Türkiye

Yıl 2 Sayı 11
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
KASIM 2016

Kürşat Koyuncu

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı

İÇİNDEKİLER

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı
Kürşat Koyuncu / ANKARA
İçimizdeki Abd’Liler
Salieri Alt Tire / İSTANBUL
Çocuklarımızı Kaybedebiliriz 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Taasuba Hayır 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
İlkyardım: Herşey Beyin İçin
Ali Turan / İSTANBUL
1908'den 1922'ye Cumhuriyet
Bulut Sever / İSTANBUL
Chp'ye Yapılan Büyük Haksızlık 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Konuşma Dilimiz Ve Sosyolojimiz
Ertuğrul / İSTANBUL
İmam Mı Şortlu Kız Mı? Bence Ümran!
Nida Tandoğan / ADANA
Sonbahar Çocukları
Bulut Sever / İSTANBUL
Türk Sinemasında Bollywood Etkisi
Açık Mavi / ANTALYA
Putin Nükleer Savaş Mı İstiyor? 
Ali Turan / İSTANBUL
Müslüman Siyaseti Ve Fikri
Ertuğrul / İSTANBUL
' Üst Akıl ' Tembelliğimiz
Mustafa Tanrıverdi / ANKARA
Siyasal İslamda Akp-Batı İlişkileri Ve Erdoğan 
Ertuğrul / İSTANBUL
Dünya Gündemi, Finans Ve Enerji
Doğuş Bektaş / İSTANBUL
Neil Armstrong: Kore Savaşından Test Pilotluğuna - I
Ali Turan / İSTANBUL
Demokrasilerde " Muhalefet " Kurumu Neden Var?
Fikir Teri / ANKARA
Değirmen!
Sıla Münir / İSTANBUL
Birinci Dereceden Yakınını Kaybetsen Ne Yaparsın?
Sıla Münir / İSTANBUL
Hollywood'un Süper Kahraman Çılgınlığı
Açık Mavi / ANTALYA
Küskün Coğrafya
Kadir Kol / ANKARA
Fekku Ragabe-Kölelere Özgürlük!
Dio Pane Libertà / KOCAELI
İğreniyorum
Ertuğrul / İSTANBUL
2. Abdülhamit Ve Hamidiye Alayları 
Sezer Emlik / BARTIN
Kim Kaldı Eski İslamcılardan?
Dio Pane Libertà / KOCAELI
Haçlı İttifakına Karşı Müslüman Birliğiyle
Akis_07 / ANTALYA
O Maden "bulunacak"
Açık Mavi / ANTALYA
Dumbledore - Çoğunluğun İyiliği
Genç Süvari / ORDU
Fotoğraf
Ferit Çaydangeldi / ANKARA

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı

Kürşat Koyuncu yazdı, 527 kez okundu, 32 misafir olmak üzere 47 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasın
1
okuma modu
devamı...

a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasına neden olan ancak ne Nobel komitesi, ne de meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan, görmezden gelinen ve hatta unutturulmaya bile çalışılan birkaç kişiden bahsedeceğim.

İki genç bilim insanı, Nisan 1953 yılında, Nature dergisinde, bilim tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak, DNA’nın yapısını keşfettiklerini ilan eden 1 sayfalık bir makale yayınladılar. Peki, bu çok önemli keşfin bütün parçalarını bu iki genç bilim insanı mı birleştirmişti? Bunu öğrenmek için, her şeyin başladı noktaya, bir önceki yüzyıla gideceğiz.

Yıl 1865, Gregor Mendel, bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Brno şehrindeki bir manastırda bezelyelerle yaptığı kalıtım deneylerini “Bitki Hibritleri Üzerine Araştırma” başlığı altında yayınlar. Çalışmalarının bilim dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Mendel, 1884 yılında, kayıtlara kalp ve böbrek yetmezliği olarak geçse de, hayal kırıklığından ölür. 1866 yılında yayınladığı makale, ta 1900 yılına kadar dikkat çekmez.

