Türkiye

Yıl 2 Sayı 2
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
ŞUBAT 2016

Abdullah Fakiroğlu

Ümmetin Vahdeti

İÇİNDEKİLER

Ümmetin Vahdeti
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Akit, Cumhuriyet, Kutsamanın Keyfi
Bulut Sever / İSTANBUL
Özkök'ün Fetvası, Rol-Modellerden İslamcı Gençliğe
Bulut Sever / İSTANBUL
Akademi Türkiye, Kuşum Aydın
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Akademisyenmiş De Barış İstiyormuş!
Bulut Sever / İSTANBUL
Hdp Demişken
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Erdoğan Odtü'lüleri Mescide Saldırttı
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Hendek Siyaseti
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Kanaat
Sıla Münir / İSTANBUL
Bir Mehmet Dede Habersiz Göçerken
Bulut Sever / İSTANBUL
I. Charles’In İdamı Ya Da Kalbin Düşüşü
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Enflasyon, Böcek Ve Bizim Çocuklar
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Madaya'da Ateşböcekleri Nereye Gömülür?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Fahreddin Paşa'nın Çekirge Diyeti
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Mektup
Deniz Demir / İSTANBUL
Nasa Da Nasaymış Ha! - Şiir
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Nutuk'u Bile Okumamış Atatürkçülerden Çektiğimiz
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Ben'li Şiir
Burhan Çekici / ORDU
Bir Medeniyet Yıkma Aracı Olarak Tuz
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Vatan'a Yer Yatağı Atmak
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Yeni Binbir Gece Masalları
Meyzen Ruha / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 9
Mümtaz Fuat / BURSA
Amerika Dedikleri
Ahmet Demir / İSTANBUL
Teröristsen Başım Gözüm Üstüne
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
İyi Denemeydi Montaigne
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Almanlar Ölünce Biz De Ölmüş Sayıldık
Kadir Kol / ANKARA
Paçozlaşmak-Barzolaşmak Veya Sağ Cenahta Neler Oluyor
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
Başkanlık Sistemi Vatandaşa Nasıl Anlatılır?
Ali Turan / İSTANBUL
O Kadın
Nida Tandoğan / ADANA
Kaderin Aynası-Bölüm 4 (Roman Tadında)
Yahya Cengiz / NEVŞEHIR
Bir Mısra Ayrılık
Burhan Çekici / ORDU
Nerede O ‘Yeni Yıl’Lar!
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Suçlar Hiyerarşisinde Darbe Ve Hırsızlık
Müsemma Şahin / İSTANBUL
İdrak Muavini
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Domuz Gribi=Grip
Hatice Kara / ANTALYA
Akademi
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Defne Efsanesi
Hatice Kara / ANTALYA
Yandaşlar Kutuplaştırıyor
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Pkk'ya Akademik Kalkan
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Mezarlık
Rümeysa Yağcı / İSTANBUL

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19.27

Ümmetin Vahdeti

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 833 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
“İran Cumhurbaşkanı Hâşimî Rafsancânî, Medine'ye yaptığı ziyarette, Hz. Muhammed'in kabrinde dua ederken, 'tepki olsun diye' hemen yanında gömülü bulunan ilk halifeler Ebubekir ve Ömer'e sırtını döndü. Daha sonra bunu Peygamber'in eşi Âişe'nin kabrinin bulunduğu alana attığı simgesel 'recm' taşları
1
okuma modu
devamı...

“İran Cumhurbaşkanı Hâşimî Rafsancânî, Medine'ye yaptığı ziyarette, Hz. Muhammed'in kabrinde dua ederken, 'tepki olsun diye' hemen yanında gömülü bulunan ilk halifeler Ebubekir ve Ömer'e sırtını döndü. Daha sonra bunu Peygamber'in eşi Âişe'nin kabrinin bulunduğu alana attığı simgesel 'recm' taşları izledi. Bu, Peygamber'in eşinin zina ettiğine dair dile getirilen ancak sonradan doğru olmadığı anlaşılan söylentiye çıkılan aleni bir destekti.

