Türkiye

Yıl 2 Sayı 5
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
MAYIS 2016

Kürşat Koyuncu

Arıların Muhteşem Dansı

İÇİNDEKİLER

Arıların Muhteşem Dansı
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Suda Yüzen Çi̇çekler
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Pohutukawa Ağacının Gölgesi̇ndeki̇ Kertenkele
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Copy/Paste
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Empathy For Mr. Vengeance
Aykut Gi̇ray / YOZGAT
Gurme Yarasa
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Dünyanın En Kötü Kokan Çi̇çeği̇
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Büyülü Ekmeği̇n Evri̇mi̇ Ya Da Peli̇n’i̇n Kömürle Çalışan İmanı
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Bozkırın Çocuklarını Ki̇m Teselli̇ Edecek?
Aykut Gi̇ray / YOZGAT
İstati̇sti̇k Trafi̇ği̇nde Kazaya Kurban Gi̇tmek
Aykut Gi̇ray / YOZGAT
Yel Deği̇rmeni̇ Büyüsü
Mesut Toprak / ANKARA
Oğluma Mektuplar - 12
Mümtaz Fuat / BURSA
Si̇yaset Zehi̇rlenmesi̇
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re / İSTANBUL
Yapıcı Eleşti̇ri̇
Müsemma Şahi̇n / İSTANBUL
Ehven-İ Şer Deği̇l, Neden O Halde?
Bulut Sever / İSTANBUL
Kentsel Dönüşümü Tartışamamak
Abdullah Faki̇roğlu / İSTANBUL
Bugün Ben Bi̇r Yunus Gördüm
Abdullah Taha Orhan / İSTANBUL
Ateşe Uçan Böcekler
Sıla Müni̇r / İSTANBUL
Müslüman'ın Evri̇mle İmti̇hanı -2
Müsemma Şahi̇n / İSTANBUL
İnsan Yalnızdır; Allah'ın Dostları Hari̇ç
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Di̇kkat Edi̇n, Si̇z De Yanmayın... 4,5G İle Faturalar Uçacak...
Feri̇t Çaydangeldi̇ / ANKARA
Başörtüsü Yasağı Cefasını/Sefasını
سده / RIZE
Geri̇ Kalmışlığın Hüznü
Meyzen Ruha / İSTANBUL
Arta Kalanlar
Bi̇lal Özdemi̇r / BURSA
Bi̇nbi̇r Güce Karşı Dostluk
Yamanduruş / SAKARYA
Bi̇r Derdden Hoşem, Çekme İlacını Tabi̇b
Yusuf B. Ketenci̇ / BURSA
Maske
Sıla Müni̇r / İSTANBUL
Tari̇kat
Müsemma Şahi̇n / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 13
Mümtaz Fuat / BURSA
Her Harfe Bi̇r Hi̇kaye (Ba Veya Be)
Yahya Cengi̇z / NEVŞEHIR
Yolculuk Ve Özlem
Aykırı Genç / ANKARA
Ermeni̇-Azeri̇ Gergi̇nli̇ği̇ Bi̇r Projedi̇r; Asıl Hedef Türki̇ye!
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Ağlıyorum
Okbkdk / KONYA
Lai̇kçi̇ler, Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulacaklar
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Bi̇r Yalnızlık Senfoni̇si̇
Anti̇kacı / ANKARA
Peleri̇nli̇ Gladyatörleri̇n Güç Zehi̇rlenmesi̇
Yamanduruş / SAKARYA
İnsan Özeldi̇r...
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Fbi Redhack İli̇şki̇si̇
Kolağası Aşi̇kar Bey / ANKARA
Geometri̇, "İzm" Ler, Doğu Ve Batı
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Lütfen Ama Lütfen Kutuplaşalım!
Müsemma Şahi̇n / İSTANBUL

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Gurme Yarasa

Kürşat Koyuncu yazdı, 917 kez okundu, 13 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
Bu yazı bitkilerin tozlaşması/döllenmesi ile ilgili son yazım olacak. O zaman klasik girişimizi yaparak bu yazıya başlayalım. Ne demiştik, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada r
21
okuma modu
devamı...

Bu yazı bitkilerin tozlaşması/döllenmesi ile ilgili son yazım olacak. O zaman klasik girişimizi yaparak bu yazıya başlayalım. Ne demiştik, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Antropologların bulgularına göre, acı, ekşi ve tuzlu tatları sevip sevmeme konusunda değişik kültürlerde muazzam farklılık sergilenirken, tatlı sevmek evrensel görünüyor. Bu hayvanlar içinde geçerlidir. Bu durum şaşırtıcı olmamalı aslında; çünkü doğa besin enerjisini şeker biçiminde depolar.

Elma gibi meyve veren bitkiler, çekirdeklerini şekerli ve besleyici etli kısmın içine gömerek, memelilerin tatlıyla arasının iyi olmasından yararlanmanın mahirane yolunu bulmuştur: hayvanlar früktoza karşılık çekirdeklere nakliye sağlar, böylece de bitkinin alanını genişletmesine fırsat verir. Bu büyük alışverişin tarafları olarak, tatlıyı en fazla seven hayvanlar ile en büyük, en tatlı meyveleri sunan bitkiler bir arada gelişip çoğalmıştır.

