Türkiye

Yıl 2 Sayı 4
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
NİSAN 2016

Mesut Toprak

Okyanusların Öpüşmesi

İÇİNDEKİLER

Okyanusların Öpüşmesi
Mesut Toprak / ANKARA
Elmanın Kısa Tarihi
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Göbek Deliği Ne İşe Yarar?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Biyoyakıt Meselesi - 1: Biyoyakıt Nedir?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Biyoyakıt Meselesi - 2: Biyoyakıt Ne Değildir?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Sözlükten Gezi'yi Çıkar İngiliz Yaz
Bulut Sever / İSTANBUL
Dev-Mem
Aykut Giray / YOZGAT
Empathy For Lady Vengeance
Aykut Giray / YOZGAT
Çerokilerin Çilekeş Kadınları
Aykut Giray / YOZGAT
Akbabaların Dünyası
Mesut Toprak / ANKARA
Princeton Üniversitesi'nde Yılın İlk Kartopu Savaşı
Mesut Toprak / ANKARA
An Inconvenient Truth
Aykut Giray / YOZGAT
Cumhuriyet Paviyonundaki 'yamyamlar'
Mesut Toprak / ANKARA
Kediye Kedi Demek
Kerem Yüksel / İSTANBUL
" Troll Diye Linç Ettikleriniz... "
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Eden Kendine Eder
Mustafa Karayel / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 11
Mümtaz Fuat / BURSA
Bizi İstanbul'a Bırakmayın
Ahmet Demir / İSTANBUL
Terör Soslu Amerikan Salatası
Yamanduruş / SAKARYA
Fil Yutmuş Boa Yılanı Mı Şapka Mı?
Mehmet Mert Şahintürk / ESKIŞEHIR
Suriye Meselesi Nerelere Geldi?
Sadık İbrahim / İSTANBUL
Linci Bırak Sen, Eleştirenlere Kulak Ver Yahu
Talha Erhan Özcan / İSTANBUL
Genç Yastıklar
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Suskunluğumuz Bir Dervişlik Hikmeti Değil
Meyzen Ruha / İSTANBUL
Altın Ahududulu Zihni Sinir
Yamanduruş / SAKARYA
Londra 1945
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Hüznüm
Sıla Münir / İSTANBUL
4,5G Geliyor Ama...
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Pembeyle İlgisi Olmayan Panjurlu Pencerem
Bilal Özdemir / BURSA
Teröristi " Dolmabahçe " Diye İnleyen Ülke
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Ben Tolstoy'u, Bir Denek Olarak Görüyorum
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
'Diktatörlük' Bir 'ata' Mesleğidir
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Gitmek
Ayhan Kurtuluş Gök / ESKIŞEHIR
Üç Ustanın Tek Aşkı
Mustafa Kılıç / İSTANBUL
Ormanın İçindeki Sokak
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Yağmur Diner Mi?
Gökhan Alkan / ANKARA
Toplumcu Gerçekçi Bir Garip Rüya
Bilal Özdemir / BURSA
Gündeme Dair...
Emre Gül / ANKARA
Düşündünüz Mü?
Mutsuz / SAKARYA
Bazen
Ayşegül Koçar / ANKARA

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Okyanusların Öpüşmesi

Mesut Toprak yazdı, 438 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
Senden daha batıda yaşayanların yaptığı her şey daha makbuldür. Örneğin onlar kanal yapar, iki okyanusu birleştirir. Bu “The Kiss of the Oceans” olur. Discovery Channel’larında, National Geographic’lerinde bu kanalların mühendislik harikası vs. olduğu ballandıra ballandıra anlatılır. Bu kanallar yap
1
okuma modu
devamı...

Senden daha batıda yaşayanların yaptığı her şey daha makbuldür. Örneğin onlar kanal yapar, iki okyanusu birleştirir. Bu “The Kiss of the Oceans” olur. Discovery Channel’larında, National Geographic’lerinde bu kanalların mühendislik harikası vs. olduğu ballandıra ballandıra anlatılır. Bu kanallar yapılırken ölenler ya hızlıca geçiştirilir, ya da ölümleri doğal şartlara bağlanır. Kimse; “Atlas’la Pasifik’i birleştiriyorsunuz ama okyanuslar çürük yumurta gibi kokacak” demez. Ama sen burada zaten birbirine karışan iki deniz için yeni bir kanal yapmak isteyince bu çevre katliamı olarak verilir.

Senin ülkende canlı bombalar birçok masum insanı katlederken “Türkiye Teröre Teslim” başlığı atarlar. Her türlü nekrofilliği ortaya dökerler. Kanlı ceset fotoğrafları paylaşmaktan geri durmazlar. Bunu da basın özgürlüğü denen saçmalığın altında yaparlar. Ancak, bir canlı bomba ya da terör saldırısı Batı’da olunca her şey değişir. Örneğin, Fransa’da olunca “Fransa Çocuklarına Ağlıyor” başlığını atarlar ve kesinlikle olayla ilgili fotoğraflarda mozaiklenir. Ki o Fransa enerjisinin %80’ini nükleer enerjiden sağlar ya da sömürdükleri yerlerde nükleer bomba denemesi yapar. Bizimkiler bunlar yokmuş ya da önemsiz ayrıntılarmış gibi davranırlar.

Yine bunlar, dün gazetelerinde “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya selam” çakarlar ya da o sıralar çok sevdikleri ordudan “Genç Subaylar Rahatsız” diye bahsederler. Ancak bugün yüz bulamayınca çok sevdikleri Pentagon’da yapılan gizli toplantıdan neredeyse, Yıldıray Oğur’un tabiriyle “Genç Amerikalı Subaylar Rahatsız”ı andıran başlık atarlar. Ama kendilerinin zamanında “Altıncı Filo Defol” diye slogan attıklarına ya da “Antiemperyalist” olduklarına inanmamızı isterler.