Bu olayların ardından Medine'deki Peygamber Mescidi'nin imamı Ali el-Huzeyfi, Cuma hutbesinde Rafsancânî'nin gözlerinin içine bakarak Şii dünyaya eleştiriler yöneltti, tarihsel olayların kinlerini günümüzde de sürdürmenin yanlışlığını yüksek sesle dile getirdi.“ (Taha Kılınç USA Sabah)

1996 yılında bu olay meydana geldiğinde Amerika henüz Irak’ı işgal etmemiş, Taklidi Merci Ayetullah El Uzma Sistani Cevad el Mihri aracılığıyla ABD’den 200.000.000 (ikiyüzmilyon) dolar para almamış, Beşar Esad’ın askerleri, Suriye’de özgürlük isteyen masum halkın çocuklarını öldürüp parçalarını ailelerine vermemiş, Nurettin Şirin Abdurrahman Dilipak’ın yerine Kudüs Günün’de konuşmacı olmamış, Kenan Çamurcu İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketi İstanbul Organizasyonun müdürlüğüyle uğraşmaktan Şİİ katliamlarını övmemiş, Türkiye’de Ehli Sünneti savunan hocalara, topun balkona kaçmasını çocuklara “keserim topunuzu” demek için dört gözle bekleyen ihtiyar muamelesi yapılmamış, Türkiye’nin mezhepçi politikalarla sunni hilali kurmaya çalıştığı iddia edilmemişti.

1996 yılında meydana gelen bu olay üzerinden yukarıdaki çok olay geçti. Suriye’de İsrail’in Filistin’de döktüğü Müslüman kanından daha çok kanı İran ve onun jandarması Hizbullah Suriye Rejimiyle birlikte akıttı.

Oysaki Haşimi Rafsancani’nin İran’ı 1979 yılında devrimi yaptığında tüm islam coğrafyasında bir mutluluğa sebep olmuştu. Mezhep farklılığı vardı, bu farklılık başarıyı gölgelemiyordu. İran “la şiiye la sünniye islamiye islamiye “ sloganlarıyla bir devrim yapmıştı.

İran devrimi esnasında söylenen bu söz aslında ŞİA’nın temel akidelerinden birini gösteriyordu. Takiyye. İran bulduğu her fırsatta Takiyye silahını kullandı. Bu hem misyonerlerine kolaylık sağlıyor hem de yapılan her katliamı temize çekiyordu.

Takiye nedir sorusuna cevap vermek gerekirse, İhsan Şenocak’a cevap veren İran resmi haber ajansı’nın haberine bakmak gerekir. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://tr.abna24.com/service/important/archive/2016/01/03/728589/story.html" target="_blank">link</a> . Sanki İran’ın Suriye’ye sürdüğü katiller sürüsü, ellerinde Hz. Aişe annemize hakaretler eden risalelerle fotoğraf çektirmemiş, ya da yazının başında alıntıladığım olay olmamış gibi rahatça yalan söylüyorlar. Bu onların imanlarının gereği.

Rafsancanin yaptığı davranış, İran’ın nefreti söz konusu olduğunda Kur’anı bile dinlemediğini gösteriyor ki bildiğimiz bu gezi sonrası İran’da Rafsancaniyi davranışlarından dolayı eleştiren kimsenin olmadığı.

Ümmetin Vahdetinden bahsedenler İran’ın bütün yaptıkları, söylediği sözleri içlerine sindiriyorlarsa ŞİA’ya dahil olarak vahdetlerini tamamlayabilirler. Zaten El Nimr'i de herkesi Şia’nın etrafında kenetlenmeye çağırdı. Hem kendileri rahatlar hem de İslam Ümmeti.

05 Oca 15:33

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Savaş meydanından namusunu bırakıp kaçmak bunların şiarlarındandır. Müslüman devlet düşmanları! Sözde de mertlikte de dedeleri gibidirler. Ali efendimize ve diğer sahabe-i kirama yaptıklarının hesabını verecekleri asıl er meydanından kaçamayacaklar.

2

Bulut Sever

Puan: 8.67

Akit Cumhuriyet Kutsamanın Keyfi

Bulut Sever yazdı, 345 kez okundu, 8 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Gündem yoğun. Hayat gailesi bitmiyor. Karalayacak birçok şey var iken, tadı olmayınca insanın duruyor. Yine bir yıl, karalayalım. * Geçtiğimiz hafta ülkemizin gazetecilik tarihine bir cenah tarafından adı altın harflerle yazılmış, diğer bir cenah tarafından ise adı rezil harflerle karalanmış; Ak
3
okuma modu
devamı...

Gündem yoğun. Hayat gailesi bitmiyor. Karalayacak birçok şey var iken, tadı olmayınca insanın duruyor.

Yine bir yıl, karalayalım.

*

Geçtiğimiz hafta ülkemizin gazetecilik tarihine bir cenah tarafından adı altın harflerle yazılmış, diğer bir cenah tarafından ise adı rezil harflerle karalanmış; Akit Gazetesi’nin başındaki isim olan Hasan Karakaya Cumhurbaşkanı’nın Suudi Arabistan gezisinde, Medine’de kalp krizi sonucu vefat etti.

