Türkiye

Yıl 2 Sayı 3
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
MART 2016

Kürşat Koyuncu

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

İÇİNDEKİLER

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Hastası Olana Sor İstersen: " Bana Ne! "
Bulut Sever / İSTANBUL
Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı
Mesut Toprak / ANKARA
Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Sütçünün Dilemması
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Bozkırın Düğünü
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Üç Harfliler Meselesi
Mesut Toprak / ANKARA
Suç Ve Otobüs 2
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Hâl-İ Pürmelal
Nida Tandoğan / ADANA
Adaletle Hassasiyet, Kalkınmayı Gerçekleştirir
Bulut Sever / İSTANBUL
Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz
Bulut Sever / İSTANBUL
Hindikuş Dağlarında Sıradan Bir Okul Günü
Mesut Toprak / ANKARA
21/02/1965, Saat – 15:00
Mesut Toprak / ANKARA
Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Erkekleri Hadım Edelim!!!
Aykut Giray / YOZGAT
Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi
Mesut Toprak / ANKARA
Cahilin Bedeni Seyyar Bir Kabirdir.
Mustafa Karayel / İSTANBUL
‘Troller’ Ve Eleştiri Kültürü
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Aziz Milletime
Nida Tandoğan / ADANA
Vicdanımın Konuştuğu An
Kader... / İZMIR
Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?
Bulut Sever / İSTANBUL
İphone'u Gerçekten Seviyor Muyuz?
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Öyküden Festival Yapmışlar
Ahmet Kırtekin / İSTANBUL
Sevgili Linç Severler
Ayşe Öz / ANKARA
Girizgah
Behram Sayar / ANKARA
Birkaç Film Tavsiyesi
Yusuf Esad Öz / KONYA
Yağmurdan Okyanusa, Topraktan Güle.
Ahmet / KAYSERI
Organik İntikam / Oscarlık Survivor
Yamanduruş / SAKARYA
Çözüm Sürecinde Yeni İklim
Emre Gül / ANKARA
Ben Ve Benim Gibiler
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Çözüm Sürecinin Yeni İklimi-2
Emre Gül / ANKARA
Bir Gün Eksik Bir Gün Fazla
Umut / İSTANBUL
Derinlerde Kaybolmuş Sessiz Çığlıklar
Gülistan Sarıyıldız / İSTANBUL
Âyin Kapışmalarım
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Bir ‘Adamı’ Bir ‘Kadın' Gibi Sevebilmek
Kader... / İZMIR
Sakalofobi
Abdullah Taha Orhan / İSTANBUL
Allah'ın Verdiğini Kuldan Esirgemek
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Ben Bir Mezar Taşıyım
Sıla Münir / İSTANBUL
Aşk=Beklemek
Gökhan Alkan / ANKARA
Klostrofobik Trajedi
Yamanduruş / SAKARYA

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

Kürşat Koyuncu yazdı, 708 kez okundu, 13 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Önceki yazıda başladığımız ‘Bilim Tarihi’ndeki gezintilerimize devam ediyoruz. Bu yazının kahramanı, genellikle “‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi” konulu yazıların vazgeçilmez kişisi Galileo olacak. Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde, Flaman gözlük yapımcısı Han
1
okuma modu
devamı...

Önceki yazıda başladığımız ‘Bilim Tarihi’ndeki gezintilerimize devam ediyoruz. Bu yazının kahramanı, genellikle “‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi” konulu yazıların vazgeçilmez kişisi Galileo olacak. Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde, Flaman gözlük yapımcısı Hans Lippershey’den esinlenerek kendi teleskobunu yapıp göğe bakmaya başlar ve olaylar gelişir…

On altıncı yüzyıldayız. Astronomi alanında, bilim tarihinin en büyük hadiselerinden biri meydana geldi: Kopernik Devrimi. Ama hadiseye yakından bakıldığında, Nicolas Kopernik’in kendi adıyla anılan bu devrimde oynadığı rolün, sanılandan daha belirsiz olduğu görülür. Kopernik, doğadan ziyade kitapların öğrencisiydi, ortaya koyduğu yeni teori gözleme dayanmıyordu. Orijinal bir düşünce deneyi gerçekleştirerek, gök cisimlerinin hareketlerini Batlamyus’unkinden daha basit daha zarif bir biçimde açıklamasına el veren bir geometrik model geliştirmişti ve başarısı bu modele dayanıyordu. Zaten Kopernik’in kendisi de devrimci bilim adamı imajına pek uymaz. Yaşamını kilise idaresinde geçirmiş ve büyük teorisini otuz yıl boyunca saklı tutmayı yeğlemişti. Kopernik’in gerçekleştirdiği devrim, salt kavramsal bir devrimdir; bir ‘keşif’ değildir. Çünkü Kopernik, kuramının gerçekliğine ilişkin hiçbir gerçek ‘delil’ sunamamıştır. Ancak onun devriminden sonra, insanın dünyası, kâinatın merkezi olmaktan çıkmış, muazzam büyüklükte ve henüz bütünüyle haritalanmamış bir evrende, gelişigüzel bir nokta haline gelmiştir.

