Türkiye

Yıl 2 Sayı 3
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
MART 2016

Kürşat Koyuncu

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

İÇİNDEKİLER

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Hastası Olana Sor İstersen: " Bana Ne! "
Bulut Sever / İSTANBUL
Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı
Mesut Toprak / ANKARA
Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Sütçünün Dilemması
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Bozkırın Düğünü
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Üç Harfliler Meselesi
Mesut Toprak / ANKARA
Suç Ve Otobüs 2
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Hâl-İ Pürmelal
Nida Tandoğan / ADANA
Adaletle Hassasiyet, Kalkınmayı Gerçekleştirir
Bulut Sever / İSTANBUL
Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz
Bulut Sever / İSTANBUL
Hindikuş Dağlarında Sıradan Bir Okul Günü
Mesut Toprak / ANKARA
21/02/1965, Saat – 15:00
Mesut Toprak / ANKARA
Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Erkekleri Hadım Edelim!!!
Aykut Giray / YOZGAT
Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi
Mesut Toprak / ANKARA
Cahilin Bedeni Seyyar Bir Kabirdir.
Mustafa Karayel / İSTANBUL
‘Troller’ Ve Eleştiri Kültürü
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Aziz Milletime
Nida Tandoğan / ADANA
Vicdanımın Konuştuğu An
Kader... / İZMIR
Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?
Bulut Sever / İSTANBUL
İphone'u Gerçekten Seviyor Muyuz?
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Öyküden Festival Yapmışlar
Ahmet Kırtekin / İSTANBUL
Sevgili Linç Severler
Ayşe Öz / ANKARA
Girizgah
Behram Sayar / ANKARA
Birkaç Film Tavsiyesi
Yusuf Esad Öz / KONYA
Yağmurdan Okyanusa, Topraktan Güle.
Ahmet / KAYSERI
Organik İntikam / Oscarlık Survivor
Yamanduruş / SAKARYA
Çözüm Sürecinde Yeni İklim
Emre Gül / ANKARA
Ben Ve Benim Gibiler
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Çözüm Sürecinin Yeni İklimi-2
Emre Gül / ANKARA
Bir Gün Eksik Bir Gün Fazla
Umut / İSTANBUL
Derinlerde Kaybolmuş Sessiz Çığlıklar
Gülistan Sarıyıldız / İSTANBUL
Âyin Kapışmalarım
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Bir ‘Adamı’ Bir ‘Kadın' Gibi Sevebilmek
Kader... / İZMIR
Sakalofobi
Abdullah Taha Orhan / İSTANBUL
Allah'ın Verdiğini Kuldan Esirgemek
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Ben Bir Mezar Taşıyım
Sıla Münir / İSTANBUL
Aşk=Beklemek
Gökhan Alkan / ANKARA
Klostrofobik Trajedi
Yamanduruş / SAKARYA

Bulut Sever

Puan: 7.5

Yunanistan'dan Kıbrıs'a Suriye Meselemiz

Bulut Sever yazdı, 450 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Yine tarihin tozlu sayfalarına gidelim ve gündemin sıcaklığına tarih perspektifinden bakmaya gayret edelim. I- Sene 1897… Milliyetçilik ateşinin tüm dünyayı ve hassaten Osmanlı’yı kasıp kavurmaya devam ettiği yıllarda Osmanlı-Rus Savaşı’nın neticesinde Berlin Antlaşması’na müteakip Yunanlılara ba
41
okuma modu
devamı...

Yine tarihin tozlu sayfalarına gidelim ve gündemin sıcaklığına tarih perspektifinden bakmaya gayret edelim.

I-

Sene 1897…

Milliyetçilik ateşinin tüm dünyayı ve hassaten Osmanlı’yı kasıp kavurmaya devam ettiği yıllarda Osmanlı-Rus Savaşı’nın neticesinde Berlin Antlaşması’na müteakip Yunanlılara bazı yerler verilmişti.

