İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 13719

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6542

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3856

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 1911

İstanbul

Ozan Bilican

5 / Puan: 1721

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1503

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1285

İstanbul

Sıla Münir

9 / Puan: 1247

İstanbul

Osman Batur Akbulut

10 / Puan: 1224

Kırıkkale

Mümin Yolcu

11 / Puan: 1066

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 955

İstanbul

Mücahid Cesur

13 / Puan: 905

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

14 / Puan: 885

Ankara

Vlad Emir

15 / Puan: 848

İstanbul

Ali Turan

16 / Puan: 830

İstanbul

Müsemma Şahin

17 / Puan: 755

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 731

Bartın

Muharrem Morkoç

19 / Puan: 644

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 638

Sakarya

Alpay Gökçe

21 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

22 / Puan: 635

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 634

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 613

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 514

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 470

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 418

Yozgat

Lagari Alıntılar

28 / Puan: 412

İstanbul

Sadık İbrahim

29 / Puan: 410

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 401

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 32 dakika kaldı.

Yamanduruş yazdı, 347 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
19 Kas 16 22:00

Yamanduruş

Puan: 638

Diyanetin Tepki Gösterdiği Sansasyonel Filme Dair
ea41556da2489cdabe4d3bf9d18672231479578300

ea41556da2489cdabe4d3bf9d18672231479578300

İran sineması denince akla gelen en önemli isimlerden olan Mecid Mecidi’nin yedi yıl üzerinde çalıştığı (çabası takdire şayan) son filmi Efendimizin çocukluğunu anlatan “Hz.Muhammed (sav): Allah’ın Elçisi” büyük tartışmalara konu olmaya devam ediyor. Hollywood standartlarında çekilmiş, 30 milyon dolarlık büyük prodüksiyon olması ve Çağrı’dan sonraki en ciddi iş gözükmesi hasebiyle Mustafa Akad’ın “Çağrı” filmiyle karşılaştırmalar yapılması da zaten işten bile değildi. Ancak yapım, Çağrı’dan birçok yönüyle ayrılıyordu. Hatta filme Diyanet’in bile destek verdiği yönündeki iddialara, Diyanet tarafından yalanlama gelerek filmin yanlışları ortaya konuldu.

ŞEKLEN GÖSTERİMİ VAR 

Filmin en baş problemi Alemlere Rahmet Efendimiz Hz.Muhammed (sav)'i yüzü olmasa da şeklen gösterilmesiydi. Yani, Efendimizin rolünü oynayan birinin var olmasıydı. Oysaki, hepimizin bildiği gibi Çağrı filminde kesinlikle şeklen bile gösterimi yapılmamıştı. Bu filmde Efendimiz Hz.Muhammed (sav) seslendirilmemiş, konuşmaları altyazı olarak verilmiş. Bu açıdan çok iyi gözükse de, merak ediyorum altyazıların tamamı hadis-i şerif mi?

Filmde Efendimizin validesi Hz.Amine ve süt annesi Hz.Halime’nin gösterilmesi de gayet sıkıntı oluşturacak unsurlardandı. Çünkü, hepimizin bildiği gibi anne-oğulun birbirine şeklen benzeyen yanlarının olması gayet normaldir. Hristiyanları da filme çekmek için Hz.Amine’nin Hristiyan filmlerindeki Hz.Meryem’e benzetilmeye çalışılması da gözlerden kaçacak cinsten değildi.

ŞİA ANLAYIŞI YANSIYOR

Film; imanlı öldüğü ihtilaflı olan Efendimizin amcası, Hz.Ali’nin babası Ebu Talib’i müslüman olarak, Mekkenin fethinden sonra müslüman olan Muaviye’nin babası Ebu Sufyan’ı ise azılı müşrik olarak, Efendimizin dedesi Abdülmüttalib’i tevhid ehlinden gösteriyor. (Daha hassas davranılabilirdi) İşte Şia anlayışının filme yansıması da burada beliriyor. Maalesef üç halife’nin bile Hz.Ebubekir (r.a.), Hz.Ömer (r.a.), Hz.Osman (r.a.) filmde adları geçmiyor. Yahu el insaf! Efendimizin Ravzasında kabr-i şeriflerinin yanındaki kabirlerde Hz.Ebubekir (r.a.), Hz.Ömer (r.a.) yok mu? 

Peygamberlikten beş sene önce olması gereken mağaraya inzivanın Efendimiz küçük yaştayken gösterilmesi, yine Efendimizin gözünden Kabe’nin altın olarak parıldamasının gösterilmesi, Mağara ve Kabe’nin “Muhammed” diye seslenmesi gerçekten bana mizansen adına ilave edilmiş hissiyatı verdi.

SAHİH KAYNAKLI OLMAYAN SAHNELER

Filmde uzun sahneler arasında yer alan denizden karaya balık yağdırma sahnesinin de sahih kaynaklı olmadığı yönünde hemfikir olunduğu söyleniyor. Özellikle film, Hz.Muhammed (sav)’i Hristiyan anlatı tarzı olan peygamberlik delili sayılan mucize’nin çokça yer alması, İslami anlatı tarzını daha çok benimsemiş Çağrı’da çok az yer alıyordu. Çünkü, İslamiyette mucizeler Mesajın önünde değildir.

Filmin müzikleri ise; İslamik film için ilginç bir yapıda, yer yer klisedeki ayin müziği kıvamında, yer yer koro halinde kadınlar tarafından seslendirilerek yapılmış. Unutulmaz Çağrı müziklerinin yanında kalite olarak çok da etkileyici olduğu kanaatinde değilim.

ETKİLEYİCİ FİL VAKASI SAHNESİ

Filmin bunca sıkıntısına rağmen, iyi yönleri de tabii ki yok değil. Çok etkileyici olarak çekilmiş, filmdeki en başarılı performansa imza atmış Arash Falahat Pisheh’in oynadığı Ebrehe’nin Fil Suresi’ne konu olan Fil Vakası sahnesi adeta kültleşecek gibi duruyor. Ebabil kuşlarına selam olsun!

DİYALOG ETKİSİ HİSSEDİLİYOR

Sinematografik açıdan, film atmosferi ve tekniği açısından özellikle İslami tebliğde görüntünün önde olduğu çağımızda gayet iyi kotarılan yapım, önce şia etkisini, sonra da hristiyan ve yahudilere diyalog etkisini fazlasıyla hissettiriyor. Yer yer ağır temposuna ve üç saatlik uzun süresine rağmen, İslamiyeti bilmeyen insanlar için olumlu etki bırakabilecek bir yapıda gözüken film, İslam tarihini bilmeden izleyen müslümanlar içinse yanlış bilgilendirmeden kaynaklı tartışmalı bir tesir bırakabilecek yapıda gözüküyor. Kısacası her yönüyle bir Çağrı değil kanaatimce..

Müstehcen içerikli yapımların kol gezdiği günümüz sinemasındaki serbestlik düşünülürse, filmi yasaklamaya çalışmak ne kadar doğru?