Kopernik, dünyayı kâinatın merkezinden almakla, esasen ay altı dünyaya ait hareketleri tanımlayan ‘yukarı’ ve ‘aşağı’ kavramlarını uzlaştırmış oldu. Kopernik sisteminde, sadece dairesel hareket doğal görülmektedir. İşte tam bu sıralar da ‘Matematik’in yükseliş yıllarıydı. Fiziksel dünyanın işleyişini sadece tasvir etmeyip onu izah da eden matematiğin yeni kullanım tarzı, sadece gökle ilgili konulara hasredilmiş değildi. Ticaretin gelişmesi, sömürgeleştirmenin başlaması ve coğrafi keşifler, gemicilik ve haritacılıktaki pratik matematiksel tekniklerin öneminin artmasına da vesile oldu. Bu, önde gelen bazı entelektüellerin gözünde matematiği cazip hale getirirken daha düşük düzeydeki bazı uygulayıcıların kendi sosyal ve entelektüel konumlarını yükseltmelerine imkân verdi. Savaş tekniklerindeki yenilikler veya muhtelif mühendislik projeleri, erken modern dönem Avrupası’nda matematikçilerin statülerinin yükselmesi yanında soylu sınıfa mensup kimselerin matematiğe gösterdikleri ilginin artmasının da esas nedenleri kabul edilmiştir.

Devletlerin giderek daha mutlakıyetçe olduğu Avrupa’da kraliyet saraylarının tabiat ve yapısındaki değişimler de matematikçilerin varlıklarını hissettirme fırsatlarını arttırdı. Maskeli balolar için üreteceği mucizevi şeyler, çarpıcı makineler veya sahnelerle veya prensin imajını pekiştirebilecek diğer şeylerle prensi etkileyebilen matematikçiler mülk sahipleriyle aynı düzeye çıkabilirdi. Bu matematikçiler, saraydaki konumlarından ötürü, üniversite sisteminin doğa filozofları ve matematikçiler arasında hiyerarşik ayrımı rahatlıkla küçümseyebiliyorlardı.

Üniversiteli (Aristotelesçi) doğa felsefesi profesörlerinin koyduğu, teori ve pratik arasındaki ayrımın artık savunulabilir olmadığı tekrar tekrar ifşa edilmeye başlanmıştı. Kuşkusuz, bu hareket içindeki en büyük şahsiyet Galileo’dur. Üniversite sisteminde istediğini elde edememiş bir matematikçiyken, onu Cosimo de Medici’nin sarayında doğa filozofluğuna geçmeye zorlayan şeyin bilim tutkusu olduğu düşünülmektedir ve bu, müteakiben yaptığı bilimsel çalışmaların muhtevasına dikkate değer bir etkide bulunmuştur.

1564'te eğik kulesiyle tanınan Pisa'da doğan Galileo Galilei ‘ruhban(!)’ sınıfına girmek isterken matematikçi oldu. Çalışmaları kuyrukluyıldızlardan gelgitlere kadar geniş bir bilimsel yelpazeyi kapsıyordu.

Galileo üniversitede profesörlüğünü sürdürürken, düşük maaş ödenen bir matematikçiydi ve doğa filozoflarının daha yüksek konumda bulunmasına rıza göstermesi beklenmiyordu. Fakat Cosimo de Medici’nin sarayındaki göreviyle ilgili görüşürken, filozof unvanını almayı talep edip, bunu elde edebildi. Elbette, filozof olmanın şerefi hala yüksekti, fakat en azından artık matematikçilerin bu unvana layık kabul edilmesi mümkün hale geliyordu.

Kopernik’in teorisine karşı kayıtsız kalınmasında ve Galileo’nun üniversitede mütevazı bir matematik okutmanı olarak kalmaktansa doğa filozofu vasfıyla kendine kişisel bir hami aramaya karar vermesinde önemli etkenlerden biri, üniversitelerde doğa felsefesi ve matematik arasındaki sınırlara gösterilen sıkı bağlılıktı. Fakat soylu hamilerin gözünde matematiğin değerinin artmasıyla birlikte üniversitelerde de matematiğin entelektüel konumu yükseldi.

