Türkiye

Yıl 2 Sayı 7
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
TEMMUZ 2016

Kürşat Koyuncu

Drina Köprüsü'nde Göç Qatar Qatar

İÇİNDEKİLER

Drina Köprüsü'nde Göç Qatar Qatar
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Temmuz'da Bir Başkadır Gezi Akşamları
Bulut Sever / İSTANBUL
Küçük Çocukların Camilere Getirilmesi Bahsi
Bulut Sever / İSTANBUL
Kandil'in Çağrısına Uy, Savcının Çağrısına Uyma!
Bulut Sever / İSTANBUL
Politika Değişikliği: Neden Olmasın?
Bulut Sever / İSTANBUL
Bazenler Çoğalıyor Bazen..
Gülşen Aslan / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 15
Mümtaz Fuat / BURSA
Bu Yalanların Bir Sebebi Var 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Lise Bildirilerinin İşaret Ettiği Tehlike 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Dindar Nesil Vs Avrupa Birliği 
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Ramazan-I Şerif
Sıla Münir / İSTANBUL
Ramazan Tedirginliği
Sıla Münir / İSTANBUL
Tozlu Raflar
Sıla Münir / İSTANBUL
Biz Bitti Demeden Bitmez
Emre Keleş / ANKARA
Avrupa Birliği Dağılıyor!
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Masal Tepesi
Tuğba Bozkurt / ANKARA
Kör Oldu Her Şey
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Türk Açılımına Doğru 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Ankara
Hasan Şahin / ANKARA
Ölüm
Ayşegül Koçar / ANKARA
Zincire Vurulmuş Gökyüzü
Nur Ceren / ZONGULDAK
Yenidoğan / Çabuk Unutulan
Sevdaşrn / İSTANBUL
Kendileri De İnanmıyor!..
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Aynı Mı?
Ayşegül Koçar / ANKARA
Umuttu Türküydü Sevdaydı...
Fatih Akıncı / İSTANBUL
En Zoru Sevmekmiş!
Fatih Akıncı / İSTANBUL
Mavi Bavul
Latife Haydanlı / İZMIR
" Yaratan Rabbinin Adıyla Oku "
Nida Tandoğan / ADANA
Olsaydı
Ali Şahan Avsuz / ADANA
Yıldız Sineması Film Başlıyooor
Faruk Tak / SAMSUN
Meseleler (Allah'ın Dini Ve Kulların Vazifesi)
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Vazgeçemediklerimiz
Emre Altuntaş / İSTANBUL
Bunların Dış Politikadan Anladığı...
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Gökyüzünde
Atç / ESKIŞEHIR
Bilim, Maddeyi Aştı; Şimdi Ötesini Keşfediyor (1)
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Zıtlıkların Paradoksu Değil, Uyumu...
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Maddi Ve Manevi Rahatsızlık
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Bahane
Nida Tandoğan / ADANA
Bilim Maddeyi Aştı Ve Şimdi Ötesini Keşfediyor (2)
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Tek Kişilik Yalnızlık
Hasan Şahin / ANKARA

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Drina Köprüsü'nde Göç Qatar Qatar

Kürşat Koyuncu yazdı, 839 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Yazıya yerel bir tarih anlatısıyla başlayalım. Yaşadığım yer, Ankara’ya 30 km uzaklıkta eskiden kasaba olan, büyükşehir yasasıyla Mamak’a bağlı iki mahalleden oluşan bir semte dönüştü; burayı asıl önemli kılan şey ise ismi. Buranın adı Lalahan, daha çok Nallıhan’la karıştırılır, ancak Nallıhan’ın ak
1
okuma modu
devamı...

b3cca3783dd2b223e7944f92977285501464803690

Yazıya yerel bir tarih anlatısıyla başlayalım. Yaşadığım yer, Ankara’ya 30 km uzaklıkta eskiden kasaba olan, büyükşehir yasasıyla Mamak’a bağlı iki mahalleden oluşan bir semte dönüştü; burayı asıl önemli kılan şey ise ismi. Buranın adı Lalahan, daha çok Nallıhan’la karıştırılır, ancak Nallıhan’ın aksine Ankara’nın doğusunda yer alır. Tarihi ilgilendiren kısmı da ismiyle alakalı; evimizin yakınında birkaç yıl önce 100 küsur yaşında görmüş geçirmiş, devlette memuriyet de yapmış bir teyze vardı. Ondan dinlemiştim. Aslında buranın adının Lala Paşa Hanı olduğunu, yanlış hatırlamıyorsam 1950’lere kadar kayıtlarda bu isimle geçtiğini anlatmıştı. Peki, bu Lala Paşa kimdi ve Hanı neredeydi? Öncelikle hanı anlatayım; han, Lalahan’ın doğu çıkışında, sefere çıkıldığında askerlerin dinlenebilmesi için yapılmış, kendi yıkılmış ama ismi miras kalmış. Yaptıran “Lala” ise Lala Mustafa Paşa imiş; hani şu tarihe “Kıbrıs Fatihi” olarak geçen adam. Milletimizin sevdiği tabirlerle anlatacak olursak, Lala Mustafa Paşa Boşnak asıllı ve Sokollu Mehmet Paşa’nın köylüsüdür. İyi de, bir Boşnak’ı Kıbrıs’ı fethetmeye ve benim yaşadığım yere ismini vermeye iten sebep neydi? Aynı şekilde Kayserili bir mimarı kalkıp Vişegrad’a götüren ve orada Drina Irmağına bir köprü yaptıran sebep neydi?