Bazı hayvanlar sadece bitkilerin tatlı meyveleriyle ilgilenmezler, çiçekleriyle de ilgilenirler. Bunu yaparken hem çiçeğin tozlaşmasını sağlarlar, hem de kendileri besin elde ederler. Çiçekli bitkilerin çoğunluğunda tozlaşma, hayvanlar tarafından yapılır. Tozlaşmada aracı olarak işlev gören 300.000 kadar hayvan türü vardır. Çiçekli bitkiler tozlaştırıcı hayvanlar için bazı ödüller üretir. Tozlaştırıcı hayvanların bitkiden aldıkları ödüller arasında polen, nektar ve yağ vardır.

Birçok memeli tozlaşmada etkilidir. Bu memeliler arasında, primatlar, kemirgenler ve keseliler vardır. Bunların arasında memelilerle tozlaşma da en ilginç hayvanlardan birisi de küçük çalı faresidir. Güney Afrika’da bulunan Protea bitkisi normal olarak kuşlarla tozlaşır. Ancak bu bitkinin bazı türlerinin çiçekleri gece açar ve gece açan bu çiçekleri küçük çalı faresi tozlaştırır. Aslında bu fare tohumla beslenmesine rağmen, fare bu bitkiyi çiçekleri açtığında da ziyaret eder. Fare bu çiçeklerin üzerinde beslenirken bir diğer çiçeğe geçtiğinde poleni de taşır ve Protea’nın tozlaşmasını böylelikle sağlamış olur.

Yarasalar da tropikal bölgelerde çok önemli tozlaştırıcılardır. Yarasalar, gece beslenen canlılardır. Renk körü olmalarına rağmen koku duyuları gelişmiştir. Görüş, koku ve ekolokasyon özellikleri, çiçekleri bulmak için kullanılır ve alana ait mükemmel hafızaları ile daha sonra bu çiçekleri ziyaret ederler. Yarasalar nektar üreten çiçekleri ekolokasyon kullanarak tanırlar ve bu yetenekleri yakın zamanda keşfedilmiştir.

Bu sistem basitçe şöyle çalışır: Körler bazen yollarının üstündeki engelleri esrarengiz bir biçimde sezer. Bu sezgiye “yüzsel görme” adı verilmiş, çünkü körler, bunun yüze dokunulmasına benzer bir duygu olduğunu söylüyor. Bu konudaki raporlardan biri, evinin bulunduğu sokakta “yüzsel görme” yoluyla bisiklet süren, hem de oldukça hızlı süren bir çocuktan söz eder. Aslında, bu duyudan “yüzsel görme” olarak söz edilmesine karşın, deneyler bu sezginin yüzle ya da dokunmayla bir ilgisi olmadığını göstermektedir; tıpkı kolsuz bir adamın ağrı hissetmesi gibi. “Yüzsel görme” sezgisi aslında kulaklarla ilgilidir. Körler, bilinçsizce de olsa, engelleri duyumsamak için kendi ayak seslerinin ve başka seslerin yankılarını kullanır.

Bir yarasa, yakın nesnelerden, uzak nesnelerden ve bunların arasındaki tüm diğer nesnelerden gelen bir yankılar dünyasında yaşar. Bütün yankıların bir düzene sokulması gerekmektedir. Uzak bir nesneden gelen yankı yarasaya eriştiğinde, yakın bir nesneden aynı anda gelen bir başka yankıya kıyasla daha “eski” ve dolayısıyla daha tiz olacaktır. Çevresindeki nesnelerden gelen bir sürü yankının içinde kalan yarasanın uygulayacağı pratik kural budur: Tiz olan, uzakta demektir.

Burada ayrıca yarasaların kendi çıkardıkları seslerin yankılarından kulaklarının zarar görmemesi için de bir sistem vardır. Bu bir nevi açma-kapama teknolojisine benzer. Yarasaların kulaklarında, tıpkı bizimkilerde olduğu gibi, şekillerinden dolayı örs, çekiç, üzengi diye adlandırılan üç ufak kemik, sesi kulak zarından mikrofonik, sese duyarlı hücrelere taşır. Bu kemiklerde şöyle ayrıcalıklı bir durum vardır: Bazı yarasalarda üzengiye ve çekice bağlı gelişkin kaslar bulunmaktadır. Bu kaslar büzüldüğünde, kemikler sesi iyi iletemez; bu tıpkı titreşmekte olan diyaframa parmağınızı dayayıp sesini kısmaya benzer. İşte yarasa da kulaklarını geçici olarak devreden çıkarmak için bu kasları kullanır. Yarasa her çıkış atımından hemen önce bu kasları kasarak kulaklarını kapatır ve böylece yüksek atımın vereceği zararı önler. Bundan sonra kaslar gevşer ve kulak geri dönen yankıyı yakalamak üzere yüksek duyarlılığını tekrar kazanır. Bu açma-kapama sisteminin çalışması, zamanlamanın saniyenin kesirlerinde bile kesin bir doğrulukla ayarlanabilmesine bağlıdır. Tadarida adı verilen yarasa, açma-kapama kaslarını saniyede elli kere, makineli tüfek benzeri sesüstü atımlarıyla mükemmel bir uyum içerisinde, sırayla büzüp gevşetebilir.