Kopernikçiliği, Engizisyonun tehlike yaratabilecek ilgisinden uzak tutan hassas denge, Galileo’nun düşman edinmekteki maharetiyle bozuldu. Galileo, 1610 ve 1620’lerde Dominikenlerin ve Cizcitlerin güçlü grupları içinden düşman edindi ve ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da sergilediği kibirli tarz, -lütfen buraya dikkat(!)- kendisini önceleri himaye eden Papa VIII. Urban ile de arasının açılmasına neden oldu. Reforma muhalif Katolik Kilisesi’nin, Kitab-ı Mukaddes’in serbestçe tefsir edilmesine sınırlama getirmeye çalıştığı bir dönemde, Kopernikçiliğin çeşitli İncil hükümleriyle uyum içinde bulunduğunu göstermek üzere İncil tefsirini alenen tartışmakta ısrar etmesi, durumu daha da kötüleştirdi. Çünkü Katolik Kilisesi orta çağlarda Aristotelesçi bilimle bir evlilik yapmıştı ve şimdi bu bilime yönelik herhangi bir meydan okumayı Hıristiyanlığın kendisine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Dahası, ‘Diyalog’un basımı ve yayınlanması sırasındaki hadiseler, VIII. Urban’ın, üzerine fazlaca gidildiği için bunaldığı bir dönemde, Galileo’nun papa karşıtı hizipleri desteklediğine dair şüphe uyandırdı. Ortaya çıkan sonucun kaçınılmazlığı tamamen bu hususi şartlardan kaynaklanmaktaydı.

Bir de teleskopla ilgili mesele var. Galileo’nun bazı çağdaşlarının onun teleskobundan bakmayı reddettiği bilinen bir şeydir. Niçin böyle bir tepki verdiler? Tabii ki astronomiyle ilgili herhangi bir teknik nedenle değildi. Cevap olarak kısmen büyücülerin ve hatta bazı hokkabazların insanları kandırmak için aynalardan ve merceklerden oluşan düzenekler kullanmaları gösterilebilir.

Lensler ve aynalarla aldatıcı oyunlar yapmak doğal büyücünün sanatının bir parçası olmuştu hep ve teleskop ile mikroskop doğa araştırmalarında kullanılmak üzere ilk sunulduğunda çoğu doğa filozofu tarafından son derece ihtiyatla karşılandı.

Son olarak yazıyı Rönesans’la ilgili birkaç şey söyleyerek bitirelim. Rönesans’ın yenilikçiliği kavramsal esaslara değil ağırlıklı olarak gerçek dünyaya, mimariye, denizciliğe, resme, haritacılığa, madenciliğe yönelik olmuştur. Bilim tarihinde Rönesans sorunu, toplum ve bilim arasındaki bir uyumsuzluk sorunudur. Toplum dinamikti ama bilim bakışlarını geçmişe çevirmişti, statik bir yapı arz ediyordu.

2

Bulut Sever

Puan: 8.67

Hastası Olana Sor İstersen: " Bana Ne! "

Bulut Sever yazdı, 331 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
I- Garip bir telaş var. Aynı zamanda sıkıcı bir sakinlik. Kapıdan girdiğiniz an her yerde kimsenin birbirine bakmaya tenezzül etmediği bir hareket hali her yanı sarmış durumda. Bunun yanında koltuklarda sessizce oturup, yanıp sönen o iğreti sesin çıktığı numaratörlerden gözünü ayırmadan bekleyen i
3
okuma modu
devamı...

I-

Garip bir telaş var. Aynı zamanda sıkıcı bir sakinlik.

Kapıdan girdiğiniz an her yerde kimsenin birbirine bakmaya tenezzül etmediği bir hareket hali her yanı sarmış durumda. Bunun yanında koltuklarda sessizce oturup, yanıp sönen o iğreti sesin çıktığı numaratörlerden gözünü ayırmadan bekleyen insanlar var.

Poliklinikler önünde bekleyenlerin sabrı bir yanda, diğer yanda muhtelif tahlil yaptıracakların telaşı, ayakta dikilişleri… Taş yapının daha da içerisinde kapalı bir kafeteryanın içinde, büyük ve de ince ekranın üstünde isimleri farklı açıklamalarla yazılı, ameliyattan çıkacak yakınlarını endişeli gözlerle bekleyen başka insanlar.

İlla ki bir sebebi var gelenlerin, kimse çay içip sohbet etmeye gelmiş görünmüyor.

II-

Bülent Arınç güneş görmemiş hakikatlerden o güzel belagatiyle bir demet seçivermiş de gün yüzüne çıkarıvermiş. Ortada bir hasta var ise, ona zamanında verilmeyen ilaç sonrasında verilirse zehir, o ilacı veren de suçlu olur. Hangi ses tonunun esrarlı dalgalanmalarına saklasan da cümleleri, hakikati saklayamazsın.

Naçizane, biz zamanında sohbet meclislerinde, arkadaş çevresinde konuştuğumuzda; Geornalist açıldığından beri ise zaman zaman bu platformda bazı tarihi şahıslar hakkında hem üstü örtülenleri hem de kanaatlerimizi yazdığımızda garip karşılandı çoğu kez.