732 yılının Ekim ayında, Tours ve Poitiers arasındaki bir bölgede dünya tarihinin gidişatına yön veren savaşlardan biri yapıldı. Bu savaş hem Tours hem de Poitiers Savaşı olarak bilinmektedir. Charles Martel komutanlığındaki Frank orduları Endülüs Müslümanlarını yenilgiye uğrattılar ve komutanları savaşta öldürüldü. Daha sonrasında Endülüslüler bu batı yolunu kullanıp Fransa’ya akın etmediler. Aslında daha sonrasında da güç olarak Franklardan daha kuvvetli hale geldiler. Ancak bir daha bunu denemediler. Tarihçi Montgomery Watt bu durumu şöyle yorumlar; ganimet için sarf edilen zahmetin artmasına ilaveten Akdeniz iklimine alışkın olan Müslümanların orta Fransa iklimini elverişsiz bulmuş olacaklarını da söyler. Watt şöyle devam eder; “Araplar(ki burada, Avrupa’ya geçen ilk Müslümanların Araplar olduğunu vurgulamak için söyler) iklimden kesinlikle hoşlanmamışlardı ve pek çoğu şehir kültürüne sahip olduğundan, kuzeydeki şehirleri küçük ve konfordan yoksun bulmuşlardı. Söylenenlere göre Araplar, zeytin ağaçlarının çiçek açtığı yerler dışında hiçbir yerden memnun kalmazlardı.” Hatta Watt, bu şehirlilik vurgusuna şöyle bir ek yapar; “Aslında varoluşundan beri İslam, temelde köylü dini olmaktan ziyade şehirlilerin dini olagelmiştir. İslam, gelişmekte olan ticaret ve finans merkezi olan Mekke’de ortaya çıktı. Mekkeli tacirlerin kervanları Arabistan Yarımadasının çöllerine ve steplerine uğramasına rağmen, dinin sahrada yapacağı çok az şey vardı. Hiçbir köy dininin bir senesine bile tahammül edemeyeceği on iki kameri aydan veya 354 günden müteşekkil standart İslami takvim bunun göstergesidir.” İslam’ın Avrupa’ya en özel katkısı şehirleşme alanında oldu. H. Pirenne, Müslümanların neden Germenler asimile olup İmparatorluk nüfusu içinde erimemelerini şöyle açıklar; “İslam iman akidesi üzerine kurulu bir inanç sistemidir ve hızla yayılmaktadır. Müslümanlar Hristiyanlığı kabul ederek din değiştirmemişlerdir. Aksine kendi dünya görüşlerini, adli, idari ve hukuksal yapılarını ve hatta konuştukları dili fethettikleri bölgelere taşıyarak yeni vatanlarını köklü bir değişime uğratmak istemişlerdir. Tabi ki bilim, sanat ve felsefe alanlarında Bizans ve Roma’dan faydalanmışlardır.” İşte bu “faydalanma” kısmı etkisini şehirleşme ve mimaride göstermişlerdir. Yine bu konuda Antropolog I. Morris’de Müslümanların gittikleri yerleri yıkmak gibi bir hedeflerinin olmadığını söyler. Aslında bunun en belirgin örnekleri yukarıda da belirtildiği gibi mimari de daha çok görülür. En basitinden, bu Batıdan Doğuya gidildikçe camilerdeki mimari de belirgin olarak görülür.

İşte tüm bunlara rağmen, C. Martel bir kahraman olarak görülür ve Versailles Sarayına heykeli yapılmıştır. Aslında C. Martel, Avrupa’daki “Ortaçağ karanlığı”nı başlatanlardan biridir. Onun iktidarından sonra daha açık olan Merovenj dönemi kapanmış, ekonomik açıdan da daha kötü bir dönem olan Karolenj dönemi başlamıştır. C. Martel gibi, Karolenj döneminin en önemli imparatoru bizim daha çok Şarlman olarak bildiğimiz Carolus Magnus’tur. Onun da en önemli özelliği büyük dedesi C. Martel gibi (Şarlman, C. Martel’in oğlu Kısa Pepin’in torunudur.) Müslümanları topraklarından uzak tutmuş ve hatta geriletmiştir. Bugün hala her ikisi de büyük imparator olarak görülür.

Aslında bu gidilen yerleri yıkmama ve fethettiği yerlerin bilim, sanat ve felsefe alanlarından yararlanma gibi özelliklerini Osmanlıda da görebilir. Mesela Hadis’le müjdelenen İstanbul’un Fethi’nden sonraki olaylara bakmak gerekir. Bana göre, Hz. Muhammed’in İstanbul’u hedef göstermesi sadece dini açıdan değil ticari açıdan da gelecekle ilgili müthiş bir öngörüdür.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra Doğu Roma İmparatoru ilan etmesi de aslında devletinde oraya dâhil olduğunu gösteren şeylerden biridir. Gerçi bunu yakın zamana kadar Fatih’i çok sevdiğini söyleyenlere anlatmak çok zordu. Her neyse, Yavuz Sultan Selim’den sonraysa Osmanlı Hükümdarlarının unvanı dörde çıkmıştır; bunlar, Osmanlı, Doğu Roma, Mısır ve tabi ki Hilafet. (Bu arada konudan fazla uzaklaşmadan Halifelikle ilgili küçük bir açıklama yapmak isterim; Halife’nin Papa gibi dini kendiliğinden tefsir etme salahiyeti yoktur. Halife’nin dini ilimlerde âlim olması da şart değildir. Osmanlı devrinde halife olan padişahlar, ancak şeyhülislam vasıtasıyla dini işleri yönetirler, şahsen din işlerine karışmadıkları gibi, şahsen fetva da veremezler.) Aslında burada alıma şu geliyor. Endülüs’ün rahatına düşkün Müslümanları(bunu kötü anlamda söylemiyorum) yerine Osmanlı olsaydı, ne olurdu? Muhtemelen daha farklı bir Avrupa olurdu. Tabi ki bu başka bir bahistir.

