Türkiye

Yıl 2 Sayı 1
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
OCAK 2016

Ömer Poyraz

Enerji Meselesi

İÇİNDEKİLER

Enerji Meselesi
Ömer Poyraz / İSTANBUL
Paralel Soslu Kongrelerden Kurultaylara Eski Türkiye
Bulut Sever / İSTANBUL
Sur: Neydi, Ne Oldu
Sultansasa / DIYARBAKIR
Kraliçe'nin Hümanist Başbakanı
Bulut Sever / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 4
Mümtaz Fuat / BURSA
Osmanlı Ocakları Sorunu
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Kâfir De Olsa Misâfire İkrâmı Emreden Bir Din
Mustafa Karayel / İSTANBUL
Yılın Kişisi - Kazananlar Ve Kaybedenler
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Aşk (?!)
Sıla Münir / İSTANBUL
Sormayan Ne Bilsin!
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
İtunes'da Saklı Cevher...
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Mavi Yürekler
Nur Ceren / ZONGULDAK
Oğluma Mektuplar - 5
Mümtaz Fuat / BURSA
Yeni Savaş Modeli Aparatı Olarak Daeş
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Kürdistan-Macaristan
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
İslamcı Ekstremistle Batılı Elitin Ortak Yönü
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Sonsuza Kadar
Bülent Kesler / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 6
Mümtaz Fuat / BURSA
Devletçiliğe Yemin Etmek
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Paralel Devlet Var, İster Misiniz?
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Câbir Bin Abdullah(Radiyallhü Anh) Ve Dirilen Oğulları
Mustafa Karayel / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 7
Mümtaz Fuat / BURSA
Pkk Kürtlerin Nesi Olur?
Müsemma Şahin / İSTANBUL
17 Aralık Neden Başarısız Oldu
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Turuncu Hafızalı
Ezgi Çelik / ESKIŞEHIR
Sol Mu Dediniz? Hay Allah, Hiç Güleceğim Yoktu
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Savaş Her Yerde!
Ömer Poyraz / İSTANBUL
Çok Sayıda Can Kaybı.
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 8
Mümtaz Fuat / BURSA
“İnsan, Hayretidir”
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Zaman Beni Geçerken
Antikacı / ANKARA
Bir Liderin Doğuşu..
Emre Dikmen / İSTANBUL
Enerjide B Planı A Planından Daha Mı İyi?
Kerem Yüksel / İSTANBUL
140 Karakterle Gerçeğin Buharlaşması
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Çocukluğumdan Saklı Kalan Acılar
Gülşen Aslan / İSTANBUL
Siyaset Üstü Bahçeli
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Mümin Solcuların Bozuk İtikadları
Muhammed Emir Yavuz / ANKARA
Sonrası ''yalnızlık''
Bülent Kesler / İSTANBUL
Şiddet Ayrımcılığı
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Nasıl Zayıfladım?
Mümin Yolcu / İSTANBUL

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Enerji Meselesi

Ömer Poyraz yazdı, 368 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
Rusya gazı keser mi kesmez mi derken, bir baktım herkes kafa yormaya başlamış, biz bu enerji işini nasıl hallederiz diye? Bir de baktım o yatıyor, sırtını devlete dayamış çalışmıyor dediğiniz memurlar bile düşünmeye başlamış bu meseleyi. Kimse bu kış kestaneyi sobada mı yapsam kuzinede mi yapsam diy
1
okuma modu
devamı...

Rusya gazı keser mi kesmez mi derken, bir baktım herkes kafa yormaya başlamış, biz bu enerji işini nasıl hallederiz diye? Bir de baktım o yatıyor, sırtını devlete dayamış çalışmıyor dediğiniz memurlar bile düşünmeye başlamış bu meseleyi. Kimse bu kış kestaneyi sobada mı yapsam kuzinede mi yapsam diye düşünmüyor.

Kimisi boğazlardaki akıntıdan yararlanıp nasıl bu elektriğe çevrilebilir derdinde. Kimisi güneş panelinin açısını değiştirmekle meşgul. Köydekiler şu su değirmeni nasıl ayağa kalkar diye uğraşıyor.