Kırmızı çizgilerin belli ölçüde aşıldığı ve tam olarak doğru İslam tarihi anlayışı oturtulmamış yapımı algısal olarak çocuklara izlettirmek ne derece doğru?

Efendimizin rolüne girmiş birinin yüzü hariç gösterilmesi ve İslam tarihi ile uyuşmayan sahnelerin olduğu yapımın üçleme olduğu düşünülürse, ikinci ve üçüncü filmler kim bilir daha ne çok problemler içerecek ve çalkantılara sebebiyet verecektir. Bu açıdan düşünürsek ülkemizden neden büyük prodüksiyonlu sünni anlayışa sahip bir yapım çıkmıyor?

Günümüz dünyasında ayyuka çıkmış İslamofobi’ye karşı bir panzehir olabilir mi?

İslâm'ı protestanlaştırmaya yönelik bir projenin ilk ayağı olabilir mi?

Bu filme gidilmeli mi, gidilmemeli mi? Seyredilmesi faydalı mı? İtidalli mi olmalı?

Bu konuda yorum yapmadan, yazdıklarıma istinaden yorumu size bırakıyorum..

***

Hz.Muhammed (SAV): Allah’ın Elçisi / Muhammad (SAV): The Messenger of God

Yönetmen : Majid Majidi

Oyuncular:

Sareh Bayat Rolü : Halimah

Mina Sadati Rolü : Aminah

Mahdi Pakdel Rolü : Abu Talip

Ali Reza Shoja-Nuri Rolü : Abdul Muttalib

Mohsen Tanabandeh Rolü : Samuel

Dariush Farhang Rolü : Abu Sufyan 

Siamak Adib Rolü : Hanatte 

Türkçe Dublaj: 

Gülen Karaman Rolü : Halimah 

Aysun Topar Rolü : Aminah 

Zeki Atlı Rolü : Abu Talip 

Levent Dönmez Rolü : Abdul Muttalib 

Bora Sivri Rolü : Samuel 

Nüvit Candaner Rolü : Abu Sufyan                   

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Kas 16:58

Eleştiride hakikati arayan ve diğer düşüncelere açık bir âlimin ahlakını benimsemeliyiz.Bu yönüyle yazımda hakikatları masaya yatırmış ve "Bu konuda yorum yapmadan,yazdıklarıma istinaden yorumu size bırakıyorum" diyerek de kimse yönlendirilmemiştir

20 Kas 23:31

Misafir

BENCE YAZININ ADI GİBİ SKANDAL BİR YAZI OLMUŞ.PEK OBJEKTİF BAKIŞ YOK.ANLAYAMADIĞIM BİR TARAFGİRLİK VAR.

Zihni Yıldız yazdı, 429 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 May 16 14:00
Tivitır/mivitır
625f7cc3499257744f3e251aa40524811464685342

625f7cc3499257744f3e251aa40524811464685342

- Haydaaa, bu ne hocam?

- Ne olacak, olayın "mivitır" tarafı!

Madem "tivitır"dan sıkıldık, biz de mivitırdan devam edelim: Efeniiiim, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Biz dünyaya geldik geleli birbirimizle iletişim kurma ihtiyacı duyduk, kayalara, taşlara şekiller çizerek haberleştik, derilere, papiruslara yazdık, gün geldi dumanla, gün geldi güvercinler aracılığı ile haberleştik. Mektup yazdık, telgrafı icat ettik, telefonu icat ettik, faksı icat ettik. Gazeteler, dergiler çıkardık. Radyo girdi hayatımıza, sinema, televizyon icat edildi. Önce siyah beyaz sonra renkli. İnternet'le son noktaya geldik, "medya" diye bir olgu girdi hayatımıza, yazılısı ile, görseli ile, sanalı ile medya bombardımanı altında iletişime gark olduk.

Buradan lafı nereye getirecektim yahu? İyice dağıttım konuyu!

Ha, şu resimdeki duvar yazısını açıklayacaktım.

Resimde "dünya şehri" haline geldiği söylenen güzel İstanbul'umuzda bir apartmanın girişi görülmektedir. Apartman sakinlerinden bir vatandaş merdivenlerdeki gürültüden, patırtıdan veya alt/üst komşusunun yüksek sesinden rahatsız olmuş. Aynı apartmanda komşusu olan yöneticiye durumu şikayet etmek için dahiyane bir iletişim yolu bulmuş. Girişteki posta kutularının bulunduğu duvara yazı yazmak. Şimdi yukarıda saydığım haberleşme yollarından hangisine giriyor bu? Bence hiçbirine, yani "e" şıkkına, yani "mivitır" şıkkına...

Yahu bırakalım "sosyal ağ" mavralarını. Ne sosyali kardeşim, insanımız "asosyal" hale gelmiş görmüyor musunuz? Yüzyüze iletişim unutulmaya yüz tuttu. Meramını konuşarak çözmeyi akıl edemez hale geldi. Cilalı imaj devrinden cilalı taş devrine doğru hızla ilerliyoruz. Şu hale bakar mısınız?

"YÖNeTic Çok patRtı OluloR lütfeN yapmayalım" 

Hani çağdaşlaşmıştık, hani eğitim seviyemiz yükselmişti, hani milli gelirimiz artmıştı, hani şehirlileşmiştik? Yanlış alaşılmasın, bu apartman İstanbul'un Sultanbeyli, Ümraniye, Gaziosmanpaşa gibi "varoş" diye aşağılanan ilçelerden birinde değil. Bilakis, belediyesi Ana Muhalefette olan "çağdaş" ilçemizin merkezinde bir apartman. (Amacım kimseyi aşağılamak veya yüceltmek değil. Ayrımcılık yapmak aklımın ucundan geçmez. Aman haa!) Daha gidecek çok yolumuz var da dizde derman kesildi ne yazık ki. Söylenecek sözümüz kalmadı. Dilim damağım kurudu, sesim kısıldı. Kapatalım bu konuyu en iyisi. Kapat ve kurtul. Şu okullar olmasa milli eğitimi ne güzel yönetirdik, değil mi? Sahi şu muhteşem el yazısı ile derdini duvara döken apartman sakini hangi okul mezunu acaba? Ona büyük R harfinin yazılışını öğreten öğretmen hayatta mı acaba?

Tamam, tamam saçmalamaya başladım. Toptan kapatmaktan başka çare kalmadı, "kes oğlum tüm bağlantıyı"

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yamanduruş yazdı, 298 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 May 16 06:00

Yamanduruş

Puan: 638

Demirden Korkmayan Amerika'nın İç Savaşı

Batman ile Superman kapışır da, Kaptan Amerika ile Iron Man yani namı diğer Demir Adam kapışamaz mı yani? Ya da DC Comics kahramanlarını kapıştırır da, koskoca Marvel kahramanlarını kapıştıramaz mı? İşte Marvel, Kahramanların Savaşı ile Yenilmezler/Avengers’ı birbirine kırdırıyor.