Bu yerlerle yetinmeyen Yunanlılar, daha fazlasını istedikleri için Osmanlı sınırları içinde bulunan Rumları devamlı surette Osmanlı’ya karşı kışkırtıyordu. Tahammül sınırları aşan bu kışkırtmalarının ve Büyük Devletler’in bu duruma son vermeleri adına sessiz kalmalarının sonucunda Osmanlı 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti.

Yunanlılar Osmanlı’nın içinde bulunduğu sıkıntılı durumun ve milliyetçilik cereyanının heyecanı ile savaşın başlarında Osmanlı ordusuna mukavemet edip, diğer Balkan ülkeleri ile anlaşarak Osmanlı’nın zor durumda kalacağı başka cephelerin açılmasını sağlayarak savaştan galip çıkacağını düşünüyordu.

Savaş daha başlarda Edhem Paşa komutasındaki ordunun muvaffakiyeti ile ilerledi. Ardından II. Abdülhamid Han’ın emriyle yıldırım harekâtı gerçekleştirilerek Atina sınırlarına kadar gidildi.

Bitirici vuruş için her ne kadar Atina’ya girilmesi Padişah’a arz edilmişse de, Rus Çarı’nın II. Abdülhamid Han’a bizzat özel ricası üzerine bu durum gerçekleştirilememiştir.

Hem diğer Büyük Devletler’in hem de diğer Balkan Devletleri’nin desteğini alacağını zanneden Yunanistan ağır bir yenilgi almış ve savaş 20 Mayıs 1897’de mütareke yapılarak sonlanmıştır.

II-

Birazdan bahsedeceğimiz tarihi vaka ise bir üstteki savaş ile birebir ilgili aslında.

Rumlar ve Türkler arasındaki ihtilaflar her zaman Türklerin zayıfladığı anda, Rumların Türklere katliam yapması ile neticelenmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’da bu katliamların devam etmesi sonucu gerçekleşmiştir.

Yine bu savaştan önce onlarca ‘diplomatik’ görüşmeler yapılmış ve hâkim devletlerce hep bir bahane uydurularak ‘Müslümanların’ katlinin durmasına dair kalıcı bir çözüme gidilememiştir.

Nihayet herkesin malumudur: ‘Ayşe Tatile Çıksın’ parolası ile birinci harekâtın devamında ikinci harekât düzenlenmiş ve adada Türklerin katlinin durdurulması adına nihai bir sonuca varılmıştır.

*

Muhtemeldir ki, o yıllardaki ‘muktedir’ devletler belki Osmanlı’nın Yunanistan ile savaşından yenilgi ile çıkacağı tahmini ile tepkisiz kaldılar. Zaten sonra görülüyor ki, ‘bir vesileyle’ Osmanlı’nın ilerlemesini yine ‘masada’ durdurmuşlardır.

Aynı durum, bir benzeri olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da görülüyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır mağlubiyet ile çıkan ve akabinde inkılâp (devrim) diye diye bütün geçmişi dumura, milli teşebbüs hamleleri ise ülke içindeki işbirlikçileri ile akamete uğratılmış Türkiye’nin bu savaşla ağır bir hezimete uğrayarak yerini ve haddini bileceği sanılmıştır.

*

Yunanistan ve Kıbrıs savaşlarından sağlam dersler çıkarmışa benziyor Batı. 11 Eylül saldırısından sonra Türkiye’nin uzaklarından başlayıp, yavaş yavaş Türkiye’yi çevreleme gerçeğine dönüşmüş ‘Arap Baharı’ adı altında kısmen ‘düşük yoğunluklu sürekli savaşlar’ nihayet meyvelerini veriyor sonunda.