Savaşların toplumları ayakta tutan geliştiren bir şey olduğunu söylediklerinde yadırgasam da bu tezi sevmeye başladım. Nükleerin, silah olarak kullanılmasına karşı olsak da dünyada bu silaha sahip 8 ülke olduğunu şurdan öğrendik. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/7889" target="_blank">link</a>

Sahip olmak için çok geç kalmış olduğumuz gerçeği yüzümüze çarparken ve hiç değilse enerji üretiminde kullanalım derken Rusya ile uçak krizi gündeme oturdu. Enerji krizini, karakteri tırmandığı dağların aksine çok aşağılarda olan gayri milli dağcı gibi değerlendirecek de değilim. Oturup düşünüyorum kaç gündür biz bu enerji krizini başkasına muhtaç olmadan nasıl çözeriz diye. Erzurumluların tezek yakarız diyerek başlattıkları şerefli çıkışlarını onaylamakla birlikte, bunun bize yakışır şekilde "yumurtanın kapıya gelmesi" metoduyla çözülebileceğine inanıyorum.

Süperiletkenlik baktığım konulardan birisi oldu. Meşhur arama motorunda konuya ilişkin türkçe kaynak bulmak pek de kolay değil.

Süperiletkenler; elektriksel açıdan doğru akıma (d.c.) karşı sıfır-a yakın- direnç göstermeleri, normal iletkenler ile karşılaştırıldıklarında oldukça yüksek akım taşıma kapasitesine sahip olmaları, dirençsiz/kayıpsız olarak elektrik akımını iletmeleri ve hatta yüksek frekanslarda dahi çok düşük direnç göstermeleri devre elemanları üzerinde veya daha geniş anlamda devrelerde/cihazlarda ısınma problemini de ortadan kaldırmaktadır, deniyor. MAGLEV denilen süper hızlı trenlerin de temel mantığı süperiletkenliğe dayanmakta. Süperiletken bir malzeme manyetik alan altında kritik geçiş sıcaklığına doğru soğutulduklarında bu durum manyetik kaldırma kuvvetine(itme ya da çekme) dönüşerek yastıklama etkisi gösteriyor ve sürtünmeyi etkisiz hale getiriyor. Bu teknoloji CERN'deki yüksek hızlı parçacık hızlandırıcısının da en önemli unsuruymuş. Endüstriden yüksek enerji fiziğine, süper hızlı bilgisayarlardan, sağlık alanına kadar onlarca sektörde kullanılabilecek bu teknoloji ile ilgili az bir türkçe kaynağa ulaşabildim. Neyse ki; Ankara Üniversitesi'nde Süperiletken Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuş. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://cesur.ankara.edu.tr/" target="_blank">link</a>

Faaliyetleri nedir araştırma konularında ne aşamadalar bilemiyorum fakat, konuya ilişkin taramamda KTÜ'den bir hocanın da uçan tekerleğini ünlü video sitesinde görebilirsiniz.

<a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.youtube.com/watch?v=6axud9GOpgU" target="_blank">link</a>

Bizi ilgilendiren kısmına gelince bor-magnezyum bileşiklerinin süperiletken teknolojisinde kullanılabilmesi ve yüksek avantajları. Bununla ilgili yaptığım araştırma, yeterli araştırma geliştirme yapılırsa üzerinde çalışılırsa bunun bizim için ucuz enerji kapısı olabileceğini düşündürttü. Tübitak'ta ve üniversitelerde araştırmalar yapılıyor olsa da biliyorum ki kaynak yetersizliği gündemde. Buna ilişkin araştırma merkezi kurmak iyi bir gelişme olabilir. Fakat iş sadece fizik ve elektrik üretimi dışında, bor üzerine de çalışılması gerektiğini gösteriyor sanki. Düzelmeler olsa da nerelere ne kadar boşa para harcandığını biliyoruz bu ülkede. En ufak bir gelişmenin ne kadar köstek gördüğünü görüyor izliyoruz. Ama milli menfaatlerimizin bu kadar tehdit edildiği şu günlerde hiç değilse bu konulara eğilelim. Fosil yakıtlara sahip olmakla övünen ayılara muhtaç olmadan kuyruğu dik tutabilelim. Enerjimizi iç barışımıza ve ele güne muhtaç olmamaya harcayalım.

Haysiyet ve şerefle yaşamaktan başka istediği nedir ki bir milletin?

03 Ara 16:32

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Nükleer çok mantıklı. Fakat milli teknolojisinin geliştirilmesi siyasi maniplasyona açık. İran örneği önümüzde. Tabii verimli kullanabilmemizi sağlıyor. Dolayısıyla tasarruf. Bor ise süperiletkenlikte kullanılabiliyor ve diğerlerine göre avantajlı.

