Türkiye

Yıl 2 Sayı 8
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
AĞUSTOS 2016

Ferit Çaydangeldi

İhlas Finans'ı Fetö Batırdı

İÇİNDEKİLER

İhlas Finans'ı Fetö Batırdı
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Darbeciler İçin Bir Hapishane Önerisi
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Bosna'nın Mavi Kelebekleri
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Suriyelilere Vatandaşlık Meselesi 
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Yemen'de İki Türk, Anavatan'da Yemenli
Bulut Sever / İSTANBUL
15 Temmuz 2016 Türkiye
Bulut Sever / İSTANBUL
Darbe (İşgal) Teşebbüsü Tehlikesi Bitti (Mi)
Bulut Sever / İSTANBUL
Donald Trump'tan Demokrasi Dersleri
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Avrupa'da Göç Karşiti Sağ Partilerin Yükselişi
Moko Ju Balala / İSTANBUL
Vefalı Milletime
Sıla Münir / İSTANBUL
Ortak Düşman Suriyeli Mülteciler 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Kurtlar Sofrası, Batı Ve Yönettiği Medya Algısı
Ertuğrul / İSTANBUL
'Ben' Fazlası
Sümeyye Çırak / ÇORUM
Darbenin Sebepleri Ve Sonuçları
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Fetö Retoriği
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Belayı Tam Manasıyla Def Etmek 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Vatandaşlık Meselesi
Gürkan Tezcan / İSTANBUL
Mücahid Olacağım İnşallah!
Abdullah Taha Orhan / İSTANBUL
Vatandaşlık Meselesi Ve Yeni Nesil Erdoğan Savunucuları
Sadık İbrahim / İSTANBUL
İki Dilim Ekmeğe, Kırk Çift Lâf Edilmez!..
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Bütün Fikrin Gerekliliği
Anıl Ulaş Köseoğlu / İSTANBUL
İstiklal Marşı
Yamanduruş / SAKARYA
15 Temmuz Askeri Darbe Girişimi
Ertuğrul / İSTANBUL
Namlusunu Milletine Çevirmiş Tanka Selam Durmam!
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Mensubu Olduğum Aziz Milletime İthafen
Ahmet Kağnıcıoğlu / KONYA
Bölünürsek Yok Oluruz, Bölüşürsek Tok Oluruz.
Alpay Gökçe / İSTANBUL
15 Temmuz Milli Birlik Ve Beraberlik Günü
Sadık İbrahim / İSTANBUL
On Beş Temmuz
Nida Tandoğan / ADANA
Deist / Deitizm
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Basit Gerçek
Latife Haydanlı / İZMIR
Uzaylılarla Dalaşma: Dejavu - Vol.2
Yamanduruş / SAKARYA
Sağ, Sol...
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Taşgetiren Üstadımızın Açtığı Yoldan 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Abdullah Ve Kardeşleri
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Arap Kızı
Ali Şahan Avsuz / ADANA
Av Mevsimi
Ertuğrul / İSTANBUL
Demokrasi Marşı
Ali Şahan Avsuz / ADANA
Diplomasi Bir Yere Kadar, Bize Nükleer Silah Lâzım
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Var Olan Zamanlar...
Mustafa Taha Tümer / KONYA
Şeytanın Tırnakları
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA

Ferit Çaydangeldi

Puan: 4.97

İhlas Finans'ı Fetö Batırdı

Ferit Çaydangeldi yazdı, 17750 kez okundu, 593 misafir olmak üzere 606 kişi beğendi, 41 yorum yapıldı.
1997 yılında Türkiye'de en çok konuşulan şirketlerden birisi İhlas Holding'ti o kadar hızlı büyüyordu ki bir an önce müdahale etmek gerektiğini düşünen kişilerin sayısı oldukça fazlaydı. Eğer geç kalınırsa Türkiye'nin en çok satış yapan gazetesine sahip, en hızlı büyüyen şirketi olan İhlas Holdingi
1
okuma modu
devamı...

ed8c32ae3c2225b5714d19fa73c1196014691777081997 yılında Türkiye'de en çok konuşulan şirketlerden birisi İhlas Holding'ti o kadar hızlı büyüyordu ki bir an önce müdahale etmek gerektiğini düşünen kişilerin sayısı oldukça fazlaydı. Eğer geç kalınırsa Türkiye'nin en çok satış yapan gazetesine sahip, en hızlı büyüyen şirketi olan İhlas Holdingi durdurmak daha da zor olacaktı. Kia fabrikasının temeli atıldığı halde, kurmasına siyasiler engel olmuşlardı. Bu kadarı yetmiyordu. Oldukça zeki pek çok hain ekonomist bu şirketi bitirme planları üzerinde çalışıyordu. Sonunda çok sinsi bir plan kurdular. İhlas Finans sızma ve hançerleme noktası olarak seçildi.


