Türkiye

Yıl 2 Sayı 3
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
MART 2016

Kürşat Koyuncu

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

İÇİNDEKİLER

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Hastası Olana Sor İstersen: " Bana Ne! "
Bulut Sever / İSTANBUL
Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı
Mesut Toprak / ANKARA
Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Sütçünün Dilemması
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Bozkırın Düğünü
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Üç Harfliler Meselesi
Mesut Toprak / ANKARA
Suç Ve Otobüs 2
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Hâl-İ Pürmelal
Nida Tandoğan / ADANA
Adaletle Hassasiyet, Kalkınmayı Gerçekleştirir
Bulut Sever / İSTANBUL
Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz
Bulut Sever / İSTANBUL
Hindikuş Dağlarında Sıradan Bir Okul Günü
Mesut Toprak / ANKARA
21/02/1965, Saat – 15:00
Mesut Toprak / ANKARA
Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Erkekleri Hadım Edelim!!!
Aykut Giray / YOZGAT
Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi
Mesut Toprak / ANKARA
Cahilin Bedeni Seyyar Bir Kabirdir.
Mustafa Karayel / İSTANBUL
‘Troller’ Ve Eleştiri Kültürü
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Aziz Milletime
Nida Tandoğan / ADANA
Vicdanımın Konuştuğu An
Kader... / İZMIR
Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?
Bulut Sever / İSTANBUL
İphone'u Gerçekten Seviyor Muyuz?
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Öyküden Festival Yapmışlar
Ahmet Kırtekin / İSTANBUL
Sevgili Linç Severler
Ayşe Öz / ANKARA
Girizgah
Behram Sayar / ANKARA
Birkaç Film Tavsiyesi
Yusuf Esad Öz / KONYA
Yağmurdan Okyanusa, Topraktan Güle.
Ahmet / KAYSERI
Organik İntikam / Oscarlık Survivor
Yamanduruş / SAKARYA
Çözüm Sürecinde Yeni İklim
Emre Gül / ANKARA
Ben Ve Benim Gibiler
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Çözüm Sürecinin Yeni İklimi-2
Emre Gül / ANKARA
Bir Gün Eksik Bir Gün Fazla
Umut / İSTANBUL
Derinlerde Kaybolmuş Sessiz Çığlıklar
Gülistan Sarıyıldız / İSTANBUL
Âyin Kapışmalarım
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Bir ‘Adamı’ Bir ‘Kadın' Gibi Sevebilmek
Kader... / İZMIR
Sakalofobi
Abdullah Taha Orhan / İSTANBUL
Allah'ın Verdiğini Kuldan Esirgemek
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Ben Bir Mezar Taşıyım
Sıla Münir / İSTANBUL
Aşk=Beklemek
Gökhan Alkan / ANKARA
Klostrofobik Trajedi
Yamanduruş / SAKARYA

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bozkırın Düğünü

Kürşat Koyuncu yazdı, 808 kez okundu, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okus
21
okuma modu
devamı...

“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okusam içimi bir sıkıntı basar.

Hikmet Birand’a göre ise; bozkır medeniyetin beşiğidir. Bozkırda bitkiler bol ve özlü tohumlar üretir. Bozkırda bitkiler tohuma yatırım yapar. İnsanlar avcı-toplayıcı dönemlerinin ardından bozkırdaki bu bitki tohumlarının kullanılabilirliklerini öğrenmeleri sayesinde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yani medeniyet bozkırda başlamıştır.

Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Her bitkinin bir sırası vardır. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar.

Latince adı Crocus olan çiğdem birbirinden güzel renkleriyle kırları süsleyerek baharı müjdeleyen çok güzel bir çiçektir. Bu isim Yunan mitolojisindeki bir karakterden gelmektedir. Crocus (Krokos) tanrı Hermes’in yakın arkadaşıymış; ancak Crocus, Hermes gibi ölümsüz değilmiş. Yiğit bir kahraman olan Crocus bir güç yarışında yaralanarak yenik düşmüş. Ölümlü olan Crocus düştüğü yerde kan kaybından hayatını kaybetmiş. Ondan süzülen kanların toprağı ıslattığı yerlerde birbirinden güzel bahar çiçekleri açmış ve bu çiçeklere kahramanın adı olan Crocus adı verilmiş.