Bir de şu var; yarasaların yüzleri, çoğu kez, gerçekte ne olduklarını görene dek bizi korkutacak çirkin şekiller almıştır; aslında yüzleri, yalnızca, istenilen yönlerde sesüstü dalgalar yaymak için düzenlenmiş aletlerdir.

Yarasalarla tozlaşma ise şöyle gerçekleşmektedir: Tozlaşmak için yarasaları kullanan bitkilerin çiçekleri gece açar ve renkleri de diğer tozlaştırıcıları çekmeyecek ölçüde açık ve soluktur. Tozlaşması yarasalar tarafından sağlanan çiçekler, aynı zamanda bu hayvanların kokusuna benzeyen güçlü kokular yayar ve kolay giriş sağlayan geniş çan şeklinde bir giriş kısmına sahiptir. Bu bitkilerin en bilinenlerinin başında, “Küçük Prens”i okuyanların çok iyi bildiği Baobab ağacı gelir. Ayrıca, Yenidünya’da yarasalarla tozlaşan çiçekler sülfür kokulu bileşiklere sahiptirler, fakat dünyanın diğer bölgelerinde yetişen bu çiçeklerin akraba türleri bu maddeyi taşımaz.

Yarasa, özel kanat hareketleriyle çiçeklerin hemen önünde asılı durur. Nektar almak için başını içeri sokar ve polen içinde dilini kullanır. Yarasalarla tozlaşan bitkilerin polenleri diğer akrabalarına göre daha büyüktür.

Yazıyı yarasalarla ilgili ekstra bir bilgi vererek bitirelim. Yarasalar Chiroptera takımına ait canlılardır. Chiroptera, Yunanca “Cheir: El” ve “Pteron: Kanat” kelimelerinden oluşur, yani elkanatlı demektir. Kanat olarak görülen kısmı aslında elidir. Bir de baş aşağı durmalarının sebebi de işte bu kanat yapısından dolayıdır. Yarasalar kuşlar gibi havaya atılarak ya da zıplayarak uçamazlar. Ayaklarını tutundukları yerden bırakırken aynı zamanda uçmak için ilk hareketi sağlamış olurlar.

01 May 11:17

Farklı özellikleri ile yarasalar, her zaman ilgimi çekmişlerdir. Sanki onu Yaratan Allah, bir çok canlıda olduğu gibi "sıradışı özelliklerle" yaratmasıyla, bizlere "nelere kâdir" olduğunu anlatıyor gibi. Değil mi?

22

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Dünyanın En Kötü Kokan Çi̇çeği̇

Kürşat Koyuncu yazdı, 1543 kez okundu, 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Bundan önceki yazılarda da belirttiğim gibi, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler
23
okuma modu
devamı...

Bundan önceki yazılarda da belirttiğim gibi, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Biz bilincin hakkını vermeyi ve iki ayak üzerinde yürümeyi öğrenirken bitkiler, aynı süreçte fotosentezi icat ediyor ve organik kimyayı kusursuz hale getiriyorlardı. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler de, bizi canlandıran, uyutan ve sarhoş eden başkaları da, hayret verici bilinç değiştirme gücüne sahip birkaç tanesi de bitkilerden gelir.

Neden bu sıkıntıya katlanıyorlar? Bitkiler bunca çok sayıda karmaşık molekülün reçetelerini hazırlayıp, sonra da onları imal etme zahmetine neden girsin ki? Önemli bir neden, savunma. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür. Ancak bitkilerin yaptığı diğer maddelerin çoğunun da tam tersi bir etkisi vardır; arzularını kışkırtıp tatmin ederek, başka yaratıkları kendilerine çekerler.

Bitki yaşamının aynı büyük varoluşçu olgusu, bitkilerin neden diğer türleri hem iten, hem çeken kimyasal maddeler yaptığını açıklar: hareketsizlik. Bitkilerin yapamadığı tek önemli şey hareket etmek, ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir yerden başka bir yere gitmektir. Bitkiler onları avlayan yaratıklardan kaçamaz; ayrıca yardım almaksızın yerlerini değiştiremedikleri gibi, alanlarını da genişletemezler. Bitkiler hareket edemez ama bekleyebilirler.

On bin yıl kadar önce dünya, bizim biraz benmerkezci şekilde “tarımın icadı” diyeceğimiz ikinci bir bitki çeşitliliğinin çiçek açışına tanık oldu. Bir grup çiçekli bitki, yaşam stratejilerini insan ve diğer hareket eden canlıları kullanarak mükemmelleştirdi. Bu bitkiler son derece zekice bir strateji geliştirmişlerdi: bizi onlar adına hareket ettirip düşündürmek. Sonrasında, insanları onlara yer açmak için uçsuz bucaksız ormanları kesmeye kışkırtan buğday ve mısır gibi yenilebilir otlar geldi. Güzellikleriyle koskoca kültürleri afallatacak çiçekler geldi. İnsanlara tohum ekmek, nakletmek, methetmek için esin verecek kadar yararlı ve lezzetli olan bitkiler geldi. Yani bunları bize bitkiler mi yaptırdı?