03 Ara 16:25

Anladığım kadarıyla süper iletkenler yalnızca elimizdeki enerjiyi daha verimli kullanmaya yarar. Peki bor madeni kaynağımızı veya süper iletkenleri sıfırdan enerji üretiminde kullanabilmemiz mümkün müdür? Nükleer santral en mantıklısı değil midir?

2

Bulut Sever

Puan: 8.67

Paralel Soslu Kongrelerden Kurultaylara Eski Türkiye

Bulut Sever yazdı, 255 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Sanırım ‘Yeni Türkiye’ lafzı o kadar çok kullanıldı ki, kıymeti düştü. Gerçek anlamının dışında, fazla kullanıldıkça ya da bazı kesimlerce bu lafız üzerinden istihzalı cümleler kuruldukça yavanlaştırıldı. Ciddiyeti kayboldu. Hassaten 80’li yıllardan sonra 90’lar, Türk siyasi tarihi için mümkün olab
3
okuma modu
devamı...

Sanırım ‘Yeni Türkiye’ lafzı o kadar çok kullanıldı ki, kıymeti düştü. Gerçek anlamının dışında, fazla kullanıldıkça ya da bazı kesimlerce bu lafız üzerinden istihzalı cümleler kuruldukça yavanlaştırıldı. Ciddiyeti kayboldu.

Hassaten 80’li yıllardan sonra 90’lar, Türk siyasi tarihi için mümkün olabilse tarihe kayıt düşülmesi istenmeyecek yıllar olarak geçmiştir. Rahmetli Özal’ın vefatıyla siyaset kurumu bitkisel hayata girmiş, sonrasında neredeyse her birkaç mevsimde bir hükümetler kurulmuş, hükümetler yıkılmıştır. Patates çuvalı pazarlığı gibi milletvekili pazarlıkları yapılmış, bugün bu yana devrilenler yarın öbür yana geçivermişlerdir.

Bu kısır siyasi tıkanmışlık halleri vatandaşları canından bezdirmiş, bir de istikrarsızlığın doğal bir sonucu olarak yaşanan ekonomik krizler; enflasyonlar, devalüasyonlar, kurtarma paketleri, bilmem hangi tarihli ekonomik kararlar insanların belini büktüğü gibi, umutlarını da bilemediği başka baharlara ötelemiştir.

Geyik geçti, fil zıpladı, şuranın açılışını yaptı, buranın denetimini gerçekleştirdi diye diye göğsü sayısız nişan, omuzları da onlarca yıldız ile donatılan ‘kurmay’ların çatık kaşlı, vatanı ‘irticacılardan’ koruduğu yıllardı ayrıca.

‘Eski Türkiye’de manzara kabaca böyle idi.

Ya 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri’nden bu yana mütemadiyen muhalefette kalmış partilerin durumu ne ola ki?

Ülkenin ‘ayrıştırcı’ partilerden biri olan MHP’nin durumu mesela. 2002 yılından bu yana önce hâlihazırdaki genel başkanı önce barajı geçemediği için demokratik olgunluk(?!) gereği istifa ediyor, hemen akabinde yine demokratik yolların işletilmesi üzerinden emanetçi geliyor. Bir süre sonra ‘ısrarlara dayanamayıp’ vazgeçiyor sayın veliaht-yeni başbuğ.

Bu arada olması gerektiği zamanları geldikçe seçimler yapılıyor ülkede. Partisi hep istikrarlarının gereğini yerine getirip barajın biraz üstünde seyrediyor ve her seçim sonrasında olağan/olağanüstü kongreleri/kurultayları(CHP retoriği ile!) hiç bitmiyor. ‘Kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’ yeniliyor yeniliyor yeniliyor… Kongrelerden kongrelere koşuyor ve fakat kutsallığın getirdiği disiplinden şaşmıyor parti üyeleri; yenilen pehlivanlarından, tam bir demokratik olgunluk göstererek hiç vazgeçmiyor. Her kongrelerinde genel başkanlık yarışa giren aday/lar yine tam bir demokratik olgunluk gösterilerek ekarte edilip, hadleri bildiriliyor.

Bir hevesle haziran ayında gerçekleştirilen genel seçimlerde bir miktar oyunu arttıran ve bu artışla herhalde kendilerini iktidarın bir sonraki partisi hülyası gören MHP, geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde heveslerinin neticesi olarak ifade edilebilecek ‘hayırda hayır var’cısının boyunun ölçüsünü gördü. 2002’den bu yana her seçimden sonra ne oluyorsa yine aynı sonuç tahakkuk etti; yine ve yeniden bir kongreye gitmeye hazırlanıyorlar şimdi.

