Türkiye

Yıl 2 Sayı 6
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
HAZİRAN 2016

Bulut Sever

Zorunlu Eğitim Öğretim Dedikleri Eğlenceli Eğitimsizlik

İÇİNDEKİLER

Zorunlu Eğitim Öğretim Dedikleri Eğlenceli Eğitimsizlik
Bulut Sever / İSTANBUL
Babam Linkedin'e Üye Olsaydı
Kürşat Koyuncu / ANKARA
V-2 Roketi Mandoline Nasıl Yenildi?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Kanlı Mı Olacak Kansız Mı Olacak Müdür?!
Bulut Sever / İSTANBUL
Bağcı
Ömer Poyraz / İSTANBUL
Twitter'da 10 Kat Retweet Almanın 5 Yolu
Ahmet Demir / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 14
Mümtaz Fuat / BURSA
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır
Mustafa Karayel / İSTANBUL
Tarihini Bilmeyen Kendini Bilemez, Peki Ya Bugününü Bilmeyen
Afghs / İSTANBUL
Kalemlere Mektup
Yusuf B. Ketenci / BURSA
Pelikan Vakası, Dedikodular, Gerçekler
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Reis'in Yoğurt Yiyişi Ve Davutoğlu'nun Gidişi
Ali Turan / İSTANBUL
Genç Osman'dan Davutoğlu'na Değişim Kültürümüz
Ali Turan / İSTANBUL
Yine Yeniden Mülteciler Meselesi 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Kendini Beğen
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Etyen Mahçupyan'a Sorular
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Belki Korkusu Yok; Ama Borcu Çok
Yamanduruş / SAKARYA
Kışla, Avm, Park
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Nokta Dergisi Yazarı Gökhan Özgün
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Tasarruf Mu Haraç Mı? 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Farklı Ve Eğlenceli Melih Altınok
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Tivitır/mivitır
Zihni Yıldız / İSTANBUL
Demokrasi Paradoksu, Özgürlükler Ve İslâm
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Üzgü
Berat İlhan / BURSA
Müslümanlar Batı'nın Değil, İslâm'ın Gerisinde Kaldı
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Amuda Kalkış
Yiğit Bayraktar / İSTANBUL
Hocam Siz Ne Yaptiniz ?
Missjournalist / BURSA
Fitnenin Önüne Geçtiler
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Medeniyet Üzerine
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Kısa Bir Panorama
Bilal Özdemir / BURSA
Elbet Yeniden
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Bu Şerefsizler, "seri Kâtil" Çıktı!..
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Yiğidim
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Kimin Elinden Ne Yiyorsunuz?
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Bir De, Asya'lı Putperestler Var!..
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Bahar Şenlikleri Üzerine
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Çarşamba'nın Kiliseleri (Bir Kültür Yok Oldu)
Faruk Tak / SAMSUN
Mhp, "tahteravalli" Üzerinde Konumlanmamalıydı...
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Sosyal Medyadaki Akrabalar
Mutsuz / SAKARYA
Benim Babam
Gülşen Aslan / İSTANBUL

Bulut Sever

Puan: 8.67

Zorunlu Eğitim Öğretim Dedikleri Eğlenceli Eğitimsizlik

Bulut Sever yazdı, 358 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Eğitim ve öğretim, bunun sonucunda hassaten “bizim millet okumuyor abi yaaa” diye dedikleri bu memleketin birinci meselesi öyle değil mi? Ne siyasetin dolambaçlı, çetrefilli ve de entrikalı yolları ne de ülkemizin iç ve dış düşmanları ilk sırada yer almakta aslında. Vatan dediğimizde de atacağım
1
okuma modu
devamı...

Eğitim ve öğretim, bunun sonucunda hassaten “bizim millet okumuyor abi yaaa” diye dedikleri bu memleketin birinci meselesi öyle değil mi?

Ne siyasetin dolambaçlı, çetrefilli ve de entrikalı yolları ne de ülkemizin iç ve dış düşmanları ilk sırada yer almakta aslında. Vatan dediğimizde de atacağımız adımların ya da vatana tasallut edildiğinde neyi nasıl yapmamız gerektiği en başta yazılan meselede saklıdır.

Okul hayatları başladıkları andan itibaren çocukların aklına hem ailede hem de okulda sürekli şu dikte ediliyor: “Eğlenmelisin. Hiç durmadan sürekli eğlenmeli fakat bu eğlence için önce bunu hak etmelisin. Hep eğleneceksin, hep böyle kalacak.”

Çocukların, görev ve sorumluluklarını “illa ki” bir karşılık almasa da yapması gerekliliği bu “motivasyon” aracı ile öldürülüyor.