Günümüzde insanın doğadaki rolünü gözümüzde büyütme eğilimi vardır. İnsanların kendi yararına yaptığını düşündüğü pek çok etkinlik aslında karşı tarafı da ilgilendirir, her ne kadar kimse bir patates tarafından ya da küçük bahçesinde yetiştirdiği salatalık tarafından kullanıldığını kabul etmese de.

Diğer türlerle olan ilişkilerimizde kendimize haddinden fazla önem veririz. Evcilleştirmenin sözüm ona temsil ettiği doğa üzerindeki güç bile abartılıdır. Ne de olsa o dansı yapmak için iki kişi gerekir. Üstelik pek çok bitki ve hayvan bu dansta oturmayı seçmiştir. İnsanlar, tüm çabalarına rağmen, son derece besleyici palamutları yiyebileceklerinden çok daha acı kalan meşe ağacını asla evcilleştirememişlerdir. Meşenin her dört palamuttan birini gömdüğü yeri unutan sincap ile çok tatmin edici bir anlaşması olduğu besbellidir. Öyle ki, ağaç bizimle herhangi türde resmi bir anlaşmaya girişme ihtiyacını asla duymamıştır.

Bazen uyumsal bir özellik öylesine zekicedir ki, bir amaca hizmet edermiş gibi görünür: örneğin, kendi yenilebilir mantar bahçelerini ekip biçen karıncalar ya da bir sineği, çürümekte olan bir et parçası olduğuna ikna eden böcekkapan bitki. Mesela bir orkide türü vardır, kendisine tozlaştırıcı hayvanları çekmek için nektar üretmez ama çiçeği bir yaban arısının dişisine benzer. Bu çiçeği dişi arı zannedip çiftleşmek için üzerine konan yaban arısı büyük hayal kırıklığına uğrar ancak bu sırada çiçeğin polenlerini taşımış olur.

Benzer bir durum sinekler ve onların ilişkide bulunduğu bitkiler arasında da olur. Sineklerle tozlaşma iki tiptir: Myophilous ve Sapromyophilous. Çeşitli sineklerin erginleri polen ve nektarla beslenir ve düzenli olarak çiçekleri ziyaret ederler. Bazı orkideler erkek meyve sineklerini çekebilmek için feromonlar salgılar. Ancak bunlar nektar üretmezler. Bu tip tozlaşan bitkiler Myophilous’dur. Myophilous bitkileri sert kokular yaymaz ve çiçekleri genellikle kırmızı, pembe, mor, mavi ve beyaz renklerde, az koku yayan ve girişi basittir. Bu çiçekler genellikle sinekler için nektar üretir. Sinekler nektardaki şekeri ayakları ile hissedip bunu tüpsü yapıdaki ağızlarıyla çekerler.

Leş sinekleri (Sapromyophilous) normal olarak ölü hayvanları ve gübreleri ziyaret eder. Örneğin, CSI dizilerinde bu sinekler üzerinden cesedin ölüm zamanı belirlenir. Bunun yöntemi, basitçe sineklerin deri değiştirme sürelerine bakılıp kaçıncı deri değiştirme aşamasındaysa geriye doğru gidilerek sürenin hesaplanması şeklinde olur. Ancak bazı bitkiler bu sinekleri kendilerine çekebilmek için hayvan leşinin ya da gübrenin kokusuna benzer kokular yayar. Bu bitkiler, kahverengi ya da turuncu renktedir. Bu bitkilerin en bilinen örneği “Leş Çiçeği” olarak da bilinen Stapelia türleridir. Leş çiçeklerinin yaklaşık 40 cm genişliğinde kocaman çiçekleri olur. Tozlaşması bu tür sinekler tarafından sağlanan çiçeklerin birçoğu, bu sinekleri ısıyla ya da ısı yoluyla yaydıkları molekülleriyle çekerler. Ancak onlara besin maddesi olarak herhangi bir ödül vermez. Hayal kırıklığına uğramış sinekler, bu bitkileri hemen bırakmak ister ama bitki onları yavaşlatmak için çeşitli tuzaklar kurmuştur.

24

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Büyülü Ekmeği̇n Evri̇mi̇ ya da Peli̇n'i̇n Kömürle Çalışan İmanı

Kürşat Koyuncu yazdı, 783 kez okundu, 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Okuyanlar bilir, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabının basitçe şöyle bir tezi vardır: Lizbon’dan yola çıkan bir insan hiç suyla karşılaşmadan Pekin’e kadar gidebilir. Bu Doğu-Batı eksenindeki yolculukta iklim olarak çok fazla değişiklikle karşılaşmaz ve yine bu eksende aynı tür bitkile
25
okuma modu
devamı...

