Türkiye

Yıl 1 Sayı 12
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
ARALIK 2015

Bulut Sever

Satrancı Urefa

İÇİNDEKİLER

Satrancı Urefa
Bulut Sever / İSTANBUL
Rusya'nın Artistliği: Kuzineden Mülhem Hezeyanlar
Bulut Sever / İSTANBUL
Olurdu Olmazdı Derken, Resmi Tarihten Kahraman Devşirmek
Bulut Sever / İSTANBUL
50 Buçukluk Kandırmaca
Bulut Sever / İSTANBUL
Hifâ Hatun (Radıyallahü Anha)
Mustafa Karayel / İSTANBUL
Ela Lale Talat Üçlüsünün Aydınlanmaya Etkileri
Hilye / İSTANBUL
Çözüm Süreci Üzerine
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Abdullah Bin Cahş “Radıyallahü Anh”
Mustafa Karayel / İSTANBUL
En Geliştirilmiş Bilim Dalı...
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Uçak Uç, Hava Sahama Düş.
Kerem Yüksel / İSTANBUL
İlaç Değil, Mendil
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Vura Vura Dağıla Dağıla Seviyoruz
Ezgi Çelik / ESKIŞEHIR
Küçük Umutlar / Şiir
Burak Aydın / İSTANBUL
Zafer İnananlarındır
محمد / ANKARA
Ya Bismillah!
Ömer Poyraz / İSTANBUL
1 Kasım 2015: Sonrası...
Bulut Sever / İSTANBUL
Kısa Bir Sûre "nasrullâhi Velfeth"
Emre Keleş / ANKARA
Ardından
Fatma Akçadağ / KONYA
Emanet Ve Ehli
Hatice Kara / ANTALYA
Ne Kaldı Geriye?
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Demirtaş'ın Yalnızlığı Veya Suriye'yi Hatırlamak
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Ruhsuz Bedenler
Sıla Münir / İSTANBUL
Sınırlarımızda Dolaşan Garabet
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Oğluma Mektuplar - 3
Mümtaz Fuat / BURSA
Aşk Değil; O Aşkın Sahibi Olanın Sûretidir Asıl Aradığımız.
Büşra Özdemir / MALATYA
Sirenler Kimin İçin Çalıyor?
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Yaz Yağmurunu Seven Güzmania
Benay Özbent / İSTANBUL
Kabirler
Sıla Münir / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 2
Mümtaz Fuat / BURSA
Yeni Kabine Ve Günümüze Yansıması
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları - 1
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Yanmaktan Korkarsın
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Türkiye Nükleer Silaha Sahip Olabilir Mi?
Ahmet Demir / İSTANBUL
Olmadı Kaçarız
Benay Özbent / İSTANBUL
Başarısız Liderler, Hayal Kırıklığı Yaşayan Seçmenler
Emre Keleş / ANKARA
Taşınıyorum / Şiir
Burak Aydın / İSTANBUL
Kürk Ve Algı Yönetimi
Tevfik Gülep / İSTANBUL
" Çok Şükür "
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Giden Gemiler Geri Gelmez Mi??
Nesibe Çakıcı / BALIKESIR
Gerginliğin Sona Ermesi İçin Yapılması Gerekenler
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL

Bulut Sever

Puan: 8.67

Satrancı Urefa

Bulut Sever yazdı, 414 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Bir mevzuyu hakkıyla ve kolayca öğrenmenin birinci şartı, o mevzuya duyulacak olan muhabbettir. Bu muhabbetin neticesinde mevzu hakkında uyanacak merak duygusu öğrenmenin keyfini ziyadeleştirir. Oyun ile bir konuyu öğretmeye çalışmak, hem öğretmeyi hem de öğrenmeyi kolaylaştırır. Din eğitiminde de
1
okuma modu
devamı...

Bir mevzuyu hakkıyla ve kolayca öğrenmenin birinci şartı, o mevzuya duyulacak olan muhabbettir. Bu muhabbetin neticesinde mevzu hakkında uyanacak merak duygusu öğrenmenin keyfini ziyadeleştirir. Oyun ile bir konuyu öğretmeye çalışmak, hem öğretmeyi hem de öğrenmeyi kolaylaştırır.