Russo kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı filmde bir çatışma esnasında Yenilmezler/Avengers kadrosundan Scarlet Witch, Crossbones’u Kaptan Amerika’nın elinden kurtarırken bir binadaki Afrikalıların ölümüne sebebiyet verir. Bu olay üzerine Birleşmiş Milletler, süper kahramanların sınırsız güç ve denetimsizliğine son vermek adına 117 ülkenin ortak kararı ile bir çözüm üretir. Sokovia antlaşması ile artık Yenilmezler/Avengers kontrol altında tutulabileceklerdir. Ancak; bu antlaşma Yenilmezlerin iki gruba ayrılmasına neden olur. Bir grup, devletin tarafını tutan ve kontrol altında tutulmayı kabul eden Iron Man/Demir Adam ile ona destek veren ekip iken; diğer grup ise, özgür seçim yapabilme hakkından yana olan ve eylemlerin sorumluluğunu üstüne almayı seçen Kaptan Amerika ile onun fikirdaş ekibi olur.. Bu iki ayrı düşüncedeki ekip birbirleriyle karşı karşıya gelir.. Kaptan Amerika hem bu karşı karşıya geliş ile uğraşırken, bir yandan da dostu Kış Askeri Bucky Barnes’i temize çıkarmaya çalışmaktadır.

Konusundan da belli olduğu gibi, Kaptan Amerika yeni düzen için bazı insanların ölmesinin doğal olduğu düşüncesini savunarak tipik Amerikan siyasetine göz kırpıyor. Iron Man/Demir Adam da tipik hükümet tarafını tutarak Demokratçılara göz kırpıyor sanki..

Birçok kapışmanın yer aldığı prodüksiyon canavarı film, senaryo olarak ortalama bir tat verdiği için yenilikçilik ve etkileyicilik fırsatını kaçırıyor. Bu fırsat kaçsa da; aksiyon sahnelerinin bol olması, CGI teknolojisinin gayet başarıyla uygulanması ile (muhtemelen görsel efekt dalında da Oscar adayı olabilir) fevkalade koreografili dövüş sahneleri neticesinde, kaçan fırsatı bir nebze olsun unutturuyor.

Ancak; bazı dövüş sahnelerinin hareketli kamera kurbanı olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.. Mantık hatalarını barındırsa da özellikle havaalanı kapışması kült sahneler arasına geçmeye aday gözüküyor.

Iron Man/Demir Adam aracılığıyla ekibe destek veren genç geveze Örümcek Adam/Spider Man da filmin eğlenceli sahnelerini oluşturuyor diyebilirim.

Genel anlamda; yönetmenlik açısından yer yer ama teknik olarak oldukça başarılı, senaryo olarak yüzeysel, standart süper kahraman oyunculuğunun sergilendiği, aksiyonu bol, kanımca Batman ile Superman kapışmasından belki bir tık farkla daha iyi duran bir film olmuş “Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı”..

Devam filminde, kapanışta gösterilen sahneler çerçevesinde Kış Askeri Bucky Barnes ve Örümcek Adam/Spider Man’in olacağı söyleniyor. Sinemalarımızda maalesef kapanış jeneriği sonu sahnelerini izlenmenin deveye hendek atlatmaktan zor olduğunu herhalde tahmin edebiliyorsunuzdur. Özellikle gençler ve süper kahraman sevdalılarına..

Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı / Captan America: Civil War

Film Notu: 7.5

Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo

Oyuncular: Chris Evans, Robert Downey Jr., Scarlett Johansson, Sebastian Stan, Anthony Mackie, Don Cheadle, Jeremy Renner, Chadwick Boseman, Paul Bettany, Elizabeth Olsen, Paul Rudd, Frank Grillo, Tom Holland, Daniel Brühl

Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik, Bilimkurgu

NOT: Filmin yaş sınırlaması 7 yaş üstü izleyici kitlesi için uygundur. Şiddet veya korku öğeleri içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mutsuz yazdı, 415 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 May 16 10:00

Mutsuz

Puan: 87

Sosyal Medyadaki Akrabalar
a1f32f6823467422a716c17e8d3106aa1463238711

Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya karar verdim.

Konu, sosyal medyadaki akrabalar.. Bunlar kendilerini her fotoğrafınızın altına yorum yapma gereğindeymiş gibi hissederler. Yaptıkları yorumlar da genelde alakasız olur ve "annenlere selamlar/sevgiler" şeklinde sona erer. Bu konuyla ilgili ekşi sözlükte "facebookta alakalı alakasız yorumlar yapan akraba" ismiyle bir başlık açılmış ve çok fazla sayıda entry yapılmış. İçlerinde çok komik olaylar da var. Eğer bu tarz yorumlardan müzdaripseniz bir girip okuyun derim :)

Benden tavsiye, akrabanız yorum yapınca yorumu önce like'layın ve bir kaç gün geçtikten sonra yorumu silin :) Böylece akrabanız like görüp mutlu olacaktır ve yorumu sildiğinizden haberi olmayacaktır :) İyi günler dilerim..

a1f32f6823467422a716c17e8d3106aa1463238711

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 604 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 May 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 13719

Babam Linkedın'e Üye Olsaydı
060acd73f9d6dcf77fb14c661f451e571462971811

060acd73f9d6dcf77fb14c661f451e571462971811

Babam çobanlık yaptığı dönemde LinkedIn olsa ve oraya üye olsaydı, muhtemelen mesleğine "Herd Manager" yazardı. bunu nereden biliyorum? Bilemiyorum tabi ki, bu sadece bir tahmin. Konuyu biraz açmak istiyorum. Belki bu konuda sizinde bir fikriniz oluşur.

Müsaadenizle konu açarken bir yandan da birki çayımı yudumlayacağım. Aslında biraz süt olsa hiç fena olmazdı. Bu arada eskiden çaya süt katmışlığımda vardırr. Peki, ben bu İngiliz asilzadesi özelliklerini nerede edindim? Sülalemde böyle huyları olan insanlar yok. Annemin ve babamın aileleri köylerinde yaşayan diğer sakinler ne kadar varlıklıysa onlar da o kadara varlıklılarmış. gerçi baba tarafım biraz da garibanmış. Geçenlerde CV'lerine baktım, iş tecrübesi kısmında hep çobanlık yazıyor, ta ki babama kadar. Aslında o da askere gidene kadar çobanlık yapmış, askerden sonra Ankara'ya gelip işe girmiş. Bu arada bir sır vereyim. Annem ısrarcı olmasa babam Ankara'ya gelmez ve çobanlığa devam edermiş. Her neyse, yukarıdaki soruya şöyle bir yorumum -belki de beklentim- var. Doğduğum sıralar Ankara Büyük Doğum'aİngiliz bir ailenin gelmesi, yeni doğna çocuklarının karışması ve olayların gelişmesi... Neden bu yorum? Çünkü çağdaş, ilerici, batılı ve modern bir insan olmak için aldığım eğitim bunu gerektirir. Aksi durum kabul edilemez değil mi?

