Türkiye

Yıl 3 Sayı 3
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
MART 2017

Abdullah Fakiroğlu

Adil Olmak İçin Hatırlamak

İÇİNDEKİLER

Adil Olmak İçin Hatırlamak
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Referandum Süreci Nasil İşlemeli ?
Ozan Bilican / İSTANBUL
Korkuyorum
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Kürtlerin Küsmesi 
Abdullah Fakiroğlu / İSTANBUL
Evet, Nerede Kalmıştık?<Br />
Osman Batur Akbulut / KIRIKKALE
<B>Bir Köşeye Atılan Kur’An Ahlakı</b>
Sezer Emlik / BARTIN
Bir Hayvan Başörtülü Bir Bayana Saldırdı!
Abdulhamid Osmanoğlu / İSTANBUL
Arap Güzel Demektir.
Can-I Canan / İZMIR
Hayır, Hayır, Kitap Tanıtımı Değil!
Sıla Münir / İSTANBUL
Ölü Köpeğin Dişleri Ve Kişisel Gelişim Zırvası!
Abdulhamid Osmanoğlu / İSTANBUL
İletişim İmkanlarının Artıp İletişimin Azalışı
Nabi Çoban / BARTIN
Savrulmasını Beklemekteyim ...
Edibe Toğaç / ADANA
"yavrum, Öfke Beyni Çürütür!"
Sıla Münir / İSTANBUL
Hastanın Biri Bi Gün..
Sıla Münir / İSTANBUL
<B> Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı (2)</b>
Sezer Emlik / BARTIN
İşte Benim: Zeki Müren
Mehmet Sezer / DENIZLI
Şikayetçiyim
Anonim / KIRKLARELI
Bu Sistem Neden Bizi Bu Kadar İlgilendiriyor ?
Fatih Kaymakçı / İSTANBUL

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Adil Olmak İçin Hatırlamak

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1822 kez okundu, 144 misafir olmak üzere 148 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.PKK ile Aralı
1
okuma modu
devamı...

2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.

1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.

14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.

PKK ile Aralık 2012 tarihine kadar şiddetli bir çatışma sürecine girildi. PKK terör örgütü bu zaman diliminde alan hâkimiyeti kurmaya çalışmış ama başaramadı.

Abdullah Öcalan, Ekim 2012 avukatları aracılığıyla Suriye’de 15 bin kişilik ordu kurulmasını istedi.

2012 Ekim Ayında Cezaevlerindeki PKK’lı mahkûmlar Abdullah Öcalan’ın sağlığını gerekçe göstererek ölüm orucuna girdiler. Ölüm oruçları başladığında PKK ve siyasi uzantıları Öcalan’ın dahi bu greve son veremeyeceğini belirtti, toplumsal bir baskı oluşturmuşlardır. Ölüm orucu Öcalan’ın çağrısı üzerine Kasım ayında son buldu

Aralık 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı canlı yayında MİT ile Öcalan’ın görüştüğünü açıkladı

Ocak 2013 tarihinde HDP’li vekiller Abdullah Öcalan ile görüşmeye başladılar.

Mart 2013 tarihinde Nevruzunda Öcalan’ın mektubu Türkçe ve Kürtçe okundu.

Nisan 2013 tarihinde akil adamlar komisyonu kuruldu. Kurulan Komisyonlar tüm Türkiye’yi gezdi.

Çözüm süreci PKK’nın silahlı teröristleri Türkiye dışına çıkarması, Devletin Kürt sorununa demokratik çözüm için adımları atması, PKK’nın tamamen silah bırakması ve sonrasında PKK’lılara genel af ilan edilmesi kurgusunda tasarlandı. Süreç ilerledikçe PKK kanadı silahlı teröristlerin yurt dışından tamamen çıkartmadı sürekli yeni taleplerde bulundu.

Çözüm süreci devam ederken PKK Suriye’de İŞİD’e karşı mücadele adına ABD ve BATI bloku tarafından büyütüldü. Suriye’deki zalim Beşer Esed Rejimi PKK’yı koruyup kolladı.

6-7 Ekim 2014 tarihinde HDP’nin şimdi hapiste olan lideri Selahattin Demirtaş’ın çağırısıyla PKK yandaşları sokaklara çıkarak terör estirdi. Yasin Börü ve beraberinde kurban eti dağıtan Riyat Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökoğuz vahşice öldürüldü.