3 adayın genel başkanlık yarışına aday olarak ortaya çıkışından sonra Devlet Bahçeli şahsına yakışır bir açıklamada bulundu. Açıklamasında ismini zikretmeden adaylardan biri için şu ifadelere yer verdi: “… Bazılarıysa gündeme gelmiştir. MHP’yi CHP’leştirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. İçinde birisi vardır ki Fethullah Gülen hareketinin MHP’de görevlendirme girişimidir. Bu ne ona, ne de kimseye fayda getirmez. Herkes aklını başına alsın...”

Gülsek mi ağlasak mı acaba?

Dün ‘maalesef’ Recep Tayyip Erdoğan bu paralel yapı ile paralelliklerinden zarar gelmeyeceği zannı (hatası/kabahati) ile yol alırken; Erdoğan’ın bir aralar zaman zaman konuşmalarında dile getirdiği ‘Okyanus Ötesi’ne selamları üzerine, bu illegal yapıya ağzına geleni söylüyor, onları tahkir ediyordu Devlet Bahçeli. Ne oldu ise oldu, dershane meselesinden sonra ivme kazanarak ilerleyen ‘paralel yapı ile mücadele’ sürecinde Bahçeli, açık bir dille bu örgütün yanında olduğunu dile getir(e)mese de, paralel yapının hükümet, Erdoğan, AKP diye aslında devletin bizatihi kendisine kumpas kurma faaliyetlerinin sonunda hep onlardan yana tavır alıyordu. Şimdi ise ‘kutsal ve kutsallığının tartışılması dahi teklif edilemez ülkücü hareket’inin temsil edildiği partisinin paralel yapının eline geçebileceği uyarısında bulunuyor.

Hayret!

Bahçeli’nin ne yapmak istediğini bilen beri gelsin. Hem CHP, hem MHP, hem HDP ve hem de bazı diğer ‘on binde/yüz binde bir’lik partiler ya paralel yapının tam veyahut kısmen kontrolü altında ya da bu illegal yapı ile ortak hareket ediyorlar. Bunu göremeyeceği ihtimali pek az olan Bahçeli ya bu mevzuların önü perdelenen baş aktörlerinden ya da sahiden bil(e)mediğimiz saiklerle gözleri kör?

Keşke Devlet Bahçeli, azıcık da olsa ismi ile müsemma olabilseydi.

Eski/Yeni Türkiye denirken galiba muhalefet partilerinin durumuna da dikkat çekilmek istendi. Zira ‘Eski Türkiye’nin istikrarsız, ne olduğu, ne olacağı belirsiz durumu muhalefet partilerini de kapsıyor.

Bu kongreler/kurultaylar nasıl sonuçlanır hep beraber göreceğiz fakat ibretlik olan şudur ki; kendi aralarında dahi anlaşamaz görülen muhalefetin ‘Eski Türkiye’ye benzerliklerinin devamı hususunda mutabakata varmış olduklarını ve kongrelerden kurultaylara daha çok yol alacakları ile ilgili istikrarlı davranacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

4

Sultansasa

Puan: 0.75

Sur: Neydi Ne Oldu

Sultansasa yazdı, 2062 kez okundu, 11 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
Silah, bomba, çatışma sesleriyle uyandım bugüne de. Evim Sur ilçesini karşıdan gören Yenişehir’de. Balkonumdan Suriçi’nin belli bir kısmı görünüyor. Diyarbakır’ı TV’lerden bilenler Sur’un ilçelerden bir ilçe olduğunu düşünebilir. Bilenlerin aklına tarihi hanlar, hamamlar, Dünya’nın en büyük şehir
5
okuma modu
devamı...

Silah, bomba, çatışma sesleriyle uyandım bugüne de. Evim Sur ilçesini karşıdan gören Yenişehir’de. Balkonumdan Suriçi’nin belli bir kısmı görünüyor. Diyarbakır’ı TV’lerden bilenler Sur’un ilçelerden bir ilçe olduğunu düşünebilir. Bilenlerin aklına tarihi hanlar, hamamlar, Dünya’nın en büyük şehir surları, mukaddes Ulu Camii, kiliseler, yüzyıllardır aynı soydan esnafların bulunduğu, neyle uğraştığını bilen sanatının ve zanaatının kıymetini bilen insanların olduğu tarihi çarşılar, müzeler ,köşkler gelir. İşte benim balkonumdan gördüğüm manzarayı bütün Türkiye az çok biliyor artık. Dününü kim bilir? Bazıları utanmadan sıkılmadan “yandı kül oldu, büyüdüğüm sokaklar” diyebiliyor, tarihi surlara boyalarla yazı yazan karanlıkla omuz omuzayken. Bu şehri biraz olsun bilmeyenler, YDG H’ı yaratan koşulları da bilmezler. Ben bu yazıyla olup bitenin öncesini anlatmak istiyorum.

