Türkiye

Yıl 2 Sayı 9
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
EYLÜL 2016

Bulut Sever

Fetö'den Kaçarken Mezhepsizliğe Tutulmak

İÇİNDEKİLER

Fetö'den Kaçarken Mezhepsizliğe Tutulmak
Bulut Sever / İSTANBUL
Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Biz Kazandık, Cnn'de Görmedin Mi?
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Hiroşima'nın En Uzun Günü, Dinozorların En Sessiz Gecesi
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Rdm'li Askerler Nasıl Askerlik Yapar?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
El Ele Tutuşursak Depremi Engelleyebilir Miyiz?
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Şehitler İçin Bir Slogan Bulamadım
Aykut Giray / YOZGAT
Fetö Mensupları Neden Tövbe Etmez?
Bulut Sever / İSTANBUL
Kıpkırmızı Bir Şafak
Müsemma Şahin / İSTANBUL
Gerekli Dersi Aldık!
Ömer Poyraz / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 16
Mümtaz Fuat / BURSA
İdamın Hukuki Yönü 
Nida Tandoğan / ADANA
Bir Elmanın İki Yarısı: Fetö Ve Ketö
Ali Turan / İSTANBUL
Cevizli Peynir
Minel Alya Bayrak / ERZURUM
Avrupa Medyası Ve Türkiye
Alpay Gökçe / İSTANBUL
Fethullaçı Terör Örgütü İstanbul'da Deprem Yapabilir Mi?
Ferit Çaydangeldi / ANKARA
Ölmek
Atç / ESKIŞEHIR
Ülkedeki Finansal Kuruluşlar Şirketlere Destek Olmalı
Doğuş Bektaş / İSTANBUL
Özür Dileriz
Pınarowski / BURSA
Suudilerin Korkuları Giderilmezse, Krallık Yıkılacak!
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Biraz Da
Nida Tandoğan / ADANA
Ben Bir Kadınım!
Minel Alya Bayrak / ERZURUM
Halep Harekâti
Ertuğrul / İSTANBUL
Demokrasi Aldatmacası? 
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Diyelim Ki
Feyza Aykut / ADANA
Vize Serbestisi Sağlarlar Mı?
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Beyoğlu
Ogün Kaçmaz / KÜTAHYA
Kendime Not-1
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Çaresiz Misin?
Gülşen Aslan / İSTANBUL
Zamansız
Ali Şahan Avsuz / ADANA
Bir Garip Mülakat
Mutsuz / SAKARYA
Yanlış Anladın
Ali Şahan Avsuz / ADANA
Son İhtimal "sonbahar"
Atç / ESKIŞEHIR
Bismillahirrahmanirrahim
Musa / KAYSERI
İki Mevsim
Ogün Kaçmaz / KÜTAHYA
Büyümek Davası
Sümeyye Çırak / ÇORUM
Bunlar Pekâla Mümkündür, Kehanet Değil!.
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Milliyetçilik Ve Takva
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Savaşın Gerçek Yüzü / Alma Mazlumun Ahını..
Yamanduruş / SAKARYA
Git Artık
Ali Şahan Avsuz / ADANA

Bulut Sever

Puan: 8.67

Fetö'den Kaçarken Mezhepsizliğe Tutulmak

Bulut Sever yazdı, 365 kez okundu, 16 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Kaçıncı kez yazıyoruz. Yazmaya da devam edeceğiz.15 Temmuz 2016 tarihi unutulacak, unutturulmaya cesaret edilecek bir tarih değildir.O gece bütün kurumları yerle yeksan etmeye yemin etmiş, devleti onlarca yıl ‘kopyalamış’ ve tamamen ele geçirmeye hırsla çalışmış bir yapı, istiklalimize ve istikbalim
1
okuma modu
devamı...

f61eb6358019982f2f3deb63079f83601470655207

Kaçıncı kez yazıyoruz. Yazmaya da devam edeceğiz.

15 Temmuz 2016 tarihi unutulacak, unutturulmaya cesaret edilecek bir tarih değildir.

O gece bütün kurumları yerle yeksan etmeye yemin etmiş, devleti onlarca yıl ‘kopyalamış’ ve tamamen ele geçirmeye hırsla çalışmış bir yapı, istiklalimize ve istikbalimize kastetmiştir.

Devlet, kuklacının elinde gerçekmiş gibi hareket eden kukla misali, bir kişinin ve zümrenin elinde paramparça edilmiş, milletin birbirini vurduğu bir sahneye döndürülecekti.

Çoğunlukla, daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha henüz delikanlılığa, genç kızlığı geçmemiş çocukları o tertemiz Anadolu İslam kodlarından ayırarak, bu çoğunluğa yakın muhtelif bir güruhu da teklif, tehdit ve şantaj ile bu menfur saldırının taşeron işçileri olmaya kabul ettirmiştir bu örgüt mensuplarına.

Yanıldığımız nokta şu belki de; bu insanların çok küçüklüklerinde bu örgütün mensuplarıyla tanıştıklarında zaman içinde nasıl bir dini tedrisattan geçmişlerdi? Ya da din diye ne zerk edilmişti zihinlerine?

Asrı Saadet’ten bu yana devam etmiş ve uygulanagelmiş Ehl-i Sünnet itikadi ve uygulamalarından ayrı olarak, ki bu yapı da kendilerini serpilmeye başladıkları ilk zamanlarda Sünni olarak nitelendiriyordu. Böyle nitelendiri(li)yordu da aslında nasıl sünniyiz denilerek bambaşka bir dini bakış açısıyla yetiştirilmişlerdir ve o menfur saldırının olduğu gece ‘müslüman kardeşlerinin’ üstüne zehir ve ölüm kusmuşlardır bunu bi düşünmek gerekiyor?!