Din eğitiminde de oyunun önemli bir rolü vardır. Eski zamanlarda medreselerdeki ciddiyet asla ceberut bir hali ifade etmez. Zaman zaman ilgili derslerin eğlenceli hale getirilmesi talebelerin dersleri severek öğrenmesine sebep olmuştur.

*

Gündemin hararetinin bir miktar düşmesinin ardından, bir tasavvuf oyunu olan Satranc-ı Urefa yani Ariflerin Satrancı’ndan bahsedelim.

“Rivayete göre Muhiddin Arabi Hazretleri ya da Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi Hazretleri ortaya çıkarmıştır bu oyunu. Bu oyunu ortaya çıkaran zatın tasavvuf talebelerine insanın yaşadığı, başından geçmiş çeşitli halleri/yaşanmışlıkları, idrak seviyelerini ve tasavvuf yolunun basamaklarını öğretmeyi amaçladığı düşünülmüştür.

Satranc-ı Urefa bir adet zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla oynanır. Oyun tahtasında 10’a 10 + 1 adet, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı ilerleyerek 101. basamağa yani “Visale” varabilmektir. Bazı basamaklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, bazıları da daha ileriye götürür.

Oyuna başlamak için muhakkak 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Allah-ü Teâlâ’ya ulaşmak için mutmaine olmaya başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nefs-i levvame'ye (günahlarından pişman olan nefs) karşılık gelmektedir. Yaptıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlanmadan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) ulaşılır fakat 11. basa¬makta Sohbet-i Sek'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüşmek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf'e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basamaktaki Rica'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bırakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.

Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak (ayrımcılık) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi kabul (!) buyurur. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geçmek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet'e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza'ya yollayan 100. basamaktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.

Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların arasında en ilginci 87'deki Muhabbet’tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL'e (dosta ermek, sevgide kavuşmak) taşımaktadır.”

Tasavvuf yolunun akıl ile anlaşılamayacağı buyurulmuş Ehl-i Sünnet İslam Âlimleri tarafından. Batını manevi haller ile süsleyerek zahir ile bir bütün halinde Allah-ü Teâlâ’ya hakiki manada ‘kul’ olmanın anahtarıdır tasavvuf. Halden hale geçip, renkten renge boyanırken ve tam kavuştum derken, ‘ötelerin ötesinde ve yine ötelerin ötesine…’ hicran yarası ile devamlı surette ayrılık acısının yaşanmasıdır…

*

Oyunun zorluğuna bakılırsa ve bu oyun gerçek ise, Tasavvuf yoluna adım atmış taliplerin, bu yolda halden hale gireceklerini ve tasavvuf basamaklarında ilerlemenin bıçağın keskin tarafında yürümek gibi olduğunu göstermek adına ortaya çıkarılmış bir oyun olduğu düşünülebilir.

Bu oyunun ne olduğunu okuduktan sonra şu soru sorulabilir: Zaman tasavvuf ile iştigal etme zamanı mı? Yoksa birinci vazifemiz tasavvuftan önce itikadımızı Ehl-i Sünnet’e uygun düzeltip/tazeleyip, İslam dininin insanın 7/24 hayatını şekillendiren kural ve kaidelerini ‘yorumu esas almayan’ sağlam kaynaklardan öğrenmek mi?

2

Bulut Sever

Puan: 8.67

Rusya'nın Artistliği: Kuzineden Mülhem Hezeyanlar

Bulut Sever yazdı, 421 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Ne sanıyorlar kim bilir? Bu ülke ne çekiyorsa dil devrimi adı verilen cinayetten sonra kronikleşmiş tarihini bilmeme ve ilgilenmeme hastalığıyla, cehaletin o vazgeçilmez mutluluğu ile yaşamasından çekiyor. Bilinen tarih ile birkaç bin yıl öncesine giden tarihimiz, yüzyıllar içinde oluşmuş kadim ge
3
okuma modu
devamı...

Ne sanıyorlar kim bilir?

Bu ülke ne çekiyorsa dil devrimi adı verilen cinayetten sonra kronikleşmiş tarihini bilmeme ve ilgilenmeme hastalığıyla, cehaletin o vazgeçilmez mutluluğu ile yaşamasından çekiyor.