Yarın, Türkiye uzaya astronot gönderecek olsa, bak buradan söylüyorum. İsminin başında “Profesör” yazan koca koca adamlar veya kadınlar, “aslında uzaya kimse çıkmadı, bunların hepsi numara” şeklindeki o komplo teorisini söylemezlerse ya da Cumhurbaşkanı kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarıyla yemek yese “aslında kuantum fiziği de çok da matah bir konu değil” diye açıklama yapmazlarsa hiç bir şey bilmiyorum.

Bu böyle uzar gider…

Cumhurbaşkanının “terör eylemini düzenleyeni sınır dışı ettik, bunu Belçika’ya da bildirdik” lafını, “ahan da Erdoğan itiraf etti” diyen “Büyük İnsanlık”a mensup embesillere ne anlatabilirsin?

Onlar yapınca “öpüşme” olur, “büyük insanlık” olur, sen yapınca “işgal” olur, “büyük insanlık suçu” olur…

Allah herkese akıl vermiş, ama o aklı kiraya vermiş olanlara, benim “Peki…” demekten başka sözüm yok…

24 Mar 19:36

Mesut Toprak

Puan: 4.17

eyvallah :)

24 Mar 19:13

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Sevgili Master Geornalist, başlığı "Okyanus"a çevirirseniz müteşekkir olurum :)

2

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Elmanın Kısa Tarihi

Kürşat Koyuncu yazdı, 752 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Âdem’in elmasından Steve Jobs’ın elmasına, “Kızıl Elma”dan Newton’un elmasına kadar dünya tarihini etkileyen başka bir meyve olmamıştır. Zaten Henry David Thoreau bir keresinde “elma ağacının tarihiyle insanınkinin bu kadar bağlantılı olması dikkate değer” diye yazmıştı. Çoğu Amerikalı elmanın Ameri
3
okuma modu
devamı...

Âdem’in elmasından Steve Jobs’ın elmasına, “Kızıl Elma”dan Newton’un elmasına kadar dünya tarihini etkileyen başka bir meyve olmamıştır. Zaten Henry David Thoreau bir keresinde “elma ağacının tarihiyle insanınkinin bu kadar bağlantılı olması dikkate değer” diye yazmıştı.

Çoğu Amerikalı elmanın Amerikan yerlisi olduğunu varsayar. Hatta doğa konusunda, kadim dostu H. D. Thoreau’nun aksine bir iki şey bilen Ralph Waldo Emerson bile elmaya, “Amerikan meyvesi” demiştir. Ancak bir anlamda sadece metaforik olarak değil, biyolojik olarak da bu doğrudur; çünkü elma Amerika’ya geldiğinde kendisini dönüştürmüştür.

Elmanın tam olarak ilk kez nerede görüldüğü, bu gibi meseleleri inceleyen insanlar arasında uzun zamandır bir çekişme konusu olagelmiştir; ancak Malus domestica’nın -kültür elmasının- atası, görünüşe göre Kazakistan dağlarında yetişen bir yabani elma.

Yabani elmanın cennetinin Kazakistan’da Alma Ata civarındaki ormanlarda bulunduğunu 1929 yılında ilk saptayan, büyük Rus botanikçi Nikolay Vavilov oldu. (burada Lysenko ile ilgili yazılarımda biraz bahsetmiştim, Vavilov’dan, Stalin’in gazabına uğrayanlardan.) Ancak yöre halkı için bu yeni bir haber sayılmaz: Alma Ata, “elmanın atası” demek.

Ama elmanın yolculuğu büyük ihtimalle İpek Yolu’ndan geçen gezginlerin bu meyvelerin en büyük ve lezzetli olanlarını batıya doğru yolculuklarında yanlarına almak üzere toplamış olmaları akla yatkındır. Yol boyu çekirdekler düşürüldü, yabani elmalar filiz verdi ve Malus, sonunda Asya ve Avrupa’nın dört bir yanında milyonlarca yeni elma ağacı doğurdu. Bunların çoğu muhtemelen ağza alınmaz meyveler verdi; ancak bu ağaçlar bile elma şarabı ya da hayvan yemi için yetiştirilmeye değerdi.

Gerçek evcilleştirme, Çinliler tarafından aşılamanın keşfedilmesiyle oldu. Eski Yunanlılar ile Romalıların en kaliteli örnekleri seçip yetiştirmesini sağlayan teknik işte budur. Plinius’a (Gaius Plinius Secundus) göre Romalılar, kimilerini İngiltere’ye götürdükleri yirmi üç farklı türü elma yetiştirmişlerdi.

Amerika’ya ilk göç edenler yanlarında aşılı Eski Dünya elma ağaçları getirmişlerdi; ancak bu ağaçlar yeni yuvalarında iyi sonuç vermedi. Sert kışlar çoğunu yekten öldürdü; diğerlerinin meyveleri, İngiltere’de rastlanmayan bahar sonu donlarıyla ilk evresinde yitip gitti. Ancak yerleşimciler, Atlas Okyanusu’nu geçerken yedikleri elmalardan sakladıkları tohumları da dikmişti ve çekirdek denen bu fidanlar sonunda serpildi. Elma, yabani yöntemlere dönerek Asya ve Avrupa’daki seyahatleri boyunca biriktirdiği muazzam gen deposuna uzandı ve Yeni Dünya’da varlığını sürdürmesi için gerekli olan özelliklerin tam da gereken bileşimini keşfetti.

Thoreau’nun 1862 tarihli bir denemesinde yabani elmaları överken öne sürdüğü gibi, ağaçların bu en “uygar” olanı, antik dünyadan Avrupa’ya, sonra da ilk yerleşimcilerle birlikte Amerika’ya gelirken imparatorluğun batı güzergâhını izledi.