Yıllarca ‘demokrasi, özgürlük, insan hakları’ diyen ve bütün dünyanın gözlerini bu mefhumlarla pek ilgiliymiş gibi boyayan Batı; son yıllarda gülen gözlü ‘sisi’li fotoğraflarıyla ve sadece Suriye’nin sınırları içinde değil, Suriye’deki katliamlardan kaçmak isteyen insanlara da gösterdikleri ‘ölçülü tepkiler’ ile gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu.

*

Bir abimiz anlatmıştı bir gün. Ona da doktor bir arkadaşı anlatmış: “Hangi ilacı kullanırsak kullanalım, kanserle savaşması gereken sağlıklı hücrelere, kanserli hücrenin vücuda düşman bir yapı olduğunu anlatamıyoruz. Kendisini yok edecek zararlı yapının kendinden bir parça olduğunu düşünüyor.”

Kutuplaşma ve diktatörlük saçmalıklarını bu ülkeye yapıştırmaya çalışan içimizde ve bizdenmiş gibi görünen insanların varlığı da kanserli bir bünyeye benzemiyor mu?

Hangi kanun çıkartırsak çıkaralım, sadece kendilerine şamil olan evrensel hukuk sistemi oluşturmuş ‘Batı’ prangasından her manada kurtulmadıkça içimizi temizlemekte başarılı olamayacağız gibi geliyor.

*

Konu savrulmadan...

Batı bu sefer bir hata daha yapmak istemedi. Türkiye, ‘bıçak kemiğe dayandığında’ hiçbir tehdit ve irade dinlemeden yapacağı askeri bir harekâtı önlemek adına hem toplumun farklı kesimlerinden, hem yıllardır uğraştığımız terör örgütü ile ve hem de ‘büyük devletler’in sınırlarımızdan ve sınırlarımız dışından kurduğu kumpaslar ile cendereye alınmış durumda. Zira biliyorlardı ki, ne kadar kaldığı belli dahi olmayan, yüzbinlerce insanın ölümüne ve yerini-yurdunu terk etmek zorunda kalmasına sebep olan zalim Esed’in ordusu birebir bizimle asla baş edemezdi.

Ülke içindeki terör meselesi, ülke dışından terör tehdidi, mütemadiyen patlayan bombalar, sivil-polis-asker kaybedilen yüzlerce can, bunun yanında Rus (Batı) destekli kapı komşumuz olan savaş, savaşa girme ihtimali ve vatanseverlik ile ülke menfaatleri…

Türkiye, son kertede her şeye rağmen müdahale eder mi?

Eder!

Bu saatten sonra zor fakat hakiki bir ihtimaldir bu.

Bedeli de bu topraklarda yaşayan Ehli Sünnet Müslümanlarda mahfuzdur!

Allah encamımızı hayreylesin.

42

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Hindikuş Dağlarında Sıradan Bir Okul Günü

Mesut Toprak yazdı, 442 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Hindikuş Dağlarında sıradan bir okul günü. Çocuklar sırtlarını ön tarafı Hindikuş Dağlarına dönük duvara yaslamışlar, yüzleri Kaf Dağına dönük. Ders: Edebiyat. Konu: Binbir Gece Masalları. Çocuklar heyecanla günün masalını okuyor. Öğretmenleri -ki günün şanslısı bu küçük beyefendi- dikkatle ok
43
okuma modu
devamı...

Hindikuş Dağlarında sıradan bir okul günü. Çocuklar sırtlarını ön tarafı Hindikuş Dağlarına dönük duvara yaslamışlar, yüzleri Kaf Dağına dönük.

Ders: Edebiyat.

Konu: Binbir Gece Masalları.

Çocuklar heyecanla günün masalını okuyor. Öğretmenleri -ki günün şanslısı bu küçük beyefendi- dikkatle okuyor. Öğrencileri dikkatle onu dinliyor. Birazdan zil çalacak ve o kapı açılacak. Ve çocuklar teker teker o kapıdan dışarı çıkacak. Sonra gökten, içlerinde demir bilye, çivi vs. olan en küçüğü 3 elma büyüklüğünde sürprizler yağacak. Günün şanslısı sürprizine kavuşurken, düşünceleri de yerçekiminden kurtulacak ve onu bir kuş hafifliğinde Kaf Dağının ardına taşıyacak. Eğitiminin kalan kısmına burada devam edecek.