158136e62336f08a17283ca74f628e281469177075Ülkemizde pazara hakim yalnızca 2 tane katılım bankası vardı ve mevduatların %80'i İhlas Finans'taydı. O sırada Asya Finans'tan haksızlığa uğradığını söyleyerek mazlum görünümlü teröristler İhlas Finans'a iş başvurusu yaptı. Her tür şartı kabul eden çok iyi etiket ve kariyer sahibi bu teröristler çok çalışarak etkili noktaları ele geçirdi. Zamanı geldiğinde de İhlas Holding'in önlenemez büyümesinden çok rahatsız olan Mesut Yılmaz, Demirel ve Genel Kurmay'ın yardımı ile bir miktar da parasını çalarak İhlas Finans'ı batırdı. Bu teröristlerin yaptıkları hizmetten dolayı tüm müşterilerinin hesaplarını devlet güvencesine alarak Asya Finans, BankAsya'ya dönüştürdüler. Bu dönemden sonra BankAsya o kadar çok büyüdü ki... Yıllar sonra Latif Doğan gerçekleri burada anlattı  http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/06/24/ihlas-finansi-feto-iflas-ettirdi# . 

41aeae8469ea4ce50255effe24ae88681469177105Büyük bir karalama kampanyası ile hem İhlas Holding'e hem de Enver Ören Bey'e saldırdılar. Bu karalamaya dönemin tüm medyası alet oldu. Teröristler İhlas Finans şubelerinin önüne kendi haber ajansları ile gidip bağırarak provokasyon yaptı. Görüntüleri hemen medyaya dağıttı. Çok ses çıkarttığı için içeriye davet edilen ve hesabını kapatmakta öncelik verileceği söylenen kişilerin hiç alacakları olmadığı öğrenildi.. Eee tabi.. tüm paraları henüz banka olmamış Asya Finans'taydı.

Adamların işi sızmak ve yıkmak... Boşuna Sızıntı okumuyorlar...

ee5a84d6de8b7f104591a565035ba22d1469177176Herkes İhlas Holding'in paralarını çaldığını zannetti.. Kimse neden kaçmadıklarını, neden küçüldüklerini, merkez binalarının bile yarısını satarak kanunen hiçbir zorunlulukları olmadığı halde ödeme yaptıklarını düşünmedi. İhlas Finans batmadan önceki ve sonraki İhlas Holding arasındaki devasa farkı görmemek mümkün değil. Türkiye Gazetesi Hastanesi'nde, kaplıcalarında, İhlas Finans'ta FETÖ yüzünden batan paralarının karşılığının hizmet olarak sunulması, tüm mudilerin hesaplarının o günkü kur ile Amerikan dolarına dönüştürülmesi, her toplantıda ödemelerin tamamlanması için gayret içinde olmalarına fazla dikkat edilmedi. Ekonomik olarak uygulanan ambargolara rağmen büyük ölçüde ödeme yapıldı ve her fırsatta ödeme programını başlatma derdindeler. 

Enver Bey, oğlu Mücahit Bey'e ödemeleri tamamlamasını vasiyet etti. İnşaallah yakın gelecekte tüm borçlarını ödeyerek itibarlarını geri kazanırlar.

11 Ağu 21:15

Misafir

Çünkü müslümanın parasını bir yere topluyorlar ve batırıyorlar.müslüman asla aldanmaz.

11 Ağu 21:08

Misafir

Finans faizsiz bankacılık bir Yahudi oyunudur.müslüman kardeşim dikkat et.