Geçtiğimiz sene başlayan eğitim-öğretim yılı ile beraber bizde zorunlu eğitim ve öğretim çarkına bir yerden başlamış olduk. Ders yılının başından bu yana bir gezme-tozma-eğlenti furyası alıp başını gitmişken birkaç hafta önce çocuğumuzun sınıf öğretmeni sınıf annesi (senenin başından beri çözebilmiş değilim bu şımarıkça sınıf annesi uygulamasını!) üzerinden velilere bir öneride bulunuyor. Öğrenci başına 85 TL. bedel ile bir restoranda çocukların “okuma-yazma”yı öğrenmesini (okuma bayramı imiş) oynamalı-zıplamalı bir eğlence ile kutlayalım diye duyuruyor. Bütün veliler hoooop “aman hocam bir teklif anca bu kadar güzel ve isabetli olabilirdi” diyerek herhâlde, olumlu geri dönüşlerde bulunuyorlar ve bu mesele öğrenmenin teklifince olumlu bir neticeye vardırılıyor.

Meselem şudur: okul aile birlikleri ya da sanırım bir kısmı başka bir meslek isteyip de tutturamayıp sonunda “öğretmen”lik gibi kutsiyet(!) atfedilen bir mesleği tercih etmiş (bizim bayan hoca avukatlık istermiş de olmayınca öğretmen olmuş mesela) “eğitimcilerimiz” sene içerisinde şu eğlence senin bu etkinlik bizim diye sağa sola gideceklerine, memleketin en büyük sorunu olan okuma alışkanlığı ile ilgili ne yapmışlardır, ne yapmayı düşünmektedirler?

Mesela, yukarıdaki etkinlik ile ilgili 85 TL. talep eden öğretmen madem eğitimcidir kısa bir araştırmayla misal; Allah-ü Teala rahmet eylesin Cahit Zarifoğlu’nun çocuklar için yazdığı 9 kitaptan müteşekkil kitap setini aldırabilirdi. İkinci sene için her bir aya bir kitap okutturur, okudukları kitaplar üzerinden özet çıkartarak çocukların okuma alışkanlığı kazanmalarına katkıda bulunduğu gibi muhakemelerinin de gelişmesine yardımcı olabilirdi. Ayrıca bedeli itibariyle iki saat sürecek eğlence için istenen miktarın yarısından az olan fiyatı ile bu kitap seti, hem bir-iki saatlik uçup gidecek bir şey olmayacak, aksine ömürlük bir eğlence ve etkinlik, aynı zamanda insana yapılabilecek en büyük yatırım olacaktı.

Bir eleştiri de çocuklarının bir saatçik hoplayıp zıplaması için bu bedeli veren velilere… Yılların ne kadar çabuk geçtiğini unutan anne-babalar gün gelip, şimdi her yerde görülen devlete meydan okuyup, savaş açmış gençleri gördükçe hiç ibret almazlar mı? Hiç düşünmezler mi, anne-babasından ayrılan bu gençleri ve gençlik heyecanlarını istismar eden, zaten okumaktan bihaber, kendine bir “yer” arayan bu gençleri kandıran örgütlerin kirli ve kanlı ellerine düşer mi düşmez mi benim evladım diye?

Abarttığım düşünülebilir belki fakat kendi yakınlarımdan da gördüğüm üzere “zamanında” verilmeyen sağlıklı eğitim ve öğretim, gün geliyor o okuma halini meleke haline getirmemiş gencecik insanları sonu karanlık yolların müdavimi yapıp çıkıyor. Oyuncak oluyorlar iplerinin nerelere bağlı olduğunu bilmeden hem de.

Elbetteki çocuklar çocukluklarını yaşamasın, hiç oynamasın, hiç eğlenmesin demek istemiyoruz. Asker gibi sabah gözünü açıp akşam uykuya dalana kadar, askeri disiplinle yetişmeli de demiyoruz.

Dememiz o ki, çocuklar illa bir menfaat icabı görev ve sorumluluklarını yerine getirmemeli; en büyük karşılığın eğitim ve öğretimin onu vatanına, milletine ve herkese faydalı bir insan yapacağını bilmesi olmalıdır.

Ayrıca eğitim sistemi çocukları her bir eğitim-öğretim yılı içinde ve sonunda eğlentiler düzenlemeyi değil; memleketin bekasını düşünerek, vatan evlatlarının “sahiden” eğitimli ve mesleki donanımlılara sahip olması için uzun vadeli planlamalar yapması gerekmektedir.

Artık devleti yönettiklerini iddia edenlerden inşaat sektörünü canlandırdıkları gibi çocuklarımızın da zihinlerini gerçekten canlandırmaları hususunda eğitim ve öğretim sisteminde milliliğin ve yerliliğin yer aldığı radikal değişiklikler beklemekteyiz.

2

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Babam Linkedin'e Üye Olsaydı

Kürşat Koyuncu yazdı, 559 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Babam çobanlık yaptığı dönemde LinkedIn olsa ve oraya üye olsaydı, muhtemelen mesleğine "Herd Manager" yazardı. bunu nereden biliyorum? Bilemiyorum tabi ki, bu sadece bir tahmin. Konuyu biraz açmak istiyorum. Belki bu konuda sizinde bir fikriniz oluşur.Müsaadenizle konu açarken bir yandan da birki ç
3
okuma modu
devamı...