Bilinen tarih ile birkaç bin yıl öncesine giden tarihimiz, yüzyıllar içinde oluşmuş kadim geleneklerle örülüdür. İslam dininden önce de olan bazı hasletler, İslamiyet’i kabullenmemizde önemli bir rol oynamıştır. Eşyanın ve elbisenin temiz olmasına verilen azami önem, sabah kalkınca ilk işin yüzün yıkanıp Yaratıcıya dua ve şükür bu dediğimize misal teşkil edebilir.

Dün sabah itibariyle bir zamanlar dünyayı birbirleri arasında pay etmiş iki süper (?) güçten birine, defaten son bir aydır çeşitli platformlarda ülkemiz sınırlarını ihlal etmemeleri hususunda uyarmamıza rağmen; dün sabah da savaş uçaklarına ‘müdahale’ etmeden önce onca uyarımız karşılığında yapılan artistliklerini ‘prensipte’ kabul edilebilir bul(a)madık ve artistliklerinin bedelinin ne olacağını açıkça gösterdik.

Ne zannediyorlar derken, kendi içimizdeki bir kısım muhaliflere idi sözümüz. Yoksa dışarıya bir sözümüz yok.

Onlar sanmıyorlar; bir zamanlar ne olduğumuzu, rahat bırakırlarsa ne olabileceğimizi çok iyi bildiklerinden bu olanlar zaten.

Dün Suriyeli kardeşlerimize kapımızı açtığımız için bu memleketi yönetme gayreti içinde olanlara aşağısından yukarısına sövenler, bu ülkenin neredeyse yarısının ‘muhacir’ olduğunu unutmuş olanlardı. Unuttukları bir diğer şey ise, biz muhacirlere yokluk yıllarında sofralarını ve evlerini açan, ‘ensar’ olma şerefine nail olmuş dedelerinin, ninelerinin vicdanlarıydı.

Bu topraklar İslam olduktan bu yana din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin kimin başı sıkıştıysa, kim bir sebepten dara düştüyse geldikleri yerlerdeki evlerinin önünde rahatça oturabildikleri gibi bu topraklarda da rahat etmişlerdir.

Dün böyle diyenler, kimse kimseyi kandırmasın, bir süredir Işid’i vuruyorum diye hassaten Türkmenleri yerinden yurdundan etmeye çalışan Rusya’ya ‘elimizin tersini’ gösterdiğimiz için tarihten aldığımız o büyük ve şerefli mesuliyeti bir kenara bırakıp doğalgaz derdine düşmemiz gerektiğini dillendiriyorlar.

Ne istediklerini anlamak mümkün değil, hastalıklı bir durum sanki?

Erdoğan ve AKP düşmanlığının, en sonunda hastalığa dönmüş saplantılı bir durumun onları getirdiği noktayı alenen müşahede etmek insani açıdan bakıldığında üzücü bir durum.

Şımartılmış, arsız çocuklar gibiler. Ne yapsan, ne etsen mutlu edemiyorsun onları, senden razı gelmiyorlar. Kendi içlerinde de bir mutabakat yok. Birinin olur dediğine, diğeri dirsek çeviriyor.

Yalnız şu çok açık ki, mesele ‘Sünni bir Müslüman’a geliyorsa ve bu ülke elinden geldiğince ‘Sünni Müslüman’lar için yardımda bulunmaya çalışıyorsa işte o zaman tek ses tek yürek hepsi bir ağızdan aynı nefret sözlerini terennüm etmeye başlayabiliyorlar.

Tarihten gelen her daim ‘diş bilediğimiz’ Rusya ayağının dibine kadar gelsin, gözünün içine baka baka aynı dine, ırka, dile sahip olduğun insanları senle dalga geçer gibi bombalasın, Esed’in hiçbir ahlaki değere sahip olmayan adamlarının ‘insafına’ bıraksın ve bu ülke hem el altından yardım etmesin hem de dün olduğu gibi uluslararası meşru haklarından faydalanarak haklı bir tepki göstermesin?

Elbette topu tüfeği alıp da Batum’dan yol alacak halimiz yok. Fakat bu ülke yani bizler şerefimizi de mi ‘konjonktür’ün o kirli ayakları altına serip olan biteni seyredelim umarsızca?