Enver Paşa’ya hayran olanlar, Mustafa Kemal’i nereye koyacaklarını şaşıranlar, Mehmet Akif’e methiyeler düzenler, mücahitlik iddiası ile yıllarca göz boyayan muhtelif siyasetçiler, muhafazakâr ablalar, abiler, gazeteciler, vesaire vesaire… Anlamsız çelişkiler yumağında sevgisine bölüştürüp kutsiyet atfedenler bir de.

Niye şaşılır? Bülent Arınç hakkında niye bu denli sert çıkılıyor ki? Gezi’den itibaren başlayıp, Paralel yapı mevzusu ile devam eden süreçte Gül ve Arınç’ın (ve diğerlerinin) ‘duruşları’ her şeyi özetliyordu aslında; (heh! İşte o tahmin ettiğin sebepten ötürü!) şimdi yeri geldiği için duruşlarının gereğini yapmaktan bir lahza olsun çekinmiyorlar.

Cumhuriyet, Sözcü gibi Kemalizmin yılmaz savunucularından olan gazetelerin, bu gazetelerde yazan ‘Atatürkçü/Türkçü’ bazı yazarların, bunca ateş hattıyla sarılmışken ülkenin içi ve dışı, bir an da ‘Kürtçü’(!), Rusçu, NATOcu (Emperyalist Amerikancı!), İrancı, Esedçi; yani herkesin bildiği üzere kendi siyasi görüşlerine temelden aykırı gibi gözüken ve aslında az önce belirtilenlere göbekten bağlı, AKP ve Erdoğan karşıtlığı kisvesi ardına saklanarak, çok sevdiklerini iddia ettikleri bu ülkeyi sırtından hançerlediler, hançerlemeye devam ediyorlar.

Karışık olanlar için şaşırtıcı, çok şükür bizim için hiç de öyle olmadı.

III-

Adam, yüzünün güleç bir halde görünmesi için uğraşan ve kısmen de başarılı olan kadına baktı.

Yutkundu.

Sesinin titrememesi için çaba gösteriyordu.

Endişeli bir ses tonuyla:

“İyi. Çok şükür, daha iyi olacak…” dedi. Ve merdivenlere doğru yürüdü.

Çizgi filmlerde bile ağlayabilen birinden bahsediyoruz şu an.

Sulugöz… Ağlak… Duygusal… İnce yürekli…

Adına her ne dersek diyelim.

IV-

Adam hala susuyor.

Konuşur gibi ama hep susuyor.

Hastalık ve yüreğinden bir parçanın yaşadığı zorunlu bir hal; o nazenin parçanın görünemiyor, dokunulamıyor olması kalbini derinden yaralıyor.

Sağlığın da hastalık gibi görülebilen, hissedilebilen belirtileri olsa idi diye düşünürken; sağlığın ne kadar kıymetli ve hayatımızın ta içindeyken insanın onu kendisinden uzakta tutuyor olduğunu bizatihi müşahede ediyor.

Hasta(sı) olan(d)a hiçbir şeyin tadı yok.

Kıymetini bilerek elden gitmemesi için çok şükür etmek gerektiğini anlamak gerekiyor.

V-

Sınanmadığın imtihanların ahkâmını kesmek çok kolay olur.

Şimdi öyle bir haldir ki bu; o bunu satıyormuş, o konuşmuş, bu susmuş…

Bana ne!

4

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı

Mesut Toprak yazdı, 318 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Öğle vakti, çocukların göz kapakları yavaş yavaş ağırlaşıyor, Öğretmenlerinin onlara anlattığı şekerleme saati başlamak üzere. Çocuklar, Peygamber Efendimiz’in (SAV) sünneti olan ve ayrıca Münih Üniversitesi Max Planck Enstitüsünden Dr. Jurgen Zulley’nin seksenlerde kanıtladığı gibi vücuda çok yarar
5
okuma modu
devamı...

Öğle vakti, çocukların göz kapakları yavaş yavaş ağırlaşıyor, Öğretmenlerinin onlara anlattığı şekerleme saati başlamak üzere. Çocuklar, Peygamber Efendimiz’in (SAV) sünneti olan ve ayrıca Münih Üniversitesi Max Planck Enstitüsünden Dr. Jurgen Zulley’nin seksenlerde kanıtladığı gibi vücuda çok yararı olan, Kaylule uykusuna dalmalarına çok az bir süre kaldı.

Ancak bazı çocuklar biraz hareketli oldukları için -hadi biraz yaramaz oldukları için diyelim- uykuya dalmaları kolay olmuyor. Bunun için, bir başka Alman bilim adamı Gerhard Schrader’in otuzlarda bulduğu bir gazdan faydalanıyorlar. Bir doz sarin gazı verilen çocuklar da artık uykuya dalmaya başladılar.