Aslında bu modernlikten ne anladığımızı çok iyi yansıtan örnekler var. Bunlardan bir tanesi, Tanpınar’ın klasik romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün kahramanı Hayri İrdal’ın ilk karısı Emine öldükten sonra, İspritizma Cemiyeti’nde tanışıp evlendiği ikinci karısı Pakize’dir. Pakize’nin hayat hakkında herhangi bir fikri yoktur. Pakize’nin hayatta sevdiği tek şey, modernizmin bir ürünü olan sinemadır. Hayri İrdal’ın tabiriyle Pakize, “sinemanın sade terbiye değil, tatmin de ettiği bir insandır.” Beyaz perdenin karşısında seyrettiklerinden adeta kendinden geçer; hatta gerçekle, seyrettiği macerayı birbirinden ayıramayacak hale gelebilmektedir; tıpkı günümüzün modern insanının dünyanın büyün olaylarının sadece Twitter, Facebook gibi sanal ortamlarda dolananlardan ibaret olduğunu düşünmesi gibi. Örneğin, Palmira’da klasik müzik konserini çılgınca alkışlarken aynı saatlerde İdlib’de çadırkentin bombalamasını kimse umursamadı bile. Çünkü modern olmak bunu gerektirirdi.

Romanda Pakize, Hayri İrdal’ın ağzından anlatılır. İrdal, karasının gençliğinden, güzelliğinden bahseder ama aile içi görevleri yerinen getirememesini de şikâyet eder. Yine Pakize’nin İspanyol dansına olan ilgisini belirtirken onun aslında “doğru dürüst yürümesini bilmeyen, bastığı yeri görmeyen bir insan” olarak tanımlar.

Doğru düzgün yürümesini öğrenmeden modernleşince aydınlanıp bir süre yere paralel havada uçtuk. Bu uçuş bize ne kazandırdı? Mesela, Yozgatlıdan Yozgatlı gibi değil de Masailer’den bahseder gibi bahsettik ve bu şekilde aydın olduk. Gerçi memlekette üniversitelerin takı tasarım bölümündeki akademisyen bile Heisenberg’in belirsizlik ilkesi konusunda size atarlı giderli cümleler kurabilir. Akademik demişken küçük bir parantez açmak isterim. Akademik tuvalet diye bir şey var. Nereden biliyorsun, derseniz. Msc’yim oradan biliyorum. Hatta o sıralar Phd karikatürlerine ve esprilerine güldüğüm de doğrudur. Neden? Çünkü statüm bunu gerektiriyordu. Neyse konuyu dağıtmayayım. Oraya, elinde anahtarı olan belirli sayıdaki kişiler girebilir. Hatta bazılarına Phd ve Msc öğrencileri bile giremez. Neyse fazla eleştirmeyeyim. Muhtemelen ben de akademisyen olsam o tuvaleti kullanırdım. Sıradan bir lisans öğrencisiyle aynı tuvaleti kullanacak değilim ya! Parantezi kapatabiliriz.

Modernleşmemiz bilgi değil de fikir düzeyinde olunca her konu da ahkâm kesebileceğimizin hakkını kendimizde görebiliyoruz, bunun mantıklı olup olmasının bir önemi yok. Mesela, birkaç gün önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Hıdırellez’de Laiklik için zincir oluşturabiliyor. Burada Belediye Başkanına seküler bir dille küçük bir açıklama yapmak isterim. Beyefendi, şimdi bu “Hıdırellez” denilen fenomen, peygamber olduklarını iddia eden Hızır ve İlyas adındaki iki kişinin buluştuğu günü temsil ediyor. No brain, no pain. Nokta!

İşte böyle düşe kalka akşam ediyoruz. Sonra yorgun argın kafamızı yastığa koyduğumuzda gelsin rüyalar, gitsin kâbuslar. İşte burada Oğuz Atay’ın ünlü karakteri Turgut Özben ve onun meşhur ‘Abdülhamit rüyası’ devreye giriyor. Turgut rüyasında Abdülhamit’i görüyor ve biraz ürküyor. Sonra şunları söylüyor: “ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum.” Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sorar. Sultan, başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” der. Turgut yerinden fırlamak ve “Olmaz!” diye bağırmak ister. “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz.” diye haykırmak ister. Daha sonra Turgut’un karşısında Mustafa Kemal’i görür. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtür; fakat Turgut tanır. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştır, saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştır. Turgut, bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalışır: “Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yapar. Turgut, ona doğru ilerlerken ter içinde uyanır.

Modern yaşamdan ne anladığımız kısmında ise Orhan Pamuk’tan bir örnek vererek konuyu nihayetlendirelim. Pamuk’tan örnek vermek istemezdim ama ne yapalım, onun “Cevdet Bey ve Oğulları”ndaki bir yer burasıyla da alakalı. Romanın bir yerinde, Sait Bey köpeğinden bahseder. Aslında Müslüman evinde köpeğin olmayacağını o da bilir, ancak yine de şöyle der: “Zamana uyduk.” Sait Bey köpeğine “Kont” ismini verişini de şöyle anlatır; Paris’te gördüğü bir kadının köpeğini, “hadi Paşa, hadi gel” çekiştirmesi, kendisi de bir paşa oğlu olması hasebiyle zoruna gitmiştir ve bu nedenle köpeğine “Kont” adını vermiştir. İnsan düşününce hak veriyor. Benim de paşa dedem olsa ben de alınırdım. Hatta paşa dedemin adı örneğin “Cemal” olsa daha çok alınırdım. Ama bu alınganlığımı kimseyi kızdırmadan sadece kendimi yazarak geçiştirebilirdim. Ya da soyadım Altan olsaydım, memleketin en modern çocuğu olarak elimde viskiyle doğardım ve viskimi yudumlarken devrine göre bir gericilere(!), bir ilericilere(!) gaz verirdim. Dahası liseli âşık duyarlılığında kitap yazıp her iki gruba da yedirir ve best-seller bir yazar bile olabilirdim.

Konuyu İsmet Özel’in “Amentü” bir kısımla bağlamak isterim:

“Tanrı uludur Tanrı uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur”

Bana göre son yüzyılımızı çok güzel özetleyen dizeler bunlar. Modernleşmek için çıktığımız yolda padişahın kulu olmaktan ve Gemeinschaft’lardan (cemaat) kurtulup çağdaş bir Gesellschaft’ı (toplum) oluşturacaktık. Beceremedik. Her ne kadar içleri boş olsa da, elimizde kala kala uzaktan bizi modern ve çağdaş gösteren statüler kaldı.