Ertesi gün yine okul var. Bahtına, en küçüğü 3 elma büyüklüğünde olan sürprizlerden düşmeyenler yine o kapıdan içeri girecek. Kapı yine kapanacak. Sırtlarını yine Hindikuş Dağlarına bakan duvara yaslayacak, yüzlerini Kaf dağına çevirecekler. O günün şanslı küçük beyefendisi veya küçük hanımefendisi öğretmenlik yapacak. Şehrazat’ın yeni bir masalına dalıp gidecekler, yine zil çalacak ve sınıftan çıkarken Kaf Dağına son bir bakış atacaklar ve oraya giden arkadaşlarını özlemle hatırlayacaklar, ta ki en son çocuk sürprizine kavuşana kadar…

NOT: Fotoğrafı Dr. Kerem Kınık'ın twitter sayfasından aldım. 'İnsanlık halleri' başlığı altında buna benzer, her birine ayrı bir hikaye yazılacak fotoğraflar paylaşıyor. Takip etmenizi tavsiye ederim.

Dr. Kerem Kınık'ın twitter hesabı şu: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://twitter.com/drkerem" target="_blank">link</a>

44

Mesut Toprak

Puan: 4.17

21/02/1965 Saat – 15:00

Mesut Toprak yazdı, 458 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21/02/1965, Saat:15.00, Audubon Balo Salonu, Broadway, New York Malcolm sahneye çıktı. Selamını verdi: ‘Es-selamü Aleyküm’. Sonra silah sesleri… Malcolm cansız yere düştü. Dünya denizin ortasında yapayalnız kaldı; New York dünyanın ortasında ebediyen yapayalnız kaldı. Malcolm cansız yere düştü; kel
45
okuma modu
devamı...

21/02/1965, Saat:15.00, Audubon Balo Salonu, Broadway, New York

Malcolm sahneye çıktı. Selamını verdi: ‘Es-selamü Aleyküm’. Sonra silah sesleri…

Malcolm cansız yere düştü. Dünya denizin ortasında yapayalnız kaldı; New York dünyanın ortasında ebediyen yapayalnız kaldı. Malcolm cansız yere düştü; kelimelere kan damladı. Malcolm cansız yere düştü; şimdi yanındakilerin konuşması gerekiyordu, çünkü onun kelimeleri kurşunla yere serilmişti. Yanındakiler diyeceklerdi ki: Biz kendi topraklarımızda mutluyduk, sonra ölçümcüler, işadamları, avukatlar ve ordu gelip bizi gemilere istif ederek buraya getirdiler, artık bu topraklarda çalışacaksınız, sahiplerinize itaat edeceksiniz, etmezseniz ölürsünüz, dediler. Malcolm cansız yere düştü ve kâğıtlarındaki kelimeler, biz en çok dövüşmeyi severiz, eğer dövüşemezsek ölmüş oluruz, dediler ve uçuşarak New York’un sokaklarına dağıldılar, Allah’a dua edin, bu kavga hiç bitmesin, biz mezara girene kadar dövüşürüz. Malcolm cansız yere düştü, baruta bulanmış kelimeler Audubon’un duvarlarında açılan kurşun deliklerinden uzaklara doğru uçuştular. Malcolm cansız yere düştü, baruta bulanmış ve kandan kıpkırmızı olmuş kelimelerin büyüsü Harlem’e ulaşamadan dağılıp gitti. Malcolm cansız yere düştü, vücudu kurşunlarla delik deşik ve kelimelerini onun bir daha asla içine çekemeyeceği şubatın soğuk rüzgârı yalayıp yuttu, sağır rüzgâr kelimeleri asla duyamayacaktı. Malcolm ölünce yavaşça Audubon’un sahnesine düştü, Rocky Dağları birer adım yakına geldiler, alçalan bulutlar öfkelerini baruta bulanmış kandan kıpkırmızı olmuş kelimelerde aradılar, denizin ortasında bir fırtına koptu. Malcolm ebediyen uzaklaşınca dağlar taş kesilmiş kuma benzediler ve gökyüzü baruta bulanmış kandan kıpkırmızı olmuş kelime yağmurunun altında ölür gibi oldu; dünya çok uzaktaydı, ta denizin ortasındaydı ama Malcolm yakında ve bize benziyor, biz hepimiz birer Malcolm’uz diyen kelimelerin…