YDG H sokakları mesken tutmadan önce de geceleri Suriçi’nde dolaşamadağınız sokaklar, girmek istemeyeceğiniz mahalleler vardı. Saraykapı’ya “saraaaykapii” diyen, “hançepekliyem” dediğinde benden korkun mesajı vermeye çalışan tipler vardı. Geceleri esrarkeşlerin, gaspçıların, hırsızların mesken tuttuğu sokaklar vardı. Diyarbakırlıysanız geceleri hangi sokaklardan geçmenin akıl karı olmadığını bilirdiniz. Suçu kutsayan, hırsızlığı övünülecek bir meziyetmiş gibi gören bir güruh vardı. Çatışmaların öncesinde de Diyarbakır Suriçi’nde her gün birileri bıçaklanır veya kurşunlanırdı. Şimdilerde o güruha rastlayamıyorum, binlerce yıllık surlara “Seni seviyem”, “ya benimsin ya da kara toprağın”, “ellerin kadınısın seni sevemem” yazan insanlar yok artık, “Satorci21” diye imza atmıyorlar surlara, binlerce yıldır kadim milletleri koruyan surlara.

Nereye gitti bu insanlar? Aslında hiçbir yere. Barikatların arkasındalar, racon kesmeye devam ediyorlar, bıçak ve kasatura kullanmıyorlar belki artık ama AK47 ve sayısız mermiye sahipler. Tarihi Surlar’da bugün Satorci21’in şiirlerini göremiyoruz, böyle çocukça lakaplar da kullanmıyorlar artık , Kürtçe saygın bir anlamı olan bir kod adı olmalı. Surlar’da arabesk şarkıların yerini komünist saçmalıklar, tehditler, ırkçı sloganlar aldı . Sonu gelmemiş bir cinayet romanı, bir ayrılık şiiri, bir ölüm türküsü olan PKK’ yı tarihe attıkları kurşunlarla, bombalarla tamamlamaya çalışıyorlar şimidilerde, şehrin ğeyrileri.(*) Tarih, suçlarının cezasını çekmesi gerekirken siyasi partilerce, komünist ya da faşist hareketlerce hüviyet kazandırılan insanların katliamlarına tanıktır. Tarih Stalin’in Mao’nun 15 yaşında çocuklardan saçmasapan bir dava uğruna katiller yarattığına da tanıktır. Bugün şehir yaşamını zindana çevirmek pahasına Satorci21’e bir dava bir kimlik bir kod adı verenlerin yarın başarıya ulaştığını düşündüğü an gelse bile Satorci21’den veya yeni adıyla Heval Berxwedan Jiyan’dan ettiklerini bulacaklarına kuşkum yok .

Özgürlük, demokrasi, insan hakları, insan olma mücadelesi diye pazarlanan, pratikteyse kültürel yaşamı , sosyal yaşamı kahvede konuşulanlara varıncaya kadar baskı altında tutan bu ırkçı, ilkel, cahil yapılanmanın bozguna uğratılması, 9000 yılda yüzlerce kez el değiştiren bu şehire , hatıralarını sokaklarımıza işleyen kadim uygarlıklara milletlere borcumuzdur.

*ğeyri: Diyarbakır’daki maceraperest gençler için kullanılan bir vasıf

28 Ara 20:26

Bence olayın bir de kendine aidiyet arayan, okuyan, Kürt gençler kısmı var. Kendilerini bulundukları çevredeki ana akıma farkında olmadan teslim edip o ğeyrileri fikren her platformda savunacak ideolojinin kilometre taşları oluyorlar.

6

Bulut Sever

Puan: 8.67

Kraliçe'nin Hümanist Başbakanı

Bulut Sever yazdı, 313 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Geçtiğimiz aylarda medyamızın büyük bir çoğunluğunda ifratların doruklarında dolaşan bir haber dönmüştü: “Kanada’nın Yeni Başbakanı: Justin Trudeau” diye. Genç, dinamik, yakışıklı, eski sporcu, yeni internet fenomeni… Mahut bazı yazarlar bizim siyasetçilerimize ve bakanlar kurulu fotoğrafına nazire
7
okuma modu
devamı...