Benim burada anlatmak istediğim şey ise şu; Bosna’da doğmuş bir adamı Anadolu’ya getiren, bozkırın ortasında han yaptıran ve hatta Kıbrıs’ı fethettiren, yani kısacası mensuplarını büyük ideallerinin peşinden koşmaya yönelten medeniyeti neden kaybettik. Neden, “Bana dokunmayan yılan…” sözünü bu kadar sahiplendik. Ya hamaset yapıyoruz, ya da küfrediyoruz. Arasını bir türlü bulamadık.

Tarihçi Mehmet Genç’in dediği gibi; “Kendi tarihimiz diye kendimize yontarak değil, olup bitenleri çıplak aklın ve ilmin gerektirdiği şekilde analiz ederek anlamamız lazım. Bu çok zor bir iştir. Biz henüz yapmadık, yapamadık, yapamıyoruz.”

İşte bunların hiçbirisini yapmıyoruz. Yapana da mani olmak için her şeyi yapıyoruz. Orada ne işimiz var, burada ne işimiz var? Afrika’ya niye gidiyoruz? Katar’a neden üs kuruyoruz? Sorular uzayıp gidiyor.

Ben olsam, Katar’a 5000 değil 15000 kişilik üs kurarım. Katar’da hiçbir şey yoksa dünyadaki doğalgazın %15’i var. Dünya değişiyor, hayat değişiyor, ekonominin yönü değişiyor. Sen “yok biz değişmeyelim, aynı kalalım” diyorsan, üzgünüm ama yarın hamasetle anlattığın yurdun bile kalmayabilir…

2

Bulut Sever

Puan: 8.67

Temmuz'da Bir Başkadır Gezi Akşamları

Bulut Sever yazdı, 249 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Piyasada satınalma işiyle uğraşanlar çok iyi bilir. Bu iş yapılırken gelen talepler çok açık ve net olmalı, istenilen malzeme ile ilgili ifadeler ilgili malzemeyi firmaya getirmekle yükümlü olan kişiyi şüpheye sevk edecek şekilde belirsizlik barındırmamalıdır. Öyle fayansın rengi kum rengi olsun, bo
3
okuma modu
devamı...

4809a2e52916a90699b8b28353232f711466597016

Piyasada satınalma işiyle uğraşanlar çok iyi bilir. Bu iş yapılırken gelen talepler çok açık ve net olmalı, istenilen malzeme ile ilgili ifadeler ilgili malzemeyi firmaya getirmekle yükümlü olan kişiyi şüpheye sevk edecek şekilde belirsizlik barındırmamalıdır. Öyle fayansın rengi kum rengi olsun, boyanın rengi deniz mavisi falan pek anlamsız ve itibar edilmemesi gereken sözlerdendir.

*

Temmuz…

Bir temmuz temennisidir almış başını gidiyor. Neyin temennisidir bu? Birincisi, asla demokratik yollardan bu memlekette iktidara gelemeyecek olanların, ağızlarından demokrasiyi düşürmeyenlerin darbe beklentisi. Genç subaylar rahatsız!

İkincisi ise memlekete nasır gibi yapışmış ve bir açıdan çok şükür sahiden kimin ne halt olduğunu ayın on dördü gibi meydana çıkarmış Gezi olaylarının bir tekrarı.

Birileri için gerçekten bir başka Ramazan geceleri bu sene…

Tekrar böyle bir projeyi hayata geçirmeye karar vermişlerse, meydana çıkacak oyuncaklar için günler geceler geçmiyordur gettolarında.

Birileri işyerini açamayacak ne gam! İnsanlar işlerine gidemeyecek, maaşlarını alamayacak, arada birkaç güvenlik görevlisi ile eline yakıcı, yaralayıcı, yerine göre öldürücü ‘hafif silahlar’ verilmiş çocuklar ya da gençlerden bazıları ölecek… Ne olmuş! Devrime elbet kurban gerek!

Her gün insanlar, özellikle dışarıda işi olanlar diken üstünde evlerine gidip gelecek. Makroekonomi bozulacak, insanlar işsiz kalacak. Neden olmasın!

Tüm bunlar olurken, bütün bu olanların tek sorumlusu tabii ki devlet, iktidar ve hassaten bir kişinin inadı olacak. Köşelerinde ilk Gezi olayları olurken kendinden geçip devrim coşkusu yaşayanlar, kararsız gibi durup işi demokrasiye vurarak yandan destek olanlar ve belli bir süre sessiz kalıp durumun nezaketine binaen ortada duran köşe yazarları ve bizzat bu vahim neticelere sebebiyet vererek piyon olmayı gönüllü kabul eden o güruh suçsuz, hatasız ve günahsız olacaklar elbette.