Şimdi bütün çocuklar ağızlarını tatlandıran öğle şekerlemesindeler. Zira onlar, şekerlemeyi ancak rüyalarında görebilmektedirler. Ama onların şekerlemesi biraz uzun sürecek. Hatta zamanın dışına çıkacaklar, zamanın akıp gidişini düşünemeyecek kadar. Çünkü onların akıp giden, yakalanamayacak olan zamanları hiç olmayacak. İnsanın ziyanda oluşunun nasıl bir şey olduğunu hiç bilemeyecekler. Bir açgözlülük saplantısına hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Ve yeryüzü gün gelip ağırlıklarını çıkarıp attığında, çocuklar ağızlarında şekerlemenin tadıyla, uyku mahmurluğu içinde usulca uyanacaklar. Etraflarında, birbirlerinin yüzüne bakamayan ve birbirlerinden kaçan, çılgın ve telaşlı bir koşuşturmacanın içindeki büyüklere bakıp acı acı gülümseyecekler…

24 Şub 19:10

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Teşekkür ederim

24 Şub 15:02

Güzel bir yorum tebrik ederim.

6

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu

Kürşat Koyuncu yazdı, 747 kez okundu, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1923 yılında Delaware-Virginia’nın Delmarva yarımadasında yaşayan Celia Steele’nin yanlış gelen kargosu, modern tavukçuluk endüstrisine ve endüstriyel hayvancılığın sinsice dünyaya yayılmasına sebep oldu. Ailesinin küçük tavuk sürüsünü idare eden Celia, anlatılana göre sipariş ettiği elli adet tavuk
7
okuma modu
devamı...

1923 yılında Delaware-Virginia’nın Delmarva yarımadasında yaşayan Celia Steele’nin yanlış gelen kargosu, modern tavukçuluk endüstrisine ve endüstriyel hayvancılığın sinsice dünyaya yayılmasına sebep oldu. Ailesinin küçük tavuk sürüsünü idare eden Celia, anlatılana göre sipariş ettiği elli adet tavuk yerine beş yüz tavuk teslim aldı. Fazlalardan kurtulmaktansa, tavukları kış boyunca kapalı alanda tutmaya karar verdi. Yeni satışa çıkan yemler sayesinde tavuklar hayatta kaldı ve Celia’nın tavuklarının sayısı 1935 yılına geldiğinde 250.000’e çıkmıştı.

1928 yılında dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover ‘her tencere için bir tavuk’ vaadinde bulunuyordu. Gelişmekte olan modern endüstriyel hayvancılık alanına finansal destek bulunarak, İkinci Dünya Savaşı’na kadar tavuk üretiminde yeniliklere ortam sağladılar. Devlet destekleriyle üretilen hibrit mısırlar, kısa süre içinde zincirli konveyör (yükleri veya gereçleri havadan veya yerden taşımaya yarayan ayrıca kapalı devre çalışan devamlı aktarma mekanizması) sistemleriyle dağıtılan ucuz yeme dönüştü. Gaga kesimi otomatikleştirildi (bu arada gaga, tavuğun temel keşif aracıdır). Otomatik ışık ve vantilatörler işi daha da büyüttü ve en sonunda, ışık idaresi yardımıyla günümüzün standart yetiştirme döngüleri yürürlüğe girdi. Daha fazla gıda ve daha az maliyet adına, tavukların yaşamı her yönüyle yeniden tasarlandı.

1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerinin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yetiştirilmeye başlanan bu yeni nesil tavuklar için eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi.

Besin ve çevre faktörlerinin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935’ten 1995’e değin ortalama ‘broyler’ tavuğun kilosu %65 artarken, pazara sürüm süresi %60, yem gereksinimi %57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir bebeği hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun.

Yeni tasarlanan broyler tavukların kas ve yağ dokuları kemiklerine oranla çok daha hızlı gelişir ve bu da biçim bozukluklarına ve hastalıklara yol açar. Kuşların % 1-4’ü, ani ölüm sendromuyla kasılıp kıvranarak ölecektir. Bu, endüstriyel çiftlikler dışında neredeyse hiç görülmemiş bir hastalıktır. Dörtte üçünde bir dereceye kadar yürüme bozukluğu gelişecektir ve bunların kronik acı çektikleri tahmin edilir.

Broylerlerin civcivlerinin yaşamının ilk bir haftasında daha fazla beslenmelerini teşvik etmek için günün yaklaşık yirmi dört saati ışıklar açık bırakılır. Sonrasında günde dört saatliğine karanlık ortam sağlanarak hayatta kalmalarına ancak yetecek kadar uyumalarına izin verilir.