Geçtiğimiz aylarda medyamızın büyük bir çoğunluğunda ifratların doruklarında dolaşan bir haber dönmüştü: “Kanada’nın Yeni Başbakanı: Justin Trudeau” diye.

Genç, dinamik, yakışıklı, eski sporcu, yeni internet fenomeni… Mahut bazı yazarlar bizim siyasetçilerimize ve bakanlar kurulu fotoğrafına nazire yapıp kendinden geçerek Kanada’nın yeni başbakanını öve öve bitirememişlerdi.

Bize de böyle bir siyasetçi, devlet adamlığı yolunda sağlam adımlarla yürüyecek biri lazımdı. Gerçi geçtiğimiz son birkaç yılda Selahattin Demirtaş’ı önce ‘Yeni Türkiye’nin genç, özgürlükçü, demokrat, insan haklarına, kadın haklarına, cinsel tercihlerin(?!) farklılığına saygılı ve de pek insancıl, aynı zamanda bir müzik enstrümanı çalabilen, sesi dinlenilebilir bağlamacı-sazcı-sıra gececi; olursa(olmasa da) Cumhurbaşkanı, olmazsa ne ala bir ana muhalefetin en güçlü adayı diye palazlandırmaya çalışmışlardı. Fakat her yurtdışı ‘gezi’sinden sonra o çok sevdiğini her platformda dillendirmekten keyif alan halkların kardeşliğinin yaşandığı bu topraklar karışmış olsun, onlarca genç ölmüş/katledilmiş olsun ne gam… Gençti, dikti, eşbaşkandı, her fırsatta yalanlarına her ne olursa olsun inanıp sarılan ve bu yalanları savunup manipüle edebilen belli bir kitleye hitap ediyordu. ‘İngiliz Anahtarı’ olmak böyle bir şey olsa gerekti; her yola gelinebiliyordu. En azından 1 Kasım’dan sonra sesi soluğu kesilen bu şahsı, kapağı açık kalıp gazı kaçmış gazoz misali olan bu portreyi bir kenara bırakıp konumuza geri dönelim.

İngiliz Anahtarı demişken ‘pek yakışıklı’ başbakandan bahsediyorduk.

Bugün, genel olarak her haber sitesinde benzer cümlelerin kurulduğu haber şu: “Kanada'da çocuklardan oluşan bir koro, ülkelerine gelen ilk Suriyeli sığınmacı kafilesini, Hz. Muhammed'in Medine'ye varışında söylenen Tala' al Badru 'Alayna ilâhisi ile karşıladı.

Suriyeli mültecilerden oluşan ilk kafile, 11 Aralık'ta Kanada'ya ulaştı. Kanada Başbakanı Justin Trudeau'nun da katıldığı bir törenle karşılanan Suriyeli mültecilere 'Hoş geldin' demek için bir çocuk korosu, İslâm'ın en eski ilâhisi olan Tala' al Badru 'Alayna'yı seslendirdi.”

İşin vahim tarafı haberin altındaki bazı yorumlar. Yazım hatalarını da düzeltmeyip bir kaçını birebir kopyalayarak yazalım.

Vatandaşın biri: “adamsın başbakan ,bravo.”

Diğer bir vatandaş: “Rabbim sana hamd olsun demekki hala insanlık ölmemiş Ben umudumu kesmiştim bu bana bir ışık oldu”

Başka bir vatandaş: “gayri Müslimlerin iyiside oluyor tabi hepsi islam düşmanı değil ya”

Yorumların içinda, Suriyeli mültecilerin alımında yapılan bu karşılamayı ikiyüzlülüğün bir örneği olarak gören ve bu durumu eleştirenler de var, çok az.

Yani sonra işte hep beraber oturup ‘Yeni Türkiye bambaşka dayıoğlu, öyle böyle değil. Çok güzel olacak çok!” diyoruz.

Her şeyden önce kafamızda oluşturulmuş/oluşturulmasına müsaade ettiğimiz, adına ne derseniz deyin; Batı, Kâfirler, muhtelif lobiler, dış mihraklar… ne derseniz artık. Bir yerden sonra ismin de bir anlamı kalmıyor.