Şahsen ben bu işten artık fena halde sıkılmış bir durumdayım. Bir daha böyle bir kalkışma olursa ciddi manada her iki tarafın da kılıçlarını çekeceği kanaatindeyim. Bu tabii ki devlet ile ‘devrim’e kalkışanlar arasında olmayacak, devletlerarası bir karşılaşmadan bahsediyorum.

Bu şımarıklığa artık yeter!

Bu ülkede yaşayan ve kendini Müslüman olarak tanımlayan insanların çektikleri burunlarını geçmek üzere.

Dedelerinin babaları vatan için şehit olur, dedeleri Müslüman diye çekmediği kalmaz. Üzerine hocaları sürülür, asılır, kutsal kitapları yakılır, yok edilmeye çalışılır. Camileri yakılır, yıkılır, ahıra, pavyona çevrilir.

Bir oy hakkı vardır. O da beğenilmez. Her on yıl da bir sen bu işi bilmiyorsun diye darbe yapılır. Attıkları oy o kadar korkutur ki onları her defasında bir oradan bir buradan kimler gider kimler gelir darağaçlarında.

Bu insanlar kıt-kanaat geçinmeyi hayatlarına şiar edinmişlerdir zaten. Çok fazlasını ve ötesini istemezler. Bir ömrümü ve çocukları ve torunları hep memleketin içinde bulunduğu ve hiç sıyrılamadığı ekonomik krizler içinde, enflasyon canavarıyla yan yana büyümüş, yetişmişlerdir. Hiç de bir şey olmamıştır bir açıdan bakıldığında. Biraz da serdengeçtilerdir.

Aradan onlarca yıl geçti, sayısız sıkıntıya duçar oldu bu millet. Katılımcı demokrasiymiş, haklarmış, özgürlüklermiş diye diye ara ara çıkarttıkları hırgürün tek sebebinin bunlar değil, devlet yönetiminde bu milletin değerleriyle barışık olanların söz sahibi olmasındandır. Bu hak, hukuk, özgürlük ise hiçbir zaman nedense bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanların lehine olmamış, hep kendileri kendilerini ayrı konumlandırdıkları için deriz ki, ‘karşı’ tarafın lehine olmuştur.

Bu milletin değerleriyle barışık olanlar da, yine bu milletin artık bir gerçeği olmuş o kendilerince ‘çağdaş’ diye adlandırdıkları yaşamlarını yaşamak isteyenlerin tavuğuna dahi kış dememiştir. İleride denecek olması endişesi ise sadece kendilerinin işte Gezi gibi kaos ve kargaşa ortamında kullanılabilecekleri basit bir fanteziden ibaretten başka bir şey değildir.

Ve hala muhafazakâr cephede kalem oynatan liberal yazarlardan bazıları, temmuz ayı ile böyle bir ‘tehlike’den bahsetmekte ve illa ki iktidarı, iktidarını bu ülkenin ilerlemesi, ‘yürümesi’ için ne zihninde ne de yaşayışında hiçbir iyi niyet taşımayan insanlarla ve bu insanların iplerini tutanlarla uzlaşılması gerektiğini ‘ihtar’ ediyorlar.

“Katılımcı demokrasiyi sağlamaz, Taksim’e o kışlayı diker, camiyi açar, AKM’yi de yıkıp yerine sadece onların faydalanacağı bir yer olacak modern bir sanat binası inşa edecek olsan da sakın ha, hıııııı, bu ülke yönetilemez hale gelir de hem içeride hem milletlerarası arenada yine sen zora düşer, suçlu çıkarsın!” diyorlar. Tabii ki pek bir edebi bir biçimde.

Uzlaşılabilir, uzlaşılması, bir ortak nokta bulunmalı merhalesini çoktan geçmiş bulunmaktayız.

Terör örgüt(leri)ü ile kol kola değil, sarmaş dolaş gezen siyasi partilerden tutun, gazete(ci)lere, sivil toplum örgütlerine, kendini din adamı diye pazarlayan dinsizlere ve peşinden koşmakta ısrar eden ahmaklara ve nihayetinde bu insanların oluşturduğu ‘legal’ siyasi kuruluşlara oy atanlara rağmen kiminle neyi konuşup, kiminle uzlaşılabilir?

Devlet madem bir hukuk devletidir. Hangi anayasayı yaparsa yapsın ya da yapamasın bu kaide değişmeyecektir madem, o halde hangi siyasi, dini bir görüşe sahip olursa olsun herkesin istisnasız kanunlara şek ve şüphe götürmez bir şekilde uyacağı olabilecek en ‘makul’ bir tarzda kararlılıkla yine hukuk kuralları dâhilinde hiç acımadan gösterilmelidir.

Gezi olaylarından bir müddet sonra ODTÜ’nün oradan geçecek olan yol üzerinden bir operasyon denemişlerdi de hani bir adam çıkıp aralarında birkaç kelam etmişti. Fikir özgürlüğünü savunan ‘Gezici’ bir grup ise adamın üzerine yürümüş, adamcağız da o ortamdan uzaklaştırılmıştı. Ne kadar da haklıydı oysa söylediklerinde.

Ne diyordu o adam hatırladınız mı?