060acd73f9d6dcf77fb14c661f451e571462971811

Babam çobanlık yaptığı dönemde LinkedIn olsa ve oraya üye olsaydı, muhtemelen mesleğine "Herd Manager" yazardı. bunu nereden biliyorum? Bilemiyorum tabi ki, bu sadece bir tahmin. Konuyu biraz açmak istiyorum. Belki bu konuda sizinde bir fikriniz oluşur.

Müsaadenizle konu açarken bir yandan da birki çayımı yudumlayacağım. Aslında biraz süt olsa hiç fena olmazdı. Bu arada eskiden çaya süt katmışlığımda vardırr. Peki, ben bu İngiliz asilzadesi özelliklerini nerede edindim? Sülalemde böyle huyları olan insanlar yok. Annemin ve babamın aileleri köylerinde yaşayan diğer sakinler ne kadar varlıklıysa onlar da o kadara varlıklılarmış. gerçi baba tarafım biraz da garibanmış. Geçenlerde CV'lerine baktım, iş tecrübesi kısmında hep çobanlık yazıyor, ta ki babama kadar. Aslında o da askere gidene kadar çobanlık yapmış, askerden sonra Ankara'ya gelip işe girmiş. Bu arada bir sır vereyim. Annem ısrarcı olmasa babam Ankara'ya gelmez ve çobanlığa devam edermiş. Her neyse, yukarıdaki soruya şöyle bir yorumum -belki de beklentim- var. Doğduğum sıralar Ankara Büyük Doğum'aİngiliz bir ailenin gelmesi, yeni doğna çocuklarının karışması ve olayların gelişmesi... Neden bu yorum? Çünkü çağdaş, ilerici, batılı ve modern bir insan olmak için aldığım eğitim bunu gerektirir. Aksi durum kabul edilemez değil mi?

Aslında bu modernlikten ne anladığımızı çok iyi yansıtan örnekler var. Bunlardan bir tanesi, Tanpınar’ın klasik romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün kahramanı Hayri İrdal’ın ilk karısı Emine öldükten sonra, İspritizma Cemiyeti’nde tanışıp evlendiği ikinci karısı Pakize’dir. Pakize’nin hayat hakkında herhangi bir fikri yoktur. Pakize’nin hayatta sevdiği tek şey, modernizmin bir ürünü olan sinemadır. Hayri İrdal’ın tabiriyle Pakize, “sinemanın sade terbiye değil, tatmin de ettiği bir insandır.” Beyaz perdenin karşısında seyrettiklerinden adeta kendinden geçer; hatta gerçekle, seyrettiği macerayı birbirinden ayıramayacak hale gelebilmektedir; tıpkı günümüzün modern insanının dünyanın büyün olaylarının sadece Twitter, Facebook gibi sanal ortamlarda dolananlardan ibaret olduğunu düşünmesi gibi. Örneğin, Palmira’da klasik müzik konserini çılgınca alkışlarken aynı saatlerde İdlib’de çadırkentin bombalamasını kimse umursamadı bile. Çünkü modern olmak bunu gerektirirdi.

Romanda Pakize, Hayri İrdal’ın ağzından anlatılır. İrdal, karasının gençliğinden, güzelliğinden bahseder ama aile içi görevleri yerinen getirememesini de şikâyet eder. Yine Pakize’nin İspanyol dansına olan ilgisini belirtirken onun aslında “doğru dürüst yürümesini bilmeyen, bastığı yeri görmeyen bir insan” olarak tanımlar.

Doğru düzgün yürümesini öğrenmeden modernleşince aydınlanıp bir süre yere paralel havada uçtuk. Bu uçuş bize ne kazandırdı? Mesela, Yozgatlıdan Yozgatlı gibi değil de Masailer’den bahseder gibi bahsettik ve bu şekilde aydın olduk. Gerçi memlekette üniversitelerin takı tasarım bölümündeki akademisyen bile Heisenberg’in belirsizlik ilkesi konusunda size atarlı giderli cümleler kurabilir. Akademik demişken küçük bir parantez açmak isterim. Akademik tuvalet diye bir şey var. Nereden biliyorsun, derseniz. Msc’yim oradan biliyorum. Hatta o sıralar Phd karikatürlerine ve esprilerine güldüğüm de doğrudur. Neden? Çünkü statüm bunu gerektiriyordu. Neyse konuyu dağıtmayayım. Oraya, elinde anahtarı olan belirli sayıdaki kişiler girebilir. Hatta bazılarına Phd ve Msc öğrencileri bile giremez. Neyse fazla eleştirmeyeyim. Muhtemelen ben de akademisyen olsam o tuvaleti kullanırdım. Sıradan bir lisans öğrencisiyle aynı tuvaleti kullanacak değilim ya! Parantezi kapatabiliriz.

Modernleşmemiz bilgi değil de fikir düzeyinde olunca her konu da ahkâm kesebileceğimizin hakkını kendimizde görebiliyoruz, bunun mantıklı olup olmasının bir önemi yok. Mesela, birkaç gün önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Hıdırellez’de Laiklik için zincir oluşturabiliyor. Burada Belediye Başkanına seküler bir dille küçük bir açıklama yapmak isterim. Beyefendi, şimdi bu “Hıdırellez” denilen fenomen, peygamber olduklarını iddia eden Hızır ve İlyas adındaki iki kişinin buluştuğu günü temsil ediyor. No brain, no pain. Nokta!

