Türkiye

Yıl 2 Sayı 10
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
EKİM 2016

Salieri Alt Tire

Uluslararası İlişkiler Dili Ve Edebiyatı

İÇİNDEKİLER

Uluslararası İlişkiler Dili Ve Edebiyatı
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Söğüdün Gölgesinde
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Joseph Nkwain'in Derin Uykusu
Kürşat Koyuncu / ANKARA
Mehmet Görmez'in Çözüm Önerilerinin Akla Getirdiği Sorular
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
15 Temmuz Sonrası Tarikat Cemaat Tartışmalarına Giriş 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Cemaat Ve Tarikatların Zorlu Sınavı 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Darbelerden Darbe Beğen
Bulut Sever / İSTANBUL
Toplumsal Mutabakat? ‘Neme Gerek’ Diyenlere De Vur Kılıcı!
Bulut Sever / İSTANBUL
Fetö'nün ' Olağanüstü Hali '
Bulut Sever / İSTANBUL
Bir Zafer Düşünün Ki Batıyı Korkutacak
Akis_07 / ANTALYA
Türk Kimleri Rahatsız Eder?
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Mazlumlar Manifestosu
Mücahit Kılıç / İSTANBUL
Kendime Not-2
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Putin'in Yerinde, Siz Olsaydınız?
Ahmet Lalbek / ERZINCAN
Müzik Susturulamaz! 
Minel Alya Bayrak / ERZURUM
Fe Eyne Tezhebun / Bu Gidiş Nereye
Eyyubi Eyyp'koca / ELAZIĞ

Salieri Alt Tire

Puan: 10.77

Uluslararası İlişkiler Dili ve Edebiyatı

Salieri Alt Tire yazdı, 606 kez okundu, 45 misafir olmak üzere 48 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Türkiye'nin son yıllardaki uluslararası ilişkilerini yönetme biçimi, yoksa ses tonu mu demeliyim tam bilemedim şimdi, bana hep meşhur "burada baya bir insan belli ki hiç dayak yememiş, yazılarında o temkinlilik hiç yok" tweetini hatırlatıyor. Cumhurbaşkanı bir yerlerde uluslararası bir meseley
1
okuma modu
devamı...

Türkiye'nin son yıllardaki uluslararası ilişkilerini yönetme biçimi, yoksa ses tonu mu demeliyim tam bilemedim şimdi, bana hep meşhur "burada baya bir insan belli ki hiç dayak yememiş, yazılarında o temkinlilik hiç yok" tweetini hatırlatıyor.

Cumhurbaşkanı bir yerlerde uluslararası bir meseleyi anlatırken sürekli bir 'fırça atma' ruh haliyle konuşuyor sanki. Arada böyle çıkışlar olur, saygı, puan da getirir, anlarım da artık sürekli bu şekilde oluyor. Sadece ülke içinde, mitinglerde filan da değil her yerde aynı hal var. New York'ta bir toplantıda konuşurken de böyle, BM genel kurulunda da, hatta anlaşılan, dışarıya yansıyan ayrıntılara göre ikili görüşmelerde aynı fırça atma hali sürüyor.

Tabii "yapılan haksızlıklara, dünyanın doğruları, gerçekleri görmemesine duyulan öfke bu, isyan" filan diyebilirsiniz. Baya bir hak veren de var aramızda ama akıllıca mı? Uluslararası ilişkiler kimin haklı kimin haksız olduğuna göre mi şekilleniyor, yoksa kimin güçlü olduğuna göre mi?

Belki de biz komple dünyada kurulu olan sistemi, nizamı anlayamıyoruz ya da yanlış anlıyoruzdur.

"Dünya 5'ten büyüktür" demeden önce büyüklükte dünyada ilk beşe giren Almanya ve Japonya'nın neden BM Güvenlik Konseyinde daimi bu beş devletten biri olmadıklarını, veto haklarının bulunmadığının sorgulamıyoruz. İşin ilginç tarafı arada cılız şekilde dile getirseler de adamlar bu duruma pek itiraz da etmiyorlar.

Aslında bu sessizliklerinde bir ilginçlik yok; BM ve dolayısıyla bütün bu müesses nizam II. Dünya Savaşının galibi ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa'nın kurduğu, KENDİ KONTROLLERİNDE, herkese belli değerler çerçevesinde var olma hakkı tanıyan, iki kutuplu bir düzen. Kendi güvenliklerini tehdit edecek yeni bir dünya savaşına, kaosa engel olma amacıyla kurmuşlar.