“Her şeye karşısınız siz de lan! …. Yol geçmesin iz geçmesin! Biz de bu mahallenin çocuğuyuz! Ben de bu mahallede oturuyorum! Hayırdır lan! Kimse bir şey demiyor, sustukça yürürüz, keseriz, asarız! Oğlum milleti azdırmayın! Milletin de boğazına gelmesin yani! …”

Efendi olun bu iktidardan başka bir şey görmemiş, yaşamamış çok bilgili(!) liseli çocukları kullanmayın!

İnsanların sabrını taşırmayın! Gidin o modern ve aydınlık gettolarınızda çağdaş içeceklerinizi için rahatlayın!

4

Bulut Sever

Puan: 8.67

Küçük Çocukların Camilere Getirilmesi Bahsi

Bulut Sever yazdı, 422 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Çok şükür yine bir Ramazan-ı Şerif ayına yetişmiş bulunmaktayız. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Geçen senelerde aynı iftarlarda hurma ile oruç açtığımız, dua ettiğimiz, omuz omuza aynı safta namaz kıldıklarımızın bazıları artık aramızda yok. Onlar için Ramazan ayına kavuşarak şereflenme ve bu ayın
5
okuma modu
devamı...

e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

Çok şükür yine bir Ramazan-ı Şerif ayına yetişmiş bulunmaktayız. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Geçen senelerde aynı iftarlarda hurma ile oruç açtığımız, dua ettiğimiz, omuz omuza aynı safta namaz kıldıklarımızın bazıları artık aramızda yok. Onlar için Ramazan ayına kavuşarak şereflenme ve bu ayın bereketiyle bereketlenme nasibi ebediyen kapandı. 

Her Ramazan-ı Şerif ayında olduğu gibi bu sene de en azından ilk on beş günü camilerimiz tıklım tıklım dolup taşıyor. On beşinden sonra ise hızla Yatsı ve akabinde eda edilen teravih namazına iştirakler düşüyor. 

Dün akşam birinci teravih kılındı, oradan başlayalım. 

Malumunuz üzere namazlar bitti, herkes dağılmaya yüz tuttu. Cami görevli ve cami ile yakinen ilgilenen arkadaşlarımız olması hasebi ile camiden çıkışımız en son onlarla olacaktı. İmam odasının önünde cemaatin çıkmasını beklerken, yukarıdaki resimde görüldüğü üzere caminin tam ortasında vuku bulmuş ve çıkışta arkadaşlarımız tarafından cemaat idrarlı yere basmasın ve bunun sonucunda daha da etrafa bulaşmasın diye leğen konulduğunu gördüm. 

İnsaf! 

Diyanetin, diyanetçilerin, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanların birçoğunun dilinde epeydir ısrarla camilere çocukların getirilmesi meselesi var. Tüm iyi niyetleri ve saflıkları ile bu meseleyi mütemadiyen her fırsatta söylüyorlar. 

Bu ülkeye Müslümanlık 2003 senesi ile birlikte gelmedi. Bu coğrafyada son yüz yılımıza nasıl tırpan vurmuşlarsa, ondan öncesi için ise, kökleri o tırpan vuranların hayallerinin ötesinde bir derinlikte bulunan bir geçmişi var. 

Bana bu hususta muhalefet edecek olanlardan öncelikle benim gibi iki evlat sahibi olanları öne alayım. Sonra bir ve sonra ise henüz baba olmamışlar sırayla başlasın. Henüz bir aile kur(a)mamış olanlar ise biraz geri dursun lütfen. 

Biz bunları söylüyorsak çocuk düşmanı da, ehli keyif bir insan da değiliz. 

Camiler hususiyetli yerlerdir. Müslümanlar orada ibadet ederler. Buna gayret ederler. İbadetin farzlarından değilse de önemli şartlarından biri de “huşu”dur. 

Daha henüz laftan sözden anlamayan, altı bağlı veyahut henüz tuvalet ihtiyacında kendini tutamayan, kontrol edemeyen çocukları camiye getirmek hangi din sevgisi aşılama gayretiyle izah edilebilir? 

Bu ay için bu durumun, istisnaları her daim ayrı tutarak tek açıklaması vardır; “hanım zorla peşime taktı, bir şey diyemedim.” ya da camiye gelen bayanlar için, “Kocam sahura kadar kahveye okeye gitti, komşularda camiye gidince çocuğu yalnız bırakamadım.” 

Ülkemiz günlük televizyon izleme süresi yetişkinlerde 4 saat. Kitap okuma oranı 10 saniye! Daha ne yazacaksın ki… Hele bu süre çocuklarda kuvvetle muhtemel uyku saatlerinin dışındaki her saattir. 

Din sevgisi, cami sevgisi için doğduğu günden bu yana dini eğitimi ile ilgili hatırı sayılır hiçbir şey yapılmamış çocuk, cemaatin huşusunu ve cami görevlilerinin huzurunu bozunca tarifi mümkün olmayan cami sevgisine gark olacak öyle mi? 

Laflarımız elbette çocuklara değil, 7 yaşından küçük çocukları camilere getiren anne-babalara. 