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı okundu. Yirmi dakika sonra Selahattin Demirtaş : “Hükümet bir yandan pakette ısrar edip bir yandan demokratikleşmede ilerleme sağlıyorum diyemez. Bu tasarı barış getirecek bir yasa tasarısı değildir. Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor” dedi.

Aynı gün Mustafa Karasu, “AKP Hükümeti Önderliğin ortaya koyduğu 10 başlıkta müzakere edip sorunu çözecek midir, çözmeyecek midir? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır” dedi.

11 Mart 2015: Dolmabahçe üzerine İMC TV’de Banu Güven’e Kandil’de konuşan KCK eşbaşkanları Cemil Bayık ve Hülya Oran: “PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımlar atılmadan hareketimize, halka, Türkiye demokrasi güçlerine güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez.” Dedi.

17 Mart 2015: Seçime parti olarak girme kararı veren HDP lideri Demirtaş partisinin Meclis grup toplantısında kürsüye çıkıp üç cümlelik bir konuşma yaptı: “Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. “

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan izleme komitesine olumlu bakmadığını açıkladı: Ben gazetelerden okuyorum. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Şunu da çok net söylüyorum ben olumlu bakmıyorum. Bunlar doğru şeyler değil. Bu işler istihbarat teşkilatlarıyla yürür” dedi.

21 Mart 2015: Nevroz’da Öcalan’ın mektubu okundu.

22 Mart 2015: Recep Tayyip Erdoğan tekrar açıklama yaptı: “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metinle Yalçın Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı.. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Bunu doğru bulmuyorum. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?. Hala yeni yeni talepler ortaya çıkıyor. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna ortak bir deklarasyon diyebilir misiniz? Böyle bir şey var mı?” dedi (kısaltılmıştır)

26 Haziran 2015 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan Suriye’de bir PYD devleti ihtimaline karşı : `Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz` dedi.

11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı

20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı

Bu tarihten itibaren bir sürü kentte siper kazıldı, çatışmalar başladı. PKK’lılar onlarca kentte bombalı saldırı, çocuklarının yanında insanları öldürme, yüzlerce askeri şehit etme konusunda birbirleriyle yarıştılar.

10 ocak 2016 tarihinde kendilerine Barış İçin Akademisyenler diyen bir grup açıklama yaptı. Açıklama şöyle başlıyordu. “Türkiye cumhuriyeti; vatandaşlarını sur'da, silvan'da, nusaybin'de, cizre'de, silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım türkiye'nin kendi hukukunun ve türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ Türkiye’de Darbe yapmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı sonrası sokaklara akın eden halkımız darbeyi engelledi.

08 Şubat 2017 tarihinde açıklanan KHK ile bu metne imza atan akademisyenlerden bazıları üniversitelerden atıldı.

Adalet, kendi görüşünden olmayanlara zulmetmek, karşı görüşe saygı, barış isteyenleri (?) susturmak, 28 Şubat kıyası vb. uyarılarda bulunan ve bulunmaya hazırlanan “vicdanlı” insanların hatırlamadığı geçmiş bu. Bizi balık hafızalı zannetmesinler. Yaşananların, ne olduğunun farkındayız. Derdinizin ne olduğunu açıkça söylerseniz sağlıklı bir tartışma yürütebiliriz. Biz bunları yaşarken siz ne yaşadınız, onu anlatarak başlayabilirsiniz. Fakat lütfen açık olun. 

2

Ozan Bilican

Puan: 7.6

Referandum Süreci Nasil İşlemeli ?

Ozan Bilican yazdı, 648 kez okundu, 37 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Anayasa değişikliği teklifini onaylaması ile resmi olarak referandum sürecine girdik. Kararın Resmi Gazetede yayınlanması ile birlikte 60 günlük sürenin dolması beklenecek ve izleyen ilk Pazar günü,16 Nisan 2017, Anayasa değişikliği halkın oyuna sunulacak. Henü
3
okuma modu
devamı...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Anayasa değişikliği teklifini onaylaması ile resmi olarak referandum sürecine girdik. Kararın Resmi Gazetede yayınlanması ile birlikte 60 günlük sürenin dolması beklenecek ve izleyen ilk Pazar günü,16 Nisan 2017, Anayasa değişikliği halkın oyuna sunulacak.