İşte böyle düşe kalka akşam ediyoruz. Sonra yorgun argın kafamızı yastığa koyduğumuzda gelsin rüyalar, gitsin kâbuslar. İşte burada Oğuz Atay’ın ünlü karakteri Turgut Özben ve onun meşhur ‘Abdülhamit rüyası’ devreye giriyor. Turgut rüyasında Abdülhamit’i görüyor ve biraz ürküyor. Sonra şunları söylüyor: “ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum.” Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sorar. Sultan, başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” der. Turgut yerinden fırlamak ve “Olmaz!” diye bağırmak ister. “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz.” diye haykırmak ister. Daha sonra Turgut’un karşısında Mustafa Kemal’i görür. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtür; fakat Turgut tanır. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştır, saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştır. Turgut, bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalışır: “Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yapar. Turgut, ona doğru ilerlerken ter içinde uyanır.

Modern yaşamdan ne anladığımız kısmında ise Orhan Pamuk’tan bir örnek vererek konuyu nihayetlendirelim. Pamuk’tan örnek vermek istemezdim ama ne yapalım, onun “Cevdet Bey ve Oğulları”ndaki bir yer burasıyla da alakalı. Romanın bir yerinde, Sait Bey köpeğinden bahseder. Aslında Müslüman evinde köpeğin olmayacağını o da bilir, ancak yine de şöyle der: “Zamana uyduk.” Sait Bey köpeğine “Kont” ismini verişini de şöyle anlatır; Paris’te gördüğü bir kadının köpeğini, “hadi Paşa, hadi gel” çekiştirmesi, kendisi de bir paşa oğlu olması hasebiyle zoruna gitmiştir ve bu nedenle köpeğine “Kont” adını vermiştir. İnsan düşününce hak veriyor. Benim de paşa dedem olsa ben de alınırdım. Hatta paşa dedemin adı örneğin “Cemal” olsa daha çok alınırdım. Ama bu alınganlığımı kimseyi kızdırmadan sadece kendimi yazarak geçiştirebilirdim. Ya da soyadım Altan olsaydım, memleketin en modern çocuğu olarak elimde viskiyle doğardım ve viskimi yudumlarken devrine göre bir gericilere(!), bir ilericilere(!) gaz verirdim. Dahası liseli âşık duyarlılığında kitap yazıp her iki gruba da yedirir ve best-seller bir yazar bile olabilirdim.

Konuyu İsmet Özel’in “Amentü” bir kısımla bağlamak isterim:

“Tanrı uludur Tanrı uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur”

Bana göre son yüzyılımızı çok güzel özetleyen dizeler bunlar. Modernleşmek için çıktığımız yolda padişahın kulu olmaktan ve Gemeinschaft’lardan (cemaat) kurtulup çağdaş bir Gesellschaft’ı (toplum) oluşturacaktık. Beceremedik. Her ne kadar içleri boş olsa da, elimizde kala kala uzaktan bizi modern ve çağdaş gösteren statüler kaldı.

Memlekette “Nükleer Enerji Uzmanı”ndan daha çok itibar gören “Yıpranmış Saç Uzmanı” diye bir statü bile var. Bilmem derdimi anlatabildim mi?

4

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

V-2 Roketi Mandoline Nasıl Yenildi?

Kürşat Koyuncu yazdı, 508 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Peki, bu nasıl oldu? Kısaca şöyle efendim: Biz 1920’lerde metrik sistemden, şapkadan -hatta şapkadaki tavşandan- alfabemize kadar her şeyimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için değiştirdik. Abdullah Cevdet din konusuyla ilgili bir seferinde şöyle demişti: “Millet, Tanrısıyla münasebete gir
5
okuma modu
devamı...

d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

Peki, bu nasıl oldu? Kısaca şöyle efendim: Biz 1920’lerde metrik sistemden, şapkadan -hatta şapkadaki tavşandan- alfabemize kadar her şeyimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için değiştirdik. Abdullah Cevdet din konusuyla ilgili bir seferinde şöyle demişti: “Millet, Tanrısıyla münasebete girmek istemiş, artık anlamını bilmediği kelimelerle Tanrısına hitap etmenin manasızlığını anlamıştır.”

Biz ve Almanlar savaştan yeni çıkmıştık. Bizde “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?” sorusunun etrafında derin bir tartışma sürüyordu. Almanya’da ise şöyle şeyler oluyordu. 1920'lerin sonunda Alman Uzay Yolculuğu Topluluğundaki fizikçilere, Alman ordusu, askeri amaçlı roket teknolojisini geliştirmek için ödeme yapmayı teklif etmişti. Wernher von Braun ve I. Dünya Savaşı gazisi Walter Dornberger bu fizikçilerden önde gelen ikisiydi. Tam da bu sıralarda bizdeki en önemli tartışma Kur’an’ın Türkçeleştirilmesiydi. E, çağdaşlık bunu gerektirirdi. Hemen kollar sıvandı. Suriyeli bir Katolik olan Zeki Meğamiz’i çeviriyi yapmakla görevlendirdi.