Son zamanlarda hep denilegelen kutuplaştırılmış ortam temelini artık iyiden iyiye sağlamlaştırdığı için değme övgüler ile değme sövgüler arasında vefat eden şahıs için neler yazılmadı ki.

Medine’de vefat etmesinden tutun, abdestli halde ruhunu teslim etmesine kadar uzun uzun muhafazakâr cenah tarafından methiyeler düzüldü kendisine.

Tersi cenahta ise ağza alınmayacak ölüm sebebi ile iftiradan ve en galiz küfürlerle tahkir edildi kendisi. Bu cenahlar üzerinden sosyal medyada oluşan çukurlaşmayı söylemeye gerek dahi yok.

*

Tarih okumayı seviyor olmak garip. Bilmeyince ve meselenin hakikatini öğrenince birden bire bir şahıs hakkında düşünceleriniz, duygularınız değişebiliyor. Tarihe mal olmuş şahıslar hakkında farklı hakikatlerle karşılaşmak, sizi yeri geliyor derinden sarsıyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1950’ye kadar ki diktatörlük (tek parti?!) yıllarından sonra, Necip Fazıl Kısakürek’in tabiriyle “muvazaa” partisi üzerinden dış ‘telkinler’ ile demokrasiye geçiş çabalarımız bir on sene kadar sürüyor, sonrası ise gelenekselleşen darbeli demokratik yıllarımız. Yine yazmak lazım ki şahsi kabahat ve hataları kendisini bağlasa da Adnan Menderes, her ne olursa olsun üzülmemek elde değildir, ‘üzerine uçak mı indireceksiniz’ diye yapımında eleştirilen Vatan Caddesi’ni açmak için o mahalde bulunan Mimar Sinan imzalı 7 adet Mescid’in yıkımına izin veriyor.

Sonra sonra dini değerlerle küs olmayan halkın başına geçsin diye “parlak” bir bürokratı ‘Nurlu’ diye pazarlayan/palazlandıran güç, onun karşısına ‘Halkçı’ diye mavi gömlekli-kasketli zatı muhteremi kurtarıcı olarak yüce gönüllü, genel afların anası eşiyle sahneye sürüyordu. Bu ekâbir takımına daha mücahidleri katmıyorum bile.

90'lı yıllarda TRT’de yetişen ve kaymağını yiyenler nesline giren bir başka birisi, Sarı Zeybek belgeseli ve kitabı ile ve daha nice nice insanlığın yararına(!) hazırlayıp sunduğu projeleri ile gazeteciliğin aydınlık yüzlerinden birisi olarak mesleğinde ilerledi.

Diğer biri, romantik romanlarıyla yeni ergenlerden tutun 'okumuş-yazmış çağdaş' kesimin en çok okunanları arasına girdi. Babasından taşan miras ile Avrupacı kardeşiyle epey aldı yürüdü, yolları aşındırdı.

Bir başka biri 90’ların halkın sağlığından sorumlu yayıncısı iken, halkın bir kısmına alenen sövüldüğü ve seyircilerinin pişmiş kelleleri ile sırıtarak bu ahlaksızlığı onayladığı program sunuculuğuna nerelerden nerelere savruldu. Sövenlerden bir diğeri, zamanında millete din diye zehir zerkederken ve bu hali ustalıkla kamufle edilirken döndü dolaştı dinin hududundan çıktı gitti. Gerçi zaten din dairesi içinde de değildi.

*

Yani bir insanın ve illa ki, toplumum belli bir kesiminde yer etmiş; kendisini takip edenlerde müspet/menfi algı oluşturabilecek etkiye sahip insanların geçmişte yaptıkları öyle ya da böyle yakasını bırakmıyor.

Akit iyi midir, iyi işler yapmış mıdır? Bu sorunun yansıması aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi için de geçerlidir? Bu gazeteler geçmişlerinde kendilerine sadık cenahları yaptıkları haberlerle birbirlerine kışkırtıp, ana akım medya ile birlikte askerin ‘durumdan vazife çıkarmasına’ sebep olmuş mudur olmamış mıdır? Bu durumdan en çok gariban Müslümanlar zarar görmüş müdür görmemiş midir?

İnsanların, kurumların ölümleri, ölüm yerleri, ölüm sebepleri onlara kutsiyet atfetmek için yeterli bir sebep değildir. O zaman zamanında bir cemaat liderinin Avustralya’da ölmesini nereye oturtacağız? Ya da Suud ailesinin ‘İslam’a karşı senelerdir süren ihanetleri’nden sonra hepsinin o mübarek beldelerde ölmesine ve defnedilmesine ne diyebiliriz?