Stres yüklü tavuklar;

Endüstriyel çiftliklerde, tipik bir yumurtlama kafesi, her tavuğa yaklaşık 450 santimetrekarelik bir alan sağlar (yaklaşık bir A4 sayfası kadar bir zemin). Sıkışıklıktan dolayı biçimi bozulmuş, ilaç verilmiş, stres yüklü kuşları bir arada, pislik içinde, dışkı kaplı bir odaya tıkmanın sağlıklı olmadığını söylemeye lüzum yok. Biçim bozukluğu dışında göz hasarı, körlük, kemiklerde bakteriyel enfeksiyon, belkemiği kayması, felç, iç kanama, anemi, tendon sakatlıkları, alt bacak ve boyun eğriliği, güçsüz bağışıklık sistemi ve solunum hastalıkları, endüstriyel çiftliklerde eskiden beri ve sıklıkla karşılaşılan sorunlardır.

Bu sorunları ortadan kaldırmak için 1940’ların sonlarından itibaren subterapötik olarak adlandırılan antibiyotik dozları, hastalıkları önlemek ve kaliteyi arttırmak için hayvan yemlerine düzenli olarak katılmaya başlanmıştır. Bazı çalışmalarda, antibiyotik kullanımının bağırsak duvarlarını incelttiği ve besin emilimini arttırdığı ve bunun da kilo almalarına yol açtığı öne sürülmüştür. Ancak antibiyotiğin subterapötik kullanımının hayvanlarda antibiyotik direncinin artmasına yol açtığı ve bu bakterilerin insanları etkileyebileceği netlik kazanmıştır. Örneğin, tavuklara tetrasiklin katılmış yemler verildikten 36 saat sonra dışkılarında antibiyotiğe dirençli E. coli görülmeye başlanacaktır. Bu bakteriler kısa sürede çiftçilerin dışkılarında da rastlanır. Ve bakterilerin genlerini birbirine geçirmesi gerçekten de korkunç bir manzaradır. Bu daha önce herhangi bir antibiyotiğe maruz kalmamış bakterilerin direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla dirençli hale gelebilecekleri anlamına gelir. Bakterileri dışkısıyla atan hayvanları, bu dışkının gübre olarak kullanıldığını, gübrenin yer altı sularına karıştığını düşünün. Bakteriyel direnç sorununun nasıl mantar gibi yayıldığı açıkça ortaya konmuş olur.

Tüketiciler, elbette ilaca boğulmuş, hastalıklı tavuklardan lezzet alamaz. Ancak kuşlara bizim tavuk görüntüsü, kokusu ve tadı sandığımız hali almaları için et suyu ve tuzlu solüsyonlar enjekte edilir. Daha sonra tavuklar, kafeslere toplanıp kamyona yerleştirilir. Kesim tesislerine varınca, tavuklar boyunlarından metal kelepçelere geçirip baş aşağı asarak konveyör sistemine sokulur. Konveyör sistemi sürükleyerek elektroşok banyosundan geçirir. Bu onları en iyi ihtimalle felç eder ama bilinçlerini kaybetmelerine yol açmaz. Elektrik banyosundan çıktıktan sonra felçli tavuğun gözleri hareket etmeye devam edebilir.

Hareketsiz ancak bilinci açık kuşun hat üzerinde bir sonraki durağı otomatik boğaz bıçağıdır. Eğer atardamar ıskalanmışsa kuşun kanı yavaş yavaş akacaktır. Kuşun kafa ve ayakları koparıldıktan sonra, makineler tarafından diklemesine yarılmak suretiyle bağırsakları çıkarılır. Hızlı işleyen makineler genellikle bağırsakları yırtıp açar, bu esnada kuşun vücudundaki oyuğa dışkı sızar ve bu nedenle mikroplar, daha çok burada bulaşır. Daha sonra tavuklar, binlerce tavuğun müşterek soğutulduğu büyük su tanklarına yollanır. Temiz ve sağlıklı tavuklar, pis olanlarla aynı suya konduğunda mikropların dolaşımı tamamen garanti altına alınmış olur.

Tavukçuluk endüstrisinin muazzamlığından dolayı, sistemde bir yanlış olması, dünyamızda son derece büyük bir yanlış olduğu anlamına gelir. Şu anda her yıl, Avrupa Birliği’nde 6 milyar, Amerika’da 9 milyar ve Çin’de 7 milyardan fazla tavuk, az çok bu koşullarda yetiştirilmektedir. Dünya genelinde toplam 50 milyar endüstriyel çiftlik tavuğu bulunmaktadır. Her yıl 50 milyar tavuk, böyle yaşayıp böyle ölmek zorunda bırakılmaktadır. Aslında daha büyük etkisi, bazen salgınlara neden olan virüsleri yaymalarıdır. Bununla ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/6345/aslinda-tum-gripler-kus-kokenlidir" target="_blank">link</a>

Eğer böyle et yemeye devam edersek, bu daha fazla tahıl ihtiyacına yol açacak. 2050 yılına gelindiğinde, dünyadaki tüm çiftlik hayvanları dört milyar insanın tükettiği kadar yiyecek tüketiyor olacak. Yakın bir gelecekte, küresel sofranın büyük bir bölümünü obez veya yetersiz beslenenlerin oluşturacağını hayal etmek zor değil...