Memlekette “Nükleer Enerji Uzmanı”ndan daha çok itibar gören “Yıpranmış Saç Uzmanı” diye bir statü bile var. Bilmem derdimi anlatabildim mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 348 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
4 May 16 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Twitter'da 10 Kat Retweet Almanın 5 Yolu
d77ea820d24b0e385258274914296eee1462388029

Aslında Twitter'ın genel kullanımını biliyoruz: Düzenli olarak paylaşım yap, hashtag'leri çok kullanma, tweetleri kısa tut, vesaire. Ayrıca iyi bir fotoğraf-video karışımının da etkili olduğunu biliyoruz.

Buna rağmen, her ay geriye dönüp hangi içeriklerin iyi performans gösterdiğine baktığımda şaşırıp kalıyorum. Bazı tweetlerimin, 5-10 kat daha fazla retweet aldığını görüyorum nitekim. 

Twitter size etkileşim oranını gösterirken herşeyi dahil eder: Link tıklamaları, Retweet'ler, Beğeniler ve Cevaplar. Ben sadece sesinizin daha çok kişiye ulaşmasını sağlayan Retweet'ler üzerinde odaklanmak istiyorum. Tweet'inizin daha çok insan tarafından paylaşılması, daha çok insanın içeriği görmesine sebep oluyor, bu da tekrar daha çok paylaşılarak bir döngüye giriyor. 

En popüler twitlerimin bazı ortak noktalarını buldum. İşte sizin için birkaç ipucu:

1. Daha renkli görseller kullanın

Tweet'lere görsel eklemek timeline'daki twitler arasından öne çıkarmanın çok etkili bir yolu. Görselli bir tweet, ortalama %18 daha fazla tıklama, %89 daha çok beğeni ve %150 daha çok retweet alır. Benim farkettiğim ise biraz daha farklı: Zengin, doygun renklere sahip görseller daha da iyi, 5 hatta 10 kat daha fazla retweet alıyorlar. Şunun gibi:

d77ea820d24b0e385258274914296eee1462388029

2. Bilgilendirici Mini-Grafik ve Tablolarla Retweet Telkin Edin

Aşağıdaki tweet toplamda %8 etkileşim ve 266 Retweet aldı! Bu retweet'ler sayesinde 30 bin kişiye erişim ve 600'ün üzerinde link tıklaması alındı. Bakın bu açık bir zaferdir.

7ffec7223e03ce46fe651a79c21482281462388079

İnsanlar Twitter'da mini grafikleri çok severler, çünkü bilgiyi linke tıklamadan direk görebilirler. Eğer grafiğin üzerindeki yazılar küçükse, büyültüp bakabilirler ve buna göre linke tıklayıp tıklamama kararını verebilirler.

Siz de bir makalenin linkini paylaşmak isterseniz, makalede bir tablo olup olmadığını bakın. Eğer bilgilendirici bir tablo varsa bunu indirip, Twitter'a görüntü olarak olarak yükleyip makalenin linkini ekleyin. Bu yöntemin Tweet butonu ile paylaşmaktan daha etkili olduğunu göreceksiniz. 

3. Güldürebilirseniz Retweet Alırsınız

Bazen gündemin can sıkıcı havasından çıkıp günü neşelendirecek şeylere ihtiyaç duyarız. Bunun gibi:

c8cf0c569dec69b97061ed464c0d63571462388168

4. Çok Faydalı İçeriğinizi Herkes Arkadaşları ile Paylaşmak İstesin

İnsanların ücretsiz faydalanabileceği bir eğitim programı biliyor musunuz mesala? Aşağıdaki tweet buna tam uydu ve 272 kişi bunu arkadaşları ile paylaşmak istedi. Niçin? Çünkü biz faydalı içeriği paylaşmayı ve yardımsever olmayı severiz. 

4393ff7615b25ac467b64e781b75558a1462388266

5. Gerçekçi Olun

Tabiiki her tweet ciddi olmak zorunda değil. Benim özel tweetlerim de iyi etkileşim alabiliyor. Şunun gibi: 

48439959bd2849f74204ec94cc0fdff41462388320

Aile ve özel tweet'ler retweet almaktan çok beğeni almaya daha meyilliler. Belki insanlar başkaların özel fotoğraflarını paylaşmayı garip buluyorlar. Yine de azıcık özel hayatınızdan kareler vermenin yanlış bir tarafı yoktur. Hiç kimse otomatik tweet atan bir robot ile etkileşim kurmak istemez. Takipçilerinize gerçek bir kişi ile iletişim kurma imkanı verirseniz, sizin diğer tweetlerinizle daha çok etkileşime geçeceklerdir. Bu yazı boyunca geçen temayı görebildiniz mi? Buraya koyduğum tüm tweetlerde bir görsel var. Benim iyi retweet alan hiçbir tweet'im sadece yazıdan oluşmadı. Başka sitelerden direk olarak paylaştığım tweetler de ilgi görmedi. Benim en popüler tweet'lerim, sadece görselden oluşup, daha fazla bilginin olduğu yeri kısa bir link ile gösteren tweet'ler oldu. Etkileşimi yüksek görselleri twit'lerinize eklemeyi unutmayın.

--

Makalenin orjinal linki: Wordstream

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 May 17:12

Yeni editörümüzden kaynaklanan bazı problemler çıkabiliyor. Üzerinde çalışıyoruz.

05 May 13:22

Sayfada bir çalışma mı var? Görsellerde orantısızlık, yazılarda tekrar var. Merak ettim. Sayın Master Geornalist yardımcı olursanız sevinirim. :)

Yusuf Çurku yazdı, 329 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Şub 16 17:00

Yusuf Çurku

Puan: 115

Sosyal Medyanın Yarattığı Asosyal Tipler

Gelişen teknoloji ile başlayan bayatlamış söylemlerden yola çıkarak sosyal medya kullanımının virüs hızında yayıldığı hepimizin malumu. Öyle ki geçtiğimiz günlerde genç bireylerin günde ortalama üç saatini sosyal medya başında geçirdiği Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından açılandı. Günde ortalama 1 sayfa kitap okumayan genç bireylerin, günde ortalama 3 saatini sosyal medya başında geçiriyor olması bizleri ilerleyen günler için karamsarlığa itmiyor değil.

Otobüslerde, metrolarda, trenlerde kafalarını ellerindeki telefonlara gömenler; kullanacağı tuvaletlere kadar wifi bağlantısı arayanlar; yüz yüze ilişkilerden kaçınıp, sosyal medya hesaplarında kendilerini ifade etmeye çabalayanlar ve hepimizin gördüğü o ifadesiz ifadelerle dolu paylaşımlar :

Ahmet kendini aç hissederken ; Mehmet yediği yemeğin fotoğraflarını paylaşıyor. Kenan kendini hasta hissederken; Simge kendini sağlıklı hissediyor. Gökhan kendini mutsuz hissederken; Mine kendini mutlu hissediyor. Özcan kendini ilgisiz görürken ; Nilüfer kendini şefkat dolu hissediyor. Mesut kendini sakin hissederken; Sinem kendini çılgın hissediyor. Buhra aşkı ararken; Cevdet kendini aşk dolu hissediyor. Kamilin ilişkisi yokken; Yılmazın ilişkisi başlıyor. Veysi kendini çalışkan hissederken; Halil kendini tembel hissediyor. Bekir kendini güvende hissetmezken; Serap kendini güvende hissediyor. Fatih'e 140 karakter yetmezken; Tuğçe'ye 140 karakter yetiyor...