Henüz 25 yaşında genç bir vatandaş olarak bu benim gördüğüm 2. Anayasa değişikliği referandumu olacak. Aslına bakarsanız Anayasa dediğimiz hukuki norm, bu denli sık aralıklarla değiştirilebilen, üzerinde oynamalar yapılabilen bir metin kitapçığı değil, olmamalı da. Tabii bahsettiğimiz ülke Türkiye değilse.

Anayasa’nın tanımında maddi anlamda Anayasa ile şekli anlamda Anayasa olmak üzere ikili bir ayrıma gidiliyor. Peki nedir bu ayrım? Türk Anayasa Hukuku doktrininden Prof. Kemal Gözler şöyle tanımlıyor;

Maddi anlamda Anayasa, devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini belirleyen kurallar bütünü iken,

Şekli anlamda Anayasa, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir usûlle konulup değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünüdür.

Anayasa’nın üstünlüğü ve belirli bir sabit düzene oturtulması hususunda hemfikiriz ancak dediğim gibi, konumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Henüz 1923’te devletin kendisi kurulmadan 2 sene evvel, 1921’de ilk Anayasa’sı ilan edilen, devlet kurulduktan 1 sene sonra da 1924’te 2. Anayasa’sını ilan eden bir geçmişe sahibiz. Elbette o günün savaş şartları ile alınan kararları sorgulamıyorum; ama biliyorum ki o günkü şartlar normal olsaydı dahi biz yine yerimizde rahat duramaz, bir şeyleri değiştirmek için canhıraş uğraşa sokardık kendimizi. Nerden mi biliyorum?

Her zamanki gibi kısa bir tarih dersi yapalım.

1800’lerin 2. Yarısı, İmparatorlukta kazan kaynıyor. Genç Osmanlılar akımının temsilcileri Ziya Paşa, Namık Kemal gibi isimler gizli gizli örgütlenmelerle ülkenin yönetim rejiminin değişmesi gerektiğini, artık halkın da yönetimde söz sahibi olması gerektiğini ufak ufak dillendirmeye başlamışlardı. Hanedana dayalı Mutlâkiyet rejiminin artık değişmesi gerektiği, mevcut rejimin ihtiyaçları karşılamadığı yönündeki beyanları işitildikçe yedikleri çeşitli sürgün ve hapis cezaları ile uğraşmalarına rağmen vazgeçmediler ve 1876’da Mithat Paşa önderliğinde Sultan Abdulaziz Han’ı tahttan indirerek yerine Sultan Abdulhamid Han’ı tahta getirdiler (Arada kısa süreli bir Sultan Murat dönemi var,ancak Padişah akıl sağlığını yitirince o da indiriliyor). Devlet tarihimizin ilk resmi Anayasası olan Kanun-i Esâsi'yi de ilan ettirerek rejimi Meşrutiyet olarak değiştirdiler. Ta ki 1878’de Rus Savaşı ile Sultan Abdulhamid Han meclisi dağıtıp tekrar Mutlakî rejime dönene kadar. İlk Anayasa sürecimiz 2 sene sürebilmişti.

Ancak Genç Osmanlılar yine de mücadeleden vazgeçmediler. Birinci Meşrutiyet zaferini kazanan neslin geriye bıraktığı eserler, bilhassa da İstiklal Şairi Namık Kemal’in şiir ve oyunları ile duygu dünyalarını kabartıp,bu sefer de Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa gibi isimlerin öncülüğünde 1908’de Sultan Abdulhamid Han’ı tahttan indirerek 2. Meşrutiyet’i ilan ettiler. 2000 yıllık, Hân ve onun mutlâki rejimi altında olan devlet geleneğimiz, çağın gerekleri sebebiyle 30 sene içerisinde 2 kez değişime uğramış ve tabiri caizse devlet kodlarımızın ayarlarıyla ilk oynama buradan başlamıştır.

1876, 1908, 1921, 1924, 1961, 1982, 1987, 2010 ve 2017.