Hiç üzülmeye gerek yok sobalı-kuzineli günlere mi dönüyoruz diye, rakamlar bizden yana. Adamlar ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyorlar ve ekonomik göstergeleri aşağı doğru ivme kazanmış durumda. Bu sıkıntılı dönemlerinde doğalgazlarını sabah-akşam votka çeker gibi başlarına dikecek değiller. Evet, hala güçlüler. Ama biz de bir Ukrayna, Gürcistan değiliz. Baltık ülkeleri ve hele hele Yakutistan hiç değiliz.

Köprüler yıkılıp, gemiler yakılıp, bıçak kemiği kesmeye başladıktan sonra… Olup olacağı evinde bacası olan soba ya da kuzine alır. Evinde bacası olmayanın işi biraz daha meşakkatli olsa da, cama soba-kuzine borusu deliği açmak neden bu kadar zor olsun… Uzun bir süre kuzineli bir evde yaşama keyfini tatmış biri olarak herkese tavsiye ederim.

%49,5’un büyük bir çoğunluğu bunu seve seve yapar da, %50,5’luk bloğun(?!) hatırı sayılır bir kısmı ne yapar, nerelere kaçar (mı) bilinmez.

Tamam peki peki, kutuplaştırmayalım.

4

Bulut Sever

Puan: 8.67

Olurdu Olmazdı Derken Resmi Tarihten Kahraman Devşirmek

Bulut Sever yazdı, 399 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Tarih dersleri gördük. Tarih derslerini dinledik. Kemal Kara imzalı mavili-kırmızılı kitapların içinde yaz(dı)ılmış tarihi… Tarih dediğimiz mefhum 3 şekilde görülebilir: - Tarihi bir vaka dediğimiz olayın o anki aktörleri, şahitleri. Tarihi bir olayın gerçekleşmesinin müsebbibi olanlar ve o olaya
5
okuma modu
devamı...

Tarih dersleri gördük. Tarih derslerini dinledik.

Kemal Kara imzalı mavili-kırmızılı kitapların içinde yaz(dı)ılmış tarihi…

Tarih dediğimiz mefhum 3 şekilde görülebilir:

- Tarihi bir vaka dediğimiz olayın o anki aktörleri, şahitleri. Tarihi bir olayın gerçekleşmesinin müsebbibi olanlar ve o olaya şahitlik eden bir esnaf, bir simitçi misal.

- Arşivciler. Yaşanmış ve bitmiş tarihi vakanın yazılı dokümanlarını düzenleyen görevliler.

- Belgeler üzerinden gerçek tarihi nasıl olmuş ise olduğu gibi anlatanlarla, belgelerin saklanması veyahut tahrif edilmesi neticesinde bir siyasi gücün menfaatlerine göre uydurulmuş bir tarihi anlatanlar, yorumlayanlar…

Biz de naçizane, gerçek tarihi vesikalar üzerinden birkaç kelam etmeye gayret edelim o zaman.

1918 yılında Vahdettin Han tahta çıkmıştır. O yıllarda ‘gök kubbesinde güneş batmayan’ emperyalizmin kalesi bir devlete sahip İngilizlere herkes gibi Osmanlı da bir şekilde yakın durmaya çalışmıştır. İçinde bulunan vahim durumdan, bir ara dönem kabilinden, ancak bir İngiliz yardımı ve himayesi ile çıkılabileceği düşünülmektedir zira. İşte nedendir, tam da bilinir elbette lakin Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kâğıt üstünde kabul ettiği için Vahdettin Han’a hain damgası vurulur.

Bir de tersinden bakalım bu mevzuya şimdi. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi parasıyla İstanbul’da çıkardığı ‘Minber’ gazetesinde işgalci İngilizlerin nasıl da tebrik edilip alkışlandığına bir bakalım. 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde, “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı” , ertesi gün ‘Vakit’ gazetesinde ise, “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediği” sözlerine bir bakalım. Oysa okullarda gösterilen tarih kitaplarında hiç mi hiç yazmazlar bunları.

Bütün bu belgeler arşivlerde dururken, dikkat madde 3, cümlesinin ikinci kısmının uygulamaya alınıp, sadece Vahdettin Han’a hain yaftasının vurulmasını hangi eğitim sistemiyle ve vatanperverlikle açıklayabilirsiniz?