Konseyde, kimin haklı haksız olduğuna bakmadan kendi çıkarlarına göre kararları veto ediyor, dünyayı da böyle yönetiyorlar, patron olan onlar. Galip gelenlerin düzeni bu. Buna Almanya, Japonya dahi bütün gelişmişliklerine rağmen itiraz edemiyor, güçleri yetmiyor.

Ama biz ediyoruz.

Ekonomik güçleri, teknolojileri, gelişmişlikleri bizim 4-5 katımız olan bu devletlerin gücü yetmiyorsa bizimki hiç yetmez. Bunu bilmek, buna göre hareket etmek lazım.

Direkt ezilen, haksızlığa uğrayan halkların liderleri dahi uluslararası arenada bizim üslubumuzda konuşmuyor, hep iyi ilişkiler kurarak, ortak çıkarlar bularak ikna etmeye, anlatmaya çalışıyorlar.

Az önce patron olarak tanımladığım ülkeler dahi diğer ülkelere karşı çok diplomatik davranıyorlar. Hep bir "üzerinde çalışıyoruz, endişeleri anlıyoruz" halleri var. Kimse bizim yaptığımız gibi yapmıyor.

Bu düzeni değiştirecek gücümüz yoksa ki yok, mahallenin huzursuzluk çıkaran delikanlısı pozisyonuna düşmeye de gerek yok. Sonra kavgada hırpalanınca "kimse yardıma, geçmiş olsuna gelmedi" diye üzülüyoruz.

Yanlış anlaşılmak istemem; Cumhurbaşkanı söylediği çoğu şeyde haklı, itiraz ettiğim nokta o değil. Söylemeye çalıştığım şey haklı olmak yetmiyor. Dost edinmemiz ve daha çok güçlenmemiz lazım.

Bir de temkin tabii, sistem dışında kalan, çıkarların çatıştığı ülkelerin hali ortada. Allah korusun.

2

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Söğüdün Gölgesinde

Kürşat Koyuncu yazdı, 668 kez okundu, 52 misafir olmak üzere 67 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
A dostlar, öldüğüm zaman benim Bir söğüt dikin mezarıma! Ağlamaklı yapraklarını severim, Soluk rengi de gider hoşuma; Ve ağırlık etmez toprağına Gölgesi yattığım yerin... Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan) Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başla
3
okuma modu
devamı...

1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

A dostlar, öldüğüm zaman benim

Bir söğüt dikin mezarıma!

Ağlamaklı yapraklarını severim,

Soluk rengi de gider hoşuma;

Ve ağırlık etmez toprağına

Gölgesi yattığım yerin...

Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan)

Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başlayalım. İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı, yüzyıllarca Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak’ın içinden geçip Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden kıvrılarak Dışkapı’dan ovaya açılırdı. 11 Eylül 1957 günü ikindi civarlarında İdris Dağı’na büyük bir dolu yağışı olur. Bu doluların erimesiyle Hatip Çayı tarihte görülmemiş bir seviyeye yükselir ve bunun sonucunda Cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketine yol açar. Meydana gelen selde 169 hayatını kaybeder.

22afae2a55f3688bfd73383637d4aaf71475058137

İşte bu felaketten sonra muhtemelen sözü değil de sesi en yüksek çıkanın fikri uygulanır: “Çayın üzerini kapatalım!” Oysa doğada böyle bir şeye rastlayamazsınız. Siz hiç gök gürültüsüyle bir tohumun fidana döndüğünü gördünüz mü? Göremezsiniz. Böyle aykırı(!) fikirler, örneğin Tuna Nehri taşsa ve Buda ve Peşte kentlerini sular altında bıraksa dahi ortaya atılmaz. Ama modernleşmeyi beton yığınak yapma olarak algılayan bizim gibi memleketlerde ciddiye alınır ve uygulanır.