Gazetecilik faaliyeti adı altında ihanetin yeni halinde vücut bulmuş bir zamanların romantik yazarlarını, pek dindar cemaatçi yazarlarını, özgürlükçü yazarlarını, uzun yıllar vatana hizmet ettiğini her fırsatta dile getiren asker kökenli yazarlarını ve memleketin selameti adına içinde bulunduklarını söyledikleri kurumlarının her türlü devlet aleyhine iş yapan silahlı-silahsız/meşru-gayrimeşru siyasal örgütlenmelerle yağlı-ballı olmalarını nasıl göreceğiz?

İngiliz siyaseti böyleydi, 'Amerikan Paksiding' giydirilmiş siyaseti de böyle devam etmektedir.

Çok dindar, pek mütedeyyin görünenler arasında da onlardan vardır. Birilerinin askeriyiz diye mitinglerde bağıranlarda da onların adamı vardır. Meclisin içinde kürsü dokunulmazlığının şehvetiyle devlet aleyhine çalışanların içinde de, hücre evlerinde propaganda yapıp gençlerin yitmesine sebep olanların içinde de onlardan vardır.

Çağdaşız, Cumhuriyetçiyiz, Sosyalistiz, şu mezhepteniz, şu ırktanız diyen insanlar da bu oltaya takılır. Dindarız, şeriat isteriz, şu cemaat, bu tarikattanız, muhafazakârız, mütedeyyiniz diyenler ve meydanlarda tekbir getirenlerden de bu oltaya takılanlar epey çıkar ne yazık ki.

Çoğu insan ait hissettiği cephede kendi adamının ne kadar ilkeli ve mübarek olduğu derdinde. Bu zanla duruşunu belirliyor ve kutsiyet atfediyor. Hâlbuki çoğu zaman yapılanlara sonuçları itibariyle bakıldığında gerçek hiç de öyle görünmüyor.

Çok da ötekileştirmeye, mevzuyu çetrefilleştirmeye gerek yok aslında. Bir şeyler karalıyor olmak belki de bu kadar yazdıran.

Bakın etrafınıza, bir daha yazalım: Abdülhamit Han Hazretleri’nin sevgisi turnusol kâğıdı gibidir.

Bu sevgi, “Hakikat” tarafında olup olmadığınızın nişanesidir.

05 Oca 10:24

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Zihin açıcı ve ilginç/bulunmaz bilgiler barındıran yazı için tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yazının yazılma sebebine gelince; hüsn-ü zanna binaen öyle konuşuyorlardır diyelim. Giydirilmiş cephe kavramı ise bu toprakların yüzyıllardır sorunu!

4

Bulut Sever

Puan: 8.67

Özkök'ün Fetvası Rol-Modellerden İslamcı Gençliğe

Bulut Sever yazdı, 301 kez okundu, 8 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Bir gün gelip Diyanet’i savunacak birkaç kelam edeceğimi hiç düşünmezdim. Pekâlâ, Diyanet’in her dediği yanlış olmasa da, içinde barındırdığı Ehli Sünnet dışı ekoller ve buna mukabil verilen fetvalar hiçbir zaman Diyanet’in yanında ol(a)mayacağımın bir ölçüsü olmuştur. Bugün (07.01.2016) Perşembe v
5
okuma modu
devamı...

Bir gün gelip Diyanet’i savunacak birkaç kelam edeceğimi hiç düşünmezdim. Pekâlâ, Diyanet’in her dediği yanlış olmasa da, içinde barındırdığı Ehli Sünnet dışı ekoller ve buna mukabil verilen fetvalar hiçbir zaman Diyanet’in yanında ol(a)mayacağımın bir ölçüsü olmuştur.

Bugün (07.01.2016) Perşembe ve günün köşe yazarlarına göz gezdirirken yine Ertuğrul Özkök’e gözüm ilişti. “Hadi o konuşuyor siz niye susuyorsunuz” başlıklı yazısında Diyanet’in bir fetvasından bahsediyor.