Diyelim ki bu örgütün üst düzeyi, çıkış noktası ‘biz’lerden, ‘bizim’ içimizden diyelim. Böyle varsayalım. Yoksa hassaten o geceden bu yana bu örgüt hakkında denilegeldiği üzere asla ‘hain’lik yapmamıştır bu örgüt aslında. Hiç yılana neden zehir zerk ediyorsun denilir mi? Hiç bizden olmamıştır ki hainlik yapabilsin bunlar. O örgüt liderinin ne halt olduğu anlaşıldığından bu yana, o örgüt lideri ve aveneleri sadece kendilerine tevdi edilen ‘görev’lerini ifa etmişlerdir.

Bu yapının en başından bu yana çıkış noktası bizden değildi!

‘Batı’ idi! Batıl idi!

Hiçbir zaman bu toprakların insanı olmadıkları gibi, bu dinin mensubu da olmadılar.

‘Gavurların’ yüzyıllar boyunca uyguladıkları senaryonun bu devirdeki oyuncularıydılar o kadar.


İslamiyet, müntesiplerini her iki cihanda mutlu olabilmeleri için yaşantılarının her noktasında belli kaideler ile hareket etmesini uygun görür. Bu kural ve kaideler Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı ile Peygamber Efendimizden sonra bizlere 4 Hak mezhep imamlarımız ve Onların asırlarca devam eden talebeleri üzerinden gelmiştir ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Kendisine ‘Sünni’yim diyen bir Müslümanın 4 mezhepten birini tercih edip, mezhep kaidelerini birbirine karıştırmadan hayatına tatbik etmesi farzdır.

Bu örgüt, kabaca 40 yıldan beri mezheplerimizi topraklarımızda unutturmak istemiş; hümanizm, diyalog, dinlerin birlikteliği ve kardeşliği diye bu zehri vahşice her yere zerk etmeye çalışarak, maalesef Müslüman anne babaların çocuklarının bir kısmına kıymıştır.

Korkmamız gereken tam da budur vatanımız için. Yoksa Allah-ü Teâlâ’nın izniyle köklü bir devlet geleneğimiz olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar son 150 yıldır bu kök, devlet kademelerinde zayıf düşmüş ve belki tam olarak eskisi gibi hâkim olamamışsa da işleyişe, devleti bu örgüte teslim etmeyecek kadar da düşmüş olmadığı inancındayım.

Ki bu görüldü. 15 Temmuz ‘İşgale Hazırlık Harekâtları’nın karşılığında da bu millet ile neler yaptıklarını gözü biraz açık olan herkes görmüştür dediğimiz devlet aklının. İstihbarat zafiyeti neredeyse hiç olmamış, olması gereken kişiler ve kurumlar, olması gereken zaman içinde hamdolsun gereken cevabı vermiştir.

Ya bu ‘mezhepsizlik’ zehrine karşı ne yapacak bu millet? Sokağa çıkarak, tankların, kurşunların önüne göğsünü siper ederek hallolabilecek bir mesele değil ki bu!

Korkuyorum. Bu yapı her manada ve her yerde tasfiye edilirken, bu süreçle beraber bir boşluk bulan ‘mezhepsizlik’ önce devlette sonra da millette FETÖ terör örgütünün yerine, en hafif tabirle bir terör örgütü olarak değil fakat bir inanç olarak ikame olur mu ya da edilir mi diye?

Ve bu hal gerçekleşip zehir bünyeyi tamamen sararsa eğer, zannederim ki bir 36 yıl sonra tekrar silahlı bir darbe teşebbüsünde sokağa çıkacak adam bulun(a)maz endişesini taşıyorum.

Rabbimiz istisnasız hepimize acıdı o gece, merhametle muamele buyurdu.

İnşallah ‘başımızdan’ ayağımıza layık oluruz.

Zira, Ehl-i Sünnet bu topraklarda yalnız kalan garip bir çiçektir.

2

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi

Kürşat Koyuncu yazdı, 769 kez okundu, 29 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yaz
3
okuma modu
devamı...

5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yazıda biraz ondan bahsedeceğim. Bunun için zamanda biraz geriye gideceğiz.

Astronot Neil Armstrong’un Ay’da ezan sesi duyduğuna ilişkin haberler Pakistan’da yayınlanan 19 Şubat 1983 tarihli The Muslim World dergisinde, sonrasında yine aynı ülkedeki Jang gazetesi ve Malezya’da yayınlanan Star dergisinde konu edilir. Bu haber daha sonra başka ülkelerde ve nihayet Türkiye’de ilk olarak Posta gazetesinde yayınlanır. 1983 yılının Ağustos ayında Zafer dergisinde, aynı yılın Ekim ayındaysa Sızıntı dergisinde bu konu işlenir.

Haber gazetede şu şekilde yayınlanır:

[Ay seyahatinden dönmüş olan astronotlar dünyayı gezerken Neil Armstrong’un Kahire’de duyduğu ezan karşısında şöyle dediği söylenir: “Hey, bu müzik sesi de ne ?..”