Her neyse biz konumuza dönelim. Yağmurun bol olduğu mevsimlerde bendine sığmayan Hatip Çayı çevresine zarar verse de, şehrin sayılı yeşil alanlarından ve ağaçlıklı semtlerinden biri olması nedeniyle burası geçen yüzyılın ortalarına kadar mesire yeri olarak kullanılmaktaymış. Eskiden beri Ankara’nın sayılı mesire yerlerinden biri olan -ve maalesef yakın zamana kadar hoş olmayan bir şekilde bilinen- Bentderesi, yeşili, ağacı ve suyu bol olan bir yermiş. Bentderesi’nde iki kıyıyı birleştiren bir tahta köprüyle birkaç taş köprü bulunurmuş. Burada Romalılar döneminden kalan bir su bendi bulunuyormuş. Eski Roma bendinin yeniden kazanımı düşünülerek, meşhur Ankara Planının müellifi Hermann Jansen tarafından çizilen plana göre Hatip Çayı üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmış. Hafta sonu tatili Ankaralılar dere boyunca mesireye çıkarlarmış. Ayrıca Hatip Çayı, çay kenarlarındaki, ta Akköprüye kadar uzanan ve o zamanlar Ankara’nın sebze ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bostanların sulanmasında faydalanılmış.

3e616754f74debc62bd2349be55854551475058187

İşte bu ve bunun gibi bozkırın ortasında geçen çayların en büyük özelliği, girişteki şiirde de bahsedilen söğüt ağaçlarıyla sarılmış olmasıdır. Söğüt bozkırda yaşayan insanın en vefalı hemşerisidir. Yazın bozkırın sıcaklığına serin bir yeşillik katan tek ağaç odur. Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Ancak Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve hatta Britanya’da, evin içine söğüt çiçeği sokmak, kötü talihi davet etmek demektir.

Ama söğüdün en önemli özelliği sağlık açısından faydalı bitkiler sınıfında olmasıdır. Hatta Aspirin’in ilk olarak bu ağaç sayesinde üretilmiştir. Söğüt ağacının Latince ismi olan Salix kelimesi, bu ağacın özellikle kabuk kısmında bulunan salisilik asitten gelmektedir. Salisilik asidin ağrı ve ateş düşürücü özelliğinin keşfedilmesinden beri söğüt ağacının popülaritesi uzun yıllar devam etmiştir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliklerinde dolayı söğüdü ilk tavsiye eden kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 4. asırda, “#Söğüt ağacının kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen su şişliği ve ağrıyı ve ateşi dindirir. Kesin bilgi, yayalım! ;)” şeklinde bir tweet atar ve olaylar çığırından çıkar. Artık her ağrısı olan söğüt kabuğunu soymaya başlar ve bunun sonucunda neredeyse ağaçlar yok olmanın eşiğine gelir. Sonrasında bunu engellemek için ağır cezalar konur. Cezaların konmasının bir diğer nedeni de söğüdün sepet sanayisinde kullanılmasıdır. Bu cezalardan sonra söğüt uzunca bir süre sessizliğe gömülür.

Tekrar gündeme gelmesi 12. asırda, -ki kendisi 2012 yılında Azize ilan edilmiş- Hildegard von Bingen, söğüt ağacının kabuğunu ağrılar ve ateşli haller için etkili bir ilaç olarak takdim etmesi ve Hippokrat’ı mentionlayıp tweet’ini RT’lemesiyle olur. Haber artık Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her köşesine yayılır. Hatta Vikinglerin bile söğütle tedaviden haberdar oldukları sanılmaktadır.

1897 yılında Alman kimyager Felix Hoffmann saf asetil salisilik asidi sentezlemesiyle artık ilacın hap haline getirilmesi sağlanmış ve insanların söğüt ağacının kabuklarını kemirmesinin önüne geçilmiştir.

Aslında, salisilik asit bir bitki hormonu olarak görev yapar ve istilacılara karşı savaşan proteinlerin üretimini kodlayan genleri harekete geçirir. İnsanda ise kan akışını düzenlemede yardımcı olur. Hemen birazcık yukarıda Türk kültüründeki yerinden bahsedilirken söylenen, kişinin çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinmesi işte bu hormon sayesinde olur. Yani söğüdün gölgesinde oturmak bile insanı rahatlatır.