Çiğdemlerin hayli geniş bir yaşama alanı vardır. İç Anadolu’da birçok türü vardır. Özellikle parlak koyu sarı renkli Crocus ancyrensis yani ‘Ankara Çiğdemi’ en meşhurlarındandır. Adında da anlaşılacağı gibi Ankara’nın en eski yerlilerindendir. Ancak onlara daha çok, kışın son aylarında soğuk ve yüksek yerlerde, dağ eteklerinde rastlarız. Kar içinden başını çıkarıp, baharın geldiğini müjdeleyen, olabildiğince sade ve güzel bir çiçektir. Güneşin altında, ağırlığından tutamadığı başını sarı sarı görmek insana inanılmaz mutluluklar verir. Narindir. Ama bakmayın siz onun en ufak bir esintide ‘koptu kopacak’ gibi durmasına. Soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir. Sıcaktan pek hoşlanmaz. Onun için kışın sonunda, baharın başında açar. Hititlerin en önemli bayramlarından biri çiğdeme adanmış ve özellikle çocuklar tarafından şenliğe dönüştürülmüş.

Bozkırda yaşam zordur. Yağışların az olması, bozkırda yaşamı daha da güçleştirir. İşte bu yüzden kırkikindi yağmurları, burada yaşayan canlılar için adeta bir kurtarıcı gibidir. Çiğdemlerden sonra, kandamlası ya da Latince ismiyle Adonis etrafı sarar. Kıpkırmızı rengi ile bütün bozkırı sarar. Yunan mitolojisinde, yakışıklılığı ile tanrıların gazabına uğrayan Adonis’ten alır ismini.

Yine bu dönemde kekik kokuları sarar etrafı. Latince Thymus olarak adlandırılan kekik ismini Yunanca ‘Thumon’ yani ‘koku’ kelimesinden almıştır. Gerçekten de kekik etkin kokusuyla nam salmış bir bitkidir. Ona bozkırın parfümü de diyebiliriz. Şiirlere konu olacak kadar güzel bir kokusu vardır. Yunan mitolojisinde kekiğin Troyalı Helen’in gözyaşlarının düştüğü yerden doğduğu anlatılır. Eski Yunan’da asaletin ve cesaretin bitkisi olarak bilinmektedir. Ayrıca kekik bitkisi cesaret sağlamasının yanı sıra arınma ve psişik güçlerle de ilişkilendirilmektedir. Bozkır insanı onu yemeklerine katmış, kurutmuş çay yapmıştır.

Mayıs-haziran dönemi, en zengin dönemdir. Bu dönemde, gelincikler, mavi çiçekli Campanula’lar, mor çiçekli Anchusa’lar, Echium’lar ve daha birçok farklı renkteki çiçekler sarar bozkırı.

Ama bütün bunları kaçırırsanız, bozkırın kurak ve çorak yüzüyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşma dünyaya bakışınızı bile etkiler. Çevre anlayışınızda eksikliklere yol açar. Bu eksiklik öyle bir noktaya getirir ki insanı. Çevre korumayla yeşili koruma aynı anlama sıkıştırılır. Ve bu bakışta popüler kültürün bakışıdır. Yani bir nevi, Andy Warhol’un dediği gibi “Herkes bir gün şöhret olacak” cümlesi, bugün yeşil için geçerlidir. Bozkır ise sırasını beklemektedir.

Bozkırın sırasının gelmesi ise popüler kültür açısından çok zordur. Çünkü bozkırda her şey ortadadır. Hiçbir şey başka bir şeymiş gibi davranmaz ya da hiçbir şey başka bir şeyin arkasında veya gölgesinde değildir. Her şey olabildiğince kendisidir ve her şey ortadadır. Ve bu da bozkırın popüler olmasının önündeki en büyük engeldir. Zaten burada devreye bozkırın kaderi girer.