Mesela Samsun’a gitmesinden önce Vahdettin Han ile görüşmesini daha sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Mustafa Kemal, Vahdettin Han’ın kendisine, “Şimdiye kadar ki başarılarınızın hepsini unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini neden yazmamıştı okullardaki tarih kitapları? Okullarda tarih dersleri gören bizler uydurmuyoruz bunları, tarihin bizatihi kendisi diyor. Hala Vahdettin Han hain değil mi?

Çapraz okumalar üzerinden bir de bu mevzuya İngiliz gizli belgeleri üzerinden bakalım. İşgalci İngilizler Vahdettin Han’ı Samsun’a gizlice kaçmış(!) Mustafa Kemal’i kötülemeleri hususunda baskı yapmaktadır. Vahdettin Han’ın Mustafa Kemal’in ancak İtalya’nın birliğini sağlayan Garibaldi kadar ‘haydut’ sayılabileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir. (S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1’Den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5)

Bir belge daha var. Allah Allah, hiç de görmedik bunları okullardaki tarih derslerinde… 14 Kasım 1918 günü Pera Palas’ta ikamet etmeye başlamış olan Mustafa Kemal, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak işgalci İngilizlerin generallerinden Harrington ile bir görüşme yapmak ister. Muhabir Price, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında o görüşmeyi şöyle aktarır: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. ‘Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi. Eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi (İttihad ve Terakki’den bahsediyor. BS.) kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu toprak üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.'”

Kim vatan ve millet sevgisiyle dolup taşıyormuş, kim hainmiş, kaçmış?

Mustafa Kemal’in, muhabire söyledikleri devam ediyor: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu konuşmanın kaynağı ise Kemal Kara imzalı okullardaki tarih kitapları değil. Kemal Kara atlamış(!) olmalı. Olsun. Kaynak, Türk Tarih Kurumu’nun Ankara 1991’de Cemal Köprülü’ye çeviri görevi verdiği, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri adlı kitap.

Okullarda öğretilen, Sultan Vahdettin’in İngilizler ile işbirliği içinde vatanı sattığıdır. Milli Eğitim tarih müfredatında Sultan Vahdettin’in, milletin malı olan sarayı soyup soğana çevirdiğini ve umarsızca İngiliz gemisi ile vatanından alelacele kaçtığını yazar. Bunları yazar da nedense Sultan Vahdettin Han’ın ve ailesinin nice sıkıntılar içerisinde yaşamını idame ettirmeye çalıştığını yazmaz. Hadi maddi sıkıntıları boş verin, kendi vatanından, bir gece de çıkan kanun ile hiç acımadan birkaç gün içerisinde, neredeyse derdest edilip kovulduğunu ve başka bir devlet topraklarında sığıntı gibi yaşamanın yürek sancısını yazmaz. Ve nihayetinde borçlarından dolayı cenazesinin günlerce rehin tutulduğunu ve bin bir güçlük ile borçların ödenip cenazenin yine bin bir güçlük ile bir İslam toprağına defnedilebildiğini yazmaz.

Tabi bize okullardaki kitaplar bu milletin neredeyse durmaksızın 20 yıldan beri savaşmak durumunda kaldığından ve bu durumdan mütevellit sefalet içerisinde yaşarken, şapka takmayı reddettikleri için bir şehrin yine o inkara müstehak(!) Osmanlı Devleti’nden kalmış ‘Hamidiye Zırhlısı’ ile bombalandığını yazmaz. Millet bir lokma ekmeğe muhtaç iken her gece mütemadiyen sabahlara kadar kuş sütü eksik sofralardan devlet yönetenlerin umarsızlığını yazmaz. Millet toprağına ekecek tohum bulamazken sipariş edilmiş ve kaderin tahakkukudur, pek kısacık sefa sürülmüş yatların boş vermişliğini yazmaz.

Bunları ve daha nicelerini yazmayan resmi tarihimiz var iken, İngilizler ile Sultan Vahdettin görüşünce hain, diğer görüşenlerin ise vatan-millet sevgisinin akıl almaz coşkunluğu ile neredeyse boğulacak birer milli kahraman olduğuna mı inanalım?