Peki, elmayı bu kadar önemli kılan, neredeyse hayatın merkezine yerleşmesine yol açan sebepler neydi?

Aslında elma mitolojide de önemli yer tutar. Hıristiyan sanatında elma, anne karnındaki bakireyi simgeler. Yunan dünyasında da Tanrıça Demeter’in kızı Kore’nin (Persephone) simgesi beş köşeli yıldızdır. Bir elma ortadan ikiye bölündüğünde çekirdeği beş köşeli yıldız görünümü alır..

Türk kültüründe elma, zürriyetin sembolüdür. Düğünlerde, düğün bayrağının tepesine elma saplanır. Böylece soyun devamı dileği tanrıya ulaştırılır, yine damadın gelinin önüne elma atması aynı anlama gelir ve bir oğul beklentisini temsil eder.

Elmanın Cennet Bahçesi’ndeki o kader belirleyici ağaç olduğuna inanılması da, Amerika’nın ikinci bir Cennet vaat ettiğine inanan dindar bir halka onu salık vermiş olabilir. Oysa İncil -ben okumadım okuyanların yalancısıyım-, “bahçenin ortasındaki ağacın meyvesi”nin adını asla vermez. Ancak en azından Ortaçağ’dan beri kuzey Avrupalılar yasak meyvenin elma olduğunu varsaymıştır. (Kimi bilginler nar olduğunu düşünür.) Bu hata bana elmanın, kendisini her türlü insan çevresine kabul ettirme yeteneğinin bir başka örneği gibi geliyor; görülüyor ki, dindarlara bile. Elma, botanik bir Zelig gibi, Albrecht Dürer ve Lucas Cranach ile sayısız ressamın fırça darbeleri sayesinde Cennet imgesine sinsice sokulmuştur. Onların tablolarından sonra, vaat edilmiş toprakları bir elma ağacı olmaksızın Yeni Dünya’yı yaratmak, düşünülemezdi bile.

Bir meyve üzerine fakirlikten servete geçiş hikâyeleri, örnek bir ağacı belli bir Amerikalı şahsiyete ve yere bağlayan hikâyeler… Bu hikâyeler sadece Amerika topraklarının, Papaz Henry Ward Beecher’ın mükemmel deyişiyle “mükemmellikten yana bereketli” olduğunu değil, Amerikalıların kendilerinde de büyük şansı fark edecek gözün olduğunu ve Amerika’da liyakat sahibi olanın sonunda kazanacağını kanıtladı. Her nasılsa bu meyve, Amerikan rüyasının parlak bir mecazı haline geldi.

Beecher’e göre elma, “gerçekten demokratik bir meyve.” Her yerde memnuniyetle büyür, “ihmal de edilse, taciz de edilse ya da terk bile edilse, kendi başının çaresine bakabilir ve mükemmellikten yana bereketli olmayı başarır.”

Başarılı Bir Pazarlama Stratejisi: Elmayı Yedirmek

“Ekşi” demişti Thoreau bir keresinde, “bir sincabın dişlerini kamaştıracak ve bir alakargayı bağırtacak kadar.” Thoreau böyle elmaların tadını sevdiğini iddia ediyordu ancak yurttaşları bunların ancak elma şarabı yapmaya yaradığını düşünürdü ki, içki yasağına kadar Amerika’da yetişen çoğu elmanın kaderi elma şarabı olmaktı. Elmalar insanların içtiği bir şeydi.

Elmayı sağlık ve besleyicilikle özdeşleştirme fikri modern bir buluştur. İçki Karşıtı Hıristiyan Kadın Birliği’nin savaş ilan ettiği bir meyveyi farklı yere oturtmak için 1900’lerin başında elma endüstrisi tarafından yaratılan bir halkla ilişkiler kampanyasının ürünüdür. Bunun için bizdeki “güneş girmeyen eve doktor girer” sözüne benzer “Elma girmeyen eve doktor girer” sloganı vardır. İşte bu söz, içki aleyhtarlığının satışları azaltacağından kaygılanan yetiştiricilerin yarattığı bir pazarlama sloganıydı. 1900’de bahçe bilimcisi Liberty Hyde Bailey, “elmayı (içmek yerine) yemek artık daha doğru” diye yazdı. Bir pazarlama yöntemi olsa da aslında haklılardı. Günümüze değin yapılan çalışmalar bunun doğruluğunu gösterdi. Örneğin, Cornell Üniversitesi araştırmacıları elmanın meme kanseri riskini azaltmada rolü olabileceğini kanıtladı.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Burada elmanın sadece Amerika’daki kısa tarihini özetlemeye çalıştım. Ancak daha ayrıntılı okumak isterseniz, şuraya bakabilirsiniz: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://kursatkoyuncu.blogspot.com.tr/2016/03/elmann-ksa-tarihi.html" target="_blank">link</a>

2.Apple’ın ünlü markası Macintosh ismi aslında bir elmadan gelir (McIntosh).

3.Çinliler, Apple’a karşılık armut simgeli cihaz yapmışlardı. Neden armut? Armut Çin mitolojisinde önemli yer tutar. “Li” kelimesi hem ayrılık hem de armut anlamına gelirmiş. Bu sebeple Çinliler dost ya da sevgililerin ayrılmamaları için armudu bölerek paylaşmamalarını tavsiye ederlermiş. Yani, yapılan ürün çakma olabilir ama sembolü öyle değil.

4

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Göbek Deliği Ne İşe Yarar?