Frederick Griffith, 1928 yılında Streptococcus pneumoniae adlı bakteriyle yaptığı çalışma kalıtımın moleküler yapısı hakkında ilk bilgileri verir. Oysa onun asıl amacı zatürreye karşı bir aşı geliştirmektir. Bunun için iki bakteri tipini yalıtır ve bu bakterilere, besiyerinde çoğaltıldıklarında şekillerinden dolayı birine S(İng: Smooth, Düzgün, Pürüzsüz) tipi, diğerine de R(İng: Rough, Pürüzlü) tipi adını verir. Daha sonra bunları farelere enjekte eder. R tipi enjekte edilenler hasta olmaz. S tipi enjekte ettiğindeyse fareler ölür. Griffith, S tipinin hastalık yapıcı, R tipininse zararsız olduğuna karar verir. Deneyin ikinci aşamasında Griffith yüksek sıcaklıklarda ısıtarak öldürdüğü S tipini farelere enjekte eder. Fareler ölmez. Daha sonra Griffith ölü S tipi bakterileri R tipiyle karıştırıp tekrar farelere verir. Fareler yeniden zatürreye yakalanır. Bu sonuç, hastalık yapıcı etkenin, öldürülmüş olan S tipinden bir şekilde R tipine geçtiğini ve onu hastalık yapıcı hale dönüştürdüğünü gösterir. Grifftih’in çalışmaları sonucunda hastalık yapıcı etkenin bir bakteriden diğerine aktarılmış olduğunu ispatlar, ama hala etkenin yapısı bilinmemektedir.

1940’lı yıllara gelindiğinde bilim dünyasında kalıtımın proteinlerce yönetildiğine inanılıyordu. Bu inanışı değiştiren Oswald Avery isimli bir mikrobiyolog oldu. 1944 yılında ekibiyle birlikte yaptığı bir seri deney sonucunda, Griffith’in deneylerinde ölü S tipi bakteriden R tipine geçerek onu hastalık yapıcı hale getiren molekülün aslında protein olmadığını bulurlar. Avery, DNA’yı parçalayan enzimleri kullanarak tekrarladığında beklediği sonuçları elde eder. Fareler zatürreye yakalanmaz. Bu bulgu, hastalık yapma özelliğini bakteriler arasında taşıyan molekülün DNA olduğunu ispatlar.

Avery’nin elde ettiği sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmez. Çoğunluk, genetik malzemeyi, dört farklı baz, şeker molekülü ve fosfat atomundan başka bir şey olmayan DNA’nın değil daha karmaşık yapıdaki protein olduğuna inanmaktadır ve bu görüş o zamanlar hakim görüştür. Hatta bu görüşü savunanlar açıkça Avery’ye baskı yaparlar. Avery işte bu baskılar sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalır. Avery’nin keşfi aslında Nobel kazandıracak bir keşiftir, ama Avery ödül alamadan, adını hayal kırıklıkları tarihine altın harflerle yazdırarak 1955 yılında hayata veda eder. Yıllar sonra Nobel Komitesi’nin arşivleri halka açıldığında, Avery’nin Nobel ödülü almasına, Norveçli bir protein kimyacısı olan Einer Hammarstan’ın engel olduğu ortaya çıkacaktır.

1950’lere gelindiğinde artık üç grup DNA’nın yapısını çözmek için uğraşmaktadır. Bunlar; Linus Pauling’in grubu, James Watson ve Francis Crick ile Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’dir. Pauling, yaptığı çalışmalarla DNA’nın üçlü sarmal şeklinde olduğunu iddia eder. Ancak daha sonra yanlış değerlendirme yaptığının ortaya çıkmasıyla bu iddia geçersiz hale gelir.