Kimin vatan haini, kimin vatanperver olduğuna ideolojilerin özgür fikre ve gerçeğe pranga vurmaya çalışan despotluğu karar veremez. El kaldırılarak salt çoğunlukla veyahut oybirliği ya da tehdit ve korku ile de olmaz bu.

Tarih öyle acımasız bir mefhumdur ki, siz hangi idareyle neyi yasaklarsanız yasaklayın, o günü gelir yolunu bulur ve gerçekleri bir bir ortaya çıkarır.

6

Bulut Sever

Puan: 8.67

50 Buçukluk Kandırmaca

Bulut Sever yazdı, 264 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Kasım 2015 Genel Seçimleri üzerinden 3 hafta geçmek ve bugün yarın hükümet kurulmak üzere. AKP kendilerinin de beklemediği büyük ve ezici bir çoğunlukla, yani resmi seçim sonuçlarının da açıklanması ile beraber noktası virgülüne tam olarak % 49,5 oy aldı. Bizim ‘diğer’ kesimin tavrı her seçim son
7
okuma modu
devamı...

1 Kasım 2015 Genel Seçimleri üzerinden 3 hafta geçmek ve bugün yarın hükümet kurulmak üzere. AKP kendilerinin de beklemediği büyük ve ezici bir çoğunlukla, yani resmi seçim sonuçlarının da açıklanması ile beraber noktası virgülüne tam olarak % 49,5 oy aldı.

Bizim ‘diğer’ kesimin tavrı her seçim sonuncundan sonra malumunuz üzere yine şöyle oldu: “Şerefli mağlubiyetler” Mağlup olmamışlardır hiç ve her seferinde de başarılı olmuşlardır.

Bu kadar yenilgiye rağmen, yenilen partilerin genel başkanları (liderleri değil) sahte yatır gibi partilerinin tepesine çökmüş ve ‘demokratik yollarla’ gitmeleri hiç mümkün olmamış; ya bir kumpas ya da atama usulü yer işgalleri gerçekleşebilmiştir. Bunun yanında ayrıca kendi içlerindeki güç odaklarının birkaç göz boyayıcı değişikliğiyle, ‘ilk seçimde iktidara’ diye yeni ve yeniden siyaset gündemine yelken açma teşebbüsleri olmuştur. Bu teşebbüslerin de geriye doğru baktığımızda sadece ‘teselli’ kabilinden olduğunu onlar adına üzülmeyerek, demokrasi adına ise üzülerek görmekteyiz.

Bu kadar sayıda yenilgiye rağmen demiştik. Yine aynı teraneyi terennüm etmeye başladı bu müzmin muhalif partilerin ‘ileri gidemeyenleri’ ve partilerinin uslanmaz mahut tornistancı köşe yazarları, medyaları…

Neymiş? 49,5 oy oranının karşısında bir de 50,5’luk bir kesim varmış… Bu kesiminde hassasiyetlerini dikkate almak, onları da kucaklamaya çalışmak gerekiyormuş… Hangi 50,5 oy oranından bahsediyorlar diye sorsak 13 seneden beri bir 50,5’luk oy oranına ulaşabilen kendi cenahlarından bir partiden bahsedemezler. Mahut medyalarının yazarlarından biri, seçimden hemen sonra ‘ben de değişeceğim, milli iradeye saygılıyım’ mealinde bir şeyler deyip ekranlarda ve köşesinde ters takla atarken, bugün hiç utanmadan seçim sonuçları istatistikleri üzerinden AKP’ye oy atan insanları köylü-eğitimsiz diye ayırarak bir sosyolojik analiz yapıyor kendince. Yani AKP’ye oy atan insanları kulağını tersten göstererek aşağılıyor; aslında ülkenin içinde bulunduğu içler acısı hali yazmış oluyor. “Böyle de bir gerçek var işte, sistem onların galibiyetine yarıyor ‘naapalım’!” mealinde bir şeyler geveliyor.

Meşhur misalle; bozuk saat bile bir an için dahi olsa günde iki defa doğruyu gösterirken, siz de en azından bir defa doğruyu söyleyebilseniz keşke!