Yazık değil mi o cemaatin için belki tam bir sene bekleyen ve belki son Ramazan ayımdır diye doğru düzgün teravih kılmak isteyen yaşlılar vardır. Yazık değil mi onlara tam namazdayken, küçücük bir çocuğun bezinden damlata damlata secde edilen yerleri kirleterek önlerinden bağıra bağıra koşuşturması? Yazık değil mi, işi Müslümanların ibadetlerini kolaylıkla yapmasına gayret eden cami görevlilerinin herkes gittikten sonra sabunlu suyla senin çocuğunun idrarını temizlemesi? Sen hiç kendi çocuğunun altının temizledin mi, anasına şöyle çekil bir kenara bu sefer ben değiştireyim dedin mi? Demiş olsan dahi kimsenin, başka kimsenin çocuğunun pisliğini temizleme görevi yoktur, kul hakkıdır bu. 

Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor, “Camiye çocuk ve deli koymayın.” (İbni Mace) 

Ehli Sünnet İslam Âlimleri de 7 yaşından küçük çocuklar evcil hayvan hükmündedir. Yani ne yaptıklarını bilemezler, cami içinde uygun olmayan işler yaparlar diye buyurmuşlardır. 

Elbette 7 yaşına müteakip çocuklar ve gençler camiye getirilmeli, farklı teşviklerle camiye gelme alışkanlığı kazandırılmalı. Bu süre zarfında çocukların, gençlerin cami içindeki gülüşmelerine, haylazlıklarına anlayış gösterilmeli ve cami edebine dair bilgiler güler yüzle tatlı dille anlatılmalı. 

Hülasa, çocuğuna dinini, namazı ve ibadethanelerini sevdirmek isteyen önce evindeki televizyon belasına ket vuracak. 5 vakit namazına özen gösterip, çocuğu doğduğu günden başlayıp namazlarını evladının gözü önünde kılacak; 7 yaşından önce evladıyla cemaat yapıp, 7 yaşından sonra illa ki evladıyla birlikte namazlarını eda etmeye gayret gösterecek. 

İslamiyet edep dinidir. İbadetler ise en güzel, edebe riayet edilerek dinimize uygun olarak yapılanları taklit ederek öğrenilebilir. 

6

Bulut Sever

Puan: 8.67

Kandil'in Çağrısına Uy Savcının Çağrısına Uyma!

Bulut Sever yazdı, 206 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Bir ileri iki geri derken dokunulmazlık mevzuu bir neticeye ulaştı geçtiğimiz haftalarda.Ne genel kurullar, ne kavgalar, sivil direnişler, havada uçan tekmeler, ‘teknik gelme sokak kavgasına gel’ denemelerinden sonra, dayak atanın attığı dayak, dayak yiyenin de yediği dayak yanına kar kaldı.Hakkında
7
okuma modu
devamı...

37657b35d29a7cd5472c6361c9874e2d1466707283

Bir ileri iki geri derken dokunulmazlık mevzuu bir neticeye ulaştı geçtiğimiz haftalarda.

Ne genel kurullar, ne kavgalar, sivil direnişler, havada uçan tekmeler, ‘teknik gelme sokak kavgasına gel’ denemelerinden sonra, dayak atanın attığı dayak, dayak yiyenin de yediği dayak yanına kar kaldı.

Hakkında ‘sıkıntı’ olan milletvekillerinin dosyaları savcılıklara ulaştırıldı ve pek tabii olarak öncelikle HDP’li milletvekilleri savcılıklar tarafından çağrıldı.

Evrensel hukuk sistemine canı gönülden bağlı birçok yazar-çizerimiz bu sürece itiraz ediyor.

Diyorlar ki, HDP’li milletvekilleri savcılık ‘davet’lerine büyük bir memnuniyetle iştirak ederse, ifadeleri alındığı gibi alelacele mahkemeye sevk edilecekler ve tutuklanacaklar.

Yok, bu davetlere, hani eş başkanları işkembeyi kübradan atarak meclis gruplarında efeleniyordu ya bizim korkumuz yok diye, gitmezlerse haklarında yakalanarak getirilme kararı çıkarılacakmış.

Ardından meclisi ‘basma’lar, evleri, işyerleri, parti binalarını altüst ederek yakalananların, yakalanma anlarında vuku bulacak olayların görüntüsü ülke kaldırır mı kaldıramaz mı bunun telaşındalar.

Mahkemeye götürülme anlarında nümayişler olacak ve polisin yani devletin yine ‘orantısız’ güç kullanması suretiyle hemen her gün oluşacak kargaşa ve kaos ortamı ve tabii ki bunların tek kare kaçırılmadan dünya kamuoyuna servis edilmesinin altından nasıl kalkacakmış bu ülke.

Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak her ne kadar terörle mücadele adına bunları yaptığımızı söylesek kime neyi inandıracağız derdine düşmüşler bizim özgürlükçü ve bağımsız gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız.

Değil 90’lara, buna benzer ‘demokrasi dışı’ görüntüler vermek suretiyle 90’ların bile gerisi düşecekmişiz.

Hükümetin icra görevini yürüttüğü, bir devlet kararı olan Barış Süreci ile icracılar yine devlet görevlileri üzerinden örgüt ile örgütün başı ile görüşmüşlerdi. Ya da adına her ne denirse denilsin, görüştükleri için ne vatan hainlikleri kaldı, ne haysiyetsizlikleri ne de bunun günü gelince hesabının sorulacağı ‘siyasi’ bir hareket olduğu.

Bu süreç devam ederken HDP’li milletvekillerine tüm kışkırtıcı söylem ve eylemlerine karşılık güzellikle “yapmayın, etmeyin, bakın nasıl güzel seyrediyor bu süreç. Siz de demokrasiden, siyasetten yana olun, bırakın böyle kışkırtıcı söylemleri…” mealinde uyarılar telkin edildi.

