay unuttun.Unutma, Tuğrul'da Fatih'de Yavuz'da Atatürk'de bizim Edirne'den Karsa gidene dek..Ve sen gafil batı bak bakalım "Türk'e baş kaldıranın sonu ne olmuş?"Kanımız ay yıldız,canımız vatana feda,namusumuz bayrak ilelebet,güneş sönene dek..Unutmayın!Güneşli gün de biz güneşi de yakacağız.Unutmayın!Kim kendini Türk hisediyorsa sokaklarda avaz avaz bağıracağız:Ne Mutlu Türk'm diye..! 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 233 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Oca 18 17:00

Yusuf Basat

Puan: 467

Bir Bekleyiş Hikayesi 

Birini beklemenin ağırlığını çok iyi bilirim, senelerini bir bekleyiş uğruna harcamış birine beklemek lügatta ağır gelmez. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Çünkü beklemek denilen bu savaş bazen insanı insan yapar, bazen de insanı hiç olmadığı birine dönüştürür. Bu bekleyiş evresinde insan ne olacağına kendi karar verir.

Beklemenin ağırlığını tatmış biri olarak, bu ağırlığın altında çok şey bıraktım çok şey kaybettim lakin sabır ve umut adında sıkı iki dost kazandım. Bu günlerde insanların yüzüne bakmaya tenezzül dahi etmediği iki dost. Bu iki dost bana çok şey öğretti, en başında beklediğim sürenin bir kayıp veya bir kazanç olmadığını gösterdiler. Çünkü hayatta her zaman böyle olur kaybettim dersin ama kazandığı şeyi göremezsin, kazandım dersin bir anda elinden uçup gideceğini bilemezsin. Mesele kaybettiklerini unutmadan, kazandıklarınla yaşamasını becerebilmekte. Ben birini kaybettim, varlığını hiç bilmediğim birini… her şeyimi kaybettim diye düşünürdüm ama öyle değilmiş. Hayatın bir oyunuymuş bu, daha iyi şartlarda daha sağlıklı bir zamanda gelecek olan birisi için kuklası olmam gereken bir oyunmuş. Oldum da. Çok güzel becerdim hatta. Gel zaman git zaman derken, gün geldi ve hayatımda ikinci perde açıldı. Bu sefer tıklım tıklım bir seyirci var, bin beş yüz kişilik boş bir salona karşı değilim bu sefer. Sahneye çıkar çıkmaz herkes ayakta alkışlıyor, tabi neye uğradığımı şaşırıyorum. Sonrasını düşünmüyorum o an, çünkü ne zaman iyi bir şey olduğunda sonrasını düşünsem kendi kafamda sönüp kalıyorum. O an neyse, benim için o geçerli oluyor. En başta her şey güzel, hatta belli bir süre öylede gidiyor ama bir noktadan sonra o alkışların sahte olduğunu çok geçmeden anlıyorsun. Seyirci yine gitti, mutlu değilsin, saman alevi gibi geldi ve geçti mutluluk. Yalnızca bu savaştan iyi veya kötü çıkabilenler yeniden beklemenin varlığından söz edebilirler. Yeniden bekleyemem, kalbim ikinci bir bekleyişi kaldıramaz diyorsun. Hatta dediğin gibi oluyor, büyük bir kararlılıkla bekleyemeyeceğini bildiğin için o doğrultuda yaşamaya başlıyorsun. İşine, okuluna, ailene, dostlarına, gezmelere, eğlenmelere, akşam yemeklerine, patron ile tartışıp kalmak zorunda olduğun mesailere, çocuklarına, futbol maçlarına odaklanıyor ve öyle yaşıyorsun. Gel zaman git zaman derken bu durum zaman ile bir olup akıp gitmeye devam ediyor. Geçenlerde bir kitapta okudum; “birini pencere kenarına çiçek koyacak kadar sevmek lazım, his boşluğu ve iç burkulması diye bir şey varmış, çok sevince anladım…” yazıyordu. Sanki aylardır uyuduğum uykumdan uyandırdı bu cümleler beni. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim. Yaşadığım yanılgının ağırlığından oradan oraya sürüklenmenin verdiği acıya tutunabildim yalnızca. Çünkü tutunacak başka bir dalım yoktu, çünkü ben hayatımda açılan o ikinci perdeyi pencere önüne çiçek koyacak kadar çok sevmiştim. Koydum hatta, küçük mor bir saksı, altı kaşık toprak, iki tane tohum ve üzerine iki kaşık daha toprak koyduktan sonra şiirler eşliğinde pencerenin en güzel güneş gören yerine özene bezene koydum. Hayat işte, artık bitti haddini bil diyor…

İnsan bünyesi aslında ruhu ile eşdeğer bir varlıktır. Ancak acısını yönlendirebilenlerimiz bununu farkına varabilir. Ve bünyen bir kere beklemeye alışırsa, ruhunda ardından buna ayak uydurup bundan haz almaya başlayacaktır. Hayat ne garip; gel demen gereken yerde gel diyemediğin kişi uğruna bekletiyor seni, sırf onun gelebilme ihtimali için. Bu birince dost umut. Fakat umut ile beklenti arasında çok ince bir çizgi vardır, insan bir kere o çizgiyi geçerse eğer hüzün hayatı boyunca kaçınılmaz olur. Bu noktada ikinci dost devreye girer, sabır. Sabrı ve umudu iliklerinize kadar yaşamanız ve ruhunuzu doyurabilmeniz dileğiyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 221 kez açıldı, 18 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
24 Oca 18 13:00
Dinleyin Ey Vakti Duymak Doruğuna Varanlar

   Emsali olmayan bir dönemden geçerken, dini hassasiyetleri olan insanların aklında aynı soru cevap bekliyor: Yaşadığımız bu modern dönemde ve hatta zamanın ahirinde, bir Müslüman olarak nasıl bir duruş sergilemek gerek? Böylesi yozlaşmış, kof, duygu ve hislerin köreldiği ve çoğu zaman çaresizlikle sınandığımız bir zamanda neyi nasıl rehber edinmeliyiz ki, hadiselerin tazyikatından kurtulabilelim? Bu denli sorulara cevap arayan belki de yüzlerce kitap yazıldı, çizildi. Bütün bunlar bize gösteriyor ki; ciddi ve son derece önemli bir durumla karşı karşıya kalmakla birlikte yol haritamızı da net bir şekilde göremiyoruz. Belki de yol haritası 1400 yıl öncesinde saklıdır da, gaflet bizi çepeçevre sarmıştır…

   Mekke’nin fethinden bir süre öncesindeyiz. Peygamberimizin sütkardeşi Ebu Süfyan bin Haris (Mekke reisi Ebu Süfyan Bin Harb’le karıştırılmamalı), ticaret maksadıyla Şam’a gider. –ki kendisi, Hz. Muhammed aleyhisselam peygamberlikle görevlendirildiğinde Mekke müşrikleri gibi O’na karşı durmuş, O’nu reddetmişti; Hz. Peygamber de süt kardeşinin bu tutumuna, anlayışsızlığına çok üzülmüştü. – orada Rum Kayzeri ile görüşür. Kayzer dahil herkesin Hz. Peygamberden ve O’nun davetinden çokça söz ettiğine şahit olur. O zaman durup düşünmeye başlar; sıradan bir Mekkeli gibi yanı başındaki insanın sözlerini kale almadığına, O’nu anlamaya çalışmadığına hayıflanır. “Onlar bir yol tutup gittiler, biz de o yolu tutup gittik” der. Oysa Mekke’den fersah fersah uzaklardaki bu yerlerde herkes Hz. Muhammed’den ve O’nun risaletinden söz etmektedir. Bu arada Hz. Peygamber’in konumu da giderek güçlenmiştir. Yaptığı bu özeleştiri ve nefis muhasebesi, nihayet Müslüman olmaya karar vermesiyle sonuçlanır. Mekke’nin fethine saatler kala, yanına oğlunu da alarak Medine’ye yönelir. Yolda İslam ordusuyla karşılaşır. Hz. Abbas’tan kendisini Hz. Peygambere götürmesini ister. Rasullulah onu görünce derhal tanır ve kendisinden yüz çevirir. Ebu Süfyan b. Haris İbn-i Abbas’tan aracı olmasını ve Peygamber’in kendisiyle ilgilenmesi için ricada bulunmasını isteyince İbn Abbas, “Peygamberin yüz çevirdiği insana ben değer vermem” cevabını verir. Belli ki, Peygamberimiz, Ebu Süfyana çok kırgındır ve belki de onun Müslüman olmak konusundaki kararının kesinlik derecesini test etmektedir. Ebu Süfyan bu kez Hz. Ali’ye vararak, aracı olmasını ister. Hz. Ali de “Peygamberin yüz çevirdiğine ben değer vermem” diyerek reddeder. Sonra Hz. Ebubekir’den de aynı tepkiyi alır. Hz. Ömer’e gitmeye cesaret edemez. Nihayet, Hz. Peygamberin çadırının önünde sıcak güneşin altında, O kabul edinceye kadar oğluyla birlikte aç susuz beklemeye karar verir.