2

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Darbeciler İçin Bir Hapishane Önerisi

Kürşat Koyuncu yazdı, 742 kez okundu, 127 misafir olmak üzere 140 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Darbeci hainlerle ilgili olarak hemen herkes bunların idam edilmesini istiyor. Ben bu darbecilerin idamına karşıyım, onların bu suçtan bu kadar kolay yırtmasını istemiyorum. Bunun yerine onlar için şöyle bir hapishane yapılmasını öneriyorum:1. On katlı bir hapishane yapılsın, katlar şöyle olsun. 1.
3
okuma modu
devamı...

d5ba79d22fa10986f5f76749cb0be34b1469542516

Darbeci hainlerle ilgili olarak hemen herkes bunların idam edilmesini istiyor. Ben bu darbecilerin idamına karşıyım, onların bu suçtan bu kadar kolay yırtmasını istemiyorum. Bunun yerine onlar için şöyle bir hapishane yapılmasını öneriyorum:

1. On katlı bir hapishane yapılsın, katlar şöyle olsun. 1. kata 10 basamakla, 2.kata 20 basamakla, 3.kata 30 basamakla, ..., 10. kata 100 basamakla çıkılsın.

2. Bu arada toplamda 550 basamağın (saydım) her birinin yüksekliği 20 cm olsun. Sonuçta binanın toplam yüksekliği 110 m olur.

3. Bu hapishanenin yemekhanesi 9. katta, banyo ve tuvaleti 10. katta olsun. Omuzunda galaksisi olanlar 1.kata yerleştirilsin.

4. Omuzunda güneş sistemi olanlar bir üst katta, sonra her yıldız azaldığında bir üst kata yerleştirilsin.

5. Böylece her kata yerleştirilen mahkûmlar için şöyle bir yol izlensin; bunların rütbeleri de yükselmeye devam etsin. Her rütbe yükseldiğinde bir alt kata taşınsın.

6. Daha sonra mahkûmların bir ayağına 1,5072016 kg ağırlığında demir top, diğer ayaklarına akıllı kelepçe takılsın.

7. Bütün mahkûmlar, ister yemeğe ister çişini yapmaya, her nereye giderlerse gitsinler bunlar ayaklarından hiç çıkarılmasın.

8. Akıllı kelepçe şu amaçla takılsın; galaksi sahibi uyanık generaller; “Şu bizim genç subaylar da ne halde acaba? Bir teftiş edeyim.” bahanesiyle alt rütbedekilerin odasına girdiğinde ötmeye başlasın ta ki oradan çıkana kadar…

9. Akıllı kelepçenin bir diğer fonksiyonu da, intihar etmeye kalkışan mahkûmları oldukları yere sabitleyen sensörleri ya da mıknatısları olsun.

10. Eğer bu hapishanedeki uygulamalardan “Genç Subaylar Rahatsız” olursa rütbeleri yükseltilip bir alt kata indirilsin.

11. Yemek yeme saatleri belli saatlerde olsun, kesinlikle değiştirilmesin (Örneğin; öğle yemeği 12:00-14:00 gibi). Bu arada yemek yemeye çıkarken her iki basamakta bir, darbe girişimi sırasında katlettikleri insanların fotoğrafları belirsin.

12. Yemekhanenin her bir duvarı akıllı ekranlarla çevrili olsun ve mahkûmlar yemek yerken şehit olan insanların fotoğrafları bu ekranlarda sürekli dolansın.

13. Hapishanenin dışı camla kaplı olsun, ama camlar sensörlü olsun, sadece üstünü başını değiştirirken ve ihtiyaç giderirken camların rengi değişsin.

14. Mahkûmlara haftada bir kez, sonik patlama, tank mermisi ve helikopterden zırh delici mermi atılma simülasyonu izletilsin.

15. Son olarak 100. yaşına gelen mahkûm hapishaneden emekli edilsin. Ama ayağındaki demir top çıkarılmasın…

01 Eyl 02:40

fazla ütopik. bunlara bu ödül olur. daha adil bir ceza hak ediyorlar. 250 vatandaşımızı şehit vermenin cezasını çekmeliler.fizikselin yanında ruhsal ceza olmazsa hayvandan farksız olurlar. hem fiziksel hemde ruhsal acı çekmeliler.