1930'lara gelindiğinde Walter Dornberger roketlerin "A Serisini" geliştirmeden sorumluydu. A1 çizim tahtasından öteye gidemedi. A2'ye anahtar niteliğinde yeni bir teknolojik parça ekledi. A3 ise daha güçlü bir modeldi. Ama asıl büyük yenilik A4'tü. Bu sırada diğer askeri projelerin desteklenmesine karar verilince, A4'ün geliştirilmesi ertelendi.

1930’larda ise bizde şöyle gelişmeler yaşanıyordu: Biz Türkler acaba Dolikosefal mi, yoksa Brakisefal miydik? Bunun hemen ortaya çıkarılması gerekiyordu. Yine bu süreçte ırkımızı da güçlendirmemiz gerekiyordu. Bu konuda Abdullah Cevdet’in müthiş bir fikri vardı. Şöyle diyordu: “... diğer bir olumlu tedbir, kanımıza kan ilave etmektir. Ben bu sistemi inceliyorum, sonucu Sağlık Bakanlığı'na sunacağım. Bunun ana çizgileri: İtalya, Almanya gibi müthiş derecede artan ve taşan milletler vardır. Bunları Türkleştirmek şartıyla arazi veririz. Sosyal durumları layık olan bu adamlar Türkler'le evlenerek, akrabalık ve karşılıklı ilişkiler kurarak Türk ırkı içinde kaynar. Diğer şart da, Anadolu içine gelecek ve kanlarını kanımıza katacak bu göçmenlerin ziraat ve ziraat sanayiinde bilgili olmaları ve bir miktar sermayeye sahip bulunmalarıdır.(Link: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2015/12/19/damizlik-erkek )” Çalışmalar dünyadaki en üstün ırkın Türkler olduğu anlaşılmış oldu.

1940’lara gelindiğinde nihayet roketlerin seri üretimine geçildi. Fakat Sovyet ordusunun hızla gelişmesi ve 1943'te Müttefik Kuvvetler'in Peenemünde'deki roket yapım üssüne tahrip edici bir saldırının düzenlenmesi, Almanları bir hayli yavaşlattı. Saldırıda A4'ün süper motorunu tasarlayan mühendislerden Walter Thiel öldü. Roketler için artık yeni bir üsse ve isme ihtiyaç vardı. Yeraltı Laboratuvarı Program, Almanya'nın ortasındaki Kohnstein Dağı'nın altında, Mittelwerk tünel ağının içinde bulunan bir yeraltı üssüne aktarıldı. Von Braun tarafından tasarlanan A4'e yeni bir ad, "Misilleme Silahı 2" anlamına gelen Vergeltungswaffe-2 veya kısaca V-2 adı verildi. Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels bu ismin Müttefikler'in kalbine korku salmasını umuyordu. V-2 hiç kuşkusuz amansız bir silahtı. Biz ise bu süreçte Hitler’e selam çakıp, Faşist İtalya’ya bütün “like”larımızı gönderiyorduk. İlerlemeyle ilgili tartışmalar yine alevlenmişti. Henüz Styx’in “Boat on the River” şarkısının ünlü olmasına çok seneler olmasına rağmen aklına nereden geldiyse bir tanesi bu durumu aşabilmemizin yolunun Mandolinden geçtiğini söyledi. Eski sanatlar yasaklanınca yerine de bir şey konmayınca sanatsız kalmış milletin hayat damarlarından kan sızıyordu. Bunun önüne geçilirse, millet en kısa sürede hatta beşinci günün şafağında tekrar Batı’ya bakmaya başlayacaktı. İyi de elde avuçta bir şey yoktu. Ekmek bile karneye bağlıydı. Bir başkası şu öneriyi getirdi: “İçimizdeki İrlandalılardan varlık vergisi alalım” bu fikir herkesin aklına yattı. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi.

Rüzgâr Almanlar için tersine dönmüştü. V-2'nin altın çağından yeterince faydalanamadan, Avrupa'dan hızla çekilmeye başladılar. V-2 Londra'ya korkunç hasarlar verdi, ama kimine göre de Almanya'nın savaşı kaybetmesine neden oldu, çünkü V-2'nin geliştirilmesine çok para harcanmasına rağmen, silah savaşı Almanya'nın lehine çeviremeyecek kadar gecikmiş, zamanında yetişememişti.

Almanya’nın batan bir gemi olduğunu ve en iyi patronun ABD olduğunu fark eden von Braun ve ekibinden bazıları, gecenin bir köründe Alman yasalarını çiğneyerek ayrıntılı füze planlarını paketleyip işgalci Sovyet ordusunun gözlerinden uzakta, Mittelwerk yakınlarında bulunan metruk bir madende sakladılar. Von Braun'un şansına roketin müthiş potansiyelinin farkına varan ABD'liler, V-2'nin ardındaki beyinleri kapma isteğiyle onu arıyorlardı. 12 Eylül 1944'te, yedi Alman bilimci ailelerini geride bırakarak altı ay ABD'de çalışmayı kabul etti. Von Braun da onlardan biriydi. Çok önemli Alman bilimcilerden bazıları da doğuya, Sovyetler Birliği'ne yönelmeye karar verdi. Böylece roket uzmanlığı Doğu ile Batı arasında neredeyse eşit şekilde dengelendi. Artık füze yarışının sonraki evresi başlayabilirdi.