   Hz. Ali, Ebu Süfyan b.Haris’in samimiyetini görünce yanına yaklaşarak bir teklifte bulunur: Hz. Peygamber’e karşısından değil de arkasından yaklaşıp Yusuf suresinin 91.ayetini okumasını ister; Hz. Yusuf’un kardeşlerinin O’nu tanıyıp da yaptıklarından pişmanlık duyduklarını ifade eden ayeti: “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, seni Allah bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz büyük bir hata/suç işlemiştik.” Yani Hz. Ali, Ebu Süfyan’ın kendisini Yusuf’un kardeşleri ile özdeşleştirerek kesin bir tevbede bulunmasını ister. Ebu Süfyan b. Haris ayeti aynen okur.

  Peygamber aleyhisselam bunu işitince tebessümle ona döner ve Hz. Yusuf’un ağzından şu ayetle (12 Yusuf 92) mukabelede bulunur: “Yusuf dedi ki: Bugün size bir kınama, bir ayıplama yok. Allah sizi bağışlayacaktır ve o merhametlilerin en merhametlisidir.”

  Bu hadise, Peygamber Efendimizin binlerce yıl öncesinde yaşanan bir olayı, kendi çağına da tatbik ettiğine güzel bir örnek olduğu kadar uygulanması gereken bir sünnettir aynı zamanda. Bizim için ise, ne kadar zaman geçerse geçsin bir yol haritamız, bir rehberimiz, bir umudumuz her daim vardır. Peygamberimizin sünneti; çağların ötesinde bir numune, çölün ortasında bir vaha gibidir. Bu yönden O’nun baştan başa edep olan sünnetine tarihsellik penceresiyle bakılmaz. Çünkü öyle inanıyoruz ki; O’nun her yaptığı bir hikmete binaendir. Ahlak, edep ve hikmetin ise her çağa söyleyecek sözü vardır.

  İsmet Özel’in; ‘’Dönünce bütün gövdesiyle dönerdi, Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda, Bir bilinebilseydi nedir veche’’ dizesi kadar işte söylemek istediğimiz.. Halık-ı Rahman bizi O’nun sünnetinden ayırmasın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Alpay Gökçe yazdı, 198 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Oca 18 05:00

Alpay Gökçe

Puan: 683

Zeytini Halka Dalı Teröristlere

1 haftalık hazırlık süreci sonunda, ismi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Zeytin Dalı Harekatı olarak belirlenen askeri operasyon tam anlamıyla başlatıldı. 3 günün sonuna gelindi. Operasyon herkesin sandığından hızlı ve başarılı bir şekilde ilerliyor. Türkiye gerçek anlamda terörle mücadelede o kadar tecrübelendi ki, stratejiler ve izlenimini üst düzey yapıyor. Fırat Kalkanı Harekatı'nda 72 şehidimizin anısına sadece 1.Gün toplam 7 bölgede, 108 hedef vuruldu. Bu sayede şehitlerimize saygı duruşumuzu Türk Ordusu'na yakışır bir şekilde yapmış olduk. Yüzde 96 başarı oranı ile hedefleri yok eden TSK, adeta rekor kırmış durumda. Dünya'nın hiçbir ordusu bu başarıyı tarihi savaşlarında dahi yakalayamamıştır. Bu durum uçaklarımızın ve pilotlarımızın çok üst düzey olduğunun göstergesidir. İkinci gün ise 32 uçakla toplamda 45 hedef vuruldu. Yapılan kara harekatı sonucunda TSK destekli Özgür Suriye Ordusu köyleri güvenli hale getirmeye başladı. Üçüncü gün ise toplam 14 nokta güvenli hale getirildi. Bu başarılı ilerleme, tam anlamıyla bir stratejik başarıdır aynı zamanda. Önümüzdeki günlerde de, terörle mücadelede ne denli ilerlediğimizi, bu işi yapmayı ne kadar öğrendiğimizi Türk Silahlı Kuvvetleri dünyaya gösterecektir elbette.

Dikkatleri çeken diğer konu ise, ABD ve AB ülkelerinin bir kısmı, bu operasyona son derece karşı çıkmalarına rağmen, operasyon başladıktan sonra tek tek açıklamalarını değiştirmesidir. NATO dahil konu hakkında görüş bildirmeyip, operasyon başladıktan sonra; "Türkiye meşru müdafaa yapmaktadır" şeklinde açıklamalarda bulundu. ABD her zamanki gibi kaçak cevaplar ve açıklamalar yapsa da, Türkiye'nin PKK ile ilgili kaygılarını anlayabiliyoruz açıklaması yaptı. Milletimiz bu açıklamalara artık fazlasıyla alışmış durumda. Örneğin, ABD PYD/YPG'ye uçaksavar yardımı bile yaptığını tüm vatandaşlarımız biliyor. Aynı şekilde sorulduğunda PYD/YPG terör örgütü sözde DAEŞ ile mücadelesinde herhangi bir uçağa rastlamadı. Fakat uçaksavarlar neden bu örgüte verildi bunu herkes biliyor. Bağışlanan tırlarca silahın yok olduğunu fark eden ABD, bir sonraki açıklamasında, operasyonun ne zaman biteceğini ve Türkiye'nin itidalli olmasını istediğini açıkladı. Acaba bunun sebebi, PYD/YPG'nin silah depolarının yok edilmesi olabilir mi? Gün içinde defalarca konuyla ilgili, Pentagon ve Beyaz Saray yetkilileri klasik ABD siyaseti içeren açıklamalar yapıyor olsa da, gördüğümüz üzere Türkiye tam kararlılıkla yoluna devam etmekte. Çünkü Afrin, adeta orada bir tampon konumunda. Batısında Hatay, doğusunda Mare, Azez, Tel Rıfat ve El Bab, Kuzeyinde ise Kilis var. Bu havan toplarının, roket saldırılarının nasıl yapıldığı da ortada. Aynı zamanda Afrin'in Güneyinde de İdlib var. Aslına bakarsanız Afrin'in etrafı kısmen TSK ve ÖSO tarafından çevrilmiş durumda. Bu sebeple de sıkıntılı durumdalar. Ondan dolayı bir çok ülke Türkiye için açıklamalar yapıyor doğal olarak. Çünkü bu tampon bölge sayesinde Türkiye, teröristlerin Suriye'de bir koridor kurma amacına engel oluyor, bu durum da devletlerin işine gelmiyor. O kadar silah boşa gidiyor tabi!

Küçük bir derleme yapılacak olursa, kısaca Uluslararası basını da takip ettik. Türkiye adına büyük bir karalama kampanyası peşindeler. Milletimizin tabiri caizse "oyuna gelmeyeceği" bir konu da olsa, Türkiye'nin imajını sarsmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. İnceleyelim:

New York Times: “Türkiye Suriye’deki Kürtlere saldırırken ABD kenardan izliyor.” ve “Türkiye’nin Kürtlere saldırısının arkasında ne var?” Bu açıklamalar tam anlamıyla, Türkiye'nin Kürtlere karşı olduğunu ve hatta DAEŞ ile mücadeleyi engelleyen ülke Türkiye'dir imajını yaratma amacında.