8

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Sütçünün Dilemması

Kürşat Koyuncu yazdı, 602 kez okundu, 15 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Süt sağlıkla ilgili birçok tartışmayı alevlendirme yeteneğine sahip bir besin maddesidir. Süt üreticileri, birçok reklamda gördüğümüz üzere süt ve süt ürünleri satışlarını artırmak için elinden geleni yapar. Süt karşıtı olan grupsa hayvan hakları açısından bakarlar ve hatta “inek sütünün sadece buza
9
okuma modu
devamı...

Süt sağlıkla ilgili birçok tartışmayı alevlendirme yeteneğine sahip bir besin maddesidir. Süt üreticileri, birçok reklamda gördüğümüz üzere süt ve süt ürünleri satışlarını artırmak için elinden geleni yapar. Süt karşıtı olan grupsa hayvan hakları açısından bakarlar ve hatta “inek sütünün sadece buzağılar için olduğunu” savunurlar. Bebeğin süt şişesi için ağlamaya başladığı, yani organizmanın başını asıl yönelmesi gereken yer olan memeden, marketten alınmış süte çevirmesi için eğitildiği an bağımlı tüketicinin doğduğu andır.

Süt kalp hastalıkları, inme, göğüs kanseri, katarakt, prostat kanseri, yumurtalık kanseri, diyabet, alerjiler, mide krampları, ishal, otizm, balgam üretilmesi ve ilginç ama kemiklerin kırılmasıyla bağlantılı olmakla suçlanıyor. Ancak süt aynı zamanda kalp hastalıklarının, göğüs kanserinin, kolokrektal kanserin ve tabii ki kemik kırılmalarının azalmasını da sağlıyor. Aslında her şey kimi dinlediğinize bağlı.

Diren Bağırsak

Amerikalı antropolog William Durham, yaşam tarzındaki değişimlerin bazı insan genlerinin frekanslarını etkilediği bazı örnekleri inceledi. Bunlardan bir tanesi sütçülükle bağlantılı olan bir genetik değişimdi. Yaklaşık 6000 yıl önce, sığırların evcilleştirilmesinin ardından, insanlar süt, peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinden besin olarak faydalanmaya başladı. Fakat taze sütü kullanmak pek de düz bir iş değildi. Kendilerine “süt mükemmel bir besindir” denen ve “günde iki bardak süt için” gibi sloganlar beyni yıkanan insanlar, dünyadaki yetişkinlerin çoğu için sütün çok az besin değeri taşıdığını veya hiç taşımadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu durum 1960’ların ortalarında keşfedildiğinde insanlar, açlık çekilen ülkelere süt tozu göndermenin hiçbir amaca hizmet etmediğini fark ettiler. Aslında, süt tozu o insanlara zarar verebilirdi. Kana geçebilecek basit şeker moleküllerinin sütten alınabilmesi için, sütteki laktozun ince bağırsakta parçalanması gerekir ve bu iş için laktaz enzimine ihtiyaç duyulur. İnsanların çoğunda laktoz sindirme yeteneği bebek sütten kesildikten sonra azalır. Yetişkinlerin bağırsaklarında ancak az miktarda laktoz enzimi bulunur. Çoğunlukla insanlar peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini sindirmekte sorun yaşamazlar, çünkü bunlarda çok az laktoz vardır. İmalat sırasında mikroorganizmalar laktozun büyük kısmını yıkar. Doğru düzgün sindirilemeyen sadece taze süt ve taze süt ürünleridir.

Birinci kromozomdaki laktaz geni, sütte büyük miktarda bulunan laktoz şekerinin sindirilmesi için gereklidir. Doğduğumuzda sindirim sistemimizde bu gen çalışır haldedir, fakat çoğu insanın bebeklikleri sırasında genin faaliyeti durur. Bu aslında mantıklıdır: Süt, bebekken içtiğiniz bir sıvıdır ve sonrasında enzimi yapmaya devam etmek, enerjiyi boşa harcamaktır. Fakat birkaç bin yıl önce, insanlar evcilleştirilmiş hayvanlardan kendileri için süt almaya başladılar ve böylece süt ürünleri kullanma geleneği doğdu. Çocuklar için bunun bir mahsuru yoktu, fakat yetişkinlerde laktaz enzimi olmadığından, sütün sindirimi zor oluyordu. Sorunu çözmenin bir yolu, laktozu bakterilere sindirtmek ve sütü peynire dönüştürmekti. Laktoz miktarı düşük olan peynir, çocuklar için de yetişkinler için de sindirilmesi kolay bir besindir. Arada bir, laktaz geninin faaliyetini durduran kontrol geninde bir mutasyon beliriyordu ve laktaz üretiminin yetişkinlerde durdurulması gerçekleşmiyordu. Yan etkilerine maruz kalmadan süt sindirebilen insanlar laktoz geninin belirli bir alel çeşidine sahip oldukları için bunu yapabildiler. Bu alel genin üzerindeki kontrol mekanizmasını etkiler, böylece kişi yetişkinliğe ulaştığında laktoz hala faal olur. Bu mutasyonu taşıyanlar, hayatları boyunca süt içip sindirebilirler. Batı Avrupalıların %70’inden fazlası süt içebilir, oysa bu oran, Afrika’da, doğu ve güneydoğu Asya’da ve Okyanusya’da %30’dur. Kısacası, dünya nüfusunun yaklaşık %70’i laktozun düzgün sindirilmesi için gerekli olan laktaz enzimini üretme yeteneğinden yoksundur.