Söğüdü sevmemiz için sırf bu erdemi bile yeterlidir. Tüm bunların dışında, söğüt her zaman güzeldir. Yazın narin, ince yapraklı iken, kışın yapraksız koyu, kesik ve ağır başlı iken, baharda sıcak sarı dalları çiçeklerle süslüdür. Bozkırın çayları, dereleri ve özlerinde uzayıp giden, tertemiz dallarıyla bozkıra ayrı bir güzellik katar söğüt ağaçları…

Thomas Jefferson diyor ki; “Bir ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, o ülkenin kültürüne faydalı bir bitki kazandırmaktır.” Biz ise elimizdekilerin üzerine beton döküp bir bilinmezliğe itiyoruz. Yerlerine parklar yapılıyor, ama bir işe yaramıyorlar. İnsanın öncelikle park mantığını anlamak içinde bir süre harcaması gerekiyor. Örneğin, belediye sol olunca ağaçsız, sadece çim yeşili olan, tabanı beton ve post-modern heykellerin fink attığı parklar oluyor. Eğer belediye sağ partideyse parkta illa ki bir şelale ya da benzeri bir şeyin olması gerekiyor. Böyle olunca da, mandalar yavrusunu bir sineğin kapacağı söğüt dalı bulamıyor ve yerine post-modern heykelin üzerine yuva yapmaya çalışıyor ama onu da başaramıyor. (Gerçi memlekette manda sayısı da hayli azaldı, bunların yerine Mandacılığı savunan sayısı arttı ama neyse o da ayrı bir konu…) Âşıklar söğüdün narin yapraklarında serinleyecek ama ara ki söğüt bulasın. Şelalenin altında ıslanıyorlar, sonra bozkırın ayazında tamamen üşütüyorlar.

Parka ek olarak, çim mantığını da hiç anlamadım. Sanırım anlasam İngilizlerden de hoşlanırdım. Anadolu kültüründe çim yoktur; çınarın altında, söğüdün gölgesinde oturmak vardır, hele bir de çay varsa…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Şurada sel felaketiyle ilgili kısa bir görüntü var: https://www.youtube.com/watch?v=YSY1PJsm6Nk

2. Her ne kadar uygulanmamış olsa da “Ankara Planı”nı çizen Hermann Jansen, Hatip Çayı aşağıdaki üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmasını öngören planı çizmiş.

66db46b17375346f1b2ee32646cb883d1475058408


30 Eyl 11:16

Teşekkürler Kürşat Bey.. Geornalist Edebiyat devreye alınmıştır. Şiir, hikaye gibi her türlü denemelerinizi bekliyoruz. Sayfaya gitmek için lütfen üst menüdeki Geornalist logosuna tıklayınız.

28 Eyl 22:54

2. nottaki "aşağıdaki" kelimesi, "Hatip Çayı'ndan sonra değil, "öngören" kelimesinden sonra olacak. Hata etmişim affınıza sığınırım...

4

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Joseph Nkwain'in Derin Uykusu

Kürşat Koyuncu yazdı, 657 kez okundu, 37 misafir olmak üzere 53 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Joseph Nkwain, derin uykusundan uyanmaya başladığında saat yaklaşık 16:30’u gösteriyordu ve günlerden cumaydı. Ancak Joseph’in kendine gelmesi kolay olmadı. Sanki göğsünün üzerine birisi oturmuş ve onun kalkmasına izin vermiyordu. Son bir hamleyle yerinden güçlükle kalkabildi. Kollarında ve vücudund
5
okuma modu
devamı...

959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

Joseph Nkwain, derin uykusundan uyanmaya başladığında saat yaklaşık 16:30’u gösteriyordu ve günlerden cumaydı. Ancak Joseph’in kendine gelmesi kolay olmadı. Sanki göğsünün üzerine birisi oturmuş ve onun kalkmasına izin vermiyordu. Son bir hamleyle yerinden güçlükle kalkabildi. Kollarında ve vücudunda yaralar vardı ve bu yaraların nasıl açıldığını bir türlü hatırlayamıyordu. Daha sonra, onunla yapılan bir röportajda yaşadığı bu durumla ilgili şöyle demişti:

“21 Ağustos akşamı, tatillerini benimle geçirmek için Subum’a (Joseph’in köyü) gelen küçük kızımla masada oturuyorduk. Ben ona okumasında yardım ediyordum. Saat 21:30 civarı kızım yatmaya gitti. Bir süre sonra bende yatağıma yattım. Bir anda uçak sesine benzer bir ses duydum ondan sonra patlamaya benzer bir sesle sıçrayıp uyandım. Başta bu sesleri rüyada gördüğüme yordum. Ancak çok geçmeden cildimde bir sıcaklık hissettim. Daha sonra burnuma çok pis bir koku geldi. Koku o kadar pisti ki, ağzıma açıp konuşamıyordum bile. Aniden kızımın horlamaya benzer korkunç bir sesler çıkardığını duydum. Hem kızıma bakmak hem de bu pis kokunun nereden geldiğini araştırmak için ayağa kalkmaya çalıştım. Zorlukla ayağa kalkabildim. Kızımın yattığı yere yürümeye çalıştım. Ancak başaramadım, olduğum yere düşüp bayılmışım. Sabah dokuz civarı kapı sesini duydum, fakat bir türlü konuşmadım. Sonra yatağıma kendimi attım…”