Okuyanlar bilir, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabının basitçe şöyle bir tezi vardır: Lizbon’dan yola çıkan bir insan hiç suyla karşılaşmadan Pekin’e kadar gidebilir. Bu Doğu-Batı eksenindeki yolculukta iklim olarak çok fazla değişiklikle karşılaşmaz ve yine bu eksende aynı tür bitkileri yetiştirmek ya da bu yol üzerinde ticaret yapmak iklimden dolayı daha kolaydır. Ancak aynı durum Alaska’dan yola çıkıp Patagonya’ya giden birisi için geçerli değildir. Çünkü Kuzey-Güney ekseninde yolculuk yapan birisi büyük iklim değişiklikleri ile mücadele etmek zorundadır. Ki bu durum bitki/hayvan yetiştiricileri ve ticaret yapanlar içinde geçerlidir. Tabi ki burada en büyük etken sadece iklim değişikliği değildir. O bölgenin coğrafyasıdır, aynı zamanda. Örneğin, Amerika’ya ilk gidenler orada yaşayanların ellerinde obsidyenden yapılmış kesici aletler görmüşlerdi. Obsidyen gerçekten jilet kadar keskin olabiliyordu. Ama şöyle bir sorunu vardı: Çabuk kırılması. Başka değerli madenleri vardı, ama çelik üretimini sağlayacak yeterli madenleri yoktu. Ayrıca aynı durum hem hayvan hem de bitki açısından besin maddeleri içinde geçerliydi. İşte burada devreye İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözü girer. Bir bitki ya da hayvan yaşadığın bölge de -buna madenlerde dâhil- yoksa eğer dışarıdan gelen birisi de getirmemişse yoktur. Coğrafi şartların neyse onunla idare edersin. Örneğin, Fatih Sultan Mehmet hiç patates kızartması yememiştir. Çünkü patatesin anavatanı Amerika’dır. Ancak 16. yüzyılda Avrupa’ya gelmiştir.

Her neyse, girişi bu kadarla bırakıp asıl anlatmak istediğim kısma geçelim. O zaman İbn Haldun’dan başlayalım. Malum, İbn Haldun yazdığı “Mukaddime”den dolayı birçoklarınca sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilir. Gerçekten de “Coğrafya kaderdir” gibi tespitlerinden dolayı hala güncelliğini korumaktadır. Ancak aynı kitapta varlık silsilesi ile ilgili fikirleri vardır ki, İbn Haldun bugün yaşasa muhtemelen o bölümü yazamazdı ya da yazmaya cesaret edemezdi. Çünkü o bölümde yeryüzündeki yedi iklimden ve her iklimde yaşayan canlılardan bahseder. Örneğin, birinci ve yedinci iklimde yaşayanları en ilkelleri olarak görür. Dördüncü iklimde yaşayanların en üstünleri olduklarını söyler.

Meşhur “Muhammediye” kitabının yazarı Yazıcıoğlu Muhammed’in kardeşi Yazıcıoğlu Ahmed Bican, “Dürr-i Meknun” adlı eserinde evrenin oluşumunu Big Bang Teorisine yakın bir şekilde yapar ama daha da ilginci Darwin’in evrim teorisini hatırlatan devir tasnifleri yapar. Bir diğeri bin yıl önce yaşamış İbn Miskeveyh’tir. En bilinen eseri “Tehzibu’l Ahlak” kitabının bir yerinde şöyle der: “Hayvan ufkunun sonuyla birleşen insan ufkunun ilk derecesinde, medeni dünya dışında, kuzey ve güney bölgelerinde yaşayan insanlar yer alır. Ye’cüc ve Me’cüc ülkesinden, Türklerin ötesindekilerle, zenciler ve onlara benzeyenler, çok az bir üstünlükle maymunlardan ayrılan toplulukları meydana getirirler. (Büyüyenay Yayınları, s. 86)” Hatta hurma ağacının bitkiyle hayvan arasındaki geçiş formu olduğunu söyler.

Burada ispatlamak derdinde değilim. Yukarıdaki isimler bugün yaşasalardı, yine bu tarzda yazabilirler miydi, açıkçası şüpheliyim. Asıl dikkat çekmek istediğim şey, bir düşünce tembelliğinin içinde debelenip durmamız. İşin kötü yanı da bundan kurtulmak için herhangi bir çaba harcamıyor olmamız. Bir kısır döngüye girmişiz, çıkamıyoruz. Hatta ben, bu kısır döngüden bırak çıkmak için çaba harcamayı mevcut durumdan rahatsız olunmadığını da düşünüyorum.

Bu tembelliğimizi bilenler de evrim gibi konular tepe tepe kullanıyorlar. Gerçi kullananların çoğu konunun cahili ama bunun ne önemi var. Karşılarında tahrik olmak için bekleyen bir grup var. Herkes rolünü kabul etmiş. Evrim ve başka diğer teorilerin bir iman meselesi haline getirilmesini hayret ve dehşetle karşılıyorum. Bizden başka bu konuları bu kadar abartarak ortaya atanlarına da rast gelmedim açıkçası.

Evrim gibi konular bizim gibi toplumların bilimden uzak kalması için özellikle kullanıldığını düşünüyorum. Ayrıca evrim konusunda neden bu kadar dehşete düşmüş ve paniğe kapılmış bir şekilde tepki veriliyor anlamıyorum. Şimdi bunu yazdığım için birisi; “Sen evrime inanıyor musun?” derse, cevabım “Yok ben Schrödinger’in kedisine inanıyorum” şeklinde olur, yani durum trajik ötesi komik.

Bilimin içerisindeki herhangi bir teoriye inanılmaz. Teoriyi ya kabul edersin ya da ret edersin, aslında durum bu kadar basit. Peki, neden böyle oluyor ya da bir teori iman konusu edilebiliyor?