4

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bosna'nın Mavi Kelebekleri

Kürşat Koyuncu yazdı, 741 kez okundu, 48 misafir olmak üzere 64 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Hepimizin malumu olduğu üzere, son yıllarda “Srebrenica Soykırımı” anılırken ya da Bosna’da bulunan her toplu mezar haberinden sonra bir kelebek ve bir bitki ön plana çıkıyor. Aslında Adli Bilimlerde bitkilerden ve böceklerden yararlanmak yeni bir şey değil, ancak bizde yeni yeni gündeme geldiği içi
5
okuma modu
devamı...

3d2416ecb027cb5a2191d0052ee17e341468243987

Hepimizin malumu olduğu üzere, son yıllarda “Srebrenica Soykırımı” anılırken ya da Bosna’da bulunan her toplu mezar haberinden sonra bir kelebek ve bir bitki ön plana çıkıyor. Aslında Adli Bilimlerde bitkilerden ve böceklerden yararlanmak yeni bir şey değil, ancak bizde yeni yeni gündeme geldiği için pek bilinmiyor. Böcekten, sinekten ve polenden ölüm zamanı tespit edilebiliyor ya da Bosna’da olduğu gibi hayvan davranışı takip edilerek toplu mezarlar bulunabiliyor. İşte ben de bu yazıda, toplu mezarların bulunmasıyla ilgili o kelebek ve bitkiden biraz dedektiflik yaparak -umuyorum ki başarırım- bahsetmek istiyorum.

Daha önce burada birkaç tane bitkilerin tozlaşmasıyla ilgili yazı yazmıştım. Merak edenler profilimden bakabilir. İşte o yazılarda da belirttiğim gibi, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler de, bizi canlandıran, uyutan ve sarhoş eden başkaları da, hayret verici bilinç değiştirme gücüne sahip birkaç tanesi de bitkilerden gelir. Bitkilerin yukarıdaki özelliklerine Bosna Soykırımı’ndan sonra bir tane daha eklendi; toplu mezarların yerinin tespit edilmesi.

Bitkiler bunca çok sayıda karmaşık molekülün reçetelerini hazırlayıp, sonra da onları imal etme zahmetine neden giriyor? Önemli bir neden, savunma. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür. Ancak bitkilerin yaptığı diğer maddelerin çoğunun da tam tersi bir etkisi vardır; arzularını kışkırtıp tatmin ederek, başka yaratıkları kendilerine çekerler.

Bitki yaşamının aynı büyük varoluşçu olgusu, bitkilerin neden diğer türleri hem iten, hem çeken kimyasal maddeler yaptığını açıklar: hareketsizlik. Bitkilerin yapamadığı tek önemli şey hareket etmek, ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir yerden başka bir yere gitmektir. Bitkiler onları avlayan yaratıklardan kaçamaz; ayrıca yardım almaksızın yerlerini değiştiremedikleri gibi, alanlarını da genişletemezler. Bitkiler hareket edemez ama bekleyebilirler.

Ancak beklerken de boş durmazlar. İşte bu süreçte, bitkiler besin maddelerinin birçoğunu topraktan alırlar. Topraktan aldıkları bu besin maddeleri çürümekte olan diğer canlılar ve onların artıklarıdır. İnsan bedeni de toprağa karıştıkça işte bu bitkilerin besin maddelerinin zenginleşmesini sağlar. Bilimsel adı Artemisia vulgaris olan ama daha çok “Misk Otu” olarak bilinen bitki de bundan en çok faydalanan bitkilerin başında geliyor. Bosna’daki birçok toplu mezarın bulunduğu bölgede de bu bitkinin yoğun bir şekilde olduğu fark edilmiş. Bitki bu konuda yalnız değil; ona yardımcı olan bir de kelebek var.

Yazının kelebekle ilgili kısmına geçmeden önce Eşkıya filminden küçük bir alıntı yapalım. İzleyenler bilir; Cumali’nin ölüm sahnesinde şöyle bir diyalog yaşanır: “Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın, çiçeğin özüne bir arı konacak, belki o arı ben olacağım.” (https://www.youtube.com/watch?v=k--DL4FQons)