Almanlar savaşı kaybetti ve bizde tozlu raflarda yerini almış olan bir tartışma tekrar ortaya getirildi: “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?”

Soğuk Savaş Sovyetler, V-2 teknolojisinden kalanların bazılarını daha sonra kullanmak üzere sakladıktan sonra, bu teknolojiyi yeniden geliştirmeye koyuldular. Sovyetler Birliği, artık konvansiyonel nükleer bombardıman uçağı yapmaya gücü yetmeyeceğinden savaşı ucuza getirecek yeni bir nükleer başlıklı mekanizma geliştirmeye başladı. Sovyetler Birliği, teknolojik bilgisini uzay yolculuğu için de kullanmak niyetindeydi. Sovyet roket dahisi Sergei Korolev, hem dünyanın ilk uydusu Sputnik 1'in, hem de uzaya ilk insanı, (Yuri Gagarin) gönderen roketin arkasındaki beyindi. Von Braun'un roket teknolojisi üzerindeki etkisi muazzamdı. NASA'nın uzaya ve Ay'a uzanmasını sağlayan Saturn V roketinin ardındaki önemli rollerden biri de ona aitti.

V-2 teknolojisi sadece savaşın ve uzayın keşfinin yüzünü değiştirmekle kalmadı, diğer pek çok önemli keşfe de yol açtı. Ay'a ilk kez ayak basılması, beraberinde çeşitli icatları da getirdi; koşu ayakkabıları için rahat tabanlar, kablosuz elektrik takımları ve hafif yangın söndürme aleti gibi. Elbette bugün kullandığımız internete de kapı araladı.

Yuri Gagarin uzayda gezerken Türkiye’ye baksa şunu görürdü. Halkın plajlara akın edip vatandaşın denize girememesine yol açınca artık işleri tekrar ele almanın zamanının geldiğini düşünenler devrim(!) yaptı. Bunu onurlandırmak için bir de araba yapalım dediler, yaptılar da. Lakin Ankara’nın bağlarından ve büklüm büklüm yollarından geçemeden takıldı kaldı.

Biz zaten en çok “Devrim”in yolda kalanını sevdik…

NOT:

V-2 roketiyle ilgili bilgiler için Jheni Osman’ın “Dünyayı Değiştiren 100 Fikir” kitabından yararlandım.


6

Bulut Sever

Puan: 8.67

Kanlı mı Olacak Kansız mı Olacak Müdür?!

Bulut Sever yazdı, 439 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Ben ana muhalefet partisi genel başkanı diye hitap etme lütfunda bulunacağım şahsın geçen günlerde sarf ettiği sözlere kızılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ne demişti sayın olmayan genel başkan: “… Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net” Vay be! Nasıl
7
okuma modu
devamı...

bulut_sever_14May

Ben ana muhalefet partisi genel başkanı diye hitap etme lütfunda bulunacağım şahsın geçen günlerde sarf ettiği sözlere kızılmaması gerektiğini düşünüyorum. 

Ne demişti sayın olmayan genel başkan: “… Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net” 

Vay be! Nasıl bir başkanlıkmış bu yahu! 

Bu cümlesinden önce şöyle söylüyor kendileri, bir kişi konuşacakmış herkes susacakmış. Bir kişi konuşacak, hâkimler ona göre karar verecekmiş. Bir kişi konuşacak, milletvekili listeleri ona göre hazırlanacakmış. Ne kolaymış bu memlekette işkembeyi kübradan atıp tutmak… 

Böyle imiş getirilmek istenen başkanlık sistemi. 

Yani partisine öyle ya da böyle oy atanlar üzerinde zaten oluşturulmuş olan algıyı pekiştirmek istiyor sayın olmayan genel başkan. Böylelikle getirilmek istenen başkanlık sisteminin diktatörlük olduğunu ve partisine oy atan, büyük çoğunluğu “çağdaş ve moderen” seçmeninin, çoğunluklu olarak dini yaşama yakın ve muhafazakâr kesim olarak nitelendirilebilecek (ki aslında tamamen öyle değil, bir kompozisyondur bu kesim) devlet başkanına oy atacaklarca, halen yaşadığı o modern yaşamının bu vesileyle ortadan kaldırılacağını kan ve şiddet sopası ile seçmenlerinin zihinlerine bastırıyor. Bu zihniyetin kendi siyasi görüşlerine yansıması sanki tam manasıyla özgürlükçü, sınıf ayrımı yapmayan, anayasal sistemde tam bir kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş ve halkla bütünleşen bir şeymiş gibi bahsediyorlar ya işte komik olan da bu. Neydin ki ne olacaksın, ne yaptın ki yine gelsen ne yapacaksın diye sorarlar adama. Arşivler iyidir, diri tutar insanı. 