Hayatın kendisinden çok sanal ortamlardan ve simülasyon ortamlarından hoşlanan benim kuşağıma bozkırın gerçekliğini anlatmak çok da kolay değildir. Çünkü benim neslim için çevre denince akıllarına hep orman gelmektedir. Su denince de, kocaman göletlerden ve şelalelerden oluşan parklar gelmektedir. Aslında yapılan bu yapay şelaleler veya yapay göller Baudrillard’ın simülasyonlarına benzetebiliriz. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken şunu söyler: Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür. Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Ya da daha yalın bir ifadeyle sahip olmadığımıza sahipmişiz gibi yapmaktır. Simülasyon ufkunda gerçekliğimizi kaybettiğimiz için kurulan bu yapay şeyler de gerçek gibi algılanmaya başlanmıştır. Örneğin; Ankara’da şu anda Boğaziçi’nde ya da Keçiören’de veyahut da ülkemizin herhangi bir ilinde bulunan şelalelerimizin Niagara Şelalesinden bir farkı yoktur.

Bu simülasyonlar yetmezmiş gibi son yıllarda bozkıra yeni ve daha güçlü bir rakip çıktı. Alışveriş merkezleri. Bu öyle bir rakip ki, karşısında durmak çok zor. Alışveriş merkezleri yüzünden yakında Ankara’da bozkırı bile arayacak duruma geleceğiz sanırım. İşte bu yüzden, bu sene bozkırın düğünün kaçırmayın. Zaten davete icabet etmek kültürümüzde de vardır. Öyle teker teker değil, ailecek gidin. Özellikle çocukları yanınızda götürün. Hele ki Ankara’daysanız. Çocukları kesin götürün. Kekikleri koklasınlar, kandamlaları, gelincikleri ve diğer bütün kır çiçeklerini görsünler. Belli mi olur? Bir bakmışsınız, gittiğiniz bozkıra alışveriş merkezi yapılıvermiş. Sonra çok üzülürsünüz. Çünkü dünyadaki bütün alışveriş merkezleri bir araya gelse, o kekiklerin kokusunu ve kandamlalarının, gelinciklerin ve kır çiçeklerinin güzelliğini yaşatamazlar…

NOTLAR:

1.Alışveriş merkezlerine karşı değilim ama neredeyse kasabalara bile alışveriş merkezi yapma çılgınlığına da artık bir son verilse ne güzel olur. Biz ne ara bu kadar çok şeye ihtiyaç duyduk? ‘Eğer insan çok fazla ‘şey’e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.(Göğü Delen Adam, sayfa 46.)’ diyen Samoalı kabile reisi Tuiavii’ye katılmamak elde değil! Burada söylemek istediğim sığ ‘doğal yaşam’ veya ‘çevrecilik’ değildir. Sonuçta hala toprağa ve doğaya bağımlı bir canlıyız. Yaşadığımız çevreyi birazcık bile olsa tanımanın bize çok şey katacağı kanaatindeyim.

2.Fotoğrafı şu adresteki siteden aldım. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://crocusmania.blogspot.com.tr/2012/12/crocus-ancyrensis.html" target="_blank">link</a>

22

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Üç Harfliler Meselesi

Mesut Toprak yazdı, 565 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Aslında her şey kafamızdaki örümcek ağlarını temizlemek için yapılmıştı. Bu taassup örümceklerinin ördüğü ağlar milleti daima ahirete bağlardı. Milleti bu taassup ağlarından kurtarmak gerekirdi. Neydi o, -milletin rahmeti ve bereketi kaçırmasın, kendilerine musallat olmasın diye ismini söylemekten i
23
okuma modu
devamı...

Aslında her şey kafamızdaki örümcek ağlarını temizlemek için yapılmıştı. Bu taassup örümceklerinin ördüğü ağlar milleti daima ahirete bağlardı. Milleti bu taassup ağlarından kurtarmak gerekirdi. Neydi o, -milletin rahmeti ve bereketi kaçırmasın, kendilerine musallat olmasın diye ismini söylemekten imtina ettiği üç harfliler- cinler, periler vs.ler. Hele o yabancı ve iğreti duran dilleri yok mu? Tahsili zorlaştıran, kargacık burgacık (bu arada kargacık burgacık, eskiden Arap harfleri öğretilirken, alfabenin sonuna eklenen hiçbir harfe benzemeyen şekil olup, çocuklara öğretilirken buraya gelindiğinde ‘kargacık burgacık, yer altında çorbacık’ tekerlemesi söylenerek kolay bir şekilde ezberlenmesi sağlanırmış) Arap harfleri baş sorumlusuydu.