Ben buna bazı dergilerin ve bu dergilerden feyz alıp bilime ve bilimsel teorilere Kur’an’dan kanıt bulmaya çabalayan “Akılcı” Müslümanların sebep olduğunu düşünüyorum. Mesela evrenin oluşumuyla ilgili çok kullanılan bir ayet var; “Peki, hakkı inkâra şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin başlangıçta bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı? (Enbiya: 30)” Peki, ayetin ikinci kısmından dolayı birisi de çıkıp “evrim de yaşamın suda başladığını söylüyor” derse ne olacak? Evrim fiziksel olunca Kur’an’dan bile kanıt getirelim ama biyolojik olunca “aman dikkat, imanımız gitmesin” öyle mi? Bunu örnek olması açısından söylüyorum. Benim böyle bir iddiam yok, onu da hemen söyleyeyim.

İbn Haldun gibilerin bundan beş yüz ya da bin yıl önce yukarıdaki fikirlerini rahatça yazıp ve onları da kimsenin bu fikirlerinden dolayı imanını kaybetmekle veya dinsizlikle suçlanmadığı bir ortamın nasıl sağlandığını bilmezsek hiçbir şeyi çözemeyiz.

İşte böyle bir düşünce tembelliğine saplanıp kalırız. Çoluğumuzu çocuğumuzu bu konulardan uzak tutarak iyilik yaptığımızı zannederiz. Latince çok güzel bir deyim vardır: “Natura abhorret a vacuo.” Yani, “Doğa boşluk kabul etmez.” İşte sen çoluğuna çocuğuna en büyük ideal olarak önüne basit hedefler koyarsan birileri o bırakılan boşlukları doldurur. Yukarıdaki tweet’e atacak kadar gerçeklerden uzaklaşmış birisi “Doç. Dr.” olur, kendi ülkesindeki muhafazakârların Amişler gibi yaşadığını zanneden Pelin Batu gibiler de hızlı trenin daha fazla kömürle çalıştığını söyler.

Gazetelerin ve dergilerin, çevre, iklim değişimi veya küresel ısınma gibi çok önemli ve hatta yarın daha önemli olacak olan bu konularla ilgilenmezse, birileri gelir boşluk kabul etmeyen doğayı doldurur ve bunları senin sinir uçlarını uyaracak şekilde bağlamından kopararak kullanır. Sanki dünyadaki bütün karbon salınımının tek suçlusu senmişsin gibi anlatır, sen de öylece bakarsın.

MERAKLISINA NOTLAR:

Bizde “Evrim Teorisi” komünizm ya da Marksizmin içinden çıkmış veya onların bir parçasıymış gibi anlatılır. Bu kesinlikle yanlıştır. Darwin teoriyle ilgili kitabını yazarken en çok Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” ve Thomas Malthus’un “Nüfusun Artışı Üzerine Deneme” kitaplarından etkilenmiştir. Ayrıca Darwin ateist değil agnostikti. Son olarak, Marx kitabını Darwin’e ithaf etmek istemiş ama o kabul etmemiştir. Hatta mektuplarına cevap bile vermemiştir.

14 Tem 12:14

İlk paragrafta geçen şu cümle virgül koymayı unutmuşum,affınıza sığınırım. Doğrusu şöyle olacak: "Bir bitki ya da hayvan(,) yaşadığın bölge de -buna madenlerde dâhil- yoksa(,) eğer dışarıdan gelen birisi de getirmemişse yoktur."

26

Aykut Gi̇ray

Puan: 5.06

Bozkırın Çocuklarını Ki̇m Teselli̇ Edecek?

Aykut Gi̇ray yazdı, 599 kez okundu, 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Necip Can Çorum’dan gelmiş, şehit oğluymuş… Muhtemelen taranacak kadar uzun olmayan saçları zorla sağa taranmış. Yine muhtemelen üzerindeki ceket de dede tavsiyesiyle giydirilmiş. Boğazına düğümlenen kelimeler, gözlerinden akan iki damla yaş… Bozkırın çocuklarını kim teselli edecek? Bozkırın çocukl
27
okuma modu
devamı...

Necip Can Çorum’dan gelmiş, şehit oğluymuş…

Muhtemelen taranacak kadar uzun olmayan saçları zorla sağa taranmış. Yine muhtemelen üzerindeki ceket de dede tavsiyesiyle giydirilmiş.

Boğazına düğümlenen kelimeler, gözlerinden akan iki damla yaş… Bozkırın çocuklarını kim teselli edecek? Bozkırın çocuklarını kim sevecek?

Gerçi bozkırın çocuklarının kaderi böyledir zaten. Ona bidon kafalı, makarnacı, kömürcü, dağdaki çoban ya da göbeğini kaşıyan dendiğinde de kimse sahip çıkmamıştı. O yine sesini çıkarmayacak. Bugün Çorumlu Necip Can’ın babası, Yarın Yozgatlı Mustafa’nın babası ya da bozkırın başka bir yerinde yaşayan Fatma’nın ağabeyi “Vatan sağ olsun” diyecek…

Ama ben asıl bu yazıyı Cumhurbaşkanına kırıldığım için yazdım. Açıkçası Necip Can gözyaşlarına boğulurken yanına gidip başını okşamasını, teselli etmesini beklerdim. Keşke devlet ciddiyeti çocuklara gösterilmeseydi. Ben kendi adıma çok kırıldım.