Bizde son yıllarda artan bir ilgi olsa da tozlaşma konusu çok biraz geri planda kalmıştır. Ama bu dışarıda çok ilgi çeken ve araştırılan bir konudur. Hatta şöyle bir anekdot aktarayım; İngilizler, o üzerinde güneş batmayan imparatorluğun askeri gücünün Bombus arısından geldiğini söylerler. (Bombus için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Bombus) Hikâyesi şöyledir: Kırsal kesimde tek başlarına yaşayan yaşlı kadınlar kedi besler, kediler civardaki tarla farelerini öldürürler, fareden boşalan yuvaya Bombus arıları yerleşir ve burada çoğalan Bombus arıları civardaki bitkilerin tozlaşmasını sağlarlar, tozlaşma sonucunda oluşan daha kaliteli yemleri yiyen büyükbaş hayvanlar daha semiz olurlar ve bunlarla beslenen askerler de daha güçlü olurlar ve daha iyi savaşırlar.

İşte kelebek de Bosna’da toplu mezarların bulunmasında büyük bir katkı sağlamış. Tabi ki kelebekler bu katkıyı tozlaşma stratejileri sayesinde yapmışlar.

Kelebekler, çiçekleri gözleriyle bakarak bulurlar. Üzerine konduktan sonra çiçeğin iyi bir nektar kaynağı olup olmadığını anlamak için ayaklarıyla ve antenleriyle kokusunu alırlar. Kelebeklerle tozlaşan çiçekler, büyük ve gösterişli, güzel kokulu ve pembe, mavi, mor, kırmızı lavanta renklidir.

Kelebekler polenleri sindiremezler, bu yüzden nektarı polenden daha çok tercih ederler. Kelebeklerle tozlaşan çiçeklerde, dar tüp ya da dikenli yapının içinde gizli olarak bulunan nektar alabilmeleri için basit nektar rehberleri vardır. Kelebekler bu şekilde bulunan nektarı, uzun dillerini dar tüp ya da dikenli yapının içine uzatarak alırlar. Kelebekler sahip oldukları bu uzun dil sayesinde dar ve derin yerlerden nektar emebilirler.

Bilimsel adı Polyommatus icarus olan ancak yaygın olarak bilinen ismiyle Mavi Kelebekler de nektar aramak için Artemisia gibi yukarıdaki tanıma uyan çiçekleri olan bitkileri tercih eder. Kelebeklerin bu davranışını bilen bilim insanları da işte bu toplu mezarların ortaya çıkarılmasında, kurulan komisyona yardımcı olmuş ve böylece birçok toplu mezar da ortaya çıkarılmış.

Yani her ne kadar medeni Avrupa, kıtanın orta yerindeki soykırımı, ölümleri, tecavüzleri, toplu mezarları görmemiş, duymamış ve bilmemiş gibi yapsa da bir kelebek ve bir bitki bu vicdansızlığa daha fazla sessiz kalamamış…

Başta Srebrenica soykırımında olmak üzere, savaş sırasında hayatını kaybeden tüm Boşnaklara Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun…

6

Salieri Alt Tire

Puan: 10.77

Suriyelilere Vatandaşlık Meselesi 

Salieri Alt Tire yazdı, 726 kez okundu, 94 misafir olmak üzere 105 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Komşumuz Suriye’de çıkan iç savaştan beri ülkemizde çok sayıda sığınmacıyı ağırlıyoruz. Sırtlarında bir çuval, bazen de yaşlıları sınırımıza doğru koşan insanların görüntüsü hala aklımızda. Çoluk çocuk perişan halde, can havliyle…Sığınmacıları ülkemizde oldukça iyi ağırladığımızı düşünüyorum. Hem ka
7
okuma modu
devamı...

Komşumuz Suriye’de çıkan iç savaştan beri ülkemizde çok sayıda sığınmacıyı ağırlıyoruz. Sırtlarında bir çuval, bazen de yaşlıları sınırımıza doğru koşan insanların görüntüsü hala aklımızda. Çoluk çocuk perişan halde, can havliyle…

Sığınmacıları ülkemizde oldukça iyi ağırladığımızı düşünüyorum. Hem kamplarda hem de direkt mahallemizde, şehirlerimizde yaşayanlara insanımız çok iyi sahip çıktı. Suriyeli ailelerin ihtiyaçları için çok kere para toplandığına şahit oldum. İş yerlerinde insanlar maaş günü 50 -100 TL vererek soba, buzdolabı aldılar. Çocukların bayramlığına kadar ihtiyaçlarını karşıladılar.