Sonra alfabeyi değiştirdik, ahiretle bağımızı kestik. Çünkü modern ve seküler çağ bunu gerektirirdi. Hem bu şekilde her kelime yazıldığı gibi okunuyordu. Öğrenmesi çok kolaydı. Ancak ecnebilerin kelimelerini yazdıkları gibi okumadıklarını anlatmanın gereği yoktu, çünkü bu bahsi diğerdi. Mesela ‘Jacques’in neden ‘Cak’ şeklinde okunması gerektiğini ya da ecnebilere ‘Cafer’in ‘Kafer/Kafir’ şeklinde okunmaması gerektiğini (dolayısıyla yabancı dili neden bu kadar zor öğrendiğimizi) anlatmak boşa zaman harcamaktı.

Ama bu modern/seküler çağında tuhaf üç harflileri vardı. Vampirler, kurtadamlar, elfler gibi fantastik olanlarının yanı sıra iliğimizi sömüren ‘SSK’ gibileri. Fantastik olanlarına biraz irkilerek, en fazla tiksinerek baktık. Diğeri neyse ki daha olabilir bir şeye dönüştü.

Bugün bu postmodern seküler çağda, Marx’ın dediği gibi ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ bu çağda iliğimizi sömüren, kanımızı döken yeni üç harfliler icat edildi. Üç harfi bir araya getiren -ki bu üç harfin açılımının ne olduğunun bir anlamı yok- her Âdem evladının adam yerine konduğu bir çağdayız.

Oysa bize dünyada cenneti vaat etmiştiniz. Ne oldu o iş?!?!?

Allah bizi her türlü üç harflinin şerrinden korusun…

ZORUNLU NOT: Atatürk olmasaydı, muhtemelen bugün ‘Üç Harfliler’e üç harfliler değil, ‘Yorgo’ derdik değil mi, Sözcü paçavrası?

24

Yusuf B. Ketenci

Puan: 2.5

Suç ve Otobüs 2

Yusuf B. Ketenci yazdı, 435 kez okundu, 12 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Bu uyanışın nelere kapı açmayacağı az buçuk belliydi zaten. Nasıl ki daha dün ve ondan önceki bütün günler, yanlarından yürürken ağaçlar bile mutsuzluklarının kokusunu salıyorlardı havaya... Havadır o hava, atmosfer deyince insan ipotek koymuş oluyor biraz da. Her görüdüğüm krom bana biraz daha unu
25
okuma modu
devamı...

Bu uyanışın nelere kapı açmayacağı az buçuk belliydi zaten. Nasıl ki daha dün ve ondan önceki bütün günler, yanlarından yürürken ağaçlar bile mutsuzluklarının kokusunu salıyorlardı havaya... Havadır o hava, atmosfer deyince insan ipotek koymuş oluyor biraz da. Her görüdüğüm krom bana biraz daha unutturuyordu bu dünyadan çekip gitmenin imkanını. Krom ve de otobüs egzozu ortaklığı... Annem aradı. Onun yanıda otobüs egzoz sesi yoktu. İşte tam bir ana kucağı... Bilirim krom da olmaz onun yanında teflon tava da. Açık büfe bilmez anam. Büfeyi açmak yasaktır onun evinde. Büfede misafirlik tabaklar var çünkü. Annem çünkü demez, çünki der. Ben onu değiştiremem. Değiştirmeye uğraşmadım da. Benim onu değiştirmem onu kirletmek olurdu zaten. Bir muz kabuğunun bembeyaz karları kirletmeyeceğini bilecek kadar yaşadım. O da bunu bilerek, kirlenme korkusu olmadan yaklaştı hep bana. Benim kirli olduğumu bilse de sarıldı bana hep. Ama o hiç kirlenmedi. Eridim gittim. Seyreltti içimdeki lekeleri. Ben onu değiştiremem.O beni değiştirir ama. Annem o kadar rahat bahseder ki ölümden, bu huyunu bana da bulaştırır. Memleketten geldiğim zaman arkadaşlarım beni delirmiş zanneder. Galiba onların anneleri yok.