Bu sırada X-ışını kristalografisinde uzmanlaşmış olan R.Franklin, mürekkepbalığı sperminden aldığı ıslak DNA’yı incelemektedir. Franklin önce DNA moleküllerinin birbirlerine paralel olarak dizilmelerini sağlar, daha sonra onları X-ışınlarına maruz bırakır. X-ışınları DNA moleküllerine çarpıp geri dönerek, geride adeta molekülün bir gölgesini oluşturur. DNA’nın gölgesi daha sonra röntgen filmi üzerine çıkarılır.

e9f98f61b4ae5eb78e09ab3049fe7b061476007567

Aslında Wilkins, rakip olmalarına rağmen Watson ve Crick arada bir görüşmektedir. Bu görüşmelerin birinde Franklin’in haberi olmadan ödünÇALDIĞI, yukarıdaki meşhur 51 numaralı fotoğrafı Watson’a gösterdiğinde ağzı açık kalır. Çünkü Franklin’in elde etmiş olduğu DNA’nın X-ışını fotoğrafları, Watson ve Crick’in düşündükleri modelin ispatıdır ve bunu 1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayınlarlar.

R.Franklin utangaç bir kişiliğe sahiptir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bilim dünyasında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Ancak Franklin hak ettiği saygıyı görmez, aksine erkeklerin kadınları kendilerine denk görmedikleri kendisine her fırsatta hissettirilmektedir. DNA’nın keşfinde de böyle olur. Onun adını kimse anmaz. Franklin, 1958 yılında öldüğünde, ölüm nedeninin kanser olduğu söylenir. Ancak listenin başına yerleşecek kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığının kaydı hiçbir yere düşülmez. Watson, Crick ve Wilkins, DNA’nın yapısının açıklanması çalışmalarıyla 1962 yılında Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü alırlar. Franklin’in insanlık tarihinin en önemli keşfindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim dünyasının en büyük ayıplarından biri olarak kayıtlara geçer.

Nobel Vakfı bile olsa, belli bir grup insanın bir araya gelerek verdiği karar, gerçeği bağlamaz. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir tarafı vardır. Bilimin ışığıyla aydınlandığını iddia eden insanların, kendileri gibi bilimle uğraşan insanlara bu haksızlıkları yapmaları, onlara utanç olarak yeter…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. 1970’lerden itibaren kullanımı yasaklanan DDT, 1948 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Paul Hermann Müller, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

2. Kullanımı hala tartışmalı olan ve birçok yerde yasaklanan Lobotomi yöntemi de (Beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesi), 1949 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Antonio Egas Moniz, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

3. Kendisi gibi Batılı(!) olmayanlar hakkındaki utanç verici görüşleriyle de bilinen James Watson'ın, 2007 yılında Sunday Times gazetesine verdiği demeçle ırkçılığı tescillenmişti. Nörobiyolog Steven Rose; onun ırkçılığının yanı sıra kadınları aşağılayan görüşleriyle de ünlü olduğunu belirtmişti.


2

Salieri Alt Tire

Puan: 10.77

İçimizdeki ABD'liler

Salieri Alt Tire yazdı, 523 kez okundu, 48 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
ABD donanması bilmem kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutlarken Twitter’da bir görsel paylaştı; bir tanesinde tarihi bir savaş vardı ve yendikleri düşman ise bildiğin Türk bayrağı taşıyordu. Tabii bu normal, sakin bir hayat sürdüğü halde Twitter’da sürekli adeta bir savaşta, cephenin en ön siperindeymiş
3
okuma modu
devamı...

ABD donanması bilmem kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutlarken Twitter’da bir görsel paylaştı; bir tanesinde tarihi bir savaş vardı ve yendikleri düşman ise bildiğin Türk bayrağı taşıyordu.