Ali ata bakarken; Ömer'in topu tuttuğu güzel günlerden... Alinin akıllı telefonunu elinden atamadığı, Ömer' in akıllı telefonunu sımsıkı tuttuğu bu günlere !

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Çurku yazdı, 307 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Oca 16 13:00

Yusuf Çurku

Puan: 115

Rtük Cezaları

Radyo Televizyon Üst Kurulu, bilinen kısaltması ile RTÜK. Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayınların düzenlenmesi ve denetlenmesinden sorumlu olan kurulun, herhangi bir ihlal neticesinde radyo ve televizyonlara cezai yaptırımda bulunma yetisinin olduğunu biliyoruz.

RTÜK' ün vermiş olduğu ceza gerekçelerinin doğruluğu veya yanlışlığı konusunda şu aşamada fikir belirtmeyeceğim. Ancak ceza yayını '' zorunlu yayın '' mahiyetindeki belgesel programları ile ilgili fikirlerimi belirtmeden geçmem ise söz konusu değil.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun kültür, sanat, edebiyat, eğitim, spor alanlarında hazırlatmış olduğu belgeselleri ceza aracı olarak görmesi pek anlaşılır gözükmüyor. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon kanalında, sualtı arkeolojisi ile ilgili muazzam bir belgesele denk geldim. Sualtı arkeologlarının çalışmalarını anlatan belgesel ekranının üst köşesinde ise zorunlu yayın yazıyordu ! Şöyle mi demek istiyorlardı : Zorunlu yayın olması sebebi ile kültür ve sanat içerikli evlilik programımızı yayınlayamıyor, sizlerden özür diliyoruz... Lütfen hakkımızda yanlış fikirlere sahip olmayınız !..

Sizler, yayıncı kuruluşlara, belgesel programlarını ceza '' zorunlu yayın '' olarak veriyor; söz konusu yayıncı kuruluşlar da cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalmadıkları takdirde belgesel programlarını yayınlanmaktan kaçınıyorlar ise bizdeki yayıncılık yaşamının hangi seviye de olduğunu izah etmeme gerek yok.

RTÜK' ün ve yayıncı kuruluşların söz konusu cezalar üzerine ortak bir çalışma yapacaklarını umuyor, belgesel programlarının yayınlandığı ekranlarda '' zorunlu yayın '' izahsızlığını görmek istemiyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Vlad Emir yazdı, 316 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Oca 16 13:00

Vlad Emir

Puan: 848

Twitter " Siyaset Arenası "Na Nasıl Dönüştü?

2006 yılında Amerika'da kurulan Twitter ülkemizde 2009 yılında yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. İlk zamanlarda ülkemizdeki twitter kullanıcıları genellikle kişisel olarak yaşadıkları tecrübeleri paylaşır toplumsal meselelerle ilgilenmezlerdi. Ülkenin gündemine oturan siyasi olaylar ya da futbol müsabakasında yaşanan ilginç bir olay aniden gündem olur hızlıca konuşulur ve üzerinde fazla durulmazdı. Twitter eğlenmek için kullanılan, boş vakit geçirilen bir alandı. İddia ettiğimiz gibi Twitter'ın siyasileşmesi ve kullanıcıların tamamen politik gündemle ilgilenmesi ise Gezi Olayları ile birlikte gerçekleşmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren neredeyse tüm twitter kullanıcıları kendilerini bir taraftan olarak ilan etmeye ve bu şekilde tweet atmaya başlamışlardır.

"Antalya'daki Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu'nda konuşan Emniyet Müdürü Dr. Fuat Altunbaş, Gezi Parkı olayları ardından Türkiye'deki twitter kullanıcısının 2 milyondan 10 milyona yükseldiğini belirtti." Twitter kullanıcı sayısının birden 5 katına çıkmasından da anlaşılabileceği gibi twitterda konuşulan tek konu Gezi Olaylarıydı ve bu olaylar üzerinden twitter kullanıcıları kendini belirli bir yere konumlandırmaya başladı. Eskiden çoğunlukla gerçek hayattan tanıdıkları kişileri takip eden kullanıcılar kendilerine benzer görüşten kullanıcıları takip etmeye başladı. Bu durum twitterda cepheleşmelerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Gezi Olayları Twitter'dan ya da diğer sosyal medya platformlarından örgütlenmemişti ancak Gezi Olayları twitterda paylaşılan içeriği tamamen değiştirmiştir. Arap Bahar'ında sosyal medyanın öneminden hep bahsedilir, konuşulur ancak bunu Gezi Olayları için söyleyemeyiz. Eğer Gezi Olayları ve Twitter arasında bir etki-tepki ilişkisinden bahsedeceksek burada etkilenen Twitter'dır. Olayların üstünden bir süre geçtikten sonra birçok yalan ve uydurma haberin twitter kullanıcıları arasında hızlı bir şekilde yayıldığı ortaya çıktı. Twitter bir manipülasyon aracı olarakta kullanılmaya başlanmıştı. Kullanıcılar arasındaki ayrışma o zamandan itibaren giderek daha net belli olmaya başlamıştır. Her görüşten birkaç kullanıcının etrafında o görüşten olan kullanıcılar birleşiyor ve karşıt görüşte olanlarla sürekli tartışıyorlardı. Bu durum twitterdaki bir potansiyeli ortaya çıkardı twitter sürekli akan, yenilenen bir siyaset arenası olabilirdi. Siyasi partilerin resmi hesapları yeteri kadar ilgi görmüyor ve etkili olamıyordu, çünkü farklı bir siyasi partiye yakın olan birini bir partinin resmi twitter hesabından paylaşılan bir gönderi etkilemiyordu. Etkilemek bir yana takip ettiği hesaplar sebebiyle kendine yakın olmayan bir siyasi parti hesabının tweetini görmüyordu bile. Böyle bir durumda siyasi partilerin resmi hesaplarından paylaşılan tweetler sadece zaten hali hazırda o partiye oy veren o partiyi takip eden kişiler tarafından görüntüleniyordu.

Gezi Olaylarından sonra Twitter'ın siyasileşmesine sebep olan bir diğer önemli olay ise 17-25 Aralık 2013'te yapılan ve çok ses getiren operasyonlar oldu. Zaten iyice siyasileşmiş ve neredeyse siyasetten başka hiçbir şey konuşulmayan Twitter'da kullanıcılar bu operasyonlardan anında haberdar oldu. Oldukça meşhur olan "Fuat Avni" isimli twitter hesabı da bu dönemde ortaya çıktı. Devletin içinde önemli bir konumda bulunduğu düşünülen bu kullanıcının paylaştığı bilgiler Twitter kullanıcılarının bir kısmı tarafından doğruluğu hakkında bir şüphe duyulmadan kabul edilirken bir kısmı tarafından hiç dikkate alınmamıştı. Burada 17-25 aralık Operasyonlarından sonra twitterdaki ayrışma net olarak ortaya çıktı.