Sigortasını ödeyemediği için o kısmını da Suriyeli’ye maaş olarak ödeyen işverenden tutun, ihtiyacı olmadığı halde istihdam sağlayanına kadar bir sürü, öğrenildiğinde duygulandıran gerçek hayat hikayeleri var. Gururlanıyor insan, iyi ki varlar.

Kötü örnekler de var tabii ama konumuz onlar değil.

Şimdi yeni bir aşamaya gelindi ve bu sayıları üç milyonu bulan Suriyelilere vatandaşlık verilmesi düşünülüyormuş. Ortada barınma ve çalışma gibi resmiyeti olmayan durumlar var ve bu hem devletin hem de burada 5 yıldan fazladır yaşamak durumunda olan insanları zor durumda bırakıyor. Haliyle bunun çözülmesi gerekiyor ve bu çözüm bayadır gecikmiş durumda.

Ancak bu sorunların çözümü vatandaşlık mı o kısmı tartışmalı. Ben olmadığını düşünüyorum. Çocukların okula gitmesi, iş yeri açma, çalışma gibi durumlar oturma, çalışma izni gibi yollarla kolayca çözümlenebilir ki esasında sorunlar da bunlar zaten. Bu kadar basit ve gerektiğinde geri dönülebilecek bir opsiyon varken neden vatandaşlık gibi bir verildi mi sonradan geri almanın pek mümkün olmayacağı bir yolun seçilmesini anlamak zor. Açıkça dile getirilemeyen başka bir neden olmalı.

Ancak bu neden ne kadar önemli ki hem gizlenmesi gerekiyor hem de bu kadar büyük bir riske girilme göze alınabiliyor. Benim aklıma herhalde şu nedenle diyebileceğim hiçbir şey gelmiyor. Devletimiz böyle büyük bir risk almasının sebebini vatandaşlarına açıklamak durumunda. Bu oldu bitti denebilecek bir şey değil.

Neden değil? Çünkü bu üç milyon insan ilk seçimde oy kullanacak. Hangi partiye, kime oy vereceklerinden ziyade partilerin, adayların bu oyları alabilmek için uğrayacakları değişim bile hepimizi direkt etkileyecek. Nasıl ki şimdiki partiler zayıf oldukları çevrelerden tanınmış isimleri partilerine katıyorlarsa onları da katacaklar.

Konu bu kadar basit değil, açalım; Kilis’te Kilisliden çok sığınmacı var. Sabır ve büyük bir fedakarlıkla sığınmacılarla beraber yaşayan bu insanlar doğru düzgün Türkçe dahi bilmeyen bir sığınmacı tarafından yönetilmeye razı olacaklar mı? Bu 'fedakarlığın' neticesi biraz şey değil mi?

Ben karşı olduğumdan söylemiyorum bunu, bunun toplumsal etkisini soruyorum. Kilis’i geçelim. Vatandaşlık verdiğimiz bu insanlar, 5-10 yıl sonra Suriye’ye döndüklerinde ne yapacağız? Seçimden seçime gelip oy kullansalar mesela? Nesilden nesile artan nüfuslarıyla Kilis’in, Antep’in MV’lerinde, belediye başkanlıklarında hep belirleyici olacaklar.

Belki İstanbul’da dahi MV çıkaracaklar. Hiçbir parti bu kadar büyük bir oy kitlesini yok sayamaz, hepsi buralardan Suriyeli aday koyacaklar.

Şu detayın altını özellikle çizmek istiyorum; İnsanların yaşadıkları yerlerde din, dil, ırk farkı gözetmeden seçmeleri, seçilmeleri tabii ki hakları ama burada toplumla entegre olmuş, artık kesin olarak burada yaşacaklar diyebileceğimiz bir toplum yok. “Suriye diye bir devlet kalmadı, yıkıldı, dönebilecekleri bir yer yok” açıklamaları hikaye; insanlar şu anda bile o bombardıman altında oralarda yaşamaya devam ediyor. Oralar için canlarını veriyorlar. Bunlar makul gözüken ama temelsiz iddialar. Biz bu ülkenin %30’una gel bizim seçimlerimizde sen de oy kullan diyoruz.