Tabii bu normal, sakin bir hayat sürdüğü halde Twitter’da sürekli adeta bir savaşta, cephenin en ön siperindeymiş gibi yazan bir takım türk kullanıcı hesaplarında büyük infial yarattı. Bunun açık bir savaş tehdidi olduğunu, hazırlık yapmamız gerektiği benzeri bir sürü şey yazıldı. Biraz destek görseler sokağa inip siper kazacak ruh halinde olanlar vardı.

Tabii ben yine öyle düşünmüyordum (gülüşmeler). 

 Tamam, ortam bu kadar gerginken bir ülkenin bayrağını, tabloda dahi olsa düşman olarak paylaşmak çok akıllıca değil. Üstelik o ülkede ABD karşıtlığınının son derece yükselmiş olduğunu bildiğin ve bundan en üst düzeyde endişelerini açıkladığın halde bunun yapmak hiç akıllıca değil. Daha sonra bunu kendileri de farketmiş olmalılar ki o Tweet’i sildiler. 

 Genel olarak olur böyle şeyler deyip, bu olaya bizden gelen tepkilere bir bakalım. 

İnsanlar gerçekten de bunu bir savaş tehdidi olarak algıladılar; ABD’nin, müttefiki olan Türkiye’yi Twitter üzerinden bir tabloyla tehdit ettiğini düşündüler. Yani insanlar ABD’nin Türkiye’yi 'yenmek' için donanmasını, savaş uçaklarını kullanmasını bekliyorlar. 

Halbuki Türkiye’nin gerçekleri farklı, hiç de böyle direkt bir müdahaleye gerek kalmadan, halkı kendine açıktan düşman etmeden, kendisiyle bir ilgisi yokmuş gibi gösterip Türkiye’nin kendi savaş uçağı, kendi tankı, kendi subayını kullanarak en korunaklı, en hassas, en en en binalarını bombalayabilir. ABD’nin böyle bir gücü olduğuna ülkemizdeki her iki kişiden ikisi de inanıyor. ABD’nin FETÖ maşası ile bunu yaptığına halkı geçin, üst düzey siyasilerimiz dahi inanıyor. Buna, o tweet'i görünce siper kazmaya başlayan Twittercı gençler de inanıyor. 

Yani böyle bir imkanı varken ABD, donanması üzerinden niye böyle bir tehdit savursun ki? 

 Hadi bu kısmı geçelim; ABD zaten onu denedi ama halkımızın direnmesi ile başarısız olduğu için direkt tehdit etmek durumunda kaldı diyelim. Yine de mantıksız değil mi? 

 Obama bugün kameralar karşısına geçip, gayet sakin bir tonda “Çok çabaladık ama bizim Erdoğan ile bundan sonra birlikte çalışmamız pek mümkün görünmüyor. Kendisinde batıya karşı anlamadığımız bir nefret var. Kendisine güvenimizi kaybettik. Umarım bundan sonra ilişkilerimiz düzelir ancak pek umutlu değilim” dese, yani öyle Beyaz Saray medya odasında filan değil, bunu bir gazete ile röportajında dile getirse ertesi gün Türkiye’de ekonomi, yabancı yatırımlar, sıcak para ne olur? 

 Aynı Türkiye Rus uçağını düşürdüğünde Putin’in yaptığı açıklamalar gibi düşünün. Yani öyle direkt bir tehdit değil üstelik. Şimdi böyle bir imkan varken adam donanması ile niye tehdit etsin ki? Bunu Venezuella’ya bile yapmadı adamlar. Çünkü gerek yok, ellerinde daha iyi, daha ucuz imkanlar var. "Bizimle değilsin" dese burada 5 yıl kendimizi toparlayamayız.

O yüzden hazırlığı bir ABD çıkarmasına karşı değil, ekonomik, teknolojik ve eğitim alanlarında yapmalıyız. Sonra yeterince gelişemediğimiz için tehdit algılarımız da çok isabetsiz oluyor ve büyük zararlar görüyoruz. Aynı 15 Temmuz’un başımıza gelmesine neden olduğu gibi.