Malcolm’un aziz ruhuna bir Fatiha…

NOT: Bu yazıyı, Carlos Fuentes’in ‘Koca Gringo’ romanındaki bir bölümden esinlenerek yazdım. Allah Malcolm X’e rahmet eylesin…

46

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan

Kürşat Koyuncu yazdı, 52998 kez okundu, 206 misafir olmak üzere 226 kişi beğendi, 36 yorum yapıldı.
Charles Darwin’in en son yazdığı ve en az bilinen kitabı hiç tartışma konusu olmamıştı. 1881 yılında yayınlanan kitap, solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı nasıl değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiği konusuna odaklanmıştı. Bu son kitabında Darwin, ömür boyu süren ve bazılarınca
47
okuma modu
devamı...

Charles Darwin’in en son yazdığı ve en az bilinen kitabı hiç tartışma konusu olmamıştı. 1881 yılında yayınlanan kitap, solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı nasıl değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiği konusuna odaklanmıştı. Bu son kitabında Darwin, ömür boyu süren ve bazılarınca önemsiz görülebilecek gözlemlerini anlatıyordu. Bazı eleştirmenlerin yorgun bir kafanın tuhaf bir çalışması olarak küçümsedikleri kitap, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünün ve bu solucanların İngiltere kırsalını nasıl biçimlendirdiğinin araştırılmasıydı.

Darwin, öncelikle kendi tarlalarında yaptığı gözlemlerle, solucanların pedolojik (toprak bilimi) önemini fark etmişti. Dünyayı dolaşıp İngiltere’ye döndükten sonra bu saygın çiftçi, solucanların toprağın yüzüne çıkardığı maddelerle çimlerde yayılmış cürufun üstündeki kaliteli toprağın benzerliğini gözlemledi. Bu topraklarda yıllardır hiçbir şey yapılmıyordu; ne hayvan besleniyor, ne bitki ekiliyordu. Öyleyse toprağa yayılmış cüruf nasıl oluyor da gözlerinin önünde batıyordu?

Aklına gelen tek mantıklı açıklama inanılmazdı. Solucanlar yıllarca minicik briket gibi parçaları toprağın yüzeyine taşıyorlardı. Solucanlar toprağı sürüyor olabilirler miydi? Merakı kamçılanan Darwin, solucanların zaman içinde gerçekten yeni bir toprak tabakası oluşturma ihtimalini araştırmaya koyuldu. Çağdaşlarının bir kısmı onun delirdiğini düşündüler. Solucanların işe yarar bir şeyler yaptığını düşünebilen bir ahmaktı o.