Washington Post'ta da terör örgütü üyesi Hayvi Mustafa: "IŞİD’i beraber yendik ama Erdoğan bize saldırıyor. Türkiye bizi PKK’lı olmakla suçluyor.” Bu açıklama ise tam bir fiyasko. Sanki elimizde olan DAEŞ'lileri TSK'ya karşı savaşması karşılığında serbest bırakan bizmişiz gibi(!)

İngiltere her ne kadar yanımızdaymış gibi bir açıklama yapsa da, gazeteleri hiç öyle söylemiyor. The Times'ta "Erdogan's War" (Erdoğan'ın Savaşı) şeklinde bir başlık var. Hatta diplomatik kısımda Erdoğan'ın dışlandığını, bu sebeple ABD'nin YPG/PYD ile arasını açmasını istediğini yazmış.

Gelelim dostumuz(!) Almanya'ya. Der Spiegel'de "Türkische Invasion in Syrien" (Türkiye'nin Suriye'deki İşgali) başlığı bulunuyor. İçerikte ise Erdoğan'ın işgal peşinde olduğunu, TSK'nın Kürt köylerini vurduğunu yazmış. Devamında Batı'nın Kürtlere ihanet ettiğini yazmış. Açık şekilde Türk/Kürt çatışması yaratmak istedikleri de ortada.

ABD'de yayınlanan The Wall Street Journal'ın haberinde de ABD'nin itidal çağrısını Türkiye'nin dinlemediğini söylüyor. Haberde özellikle Suriyeli Kürt Kuvvetler şeklinde bir terim kullanıyor. Terör örgütü gibi bir konudan kesinlikle bahsetmiyor. Kendileri muhtemelen Dışişleri Bakanı R.Tillerson'un sabah başka, akşam başka konuşmalarını dinlememişler.

Bu algı operasyonu ve kirli karalama yöntemleri milletimizi etkilemese de, Batı'da kötü bir imaj yaratıyor. Devletimizin kararlılığı doğrultusunda, diğer devletlerin fikirleri, konuşmaları ve açıklamaları değişse bile bu operasyon ile, emin olalım ki bu algı operasyonları da yerin dibine girecektir. Türkiye Zeytin Dalı Harekatı sonucunda, elbette topraklarını gerçek sahiplerine teslim edecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 528 kez açıldı, 18 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Oca 18 21:00
Geç Kalınmış Bir Düzenleme: Meclisi Meşâyih

İstanbul Müftüsü, değerli Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın geçtiğimiz günlerde Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nde yapmış olduğu açıklama henüz yeterince gündem olmadı. [Ülke olarak Afrin’deki PKK’lı teröristlere düzenlenecek operasyonun heyecanı içerisindeyiz. Allah ülkemize ve milletimize yardım etsin.]Tarikatların ve Cemaatlerin bir denetime tabi tutulması gerektiğini söyleyen Hasan Kamil Yılmaz, bununla ilgili düzenlemenin yakında gerçekleşeceğini açıkladı.

Bu çalışmanın hayırlı olacağını düşünüyorum. Elbette bazı korkularım var: Diyanet Vakfı’nın denetimindeki Kuramer’de “tarihselci, modernist, hatta Kur’an okumayı bilmeyen birçok ismin olduğunu düşünürsek bu “kafa yapısına sahip” akademisyenlerle doldurulacak bir kurulun nasıl bir büyük tehlike olacağını kestirmek zor değil. Fakat bu isimlerden ziyade gerçekten ilim ehli insanların bu kurulda yer alacağını düşünüyorum.

Aslında, bu açıklamanın Haseki’de yapılması ve Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması bile sembolik olarak önemliydi. Diyanet’in en ciddi eğitim kurumu [medrese] olan Haseki’de tasavvuf alanındaki çalışmalarıyla tanınan Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması yeni döneme dair bir ipucu veriyor.

Mehmet Savaş, Halil Gönenç, Ramazan Pakdil, Hüseyin Kayapınar gibi önemli önemli isimlerle tanınan Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi, Diyanet İşleri Başkanlığının belki de en hayırlı hizmetlerinden biri. Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da Tasavvuf’a nasıl yaklaştığı ortada:

“Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için bir takım ölçülere ihtiyaç vardır. İşte o ölçüler şunlardır:

a-Ehl-i sünnet ve ve’1-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç,

b-Kitap ve sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel).

c- Düzgün bir muamelât,

d- Muhammedi bir ahlâk.

Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır:

a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir,

b- Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır,

c. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir,

d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir.

e- Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı kabul edilir.

f- Tasavvufi eğitim tarikat denilen özel yollarla kat’edilir.”

Bunlar Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın kişisel sitesine tıkladığınızda ilk açılan yazı olan “Tasavvuf’ta merak ettiğiniz sorulara cevaplar” isimli yazısının girişinde. Yani Hasan Kamil Hoca, Tasavvuf düşmanı, Tasavvuf’un şirk olduğunu iddia eden bir isim değil. Zaten yıllardır yazdığı makaleler ve telifleri ortada.

Tarikatlar denetlenmesi kötü mü?

Türkiye gibi Müslümanların Devlet tarafından dönem dönem baskıya alındığı bir ülkede Tarikatların kendi rızasıyla böyle bir denetime tabi olmak istemeyeceğini düşünebiliriz. FETÖ’nün 17 Aralık’tan önce de Tarikat ve Cemaatlere aracılar gönderip “sıra size de gelecek, bizden taraf olun” dediğini hatırlarsak bazı yapıların bu değişikliğe tereddütle bakması hatta karşı çıkması garip gelmez. Hele Türkiye’de Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da belirttiği gibi sahte şeyhlerin cirit attığı bir ortamda bu öneriye ilk başta Ehli Tasavvuf’un destek olması gerekir.

Türkiye’de dergâhların birçok sorunu var. Bunlardan “sadece şu dergâhın ya da bu Şeyh Efendi’nin tekkesi sorunu, bizi bağlamaz” anlayışıyla kurtulmak mümkün değil. Bu sorunlar göz ardı edildikçe, Türkiye’de insanların ya Tarikatlarla arası açılıyor, ya da ipsiz sapsız ne olduğu bilinmeyen insanların etrafında Kur’an ve Sünnete aykırı davranışlar içerisine giriyor. Sırf bunun önüne geçmek için dahi bu Meclis’in kurulması ve işlevsel hâle gelmesi önemlidir.

Meclisi Meşâyih’in üyeleri Tarikat düşmanı, tarihselci, modernist bazı kerameti kendinden menkul zâtlardan oluşursa ne olur? Hiçbir şey, çünkü.

Âsumandır kubbesi, hep ahterân âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kânâdili güneşle mâhtır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdât zâkir, kâinat dergâhtır”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 255 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Oca 18 01:00
Olayları Geçtim İran'ın Farkında Mıyız? 

İran’da başlayan gösteriler neredeyse bitti, Türkiye’deki kafa karışıklığı bitmedi. İran’da kim ayaklandı? İran’da ayaklananlar İran rejiminin yıkılmasını sağlayacak mı? İran’da yaşanan olaylarda Türkiye’nin tavrı nasıl olmalı? vb sorulara kendince cevapları olanların meseleyi nasıl yorumladıklarını okuduk.

Yanılmıyorsam Ebubekir Sifil hocanın bir konuşmasında izlemiştim, hoca Ehli Sünnet’in Şia’ya yönelik çalışmalarının sayısının son derece az olduğunu, oysa Şia’nın eskiden bu yana Ehli Sünnet’e yönelik çalışmalar yaptığını, hatta İran’da şu an bu araştırmalar yapmak için kurulan üniversiteler kurulduğunu söylemişti üç aşağı beş yukarı.

Daha önceki yazılarımdan bir tanesinde Türkiye’deki en kötü özelliklerden bir tanesinin “düşmanını küçümseyerek yok edeceğini zannetmek” ya da düşmanını hiç tanımamak olduğunu yazmıştım.

Yaklaşık 5 yıldır uluslararası arenada rakibimiz olan, son altı da siyaseten ittifak halinde olduğumuz[Soçi’de ve Astana’da müttefikten ziyade Sulh Andlaşması yapan iki rakibe benziyorduk ama olsun] İran’da yaşanan gösterilerin ne olduğuna dair tambir fikrimizin olmaması, Türkiye’de meselelere ciddiyetle eğilmediğimizi bir kez daha gösterdi.