“HEPİMİZİN, bu ülkedeki bütün Müslümanların Diyanet’i buyurdu… Hem de 21’inci yüzyılda buyurdu…” diye bu yüzyıla, zamanın şartlarına uygun fetva verilmesi gerektiğini üstü örtülü ifade ederek devam ediyor sosyoloğumuz. Özkök’e göre fetvanın bir cümle ile özeti şu: “Nişanlı gençler bile yan yana olmayacak, baş başa gezmeyecekmiş…”

‘İslamcıların’ kıymetli ablası Sibel Eraslan’a sesleniyor sonra, “Sen niye susuyorsun Sibel Eraslan” diye. Yazdığı bir romanından dem vuruyor, susmasın, itiraz etsin istiyor.

Buradan, (Ya Rabbi sen sabır ver! BS.) caz müziğini sevdiğini, dünya edebiyatına vakıf olduğunu ve giyiminden kuşamına estetik kaygılar güttüğünü ve illa ki ‘İslamcıların’ rol modeli(!) olduğunu söylediği Nihal Bengisu Karaca’ya topu atıyor: “Yok mu edeceğin iki kelime…”

Yetmiyor Özkök’e daha. Buradan da, AKP’li belediyelerin olduğu bölgelerde çoğunlukla (istisnaları hürmetle tenzih ediyoruz) pek muhafazakâr, çok mütedeyyin; ‘altı şişhane üstü tophane’ olan, kelimenin tam manasıyla ‘sıkmabaş’ kıyafetleriyle parklarda kızlı-erkekli arzı endam eden mutlu kalabalığa dönüp geliyor: “Siz niye bu kadar sessizsiniz…”

Son iki paragraf arasında, “Kızlı-erkekli oturan, başörtüsü ile örtüsüz arasındaki Berlin duvarlarını yıkmış…” ‘At Pazarı’ gencecik ahalisine de bir selam çakıyor Özkök. Yazmadan geçmeyelim.

Özkök’ün dediği ortada.

Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’nun, “Nişanlıların rahat görüşebilmek için nikâh kıymaları uygun mudur?” sorusuna verdiği cevabın başlangıcında, nişanlıların mahremiyet ölçülerini gözeterek birbirlerini yakından tanımalarında bir mahsur yoktur diyor. Hem aileleri hem de evlenecek çiftlerin selameti açısından fetvaya kaynak göstererek şöyle devam ediyor: “Fakat nişanlıların flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları, dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, el ele tutuşmaları ve benzeri İslam’ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları gerekir (Tirmizi, Fiten 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 310,311, no: 176).

Sosyolojik bir probleme işaret etmiş Diyanet. Günümüzde bazı gençlerin velilerinin iznini alarak ya da velilerinden habersizce ‘dini hassasiyet’ gözeteceğim bahanesiyle bazen isteyerek bazen de istemeyerek nefslerinin arzu ve isteklerini yerine getirdiklerini ve bu durumun hem aileler hem de evlenecek gençler açısından mağduriyetler oluşturduğuna dikkat çekmiş. Nihayetinde bireylerin mağduriyetlerinin artmasından mütevellit, bu durumun toplumsal bir mesele halini aldığından/alacağından dem vurmuş.

Gelenek ve göreneklerin “dini kaideler”in yerini almadığı Sünni inancı kabul etmiş ailelerde bu durum nasıl olmaktadır?

Hayatının her bir alanını İslam dininin kural ve kaidelerine uydurmaya gayret etmiş Müslümanların evlilik sürecinde de bu hassasiyetleri ‘âlem ne der’in önüne aldıkları şüphe götürmez bir gerçektir. Zaman geçtikçe toplumda din diye yer etmiş adetlerin dışında kalarak inançlarının emrettiklerini bu hususta da uyguladıkları, her ne kadar az kalsa da, halen görülmektedir.

Ehli Sünnette evlenecek gençlerin aileler görüştükten sonra taraflardan birinin küçük ya da büyük bir aile bireyinin yanında, rahatça konuşabilecekleri uygun bir ortam ayarlanarak görüşmeleri hem haklarıdır hem de görevleridir. Bu hak ve görev birbirleri için uygun olup olamayacaklarına karar verecekleri bir merhale olup aynı zamanda toplumsal anlamda sağlıklı ve mutlu ailelerin teşekkül etmesi için de bir zorunluluktur.

Bazı İslam coğrafyalarında “baba ne derse olur, aileler ne karar vermişse kız/oğlan kabul etmek zorundadır…!” gibi aşırı uygulamalar İslam’da geçerli değildir. Evlilik akdi için kız ve erkek aynı haklara sahiptir. Kabul edip etmeme halleri şahıslarında mahfuzdur.

Gelelim dini nikâh (imam nikâhı değil!) bahsine. Elbette ki, dini nikâh Müslümanlar için evlilik halinde zaruri bir durumdur. Şahitlerin huzurunda yapılan teklif ve bu teklifin kabulü nikâh akdini gerçekleştirir.