Yolundan şaşmayan Darwin, küçük parçacıkları toplayıp tartmaya başladı. Solucanların ne kadar toprak taşıdıklarını ölçmek istiyordu. Oğulları da ona yardım ettiler. Terk edilmiş harabelerin ne kadar sürede toprakla kaplandığını araştırıyorlardı. Darwin dostlarını merak içinde bırakan deneyler de yapıyordu. Kavanozlar içinde oturma odasına koyduğu solucanların alışkanlıklarını, ne hızla çer çöp ve yaprakları humuslu toprağa dönüştürdüklerini gözlemledi. (Karısı Emma’nın oturma odasında, içinde solucanlar olan kavanozlar hakkında ne düşündüğünü bilemeyeceğiz!) Sonunda Darwin şu karara vardı: ‘Ülkedeki bütün gübreli bitki toprağı solucanların sindirim kanallarından pek çok kere geçmiştir ve geçmeye devam edecektir.’ Solucanların tarlalarını sürdüğü şüphesinden, onların İngiltere’nin bütün topraklarını sindirdiği sonucuna ulaşmak büyük bir atlamaydı. Onu bu alışılmamış mantık yürütmeye sürükleyen neydi?

Darwin’in gözlemleri içinde bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi. Tarlalarından biri, 1841 yılında son defa sürüldüğünde, çocukları yamaçtan aşağı koşarken tarlayı kaplayan taşlar gürültülü bir biçimde yuvarlanmışlardı. Ama 1871 yılında, 30 yıl nadasta kaldıktan sonra tarlada taş kalmamıştı. O yuvarlanan taşlara ne olmuştu?

Darwin tarlanın bir ucundan öteki ucuna hendek açtı. Eskiden tarlayı kaplayan taşlar, 6-7 santim kalınlığındaki verimli toprağın altında duruyorlardı. Aynı şey cürufun da başına gelmişti. Solucanlar sayesinde zaman içinde, belki bir yüzyıl içinde 8-10 santim kadar üst toprak oluşmuştu.

Acaba bu oluşum yalnızca onun tarlaları için mi geçerliydi? Darwin artık yetişkin olan oğullarını yüzyıllar önce terk edilmiş binaların tabanlarının ve temellerinin ne hızla yeni toprak altında kaldığını araştırmaları için görevlendirdi. Onların yolladıkları raporlara göre, Surrey’de (İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan bir bölge) çalışan işçiler Roma devrinden kalma bir villanın kırmızı seramiklerini toprağın 75 santim altında bulmuşlardı. İkinci ve dördüncü yüzyıldan kalma sikkeler, villanın en az bin yıl önce terk edildiğini kanıtlıyordu. Bu villanın tabanını kaplayan toprak 20-30 santimetre kalınlığındaydı. Demek ki, her yüzyılda 1,5-2,5 santimetre yeni toprak oluşuyordu. Darwin’in tarlaları hiç de olağan dışı değillerdi.

Diğer harabelerden edinilen bilgiler, Darwin’in solucanların İngiltere toprağını sürdükleri tezini doğruluyordu. 1872 yılında Darwin’in oğlu William, VIII. Henry’nin Katoliklerle savaşında yıkılan Beaulieu Kilisesi’nin (Hampshire) tabanının 20-40 santimetre toprak altında kaldığını gözlemledi. Gloucestershire’daki bir başka Roma villası yıllarca keşfedilmemiş, sonra bir tavşan avcısı orman tabanının 60-90 santimetre aşağısında villanın kalıntılarını bulmuştu. Eski Roma kenti Uriconium’un kalıntıları da 60 santimetre toprak altındaydılar. Bu gömülüş harabelerin incelenmesi 30 santimetre kalınlığında yeni üst toprağın oluşmasının yüzyıllar sürdüğünü kanıtlamıştı. Ancak, bu işi gerçekten solucanlar mı başarmışlardı?

Darwin, solucan dışkılarını toplayıp tarttıktan sonra, onların her yıl dört dönüm arazide 10-20 ton civarında toprağı aşağıdan yukarı taşıdıklarını hesaplamıştı. Bu eylemin bütün ülkede eşit oranda yürütüldüğünü varsayarsanız, yılda 2-6 milimetre kalınlığında bir üst toprak artış öngörülüyordu. Bu bilgi Roma villalarının nasıl gömüldüğünü açıkladığı gibi, çocuklarının taşlı tarla dediği yerde yaptığı üst toprak oluşum hesaplarına da uyuyordu. Kendi tarlalarını kazarak ve gözlemleyerek, harabeleri açığa çıkararak ve doğrudan solucan dışkılarını tartarak, Darwin üst toprak oluşumunda solucanların hayati bir rol oynadığını keşfetmişti.