Adamlar çıkıyor, hiç sıkılmadan şovlarını yapıp birkaç yüz kişiyi ülkelerine ‘kabul buyuruyorlar’ ve ‘Sizi anlıyoruz ve durumunuz için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. İşte bakın siz Muhacir biz Ensar’ız, alın size ilahi!” diyorlar.

Yahu yani teknik detayları ve her şeyi bir kenara bırakalım şimdi. Uzun uzun gerilere gitmeye de gerek yok. Bu adamların, yani Batı’nın çok uzun geçmişte Haçlı Seferleri sırasında kendi dindaşlarına dahi ulaşan barbarlıklarını da bir kenara bırakalım.

İşte şuracıkta, az ötemizde çocuklar, gençler, insanlar yaprak yaprak toprağa, denize düşüp kuruyup gidiyorlar. Hassaten son 25 senedir İslam coğrafyalarında katledilen Müslüman sayısının haddi hesabı yok. Çetele de tutulmadı tabii ki.

Fakat o bizim okumuş-yazmış, müthiş entelektüel bilgi ve birikime sahip tefekkür ehli tatlısu İslamcılarımız, muhafazakârlarımız, 70’lerin, 80’lerin, 90’ların hızlı ümmetçileri ve de Humeyni âşıkları İran-Şii düşmanlığının en az Fatih’te binlerce kez yuhaladıkları İsrail kadar, Amerika kadar tehlikeli olduğunu daha henüz tam olarak anlayamamışken; yukarıda alıntılanan yorumların ve bunlara benzeyen onlarca yoruma sahip zihniyetin tarihi-kültürel devşirilmişliğine ne diyebiliriz ki. Çok görmeli miyiz?

Senin içine sız(dırıl)mış İngiliz yenilgilerinden, katledilişlerinden sana her yıl şehirlerinin kurtuluş bayramını yaptırıyor. Seni bir zamanlar ‘İslam’ın Kılıcı’ yapan bütün değerleri unutmanı sağlamış İngiliz, dışı abad, içi harab olmuş bedenine uzaklardan bakıp bakıp gülüyor.

Ne kadar devşirdiği, sadık ‘kelb’i varsa başına “Milli” koymuş, sana bunları vatanperver diye yutturmuş. Gün gelmiş ‘Milli Şef’ demiş adına, gün gelmiş ‘Milli Şair’… Aynı kaynaktan su içip, farklı zehirler zerk edenler… Belki de Kanada’nın yaptığı bu kadarcık şovu çok görmemeliyiz?

İşte bu yüzden her gün onlarca çocuğun, gencin, insanın ve pekâlâ katletmeye doy(a)mayacakları Müslümanların ölümüne bizzat ya da dolaylı olarak sebep olan Batı’nın arada yaptıkları şirinlik şovlarına aldanan Müslümanları gördükçe şaşırmamaktan ve ‘ya sabır!’ çekmekten başka bir şey gelmiyor elden.

Bilmeyen var ise yazalım; Kanada, İngiltere Devletine aittir. Kraliçe’nin toprağıdır. Kraliçe’nin atadığı Vali ile yönetilir. İşte arada seçim falan da yapılır.

Anladınız siz onu.

8

Mümtaz Fuat

Puan: 3.48

Oğluma Mektuplar - 4

Mümtaz Fuat yazdı, 306 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
Oğlum, küçük bir çocukken ben, evimizin en büyük odasının duvarında bir tablo vardı. Bir orman kenarının göl ile birleştiği ya da bir denizle belki, müstakil, iki katlı bir ev… Çatı katı da olan bir ev... Balkonunun korkulukları sarının birkaç tonuna haiz sazdan yapılmış; bütün dünyadaki evlerin en
9
okuma modu
devamı...

Oğlum,

küçük bir çocukken ben, evimizin en büyük odasının duvarında bir tablo vardı. Bir orman kenarının göl ile birleştiği ya da bir denizle belki, müstakil, iki katlı bir ev… Çatı katı da olan bir ev... Balkonunun korkulukları sarının birkaç tonuna haiz sazdan yapılmış; bütün dünyadaki evlerin en sağlamı gibi gelirdi bana.

Bacalı bir ev idi. O güzelim göle ya da belki bir denize nazır bu evin bahçesi yeşilin tüm tonlarının iç açıcılığına sahipti. Uzaktan uzağa puslu bir havanın arkasına saklanmış, mor ile pembenin hemhal olduğu arka planı gözlerimi ayırmadan seyretmek tarifsiz bir huzurun kollarına atardı beni.