İcracı siyasiler, kendi oy verenlerinin büyük bir kısmını karşısına ve hatta onları kaybetmeyi göze aldı da, onlar o çok karşı olduklarını yemin billah söyleyerek ifade ettikleri emperyalizmin ikiyüzlü fakat sıcak görünen yüzüne güvendiler, sığındılar.

Ne oldu peki?

Devlet de bütün kurumlarıyla kenetlendi ve evlatlarını ailelerinin gözlerini önünde, evlerinde uyurken kalleşçe şehit etmeye başlamasıyla birlikte atıp tutanlarının akıllarını başlardan aldı ve hak ettikleri verdi. Hem örgüte ve hem de örgütün çok geniş bir kesimi kapsayan destekçileri ve sempatizanlarına.

Şimdi de diyor ki, meclis çatısı altında açıkça terörü ve terör örgütünü savunan ve eylemlerini öven milletvekillerinin yeri yok. Hani o değiştirmek istemedikleri anayasaya göre bu hallerinin ifade özgürlüğü ile açıklanamayacağını, bir suç teşkil ettiği söylüyor.

O zaman da korkacak bir şeylerinin olmadıklarını defaten söylemiş olan HDP’li milletvekilleri bu devletin meclisinin çatısı altına girmeye çekinmedikleri gibi yine bu devletin hâkimlerinin savcılarının karşına çıkmaya çekinmemelilerdir.

E zaten de korkacak bir şeyleri yokmuş! 

Şimdi ise, köşelerinden terör-ist sevicileri aklamak ve sözüm ona devleti oluşacak zor bir durumdan kurtarmak isteyen kahraman gazeteciler dönüp kendilerine bakmalıdırlar.

Devletin bir ümittir diye süreç ilerlerken yutkuna yutkuna ‘Ya Sabır’ çekmesini korkaklık zannederek her türlü küstahlığı yapan ve hatta suç işledikleri yakında ortaya çıkacağı kuvvetle muhtemel, aklamaya çalıştıkları ‘Sayın Milletvekillerini(!)’ barış için, kardeşlik için, çok sevdikleri ‘katılımcı demokrasi’ için uyarmadıkları, zorlamadıkları için aynada yüzlerine baksınlar da… var ise!

Millet de devletiyle aynı hissiyatı taşımaktadır artık.

Bu mevzu çok su götürmez. Devletimiz de gereğini hukuk kuralları dâhilinde, adaletli ve şeffaf bir biçimde yaparsa hiçbir şey olmaz.

Devlet ifade özgürlüğü ile terör destekçiliği arasındaki kırmızıçizgiyi pek bir kalın şekilde çizmeli ve önce dünya kamuoyu olmak üzere herkese bu hususta hukuk kuralları çerçevesinde en ufak bir taviz dahi gösterilmeyeceğini çok açık bir şekilde beyan etmelidir.

Devlet, herkese hakkını adaletle verdiği sürece büyüktür.


8

Bulut Sever

Puan: 8.67

Politika Değişikliği: Neden Olmasın?

Bulut Sever yazdı, 219 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Kemalizm’in bize öğrettiği, belleklerimize onlarca yıl işleye işleye betonlaştırdığı bir kalıp vardı.Neydi o?Dört bir tarafımızın düşmanlarla dolu olduğu. Ve güzel bir ırkçılık (milliyetçilik!) misali: Türkün Türk’ten başka dostu yoktur.Yunanistan bizim düşmanımızdı. Suriye bizim düşmanımızdı. Irak
9
okuma modu
devamı...

ee7b250412a058b04f1390cf740ed7981467108934

Kemalizm’in bize öğrettiği, belleklerimize onlarca yıl işleye işleye betonlaştırdığı bir kalıp vardı.

Neydi o?

Dört bir tarafımızın düşmanlarla dolu olduğu. Ve güzel bir ırkçılık (milliyetçilik!) misali: Türkün Türk’ten başka dostu yoktur.

Yunanistan bizim düşmanımızdı. Suriye bizim düşmanımızdı. Irak bizim düşmanımızdı. İran, Ermenistan, Bulgaristan…

Düşmanlarımızın haddi hesabı yoktu yakın çevremizde.

Uzak olanları saymıyoruz dahi… Herkes kötü biz iyi idik. Bir de Türkün Türk’ten başka dostu yoktur diye öğretilen birkaç nesil, haritadan Tacikistan’ı göster deseler parmağıyla gösteremeyecek kadar da ilgi ve alakalı(!) Türki Cumhuriyetler vardı dostumuz sadece.

Kimdi bu etrafımızdaki düşman ülkeler? Küçümsemek için yazmıyorum fakat düne kadar birer vali ile idare ettiğimiz, bütün dert ve tasalarını tek bir vali az sayıda askerle çözdüğümüz yerler.

Bize Cumhuriyetle beraber ‘muasır medeniyetlerin’ temsilcilerine göbekten bağlı olduğumuz için düşman listesi de dost listesi de oralardan geliyordu.

Ama biz büyük devlettik!

Bu hükümet ile birlikte devlet son 10 yıldan bu yana özgün bir politika geliştirmek istedi. ‘Komşularla sıfır sorun’ diyerek neredeyse bazıları ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapacak seviyeye geldi ilişkilerimiz.