Bunun ezan olduğunun söylenmesi üzerine; “Ben bunu daha önce işitmiştim,” der. “Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da da duydum. Aman Allah'ım, seni şurada yanı başımda değil, ta Ay'da buldum…”

Sonra bir süre sessizliğe gömülen Armstrong ; “Ay'a besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum. Artık ben de Müslümanlardanım,” diyerek ilahi mucizeyi tescillemiş oluyordu…]

Peki, nasıl olmuştu da, konu buraya gelmişti? Onun hikâyesi de bir önce, 1982 yılında başlıyor. 1971 yılında, Aya en son insanlı uçuşlardan birini gerçekleştiren Apollo-15’in astronotları, dönüşlerinde arasında Müslüman ülkelerinde olduğu ülkelere seyahat yaparlar. 1982 yılında Mısır’da bir konferans sırasında Apollo-15 mürettebatından Alfred Worden, Ay’a giderken yanlarında İncil götürdüklerini, hatta Kur’an’dan da bir ayet olduğunu söyler. Bunu ona, tüm Apollo uçuşlarında görev alan Mısırlı Jeolog Faruk El-Baz’ın verdiğini söyler. Hatta Ay’a gittiğinde telsizden kendisine söylemesi için bir cümlede öğretir. Faruk El-Baz’ın Worden’a öğrettiği cümle şudur; “İyi günler, Endeavour'dan hepinize selam olsun ey dünya insanları”.

Faruk El-Baz bu durumu daha sonra şöyle anlatır: “Astronotların bu demeçleri gazetelerde yer aldı. Ve Mısır’a gelip Arapça’ya çevirildi. Ve daha sonra bu haber Mısır’dan İran’a, sonra daha doğuya Afganistan’a ve daha doğuya, Hindistan’a kadar ulaştı. Ve Hindistan’a ulaştığı zaman, haber orda ‘Neil Amstrong’un Mısır’da ezan sesi duyduktan sonra “Ben aynı sesi Ay’da da duydum” diyerek Müslüman olduğu’’’ şeklinde söylenmeye başlandı.

Aslında Ay’a giden tüm astronotlar inançlı Hristiyanlardı. Bu bilinçli bir tercihti. Hatta içlerinden bir tanesi (Irwin), 80’lerde Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi”ni aramaya gelecekti. Bu tercihin asıl sebebi “Soğuk Savaş”tı. Uzay yarışında ABD 60’lı yılların sonuna kadar SSCB’nin gerisindeydi. Yine o yıllarda Ortadoğu ve Afrika’daki Arap rejimler SSCB’nin etkisi altındaydı. Vietnam’da işler kötü gidiyordu. İşte bu ortamda Ay’a ilk insanı indirmek büyük bir başarıydı. Daha sonrasında ise artık bunun pazarlanması kalmıştı. Bunun içinde 80’ler sonrasında ABD’nin istediği ortam oluşmaya başladı. Türkiye’de 80 darbesinin etkisi tüm sıcaklığıyla yaşanmaktaydı. Irak-İran birbirini boğazlamakla meşguldü. Afganistan’da Sovyet işgali devam etmekteydi. Zaten bu “Ezan” haberin de oraya en yakın ülkede patlaması da tesadüf olmasa gerekti. İşte bu ortamda, Türkiye’de de kendilerine en yakın grubu bulmakta hiç zorluk çekmediler. Burada özellikle grup diyorum. Bunlar benim bildiğim İslam tarihindeki hiçbir cemaate benzemiyor. Her neyse, bir başka kişisel gözlemimde, bu ve benzeri grupların aslında en çok eleştirdikleri Batıcılara ve Çağdaşlaşmacılara benzemesi meselesi var. Tıpkı bu gruplarda bu eleştirdikleri gibi kendi halkını hor gören, aşağılayan cümleleri rahatlıkla kurmalarıdır. Tüm bu “Müslüman olma” hikâyeleri de bu nedenle çıkmaktadır. Batılı birinin Müslüman olmasını diğer Müslümanları “dövmek” için kullanırlar. Onlar için bin tane Somalilinin Müslüman olmasındansa bir tane Batılının Müslüman olması daha önemlidir. Burada aslında o kişinin Müslüman olmasından çok Batılı olması önemlidir.

Konunun bir diğer boyutu da şudur. Aslında bu “Ay’da Ezan Sesi” haberi kanaatimce Orwell-Huxley ve dolayısıyla 1984-Cesur Yeni Dünya karşılaştırmalarında da iyi bir örnek teşkil eder: Orwell 1984 romanında bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanında pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley ise hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Bu olanlar da bize Huxley’nin daha doğru öngörülerde bulunduğunu bize kanıtlıyor.

Sonuç olarak, aslında olayın bizzat aktörleri böyle bir olayın olmadığını ve Neil Armstrong da defalarca Müslüman olmadığını açıklamasına rağmen Huxley’nin dediği gibi hakikat umursamazlık denizinde boğulup gitti. Yukarıda adı geçen dergiler ve diğer birkaç dergilerin de popüler bilim yayını adı altında İslâm dünyasının kolektif belleğine, belki bilinçli belki de bilinçsiz bu türlü çağdaş hurafelerin ekilmesine neden oldular. İslâm dünyasını yıllardır küçük düşüren bu tür bıktırıcı iddialara da zemin hazırladılar. Oysa akledenler için gerçek ortalık yerde durmaktaydı…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Neil Armstrong’un “Müslüman olduğu” iddialarına karşı ilk cevabı asistanı Vivian White imzalı şu aşağıdaki mektupla verdi.


521b71d5809bb706f59277114e5a34191472642946

2. Yine bu konuda, ABD Senatosu, Müslüman ülkelerde bulunan elçiliklerine şu aşağıdaki belgeyi gönderdi.

d3a27aa91d386ecbd76f338ebaf1aebe1472643043

3. Muhtemelen bu ses duyma hikâyesinin başlangıcı, Apollo-10’la ayın etrafında dönerken duydukları sese dayanmaktadır. NASA, 46 yıl sonra o sesin Apollo 10 mekiği içindeki astronotların olduğu kontrol modülü ile Ay modülü arasındaki radyo dalgalarının karışmasından kaynaklanmış olabileceğini açıkladı.