Sayın Cumhurbaşkanım, bozkırın çocukları her zaman olduğu gibi sizi yine destekleyecekler. Birileri gibi; “Devlet bize şefkatli yüzünü göstermedi” deyip silaha sarılanlardan olmayacaklar. Necip Can’ın yanında oturup ona şaşkın şaşkın bakan -muhtemelen annesi ya da babası bir bürokrat olan- kız çocuğu -tabi ki buna bizler de dâhiliz- konforlu bir hayat yaşasın diye bozkırın çocukları şehit olacak, içlerindeki yarayı kanatacak, hep bir eksiklik hissedecek ama kimseyi suçlamayacaklar ve hep “Vatan sağ olsun” diyecekler…

Keşke böyle olmasaydı, Sayın Cumhurbaşkanım. Keşke olmasaydı…

28

Aykut Gi̇ray

Puan: 5.06

İstati̇sti̇k Trafi̇ği̇nde Kazaya Kurban Gi̇tmek

Aykut Gi̇ray yazdı, 584 kez okundu, 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Hepimizin yapmaktan zevk aldığı milli bir sporumuz var: Kendimizi aşağılamak. Olimpiyatlarda böyle bir alan olsa kesinlikle bütün madalyalara alırız. Hatta bunu dekatlon şeklinde yapsalar, dışarıdan sporcu ithal etmemize gerek kalmaz. Ben neredeyse bunun artık psikolojik eşiği aştığını ve bu durumda
29
okuma modu
devamı...

Hepimizin yapmaktan zevk aldığı milli bir sporumuz var: Kendimizi aşağılamak. Olimpiyatlarda böyle bir alan olsa kesinlikle bütün madalyalara alırız. Hatta bunu dekatlon şeklinde yapsalar, dışarıdan sporcu ithal etmemize gerek kalmaz. Ben neredeyse bunun artık psikolojik eşiği aştığını ve bu durumdan zevk almaya başladığımızı düşünüyorum. Maalesef eğitim sistemimizin bunda katkısı çok fazla. Adeta “Bizden bir b.k olmaz” fikriyle eğitiliyoruz. Bunu da genellikle geçmişe bağlayarak yapıyoruz. Hatta bazıları o kadar ileri gidiyor ki, sanki yerleşik hayata doksan yıl önce geçmiş avcı toplayıcı vahşilermişiz ama o eski hayatımızın etkilerinden kurtulamamışız gibi bahsediyor. Oysa her toplumda sıkıntı yaratan bir grup vardır. Konumuz o değil ama kısaca şuna da değinmek isterim. Dünyada her toplum münavebeli bir şekilde yaşar. Bir süre bir toplum diğerlerinden önde gider. Ama bir eşik gelir ve ondan sonra toplum baş aşağı gider. Bunu birçok sosyal bilimci ve araştırmacı bilir (Muhtemelen yurdum insanı arasında da bunlardan vardır, umarım!). Bir örnek verilir; Avrupa’da 11. yüzyılda yaşamış bir insan 15. yüzyıla gitmiş olsaydı muhtemelen hiç yabancılık çekmezdi. Çünkü kayda değer bir ilerleme olmamıştı Avrupa’da. Oysa Doğu’da özellikle Çin çok gelişmiş bir durumdaydı. Sonra işler tersine döndü. Ki o dönüş bugünde tekrar Çin lehine dönmeye başladı. Bununla ilgili birçok yayın yapılmaya başlandı. İçlerinde tarih verenler bile var. Her neyse asıl konuyu dağıtmayayım. O zaman örneklerle başlayalım.

Bunun için uzaklara gitmeye gerek yok. Haberlere bakmanın yeterli olacağı kanaatindeyim. İlk olarak geçenlerde öldürülen o çocuktan başlayabiliriz. İki kişi arasındaki yasak bir ilişki sonucunda bir çocuk ölüyor, yani tamamen adli bir vaka. Bir diğeri de küçük çocuklara cinsel taciz haberleri. Ama buradaki tartışma hemen başka yöne kaydırılıyor. “Neden böyle olduk?”, “Toplum olarak çok bozulduk!” gibi çıkarımlar yapılıyor. Hop hop bir dakika! Ben hiçbir çocuğa cinsel istismarda bulunmadım, ya da hiçbir çocuğa öldürmek arzusuyla zarar vermedim veyahut da evli olan birisiyle yasak ilişki yaşamadım. Yaşadığım toplumun ezici bir çoğunluğu da bunların hiçbirini yapmadı. Sen hem bireyciliği ön plana çıkar hem de toplum adına konuş. Günümüz dünyasında her birey kendi yediği haltlardan sorumludur. Anayasada yukarıdaki gibi bir suçun karşılığında bütün toplum cezalandırılır diye bir yasa yok.