18 Eki 17:53

Ertuğrul

Puan: 2.67

Bu yaziyi baskasi yazsavne bu kadar okunur,ne de begenilirdi. Twitter takipcisi bol olana ne mutlu

4

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Çocuklarımızı Kaybedebiliriz 

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 385 kez okundu, 28 misafir olmak üzere 29 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
PKK, FETÖ, Suriye, Dünya çapında yaşanan büyük gerilimin yansıması, siyasi tartışmalar. Ülkemiz tarihin hızlı aktığı bir zaman diliminin tam ortasında. Her gün televizyonları açtığımızda, gazetelere baktığımızda, sosyal medyadan gündemi takip ettiğimizde kendimizi bir keşmekeşin ortasında buluyor
5
okuma modu
devamı...

daee2127c2c3b047ab0630765e994fad1476442361

PKK, FETÖ, Suriye, Dünya çapında yaşanan büyük gerilimin yansıması, siyasi tartışmalar. Ülkemiz tarihin hızlı aktığı bir zaman diliminin tam ortasında. Her gün televizyonları açtığımızda, gazetelere baktığımızda, sosyal medyadan gündemi takip ettiğimizde kendimizi bir keşmekeşin ortasında buluyoruz. Twitterda gün içinde birkaç farklı konuda ahkam kesmediğim gün sayısı 0 (sıfır). Başta benim sonra hepimizin dünyayı kurtaracak büyük muhteşem fikirlerim/iz var. 

Bu kadar büyük olayların arasında unuttuğumuz ya da önemsemediğimiz ufak bir sorunumuz var: Çocuklarımız ve onların eğitimi/yetiştirilmesi. Çocuklarımızın eğitimi cümlesi herkesin aklında okuyacağı okullar, seçeceği meslekler olarak şekilleniyor. Aslında bizim okumalarını istediğimiz okullar, seçmelerini istediğimiz meslekler. Geornalisteki ilk yazılarımdan birinde  https://www.geornalist.com/post/920/turkiyede-internet-kullaniminin-tehlikeleri-2 çocukların internet ortamında karşılaştıkları tehlikeleri yazmıştım. Geçen gün kızımı götürdüğüm parkta karşılaştığım manzara çocuklarımızın sokakta benzer tehlikelere maruz kalabileceğini hatırlattı bana.

Kartal'da bir çocuk parkı, kaydırakların merdiveni çıktıktan sonra ulaşılan ara bölmesine bir takım yazılar yazılmış. İlanı aşk sözcükleri, çete ilanları ve alt köşede iki kelime “cigara cigara”. Bu alan maksimum 7-8 yaş hadi biraz daha abartalım 10 yaşına kadar olan çocuklar için. Cigara argoda esrar demek. En fazla10 yaşında olan birkaç çocuk, yaşıtlarının her gün kullandığı bir alanda esrarın reklamını yapıyor. 

Bundan birkaç ay önceyse başka bir parkta kızımı sallarken yan salıncakta sırayla sallanan iki çocuğun söylediği şarkıya kulak kabartmıştım. Çocuklar kopmaktan, “koko çekmekten” bahsediyordu söyledikleri şarkıda.

Bonzai, çakmak gazı, esrar, hap vb. uyuşturuculardan haberi olan, kullanan, kullanılmasını normalleştiren bir nesil var. Buna açılan kapılardan biri, belki de en önemlisi sigara alışkanlığı. Sabah okul önlerinde toplanan öğrenciler artık müdür görmeden uzun saçlarıyla okula girmenin yolunu aramıyor. Toplaşıp sigara içiyor. Okul bahçesinin önünde rahatça sigaralarını içip okula öyle giriyorlar. Bu rahatlıkla ileride başımıza çok iş açacak.