Hem etnografik hem de genetik bulgulara dayanan Durham, süt içmeye neden olan kültürel evrim ile laktoz devamlılığı sağlayan alelin frekansındaki artışın, her zaman aynı nedenden ötürü olmasa bile birkaç defa gerçekleştiği sonucuna ulaştı. Ortadoğu ve Afrika’da sütçülükle uğraşan göçebe toplumlarda açlık ve belki de susuzluk epey yaygındı, bu yüzden etleri için evcilleştirilmiş hayvanlar değerli bir besin ve içecek kaynağı olarak taze süt veriyorlardı. Bu göçebe toplumlarda laktozun devamlılığını sağlayan alele sahip olmak faydalıydı, çünkü kişinin sütün bütün besin değerlerine ulaşmasına imkân veriyordu. Alele sahip olan kişinin güçlenip çocuk sahibi olması bu aleli taşımayan kişiye kıyasla daha muhtemeldi ve böylece de laktoz emicilerin sayısı arttı.

Yalnızca sütçülük değil karışık tarım yapılıyor olsa da, laktoz devamlılığı sağlayan alelin yaygınlaştığı bir bölge de Orta ve Kuzey Avrupa’ydı. İskandinav ülkelerinde halkın %90’ından fazlası laktoz emicidir. Durham’a göre, bunun sebebi sütün sadece mükemmel bir enerji kaynağının olmasının yanı sıra, D vitamini gibi laktozun da bağırsakta kalsiyum emilimini kolaylaştırmasıdır. Normalde güneşli gölgelerin insanları yeterli D vitamini alır, çünkü gün ışığı derideki öncü molekülü D vitaminine dönüştürür. Fakat kuzeye ilerledikçe, gün ışığının az geldiği dönemler uzar ve D vitamini kıtlığı bile çekerler. Bu durum kalsiyum emiliminin azalmasına yol açar, sonuçta raşitizm ile osteomalasi (kemik yumuşaması) hastalıklarına meyilli olurlar. Süt içmek bu sorunlarının önüne geçmeye yardımcı olur, çünkü laktoz kalsiyum emilimini arttırır ve sütte de kalsiyum bol miktarda mevcuttur. Süt sindirimini mümkün kılıp laktoz devamlılığını sağlayan alel, taşıyıcılarındaki kemik hastalıklarını azaltır ve sonuçta da kuzey toplumlarında yayılır.

Sütten Midesi Yanan Yoğurt mu yesin ya da Peynir mi?

Yoğurt sağlıklı bir gıdadır ve sindirim sisteminin daha sağlıklı hale gelmesinde rol oynayabilir. Yoğurt geleneksel olarak Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus’la yapılmaktadır. Yoğurttaki laktoz oranı süttekine göre %3-4 kadardır.

28 gram çedar peynirinde bir bardak (250 ml) sütte bulunan miktarda kalsiyum bulunur, ancak içerdiği laktoz süttekinin onda biridir.

Fakat laktoz geni ile sütçülük kültürü arasındaki ilişkiler burada bitmiyor. Araştırmacılar, Hint-Avrupa kültürüne dâhil yerel mitolojilerde, halk hikâyelerinde ineğin öneminin coğrafi enlemle birlikte arttığını gösterdiler. Güney kültürlerinde mitler boğalar, kurban verme ve hayvan kesimi üzerinedir; daha kuzeydeki kültürlerdeyse ineklere, süte ve beslenmeye daha büyük vurgu yapılmaktadır. Kuzey mitlerinde yaratılışın ilk hayvanlarından biri olarak betimlenen inekler, kurban edilmeyip süt vermek için yaşadılar ve yine onların mitolojilerine göre, verdikleri sütü de devler ve tanrılar içtiler. Bu mitler açıkça taze sütün o toplumlar için önemini yansıtır, muhtemelen de “her gün iki bardak süt için” sloganından daha eğiticidir.

10
Kapat