4. Jacques Yves Cousteau’nun, Cebelitarık Boğazı’nda Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun karışmadığını görünce Müslüman olduğu konusundaki rivayette tamamen gerçek dışıdır. Cousteau, 1997 yılında öldüğünde Katolik inancına göre cenaze töreni düzenlendi. 1991 yılında da Cousteau Vakfı tarafından şu aşağıdaki mektup ile Müslüman olmadığı kesin bir dille yalanlanmıştı.

9f518601921a3368f2782829d504269e1472643188

5. Uzaya çıkan ilk astronot olan Yuri Gagarin’in “Uzaya çıktım, bir Tanrı göremedim.” dediği uzun yıllar dillendirilmiş ve hatta bir uçuş sırasında ölümü üzerine "belasını buldu" yorumuyla haber yapılmış olsa da aslında böyle bir şey demediği ve daha sonradan uçuş boyunca sarf ettiği tek cümlenin “Uçuş normal devam ediyor… Ben iyiyim” olduğu anlaşılacaktı. Bunun da Soğuk Savaş döneminde özellikle Müslüman ülkelerde yayılan bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Bu konuyla ilgili şu linkteki belgesele bakılabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=RKs6ikmrLgg


01 Eyl 03:16

Uzun zamandır böyle bilgilendirici ve aynı zamanda edebi bir yazı okumaya li gerçekten olmuş. Yüreğniize sağlık

4

Kerem Yüksel

Puan: 5.88

Biz Kazandık Cnn'de Görmedin mi?

Kerem Yüksel yazdı, 1288 kez okundu, 57 misafir olmak üzere 63 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
Ya arkadaşım yok diyorum yanlış anlatıyorsun, biz yapmadık darbe girişimini onlar yaptı. Mısır televizyonu bir şeyler zırvalamış ona inanmadın herhalde. Biz kahraman olduk görmedin mi tankların üzerinde afili fotoğraflarımızı? Vatanımıza sahip çıktık. Demokrasiyi filan kurtardık. Çocuklarımızı
5
okuma modu
devamı...

Ya arkadaşım yok diyorum yanlış anlatıyorsun, biz yapmadık darbe girişimini onlar yaptı. Mısır televizyonu bir şeyler zırvalamış ona inanmadın herhalde.

Biz kahraman olduk görmedin mi tankların üzerinde afili fotoğraflarımızı?

Vatanımıza sahip çıktık. Demokrasiyi filan kurtardık. Çocuklarımızın geleceğini çalmak istediler fakat nasıl da izin vermedik gördün değil mi? Ben de beklemezdim bu kadarını ama oldu işte böyle. Gururlandık doğrusu.

Biz evlerimizde çay içiyorduk.Tank, tüfek görmemişiz yıllar olmuş. Zaten bizde öyle şeyler bulunmaz. Sivil halkız adımız üstümüzde.

Bir altyazı, bir son dakika derken can havliyle kendimizi mermilerin karşısında, tankların altında buluverdik. Bir bayrağımız var elimizde. Kimisi kazma küreğini kapmış gelmiş de ona da silah dersen.

Çay içiyorduk yahu biz. Uçaklar uçtu. Çocuklarımızı korkuttular. Kardeşlerimizi vurdular. Yahu yalan mı söylüyoruz hepsinin görüntüsü var heralde vermiştir CNN, vermedi mi? Gazetelerinizde görmedin mi biz kahraman olduk. Olmadık mı? Duymadın mı gerçekten?

Vallahi böyle onursuz düşmanla baş etmek de zormuş. Dost diye yüzümüze güle güle meğer ne çok hain yetiştirmişler. Zaten liderleri de sizin oralarda yaşıyor. Sahte mehdi fetullah derler adına.

Bunca ihanetin üzerine zaten teslim edeceksinizdir yakında. Başka ne olacak?

Erdoğan'ı pek sevmediğinizi biliyoruz. Vallahi biz pek seviyoruz. Ama önemli olan bu da değil.

Siz gelişmiş Batı medeniyeti demokrasiyi filan çok iyi uyguladığınızdan, seçilmiş hükümetin seçilmiş cumhurbaşkanının yanındasınızdır muhakkak. Seçilmiş. Halk seçmiş.

Zaten kınadınız darbe girişimini. Başka türlüsünü düşünmek saçma olur. Bir yanda halkın seçtiği, bir cümlesiyle kendini uçakların, tankların önüne atacak kadar benimsediği; sizin pek sevmediğiniz cumhurbaşkanı; diğer yanda da sivil halkı, şehirleri, meclisi yahu meclisi bombalayan ihanetin kitabını yazmış namussuzlar takımı.

Yani sen iyiler kaybetti diyorsun da, bizi diyorsan biz kaybetmedik. Öbür tarafa iyiler diyecek halin yok zaten. Var mı? Dedim ya biz çay içiyorduk. Sonra bizi öldürdüler.

Siz çay çok bilmezsiniz. Kahve gibi düşünün aynı şey. Kahve içiyorduk. Uçaklar uçunca tabii kahveler de yarım kaldı.

Sen Ömer'i duydun mu? Nasıl sıktı ama Ömerim hain generalin kafasına. Ne yiğit adammış be. Halil'i gördün mü? 3 çocuğu babasız kaldı Halil'in şehit oldu. Merak etme biz sahip çıkarız onun emanetine. Sen rahat ol.

Reklamcı ağabey var. Mekanı cennettir muhakkak, İnşallah öyle. 16 yaşında oğlu ile gitmişti vatan savunmasına. İlhan Hoca mesela. Evde oturup tivit atmakla yetinmedi. Heralde sizin kanallarınız da bunları anlatıyordur.