Bu tabloyu kim hayal etmiş ve bir kompozisyon oluşturmuştu hiç bilemedim. Resimden hiç anlamamama rağmen pazaryeri etrafından seçilmiş bu tabloyu belki de dünya sanat tarihine adı altın harflerle yazılmış birçok ressamın eserlerine yeğlerim. Ayrıca babama da müteşekkirim böyle bir tabloyu çocuğunun hayal dünyasına kazandırdığı için… Hayata, ömrü çalışmakla ve yokluklar içerisinde ailesine bakmaya gayret etmiş bir adamın hasbelkader böyle bir seçimde bulunması, bir cilvedir belki de, oğlu içinmiş. Sen de bana müteşekkir olacak mısın acaba?

Tabloda bir gariplik vardı. Bu tabloyu, fırçalarının dokunuşlarıyla benim izlememe sunmuş ressam neyi hayal ediyordu acaba diye çok düşündüm ilerleyen yıllarda.

İçinde bulunduğu şehrin boğuculuğundan kurtulmak için, hayatın getirdiklerinden dolayı ailesine böyle bir yaşamı sunamamış bir babanın kendi iç buhranlarını bastırabilmek için kendine merhamet etme çabası mıydı bu resmin ortaya çıkışı acaba?

Merhamet büyük bir nimettir oğlum. Kendi nefsini baskı altında tutmak dini bir vecibe ise de, ona zulmetmemek yani dini ölçüler içinde ona merhamet etmek de bir zorunluluktur.

İnsan önce kendisinden başlayarak merhametli olmalı. Daha sonra ailesine, akrabalarına, komşularına ve içinde bulunduğu sosyal yaşamdaki hiç tanımadığı dahi olsa her insana ayrı ayrı merhametli olmak kulluğunun bir borcudur.

Karşılıklı sohbet ederken anlatmışımdır belki bu zamana kadar. İki mesel vardır. Çölde yol alan, belki istemeden o batağa düşmüş, “kötü” kadının bir su kuyusunun dibinde susuzluktan neredeyse ölmek üzere olan bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su çekip, hayvanın susuzluğunu dindirmesini. Ki bu merhamet hali onun ebedi saadete kavuşmasına sebep olmuştur.

Bir diğeri ise sahte dahi olsa -ki sahte olmamalı muhakkak, zengin ve kibirli birinin, burnundaki pisliği silecek bir yer bulamayıp da o an gördüğü garip bir yetimin başını severmiş gibi yaparken elini temizlemesini. Bu hal, hor görülen o garip ve yetim çocuğun kendisine merhamet edilip sevildiği zannına sebep olmuştur da, hüsn-ü zannından sebep o zengin ve kibirli adamın da ahirette kurtuluşuna vesile olmuştur.

Meseller acıdır. Az önce okuduğun meseller gibi bazen ifrat ve tefritte dolaşan, tevatür olarak tarihin bilinmez zamanlarından imbikten süzülür gibi bizlere ulaşanlar, kulluk terazisinin hassasiyetini ihtar eder bizlere.

Vicdanlı olmak, merhametli olmak benliğinden (nefsinden) birçok şeyi alıp götürebilir. Bazen merhametli davrandığından, vicdanının sesine kulak verdiğinden yenildiğini, aldatıldığını, yine kendinin zarara uğradığını düşüneceksin. Rahat bir kafa lakin sorunlu bir vicdan ile yaşamaktansa; bırak sabahlara kadar düşünedur, huzursuz ol, başına ağrılar girsin fakat merhametli davrandığından sebep vicdanının o rahat ve yumuşak kollarında tesellinin varlığına kavuşabilecek ol.

Akşamlar hep karşımdasın fakat görüşemiyoruz seninle bilinen anlamda. Gerçi bu haller de aslında izafi bir durum… fakat elbette karşılıklı sohbet edeceğimiz günlerinin sabırsızlığı içerisindeyim.

Beklemek zor da olsa, insan beklemenin güzelliğini de yaşayabilmeli.

Oğlum,

duanın kıblesi olan semaya ellerini açtığında, yalvarışlarına beni de dahil ediyor musun?

01 Ara 22:28

Çok güzel yapanlarln emeklerine sagllk ölenlerden ALLAHU TALA rahmet etsin yattlklarl yeller nuru ala olsun i sallah

01 Ara 21:25

Tebrikler

10
Kapat