Kronolojik sıraya bakarsak uzun süre sabit gelen işleyişle bir kere oynamaya başladınız mı gerisi çorap söküğü gibi gelir anlayışının hakikatini görüyoruz. Buradan bir Mutlâkiyet övgüsü çıkarmanızı istemiyorum. Sadece tarihsel bir gerçeği görmenizi amaçladım. Zira çağın gerekleri hiçbir zaman kulak arkası edilecek bir mesele değildir. Nitekim Cumhuriyet’in eski kıdemli tarihçilerinden Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’nın hayatını anlattığı “Makedonya’dan Orta Asya’ya – Enver Paşa” adlı kitabında, verilen Meşrutiyet mücadelelerinden ve devlet rejiminde değişiklik yapmanın özünden şöyle bahseder :

“ … Devlet şekli üzerinde mücadele derken, bu mücadelenin, yalnız devletin siyasi nizamında değil, ekonomide, idarede, sosyal yapıda da birtakım değişiklikleri hedef tuttuğunu elbette ki gözden uzak tutmamalıyız. Çünkü devlet nizamı,yahut milli yapı; o devletin sınırları içinde yaşayan halklar topluluğunun yaşadıkları düzen üzerinde şekilleşir. Osmanlı İmparatorluğu da bir halklar topluluğuydu. Bu nizamda gerçekleşecek her değişiklik, esaslarını elbette ki bu halklar topluluğunun ihtiyaç ve meselelerinden alacaktı. Yapılacak değişiklik, meselelere cevap verirken, bu topluluğun yapısında elbette ki etkilerini gösterecekti. … “

Şimdi de gelelim bugüne. Bizim referandum sürecimiz nasıl işliyor? Kabul edilirse 80 milyon insanın hayatını, düzenini, tüm sosyo-ekonomik işleyişini etkileyecek bir Anayasa pakedini yetkililer halka nasıl aktarıyor?

5 Şubat 2017;

Başbakan Binali Yıldırım : “PKK Hayır diyor, FETÖ Hayır diyor, onun için Evet diyoruz.”

5 Ocak 2017;

Ana Muhalefet Lideri Kemal Kılıçdaroğlu : “Anayasa değişiklik pakedine Evet diyenler vatan hainidir.”

Sizler bu cümleleri kurarken muhtemelen karşınızda sizi alkışa boğacak binlerce insan bulacaksınız ondan şüphem yok da; ya peki biz neye Evet diyeceğiz, neye Hayır diyeceğiz? Önümüzde 2 aylık bir süreç var. Ben henüz yetkililerden bana neye Evet veya neye Hayır dememi izah edecek bir beyan pek göremedim. Niye Evet veya Hayır dememi gerektiren birçok siyasi parti argümanı işittim, ama neye oy kullanmam gerektiğini henüz duyamadım. Dikkat ederseniz Neye? Ve Niye? Soruları arasında tek harflik ama büyük bir fark var.

Yazıyı okuyan ve bu ülke için gerektiğinde hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, gerektiğinde de sağduyu içinde davranmasını bilen vatansever insanlara naçizane bir çağrımdır. Şu 2 aylık dönemi ; partizanlık içerisinde değil, nefret odaklı bir bakış açısıyla değil, karşıt oyu hainlik ya da haşa dinsizlik gibi ithamlara ötelemekle değil; neye Evet diyoruz neye Hayır diyoruz sorularının cevabını aramaya yönelik akla ve mantığa uygun tartışmalarla geçirelim. Son zamanlarda istediğimizde “karşı mahalleye” nasıl sarılabildiğimizi, “karşı mahalleyi” nasıl anlayabildiğimizi üzücü hadiselerle maalesef haddinden fazlaca yaşadık, hala daha da devam ediyoruz. Bari bu referandum sürecini bir fikrî iç savaş değil de, herkesin ihtiyaçlarını ve kaygılarını merak edip anlamaya çalıştığımız, toplumun nelere gerek duyduğunu öğrendiğimiz, sakin bir Pazar günü aile oturması gibi geçirelim. Bence bizler bunu yapabilecek potansiyele sahibiz, yeter ki yetkililer biraz daha kendilerine çekidüzen versin.

Zira biz yeterince yorgunuz.

Selametle.