Joseph kendine geldiğinde, kızının yatağına gitti. Ama kızı için yapılacak bir şey yoktu, kızı hayatını kaybetmişti. Joseph kapıya yöneldi, güç bela kendini dışarı atabildi. Etraftaki komşularının evlerine tek tek baktı ama yaşayan kimseye denk gelmedi. Evine dönüp motosikletini aldı ve civardaki Kam ve Cha köylerine doğru gitti. Yolun çevresinde, daha dün etrafta yayılan tüm hayvanlar ölmüş, ağaçlar bile devrilmişti. O köylerde de durum çok kötüydü. En kötü durumdaki köy ise Nyos köyüydü. Oradan da ayrıldıktan sonra Nyos Gölüne doğru gitti. Gölün son halini görünce şaşırıp kaldı. Daha düne kadar mavi olan Nyos Gölü kırmızı bir renge dönmüştü.

Peki, insanlar dâhil civardaki canlıların ölmesine ve gölün renginin değişmesine yol açan olayların sebebi neydi?

Nyos Gölü bir zamanlar lavlarla dolup taşan bir kraterdi. Göl, en son 400 yıl önceki volkanik faaliyetten sonra sessizliğe gömülmüş, bu arada kraterin açtığı boşluğa su dolarak gölü oluşturmuştu. Ancak gölün altındaki faaliyet tamamen durmamış, volkanik güçler yıllar boyunca büyük miktarlarda karbondioksit dâhil olmak üzere çeşitli gazlar salmıştı ve bu gazlar anında göl suyuna karışmıştı. Sonunda su artık daha fazla karbondioksit taşıyamayacak duruma geldi ve rahatsız olan her ev sahibi gibi o da asalak kiracılarını tahliye etmeye başladı. Ancak göl her seferinde az miktarda gaz salmak yerine devasa bir karbondioksit balonunu bir anda dışarı bıraktı. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında gölün derinliği de etkili olmuştur. Sudaki basın her 10 metrede 1 atmosfer artar. Yaklaşık 208 metre derinliğindeki Nyos Gölü’ndeki basınçta yüksek olduğu için karbondioksit yoğunluğu fazla olan büyük bir patlama gerçekleşmişti. Tahminlere göre, göl duvarındaki kayaların kayması sonucu böyle bir patlama tetiklenmiş oldu.

d4bf0e9253654c309e462c844ec87eba1473257343

Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere 1 saat gibi kısa bir sürede yaklaşık 1,2 milyar metre küplük karbondioksit açığa çıktı ve yaklaşık 50 metrelik kalın bir bulut şeklinde etrafa yayıldı. Karbondioksit havadan ağır olduğundan neredeyse saf karbondioksitten oluşan bu hareketli bulut sinsice sahile ulaştı, yaklaşık 25 kilometrelik mesafedeki insanları ve böcekler de dâhil hayvanları sararak büyük bir sessizlik içinde canlarını aldı.

Normalde gölün mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyun hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya döndü. Gölün seviyesi, gaz çıkışıyla bir metre kadar düştü.

Burada, “Karbondioksit gerçekten de bu kadar acımasız bir gaz mıdır?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Bu görece az bilinen ve zararsız gaz molekülü artık insanlığın gerçek ya da hayali en kötü karabasanı düzeyine yükselmiş bulunuyor. Nyos Gölü’ndeki aşırı faaliyeti saymazsak, karbondioksit son yıllarda kötü bir ün kazandı. Daha 2000’li yıllar öncesine kadar karbondioksit önemsiz bir gaz durumundaydı. İklim dinamiklerinde önemli bir etken olarak görülmüyor ve kesinlikle kötücül bir atmosferik güç olarak değerlendirilmiyordu. Artık bu gaz iklim değişikliği dediğimiz uzun süreli dramatik oyunun başrol oyuncusu haline geldi.