Yani normal zamanda çok eleştirdiğimiz vekillerimiz bile mecliste bombalara direndi. Vallahi bravo. Demokrasiye, vatana, millete sahip çıktılar.Hiç geri adım atmadılar.

Görmüşünüzdür sizin gazeteler de vermiştir. Uçak uçmasın diye tarlasını yakan köylüyü filan.

Medyamız da güzel sınav verdi. Hepsi demokrasiden yana, milletten yana tavır koydu. Sizin gibi gelişmiş, demokratik ülkelerde olduğu gibi kendi üssüne bomba atıp 50 polisi tek seferde şehit edenden değil de milletten yana oldular. Dedim ya sizin gibi gelişmiş ülkelerde olduğu gibi medya demokrasiden yana tavır koydu.

Hani yazmışsınız ya, az eğitimli eski futbolcu Erdoğan diye, evvela onu ters yazmışınız.

Ha o haini kastettiyseniz evet onun bir eğitimi yok. İlim de bir sınavdır bize göre, duydun mu hiç bilmem. Peygamber efendimiz faydasız ilimden sana sığınırım diye dua edermiş Rabbine.

Bu feto işi daha da geliştirmiş faydasız değil zehirli ilim sahibi olmuş. Önce kendini sonra binlercesini zehirlemiş.

Biz bunlara haşhaşi diyoruz. Bir Google yap bakalım belki anlarsın o şekilde.

Ama sen hala iyiler kaybetti diyorsun? Sen, arkadaşım sen ne kötü adamsın, görmemiş olamazsın.

Gerçekten görmediniz mi be, çok şey kaçırdınız. Size yazık size.

Vallahi bir millet göğsünü siper etti. Ne cihatçı, ne işidçi, ne erdoğancıydı bunlar. Bir milletti, bunu anlamanızı beklemiyorum.

Madem sen bizden değilsin. Sana kötü bir haberim var. Bir musibet bin nasihattan evladır derler ya, biz o kara geceden sonra bir beraber olmayı  biraz daha öğrendik. İktidar, muhalefet filan ayırmadan topluca giriştik bu ülkeyi tekrar güçlendirme çabasına.  Ne oldu Kerim Balcı gibi baktın bir an?

Daha kötüsü ne biliyor musun? Sizin haberlerde iç savaş diyor ya. Burada iç savaş değil de iç barış oldu.

Bir tek vatandaş dahi çıkıp darbecilerle beraber savaşmadı. Beklemiyordunuz ama böyle oldu. Kudurmanız da bundan olsa gerek.

Bazısı cumhurreisimizi öldürmeye yeltenmişti. Onlar da sonra dağa kaçmışlar. Yakaladık hamdolsun. Ama asmayacağız gibi görünüyor.

Vallahi çok istiyoruz ama sanki olmayacak gibi. Olsun gün yüzü görmesin hainler. İdare ederiz. Daha bunun ilahi adaleti var.

Biz çok kayıp verdik. Ama onlar kaybetti. İstersen gidince bir anlat durumu. Bildiğiniz gibi değil Türkiye'de olaylar falan filan diye.

Yok biz hainden, zalimden, caniden, katilden, haysiyetsizden, sahtekardan tarafız dersen de senin tercihindir.

Yolunuz çok uzun değil. Cehenneme kadar sana eşlik ederler.

07 Ağu 20:41

Misafir

Eline ve yüreğine sağlık...

04 Ağu 21:01

Tesekkur ederim

6

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Hiroşima'nın En Uzun Günü Dinozorların En Sessiz Gecesi

Kürşat Koyuncu yazdı, 682 kez okundu, 42 misafir olmak üzere 58 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir
7
okuma modu
devamı...

788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir at…

6 HAZİRAN 1980: Nobel ödüllü Fizikçi Luiz Alvarez ve oğlu Jeolog Walter Alverez, dinozorların 65 milyon yıl önce bir meteorun dünyaya çarpması sonucu yok olduklarına ilişkin makaleleri Science dergisinde yayınlandı.

Malum, bugün Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü; birçok haberde atom bombasından, patlamanın şiddetinden ve sonraki etkilerinden bahsedilecek. Ama ben bu yazıda bu olayın başka bir yönünden bahsedeceğim; Batı’nın Doğu’ya bakışı ve onu tahakküm altına almak için neler yaptığından bahsedeceğim.

Efendim, Rönesans ve Aydınlanma’dan sonra gelişen mekanik felsefenin doğaya bakışı şöyle olmuştur. Doğa tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmüştür. Mesela Francis Bacon Doğa’dan, “hizmet etmeye mecbur”, “baskı altına alınmış” ve doğa fiolozofunun esiri olmuş biriymişçesine bahseder. “Onu zapt etmeksizin ona el uzatmak boşunadır” diye yazar. Yani Doğa zapt edilmeli, sırları ve mahrem odaları keşfedilmelidir. Aynı şekilde Robert Boyle da doğa filozoflarının, doğayı, sağlık, zenginlik veya bedensel zevkler gibi özel gayeleri için kullanışlı hale getirmek üzere hükümranlıkları altına alma arzularından bahseder.

Buna karşın Japon filozof Watsuji Tetsuro şöyle der: “Avrupa’da ılımlı, düzenli doğaya ‘ele geçirilmesi gereken bir yer’, keşfedilmesi gereken bir yasanın bulunduğu bir şey olarak muamele edildi.” der. Daha sonra şöyle devam eder; “Özellikle, açıkça görülen irrasyonelliği nedeniyle, yani tezatlıkları ve kafa karıştıran çelişkileri nedeniyle doğa, hiçbir zaman tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmemiştir. Doğa, kendi içinden çıkıp var olandır ve kavranamaz bir derinliğe sahiptir.”