Kürşat Koyuncu yazdı, 1553 kez okundu, 11 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Bilim tarihinde gezmeye devam ediyoruz. Bu yazı, ‘ırk’ tartışmaları etrafında olacaktır, tabi yerimizin yettiği kadarıyla. Çünkü bu geniş bir konudur. Burada ancak özetini yapabiliriz. O zaman başlayalım. Önce biraz ‘ırk tartışmaları’nın geçmişine bakalım. Bilimsel anlamda ırk kavramının inşa edilm
5
okuma modu
devamı...

Bilim tarihinde gezmeye devam ediyoruz. Bu yazı, ‘ırk’ tartışmaları etrafında olacaktır, tabi yerimizin yettiği kadarıyla. Çünkü bu geniş bir konudur. Burada ancak özetini yapabiliriz. O zaman başlayalım.

Önce biraz ‘ırk tartışmaları’nın geçmişine bakalım. Bilimsel anlamda ırk kavramının inşa edilmesinde Kant’ın özel bir yeri vardır. Antropolog Walter Scheidt, ırk teorisinin yaratıcısının Kant olduğunu söyler.

Aslında ‘ırk’ üzerine tartışmalar özellikle coğrafi keşiflerden sonra artmış, ‘Aydınlanma’ ile birlikte bu tartışmalar zirve yapmıştır. İşte bu süreçte, ırk kavramının bazı temsilcileri kavramı desteklemek için en önemli fiziksel farklılık olarak ten rengini ve saç dokusunu yeterli bir kanıt olarak sunuyorlardı. Genel problem, birbirinden çok farklı gibi görünen bu dağınık ve çeşitli insan topluluklarının, Kitab-ı Mukaddes’i kelimesi kelimesine okumanın getirdiği gibi, nasıl olup da sadece birkaç bin yıllık bir zaman içinde tek bir çiftten türemiş olduğunu anlatabilmekti. İleri sürülen çözümlerden biri bunlardan bazılarının insan olmadığını söylemekti. Diğer bir çözüm, Kutsal Kitap’ın kronolojisini sorgulamayı gerektirmişti.

Irksal derecelendirmenin evrimcilik öncesi gerekçelendirmeleri işte bu iki görüş etrafında biçimlenmiştir. ‘Yumuşak’ argüman Adem ile Havva’nın yaratılışında bütün insanların Kutsal Kitap’a dayanan birliğini savunuyordu. Bu görüşe monojeni, yani kökende tek bir kaynağın varlığını savunan görüş denir. Buna göre, insan ırkları Cennet’in mükemmelliğinin dejenere olmasının bir ürünüdür. Irklar farklı ölçülerde gerilemiştir, en az gerileyen beyazlar, en fazla gerileyenler de siyahlar olmuştur. Irkların farklılaşmasının asli nedenlerinden biri olarak iklim en popüler neden olarak ileri sürülmüştür. Modern kusurların tedavisi konusunda dejenerasyoncular arasında görüş ayrılıkları vardı. Bazıları, iklimin etkisi altında tedricen gelişmiş olsa da farklılıkların artık sabit olduğunu, hiçbir zaman tersine çevrilemeyeceğini savunuyordu.

‘Sert’ argümansa alegorik olduğu gerekçesiyle kutsal kitaplardan ayrılmıştı ve insan ırklarının farklı Âdemlerden gelen ayrı biyolojik türler olduğunu savunuyordu. Başka bir hayat biçimi olarak siyahların ‘insanın eşitliği’ne katılması gerekmiyordu. Bu argümanın yandaşlarınaysa ‘polijenistler’ deniyordu.

Dejenerasyonculuk, belki de sırf kutsal kitapta hafifçe bir kenara bırakılamayacağı için, daha popüler olan argümandı. Üstelik bütün, insan ırklarının kendi aralarında döllenmeleri, Comte de Buffon’un yerleştirdiği, bir tür mensuplarının birbirleriyle çiftleşebilmelerini, ama bir başka grubun temsilcileriyle çiftleşememelerini öngören kritere göre, tek bir tür olarak birliklerini de garanti altına almış gibi görünüyordu. On sekizinci yüzyılda Fransa’nın en büyük doğa bilimcilerinden biri olan Buffon, köleliğin lağvedilmesini, aşağı ırkların uygun çevrelerde iyileşeceğini kuvvetle savunuyordu. Ama beyaz standardın içkin değerinden hiç kuşkusu yoktu: ‘En ılımlı iklim, 40’ıncı ve 50’nci enlemler arasında yer alır ve en yakışıklı, en güzel insanları ortaya çıkarır. İnsanlığın gerçek rengine, farklı güzellik ölçülerine ilişkin fikirlerin bu iklimden alınması gerekir.’ diyordu.

Bazı dejenerasyoncular, insanlığın kardeşliğine bağlılığını ifade etmişlerdir. Ünlü Fransız tıp anatomisti olan Etienne Serres 1860’ta, aşağı ırkların mükemmel hale getirilebilmesinin, insanları, kendi çabalarıyla iyileşebilecek tek tür olarak ayrı bir yere koyduğunu yazar. Polijeniyi, ‘medeniyette beyaz kadar ileri olmayan ırkların köleleştirilmesine bilimsel destek veriyormuş gibi görünen vahşi bir kuram’ olduğu gerekçesiyle yerden yere vuruyordu.