Türkiye’nin İran konusunda ne kadar “bilgili” olduğu Dini Lider Hamaney kalıbıyla ortaya çıktı. Sanki İran’nın Diyanet İşleri Başkanı’ndan bahsediliyor ya da bir köşede münzevi bir hayat yaşan bir din adamı var ve bu din adamının siyasiler üzerinde etkisi varda bütün kıyamet bundan kopuyormuş gibi kalıp: Dini lider

Oysaki Ali Hamaney’in yürüttüğü Devrim Rehberliği ya da onların tabiriyle “İslam İnkilabı Rehberi”nin yetkileri İran Anayasası’na göre şöyledir. Madde 110:

“1. Nizamın maslahatını belirleme kurumu ile istişarede bulunduktan sonra İran İslam cumhuriyetinin genel politikalarını belirlemek,

2. Nizamın genel politikalarının iyi bir şekilde uygulanmasını gözetlemek,

3. Referandum kararı vermek,

4. Silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üstlenmek,

5. Savaş ve barış ilanı etmek ve güçleri seferber etmek,

6. Aşağıda belirlenen görevlere atama yapmak, azletmek ve istifalarını kabul etmek:

a. Anayasayı kollama ve koruma konseyinin fakih üyeleri,

b. Yargı erkinin en yüksek yetkilisi,

c. İran İslam cumhuriyeti radyo televizyon kurumu başkanı,

d. Genelkurmay başkanı,

e. İslam inkılâbı muhafızlar ordusu başkomutanı,

f. Askeri ve güvenlik güçlerinin üst düzey komutanları,

7. Üçlü erkin ihtilaflarını gidermek ve ilişkilerini düzenlemek

8. Normal şekilde çözümlenemeyen nizamın sorunlarını nizamın maslahatını belirleme kurumu aracılığı ile çözümlemek,

9. Halkın seçmesinden sonra, cumhurbaşkanlığı görevini onaylamak. Cumhurbaşkanlığı adaylarının bu yasada belirtilen şartlara sahip olma bakımından salahiyetleri seçimlerden önce anayasayı kollama ve koruma konseyi ve ilk dönemde rehberce onaylanması gerekir.

10. Cumhurbaşkanını ülkenin maslahatını gözeterek ve Yargıtay’ın cumhurbaşkanının yasal görevinden saptığına dair kararı veya İslami şura meclisinin 89. maddeye göre kifayetsizliğine karar vermesini dikkate alarak azletmek.

11. Yargı erki başkanının önerisi ve İslami ilkeler çerçevesinde mahkûmları affetmek veya cezalarını hafifletmek.”

Gene İran Anayasasında yer alan 113. Maddeye göre

“Rehberden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en üst düzey resmi yetkilisidir ve doğrudan rehberle ilgili görevlerin dışında yürütme erki başkanlığı ve anayasayı uygulamaktan sorumludur.”

İran Anayasası’na göre İran Cumhurbaşkanı, Dini Rehber’den sonra gelmekte. Demek ki ortada “dini rehber”den çok daha fazlası var.

Bu arada Hamaney’in görev ve yetkilerinin yer aldığı İran anayassı maddelerini bulmam zor olmadı. Hamaney’in sitesinden aldım. Tercüme falan da yapmadım zira Hamaney’in sitesinde Türkçe dil desteği var. Tıpkı Türkçe yayın da yapan onlarca İran sitesi olduğu gibi. Peki Türkiye’de yayın yapıp Farsça desteği de olan Türkiye bir site biliyor musunuz?

Ya da İran’la ilgili sürekli gündeme gelen Velayati Fakih kavramını, bunun Şii gelenekteki karşılığını, Kum ve Necef havzaları arasındaki varsa gerilim veya işbirliğine dair bir kitap biliyor musunuz?

Ya da, El Kaide ile İran arasındaki maslahat dair Türkiye’de kaç tane makale yazıldı?

İran’la alakalı kafa karışıklığımız ya da daha doğrusu bilgisizliğimiz o kadar fazla ki, Cumhurbaşkanlığı döneminde radikal olarak tanımlanan ve Evanjeliklerin Şia’daki yansıması diyebileceğimiz Hüccetiye tarikatına üye olduğu bilinen Mahmud Ahmedinejad birden bire muhalif kanadın lideri oldu.

Alaksız gibi görünen bir bilgiyle bitireyim.

Thomas Walker Arnold, İslâm’ın Tebliğ Tarihi isimli eserinin önsözünde, kitabının Arapça kelimelerinin yazılışında, 1894 yılında düzenlenen 10. Müsteşrikler Kongresinin Transliterlasyon Komitesi tarafından belirlenen imlâ kurallarını uyguladığını açıklıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdurrahman yazdı, 136 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Oca 18 13:00

Abdurrahman

Puan: 30

Akl-I Selim'den Partizanlığa

1999-2000 yılları Türkiye'nin sosyal medya dediğimiz kavramla tanıştığı yıllar oldu.  Ekşisözlük'ün kurulması ve Zurna gibi chat sitelerindeki kitlelerin kalıcı web siteleri oluşturmasıyla beraber insanlar öyle veya böyle düşüncelerini internet üzerinden tanıdıkları ve tanımadıkları insanlarla paylaşmaya başladılar.

Ortaokul öğrencisi olarak dahil olduğum bu sürecin yıllar içerisinde gelişimini, insan hayatına ve insanların düşünce yapılarına olan etkisini çok yakından görme fırsatı edindim. Kendi görüşümde ve tamamen zıt görüşlü insanlarla dolu, sanal ve gerçek ortamlarda bulundum.

Bu ortamlarda en çok dikkatimi çeken şey insanların aklıselim'e davet eden bir güruhun, hiç değilse bir iki kişinin daima bulunduğu idi. Sanırım 15 Temmuz 2016 bize bu aklıselim insanların sesini kaybettirdi. İçimizdeki hain ve şerefsizlere olan öfke, aklımızı esir aldı. Eskiden beri tanıdığım, öyle veya böyle hasbihal ettiğim bir çok insan inanılmaz bir şekilde tahammülsüz ve düşüncesiz bir hal almış. Kendilerine en basit bir uyarıyı 'devletin bekası'na saldırı olarak görüyorlar.

Bu partizan tavır, bu saldırgan halet-i ruhiye hepimizi bitirebilecek büyüklükte bir sorun. Zaten aklıselim sahibi insanlar bu mücadeleden bir bir vazgeçip ya partizan bir tavır takınıyor ya da topluluklardan uzaklaşıp ashab-ı kehf hayatı yaşıyorlar.

Soruyorum size, gerçekten eleştiri kabul edemeyecek kadar kritik halde miyiz? Tenkit edilemez insanlar mısınız? Gördüğümüz çarpıklıkları ve sapkınlıkları 'devlet bekası' adı altında kabul mu edeceğiz? Zamanında gariban insanlara sahip çıkanlar, neden  hiç bir çıkarları yokken (!) güç odaklarının yanındalar? Bizim zalimimiz başka gavur zalimlere karşı çıktığı için zulmünü yüzüne vurmayacak mıyız?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 195 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
5 Oca 18 17:00

Yusuf Basat

Puan: 467

Ruhsal Denge

Havada sahte bir güneş ve arkasında çıkmayı bekleyen saf bir beyazlık. Tek tük esip duran sonbahardan kalma yapraklar ve onları peşinden takip eden koca yürekli bir mevsim; “sonbahar”. Dertlerimizi dert edinen, ondan her ne kadar gidersek gidelim daima kapısı yüzümüze kapanmayan tek mevsimdir sonbahar. Bitmesin diye sarılmaya çekinir olduk olmasına ama her şey gibi sonbaharda geldi ve geçti.