Bu tezatlıklara en iyi örnek, Batı’nın ve Doğu’nun bahçeye bakışıdır. Japon yazar Kavabata Yasunari Japon bahçesini doğanın büyüklüğünün ve genişliğinin bir sembolü olarak niteler. Batı için de bu geçerli olabilir; fakat orada her şey simetrik olarak yönlendirilmiştir, Japonya’da ise böyle değildir. Asimetrik olan aslında çeşitliliği ve genişliği sembolize eder ve şunu ekler: “Fakat doğal olarak asimetri, en hassas duyarlılığı gerektiren bir dengeye dayanır. Hiçbir şey, Japon bahçe sanatından daha karmaşık, daha çeşitli ve ayrıntıya yönelik değildir.” Bahçe, doğanın yoğunlaştırılmış halidir.

Bahçe geniş bir alan üzerine kurulu olsa bile, Avrupa anlayışına göre yürüyüş yapmak ya da dolaşmaktan çok, bakmak ve düşünmek için vardır. Burada bahçeye, içinde dolaşırken değil, daha çok oturarak bakılır.

Ancak Doğu’daki bakış açısındaki farklılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilmiştir. Batı, daha sonrasındaki savaşlarda da olduğu gibi, bir filin züccaciye dükkânına giriyormuşçasına işgal ettiği yerleri bir daha eski haline dönmemek üzere perişan etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya kentlerinin de doğa ile hemen hemen hiçbir alışverişi kalmayacaktır. Savaş Japonya’da her şeyi değişikliğe uğratmıştır. Eskiden İmparator sarayına başını çevirip bakmak yasak iken artık kimi yeraltı yolları Sarayın altından bile geçecektir.

Burada şu soru akla gelebilir: “Peki, dinozorların yok olmasının Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla nasıl bir ilgisi vardır?” Kısaca şöyle anlatayım: Jeolog Walter Alvarez’in 1980 yılında İtalya’da jeolojik bir çalışma yaptığı sırada, bir kayaçta aslında nadir olması gereken iridyum elementini yüksek oranda bulur. Kimyasal tarihleme teknikleri bu kayaçların 65 milyon yıl önce bu elementle kaplandığını gösterince Walter bu durumdan babası Luiz’e de bahseder. Oğlunun anlattıkları 35 yıl önceki bir hatıraya götürür. Baba Alvarez Hiroşima’ya atom bombasını atan Enola Gay isimli uçaktaki tek sivildir. Yani bomba atılıp geri dönerlerken, metrelerce yükseklikte uçan dev B-29’da tek sivil kişiydi, Luiz Alvarez. Ayrıca, Luiz Alvarez, Manhattan Projesine katılmış ve atom bombasının yapılmasında çalışmış, 1968 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bir fizikçiydi. İşte bu nedenle, büyük bir şans eseri Luiz’den başka dünya üzerinde hiç kimse, her yeri kaplayan iridyumun sırrını çözebilecek tecrübeli gözlere sahip değildi. Oğlu kayaçlardaki izi anlatırken, o bir kuyruklu yıldız parçası ya da asteroit çarpması sonucu oluşabilecek dev bir patlamanın böylesi yaygınlıkta toz, duman, karanlık ve dünya dışı bir maddenin yarattığı serpintiye neden olabileceğini anlamıştı.

Daha sonra yaptıkları araştırmalar sonucunda Meksika sınırındaki Yucatan bölgesinde bulunan Chicxulub krateri tüm şüpheleri üzerine topladı. 180 km çapında olan bir krater yaklaşık 10 km çapında bir asteroid tarafından oluşturulmuştu. Bu asteroidin çarpması sonucu oluşan patlama muhtemelen Dünya’yı yıllar boyunca karanlığa mahkûm etmiş ve dinozorların soyunu tüketecek o uzun gece başlamıştı; tıpkı Hiroşima’yı yıllar boyunca hastalığa, yıkıma ve verimsizliğe mahkûm ettiği gibi.

Sonuçta, dinozorların yok oluşunu da en iyi Hiroşima’da benzer bir yıkıma neden olanlar anlayabilirdi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Japonya’nın resmi teslimiyet belgesi 2 Eylül 1945’te Amerikan savaş gemisi Missouri üzerinde imzalandı. Doğu Asya’da Japonya çok büyük bir yenilgiye uğramış, harap olmuştu. 2,7 milyon insan kaybedilmişti. Kore, Japon sömürgeliğinden kurtulmuş fakat Amerika ve Sovyetler arasında işgal edilmek üzere bölünmüştü.

2. Üç gün sonra, Başkan Harry Truman radyoda şöyle konuştu: “Bu bombayı düşmanlarımıza değil de bizim elimize verdiği için Tanrıya müteşekkiriz; onun yoluna ve amacına uygun kullanımında da bize rehberlik yapması için ona dua ediyoruz.”

3. 1945’te, müttefiklerin savaşı kazanacağı neredeyse kesinleşmişken, Alman şehri Dresden ve Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazaki taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edildi. Muzaffer ulusların resmi kaynakları bunların askeri hedefler olduklarını söyledi ama binlerce ölünün tamamı sivildi ve yıkıntıların arasından kuş avlayacak sapan dahi çıkmadı.