Dün cemaat adı verilen illegal yapıyı düşman görüyorken, Kürtleri insandan saymıyorken, Dersim’de Alevileri ilk kadın pilotunuza bombalatmaktan gurur duyarken ve muhafazakâr hassasiyeti olan milliyetçileri faşistlikle itham ediyorken şimdi hepsiyle kol kola girmiş 7 Hazirandan ve hem öncesiyle hem de şimdisiyle nasıl olur da sosyolojik olarak hep beraber bir ‘blok’ oluşturduğunuzu söyleyebiliyorsunuz?

İnanılır gibi değil mi? İnanılır gibi evet. Zira bir Müslüman ve onun Müslüman temsilcisi bırakın ağzıyla kuş tutmayı, onların bastığı her bir taşı altından döşese, yani ne yaparsa yapsın makul ve de makbul değildir onlar için. Her zaman kontrol altında tutulacak, haddini bilecek; ikinci değil, bilmem kaçıncı sınıf insan bile olmayacak bir Müslüman onlar için.

Batı’nın şüphesiz en başarılı talebesi olduğunu her seferinde kanıtlayan bu güruh, bu hallerini ortaya serdikçe bu topraklarda yaşayan insanların gözlerinin biraz daha açılacağını ümit ediyoruz.

Bu güruhun ağababaları nerede bir Müslüman varsa; yani Doğu’dan Batı’ya bütün İslam coğrafyalarında yaptıkları zulümlerin, getirdikleri ‘demokratik barbarlığın’ bedelini Haçlı seferlerindeki dedelerinin tarihin o acımasız gerçekliği karşısındaki yüz karalığının bin bir beteri ile tarihin silinmez sayfalarında yer alarak ödeyeceklerdir. Ve bu güruh da, bunların yardımcısı olarak ismi değersiz figüranlar gibi basit bir cümlenin, anlamında yüz ekşitici bir kelimesi olarak yer alacaktır.

Şeytan sizlerin, evet tam da bir olduğunuz Batı’yla blok olarak, ‘Batı’nın o mükemmel değerler silsilesi’ adına yapageldiklerinizden sebep varsın parmak ısırıyor, kıskanıyor olsun sizleri… her gün onca masum insanın ölümlerinin acısının, geride kalanların hançerelerinde yumru gibi takılı kalmasına sebep olanların tarihini günü geldiğinde elbet yazanlar olacak, Müslümanlara yaşattıklarının ve isnat ettikleri suçların gerçekliğinde boğulacaklardır.

8

Mustafa Karayel

Puan: 4.31

Hifâ Hatun (Radıyallahü Anha)

Mustafa Karayel yazdı, 353 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Hifa Hatun (radıyallahü anha) Ensar'dandır.. Malum, Medineli hanımlar hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Fakat Hifa Hatun bir başka güzeldir. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmak için yarışır, hatta bazıları kendi beylerine ister. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider.
9
okuma modu
devamı...

Hifa Hatun (radıyallahü anha) Ensar'dandır.. Malum, Medineli hanımlar hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Fakat Hifa Hatun bir başka güzeldir. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmak için yarışır, hatta bazıları kendi beylerine ister. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler. Hifa Hatun, bir gün Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah'ın Resulü” der: “Bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene” der. Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar: Hifa Hatun büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi adil bir çare bulur; “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Süheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilir. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi beklemeye başlar. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb (radıyallahü anh) bir şeyden habersiz içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle “kabul” eder, zerre kadar acabası olmaz. Hazreti Süheyb o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der: “Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) 'Cennette yüksek bir çardak vardır' buyurdular: Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.”

Ve öyle de yaparlar. Cebrail aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize duyurur, cennetle müjdelendiklerini anlatırlar...

Ertesi sabah Efendimiz Süheyb'e “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” der. Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır: “O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Süheyb “radıyallahü anh” o secdeden kalkamaz... Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz “Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar... Cenaze namazlarını o yüce Server kıldırır, ikisini yan yana toprağa bırakırlar. Başuçlarına bir tahta çakar. Birine “şükredenlerden Süheyb” öbürüne “sabredenlerden Hifa” yazarlar.

Ruhlarına El-Fatiha...

Kaynak: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yasam/167506.aspx" target="_blank">link</a>

10
Kapat