4

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Korkuyorum

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 559 kez okundu, 32 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliğini referanduma götüren imzayı attı. Allah nasip ederse referandum 16 Nisan tarihinde yapılacak. Ben de referanduma 64 gün kala, referandumda onaylanacak maddelere dair çekincelerimi yazmak istedim. Aydın olmanın getirdiği tarihsel sorumluluğu
5
okuma modu
devamı...

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliğini referanduma götüren imzayı attı. Allah nasip ederse referandum 16 Nisan tarihinde yapılacak. Ben de referanduma 64 gün kala, referandumda onaylanacak maddelere dair çekincelerimi yazmak istedim.


Aydın olmanın getirdiği tarihsel sorumluluğu üzerimde hissederek bu satırları kaleme alıyorum.


Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığından korkuyorum. Bu anayasayı hazırlayanlar böylesine büyük bir tehlikeyi nasıl görmediler, haftalardır gözüme uyku girmiyor. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi başkanlarının ortak kararı ile Türkiye cumhuriyetinden ayrılarak bağımsız olabilecekler. Bağımsız olmaları yetmiyormuş gibi bir de tarafsız olabilecekler. Rezilliğe bakar mısınız, bu hakkı Anayasa Değişikliğiyle kendilerine biz veriyoruz. Yargıtay binasına pasaportla girdiğinizi düşünün.


Milletvekili yaşının 18’e düşmesinden korkuyorum. Meclis TV’yi açtığınız ve karşınızda 18 yaşında yüzlerce milletvekili çıktı. Kulağında walkman, elinde 3310 ile meclis konuşmalarını nasıl izleyecek/dinleyecek soruyorum size. Mecliste %1,6 oranında bulunan 25-30 arası milletvekili neyimize yetmiyor da 18 yaşa iniyoruz. Bakınız bir yanlış anlamayı düzelteyim, ben gençlere karşı değilim. Gelsinler dergi çıkartalım, afiş astırayım, istediğim işleri yapsınlar. Konuyu dağıtmayalım.


Başbakanlığın kaldırılmasından acayip korkuyorum. Ne güzel başbakanlarımız vardı, niye kaldırıyorlar. Soruyorum size niye? Yani Başbakanlık makamının kime ne zararı vardı ki? Erdoğan Başbakanlıktan gelmedi mi? Erdoğan Başbakan olmasa Cumhurbaşkanı olabilir miydi?


En büyük korkularımdan biri de Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra ne olacağı hakkında. Tamam, şimdi referandumun geçtiğini düşünelim, Recep Tayyip Erdoğan partili cumhurbaşkanı seçildi, ya ondan sonrası. Ya ondan sonra başa geçen isim, Müslümanlara zulüm ederse ne yapacağız. Neden bu hakkı ona verelim? 93 yıldır bu ülkede huzur içinde yaşıyoruz şimdi ayağımıza sıkmanın ne âlemi var değil mi?


Partili Cumhurbaşkanlığı ifadesi bir bana mı dehşet geliyor? Kopacak fırtınayı görebiliyorum. Yıllardır Cumhurbaşkanlığı makamına asgari nezaketi ihlal etmeyen CHP, HDP ve meclis dışındaki partiler yeni sistem onaylanır onaylanmaz Cumhurbaşkanına saldırmaya başlayacaklar. Hiç alışık olmadığımız bir gerginlik değil mi?


Seçim sonuçlarının isteğimiz dışında şekillenmesinden korkuyorum. Ya Cumhurbaşkanlığında Recep Tayyip Erdoğan’a Meclis seçimindeyse Vatan Partisine oy verilirse ne yapacağız?


Referandumun geçmeme ihtimalinden korkuyorum. Çevremde kimle konuşuyorsam bu sefer hayır oyu vereceğini söylüyor. Bu sayı hiç de azımsanacak kadar değil. Geçen gün arkadaşlarla oturduğumda 48 kişi hayır oyu vereceğini söyledi.


Keşke bu referandum başka bir zaman diliminde gerçekleşeydi. Bu değişikliğe ne gerek vardı anlamaya çalışıyorum. Yok anlamıyorum.


Korkularım bu kadar mı? Elbette değil, MHP ile ittifak meselesi var. Onu da inşallah bir sonraki yazımda anlatacağım.