Başka toprakların insanlarının neden böyle bir hakları olsun ki? Bu kadar basit bu; onlar, biz değiller, komşuyuz onlarla.

Bence ülke olarak yapmamız gereken bu insanların resmi olarak çalışabilecekleri, yaşabilecekleri düzenlemeleri yapıp (Oturma ve çalışma izni), zamanla da burada kalmış, topluma entegre olmuş 2. ve 3. nesile vatandaşlık vermek olmalı. Bu da 20-30 yıllık bir süreç demek.

Cumhurbaşkanı’nın çıkan tartışmalar üzerine “hepsine vatandaşlık vermeyeceğiz tabii” açıklamasını da anlamadım; "o kadar da değil"mi? Peki ne kadar? Kariyerli, zengin Suriyelilere vatandaşlık verilecekse bunun adını başta doğru koymak gerekirdi; buna “Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz” diye açıklanması çok garip. Belli ki niyet bu değil. Sadece onlara değilse nasıl bir ayrım yapılacak?

Herhalde mezhebine veya siyasi tercihine göre bir ayrım ayıbı değildir belirleyici olacak olan. Kesin değildir çünkü sığınanlarda bile böyle bir ayrım yapmamış olan ülkeye bu çok büyük bir haksızlık olur.

Vatandaşlık tartışmasına “bu insanlar ölsün mü” sığlığında yaklaşan büyük bir romantik kitle de var. Vatandaşlık verilmesin dediğinizde direkt “vicdansız” yaftasını yiyorsunuz. Halbuki konu ölüm kalım meselesi değil. Teknik ve çok etraflıca düşünülüp topluma sorulması, tartışılması gerekilen bir konu. Böyle bir tartışmada duygusal hareket etmek aptallık olur. Bu karar bizi yıllarca etkileyecek.

Aslında bu konuda örnek alabileceğimiz, direkt etkilendiğimiz bir örnek, Almanya var. Entegrasyon, oturma, çalışma izni, ‘yutmaya’ çalıştığı büyük topluluğu kendi içinde küçük küçük guruplara bölme politikaları v.s. adamlarda hepsi var.

Mesela niye 40 yıldır birlikte yaşadıkları, orada doğmuş, büyümüş 3.- 4. nesile bile vatandaşlık vermek istememelerini sorgulayabiliriz.

8

Bulut Sever

Puan: 8.67

Yemen'de İki Türk Anavatan'da Yemenli

Bulut Sever yazdı, 201 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Büyük büyük dedeleri Anadolu’nun bağrından kopmuş gitmiş, bu kopuşu bir ayrılık ya da bir mecburiyet olarak görmemişlerdi.Hücrelerine kadar işlemiş o büyük ruh itibariyle dedeleri uzun mu uzun mu yollar aşmışlardı.İlk vardıklarında yeşilin bin bir tonunun her yeri kapladığı, ufka kadar boş topraklar
9
okuma modu
devamı...

ff5524c0df55c146413ca27635b0f2bc1468503478

Büyük büyük dedeleri Anadolu’nun bağrından kopmuş gitmiş, bu kopuşu bir ayrılık ya da bir mecburiyet olarak görmemişlerdi.

Hücrelerine kadar işlemiş o büyük ruh itibariyle dedeleri uzun mu uzun mu yollar aşmışlardı.

İlk vardıklarında yeşilin bin bir tonunun her yeri kapladığı, ufka kadar boş toprakları şöyle bir izlemişlerdi bir süre. Arkadan beraberce aynı ulvi ruh derinliklerine sahip aileler ile birlikte heybetli bir atın üzerinden şöyle bir söz işitmişlerdi: “Artık vatan burası!”

Belki de hani o meşhur cümledeki gibi; ‘gemileri yakmışlardı…’

Vatan kabul ettikleri yerlere yerleştiler.

Çocukları oldu.

Ölümleri oldu.

Sevindiler.

Üzüldüler. Hüzünlendiler.

Nesilden nesile o ulvi davayı ilk gün ki gibi büyük bir heyecan ve merhametle aktardılar. Zira bu merhamet dünyayı adaletle dolduracaktı ve öyle de olmuştu. Merhamet sahibi olmazlarsa günü geldiğinde merhametle muhatap olamayacaklarını biliyorlardı. Bu inanç ve olgunlukla yetişmişler, bu dünyaya ibret nazarıyla bakarken, bunu da yanlarında bulundurmayı unutmamışlardı.