Peki, bunu nasıl yapıyorlardı? Darwin, oturma odasında solucanlar için hazırladığı özel yaşam alanında, onların toprağa organik maddeler ekleyişini gözlemledi. Solucanlar çok sayıda yaprağı oyuklarına çekiyorlardı. Yaprakları parçalayıp kısmen ayrıştırdıktan sonra, toprakla birlikte sindirim organlarında geçiriyorlardı. Böylece toprakla organik madde karışmış oluyordu.

Darwin, solucanların yaprakları ayrıştırmak dışında, küçük taş parçalarını da mineral toprağa dönüştürdüklerini fark etti. Solucanların taşlıklarını kesip incelediğinde, içlerinde küçük taşlar ve kum olduğunu gördü. Solucanların midelerindeki asit, toprakta bulunan humik asitle uyuşuyordu. Bitki köklerinin zaman içinde en sert taşları çözündürme kapasitesini de solucanların sindirim kapasitesiyle kıyasladı. Solucanlar, toprağı sürerek, parçalayarak, taşlardan ufalanan mineral materyali organik madde ile karıştırarak yeni toprak oluşturuyorlardı.

Solucanlar yalnızca toprak oluşturmuyor, toprağı taşıyorlardı. Darwin, şiddetli yağmurlardan sonra tarlalarını dolaşırken, az eğimli topraklarda dahi solucan dışkılarına rastlıyordu. Solucanların oyuklarından atılan dışkıları topladı, tarttı ve bunun iki misli materyalin eğimli arazilerde aşağı doğru taşındığını gördü. Oyuklarını kazarken solucanlar yavaş yavaş aşağılara toprak taşıyorlardı.

Darwin’in ölçümlerine göre, her yıl yarım kilo toprak, eğimli araziden 8-9 metrelik bir genişlik boyunca aşağı doğru kayıyordu. İngiltere ve İskoçya’daki solucanlar her yıl yarım milyar ton toprak taşıyorlardı. Darwin solucanların, milyonlarca yıl içinde arazinin yapısını değiştirecek jeolojik bir güç oldukları sonucuna varmıştı.

Darwin’in solucan araştırmalarının sonucu yepyeni bir buluştu, belki de onun yaptığı en önemli buluştu.

NOT: Solucanların üzerine basmadan önce biraz daha düşünürsünüz umarım…

(:

04 Haz 12:30

Misafir

İnsanlığın varoluşuna direk etki yapan bir canlı ...Gübresi ile tarım yapıyoruz...İnanılmaz etkileri var..

27 May 08:14

Misafir

Umarım,insanlar ve en başta çiftçiler tum canlıların yararlarını daha iyi anlar.Doğayı ve canlıları koruruz.

48

Ferit Çaydangeldi

Puan: 4.97

Aykut Giray

Puan: 5.06

Erkekleri Hadım Edelim!!!

Aykut Giray yazdı, 1 kişi sahiplendi, 683 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
Aslında yazmaktan çok okumayı severim. Çünkü yazma konusunda yetenekli değilim. İnternette birçok yeri takip etmeye çalışıyorum. Geonalist’i de bu nedenle takip ediyorum. Çünkü bazen gizli cevherlere bu gibi sitelerde denk gelebiliyorsunuz. İsmini ilk kez duyduğunuz yazarlar, kafanızda bir şimşek ça
49
okuma modu
devamı...