Korkuyorum dostlarım. Korkmama rağmen bu Referandumda Evet oyu vereceğimi size söylemiş miydim? Size Evet ya da Hayır oyu verin diyemiyorum ama. Ne olur kusuruma bakmayın. 

18 Nis 06:28

kardeşim sen meseleyi anlamamışsın. bir daha oku.

6

Abdullah Fakiroğlu

Puan: 19

Kürtlerin Küsmesi 

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 500 kez okundu, 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
Ak parti ile MHP'nin ortak çıkardığı anayasa değişikliği Kürtlerin Ak Parti'den uzaklaştıracağını, bunun da referandumda hayır oyu çıkmasına sebep olacağı köşeler de sıkça yazılır oldu. Temel çıkış noktası 1991 Refah- MÇP seçim ittifakı sonrasında Kürt oylarının Refah Partisinden uzaklaşması olan bu
7
okuma modu
devamı...

Ak parti ile MHP'nin ortak çıkardığı anayasa değişikliği Kürtlerin Ak Parti'den uzaklaştıracağını, bunun da referandumda hayır oyu çıkmasına sebep olacağı köşeler de sıkça yazılır oldu. Temel çıkış noktası 1991 Refah- MÇP seçim ittifakı sonrasında Kürt oylarının Refah Partisinden uzaklaşması olan bu teorinin üzerinde konuşulmayı hak ediyor.


1991 seçimlerinden sonra 7 genel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi, 5 yerel seçim 1'de referandum gördü. Refah partisi kapatıldı yerine kurulan Fazilet partisi kapatıldı, önce Saadet partisi sonra Ak parti kuruldu. Saadet partisi içinden Has Parti çıktı, Has Parti daha sonra Ak partiye katıldı, bazı Has Partililer CHP' ye geçti. Benzer durum MHP içinde geçerli. 1991 'de adı MÇP olan parti önce MHP oldu, sonra bünyesinden BBP çıktı, Alpaslan Türkeş'in vefatından sonra genel başkanlık tartışmaları çıkınca Tuğrul Türkeş ayrılıp parti kurdu tekrar döndü, 7 Haziran seçimlerinden sonra Ak Parti'ye geçti. Sıkıldınız değil mi? Oysa daha HEP'den HDP'ye geçişi, Türkiye’nin 26 yıllık değişimini yazacaktım.


En iyisi, henüz çatışmaların başlamadığı 7 Haziran ve çatışmalar devam ederken yapılan 1 Kasım seçimlerine bakmak. Ak parti ve HDP Kürtlerin olduğu bölgelerde kaç oy almış. Karşılaşacağınız manzara şudur: Bölgedeki Kürt seçmen oy verirken seçimden sonrasını düşünüyor. Eğer seçimden sonra PKK ile baş başa kalacağını düşünüyorsa gidip PKK' ya oy veriyor. Bölgedeki Kürt seçmen adaylar arasında fark görmüyorsa benzer düşünce ile hareket ediyor.


Kaldı ki ortada hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var. Devlet artık PKK'lı terörist ile bölge halkını ayırıyor. Nusaybin, Sur ve diğer hendek çatışmalarında asker ve polisimiz daha fazla şehit vermek pahasına kılı kırk yararak hareket etti. Oysa Sur ilçesinde yaşayanların ifadesiyle dışarıdan gelenlerden oluşan PKK bebeklerin beşiklerine bile bomba koydu.


Bölge halkı bu yaşananlara tepkisini birkaç şekilde gösterdi. Bunlardan birincisi, PKK cephesinden gelen toplu başkaldırı taleplerini duymazlıktan gelerek cevap verdi. İkincisi ve bence daha önemli olansa, HDP’li belediyelere kayyum atanmasına, HDP’li vekillerin tutuklanmasına tepkisiz kalmasıydı.


Bir an için Ak Partinin bu eleştirileri ciddiye alıp Kürt vatandaşlarını küstürmemek adına politikalarında değişikliğe gittiğini düşünelim. 


Sanırım meselenin bam teline geldik, Ak Parti nasıl bir politika değişikliğine gidecek? OHAL mi kalkacak? Devlet PKK ile çatışmayı mı sonlandıracak? Suriye ve Irak'ta PKK ile birlikte mi çalışılacak?


Niyet okuması yapmamak adına, bu konuyu sürekli yazanların, Ak Parti’nin Kürtleri kaybetmemek adına ne yapmasını beklediklerini yazmasını bekleyeceğim.  