Çok şükür onların devri iktidarında yaşanılanlar bir yerlere yazılmış, çok şükür arşivler var da, diktatörlük nasıl oluyormuş iyice bir anlayabiliyoruz. Milletvekili cinayetlerini, halkı nasıl ezdiklerini, sömürdüklerini, hak ve adalet, vatandaş hürriyeti, basın özgürlüğü meselelerinde nasıl bir anlayışa sahip olduklarını ve süslü cümlelerinin ardından aslında halen neler vadettiklerini güzelce bir görüyoruz. 

Sene 9 Şubat 1925. Ardahan milletvekili Deli Halid Paşa TBMM’nin içinde sudan bir sebepten ötürü sırtından vurulur. İlk anda ölmediği görülünce ölmesi için elden ne geliyorsa yapılır ve dört gün sonra Meclis’in muhasebe odasında yatmakta olduğu ofis masasının üzerinde zatürreden ölür. 

Bu hususta İsmail Akbal, Siyasi Cinayetler kitabının 105. sayfasında şöyle yazıyor: “Cinayetin görünürdeki nedeni malul gazilerle ilgili bir kanun teklifi, gerçek nedeni ise Deli Halid Paşa’nın CHP üst düzeyi hakkındaki yoğun yolsuzluk iddialarından ötürü muhalif TCF’ye geçme niyetinde olmasıydı. 

Bak şu milletvekili adayları için yoklama yapıp da, özgür iradelerini kullanmak isteyen seçilmişlere kurşun sıkan özgürlükçü zihniyete… 

Bu ülkenin vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmayacağız diyen bu zihniyet, bu iktidar senelerince kendi yaşam standartları daralıyor iddiasıyla her yerde çığırtkanlık yapıp, ötekileştiriliyoruz diye bağırırken bakın ağababaları zamanında nasıl o “efendi” diye her yere yazdırdıkları milleti(köylüyü) nasıl aşağılayıp, ötekileştiriyorlarmış. 

Sene 1939’dur. Meclis kürsüsüne çıkan CHP Kütahya Milletvekili Besim Atalay, “Köylü ve fakir halk için ikinci çeşit (düşük kaliteli ve ucuz) ekmek çıkarılsın” der. (Hikmet BİLA, CHP 1919-1999, 91) 

Her sene ya doğum ya ölüm yıldönümü vesilesiyle ana ana bitiremedikleri yine kendi zihniyetlerinin neticesinde 30’lu yıllarda gerçekleşen içler acısı bir yaşanmışlıkta ise, Ankara’ya sazına tel almak için Ulus çarşısına gitmek isteyen Âşık Veysel’i polis, kıyafeti uygun olmadığı için geri çevirmiştir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Bunlar her vesileyle işçicidir, köylücüdür ya; her vesileyle aşağıladıkları bu zümreleri takiyyenin kralını yaparak dillerine pelesenk ederler ya, geçmişlerini bilmeden, bilenler özür dilemeden ve hala aynı zihniyette olduklarını inkâr eden bu zümre yine 30’lu yıllarda Ankara’da gördükleri köylü kıyafetli vatandaşları “bitlidir” diye zabıta marifetiyle zorla Karacabey Hamamına götürmüşlerdir. (Erdal Şen, Bir Yiğit Vardı, 71) 

Yakın tarihimizde ise bu zihniyetin ülkenin içtimai, ekonomik ve diğer bütün alanlarında ilerleme hamlelerine köstek olmaya çalışmasına herkes şahittir. Şimdi başa dönelim. Bu şahsın kanlı cümlesine kızmamak gerektiğini düşündüğümü söylemiştim. 

Evet, kızmamak gerek zira bu şahsın kaosa ve teröre teşvik olarak nitelendirilebilecek söylemi aslında bu partiye oy atan insanların hatırı sayılır bir kısmının da düşüncesidir. Onların bu minvalde arzu ve isteklerine tercüman olmuştur. Onlar adına sesli düşünmüştür. 

Belki çoğunuz izlemiştir Dedemin İnsanları filmini. Filmin sonlarına doğru Belediye Başkan Vekili görevini icra eden sol siyasi görüşlü karakter 80 ihtilalini öğrendiği sabahın ilk saatlerinde bu durumdan sebep sigaraları birbirine kaynak yapıyor, sinir krizi geçiriyordu. Elinde sigara odada dolanırken odanın penceresinden çapraz evdeki muhtemelen sağcı karı-koca ellerinde Türk Bayrağı ile sokaklarda gördükleri askerleri neşe ile selamlıyor, lehlerinde tezahürat yapıyorlardı. Karakterimiz ise geçirdiği sinir krizinin sonucunda bu manzara karşı elinin altındaki kül tablayı onlara doğru savurarak evin camını çerçevesini indiriyordu. 

O birkaç dakikalık sahne aslında tam tersi gibi olmuştu gerçekte. O askerleri aslında hiç de önemsemedikleri Türk Bayrağı ile selamlamış olanlar/olacaklar yukarıda zikredilen zihniyetteki insanlardı/insanlar olacaklardır. 