Yine de Serres aşağı ırklar arasında aşağı olma emarelerini belgelemeye çalışmıştı. Bir anatomist olarak kendi uzmanlık alanında kanıtlar aramış, hem kriterleri oluşturup hem verileri toplamanın birtakım güçlükler yarattığını itiraf etmişti. Serres rekapitülasyon kuramını, yani yüksek varlıkların büyüme süreçleri sırasında, aşağı hayvanların yetişkin aşamalarını tekrarladığı fikrini benimsemişti. Yetişkin siyahların, beyaz çocuklar gibi, yetişkin Moğolların da ergen beyazlar gibi olmaları gerektiğini savunuyordu. Titiz bir araştırma yürütmüş, ne var ki göbek deliği ile cinsel organ arasındaki mesafeden, kendi deyişiyle ‘embriyonik hayatın insandaki silinmez işareti’nden daha iyi bir kriter geliştirememiştir. Bu mesafenin bedenin uzunluğuna oranı, bütün ırkların bebeklerinde küçüktür. Büyüme sırasında göbek deliği yukarı çıkar, ama beyazlarda sarı derililerde olduğundan daha yükseklere çıkar ve siyahların tamamında da çok yükselmez. Siyahlar daima beyaz çocuklar gibi kalırlar ve aşağı olduklarını da bu şekilde ilan ederler.

Bilimsel anlamda ırk kavramının, ilk kez Amerika ya da İngiltere’de değil de Almanya’da geliştirilmiş olması, buna yol açan şeyin köle sahiplerinin çıkarları olmadığını doğruluyor. Irk kavramının gelişmesine neden olan şey, Kant’ın kendi yazılarının da gösterdiği gibi, sınıflandırmaya duyulan ilgi ve monojeniyi teorik olarak savunma çabasıdır. Monojeni teorisinin gördüğü ilgi, büyük ölçüde onun Kutsal Kitap’ın açıklamasına uygun olmasından kaynaklanıyordu. Ancak monojeni aynı zamanda ‘insan kardeşliği’ ülküsüne de hizmet etmiştir. Polijeni de köleliği savunanlara hizmet etmiştir. Hâlbuki polijeni-monojeni tartışmasının köleliği savunmak ya da ona karşı olmakla zorunlu bir ilişkisi yoktur. On dokuzuncu yüzyılda polijeni teorisi Amerika’da önce köleliği savunmak için, sonradan da köleliğin kaldırılması etkilerini denetlemek için değişikliğe uğrayacak ve daha önyargılı bir yapı kazanacaktı.

Köleliği savunanların artık polijeniye ihtiyacı yoktu. Amerika’daki polijeni tartışmaları, statükonun ve insan farklılıklarının değiştirilemez nitelikte olduğunun savunulmasında, bilimsel tarzdaki argümanların ilk müdafaa hattını oluşturmadığı belki de son örneği temsil ediyordu. Tartışmalar on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar devam etti. Amerika’da ‘İç Savaş’ kapıdaydı, ama 1859 ve Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ de öyle. Kölelik, sömürgecilik, ırksal farklılıklar, sınıf yapıları ve cinsiyet rollerinden yana argümanlar bundan sonra esasen bilim yaftası altında ileri sürülecekti.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Görsel: Etienne Serres

2.Bugünkü anlamıyla ‘Irkçılık’ sözcüğü, İngilizce sözlüklere 1930’ların ortalarında girmiş. Yani tartışma Kitab-ı Mukaddes eksenli başlamış. Daha sonra bu tartışmaya bilimsel bir yafta aranmış.

3.Bilimsel sonuçların istismar edilmesi konusunda ırk meselesi ilk sıralarda yer alır. Sonuçlar beklentilerinle uyuşmuyorsa onları çarpıt! İstismar edilenler içinde bir dudak meselesi vardır. İleri sürdükleri teze göre Afrikalıların kalın dudakları onları şempanzelere yaklaştıran bir özelliktir. Ancak bu mantıktan gidersek şöyle bir sonuca ulaşırız. Beyaz insanların ince dudakları vardır, şempanzelerle ortak bir özelliktir bu, çoğu siyah Afrikalınınsa daha kalın, dolayısıyla daha ‘insan’ dudakları vardır. Bu bakış açısıyla Angelina Jolie’yi ara geçiş formu olarak görebiliriz. (:

6

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Biyoyakıt Meselesi - 1: Biyoyakıt Nedir?

Kürşat Koyuncu yazdı, 885 kez okundu, 12 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Yazıya başlamadan önce şehrimdeki patlamada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilerim. Yakınını kaybedenler iyi bilir; ateş düştüğü yeri yakıyor. Allah yakınlarına sabır versin. Ama daha önemlisi, patlama ve kanlı ceset fotoğraflarını paylaşan bunun üzerinden ‘insanlık(!)’ dersi vermeye kalkan
7
okuma modu
devamı...

Yazıya başlamadan önce şehrimdeki patlamada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilerim. Yakınını kaybedenler iyi bilir; ateş düştüğü yeri yakıyor. Allah yakınlarına sabır versin. Ama daha önemlisi, patlama ve kanlı ceset fotoğraflarını paylaşan bunun üzerinden ‘insanlık(!)’ dersi vermeye kalkan nekrofillere de Allah akıl fikir versin. Bu konu da daha önce ‘Şiddetin Gizli Çekiciliği’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Merak edenler şuradan bakabilir: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/4201/siddetin-gizli-cekiciligi" target="_blank">link</a>

Konumuza dönecek olursak; yazıyı iki bölüme ayırdım. Tek yazı da yazmak isterdim, ancak konunun ehemmiyeti yüzünden biraz uzun tuttum. Çünkü önümüzdeki süreçte bu konunun daha yoğun bir şekilde tartışılacağını düşünüyorum. Ayrıca bizim memlekette bunun gibi veyahut da bağlantılı olarak çevre ile ilgili konular tartışanların birbirini dövmek için kullandıkları alanların başında gelir. o nedenle bu konular ne kadar iyi bilinirse o kadar faydalı olacağını düşünüyorum. Yazının ilk bölümü, biyoyakıtın ne olduğuyla ilgili olacak. İkinci bölümü ise biyoyakıtın ne olmadığıyla ilgili olacak. O zaman başlayalım.