Günümüzde toprağın yüzeyinde, altında ve yukarısında bulunan tüm karbon eski yıldızlarda, tüm yıldızların içinde bulunan yoğun füzyon fırınlarında oluştu. Nihayet Dünya oluşup soğuduğunda denizlerle kaplanmış ve azot, karbondioksit ve su buharından oluşan kalın bir atmosferle çevrelenmiş bulunuyordu. İki oksijen molekülü ile bağları pek çok farklı kimyasal reaksiyonla kolayca kopacak ve böylece serbest kalan molekül, okyanuslar, ayağımızın altındaki toprak ve canlılar arasında gidip gelecekti. Karbondioksit kendini katı, sıvı ya da gaz olarak açığa vurabilir. Dolayısıyla karbondioksit, dünyanın oluşumundan itibaren var olmasına rağmen, şu anda atmosferimizde uçuşmakta olan karbondioksit moleküllerinin gezegenimizin özgün, doğal malzemesi olduğu çok kuşkuludur.

Karbondioksitle ilgili temel buluşlardan biri yeterince yoğunlaştığı takdirde karbondioksitin insanlar için zehirli hatta öldürücü olduğuydu. Şu an atmosferimiz 400 ppm düzeyinde karbondioksit içeriyor. Eğer bu oran %1 seviyesine yükselirse Dünya canlılardan önceki haline dönerdi. Karbondioksit daha da artarak mesela atmosferde %15 civarı yüksek bir orana ulaşsa, tüm canlılar kendilerinden geçer ve birkaç saat içinde ölürlerdi. Nyos kıyılarında yaşayan insanların ölümü de tam da bu nedenle olmuştu.

Sonuç olarak, çevre konuları şakaya gelmez. Bu gibi konuların gündemimizden hiç düşürmememiz gerekiyor. Ama maalesef memleketimizde iklim değişimi özelinde, çevre konularını kendi ideolojik saplantılarından bir türlü kurtulamayan insanlar yüzünden tartışamıyoruz. Âcizane, aslında hayatımızın merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi adıma bu konularda birkaç yazı yazmayı düşünüyorum. İklim değişimi konusunda ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar faydasını görürüz. Çünkü önümüzdeki yıllardaki en büyük kavgalar bu iklim değişimi, karbon vergisi vs. gibi konular etrafında olacak. Bir an önce ideolojik körlükten kurtarmalıyız. Olması gerektiği gibi tartışmalıyız. Eğer başaramazsak çok şey kaybederiz…

MERAKLISINA NOTLAR

1. Nyos Gölü’nde meydana gelen bu patlamada çevrede bulunan Subum, Cha, Kam ve Nyos köylerinde toplam 1746 kişi öldü. Ayrıca 3500 büyükbaş hayvan da telef oldu.

31ace76d76cda3135f70a105d9b6fe7d1473257555

2. Karbondioksitin bir diğer etkisi de vücutta aşağıdaki resimde görüldüğü üzere insanların vücutlarında yaralar açılmasına neden oldu.

4f6931fe997407f61e1e05f61612d9d41473257608

3. Nyos Gölü’ne 2000’lerin başında gaz çıkışını sağlamak için boru döşendi.

3e31a84485cd6a3d6d44b19f92eb06c41473257881

4. Benzer bir gaz patlaması, 1984 yılında, yine Kamerun’da bulunan Monoun Gölü’nde meydana geldi. Bu patlama da 37 kişi hayatını kaybetmişti.

09 Eyl 19:02

Teşekkür ederim

09 Eyl 03:44

ne denilebilir ki ... sürükleyici bir hikaye idi. Kaleminize sağlık.

6

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Mehmet Görmez'in Çözüm Önerilerinin Akla Getirdiği Sorular

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 841 kez okundu, 44 misafir olmak üzere 45 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Hikâye meşhurdur; Çölde seyahat etmekte olan bir adam yerde baygın yatmakta olan birini görür ve yardım etmek için durur. Tam bayılana yardım edecekken yerde yatan tarafından etkisiz hale getirilir ve soyulur. Soyguncu adamın atına atlarken, yardım etmek için durup soyulan şahıs soyguncuya “beni soy
7
okuma modu
devamı...

Hikâye meşhurdur; Çölde seyahat etmekte olan bir adam yerde baygın yatmakta olan birini görür ve yardım etmek için durur. Tam bayılana yardım edecekken yerde yatan tarafından etkisiz hale getirilir ve soyulur. Soyguncu adamın atına atlarken, yardım etmek için durup soyulan şahıs soyguncuya “beni soymana kızmıyorum, senin yüzünden bir daha yerde baygın yatan birine yardım edemeyeceğim ona kızıyorum” der.