İkinci örnek ise TRT 1 ana haberden. Spiker Zafer Kiraz, hayvanlara şiddetle ilgili bir haber sunuyordu. Haber şöyleydi; bir adam motosikletinin arkasına eşeği bağlamış ve yolda götürmeye çalışıyordu. Ancak bir süre sonra -doğal olarak- yolu kullanan diğer insanların tepkisi artınca adam hayvanı orada bırakıp yoluna devam etmişti. Ama spiker durur mu? Kafasına gelen ortayı illa ki gol yapacak! “Aman efendim, biz neden böyleymişiz de?”, “Bizden adam olmaz” falan filan. Devamında da Avustralya’dan bir hayvanseverlik haberi gösteriyordu. Yoldaki koalayı ezmemek için şoförlerin yavaşladığından, polisin trafiği durdurduğundan falan bahsedip insanlık dersi vermeye çalışıyordu. Burada kendimden bir örnek vermek istiyorum. Bir keresinde yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kaplumbağa görmüştüm. İçerisinde olduğum aracı zorla durdurdum. Kendimi de tehlikeye atarak yoldaki kaplumbağayı alıp geçmeye çalıştığı tarafa bırakıp geri dönmüştüm. Pardon, birisi insanlık dersi mi dedi?

Son örnek ise atv haberden; spiker Cem Öğretir şöyle dedi: “Sıradaki haber Avrupa’daki bir kazadan, evet kazalar sadece bizde değil orada da oluyor!” tarzında bir sunum yaptı. Ben bunu izlediğimde en kibar haliyle “pes doğrusu” dedim. Yukarıdaki tabloda o haberden sonra yaptığım kısa bir araştırma sonucu bulduğum bir rapordan aldım (Bulduğum derken herkese açık bir rapor, isteyen herkes bulabilir. Kaynak da şurası: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.kgm.gov.tr/SiteCollectionDocuments/KGMdocuments/Trafik/TrafikKazalariOzeti2014.pdf" target="_blank">link</a> ). Tabloda AB ülkelerindeki ülkelerin “ölümlü ve yaralanmalı kaza” sayılarını gösteriyor. Buradaki amacım bu durumu olağanlaştırmak değil, yani kaza her yerde oluyor. Almanya’da neredeyse 300.000 kaza olmuş ve bizdekinden daha fazla sayıda kişi hayatını kaybetmiş, keza Fransa, İtalya ve Polonya’da buna dâhil. Tamam, bizdeki istatistiklerde oranlar yüksek ona itirazım yok, keşke daha az ölümlü kaza olsa ya da hiç olmasa. Asıl itirazım bu tarz haberlerin verilme şeklinedir.

Mesela Doğan grubu kanalları patlama haberlerini ve özellikle şehit haberlerini veriş şekilleri benim sinirlerimi bozuyor. İnsanların perişan olmuş, üzülmüş hallerini, abartarak ve rencide ederek veriyorlar. Yani algı yönetimi işinde çok profesyoneller. Algı yönetimi deyince bazı aklı evveller sadece reklamlarda gizli mesaj -her şeyin içinde “sex” yazısını arama gibi- arama çılgınlığına kapılıyorlar. Oysa adamlar algının kralını yapıyorlar, onu kaçırıyorlar. Ve bunlar o kadar ikiyüzlü ki, sabah akşam “kadın” duyarlılığı kasarlar, ama iş realiteye döndü mü hemen onlarda döner. Örnek için, geçenlerde bir oyuncunun eteğiyle ilgili haberlere ve kullandıkları iğrenç dile bakabilirsiniz, ya da bakmayın. Boş verin gitsin…

Kısacası demek istediğim, toplum olarak kendimiz bu kadar rencide etmeyi hak etmiyoruz. Tarihin her döneminde, hatta en anlı şanlı dönemlerinde bile böyle ahlaksızca suçlar oldu ve maalesef olmaya da devam edecek. Şu ana kadar bunu engelleyecek bir sistem kurulamadı. Attila İlhan bir seferinde nüfusun içinde %10 hain barındırdığını söylemişti. Gerçi istatistiksel çalışmalarda %5’lik hata payı oranı vardır ve bu görmezden gelinir. Oran bundan daha düşük olsa da her toplumun içinde bir miktar sapıklar, caniler, ruh hastaları ve embesiller maalesef var ve var olacak.

Ayrıca bu gibi şiddet vakaları sadece bizde olmuyor. ABD’de son on yılda 300.000’in üzerinde insan silahlı saldırıda ölmüş. İstatistikler öyle söylüyor. Bu nedenle artık kendimize küfretmemize, “bizden bir b.k olmaz” gibi laflar söylememize artık bir son verelim, lütfen. Çünkü bu durumdan zevk almaya başlarsak (mazoşizm) bu daha büyük bir rahatsızlıktır, benden söylemesi…

06 Nis 16:57

Gerçi yazıda da belirttim ama benim buradaki derdim, yukarıdaki olayların sanki diğer memleketlerde hiç olmuyormuş gibi anlatılması. Eğitimsizlik konusunda size katılırım ama eğitim sistemimizin kendisinin de eğitilmeye ihtiyacı var bence...

05 Nis 23:57

Yalnız tabloda şöyle bir detay var: 1000 kişiye düşen araba sayısı bizde 127 Almanya'da 539. Bir sonraki sütun onu gösteriyor zaten. Evet, maalesef bizde bir sorun var (diğer İslam ülkelerİndeki kadar vahim olmasa da): EĞİTİMSİZLİK

30
Kapat