Fakat işte bu samimi milletlerarası münasebetler ‘ne kadar gücümüz var’ sorusunu görmemezlikten getirdi belki de.

Nasıl olduysa oldu ve bir bakıldı ki etrafımız yangın yeri kıyamet…

Her on yıl da bir darbe ile örselenmiş bu devlet, pek tabii ki demokrasi ve milli iradeyi dış politikasının ana unsuru haline getirdi ve ‘komşularla sıfır sorun’dan ‘komşularla kavgalı yıllara’ hiç istemese de evrilmiş oldu.

Dün itibariye Mavi Marmara saldırısından sonra ilişkilerin koptuğu İsrail ile yeniden ilişkilerin düzelmesi adına Türkiye’nin şartlarının tamamının kabulü ile bir anlaşmanın olduğu ve akabinde Cumhurbaşkanı’nın Rusya’ya düşürülen uçakları ve ölen askerleri için üzgün olduğu ve hatta bazı Rus kaynaklarınca telefonda Putin’den özür dilediği vardı mütemadiyen haberlerde. Geceye doğru Başbakan’ın Mısır’la da ilişkiler kurulabileceğini demesiyle, ‘gün artık bitsin ne olur, barışmayacağımız kimse kalmayacak’ yollu serzenişlere bile sebep oldu bu gelişmeler…

Filistin’i, kendi davalarını sattıkları, bu kadar hızlı dönüşleri olmaması gerektiği de, -çok afedersiniz- bu dönüşlerin tükürdüğünü yalamak olduğunu ve buna benzer müspet/menfi birçok şey yazıldı söylendi. Ve böyle diyenlerin çoğunluğunun dün İsrail ve ‘otorite’ güzellemesi yapanlar tarafından olması hadiseyi trajikomik bir hale sokmadı değil.

Ara bir paragraf ekleyelim buraya. Aslında şöyle de denebilir: devlet sıfır sorun derken de, kavgalı olduğu haldeyken de, dün itibariyle açıklamış oldukları bu politikasını neredeyse tam tersine değiştirirken de bağımsız politik kararlar almaya çalışmış olmasıdır. Zira bu hem içte hem de dışta bağımsız politikalarının hemen akabinde sadece dağda ikamet eden ve genel olarak yıllarca sadece provokatif eylemler üzerinden kendini tanımlayan örgüt, neredeyse bir iç savaş çıkarmaya yemin etmiş ve her ay mutat üzere sivilleri de hedef alan bombalama olaylarına başlamıştı.

Biz milletçe bu kadar duygusal olduğumuz müddetçe daha çok kaybederiz diye düşünmenin vakti gelmedi artık?

Devletlerin elbette bir duruşu ve ilkeleri olur fakat her şeyden önce devlet bir insan değildir.

Uluslararası ilişkilerde de dost-düşman kavramı yoktur. Çıkar ilişkisi vardır.

Büyük devlet madem düşman seçecektir, büyük olan devletler üzerinden, kendisine operasyon çekebilecek devletler üzerinden düşmanını seçer, ona göre pozisyon alır.

Çıkarları noktasında onlarla işbirliği yapar, gücünü bilir. Çıkarlarına ters düştüğünde ise ‘dur’ der, olacaksa tasmayı tutanla düşman olur; sonra ise yaptığı kıvrak manevralar kimseye eğreti gelmediği gibi birinci önceliğin ‘devletin faydası’ olması gerektiği de herkesçe aşikâr olur. 

İsrail ile anlaşmaya, Mavi Marmara mevzuuna, Gazze’ye, Filistin’e gelecek olursak…

Takkeyi önümüze alalım ve bir düşünelim samimi olarak. Biz burada devlet ilkeli ve kararlı dursun derken, 30 gün Ramazan ayında oruç tutmak zor gelirken, çoluğumuz çocuğumuz ona buna dudak büktüğünde dudak kenarından tebessüm edip kıyamazken, kış günleri 1 saat elektrik kesilse sövmediğimiz sistem / kurum bırakmazken Gazze’de/Filistin’de(İslam Coğrafyalarının genelinde) yaşayan Müslümanlar bu yazılanları misliyle senelerdir çekiyorlar. Biraz olsun toparlanmalarının, nefes almalarının kime ne zararı var? 

Biz Müslümanlar İsrail özelinde kâfire karşı, zalime ve zulme karşı buğz ederiz, duruşumuzu elbette değiştirmeyiz, değiştirmemeliyiz. Olması gereken de zaten budur.

Fakat devlet ‘faydacı’ olduğu sürece büyük devlettir. Güçlü devlettir.

Devletçikler üzerinden kendisine biçilmeye çalışılan rolü oynamaz. Her zaman nelere muktedir olduğunu ve amaçlarına ulaşabilmek için hangi merhalelerden ne kadar zamanda geçmesi gerektiğini hesap eder, o yolda sağlam adımlarla yol alır. Gerektiğinde dik durur, gerektiğinde taviz verir, taviz alır. Öyle bir vücut çalımları atar ki karşısındakileri dolap beygirine çevirir!

Yoksa kuru gürültüyle, asarız keseriz ile olsaydı nice birilerince cami avlularında davası güdülen devletçikler Cihan İmparatorluğu olurdu.

Son olarak, İngiltere günübirlik referandum sonuçlarıyla üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmadı, olmaya da devam etmiyor. 

Bunu da not düşelim buraya.

10
Kapat