Aslında yazmaktan çok okumayı severim. Çünkü yazma konusunda yetenekli değilim. İnternette birçok yeri takip etmeye çalışıyorum. Geonalist’i de bu nedenle takip ediyorum. Çünkü bazen gizli cevherlere bu gibi sitelerde denk gelebiliyorsunuz. İsmini ilk kez duyduğunuz yazarlar, kafanızda bir şimşek çakılmasına veya ufkunuzun genişlemesine vesile olabiliyor. Her ne kadar yeni üyesi olsam da Geornalist’te de böyle yazan ve kendilerini heyecanla takip ettiğim yazarlar var. Ama yazıların çoğunluğu -üzgünüm ama- çok sıradan ve anlamsız. Bazıları da var ki, günlük olaylardan nemalanmak amacından başka bir derdi yok.

Bu tarz yazılara özellikle taciz/tecavüz gibi olaylardan sonra artış gösteriyor. Ve bu yazıların çoğunu da erkekler yazıyor. Ama çoğu da bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, birkaç tane daha fazla ‘like’ alabilmek için yazılmış. Bıraksan; ‘Bizim gibi duyarlı olanlar hariç, tüm erkekler hadım edilsin!’ diyecekler.

Niyetim, burada kimseyi rencide etmek değil. Ancak sözü edilen hadiseler dünyanın her yerinde ve çoğunlukla gelişmiş ülkelerde daha fazla yaşanan olaylar. Bunu söyleyerek, aşağılık insanların işlediği bu suçları sıradanlaştırmıyorum. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara işkence eden/tecavüz edenlerin direkt idam edilmesini istiyorum.

Ama burada kendi toplumumuza bu kadar haksızlık yapılmasına itiraz ediyorum. Sanki bütün kötülüklerin merkezi burasıymış gibi yazılar yazılmasını kabul edemiyorum. Dünyada, özellikle Güneydoğu Asya’da çocukları fahişelik yapmaya zorlayan -üzgünüm ama bunu söylemek zorundayım- piyasayı ayakta tutanlar çok gelişmiş beyazlardır. Tabi ki bizim toplumumuzda sütten çıkmış ak kaşık değil ama kendimize bu kadar da haksızlık yapmayalım. Öyle hemen gaza gelmeyelim.

Son sözümde bu tarz yazıları yazan arkadaşlara: Erkekliğinizden utanmadan, kadın olmanın zorluklarına dikkat çekmeden önce biraz araştırma yapın. Dünyada bu konularda yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların sonucunda yapılan istatistikler var. Bunları ‘Wikipedia’da bile bulabilirsiniz. Yukarıdaki istatistikte oradan alınmıştır. Tablo şaşırtıcı gelebilir. Birkaç ‘like’ uğruna gaza gelmeyin.

Yine tekrar ediyorum. Bu suçları işleyenlere en ağır cezalar -bence idam- verilsin. Ama bir şey yazacaksak birazcık araştırma yapalım lütfen. Bu arada yazıyı eleştirecek olanlara bir tavsiyem var. İlk taşı en günahsız olanınız atsın. Olur mu?

-Bahsettiğim Wikipedia sitesinin linki: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://en.wikipedia.org/wiki/Rape_statistics" target="_blank">link</a>

-Bugünkü Sabah gazetesinde yer alan dünya tecavüz raporunun linki: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.sabah.com.tr/galeri/dunya/sok-eden-tecuvuz-raporu" target="_blank">link</a>

28 Şub 23:42

Aykut Giray

Puan: 5.06

Hattta, kapitalizmin kökeninin bile Çin'e dayandığını gösteren çalışmalar var. Ayrıca bu gelişmişlik/gelişmemişlik konusu çok derin. Kime göre neye göre. Oraya hiç girmeyelim.

28 Şub 23:36

Aykut Giray

Puan: 5.06

Memleketimizde sosyal bilimlerin gelişmesindeki en büyük engel de bu kısımdır. Geçen yüzyıldan kalmış kalıplara sığınılır. Örneğin, 'Şark Despotizmi' gibi. Ama son zamanlarda yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını gösteriyor.

50
Kapat