Kendimi bulduğum günden beri kış aylarına zemheri der, zemheri olarak tanımlarım. Çünkü kendimi bulduğum günden beri kış mevsimini şen şakrak, neşeli bir şekilde geçiremedim. Sonbahardan kalma yüreğimde taşıdığım savrulan acılarla çetin geçirdim zemheriyi. Sonbaharda yüklenen hüzün, yeni bir yılın eşiğinden geçip saf bir kış ayında refaha erişir. Evet normal şartlarda bunun böyle olması gerekir. Peki sorun nedir? Sorun kendimizi tamamen bulamamış, en görkemli coğrafyaya sahip ruhlarımızı bulamamış olmamız ve en büyük eksik birbirimizin ruhlarına dokunamıyor oluşumuz. Ne zaman bu hale geldik, nasıl yıprandık ve bu denli yıprattık? İnsanoğlu doğası gereği (bunu da çok sık söyler oldum ama insanoğluna iyimser davranıp suçu hep kendi mayamıza atıyorum) yıpranır ve yıpratır, çünkü bizler hiçbir şeyi bilmesek bile yıpranmayı da yıpratmayı da çok iyi biliriz. Neden diye sorma, nedeni olsa çözümü de olurdu. Kendi çıkarlarımız, egolarımız, kibirlerimiz uğruna yaşamayı bıraktığımız gün belki de yıpranmak ve yıpratmak bizler için yürürlükten kalkacak fakat insanoğlu birini yapsa diğerinin üstesinden gelemiyor, yani hep bir eksiklik yaşamaya devam ediyoruz. Şu da aşikar bir gerçek ki; bir yanımız hep bir eksiklik ülkesi olarak kalmaya devam edecek. Bu günlerde yeni insanlar (ruhlar) tanımaya başladım, hangisi gerçek hangisi sahte çözümleyemediğim bu dönemde insan ruhu üzerine düşünüyor olmam bizlerin bedenlerden önce ruhlara dokunma arzusu gütmemiz gerektiğini benimseyişimdendir. İnsanın kendine yaptığı en büyük kötülüklerin belki de başında gelir kendi ruhunu sevgiye aç bırakması ve insan bir kere kendi ruhunu sevgiye aç bırakınca, bırakın bir başkasının ruhuna dokunmayı yeniden kendi ruhunu bulmak için bile bir güç sarf edemiyor. Yıpranmak ve yıpratmak derken aslında sevmek ve sevilmekten bahsediyordum. Ne koşulda olursa olsun bedenen değil de ruhen sevip sevildiğimiz zaman yıpranıp yıpratmamayı da öğreneceğiz sevgili dostum. Kendini bulamamış yahut kendi yapabileceklerinin farkına varamamış insanlara da kızmayın, çünkü bazı insanlar kendi kendilerini bulabilecek kadar şanslıyken, bazı insanlara ancak başka insanların (ruhların) dokunması ve fark ettirmesi gerekir. İşte bu insanlar sanıldığından da temiz ve saftır. Ruhsal bir desteğe ihtiyaç duyan insanlar her ne kadar bunu söyleyemeseler de, onlara iyi bakın; arzu ve şefkatten doğan bir güneşin açmasını beklediklerini göreceksiniz. Dönem dönem yaşadığımız ruhsal denge bozukluklarımızın geçici birer süreç olduğunu hiçbir zaman göremeyiz, bunu görebilmenin de temelinde kendi ruhumuzun sınırlarını kendimizin çizmesi yatar. Çünkü insan kendi sınırlarının farkına varabildiği zaman, dışarıdan bir gücün yönetiminden ziyade kendisine karşı olan tahakkümün tamamını kendi elinde hissedecektir.

Ruhlarımızın bir gün refaha ermesi ve iyileşmesi dileğiyle…

Antika, edebi bir ruhtan tüm ruhlara selam olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emrah Firat yazdı, 119 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Oca 18 01:00

Emrah Firat

Puan: 57

Rüya

Uyandım bu sabah 

Her sabah uyuduğum bir vakitte 

Saat epeyce erken 

Yağmur yağmış geceleyin 

Yerler ıslak 

Nemli... 

Yüreğim buruk 

Yüzümden düşen bin parça 

Gözlerim yorgun 

Gözlerim kan kırmızısı 

Ve beynim alak bulak

Ama ...

Hava güzel 

Yerler ıslak 

Nemli... 

Ben uyanık 

Ki ben böyle havalarda uyumayı severim 

Ama bugün... 

Uykumun en derininde bir rüya 

Senli bir rüya 

Daha doğrusu kâbus 

Kaçıyorsun benden 

Kayboluyorsun 

Bulamıyorum seni bir türlü 

Arıyorum 

Uyanmak istemiyorum 

Seni bulmak istiyorum... 

Ve uyanıyorum 

Kalkıp bakıyorum pencereden sokağa 

Yağmur yağmış geceleyin 

Yerler ıslak 

Nemli..

Seni kaybetmek 

Seni yitirmek 

Ve bulamamak seni 

Rüyada bile acı... 

Yüreğim buruk 

Yüzümden düşen bin parça 

Gözlerim yorgun 

Gözlerim kan kırmızısı 

Uykusuz...

Beynim alak bulak..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 322 kez açıldı, 8 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Oca 18 01:00
Abdullah Gül Artık Muğlak Kalamaz 

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son KHK’larla ilgili açıklaması uzun zamandır gündemde olan bir gerilimi gün yüzüne çıkardı. Düne kadar bu mesele hakkında konuşanların davayı bilmemekle, davaya ihanet etmekle suçlandığı düşünüldüğünde bu gerilimin vekâlet savaşından birinci muhataplarıyla gerçekleşmesi hoş oldu. Artık kimse “yav kardeşim ne alakası var” demez.

Abdullah Gül son KHK’ya karşı Tweet attığında böyle bir tepki göreceğini büyük ihtimalle hesaba katmamıştı. O her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın sessiz kalacağını belki de bu KHK’nın daha açık bir hale geleceğini düşünmüştü. Fakat bir hesaplama hatası yaptı. Ve yaptığı hesaplama hatası onu hesapladığından daha önce Erdoğan’ın karşısına çıkardı.

Oysaki ne güzel Ahmet Sever’le, ne zaman danışman olduğunu bilinmeyen Ahmet Takan’la, dijital ve yazılı medyada kendisine yakın bazı yazarlarla görüşlerini ifade ediyor, kendisi etliye sütlüye karışmayan eski bir cumhurbaşkanı olarak Türkiye ve ne hikmetse heyetlerle dünyayı geziyordu.

“Erdoğansız Ak Parti ne güzel bir parti” düşüncesinin bayraktarı Karar gazetesinde 11 Eylül günü çıkan yazısında Hakan Albayrak, Ak Parti içinde bir gurubun: “Eski AK Parti’ye, ortak akla, kadro hareketine duyulan özlem ifade ediliyor. Gittikçe yükselen bir tepki var.

Bu tepki şimdilik homurtu halinde ama ‘kuvveden fiile çıkması’ an meselesi.” Düşüncesinde olduğunu yazmıştı.

Siyasi bir partide parti genel başkanına muhalif çıkması elbette normaldir. Ve hatta olmalıdır. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dediği gibi Türkiye’de etkili bir ana muhalefet partisi olmaması büyük eksikliktir. Bu eksikliğin AK Parti içinde de olduğunu söylemek mümkün.

Hakan Albayrak’ın yazısından sonra ortaya konan görüşlere bakıldığında –bu görüşleri ortaya koyanların neredeyse tamamının AK Partili eski bakan, milletvekili ya da hükümet sayesinde vaktiyle kariyerinde büyük sıçramalar yaşamış insanlar olması gariptir- AK parti içinde büyük bir kesim mevcut durumdan rahatsızdır. Öyleyse yapılacak şey belliydi. Hazır lider adayları da varken AK Parti’de olağanüstü kongre toplamak için imza arayacaklar ya da açıkça bayrak açacaklardı. AK Parti’den ümidini kestilerse de yeni parti kurup “Türkiye’ye hizmet etmeye” devam edeceklerdi. Hiçbirini yapmadılar.

Abdullah Gül dolaşmaya devam etti. Bir siyasi parti kurmak için çalıştığı, ekibini oluşturduğunu sağır sultan bile biliyordu ama Abdullah Gül ses vermiyordu. AK Parti tarafından defalarca istişare vb. konularda davet edilmesine rağmen hiçbir davete icabet etmedi. Onun her zaman daha önemli işleri vardı.