Günümüzde nişanlılık döneminde evlenecek çiftler günaha girmeden rahatça görüşebilsinler diye aralarında dini nikâh kıyılmaktadır ve Diyanet’in de belirttiği üzere bu durum az da olsa her iki tarafı da üzecek mağduriyetlere sebep olmaktadır. İşte bu sebepten geçmişten gelen dini kural ve kaideler aile büyükleri tarafından her iki taraf için de üzücü neticelere sebebiyet vermesin diye nişanlılık dönemindeki görüşmeleri dini nikâh kıyılmış olsa dahi muhakkak her iki aile yakınlarından birer kişi bularak gençlerin yakınında bulunup lakin onların rahatça konuşabileceği ortamlar tanzim etmişlerdir. Bu durum hem evlilik halinin ciddiyetinin hem de evlilik sürecinin kutsiyetinin gençler tarafından müşahede edilmesinde önemli bir faktör olmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz üzere muhakkak fetva makamında değiliz, haddimize de değil bu. Bu ifadelerimiz, çevremizde hakiki manada Ehli Sünnet’e uygun yaşama hassasiyetinde olan ailelerde gördüklerimizden uygun evlilik süreçleri nasıl olur naçizane müşahedelerimizden sebeptir.

Özkök’ün ifadelerine, her daim Müslümanlara akıl vermesine ve şekillendirmek isteğine kızmıyoruz. Arıdan zehir, akrepten bal sadır olmaz nihayetinde. Yalnız Özkök’ün seslenebilme cesaretini gösterdiği ‘İslamcı’ kısa sakallı ve gökkuşağının tüm renklerine bürülü kıyafetli; hem Müslüman bir erkek hem de Müslüman bir bayan için şamil olan “tesettür dikkat çekmemektir!” düsturuna uygun hareket etmeyen gençliğedir cümlelerimiz.

Bu şahsa, onun açısından çoğunluk olarak gördüğü muhafazakâr cenahın bu ifadeleri kullandırabilme keyfi verdikçe, bizim yine bizden başka düşmanımız olmadığını da ifade etmek isteriz.

08 Oca 11:14

Deniz Demir

Puan: 1.56

Milli piyango haramdır fetvasını da olay yapmışlardı.

08 Oca 02:43

Misafir

Gerçekten yüreğinize kaleminize sağlık. Önemli bir konuya değinmiş ve güzel anlamışsınız.

6

Kerem Yüksel

Puan: 5.88

Akademi Türkiye Kuşum Aydın

Kerem Yüksel yazdı, 477 kez okundu, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
Ben Türk aydınıyım. - Ben Türk aydınıyım. Her yerde ben varım. - Her yerde ben varım. Karada - Karada Denizde - Denizde Çölde - Plaj mı yani? Batakta - Batak çok iyi oynarım. Çatakta - Çatak neydi? Hazır - Hazırsa yiyelim. Bilim filan çok zooorrr. Meşhur arama motoruna 11 yazdığınızda i
7
okuma modu
devamı...

Ben Türk aydınıyım. - Ben Türk aydınıyım.

Her yerde ben varım. - Her yerde ben varım.

Karada - Karada

Denizde - Denizde

Çölde - Plaj mı yani?

Batakta - Batak çok iyi oynarım.

Çatakta - Çatak neydi?

Hazır - Hazırsa yiyelim. Bilim filan çok zooorrr.

Meşhur arama motoruna 11 yazdığınızda ilk öneri '1128 akademisyen'.

'11 kişi bir topun peşinden koşuyor sporu' yazarak futbol haberlerini arayacaktım esasında ben. (Rus arama motorlarını kullanmıyoruz. Trafikte kalanlar hariç.)

Bu sözde bilim kişilerinin bana bu zamana öğrettikleri tek kelime intihal oldu. (güneş gözlüklü gülümseme şimileysi)

Önümüze gelen diğer seçenekler arasında 1100 akademisyen 'listesi' gibi bir şeyler var. Liste merak ediliyor. Sedat Peker'in adamları yapmış olabilir bu aramaların bir kısmını tabii ama tek başına yeterli değil. Başkaları da merak etmiş.

Sıralı tam liste yarın gazetelerde olsa iş yapardı yani. İnternet habercilerine çok vuruyoruz ama yine yeri geldi. İşte o akademisyenler diye 1128 fotoluk bir galeri yapılıp sıfatları yerleştirmek de çok sayıda tık getirir. Oldu mu yapan?