Biyoyakıtlar kadar, dengesiz petrol fiyatları, enerji güvenliği ve iklim değişikliğine ilişkin endişenin daha fazla canlandırdığı başka bir yenilenebilir enerji alanı yoktur. Günümüze kadar geliştirilmiş olan tek olmasa da, başlıca seçenekler olan biyodizel ve etanol, 2003’ten sonra gitgide artan bir ilginin ve yatırımın odağı haline gelmiştir. Biyoyakıtlar, petrol temelli yakıtlara benzer biçimde depolanır, taşınabilir ve dağıtılabilir özellikteki yanıcı sıvılardır. Bazı modifikasyonlarla, günümüzde mevcut olan motorlarda kullanılabilirler ve enerji şirketlerinin rollerinde kökten bir değişikliğe neden olmazlar.

Biyodizel ve etanol, ister mahsul ister atık olsun biyokütleden yapılır. Biyodizel bitkisel ve hayvansal yağdan elde edilir. Kullanılan ana madde Avrupa’da kolza tohumu, ABD ve Brezilya’da soya fasulyesi, 2009’dan önce ise en çok Malezya ve Endonezya’dan elde edilen palmiye yağıdır. Etanol çoğunlukla şeker kamışından (Brezilya) ve mısırdan (ABD) elde edilir ancak daha başka bir dizi başlangıç malzemesi de kullanılabilir. Şu anda petrol ile farklı oranlarda karıştırılarak kullanılır. Karışımlar geleneksel motorlarda kullanılabilen %5’lik bileşimlerden (E05) sadece esnek yakıtlı araçlarda kullanılabilen %85’lik bileşimlere (E85) kadar değişiklik gösterir. [Örneğin; E85FFV’li (Flex-Fuel Vehicles: Esnek Yakıtlı Taşıtlar) bir taşıttaki %85 etanol ve %15 benzin karışımı, bir benzinli motorla karşılaştırıldığında, sera gazı salınımlarında en yüksek azalmayı sağlamaktadır.] Biyodizel petro-dizel ile %2 -%20 (B2-B20) arasındaki bir oranla karıştırılır ama dizel araçların yaygın olduğu Avrupa’da B100’e kadar yüksek düzeyli birçok bileşim kullanılır.

BİYODİZEL, “transesterfikasyon” adı verilen bir kimyasal süreçle üretilen, açık veya koyu sarı renkli, zehirsiz ve doğada çözünebilen bir sıvıdır. Basitçe anlatmak gerekirse, metil esterler diye bilinen uzun zincirli yağ asitlerini ve yan ürün olan gliserini oluşturmak ve ayrıştırmak için metanol ve bir katalizör [çoğunlukla kostik çözelti (Suda kolaylıkla çözünebilen bir kimyasal-NaOH)] kullanılması sürecedir. Süreç ortalama olarak %90 biyodizel ve %10 gliserin atığı oluşturur ve evde bile yapılabilir ancak her ev halkının ortaya çıkan kokuları ve yangın riskini hoş karşılaması ihtimali düşüktür. ABD’deki biyodizel yapımı için kullanılan maddeler arasında yemeklik yağ da yer alır (Chicago’da okul ve belediye otobüslerinin çoğunda restoranların atık yağlardan elde edilen biyodizel kullanılıyormuş). Biyodizelin enerji içeriği normal petrol temelli dizelden %7-9 daha düşüktür. Soğuk havalarda jelleşme eğilimi olduğu ve kauçuk hortumlarla contaları aşındırabileceği uzun zamandır bilinir ancak bu sorunlar katkı maddelerinin eklenmesiyle azaltılabilir. Aslında Rudolf Diesel’in kendisi 1895’te ilk motorunu ürettiğinde onu yerfıstığı yağı ile çalışacak şekilde tasarlamıştır.

Öte yandan ETANOL, fermentasyon sonucu ortaya çıkan ve içeceklerde bulunan alkolün (etil alkol) aynısıdır. Saf haliyle renksizdir, biyolojik olarak çözülebilir ve benzine oranlar çok daha az partikül ve %20 oranında daha az CO2 çıkararak yanar. Ancak etanolün enerji içeriği petrolden üçte bir oranında daha azdır. Bu da önemli bir gerçektir [bir galon (1 galon=3,78 litre) petrolün yaptığı işi ancak 1,5 galon etanol yapabilir.] Etanol suyla da karışabilir, bu da boru hattı ile taşınmasını imkânsız hale getirir. Öte yandan, etanolü (şeker kamışı, tatlı sorgum, şeker pancarı gibi) şekerce zengin kaynaklardan üretmek, petrolü rafine etmekten çok daha kolaydır; bitkinin suyu doğrudan fermente edilerek alkole dönüşür. Buna karşılık “yeni nesil” etanolde muhtemelen çoğu bitkinin yapısal malzemesi olan lignoselüloz (oduna sağlamlığını kazandıran "lignin" ve "selüloz" maddelerin karışımını) kullanılacaktır. Bu sayede, neredeyse bütün otlar, ağaçlar ve kent, tarım ve orman kaynaklı biyokütle atıkları hammadde olarak kullanılabilir. Selülozik etanol üretimi henüz ticarileşmemiştir; yine de lignoselüloz biyokütle dünyada en yaygın biçimde bulunan doğal kaynaklardan biridir. Ciddi bir potansiyele sahip olduğu düşünülür ve bu alana odaklanan çok araştırma mevcuttur.