6

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Taasuba Hayır 

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 892 kez okundu, 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
 Ümmetin Vahdeti. Karşı konulması imkânsız, cezbedici bir ütopya. “İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumdan” kurtulmanın tek yolu bu. İslam Dünyası hangi kriterle kötü durumda, İslam’ın vaat ettiği kurtuluş ile bu cümleyi kuranların kafasındaki kurtuluş ya da ayeti kerimenin buyruğu ile “üst
7
okuma modu
devamı...

99d7cd0fc4896ab6082e543921efff9e1477125064

 Ümmetin Vahdeti. Karşı konulması imkânsız, cezbedici bir ütopya. “İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumdan” kurtulmanın tek yolu bu. İslam Dünyası hangi kriterle kötü durumda, İslam’ın vaat ettiği kurtuluş ile bu cümleyi kuranların kafasındaki kurtuluş ya da ayeti kerimenin buyruğu ile “üstünlük” aynı şey mi bu ayrı bir yazı konusu. Şimdilik hüsnü zanda bulunarak, İslam Dünyasın içinde bulunduğu fiili işgal durumundan kurtulmak olarak kabul edelim. 

Hz. Ali (r.a.) dönemi siyasi gelişmeler sonrası ortaya çıkan mezheplerden ŞİA ile Ehli Sünnet arasındaki gerilimi bitirmek tatlı yiyip tatlı konuşmak, sonra Büyük İslam Birliğini kurup Afganistan, Irak, Pakistan, Bangladeş, Suriye ve diğer İslam beldelerini kurtarmak, Dünyayı Müslümanlar olarak yönetmek aslında çok kolay. Mezhep taassubu yapmayacağız. ŞİA ile kardeş olacağız. 

 Tamam, aramızda, birkaç tarihsel mesele var. Mesela Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman başta olmak üzere Sahabeyi Kiram efendilerimizin büyük çoğunluğuna hakaret ediyor, hatta onların kafir olduğunu iddia ediyorlar ama bu tartışmak için yeterli mi Allah aşkına. Yoksa siz tekfirci misiniz? Büyük İslam Birliği diyorum, siz taa 1400 yıl önceki meselelerden bahsediyorsunuz. 

“Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü'minlerin analarıdır. Ahzâb : 6” ayetiyle annemiz olduğu bize bildirilen Hz. Ayşe (r.a.)’ye bir rivayete domuzdan daha pis kafir demiş olması İmam Humeyni’nin karizmasını görmemizi nasıl engeller arkadaşlar soruyorum size. Allah aşkına hiç mi trafiğe çıkmadınız. Hatalı sollama yaptığınızda annenize sövüyorlar. Hepsini mi vuruyorsunuz. Humeyni diyorum size, siz 1400 yıl öncesinde kalmışsınız. 

Hem Sunnilerin hiç mi hatası yok. Yıllarca şia’yı örselediler. Ufak tefek meseleleri büyüttüler. Ne var yani İmamların Masum olduğunu, imamların rivayetlerinin Hz. Peygamberin rivayetinden daha önemli olduğunu kabul etseniz. Yoksa siz ehli beyt düşmanı mısınız canım? 

Siyasi gelişmelerden bahsediyoruz burada. Bakın Irak işgal altında. Taklidi Merci Ayetullah El Uzma Ali Sistani ABD işgali sırasında Hz. Mehdi zuhur etmediği için ABD’ye direnilmemesi emri verdi ama bu Sistaninin özgür hür iradesi. Hani insanların görüşlerini açıklama hakkı vardı? Yoksa siz İsrail lehine çalışan ajan mısınız bunu gündeme getiriyorsunuz. Adam bağrına taş basarak ABD’den 200 milyon dolar aldı ama bunda ne var? Kendisi bu parası fakirler için aldı. Hem siz diyanetin bütçesine laf söylediniz mi ki? Buna karışıyorsunuz? 