Bu önerilerin daha önce yapılan aramalar doğrultusunda çıktığını biliyoruz.

Buradan hareketle aydın veya akademisyen veya mandacı (en güzeli de bu) gibi sıfatlarla anılan bu güruhun toplumda aslında beklenenden fazla dikkate alındığını görüyoruz.

Bizim millette hocaya saygı var. Okuldaki hocaya, camideki hocaya filan.

Futbol müsabakası yöneten hakemler bundan faydalanamıyorsa da diğerleri genelde saygı

görüyorlar. Yılmaz Vural'a da ayıp ettiğimiz doğru.

Bunlar da o kontenjandan adam sınıfına girmişler demek ki. Hocayız biz gibi dolanıyorlar ortalarda.

Hoca şey yaparsa öğrenci ne yapar?

Bu dikkate alınma bölücü severlerde ve küçük bir kaç kesimde daha destek şeklinde.

(Chp'nin bir kısmı gibi)

Kalan aklı başında kısım ise tepki gösteriyor.

(Chp'nin başka bir kısmı gibi)

Arama motoruna 'kim bu kişiler' diye sorulmasının sebebi çeşitli. Öfke var biraz. Merak var. Bir de bu Koray Çalışkan ile dalga geçmek çok zevkli olduğundan buna benzer daha kimler var diye araştırılıyor olabilir.

Orta okul veya lise yıllarını düşünün. Herkes aynı anda konuşur. Öğretmen gelir susun, kapatın çenenizi tavrı geliştirir ve konuşmalar daha da artar.Başka bir öğretmen gelir ve sınıfın karşısına geçip sessizce bekler. Kısa bir süre

sonra hepimiz susmuşuzdur. Yani bu çakma aydınların ergen tavırlarından da belli olduğu üzere orta okul çocuklarından farkı yok. İlgi çekmek için,

farklı olmak, toplumdan üstün olduğunu kanıtlamak için abuk fikirlerin peşine gidip arsızca konuşup durabilirler. Bunun vatana ihanet anlamına gelmesi de onları frenlemeyebilir. Kaale alınıyor olmak bunları arsızlaştırdıkça süreç devam eder.

Dikkate alınmamak, yalnızlığa ve marjinalliğe itilmek bunlara yeter.

Ha bu arada ben bunu işten de kovarım diyen üniversiteler varsa onlara da saygı duyarız.

Terör destekçiliği sonuçta bu da boru değil.

Ben bir kuşum aydın bilirim. Gerisini at çöpe.

14 Oca 23:42

Deniz Demir

Puan: 1.56

Çatak nedir?

14 Oca 22:43

Çoğu ya bütünlemeye kalmıştır, ya da yaz okuluna :D

8

Bulut Sever

Puan: 8.67

Akademisyenmiş de Barış İstiyormuş!

Bulut Sever yazdı, 378 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Nasıl bir memlekette yaşıyoruz bazen gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Üzülmemek elde değil. Kutsalımız çok fazla. Hassaten meslek gruplarının kendilerine atfettikleri kıymet inanılır gibi değil. Kibirli oluşları da cabası! Bir-iki gün oldu olmadı, “Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifi öncülüğün
9
okuma modu
devamı...

Nasıl bir memlekette yaşıyoruz bazen gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Üzülmemek elde değil.

Kutsalımız çok fazla. Hassaten meslek gruplarının kendilerine atfettikleri kıymet inanılır gibi değil. Kibirli oluşları da cabası!

Bir-iki gün oldu olmadı, “Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifi öncülüğünde bir araya gelen; bu ülkenin üniversitelerinde ders veren ve doğal olarak bu ülkenin vatandaşı olmaları hasebiyle, her vatandaş gibi, bu ülkenin menfaatlerini koruması gereken, ‘biliminsanı’ olmaları sebebiyle de eleştirel fakat hakkaniyetli olması beklenen binden ziyade akademisyen evlere şenlik olmayan, ihanetin ve devlete yapılabilecek hainliğin en hakiki motiflerini taşıyan bir bildirinin altına imza attılar.

“Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” diye girizgâh ile başlıyor altına imza attıkları bildiri. Birkaç aydır ülkemizin doğusundaki bazı yerleşim bölgelerinde ortaya çıkan ‘öz yönetim zırvası’ sebebiyle devletin güvenlik birimleri sivil halk, hani o zamanında bunlarla aynı düşünceleri paylaşanların dizileriyle, filmleriyle, darbelerinin akabinde paşalarının karşısında el pençe divan durduktan sonra her manada aşağıladıkları o sivil halk zarar görmesin diye, sokağa çıkma yasağı ilan ederek güvenlik operasyonları yapıyorlar. Elbette bunun sebebi, sokağa çıkma yasağının sonucunda sivil halk ile teröristlerin ayırt edilerek masum insanların bu operasyonlardan en az zararı görmesini sağlamak. Zira o bölgelerdeki teröristler muhtelif şekillerde sivil halkın arasında saklanabilmekte. Lakin her dedikleri sanki (onların retoriğiyle yazalım) haşa ‘Tanrı buyruğu’ gibi olan bu bildiride imzası bulunan akademisyenlere göre devlet sistematik bir biçimde orada yaşayan halkı “fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte” imiş. Güvenlik güçlerinin onca özenine ve yardımına rağmen hem de.

Terör örgütü mensupları hendekler kazarak, keskin nişancı silahlarıyla, pusu kurarak çarşıda-pazarda ya da evinden çıktığı gibi çoluğunun çocuğunun gözleri önünde katlettiği polisler ve askerler herkesin gözünün önünde olduğu halde devletin “yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir” olduğunu yazmışlar. Kurşun sıkıldıkça, bombalandıkça ne yapacaktı güvenlik birimleri, öpücük mü gönderecekti, gül mü atacaktı üzerlerine teröristlerin!

Bu insanlar (insan dedim!) ikiyüzlü de değil, ne oldukları gerçekten belli de, belli değil. Hiç utanmadan, ilgili bölgelerde gerçekleştirdiği operasyonlar sırasında güvenlik birimleri sivil halka zarar gelmesin diye azami gayret sarf ederken, bir de ‘soykırım’ demeye cesaret edememiş olsalar ki, devletin teröristleri ‘etkisiz’ hale getirmesine “bu kasıtlı ve planlı kıyım” diyebiliyorlar barış için bildiri dedikleri paçavranın içinde.

Bir an önce ‘müzakere koşullarının hazırlanmasından’ dem vuran akademisyenler ‘Barış Süreci’ devam ederken hem hükümeti hem de devleti ‘vatana ihanetle’ suçladıklarını unutmuşlar belli ki. Şimdi eline silah alıp polis-asker öldürüp hendeklere bomba döşeyen PKK’nın gençlik yapılanmalarındakilerin birçoğu, Barış Süreci devam ettiği sırada en ufak bahaneyle örgüt tarafından polise-askere taş attırılan çocuklardı. Peki, şimdi akademisyenliklerinin artistliğini yapan bu güruh o zamanlar bu çocukların terör örgütünün elinde ‘palazlanmamaları’ için ne yaptılar? Mesela hangi bildiriyi yayınladılar? Nasıl bir sosyal projenin uygulanması için ön ayak oldular?

Sizin İttihad ve Terakki’den uzanan tek parti rejiminiz değil miydi, Müslümanından, o çok sevdiğinizi iddia ettiğiniz (ki onların da birçoğu ne yazık ki katillerine âşık!) Alevi’sine, Kürt’üne ve diğer kendi rejiminiz ve diktatörlüğünüz için tehlike gördüğünüz herkesi ve her kesimi ezip geçen! Hiç çekinmeden tornistan yapıp bu vatanın Alevi vatandaşlarının, Kürt kökenli vatandaşlarının hakkını hukukunu biz savunur ve koruruz diyorsunuz ışıklar içindeki sözde aydın kibrinin esiri olmuş kafalarınızla!

Bir de utanmadan “…bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, …” dememişler mi, Allah bu devleti yöneten seçilmişlere de atanmışlara da, ismi bilinmeyenlerine de sabır ihsan eylesin. Devlet gerçekten kabul etmekte zorlanılacak bir biçimde çok iyi sabrediyor son olarak akademik(!) çevreden gelen teröristi ve terör örgütlerini savunma ve güzellemelere.

Aklınız neredeydi bir zamanlar, desen boş bunlara… Bunların ipi de kökü de dışarıdadır. İşte tam da bu sebepten bu insanlar, tarihin hakikatten başka bir şey bulunmayan sayfalarında ‘vatansız’ olarak yazılmaya mahkûm olacaklardır.

12 Oca 18:51

Kadir Kol

Puan: 0.75

Bir takım aldanmış, aldatılmış, aldanmaya/aldatılmaya gönüllü ve satılmış zevatın eylem ve yaklaşımlarına hayret etmek Anadolu coğrafyasının bize aşıladığı naiflikten olsa gerek. Her kesim kendi karakterinin gereğini yapmıyor mu?

10
Kapat