Fakat insan işte, bir yerde açık ediyor. Abdullah Gül’de bu açığı son KHK eleştirisi ile verdi. Erdoğan’a bir telefon kadar yakınken görüşünü kamuoyuna duyurdu. Erdoğan’da kendisine gelen bu pası gole çevirmek için tereddüt etmedi.

Bu saatten sonra Abdullah Gül daha çok konuşmak zorunda. Ağzını açtığı ve açmadığı konular onun siyasetten güya uzak konumunu bitirecek. Erdoğan tarafından ifade edildiği üzere, “ 16 nisan referandumda hayır” için uğraşan eski dava arkadaşı artık ya Erdoğan’ın karşısına açıkça çıkıp Genel Başkan adayı olacak, ya da CHP-HDP blokuna ve Ak Parti’den kopan muhalif kanata güvenip yeni bir parti kuracak. Böylece Cumhurbaşkanı olduğu tarihten itibaren kerameti kendinde menkul ağırlığını görmüş olacağız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 242 kez açıldı, 18 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
26 Ara 17 17:00
Tek Adam

   Cenab-ı Hak bazen bir kulunun omzuna, birçok insanın sorumluluğunu ve vebalini yükler. Kimseye kaldıramayacağı yük verilmez taahhüdü gereğince o kul, bu sorumluğu yerine getirebilme gücüne hasıl olur. Tarihte bu insanlara çokça rastlayabildiğimiz mümkün. Fakat bu devirde de, görebilen için bu misyonu yüklenen insanlara şahit olabiliyoruz.

   Trump’ın Kudüs kararı sonrası yine çaresizliğimizle baş başa kalacağımız ve elimizden gelenin sadece dua etmek olacağını düşünenlerin sayısı az değildi. Dua etmek son derece mühim bir ibadettir orası ayrı, lakin ‘bir zulüm, bir kötülük görüldüğünde önce elinizle düzeltin’ hadisi şerif gereği en önce yapılması gereken, belirtildiği üzere bir müdahaledir. Zaten duanın mahiyetinde de önce fiili dua sonra kavli dua gelir. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın Kudüs için çabası, tam da bu noktada yapılması gereken için bir örnektir. Önce Kudüs’ün, kırmızı çizgimiz olduğunu hatırlatıp sonrasında İslam ülkelerine çağrıda bulunan Reisi Cumhurumuz elinden gelen neyse onu yaptı, sonra diliyle de kötülüğü tüm dünyaya anlattı. Bu çabaları sonuç vermiş olacak ki Birleşmiş Milletlerde yapılan Abd’nin Kudüs kararını geri almasını öngören tasarı, Trump’ın çoğu ülkeyi, dolarla korkutmasına rağmen ezici çoğunlukla kabul edildi. Bu aynı zamanda amerikayı bir nevi ilah gibi görüp putlaştıranlara karşı, ‘Amerikalı değilim, hiç olmayacağım’ mottosunun artık yüksek sesle duyulduğunun göstergesiydi. Hiç şüphe yok ki, bu kararın amiral gemisi Türkiye, ve kaptanı R.Tayyip Erdoğan oldu. Bunu gösteren ve bu hislerimizi pekiştiren ise Cumhurbaşkanımızın hafta sonu gittiği Sudan’da yaşananlar oldu.

   İşin aslı, şahsım adına bu kadar gururlandığım, bu kadar duygulandığım, bu kadar sevindiğim, bu kadar üzüldüğüm, bu denli girift duyguları bir arada yaşadığım bir an’ı pek az yaşadım. Sudan’a ilk indiği andan, Sudan Meclisi’ndeki konuşmasına kadarki yaşananlar bir Müslüman olarak benim Cumhurbaşkanımın gördüğü itibar, saygı ve hürmet bu duygularımın müsebbibi. Hele Sudan Meclisinde tekbirlerle karşılanması, salondakilerin uzun süre ayakta alkışlamaları; Tayyip Erdoğan’ın ne anlama geldiğini gösteren sahnelerdi. Gönül coğrafyası kavramı bu anlarda tecessüm etti de; göremeyen, görmek istemeyen yine perde çekti gözlerine. Perde çekti ve ekledi: ‘Siz dünyanın en doğru işini de yapsanız sizi alkışlayacak halimiz yok!’

     İster sevin ister sevmeyin, ister muhalefet edin ister etmeyin ama şunu artık kabul edin ki; Recep Tayyip Erdoğan, mağdur ve mazlum İslam devletlerinin ağabeyliğini, tüm dünyanın da onur ve namusunun bir nevi bekçiliğini tek başına yapıyor, bu su götürmez bir gerçek. (Ha bizde tam bu sebeplerden onun karşısındayız diyorsanız o ayrı tabi.) Bize düşen görev de; vatan,millet ve İslamiyet için onun arkasında durmaktır. Gayret bizden, takdir Allahtan’dır..V

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 202 kez açıldı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ara 17 01:00
Pkk'ya Yapılacak Sınır Ötesi Operasyonun Faydaları 

“Tarih, 23 Mayıs 2007… Yer, Kerkük’ün kuzeydoğusu… Kuzey Irak’taki kargaşa devam ederken, bölgede bulunan Türk birlikleri ani bir Amerikan saldırısına uğrar. Türk birlikleri “müttefik”lerinden hiç de beklemedikleri bir darbe almıştır.”

Okuyanların hemen hatırladığı bu cümleler 2004 yılında yayınlandığında herkesin “yok yahu o kadar da olmaz” dediği Metal Fırtına kitabından. Bundan 13 yıl önce yazılan bu satırları şimdi okuyunca tek garip gelen kısım, tırnak içine de alınsa “müttefik” kısmı oluyor.

13 yıl da ne değişti de ABD ile savaşa girmek artık bizim için çok da sürpriz sayılmayacak bir durum haline geldi? Aklı, insafı ve adını hatırlayacak kadar hafızası olanın bu durumdan Türkiye’yi suçlamaya hakkı yoktur.

Elimizde bir vakıa var. ABD; gözümüzün içine baka baka PKK’ya ağır silahlar verip, teröristleri kendi kamplarında eğitip, terör örgütünün üst düzey isimlerini ABD kamplarında koruyarak bizimle zaten bir savaşın içinde olduğunu fiilen ilan etti. Bu savaşının bir cephesinde de FETÖ’ye verdiği destek ve himaye yer almakta. 15 Temmuz’da bu ülkede darbe yapan FETÖ’cülerin birçok üst düzey ismi ve elbette FETÖ elebaşı ABD korumasında yaşıyor.

Pazar günü ajanlara düşen bir haberdeyse, Rand Corporation isimli bir düşünce kuruluşunun, Türkiye ile ABD’nin savaşabileceğini raporladığı ortaya çıktı. Habere göre, “Türkiye’nin terör örgütü PKK/YPG’ye askeri operasyonlarını genişletmesinin iki ülkeyi doğrudan silahlı çatışmaya itebileceği” düşük de olsa ihtimal dâhilinde.

Cümleyi biraz daha anlaşabilir haliyle söyleyelim. ABD’de CIA’nin yan kuruluşu olarak bilinen bir kuruluş, Türkiye PKK’ya operasyon yaparsa ABD’nin Türkiye ile sıcak çatışmaya girebileceğini söylüyor/ tehdit ediyor.

Böyle bir ortamda, yapılması gereken şey bellidir aslında. ABD’nin bu konuda ne kadar ciddi olduğunu görmek için, Suriye’de PKK’ya ait ne kadar hedef varsa onları bombalamak ve karadan asker sokmak. Tabi burada, PKK’dan kaçan Talal Silo’nun açıklamalarıyla birkez daha ortaya çıkan bir sorun var: PKK’ya ABD, Kanada, Fransız, Alman ve İngiliz özel birlikleri eğitim veriyor. Bunlar eğer PKK’yı terk etmez ve Türkiye bu operasyonu yaparsa bu askerlerin bazılarının öleceğini görmek şaşırtıcı olmaz.