Televizyonda görmüş, bir kart zampara şiircinin daha kızları ayartmak istediğini. Oğlum, dedi. Sakın edebiyat işlerine girme. Ortam kötü bak. Kızlar seviyor da edebiyatı, anneleri pek sevmiyor galiba. Hiçbir anne edebiyatı sevmez. Bunları otobüste düşünmek pek zor. İnsan sesinin, akıllı kart sesinden daha değersiz olduğu bir yer orası. Toplu taşıma. Toplu ölüm. Toplu gömme töreni. Tek avantajınız ayakta gidebilmek. Diğer bütün araçlarda emniyet kemeri mecbûrî iken, siz halk otobüsünde yolculuk yaparken araç içinde istediğiniz gibi gezebilirsiniz. Edebiyatın bu kısmını kızlar da sevmiyor herhalde. İşte özgürlüğün bedeli. Otobüs zor zanaat.

**********************

“Okula geldiğimde odada sadece benimle epeydir konuşmamayı tercih eden biri olduğundan selam vermedim. Bu ara böyle insanlar türedi. Konuşmamayı tercih edenler. Kimileriyle konuşmak onların için bir kayıp. Ayıp değil belki ama onurundan, yahut hedeflerinden kayıp. Canan bilirdim kendisini. Ha can da değildik, ciğer de. Yoldaştık işte. Bir sabah, yoldaş listesinden silinmişti adımız, konuşmak tercih edilmeyenler listesine kaydık.”

Çok sabrederdi Ahmet bey, Muzaffer’e. İyi adamlardı. Yoldaş görünürlerdi. Aynı yolda giderlerdi genelde. Bir arada yirmidört saatleri vardı da ayrı geçirdikleri bir saat yoktu. Bir gün fark ettim ki birbirlerine pek de pas vermezler. Ben Ahmet’i de bilirim, Muzaffer’i de. Çok tartışırlar evet, amma hiç bozuşmazlar. Ahmet fazla nizamcıydı. Rahatsızlık verirdi bu durumu. Bu durumunu da bilir sabrederdi bu huyuyla oynanmasına. Diğeri pespaye. Biri nizam delisi, ayıp olmasın diye rahat görünmeye çalışır. Ötekinin çarşafı dürülmez, aşağıda kalmamak için itinalı görünmeye çalışır. İkisi de doğru yolu arar görünürler.

Epey oldu gerçi. Bunca sene bir arada dostça çalıştıktan sonra, bir bunca sene de konuşmamayı tercih ettiler. Aralarında bir ittifak yoktu bu hususta. Muzaffer'in tercihinin farkına vardı Ahmet. Anladı ki bir şey olmuş darılmış.

''Darılan adam söylemediyse, benim sormak gibi bir çabam olmaz. Adam olan gelir söyler.''

İkisinin de tayinlerinin çıktığı bir sabah, Muzaffer ayağa kalktı ve Ahmet'le artık konuşmayı tercih edeceğini söyledi. Kimse şaşırmadı. Yani bu dargınlıkları, herkesin bildiği ama kimsenin üzerine konuşmadığı bir durumdu. Muzaffer’in, tam da veda edecekleri sıra, böyle bir arzuya kapılması da şaşırtmadı kimseyi. Küs yaşamak ayıp olmaz çünkü, küs ayrılmak ayıp olur nedense. Halbuki hem küs hem de ayrı kalmak daha kolaydır. Vicdan bazen de fazla nazlı oluyor.

Ahmet, ayağa kalktı. Ceketini düzeltti. Ayakta ondan başka bir tek Muzaffer vardı. Zannettik ki; Ahmet Muzaffer'in bu adımını karşılıksız bırakmayarak adımını atacak ve ona sarılacaktı. Ahmet, herkesin oturmasını istedi. Hala Muzaffer’den herkesten biri gibi bahsetmek istemişti. Onun kendi gözünde hala bir tam kişi olmadığını göstermeliydi. Göstermek istiyordu. Bunu çok hayal etmişti. Üzerinde hayal etmek şansına erebildiği ilk konuşmaydı bu. Aklına gelen her durum için bir konuşma hazırlardı kendince. Hiç nasip olmazdı da bu konuşmalar, ilk defa ona bu şans verilmişti. Sahne onundu. Yürü denildi, yürüyecekti o halde.