Kaç nesil geçti bilinmez buralara ilk gelen büyük büyük dedelerinden beri… Yirmi beş senede bir nesil attığına göre birkaç yüzyıl geçmişti diye düşündü.

Hatırladığı kadarıyla çok küçüktü. Sonradan hesap ettiğine göre 1917 senesi olmalı. Hiç tanışmayacağı ve son torununa geçeceğini hiç bilemeyeceği bir şekilde dört yaşından öncesi hatırlamıyor lakin dört yaşından sonrasını çok berrak görüyordu.

Abisinin kucağındaydı. Yanından kendisine uzun yıllar annelik yapacağını o an bilmediği yengesi vardı.

Yola düşmüşlerdi. Buz gibiydi hava. Üşüdüğünü fakat abisinin onu daha da sarıp sarmaladığını hissediyordu. Gencecik yengesinin gözlerindeki korkuyu ve duruşundaki ürkek hali müşahede ediyordu. Neden korkuyordu ki sahiden?

Yola düşmeden önce hatırlayabildiği tek şey o an yine bilmediği gibi büyük büyük dedelerine buralara vardıklarında ilk söylenen sözün bir benzerini duymuş olmasıydı: “Anavatana gidiyorsunuz!”

Vatan, evlerinin olduğu bu yer değil miydi? Neden şimdi bu kelimenin önüne ‘ana’ kelimesini eklemişlerdi ki?

İşte bu ‘vatan’ dedikleri yerden gitmeden önce iki amcasının yine sonradan öğrendiğine göre gönüllü olarak Yemen’e gittiğini ve yine başka bir ‘vatan’ları için şehit düştüğünü, diğer amcalarının ise evlerine biraz uzaklıktaki ‘vatan’ları için gönüllü gidip diğer kardeşleriyle birlikte aynı şehadet şerbetinden kana kana içtiklerini öğrenmişti uzun yıllar sonra…

Tek üzüntüsü onları hayal meyal dahi olsa hatırlayamamak ve olabilseydi de mezar taşlarına dokunamamak olacaktı ömrü boyunca. Tek tesellisi de şehit kardeşi olmanın verdiği o tarife sığmaz buruk sevinci yaşamak olacaktı ömrü boyunca.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra o zaman başkent olan İstanbul’a yakın bir şehir dedikleri kasabadan mülhem bir yerin garip köşesinde toplamda üç kez fakat ikinci ve son kez duyacağı o söz çalındı kulaklarına: “İşte artık vatanınız burası!”

Büyüdükçe düşündü. Abileri sahi niçin gitmişlerdi taaa Yemen’e kadar? Onları evlerinden kalkıp hiç görmedikleri ve her şey olağan bir şekilde ilerleseydi kuvvetle muhtemel hiç görmeyecekleri kendileri için dünyanın bir diğer ucuna neden büyük bir iştiyakla gitmişlerdi?

İsyan edecek bir hale geldi hatta. Sonra çevresinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan büyükleri tarafından öğrendi ki, Çanakkale’de Balkanlar’da ve vatan toprağının bulunduğu her yerde Şam’lı, Halep’li, Musul’lu, Kerkük’lü, Yemen’li ve nice başka yerlerden Müslüman gençleri ‘VATAN’ları için yani vatan kelimesiyle aynileşmiş ‘DİN’leri için can alıp can vermişlerdi.

Ve onlar da abileri gibi o cepheden bu cepheye koşarken bir mezar taşına sahip olma düşüncesine tenezzül etmeyi en büyük utanç sebebi görmüşlerdi.

Dedesinin hikâyesini yazan toruna yolun yarısı dediği yaşında dedesi gibi olan ve bu topraklardaki bir kısım insanların dedelerinin yardımsever hallerinden neredeyse bir şey kalmamış hallerini görmek dayanılmaz bir ıstırap veriyor.

Denildiği üzere, “Biz Balkanları kaybettiğimizde bir toprak parçası değil, bir vatan kaybettik!”

Demek lazım ki artık, “Biz şimdiki muhacirleri kaybedersek sadece insanlığımızı değil, günü gelince ANAVATAN’ı da kaybederiz!”

10
Kapat