8

Osman Batur Akbulut

Puan: 4.47

Evet Nerede Kalmıştık?

Osman Batur Akbulut yazdı, 1069 kez okundu, 15 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
Türkiye şuan 2007 yılında aslında. Kendimizi kandırmayalım, şundan dört-beş yıl öncesine kadar pek çok Ak partilinin de "kazanımlar" olarak nitelediği kadrolaşmanın aslında Fetö'nün yapılanması olduğunu bilmeyen-duymayan kalmadığına göre işi tez elden halletmek gerekiyor. Bu referanduma devletin işl
9
okuma modu
devamı...

50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

Türkiye şuan 2007 yılında aslında. Kendimizi kandırmayalım, şundan dört-beş yıl öncesine kadar pek çok Ak partilinin de "kazanımlar" olarak nitelediği kadrolaşmanın aslında Fetö'nün yapılanması olduğunu bilmeyen-duymayan kalmadığına göre işi tez elden halletmek gerekiyor. Bu referanduma devletin işlerliğini kazanması ve yeniden yapılandırılması için gidiyoruz. Kaybedecek vakit olmadığı için küçük bürokratik makamlarca değil yüksek makamlarca idare edilecek bir sisteme ihtiyaç olduğu açık. Boşalan on binlerce kadroyu dolduracak ne ekibe ne de zamana sahip Ak parti.

Daha açık olalım; 2007'den bugüne kadar Fetöcülere ergenekoncuları veya kemalist bir takım zevatı birbirine kırdırdık. Bazı aklı evvel solcular bunu Ak parti-Ulusalcı kavgası olarak gördü fakat kabak gibi ortada olanı görememek malumunuz bir solcu meziyetidir, unutmamak lazım, sonra da Fetöcüleri alaşağı ettik ve ediyoruz.

Çözüm sürecinde silah bıraksın diye elimizi uzattığımız ki sanıyorum Arap baharının kokusunu alan devletin bunun doğal sonucu Suriye'nin istikrarsızlaşmasından doğacak PKK menşeli Kürt devletinin önünü almak için hızlandırdığı bir süreçti, Kürtçüler iştahla elimizi ısırdı. Gene bizim üstün zekalı solcularımız karşımızda kim varsa ondan yana olmak olarak tanımlanabilecek müthiş stratejileri gereği Kürtçülere sarıldılar. Fakat bu da ellerinde patladı zira HDP için kendi partilerine oy vermemeyi ve bunu ilan etmeyi göze alsalar bile Kürtçüler, böyle sosyal demokrat ayaklara gelmeyecek kadar silahını seven tiplerdi. Nihayetinde bir takım solcunun "en azından sivilleri hedef alan saldırılar yapmayın" diyecek kadar alçaldığına tanık olduk.

Doğrusu solcular öldürülen asker ve polisleri Amerikacı liberallikleri ile bağdaştırarak batıya açıklayabiliyorlardı fakat çoluk çocuğu öldürüp hesap vermemenin ancak Washington'da yaşayan tanrılarına ait bir sapıklık olduğunu bilecek kadar aklı başında idiler. Sonuç olarak PKK öyle hırçınca davrandı ki Suriye'de kendisine yardım eden ABD'nin Türkiye'deki kuklalarıyla vakit kaybetmeme kararına varmış olmalıydı.

Solcular PKK'dan bu tokadı yiyince ne oldular dersiniz; tabi ki sıfır kilometre kemalist! Elbette İzmir Marşı'yla kendini tatmin eden en avam CHP'liyi karşımıza hedef diye dikmemeliyiz. Solcuları iyi anlamalıyız. Ne yaparlarsa yapsınlar yıkamadıkları, bütün düşmanlarıyla ittifak etseler dahi bir türlü indiremedikleri sağ iktidarın halk desteğince en güçlü fakat iktidar erklerince en zayıf anında olduğunu gördüklerinden amansızca saldırmayı ihmal etmiyorlar.