Selülozik biyokütle stokları herhangi bir gübre kullanılmaksızın büyürler. Ayrıca yanan biyokütle stoklarının ürettiği CO2 fotosentez yoluyla yeniden emilir ki; bu da atmosfere net bir CO2 aktarımı olmadığını gösterir. Fakat selülozik biyokütleden etanol yapmak mısırdan yapmaktan daha karmaşıktır ve dört adım gerektirir: Önişlem, enzimatik hidroliz, mayalanma ve ürün iyileştirme ve mayalanma. Önişlem ve enzimatik hidroliz arasındaki etkileşim çok iyi anlaşılmadığı için bu adımlardan en zor ve pahalı olanı önişlemdir. Selülozik biyokütlenin daha kapsamlı kullanımından önce bu alanda daha fazla araştırma gerekmektedir.

Üçüncü bir yakıt seçeneği ise BUTANOLdür. Enerji içeriği çok yüksek olan butanol (benzinden sadece %10 daha düşüktür) etanolden ya da biyodizelden daha az aşındırıcıdır, buharlaşma oranı daha düşüktür (işlenmesi daha güvenlidir), boru hattı aracılığıyla taşınabilir ve birçok motorda kullanılabilir. Butanol üretimi, yirminci yüzyılın başlarında, aseton üretiminin yan ürünü olarak, mısırın Clostridia acetobutylicum adlı bakteri aracılığıyla fermente edilmesi ile başlamıştır. 1940’lar ve 1950’lerdeki düşük petrol fiyatları üretiminde hammadde olarak petrolün kullanılmasına neden olmuştur. Fermentasyon sürecinde geleneksel olarak düşük ürün üretimi sorunu yaşanmıştır (butanol yoğunluğu %2 civarına eriştiğinde bakteriler ölür) ama üretim miktarı başlangıç malzemesi olarak başka şeylerin kullanılmasına ilişkin araştırmalarla artırılabilir. Yanma sonucu ortaya su ve CO2 ile göz ardı edilebilecek miktarda partikül madde çıkar. Sülfürdioksit ve azotoksitler ise oluşmaz.

Biyoyakıtın ne olduğu kısmı bu kadar, devamı sonraki yazıda…

8

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Biyoyakıt Meselesi - 2: Biyoyakıt Ne Değildir?

Kürşat Koyuncu yazdı, 727 kez okundu, 12 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Yazının ilk bölümü biyoyakıtın ne olduğu konusunda idi. Bakınız: link Bu bölümde ne olmadığı konusu etrafında olacak. O zaman hemen başlayalım. Peki, bu yakıtların sunduğu avantajlar ne kadar büyüktür? Güvenlik sorununu bir kena
9
okuma modu
devamı...

Yazının ilk bölümü biyoyakıtın ne olduğu konusunda idi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/10797/biyoyakit-meselesi-1-biyoyakit-nedir" target="_blank">link</a>

Bu bölümde ne olmadığı konusu etrafında olacak. O zaman hemen başlayalım.

Peki, bu yakıtların sunduğu avantajlar ne kadar büyüktür? Güvenlik sorununu bir kenara bırakır ve enerji ve çevresel etkenlere bakarsak, önümüze karışık bir tablo çıkar. “Tarladan tekerleğe” kazanılan enerji, ekonomi ile ilgili sorular ve yiyecek, hayvan yemleri, toprak kalitesi ve su kaynakları üzerindeki etkilerin yanı sıra karbon salınımları hakkındaki çalışmalar, değişik sonuçlara varır ve bütün biyoyakıtların eşit üretilmediğini ortaya koyar. Yatırımın enerji getirisi ile ilgili tartışma tüm hayat döngüsüne sağladığı katkıların net olarak tanımlanmadığına işaret eder. Nesnel olarak bakarsak, bu biyoyakıtların petrole bir enerji üstünlüğü yoktur.

Genel olarak etanol üretiminin neden olduğu çevre kirliliği kesinlikle petrol rafine etme işlemine göre daha azdır ama biyodizele oranla daha fazla arazi, enerji ve su gerektirir. Örneğin, bir galon (=3,78 litre) mısır etanolünü yetiştirmek için yaklaşık 130 galon su, damıtmak için 5 galon su gerekiyor; bu hesapta, mahsulün sadece %15’inin sulandığı varsayılıyor. ABD’nin yılda yaklaşık 35 milyar galon etanol üretme hedefine ayak uydurmak, yılda California’nın tüm nüfusunun harcadığı kadar suya mal olması demektir. ABD’de devamlı sübvanse edilmesine karşın, mısırdan elde edilen etanol petrolün yerini alabilecek bir ürün olarak kabul edilemez. Gerçekler, etanolün gerçekten enerji ve iklim açısından sağladığı faydalar nedeniyle değil, bölgesel ekonomik ve politik avantaj (tarımla uğraşan topluluklarına destek verilerek bu grupların vereceği oyu garanti altına almak) ile ilgili nedenlerle ABD hükümeti tarafından “kazanan” ürün seçildiğine işaret eder. Amerikan siyasetinde böyle bir egemenlik kurmasının başlıca sebebi, büyük şirketlerin lobi faaliyetlerine ve siyasete akıttıkları ödeneklerdir. (Yani, British Petroleum’u Beyond Petroleum yapmakla çevreci olunmuyor, iyi bir lobi için makyaj yapılmış olunuyor.)