4. 12 Eylül 1945’te New York Times’ın ilk sayfasında, William L. Laurence imzalı bir makale yayınlandı. Makale ürkütücü söylentilere yanıt olarak ortaya çıkıyor ve Hiroşima ve Nagazaki yerle bir eden atom bombalarından sonra bu şehirlerde kesinlikle herhangi bir radyoaktivite bulunmadığı konusunda güvence(!) veriyordu; ona göre bu radyoaktivite konusu Japon propagandasının bir yalanından(!) başka bir şey değildi. 1946 yılında, W. L. Laurence bu ifşaatı(!) sayesinde Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Bir süre sonra, onun iki maaş aldığı ortaya çıktı: birini gazetesi öderken diğeri Birleşik Devletlerin askeri bütçesinden karşılanıyordu.

5. 27 Mayıs 2016’da Barack Hussein Obama Hiroşima’yı ziyaret etti. “Özür dileyecek misiniz?” sorularına, “Hayır, savaşta olur böyle şeyler.” dedi.

8

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Rdm'li Askerler Nasıl Askerlik Yapar?

Kürşat Koyuncu yazdı, 7468 kez okundu, 60 misafir olmak üzere 76 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
Geçenlerde bir yazı okudum. Başlığı şuydu: “FETÖ ne kadar acımasız olabilir?” Yazıda, bir askeri okul öğrencisinin, okul idaresi tarafından aileye, çocuklarının ağır psikiyatrik hastalığı olduğu ve şizofreni tanısı konduğu ve GATA’da tedaviye başlandığı söylenmesini ve sürecin sonunda o çocuğun aske
9
okuma modu
devamı...

b619efe84ff8c70f6d1dfc3161f2e7891470667079

Geçenlerde bir yazı okudum. Başlığı şuydu: “FETÖ ne kadar acımasız olabilir?” Yazıda, bir askeri okul öğrencisinin, okul idaresi tarafından aileye, çocuklarının ağır psikiyatrik hastalığı olduğu ve şizofreni tanısı konduğu ve GATA’da tedaviye başlandığı söylenmesini ve sürecin sonunda o çocuğun askeri okuldan ayrılmasını konu ediniyordu.

Bu yazı bana kendi askerliğim döneminde gördüğüm bazı şeyleri hatırlattı. Hatırladığım şeylerin “FETÖ” ile ilgisi yok; benim hatırladıklarım psikiyatrik rahatsızlıkları olan askerler…

Ben askerliğimi kısa dönem yaptım. Hepimizin malumu, yemin töreninden sonra askerler usta birliğine gönderilir. Usta birliğine gönderildiğiniz bölükte önce RDM kontrolü yapılır: RDM’nin açılımı Rehabilitasyon Danışma Merkezidir. RDM kontrolü ise şöyle yapılır. Vücudunuzun üst kısmındaki kıyafetleri çıkarırsınız, kollarınızı yana açarsınız ve vücudunuzda faça izi, anormal bir iz ya da dövme kontrolü yapılır. Eğer bunlardan herhangi biri varsa siz artık RDM’li askersinizdir. Burada aklınıza “dövme de mi?” sorusu aklınıza gelebilir. Benimle aynı kısa dönem askerlik yapan bir arkadaşın vücudunda dövme vardı ve o da bu sınıfa dahil edildi. Sonraki görüşmede bu sınıftan çıkarıldı. Her neyse, işte benim gittiğim bölükte de RDM’li asker sayısı bir hayli fazlaydı, ayrıca alayın geneli de öyleydi. Birde ekstra bir bilgi vereyim. Bölüğe ilk gittiğimde dikkatimi bölüğün girişindeki panoda yazan yazı çekmişti. Şöyle yazıyordu: “Burada 20 gündür yangın olmadı.”

Daha sonra bölükte görevler dağıtılırken, bana sağlıkla ilgili görev düştü. Hem normal -grip, ishal vs. gibi- hastalıkları olan askerlerle hem de bu RDM’li askerlerle ilgileniyordum. Bu askerlerin RDM uzmanıyla randevuları oluyordu. Randevu dediysem işte ortalama 5-10 dk. süren randevulardı ve genellikle askerin randevu sonucunda askeri hastaneye sevki olurdu. Hastanedeki randevuda işte yukarıdaki süre kadar veya biraz daha fazla sürerdi. Randevu sonucunda da mutlaka birkaç tane ilaç verilirdi ve normal ağrı kesiciye bile mesafeli yaklaşan grip gibi rahatsızlıkları neredeyse ilaç almadan geçiren ben hayatımda ilk kez duyduğum ilaçları askerde öğrendim. Bu ilaçlara geçmeden önce RDM’li askerlerle ilgili bir bilgi daha vereyim. Bunlar bölüğün nöbet listesinde yer almaz ve yine bunlara silah verilmez. İşte geride kalan kaç kişi varsa onlar bütün nöbetleri tutar.

Her neyse, konumuza geri dönüp birkaç asker üzerinden bu ilaçlardan bahsedeyim. İlki Akineton Mustafa olacak. Bölüğe gittiğimde adını duymuştum ama hava değişiminde olduğu için görememiştim. Sonra bölüğe döndü. Bölükteki en bağımlı askerdi. Onun reçetesi de özeldi; yeşil reçete. Bir seferinde; “Abi şu Akinetondan iki tanesini hiçbir rahatsızlığı olmayan birine versem canlı bomba bile olur” demişti. Yine bu Akineton Mustafa, soğuk algınlığı, üşütme vs.de kullanılan a-ferin isimli ilacın bir tabletinde bulunan -hiç kullanmadığım için bilmiyorum- ilaçları bir bardağa doldurup suyla karıştırıp içerdi. Bunu neden yaptığını sonradan öğrendim. a-ferin’in içinde Kodein isimli bir madde varmış, bu eroin bağımlılarının eroin bulamadıklarında kullandıkları bir yöntemmiş. Daha sonra bu Akineton Mustafa çarşı iznine çıktığında bir arkadaşıyla birlikte evde hırsızlık yaparken yakalandı…