15 Temmuz Sonrası Cemaat/ Tarikat yapılanmalarının toplumsal yeri tartışmalarını takip ederken bu hikâye sürekli aklıma geliyor. FETÖ’nün yaptıkları bizi o kadar kızdırdı ve güven kaybına itti ki, diğer tüm tarikat/cemaatlere şüphe ile yaklaşmaya başladık ve onların faaliyetlerini kısıtlamayı konuşuyoruz. Diyanet İşleri Başkanımız bu konuda daha da ileriye giderek “Tarikatların siyasetin göbeğinde olmamaları, ticaretle uğraşmamaları spora el atmamaları ve deklare ettikleri hizmet alanlarının dışına çıkmamalarını” önerdi. Öneriyi yapan Diyanet İşleri Başkanı olunca ciddiye alınması gereken sözler bunlar.

Sayın Mehmet Görmez’in bu görüşlerini nasıl detaylandıracak merak içerisindeyim. Kafamda bu açıklamayı okuyunca bazı sorular zihnimde belirdi.

Tarikatlar siyasetin göbeğinden nasıl uzaklaşacak? Tarikat mensuplarının seçimlerde oy kullanmaları mı yasaklanacak? Yoksa siyasetçilerin Şeyh efendileri ziyareti mi engellenecek? Bu sadece tarikatlarla mı sınırlı kalacak? Söz gelimi Mustafa İslamoğlu cemaati bir tarikat değil, onlar siyasetle uğraşabilir mi?

Tarikatların Ticaretle uğraşmamaları nasıl sağlanacak? Tarikat müntesipleri ellerindeki ticari işletmeleri kapatıp ücretli mi çalışacaklar. Yoksa daha önceden açılan işletmeler devam edip yenilerin açılması mı engellenecek? Sadece Tarikatlarla mı sınırlı kalacak? Mehmet Görmez’in mütevelli heyeti başkanı olduğu Diyanet Vakfı’nın Ticari işletmeleri faaliyetlerine devam edecek mi?

Sporla nasıl uğraşmayacak Tarikatlar? Taraftar seviyesinde sporla ilgilenenler Tarikatlara girebilir mi? Tarikat mensupları arasında kalp yetmezliği olanlar varsa, yürüyüş yapabilir mi? Yoksa bu kısıtlamaya sadece faal sporcular mı dahil olacak? Sanat dünyasında kötü örnek olmaması sayesinde Tarikatların sanat dünyasıyla ilgilenmesinin önü mü açıldı?

Mehmet Görmez’in açıklamasında “Tarikatların deklare ettikleri hizmet alanlarının dışına çıkmaması önerisi” de üzerinde konuşulması gereken konulardan biri. Mensuplarının Seyri Sülüklerini tamamlamaya yardımcı olma amacındaki tarikatlar bu görevi paylaşacaklar mı?

Diyanet İşleri Başkanı keşke bu basitlikte açıklamalar yapmak yerine, Fethullahçıların sapkınlıklarını net bir şekilde ortaya koyacak eserler basılmasını sağlasaydı. Zira Fethullah Gülen Fıkhını Anlamak kitabı bile var.

Tarikat ve Cemaat eleştirilerinin haklı olduğu noktaları yazacakken konu farklı gelişti. Bu değirmen daha çok su alacağa benziyor. Hayırlısı…

21 Eyl 16:25

Mehmed Görmez hocayı çok severim. İtibar da ederim. Ama böyle dediyse ayıp etmiş. Hangi el ile yemek yiyeceğimizi bile belirleyen bir dinin müntesiplerine "ona girmeyin, buna karışmayın, şuna dokunmayın" demek hiç yakışık olmamış.

8

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

15 Temmuz Sonrası Tarikat Cemaat Tartışmalarına Giriş 

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 958 kez okundu, 49 misafir olmak üzere 52 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
Cumhuriyet dönemi tarikat ve cemaatlerin siyaset ile kurdukları ilişkileri anlatılırken Şeyh Rahmi Baba’nın meşhur Kahhariyye hadisesi örnek olarak gösterilir. İsmail Kara’nın Hem Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam kitabında anlattığı hem de Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye kitabına
9
okuma modu
devamı...