İran İslam Cumhuriyeti Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanı ve İran’ın 4. Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani ABD ile Afganistan ve Irak İşgali sırasında ortak çalıştıklarını söylemiş olabilir. Bunda ne var Allah aşkına. Bakmayın şimdi bazı isimlerin Irak’ta ve Suriye’de Afganistan, Hindistan ve İran’dan getirilmiş binlerce şii militanın katliam yaptığı iddialarına. Onlar sapkın vehhabiliğe karşı savaşıyorlar. Hatta sırf bu nedenle, bağırlarına taş basarak, canlı canlı kedi parçalıyorlar. 

Bir iddia da İran’ın Türkiye aleyhine işler yaptığı. Bakmayın siz Türkiye PKK’ya operasyon düzenlerken İran’lı yetkililerin Irak toprak bütünlüğünden bahsetmelerine. Türkiye’nin mezhepçiliği adamlara başka şans mı tanıyor Allah aşkına. Türkiye Irak’ta Maliki hükumetine karşı seçimlerde İyad Allavi’yi desteklemedi mi? İyad Allavi Irak’ın en önemli Sünni siyasetçilerinden biri değil mi? 

 Türkiye BM Güvenlik Konseyi geçici üyesiyken İran’ın Nükleer çalışmalar nedeniyle ambargoya uğrama oylamasına hayır oyu vermedi mi? Brezilya ile ortak olup İran ile takas anlaşması yapmadı mı ? Bundan daha büyük mezhepçi siyaset mi olur? Zavallı İran bağrına taş basarak bir yere kadar sabretti. Şimdi bütün yaptıkları Kudüs’ü kurtarmak için. Yoksa siz Kudüs’ün kurtarılmasını istemiyor musunuz? 

Allah kendilerinden razı olsun,  Türkiye’de İslamcı yazarlarımız sizin gibi taassup sahibi insanlar değil. Sizin gibi tekfirci olsalar,  Şii milislerinin Kabe’yi de ele geçireceğiz açıklamalarını gündeme getirirlerdi. Ne var yani beş yüz altı yüz yıl da Şiiler yönetse Kabe’yi. Belki birkaç sahabe mezarını yıkarlar. Belki Hz. Ayşe’nin mezarını parçalarlar. Ne var canım bunda. Bence vahdet her şeyden daha önemlidir. 

08 Kas 01:11

İnsanların önyargılarını parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur* *Aynştayn

8

Ali Turan

Puan: 3.6

İlkyardım: Herşey Beyin İçin

Ali Turan yazdı, 1292 kez okundu, 22 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Size ilkyardımı kısa ve net şekilde anlatmaya çalışacağım. Bir kaza mahaline girdiniz. Ortalık kan gölü. Bağıranlar, çağıranlar, kanaması olanlar, kolu kırılanlar hatta uzvu kopanlar var. Önce kime yardım etmeniz gerekir? Bunların hiçbirine. Orada muhtemelen sesi çıkmayan ve kımıldamayan bir
9
okuma modu
devamı...

11a3c24a3218f2265c77f24950ab20201477594662

Size ilkyardımı kısa ve net şekilde anlatmaya çalışacağım.

Bir kaza mahaline girdiniz. Ortalık kan gölü. Bağıranlar, çağıranlar, kanaması olanlar, kolu kırılanlar hatta uzvu kopanlar var. Önce kime yardım etmeniz gerekir? Bunların hiçbirine. Orada muhtemelen sesi çıkmayan ve kımıldamayan bir yaralı var, ilk ona gitmelisiniz. Bağırmak, çağırmak, hareket etmek canlı olmanın alametidir. Sessiz olanın hangi durumda olduğu o anda meçhuldür.

Beyin oksijen almadan sadece 5 dakika yaşayabilir. 5 dakikanın sonunda beyin ölümü gerçekleşir ve bunun geri dönüşü yoktur. İşte ilkyardımın amacı, sağlık ekipleri gelen kadar beynin oksijen almasını sağlamaktır.