Zihinleri, bu toprakların çimentosu olan değerlere karşı düşmanlık tohumlarının neşvünema bulmuş haliyle amansız kin dolu; bu zihni yapının değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez seçmenlerine ancak şunu diyebiliriz: 

Adam bulun başınıza adam, insan bulun! 

8

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Bağcı

Ömer Poyraz yazdı, 292 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Türkiye son yıllarda öyle değişimler yaşıyor ki, öyle virajlar dönüyor ki, kişiler ve fikirleri hallaç pamuğu gibi. Bundan çok değil 5 sene önceki gazeteleri elinize aldığınızda yandaş dedikleriniz muhalif, ergenekoncu dedikleriniz yandaş, solcu dedikleriniz marjinal, hatta PKK'lı olmuş olabilir. Bu
9
okuma modu
devamı...

Türkiye son yıllarda öyle değişimler yaşıyor ki, öyle virajlar dönüyor ki, kişiler ve fikirleri hallaç pamuğu gibi. Bundan çok değil 5 sene önceki gazeteleri elinize aldığınızda yandaş dedikleriniz muhalif, ergenekoncu dedikleriniz yandaş, solcu dedikleriniz marjinal, hatta PKK'lı olmuş olabilir. Bu değişim ve dönüşüm Türkiye'nin dönüşümünün ne kadar hızlı ve entelektüellerin buna ne kadar hazırlıksız olduklarını gösteriyor. Durum değerlendirmesi yaparken hep eldeki referansları kullandılar. Bu referanslar hep batı normlarına atıf yapan değerlerdi. Başka da ne beklenebilirdi ki? Öyle kodlanmışlar, başarılı(!) olmasından ötürü doğruluğuna kesin kanaat getirmişlerdi Batı normlarının. Suriye savaşı bütün dünyadaki normları, güç dengelerini ve düzeni alt üst eden gelişme oldu. Başlangıcından günümüze her türlü kontrpie durumu üretme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Müslüman dünyası için çok derin yarılma ve kırılmalara sebep oldu. Fiilen olmasa da zihnen müslüman dünyasının fikriyatını ve hissiyatını etkileyen bir savaş oldu. Evet diktatörler değişmedi ama, müslümanlar üzerine denge kuran diktatörleri halkların gözünde paçavraya dönüştürdü. Batı mülteci meselesiyle başbaşa kaldığında, sahip olduğu haysiyet yoksunluğunun bu denli açığa çıkacağını bilmiyordu zannımca. Batı ve Doğu yeniden yorumlanıyor şimdi. Kim Doğu kim Batı? Kim kimin düşmanı? ABD ile Rusya gerçekten düşman mı? Ülke içinde ne kadar çok batı kanı taşıyan müslüman aydın varmış? Gerçekten pardigmaların tel tel döküldüğü bir süreci yaşıyoruz. Bu süreçte Türkiye kazananlar listesine adını yazdırdı kanaatimce. Neler kazandı dersek? Milli ve yerli olanın değerini bilmeyi, her sakallıyı dedesi sanmaması gerektiğini, muhafazakarlar olarak her TSK mensubunu düşman, her müslümanım diyeni de dost görmemesi gerektiğini iyi öğrendi zannımca. Hani hafızasını kaybeden insan yavaş yavaş hatırlar ya bazı şeyleri. Bu tecrübe ona yüzyıllar boyu unuttuğu şeyleri hatırlattı. Bunların her birini acı faturalarla öğrendi Türkiye ve onun Reis'i. Tarihi okuyarak öğrenebileceklerini yaşayarak acı çekerek tekrar öğreniyor millet. Daha da öğreneceği çok şey var. Sultan Hamid devrini iyi tahlil edemediğimizden kazık üstüne kazık yemeye devam ediyoruz ve edeceğiz. Bu süreçte yaşanan savrulmaları çeşitli kategorilere ayırmak mümkün. Kimi tarihsel, kimi dini, kimi siyasi, kimi de tamamen menfaate dayanan ayrışmalar yaşanıyor gözümüzün önünde. Hep bir amacı var bu ayrışmayı körükleyenlerin. Millete hafızasını geri getirmek için çabalayan, kendisi de süreci bizzat acı çekerek ihanetlere maruz kalarak yaşayan ve fakat devrilmeyen bir tank misali yoluna devam eden liderini elinden almak. Liderin bir amaç olduğunun lider tarafından da idrak edildiği korkusu karşı tarafı o kadar ürkütüyor ki. Ellerinde ne varsa fırlatıyorlar üzerimize. Açığa çıkmayı göze alacak kadar sinirli ve gerginler. Siz, bakmayın bizden görünen Reisci ve Hocacıların atışmalarına. Onlar neyi savunduklarını ve neye karşı olduklarını bilmeden saldırıyor birbirlerine. Kimin adına yaptıklarını bilmeden körüklüyorlar bu kavgayı. Mesele yüzyıllara sari ve biz tarihimizdeki yüz yıllarımızı okumadan, özümsemeden geldik buralara. Lütfu ilahi bu. Zaman bizden yana, çırpınmalar boşuna. Üzüm yemeye bakın!

46e8c495b96a59d1a9fb384375606e0d1462873145


10
Kapat