Cumhuriyet dönemi tarikat ve cemaatlerin siyaset ile kurdukları ilişkileri anlatılırken Şeyh Rahmi Baba’nın meşhur Kahhariyye hadisesi örnek olarak gösterilir. İsmail Kara’nın Hem Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam kitabında anlattığı hem de Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye kitabına ad olarak koyduğu olayın özeti, Mustafa Kemal’e Kahhariye çekmek için toplaşacak şeyh efendilerin, davetin sahibi Şeyh Rahmi Baba’nın gördüğü rüya üzerine vazgeçmesi hikâyesidir.

 Modern İnsanın önemli özelliklerinden biri de herhangi bir şeyle kurduğu aşırı kuvvetli bağın zayıflamaya başladığında -özellikle ihanete uğradığını düşündüğü zamanlarda- kurduğu yakınlıktan çok daha şiddetli bir düşmanlığı donanmış olmasıdır. Bunun son örneğini 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra yaşanan cemaat ve tarikat düşmanlığı söylemlerinde görmekteyiz. 

 Yazının konusu olarak İslam’da tarikat /cemaat var mıdır seçilmediğinden bu tartışmalara hiç girmeksizin(ki ben bu tartışmalar için ehil değilim, ayrıca kendimi bir Nakşi şeyhine intisaplı olarak kabul ediyorum ) 15 Temmuz Sonrası Tarikat ve Cemaatlerin konumu, gelen eleştirilerin sebepleri ve belki olası çözümleri üzerine olacaktır. 

Öncelikle 15 Temmuz Darbe Girişimi bize cemaatlerin siyasetle uğraşmasının ne kadar kötü sonuçlar doğuracağını göstermiştir yargısı başından itibaren yanlış ve meseleyi anlamaktan uzak yaklaşımdır. Çünkü bu 

1- Fethullahçıların Ehli Sünnet içinde yer alan bir İslami cemaat olduğunu, 

2- İslamın/Müslümanların/Müslümanların oluşturdukları yapıların bu dünyaya ait bir söylemi olamayacağı Ön kabulünü getiriyor. 

Oysa Fethullahçıların ana sorunu kendi heva ve heveslerini tevil yetenekleriyle birleştirerek Ehli Sünnet akaidi ve fıkhından uzaklaşmalarıdır. Kendi liderlerinin sözünü Şeriattan üstün tutma sorunudur bu yaşadıklarımız.

Ayrıca biz biliyoruz ki İslam dini hem kişilerin hem de fertlerin gündelik hayatını, birbirleriyle /eşyayla/dünyayla kurdukları ilişkileri düzenler. Hayata dair her konu İslam’ın alanı içine girer ve siyasette bundan azade değildir. Müslümanlar ve onların oluşturdukları yapılar siyaset yapmasın demek bir anlamda söyleyecek sözünüz olmasın, demek değil midir? 

Eğer Fetullahçılar’ın yaptığı hainlik üzerinden bir genelleme yapacaksak, Mahmud Esad Coşan Hocaefendi ve Necmeddin Erbakan arasında yaşanan gerilimi, Süleymancıların Milli Görüş partilerine olan mesafesini ve Nurcuların yıllarca Merkez Sağ’a verdiği desteği nasıl değerlendireceğiz? Bu olayların hepsi aynı bakış açısıyla değerlendirilir mi? Ya da Sezai Karakoç’un Necip Fazıl Kısakürek’le ziyarete gittiği CHP mebusu Şeyh Selim efendi örnekliğini nereye koyacağız? Örnekleri çoğaltabiliriz. 

Fethullahçılık bir lider ve etrafında şekillenen kitle temel alındığında geleneksel bir cemaat gibi dursa da, İslam’ın tekrar hakim olması için İslam’ın temel kavramlarının tekrar düşünülmesi yorumlanması gerekliliği, tarihselciliği, devlet merkezli “ihya” hareketi, kendini Asrı Saadetle bir tutması,  Batının mutlak üstünlüğü kabul edip ona benzeyerek onu alt etmek gibi özellikleriyle modernist ve hatta İslamcı olarak tanımlayabiliriz. İslamcıların ve Fethullahçıların birbirinden nefret etmesi dayanak noktalarının benzediği gerçeğini örtmez.

Tarikat ve Cemaatlere yapılan eleştirilerin haklı olduğu birçok nokta var. Bunları inşallah bir sonraki yazımda anlatmaya çalışacağım.

10
Kapat