Sesi sedası çıkmayan yaralının yanına geldiniz. Omzunu salladınız, seslendiniz. Tepki yok. Yapılması gereken ilk iş ağzının içini kontrol etmektir. Çünkü beyine oksijen ağızdan gidecek. Ağzını açtınız, işaret parmağınızla içini süpürür gibi yapıp, yabancı bir cisim yakalamaya çalışacaksınız. Bu bir sakız da olabilir, bir bisküvi parçası da.

Ağızda hiçbir şey yok. Dil arkaya da kaçmamış, normal görünüyor. O zaman hastanın çenesini yukarı kaldırmanız gerekiyor (Şu an oturduğunuz yerden tam üstünüzdeki tavana bakın, işte bu pozisyon). Böylece boğaz nefes almak için daha da genişlemiş oldu.

Nefes yolunu mümkün olduğunca açmaya çalıştık. Şimdi nefes alınıp alınmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Yaralı nefes almıyorsa 5 dakikalık süre tükeniyor. Bak-Dinle-Hisset yapıyoruz. Gözümüzle göğüsün kalkıp kalkmadığını anlamaya, kulağımızı yaralının ağzına getirip nefes sesini duymaya ve hissetmeye çalışıyoruz.

Yaralı nefes almıyor! Beyine oksijen gitmiyor. Solunum ve Dolaşım birbirine entegre sistemler olduğundan nefes almıyorsa, kalp de çalışmıyor demektir. Kalbi çalıştırırsak, nefes de almaya başlar. Kalp masajına geçiyoruz. 30 masaj hareketi, 5 sunni teneffüs hareketini durmadan tekrarlıyoruz. Elimiz bir hareket hissedene kadar. Hiçbir şey olmazsa bırakmıyoruz, sağlık ekibi gelene kadar durmuyoruz. Bu süre zarfında kalp çalışmaya başlamasa bile, masaj ile beyine oksijen göndermiş oluyoruz. Sağlık ekipleri tıbbi cihazların da yardımıyla hastayı yaşatmaya çalışacaklar.

Beyin, sinir sisteminin merkezi. Bunun uzantısı ise baş-boyun-bel omurları boyunca uzanan omurilik. Omurilik sayesinde elimizi, kolumuzu, bedenimizi kontrol ederiz. Sinir sisteminin bir parçası olduğu için omurilikte oluşacak bir zararın da telafisi yoktur. Bu yüzden bir yanma, patlama tehlikesi olmadığı müddetçe, yaralı veya hasta olduğu gibi bırakılır, hareket ettirilmez.

Solunum yoluna yabancı cismin kaçması da tehlikeli bir durum olabilir. Eğer hasta öksürüyorsa, nefes alıyorsa hiçbir şey yapılmaz. Sırtına vurulmaz, su verilmez. Öksürmesi söylenir. Solunum yolunun tamamen tıkanması durumunda ise hasta öksüremez, nefes alamaz, morarır, eliyle boğazını tutar. İşte burada yapmanız gereken kritik bir adım var: Hemlik manevrası (Resimdeki hareket). Bir elinizi yumruk, onun başparmağını büküp ortasını çıkıntı yapıyorsunuz. Bu çıkıntıyı kullanacaksınız. Kişinin arkasından sarılıp, çıkıntıyı göğsün ortasına kaburgaların bittiğe yere nişan alıyorsunuz ve çıkıntıyı bastırıyorsunuz. Bu hareket ile diyaframı uyarmaya çalışıyoruz, uyarılan diyafram yukarı doğru kasılacak ve yabancı cisme basınç uygulayacak.

Tabi ilkyardım deyince, kanamalar, yanıklar, kırıklar, zehirlenmeler, sara nöbetleri, şoka girme gibi konular da var. Fakat bunların hiçbiri anlattıklarım kadar hayati değil. Beyine yönelik yapılması gerekenler hayati öneme sahip. Diğerlerinin telafisi var ama beynin yok.

10
Kapat