Peki, Türkiye ne yapmalı? Batılı ülkelerin (çoğunluğu ABD’li olmak üzere ) askerleri var diye PKK’ya saldırmayıp bazı analistlerin söylediği üzere onun meşruluğunu kabul edip yoluna devam etmeli mi? PKK sözcüsü “siyasetçi”lerin ima ettiği üzere “İstanbul” en büyük Kürt şehirlerinden biri. Türkiye’nin göz yummasıyla kurulacak PKK devletinin geçtim Güneydoğu’yu İstanbul’u bile istemesiyle karşı karşıya kalacağız.

Suudi Arabistan’ın bile PKK reklamı yaptığı bir vasatta PKK’nın Türkiye ile sorunu olan her ülkenin aklına gelen ilk şantaj malzemesi olmasını engelleyecek tek şey, PKK’nın askeri anlamda Suriye’den ve Irak’tan sökülüp atılması. Bunu gerçekleştirmek için askeri operasyonlar yaptığımızda ABD veya başka bir ülke bizimle sıcak çatışmanın içine girecekse zaten biz o ülkelerle savaşıyoruz demektir. Yaşanan fiili durumun resmiyete dökülmesinden de çok şey kaybetmeyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bilal Özdemir yazdı, 125 kez açıldı, 5 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Ara 17 21:00
Muallâ

Bu gece muallanın şerefine içiyoruz.

İşin özüne gelecek olursak ben hiç içmedim ve açıkçası içmeyi de düşünmüyorum ama muallanın hatırına bu gece içmiş gibi yapa bilim.

Ve isterdim ki mualla da olsa burda sarhoş taklidi havamızla dertleşsek, anlatsa bana ve ya ben sorsam o dinlese ben konuşsam o sussa .

Desem ki mualla tut elimden çıkar beni bu çöplükten, tutup omuzlarımdaki yükü kaldır üzerimden, sac tellerine bağlayıp sürükle beni kendimden yüz bin yıllık öteye

Peki sende ister misin mualla sever misin sende beni.

Neden senden istiyorum? Çünkü sen muallasın sarı saclarında dünyalar büyütürsün ya o masmavi gözlerine ne demeli bilirsin kadınlar çocuk doğurur yeni nesiller var ederler fakat senin o gözlerin mualla umut doğururdu dünyama biliyorsun değil mi.

İçim acıyor muallâ özlemekten hiç bıkmadım ama anla beni çok yorgunum ben anlaşılmak istemesem de sen anla beni mualla

Nefesim daralıyor bazen, geceleri ansızın uyanıp seni düşünüyorum. Ne kadar zor biliyor musun severken susmak ayrı durmak özlerken hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

Kalbim kararıyor inancımı yitiriyorum sahi muallâ insanın içinden aşkı çıkardığın zaman geriye ne kalır ki?

Sende özlüyor musun beni ?

Sen sus ben konuşurum dedim ama nolur susma mualla.

Peki mualla ya sen benden başkasıyla…

Bu cümle kaç intihar doğurur kaç umut öldürür biliyor musun.

Mesela desem ki omuzuma yaslandığın yerden aldım en büyük yaramı gözlerini kısıp ta bak bana iyileşsin desem?

Susacaksın biliyorum aslında başlamadan önce bende razıydım susmana .

Ama nolur susma mualla .

Böyle konuştuğuma da bakma her şey kötü değil aslında arada iyi şeylerde oluyor.

Rastgele radyoda çalan parçamız sence de olabilecek iyi şeylerden değil mi

Bencillik yaptığımı da düşünüyor olabilirsin sadece benim derdim varmış gibide görünebilirim ama değil. Farkındayım bende yurtlarından zorla çıkarılan insanları, öldürülen çocukları, petrol savaşlarını, küresel siyasi tetikçileri, insan tüccarlarını, kapitalizmi, nesli tükenen fokları, küresel ısınmaları .

Elbet farkındayım .

Ama sen olmasan ben nasıl dayanırım mualla.

Mualla ben seni çok..

Mualla ?

Mualla ..!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Eşk Rizan yazdı, 119 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
13 Ara 17 13:00

Eşk Rizan

Puan: 9

Okumayan Hoca
0f2e1f3c3a337beddf320f69cc2caa3e1513151647

0f2e1f3c3a337beddf320f69cc2caa3e1513151647

Dinde söz sahibi sanar kendi                                                                                             Adının başında yazılıdır etiketi                                                                                          Din düşmanlarının sinsi işleri                                                                                             Unutturmaktır ehli sünneti

Tek kayanak Kuranı Kerim der                                                                                           Hadisi şerifleri reddeder                                                                                                    Kendi kitabını dağıtırda bedava                                                                                         İslam alimlerinin ismini almaz ağzına     

Evlat iyi aç gözünu                                                                                                             Sahip çık İslamın özüne                                                                                                    Aldanma sakın din cahillerine                                                                                            Ecdadın yolunu iyi belli

Biz bidat bilmeyen Türkelriz diyor ALPARSLAN                                                             

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 217 kez açıldı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Ara 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 467

Bir Kaçış Hikayesi 

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu. Ne uğruna ve nereye kadar olduğuna ise yine insan karar verir. Çünkü insan, doğası gereği hayatta daima kaçmak eylemini gerçekleştiren bir mahluk olmuştur. Bazen bir savaştan, bazen karanlıktan kaçıyoruz, kimi zaman ihanetten kaçarken, kimi zamanda yüzleşmekten kaçıyoruz. İnsan insanın aynasıdır derler, fakat insanoğlu kendisine iyi gelecek o aynadan daima kaçar. Çünkü kaçmak kısa süreli bir geride bırakma biçimidir.

Saat - 04:00 koca bir geceyi sabah etmenin verdiği rahatlıkla (rahatlık diyorum çünkü her gece olduğu gibi bu gece de görevimi layıkıyla yerine getirip acıtacak bütün düşüncelerden kaçmayı başardım) yatağa giriyorum. Bütün gece beni sıkıştırıp duracak olan düşüncelerden türlü türlü meşgulelerde bulunarak uzak durmayı başarıp kendimi rahatlatabildim. Göz kapaklarımın sallamaya başladığı isyan bayrakları da artık gönül rahatlığıyla uyuyabilecek olmamı onaylıyordu. Son bir sigara daha yatağıma, yastığıma, üstüme, ciğerlerime nüfus ettikten sonra kül tablası ile buluşurken bende aynı zamanda yatak ile birleşmeye ve soğuk kış gecesinde altına girdiğim yorganın hazzını yaşamaya başlamıştım. Bir çocuk edasıyla sağa sola dönüp yatağın sempatik gelen ılık yanını tenime değdirerek kendimi şımartıyorsun, sonra sol tarafıma yani duvara doğru dönüp sabit bir şekilde durup artık uykuya dalmam gerektiğini idrak ettim. İlk önce çok sevdiğim birkaç müziğin sözleri canlandı zihnimde, sonra tuttuğum takımın son maçta aldığı galibiyet, gün içinde arkadaşımın anlattığı bir olay, gittiğim kafedeki güzelliği ile müşteri çekebilen kasiyer kız derken birer birer canlanmaya başladılar zihnimde. Gözlerim kapalı bir şekilde alakasızca düşünüp uykuya dalmayı umut ediyordum. Ailemi, dostumu, kitapları, müzikleri, evi, işi yerini, gaddar patronumu, köşedeki caminin bahçesinde duran potin boyacısını düşündüm. Bunları düşünmeye devam ederken zaman akıp gidiyordu. Birden hala uyuyamadığımı fark edince sağ tarafıma dönüp orada uykuya dalmayı denemem gerekli diye düşündüm. Gözlerim kapalı uyumaya çalışıyor ve zihnimdeki düşünceleri kontrol ederek aza indirmiş olmanın sevinci ile yavaş yavaş süzülüyordum uyku ile gerçeklik arasında. Ne olduysa o anda oldu... bilimcim yeni uyanıp güne başlamış bir hava ile aydınlandı ve göz kapaklarım sanki benim kontrolümde değilmiş gibi usulca aralandı. Gözlerim açık karanlık bir tavana bakarken, kaçıp kurtulmak istediğim ne varsa bir bir aklımı istila etmeye başladı. Artık hiçbir sen kontrolüm altında değildi. Acısı ile hala yüzleşemediğim bir ölüm canlandı zihnimde ve bütün bir geceyi bu acının içinde kaybolarak geçirdim. Kaçtığım ne varsa bir bir yüzüme çarpıldı, korktuğum ne varsa teker teker ruhumu esir aldı. Hiç ama hiç beklemediğim bir gecenin sabahında ansızın karanlık bir köşe başında canı pahasına kaçan bir kedinin yakalanması gibi kıskıvrak yakaladı beni. Düşünceler... En derinlerime gömdüm desende daima gün yüzüne çıkmaya hazırdır, kaçtım kurtuldum desende her an seni yakalayabilecek güçtedirler, hayata daima gülümsüyor olsanda bununla kibirlenme çünkü sen düşüncelerinin izin verdiği kadar gülümseyebilirsin. Düşüncelerinde ki acı ne kadar azsa o kadar fazla gülümsersin, düşüncelerinin arasından gülmeyi bulamayanlar o kadar şanslı değillerdir çünkü onlar için gülümsemek kıymetli bir mücevher kadar değerlidir.