Güzide bir adalet bakanının yirmi küsur sene evvel binlerce hakim ve savcıyı solculardan atayıp bir de bunu "tabi kendi adamlarımı atadım sağcılardan mı atayacaktım" diye ilan ettiği günlerde bir tane solcunun çıkıp "bi' dakka ya bu güçler ayrılığına aykırıdır" dediğini hatırlamıyorum. "Böyle bir yetkiyi Mustafa Kemal istese hayır derim" edebiyatı yaptıkları bu günlerde de bizi daha sütten yeni kesilmiş bir kuzu, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv sanmalarına ise hiç hayret etmemekteyim. Asıl hayret ettiğim bizim cenahtan insanların Montesquieu'ye dönüşmesidir ya neyse.

Bu zevat karşıdakinin zekasını aşağıladıkça kendini zeki zannetme hastalığından muzdariptir. Bana sorarsanız bizim asıl ihtiyacımız anayasanın değiştiği kadar solcuların  da değişmesidir. İran'la Türkiye karşı karşıya gelse İran'dan yana olurum diyen, sıkı yönetim bölgelerinde terör raporu hazırlayıp PKK'dan hiç bahsetmeyen terör kelimesini ise sadece bir cümle, onu da devleti suçlamak için kullanan, her meselede bir alternatif değil ancak karşıtlık üreten bu solculuktan bıkmış usanmış durumdayız.

Ancak şeytanlaştırarak, aşağılayıcı lakaplar uydurup her bulduğu fırsatta hakaret ederek, örneğin yapılan saha çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığı üzere bu referandumda bütün anayasanın değişeceğini sanacak kadar körü körüne, bilmeksizin, sonuna kadar sorumsuz ve aykırı muhalefet anlayışından bunaldık. Kutuplaşmadan muzdarip olduğunu söyleyip sürekli küfrettiği insanların adil olmasını isteyen solculuk artık değişmeye mahkumdur. Zaten bozguncular çağında yaşıyoruz, bu yüzden solcuların niye "hayır" dediğini duymaya ihtiyacımız yok diye düşünüyorum. Niye "evet" dediğimizi bilmeye ihtiyacımız var.

Şahsımca en önemli "evet" deme sebeplerimden biridir yukarıda bahsettiğim. Bu tutumdan vazgeçmek zorunda olduklarını yüzlerine vurmanın yolu "evet"ten geçmektedir. Fakat asıl sebep bu referandumu bir kapıdan geçmek gibi görmem çünkü geçilecek daha çok kapı var. Hani meşhur bir söz vardır ya darbeler ülkeleri on yıl geriye götürür diye işte tam da onun gibi, şuan 2007 yılındayız. Teğet geçmesini umduğumuz bir ekonomik kriz ortamının arifesinde, devletin hızlı çalışması için karar alma mekanizmalarını yeniden yapılandıracağı bir formata ihtiyacımız var.

Batılı normların peşinden giderek devleti batı çarkından kurtarmak belki bin yıl sürecekti. Sert ve zorlu fakat kısa bir sürede, az zamanda büyük işler başardık. Evet, biz başardık, 15 temmuz'da vatanın kıymetli bir arsadan fazla ve başka anlamlar ifade ettiğini bilenler, bizim irademizi batılı efendilerine sunmak isteyenleri tek kurşun atmadan ilmek ilmek çözdüğümüz gün başardık en son. Doğrusu gerilediğimizi kabul ettiğimiz an bir şey çarpacak yüzümüze, vaktimiz düşündüğümüzden de dardır. Bizim hile hurda ile yerleştirecek, kayıracak hakim, savcı ve benzerimiz de yoktur. O hâlde ivedilikle ve istikrarla çalışan bir devlete ihtiyaç var.

Şu şekilde, daha samimi ifade edeyim "evet" deyişimi. Çünkü Türkiye kemalistlere bırakılamayacak kadar mukaddestir. Çünkü Türkiye yalnız üzerinde yaşayanların bel bağladığı bir ülke değildir. Çünkü Türkiye kan dökmek pahasına insanlarının geleceği ipotek altına alınmak istenip de bir türlü alınamayan yegâne Müslüman ülkesidir. Çünkü Türkiye kendisine, dini ve hürriyeti pahasına yaşama hakkı tanıyan batılılardan hesap sormak için yanıp tutuşanların ülkesidir. Türkiye, daha güçlü vurmak için geriye atılmış bir adımdır. Solcular ne bilsin...

10
Kapat