Siyasi partilerin resmi twitter hesaplarının etkisiz olduğundan bahsetmiştik. Burada genelde gerçek kimliğini saklı tutan ve twitterda bir partinin görüşünü o partinin adını zikretmeden ve ya resmi bir hesabın yapamayacağı bir şekilde küfür ederek, bel altı vurarak olayı farklı bir yöne çeken anonim hesaplar ortaya çıktı. Aslında bu hesapların çoğu zaten vardı ancak siyasi meselelerle pek ilgilenmez, bazı ünlü kişileri, televizyon kanallarını vs "trolleyerek" vakit geçirirlerdi. Yaptıkları işi belli bir amaç uğruna değil, eğlenmek için yapıyorlardı. Bahsettiğimiz değişimden sonra bunu bir yükümlülük olarak görmeye ve bir görev bilinciyle hareket etmeye başladılar. Tüm bunlar sonrasında her siyasi yapının twitterda organize bir şekilde çalışan anonim twitter hesapları oldu.

Twitter'ın dönüşümüyle birlikte bu hesapların hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğu artık eğlenmek ve birilerini trollemek için değil siyaset yapmak için Twitter'da bulunuyordu. Anonim kimliklerinden dolayı hiçbir münakaşadan kaçınmayan "pis işler"i yapan bir grup haline dönüştüler. Bu dönüşümü geçirenler artık sadece "troll" olarak tanımlanmamaya başladılar. Sıfatlarının önüne ek bir sıfat daha gelmeye başladı. Örneğin; "AK Troll", "CHP'li Troll", "Cemaatçi Troll"

Son gelinen durumda twitterdaki troller arasında nasıl keskin bir ayrım yaşandığının daha iyi anlaşılabilmesi için birbirleri için hazırladıkları ağ haritalarının haber haline getirildiği bu linki veriyorum. link

Twitterda partilerin resmi olmayan troll yapılanmaları oluşturdukları iddiaları sadece dedikodu olmaktan çıkıp birçok kez haber de yapıldı. Bu anonim kullanıcıların Twitter isimleri artık gazete haberlerinde kullanılır hale geldi.

Örneğin A Haber internet sitesinde 22 Kasım 2015 tarihinde yapılan haberden bir bölümde şu ifadeler yer alıyor; "Kendilerini ülkücü, sağcı, solcu, Atatürkçü, Kemalist göstererek de saldırıda bulunan FETÖ trollere toplanan himmet parasından da dağıtılıyor. Sabah.com.tr'nin haberine göre; Gülen Örgütü'nün evlerinde ve yurtlarında kalan öğrencilere akşam 20.00'den sonra zorunlu olarak twit attıran örgüt, sohbet için buluştukları evlerde de dini sohbet yerine internetten hakaret etmenin daha müspet bir hareket olduğu tezini işliyor. Fetullah Gülen'in bir ses kaydında ortaya çıkan "Twitleri ikiye katlayın" talimatını harfiyyen yerine getiren örgüt üyeleri, kendilerini yönlendiren operasyonel hesapların twitlerine destek çıkarak sosyal medyada gündem oluşturuyorlar."

Tüm bu olaylardan önce ise en ağzı bozuk troll olarak bilinen Cafer Koçbaşı ismli kullanıcının son tweeti olan "neyse beyler ben twitreyi bırakıyorum belirsiz bi müddet. hadi ABV " içeriğindeki tweetin atılma tarihi ise 17 Aralık 2013'tür.

Twitter'ın yaşadığı değişim ve dönüşüm toplumu etkileyen bir dönüşüm olmaktan ziyade toplumdan etkilenen bir dönüşümdür. Arap Baharı gibi olaylardan yola çıkarak sosyal medyanın yeni toplumsal hareketler yarattığı yönündeki ön kabul sosyal medyaya çok büyük bir pay biçmektedir. Aslında Twitter örneğinde gördüğümüz gibi sosyal medya etkileyen değil etkilenen bir konumdadır. Sosyal medya yeni toplumsal hareketler yaratmaktan ziyade oluşabilecek hareketlerin de önüne geçmektedir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Furkan Akkaya yazdı, 294 kez açıldı, 1 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
5 Ara 15 09:00
Dejavu

"Karşınızdaki insanın fikirleri sizlere uymayabilir,yetiştiği ortam sizinkinden farklı olabilir düşünce özgürlüğü bu yüzden güzeldir ki sizede eleştirme hakkı doğar,sevmediğiniz kişinin özgürlük hakları başladığı yere kadar."

"DEJAVU"

Gözlerinizi kapayın çocuklar.

Bilgiye aç olanlar,çok çabuk kavrayanlar.

Yazılanlar doğru ve yanlışın meselesi,

Değil ki;

Aleyhimde yazılanları okumamanız kâfi.

Saat oldu on iki uyku vaktiniz geldi.

Zamane padişahları gibi,

Kapa çeneni , alırım kelleni.

Güzel yaz yoksa keserim elini.

Öyle geldi ki başa

Şiir yazmış yeni çıkmış hapishaneden.

Anlayacağınız başı belada.

Empati kurmayıda hiç sevmez kendisi.

Soruyorum ona "DEJAVU"olmuşmudur,

Acaba...

Eleştiriyi kaldıracak durumda değil ki

Sorma başı belada.

Rusya ile mi uğraşsın?

Yoksa özgür düşünen insanla mı?

Bu aralar üstüne gitmeyin atar içeri

Vallahi bunalımda.

Osmanlı'yıda öyle özlemiş ki sorma.

Padişah dediğin oturacak sarayda.

Bırak aleyhinde yazmayı,

Önünden geçsen atacak maphusa.

Dündar diye biri varmış

Aleyhimde yazmış,

Dündar bir varmış bir yokmuş.

Düşünceleri hapsolmuş.

Bu zaten başlangıç,

Atmassam içeri yazanı.

Nasıl korkacak düşünen.

Lafın kısası gün gelir devran döner

Düşünen,yazar okuyan,anlar

Anlayan,benimser

Benimsemeyen gömer.

Yada maphusa sürer.

Anlatmak istediğim günler hep ardı ardına gelir, devran içerden çıktığın zamandan çabuk döner ve bir bakmışsın ki içeri attığın özgür veya kısıtlı düşünceler sen o tahttan inince sana gömer.

Uğur DÜNDAR, taraflıda olabilir,tarafsızda...

Düşüncelerin hapsedilmesi yanlıştır.

Bedenler içeri atılsada fikirler ölmez.

Zamanında yaşadığın gibi,

Şuan yaşattığın gibi.

İlerde tekrar "DEJAVU" olursun belki...