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu gibi gözükse de kaçtığı halde düşüncelerine yakalanan insanlar buna bu gözle bakmazlar. Çünkü alışırsın. Ve bir kere düşünmeye alışırsan, gülüşünde kırıklıklar taşıyarak çıkarsın hayatın karşısına. Sonra uykularından uyanıp, odanda yapayalnız bir şekilde sigaranı yakarsın...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 371 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 17 01:00
Demokrasi Mehmet Ocaktan'ın Yazılarına Çare Olur Mu? 

Mehmet Ocaktan 1955 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Yenişafak ve Akşam gazetelerinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 3 şiir kitabı var. 2007-2011 yılları arası milletvekillik yaptı. Karar gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam ediyor. Aşağıda eylül başına kadar geri giderek köşesindeki yazılarının bazılarının başlığını paylaşacağım.

“Kudüs için ağıt yakmak utancımızı örter mi?” “İtaat kültüründen demokrasi değil, IŞİD çıkar”, “Kesinlikle daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var.” “Bir özgürlük alanı olarak Hz. İbrahim’in başkaldırısı”, “Kafa kesenlerin din sattığı bir dünyada kime hangi İslam’ı anlatabiliriz ki…”, “Gelişmişliğin sırrı hukukun üstünlüğü eğitim ve inovasyonda” “Demokrasiyi önemli kılan adı değil hukuktur”, “Denize nazır demokrasiniz yoksa…”, “Bireyin olmadığı yerde demokrasiniz olmaz” ,“Demokrasiyi taşlasak kurtulur muyuz?”, “İslam en iyisi ama biz değiliz”, “Demokrasiyi sevmediyseniz FETÖ ve İŞİD verelim.” “Hukukun üstünlüğü yeter, adı demokrasi olmasa da olur”, “Diyelim ki demokrasi gavur icadıdır…”, “İslamcıların demokrasi reddiyesine hakkı var mı?” “Eleştirel düşünce mutlak ihanet demek değildir”, “Demokrasi İslam’ı gölgelemek için mi icat edildi?”, “Tanrı, siyaset ve demokrasi”, “Müslümanlar işleyen bir demokrasi kuramayacak kadar beceriksiz mi?”, “Demokrasi için illa İslami bir temel aramaya ihtiyaç var mı?”, “İslam toplumları demokrasi fırsatını kaçırıyor”, “İslamda bireyin bağımsızlığı ve özgürlüğü esastır”, “Popülistler işleyen bir demokrasinin düşmanıdırlar ama…”, “Demokrasi seküler aklın ürünü diye reddedilebilir mi?”, “Demokratik değerler ‘Yahudi demokrasisi’nin ürünü olabilir mi?”

İnsanın içini şişirten, illallah dedirten bir demokrasi vurgusu. Sürekli demokrasi, hep demokrasi, asla ve kata vazgeçilmeyecek demokrasi. Mehmet Ocaktan belli ki bir tartışma başlatmak istiyor. 2012 yılında başlayan ve neredeyse bir yıl süren İslamcılık tartışması aklıma geliyor ve Ocaktan’ın istediği tartışmayı başlatamamış olmasına seviniyorum. Seviniyorum zira ortada tartışılacak bir şey yok. Ama maalesef durmuyor ve duracak gibi de görünmüyor.

Ocaktan yazılarında bize bazı mesajlar veriyor, “Müslümanlar olarak kötü tanınıyoruz.”, “Kabahatin büyüğü bizde.”, “Uslu ve demokratik bir Müslüman olursak Batı bizi sever.” Ocaktan yazılarındaki asıl mesajsa şu. “Erdoğan itaat kültürü oluşturdu, bu artık bitmeli.”

Anlamadığım, anlayamadığım Ocaktan bütün bu meramını üç yazıyla anlatabilecekken neden uzatıyor. Bir köşeye sahip olmak, okuyucuya bu kadar eziyet etme hakkı veriyor mu? Bence vermemeli.

Ocaktan belki şunu diyebilir. “Ben bir görüş ortaya koyuyorum.” Yok, ortada bir görüş yok. Ortada sadece Ocaktan’ın şimdilik açıktan cephe almamak isteği var. “Ben lafımı ortaya yazayım, zaten yazıyı okuyanlar kimi eleştirdiğimi anlar ben de fazla tepki çekmeden mesajımı veririm.” Kolaycılığı var.

Ahmed Bin Hanbel’den sonra düzelemedik

İmam-ı Azam Ebu Hanife, halifeliğin Müslümanların görüş birliği ve şura ile olması gerektiğini savunurken, Ahmet Bin Hanbel, “Allah ve ahiret gününe inanmış hiçbir kimseye, kılıcının gücüyle galip gelip Müslümanların yöneticisi olmayı başarmış ve Emir’ül Müminin adını almış olan kişiye itaat edip onun hâkimiyetini tanımadan bir gün dahi geçirmek helal olmaz. Bu yönetici ister iyi, ister kötü olsun fark etmez” diyerek Allah’ın insanlara bahşettiği iradeyi yok saymıştır. Çok açık ki adalet, şura, toplumun rızası gibi devleti yönetenlerin meşruiyeti için gerekli olan ölçütler ne yazık ki, bizzat İslam uleması tarafından saf dışı bırakılmıştır.”

Ocaktan’ın vurgularıyla, İmam Ahmed Bin Hanbel (r.a.) İslam dünyasındaki gerilemenin baş müsebbibi. Ocaktan, bu müthiş tespiti Karar’da yazıları çıkan ilahiyatçılardan mı çıkardı bilmiyorum. (Aklıma, 11 Eylül sonrası ABD askerlerinin sorguladığı Müslüman esirlere, Ahmed Bin Hanbel'i tanıyor musun sordukları geliyor, gayri ihtiyari)  “Kur’an Mahlûktur” demediği için halife tarafından işkence görmüş, mezhep İmam’ı Ahmed Bin Hanbel’i eleştirmesi komik bile sayılmayacak bir trajedi. Halife’ye itaat meselesinde İslam âlimlerinin görüşleri Ocaktan’ın idrakini biraz aşabileceğinden bu konuya girmiyorum. Kendisine bir usul hocası bulmasını tavsiye edeceğim ama etkilendiği isimlere bakınca bunun da kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum.

"Kudüs’ü demokrasi kurtaracak"

Ocaktan bugün çıkan yazısının bir bölümünü gene demokrasiye ayırmış. “Daha da önemlisi, İslam ülkelerinde neredeyse bütün sivil toplum faaliyetleri, siyasete ve siyasi iktidarlara endeksli hale geldiği için, siyasi getirisi olmayan ‘sivil itaatsizlik’ faaliyetleri pek makbul hareketler olarak görülmüyor. Hatta protesto eylemleri siyasi iktidarların tekerine çomak sokan bir görüntü arz ediyorsa ‘ihanet’ olarak bile değerlendirilebilir.” Ocaktan inşallah İslam dünyası uzmanı olarak bu cümlelerini örneklendirir biz de öğreniriz bu İslam ülkelerini ve yaşadıklarını.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.