“Benim şimdi benimle bunca yıldır konuşmayan bir adama dönüp de sarılacağımı bekliyorsunuz. Gözlerinizden anladığım bu. Ama böyle bir şey olmayacak. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Fark ettiniz ve üzerinde hiç konuşmadınız ki ortada bir oyun vardı. Bir küslük oyunu. Bu küslük oyununda bir edilgen bir etken vardı. Ben edilgendim. Sonuna kadar rakibimin puan kaybetmesini bekleyerek geçti bu oyun benim için. Oyuna o başladı. Ben artık ya berabere diyebiliridim ya da sonsuza dek mağlub olma şansım vardı. Galip olmak için tek bir yol: Ondan önce bu hareketi yapıp oyunu bitirmekti. Bunu yapacak kadar da faziletli bir kişi değilim bilinsin. Eğer bana bu oyunda beraberlik kazandıracak böyle bir teklif sunulmasaydı, benim hiçbir şansım yoktu. Sonuna kadar mağlub devam edecektim ki rakibimin bu hareketi benim için adeta bulunmaz bir servet oldu. Uzatmalarda verilen bir şans.

Şu kurduğum mizansen belki de yanlış önermeler içeriyor. Ve yanlış önermelerden canımızın istediği bütün sonuçlara ulaşma durumumuzun olduğunu da biliyorum.* Ancak şunu da biliyorum ki, bir hata varsa ortada bu hata hiçbir zamann yalnız kalmayı sevmeyecek, yanına bir hatayı daha getirecek.** Bu halde de ben doğaya uygun davranmış olacağım. Bu da beni vicdanen ölene kadar idare eder hiç merak etmeyin. Herkesi idare eder. Nihayeten diyorum ki, artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bu hiçbir işe de yaramayacak biliyorum. Sadece bu konuşmayı yaparak içim rahatlamış olacak. Başkası uğruna bunca felsefe safsatasına girmeyeceğinizi biliyorum. Kalkan eli boş bırakmak gibi basitçe bakacaksınız bu kadar olaya. Vicdanınız bir aktör olmayacak çünkü burada. Ne vicdanınız ne nefsiniz ne de canınız şu oyunun içinde. Sizler tribünsünüz yalnızca. Cahil taktik dehalarısınız. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım, o kadar. Aydın abası formunda konuşursam ; sizlerin gözünde, bu küslüğü bitirmek benim elimdeydi ve ben bu şansı elimin tersiyle ittim, durumunda olacağım. Barış düşmanı biri haline geleceğim. Lakin bilinsin ki ben şu an sadece mukabil bir cevap veriyorum. Oyunu berabere bitiriyorum. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bunca yoldaşlıkta verdiğim sabrımın karşılığı, bir küslük oyununda üzerinde oynanan olmak oldu. Artık konuşmamayı tercih eden ben olacağım. Bu oyun benim için adeta silik bir ömürdür. Atlanmış sayfadır. Konuşmamayı tercih ederek, bu ömrüme saygı göstereceğim. Yoksa atlanmış sayfalarımı müsvedde haline getirmiş olurum. Kötü adam ben değilim, hepimiz kötü adamız bu hikayede. ”

*Exfalso sequitur quodlibet.

**Abyssus abyssum invocat.

26

Nida Tandoğan

Puan: 2.42

Hâl-İ Pürmelal

Nida Tandoğan yazdı, 439 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Ruhum bilmem hangi uzaklara dalıp gider Hangi şehidimin selamını alıp gider Ülkemin dört köşesini gül kokusu sarıp gider Bizim başımız öne eğilmez Mehmedim Sanılmasın Türkmen Dağı'ndan yoktur haberim Doğu Türkistan'da atar her bir damarım Bu dünyada bir Rabbim bir de ben varım Bizim
27
okuma modu
devamı...

Ruhum bilmem hangi uzaklara dalıp gider

Hangi şehidimin selamını alıp gider

Ülkemin dört köşesini gül kokusu sarıp gider

Bizim başımız öne eğilmez Mehmedim

Sanılmasın Türkmen Dağı'ndan yoktur haberim

Doğu Türkistan'da atar her bir damarım

Bu dünyada bir Rabbim bir de ben varım

Bizim sırtımız yere gelmez Mehmedim

Derdimiz vatan davamız Hakktır

Gönüllerde dalgalanır sermayemiz aşktır

Hızır yoldaşım atam Oğuz Handır

Bizim bayrağımız gökten inmez Mehmedim.

28

Bulut Sever

Puan: 7.5

Adaletle Hassasiyet Kalkınmayı Gerçekleştirir

Bulut Sever yazdı, 468 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi. Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes. Küçük bir, bu toprakla
29
okuma modu
devamı...

Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi.

Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes.

Küçük bir, bu toprakların gayrısının amentüsüne iman etmiş bir zümre, güçlü olmaları sebebiyle her halükarda haklı gözüktüler ve bu haklılıklarına ‘devletleri’ eliyle adalet ve kalkınma sağlandı.

Hâlbuki sağlıklı bireylerin, ailelerin ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için içtimai her mevzuda devlet halkını eskiden olduğu gibi korumalı ve kollamalıydı.

Okullarda öğretilmeyen tarihin tozlu fakat hakikat kokan sayfalarında ecdadımızın; dini, dili ve ırkı ne olursa olsun halkını korumaya ve bunun tezahürü olarak da aldatılmamış olmaları sebebiyle adaletli bir kalkınmayla hemhal olmalarına hassaten ön ayak olmuşlardır.

Ekmek ve et fiyatları şehir şehir farklılık arz etmektedir. Son günlerde de bu iki hayati gıdaların hesabı, kitabı ve tartışması yapılmaktadır kamuoyunda. Devlet eli, belli hem kaliteleri hem de fiyatları hususunda belli bir ölçü getirmek istemektedir bu ürünlere. Herkesçe malumdur ki, bu topraklarda yaşayan insanlar için ekmek ve et ana gıda maddesi. Yeteri kadar karbonhidrat ve protein alımı ise yine hem fiziksel, hem de zihinsel olarak sağlıklı bireylerin ve akabinde sağlıklı nesillerin meydana gelmesi için pek önemli.

Günümüzde, bu iki gıda özelinde neredeyse her gıda ürününde akla ziyan hile-hurda yapılmakta; insanlar ekmek ve et (vs.) tüketiyoruz diye dışı ekmek ve et gözüken, içi ise ne olduğu belirsiz ‘şeyler’ yemekte. Sonra gitsin bereketler, sağlıklar; gelsin hastalıklar, ilaçlar…

Osmanlı’nın hem gıda ve hem de o zaman ki içtimai hayatta halkını ilgilendiren diğer ürünlerde özenli ve adaletli davranılması ile bireylerin ve toplumun sağlıkla ilerlemesini sağladığına dair koydukları kuralların sadece insanları değil hayvanları da kapsadığına dair birkaç madde yazarak hüzünle bakalım şimdiki halimize…

“…Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, çiği ve karası olmaya…

- Ve kasaplar, koyunu geceden temizlemeye ve arı (temiz) satalar… Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamayalar…

- Ve ahçının pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kotaralar. Ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız ve çanakları sırçasız olmaya… Ve hizmetkârlar, kâfir olmaya ve bellerinde futaları (önlükleri) temiz ola.

- Ve börekçiler de gözlene!.. Hamurları, arı undan ola… Milyanesi soğanlı ola, ve koyun etinden gayrı et karıştırmayalar…

- Üzüm ve incir ve benzeri meyvelerin (onu, onbir) akçaya (% 10 kâr ile) satıla… Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya. Üstü nasılsa, altı da öyle ola… Pazar yerlerinden önce satılmaya. Yolda karşılayıp almak isteyeni, Muhtesip (belediye görevlisi) tutup, siyaset ede…

- Yoğurtçular da gözlene. Nişasta ve su katmıyalar!.. Kaymakçılar, peynirciler, turşucular dahi gözlene. Turşu, sirke ile kurula; kepek ekşisi ile kurulmaya… Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler, hoşafçılar bile gözlene…

- Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere… Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikerler. Ve kadın kaftanı (ki kemha yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için, emeklerine göre alına… İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya…

- Ve ipekçiler de gözlene. Şeritleri, düğmeleri kalp olmaya.

- …Ve tahıl pazarında satılan buğday, arpa ve herne ise, samanlı ve kesmikli olmaya. Ve kile (ölçü aleti), damgalı ola. Eksik ve ziyadesi, şiddetle cezalana…

- Ve oduncular, hayvana fazla yük yüklemeyeler. Şehre yakın gelince yükü azaltmayalar. Deve odununun uzunluğu 6 karış, merkebin ki 3 karış ola…”

Sonra yine gel, şimdiki içtimai ve iktisadi düzenin içinde yaşayıp da hüzünlenme…

30
Kapat