Mehmet Ali’yi ilk önce Kayseri’deki komando birliğine göndermişler. Ancak daha sonra refüze edilip benim askerlik yaptığım yere gelmiş. İlk geldiği sıralar nöbet bile tutmuş. Ama sonrasında nöbetten de düşmüş. Mehmet Ali’yi ilk gördüğümde dengesizliğini fark etmiştim, sadece ben değil diğer arkadaşlar da fark etmişler. Bir süre ona da bu ilaçlardan verildi ama daha sonra kurul kararıyla “akli dengesinin yerinde olmadığı”na karar verilip gönderildi…

Zeki askere gelmeden önce bir aile içi kavgaya şahit olmuş ve akrabalarından dördü bu kavgada hayatını kaybetmiş ve hatta kendisi de bu kavgada kafasına bir darbe almış. Zeki bu olaydan kısa bir süre sonra askere gelmiş. Zeki çok efendi bir çocuktu. Bir hafta sonu koğuşa gitmiş ve üzerindeki kıyafetleriyle yatağına uzanmış. Tam o sırada nöbetçi astsubay koğuşları gezerken Zeki’yi görüyor, yanına gidip direkt ayaklarına tekme atarak uyandırmaya çalışıyor ve o sırada Zeki kendini kaybedip astsubaya saldırıyor. Koğuştaki diğer askerler sayesinde astsubay dışarı çıkabilmiş. Ama bu sırada Zeki krize girmiş. Zeki’yi hastaneye götürdük. Bir süre sonra sakinleşti. Ancak bu olaydan sonra Zeki bir daha normale dönmedi. Hatta sabahları uyandırırken bile ellerini ve ayaklarını sıkı sıkı tutup öyle uyandırırdık. Çünkü ilk uyandığında gözlerinden neredeyse alev çıkarır bir vaziyeti olurdu. Bölük komutanına Zeki’nin büyük bir travma yaşadığını söyledim. Zeki’yi hastaneye falan götürdük, ama doğru düzgün bakılmadı ve psikotik ilaçlar verilerek bölüğe gönderildi. Benim askerliğim bittiğinde Zeki hala bölükteydi. Sonrasında ne oldu bilmiyorum…

Ve daha niceleri; bir tanesi yine askere gelmeden önce bir grup tarafından dövülmüş, ona da birkaç ilaç verilip gönderildi. Bir diğeri, bizim bölükte değildi ama aynı alaydaydı, askerde bileklerini ve boğazını kesmişti. Bir süre tedavi edildikten sonra bölüğüne dönmüştü…

İşte bu askerlerle “normal” askerler aynı koğuşlarda kalırdı. Biz kısa dönem olduğumuz için diğerlerine göre biraz daha rahattık ama uzun dönemlerin sıkıntı yaşayanları çoktu. Bunda bir etken de “devrecilik”ti. Üst devreler alt devrelere çok sıkıntı yaşatırdı. Rütbeliler açıkçası bu duruma pek ses çıkarmazdı. Hatta artık askerliğinin sonuna gelmiş bir tanesi şöyle demişti; “Buraya ilk geldiğimizde üst devreler bize ellerimizle pisuvarlardan izmarit toplatmışlardı…”

Yani bana göre bu sıkıntıların yaşanmasının sebebi Askeriyenin biraz kapalı ve denetimden uzak olmasından kaynaklanıyor. Rütbeli personelin donanımlarının da zayıf olması bunu etkiliyor. Bununla ilgili iki örnek vereyim; RDM’li askerlerin randevularında görüştükleri RDM uzmanı Psikolog Teğmen -ki kendisi bir bayandı-, RDM’li askerin yanında beni göstererek; “Ben sizin yerinizde olsam bu kısa dönemlerden nefret ederdim” demişti. Aslında ast-üst mevzularından cevap vermemem gerekiyordu ama dayanamayıp; “Komutanım bu ne demek? Ben bu askerlerle aynı koğuşta kalıyorum.” demiştim. Bir diğer örnek de, bir asker alerji olmuştu. Cumartesi günüydü, nöbetçi astsubaya gidip durumu izah ettiğimde bana; “pöff, hafta sonunu mu beklemiş?” gibi garip bir şey söylemişti.

Kısacası, askerde hayatta bilmediğim, kullananına da denk gelmediğim “Akineton, Seroquel, Cipralex, Norodol, Rivotril” gibi ilaçları öğrendim.

Bana göre bazı askeri okul ve hastanelerin kapatılması doğru olabilir. Ancak yukarıda bahsettiğim sıkıntıların yaşanmaması içinde sistem biraz daha şeffaf hale getirilebilir. Hatta yine bana göre, profesyonel ordunun kurulması ve bu şekilde doğru düzgün psikolojik testlerden geçmiş insanların askerlik yapması sağlanabilir ve böylece her açıdan daha sağlıklı bir ordumuz olabilir…

NOT: Girişte bahsettiğim yazının linki şu:

http://biliyomuydun.com/bir-doktorun-kaleminden/


11 Tem 13:10

Ağır, travmatik şeyler yaşamadıysan sıkıntı olmaz diye düşünüyorum. Muhtemelen rütbeli psikologlarla bir görüşme yaparsın, onlar bu görüşmenin üzerine bir değerlendirme yaparlar, ona göre karar verirler.

11 Tem 12:45

Misafir

Abi Ben Sol Kolumu Ergenlik Dönemimde Komple Kestim Ama Şuan Piskolojik Yönden Bi Sıkıntım Olduğunu Düşünmüyorum Askerde Silah Verirler Mi Veya Herhangi Bi Teste Tabi Tutuyorlar Mı

10
Kapat