2005’te dünya aşağı yukarı on milyar ton etanol üretti. Bunun %45’i Brezilya şeker kamışı, %45’iyse Amerikan mısırından elde edildi. Buna Avrupa kolza tohumundan üretilen bir milyar ton biyoyakıtı ekleyin ve sonuçta ortaya çıkan manzarada, dünyada ekim yapılan toprakların %5’inin gıda yetiştirmekten yakıt yetiştirmeye kaydırıldığını görürüz (ABD’de %20). 2008’de dünyada gıda arzının, talebin altında kalıp tüm dünyada gıda ayaklanmalarına sebep olmasının kilit etkenlerinden biri de Avustralya’daki kıtlık ve Çin’de artan et tüketimiyle birlikte buydu. 2004 ile 2007 arasında dünyada hasat edilen mısır miktarı elli bir milyon ton artmış, fakat etanol için elli milyon ton mısır ayrılmıştı, dolayısıyla geride başka amaçlar için kullanılacak otuz üç milyon tonluk talep artışını karşılayacak bir şey kalmamıştı: Böylece mısırın fiyatı yükseldi. Unutmayalım, yoksullar gelirlerinin %70’ini gıdaya harcıyor. Amerikalı araç sürücüleri kendi benzin depolarını doldurmak için yoksulların ağzından fiilen karbonhidrat aşırıyor. Ve yine BM rakamlarına göre, gıda fiyatları 2008 yılında dünya genelinde %35 oranında yükseldi ve böylece 2002 yılında başlayan yükselme eğilimi hızlandı. O tarihten itibaren tüm gıda maddelerinin fiyatlarında %65 oranında ilave bir artış kaydedildi. BM Gıda ve Tarım Teşkilatı FAO’nun dünya gıda indeksine göre 2008 yılında süt ürünleri fiyatları %80, tahıl fiyatları ise %42 oranında yükseldi.

Peki ya salımlar? Bu alanda gitgide artan bir tür hayal kırıklığı ortaya çıkmıştır. İlk başlarda, CO2 salınımlarında önemli oranda azalma olması kaçınılmaz gibi görünmüştü; petrol rafine etme işleminden kaçınılacak ve bir biyoyakıtın yanmasıyla ortaya çıkan karbonlar büyüyen enerji mahsulleri tarafından yeniden yakalanacaktı. Ama yürütülen çalışmalar kısa süre sonra bu resmi bulandırdı. Çünkü hidrokarbon yakmakla kıyaslandığında karbonhidrat mayalamak verimsiz bir iş alanıdır. Araştırmacılar, tarım faaliyetlerinde kullanılan fosil yakıtlar, gübre yapımında kullanılan doğalgaz ve ilgili bütün ulaşım süreçlerinde petrol temelli yakıtların kullanılması gibi nedenlerle karbon tasarrufunun azaldığı sonucunu buldu (Mısırın ya da şeker kamışının her dönümü için traktör yakıtı, gübre, böcek ilacı ve damıtım yakıtı gerekiyor; bunların hepsi yakıt!).

2007’ye gelindiğinde Avrupa’nın palmiye yağı talebinin dünyanın öbür ucunda, özellikle de Endonezya’da yağmur ormanlarının korkunç bir düzeyde tahribatına neden olduğu açıkça görülüyordu. Bu da “hayat döngüsü salınımları” kavramının çok daha fazla genişletilmesi gerektiğini ortaya koydu. Bir başka deyişle, doğal araziler enerji mahsul alanına dönüştürülürken ilk hesaplamalara arazi kullanımının etkileri dâhil edilmemişti.

Gerçekten de Batı’da coşan etanol ve biyodizel pazarı, ironik de olsa dramatik salınım artışlarına neden olmuştur. Bu artışlar, Güneydoğu Asya’da yağmur ormanlarının ve turbalık alanların yakılarak temizlenmesine, Brezilya’da yağmur ormanı ve savanalar ile ABD’deki yeşillik ve çalılık alanlarının palmiye, şeker kamışı, soya fasulyesi ve mısır ekilmesi için dönüştürülmesine neden olmuştur. Bu nedenle, yerel şirketlerin ve arazi sahiplerinin tropik çalılıkları kurutması ve yakması, Endonezya’nın, ABD’nin ve Çin’in ardından, dünyanın en çok karbon salınımı gerçekleştiren ilk beş ülkesinden biri haline gelmesinde rol oynamıştır. Söz konusu alanlar yakılmasa bile, habitatta gerçekleşen değişiklik, kesilip temizlenen bitkisel maddelerde, yer altındaki köklerin ve toprağın kendisinin içerisinde kalan organik karbonun zaman içerisinde çürümesi nedeniyle önemli oranlarda CO2 ve CH4 ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu şekilde oluşturulan “karbon borcu” on yıllarca, hatta yüzyıllarca kalabilir. Bu nedenle, bu alanda yürütülen araştırmaların sonuçlarından biri basit ancak acımasızdır: Biyoyakıtlar, galon temelinde kıyaslandığında, bugüne kadar salınımlar ve iklim açısından petrolden daha kötü etkiler doğurmuştur.

Sonuç olarak, şu andaki kavrayışla etanol ve biyodizel politik yakıtlardır. Bu, söz konusu yakıtları üretmekteki asıl amacın, kendisi de önemli oranda politikleşmiş bir yakıt olan petrole bağımlılığı azaltmak olmasından kaynaklanır. Biyoyakıtlar, enerji açısından petrole kıyasla hiçbir üstünlük sağlayamadıkları gibi salınımlardaki sağladıkları genel iyileşme de belirsizdir.

Biyoyakıtların da karbon kaynakları olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Kolayca mevcut ulaşım sistemimize entegre olmalarını sağlayarak onları çekici kılan şey budur. Ancak, daha önce belirtildiği gibi, onları daha derin bir anlamda sorunlu hale getiren de budur. Kimyasal açıdan, bu yakıtlar alternatif değil vekildirler. Bu yakıtlar üzerine dev yeni bir sektör kurmak, yerel üreticiler ve dünyanın yoksul bölgelerinde politik himayeden Batı’daki büyük tarımsal işletme şirketlerine kadar uzanan yeni bir çıkarlar ağı oluşturarak hâlihazırda elimizde olan şeyi daha da pekiştirmeye yarar.

10
Kapat