Furkan AKKAYA

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Ara 18:44

Dündar'ın düşünceleri mi hapsolmuş yoksa yalancılık ve kariyerine hukuki bir ara mı verdirilmiş? "Tarih, politika, hukuk bilmiyorum ama şiir formunda yazarsam cehaletimi kimse farketmez belki" demiş burda şair.

05 Ara 15:39

Bahsini ettiğiniz şahsın ismini dahi bilmediğinizi gördükten sonra işlediği suçu bilmeyişinize çok da şaşırmamak gerek.

Ali Osman Rothschild yazdı, 9857 kez açıldı, 54 misafir olmak üzere 71 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
13 Eki 15 10:00
Nasıl Aktrol Oldum

Twitter hesabımı 2010 yılında arkadaşlarımın baskısı sonucu açtım. İlk başta çok ısınamasam da yavaş yavaş ortama uyum sağladım. Artık ben de fikirlerimi insanlara duyuruyor, Türkiye ve dünya gündemini mevcut en hızlı şekilde takip ediyordum. Tabii o zamanlar işlerin bu noktaya geleceğinden habersizdim...

Murat Soyer'le de Twitter aracılığıyla tanıştım. Yüzyüze ilk görüşmemiz de Balgat'ta meşhur bir nargilecide oldu. İlk başlarda çok canayakın, babacan, iyi bir adam olduğunu düşündüm, başıma geleceklerden habersizdim... Zaman geçtikçe Soyer'le daha sık görüşmeye başladık. Bana yemek ısmarlıyor, oturduğumuz yerlerde hesap ödememe müsaade etmiyordu, "sen öğrencisin, öğrenci hesap ödemez" diyordu.Gittiğimiz yerlerde arkadaşlarıyla da tanışıyordum. Bir gün beni tanıştırdığı bir arkadaşı "Ali Osman da bizden mi?" diye sordu. Soyer ona sinsi bir gülüşle "değil ama olacak" şeklinde cevap verdi. "Abi siz kimsiniz, ben ne olacağım?" diye sordum. "Önemli bir şey değil, aramızda bir şaka" dedi, inandım, belki de hayatımın en büyük hatasıydı.

2013 Haziran'ydı, Gezi Olayları patlak vermişti, Ankara Hukuk son sınıf ve öğrencisiydim ve okuldan artakalan zamanlarımda bir hukuk bürosunda çalışıyor, harçlığımı bu şekilde çıkarıyordum. Murat Soyer o zamanlarda çok değişti, artık kendisini tanıyamamaya başlamıştım. O eski babacan adam gitmiş, yerine agresif, mezhepçi ve sinirli biri gelmişti. Bu zamanlar, aynı zamanda Soyer'in ilk defa benden bir şey istediği zamanlardı; siyasi içerikli bir tweetini retweet etmem... İstemedim, "abi ben düz trollüm, eğlencesine burdayım" dedim. "Bir kereden bir şey olmaz, ortalık sakinleşince tekrar eski formatına dönersin" dedi. Kabul etmedim ve Soyer'in çirkin yüzünü ilk defa o zaman gördüm. Bana söylediklerini kelimesi kelimesine aktarıyorum:

"Kaç aydır yediğin önünde yemediğin arkanda, çay içiyorsun hesap ödemiyorsun, nargile içiyorsun hesap ödemiyorsun, oralet içiyorsun hesap ödemiyorsun. Her yemeğin yanına kola söylüyor, üzerine sigara içiyorsun. Bu değirmenin suyu nereden geliyor zannediyorsun. Senden bir retweet istiyorum ve bunu gerçekleştirmek senin bana borcundur"

Çok ağır konuşmuştu ve söylediği şeyler doğruydu. Birkaç gece düşündükten sonra, üzerimde bu kadar emeği olan abimin basit bir ricasını kırmamın saygısızlık ve nankörlük olacağına karar verdim. Söylediği tweeti retweetledim.

Temmuz ayının ortalarıydı, ayın 5'ine kadar ödemem gereken kirayı ödeyememiş ve evsahibinin taciz telefonlarına maruz kalır bir haldeydim. Bu çıkmazdan nasıl çıkacağımı düşünürken aklıma Murat Soyer geldi, o benim abimdi ve beni sever, bana yardım ederdi, aradım, durumu anlattım. Bana "Gezi konusunu sahiplenmedim, hiç tweet atmıyorsun, bu konuyu sahiplenirsen senin problemini çözerim" dedi. Mecburdum, sahiplenmesem de öyleymiş gibi yaptım, hükümet lehine tweetler attım. Bir anda evsahibi telefon etmeyi bıraktı, bankaya gittiğimde kredi kartı borcumun ödenmiş olduğunu gördüm, aylardır kesik olan internet bağlantım da açılmıştı. Teşekkür etmek için Soyer'i aradım, telefonda bana "sen böyle takıl, bir daha hayatın boyunca çalışmak zorunda kalmayacaksın" dedi ve o günün akşamına beni Balgat'ta çağırdı. Balgat'a gittiğimde kalabalık bir masayla karşılaştım, o gün o masada olanları belki sizler de tanırsınız; Fahreddin isminde sakallı bir genç, Esat isminde sakalsız bir genç, Zakkumcu Ziya isminde tonton bir ihtiyar ve Esko Bey isminde yakışıklı olmayan fakat yakışıklıymış gibi davranan orta yaşlı bir bey...

O gün Soyer hiç konuşmadı, Esat bana 30 bin kişilik bir sosyal medya ordusundan bahsetti, eğer onlara katılırsam günde 10 tweet atarak ayda 5 bin lira kazanabileceğimi söyledi. Masadan kalmak istedim, Soyer kulağıma "içtiğin oraletlere böyle mi karşılık veriyorsun" dedi, sustum ve geri oturdum. "Hem kötü bir şey yapmıyoruz ki, vatandaşlarımızın olayları doğru anlayabilmesi için yalanları ifşa ediyoruz" dedi. İnandım. Aylık 5 bin lira da o anki maddi durumum için inanılmaz bir meblağ idi. Hukuk bürosunda günde 12 saat çalışıp sadece 500 lira kazanıyordum. Mecburen kabul ettim. Ayrıca masadan kalkmaya çalıştığımda Soyer ceketini hafif yana sıyırarak silahını görmemi sağlamıştı. 22 yaşındaydım ve çok korkmuştum, ayrıca paraya da çok ihtiyacım vardı, kabul ettim. Devamını zaten herkes biliyor, şimdi size bilmediğiniz bazı şeyler anlatacağım...

Son yayınlanan aşırı bilimsel görsel bizlerin tüm foyasını ortaya çıkardı. Bütün algı operasyonu tekniklerini öğrenmiştik fakat bilimin yanılmayacağını öğrenmemiştik. Görseli gördüğü anda Keçiören'deki hücre evimizde Esat "Hayır, olamaz, mahvolduk, hakkımızda her şeyi biliyorlar" dedi. Çekyata uzandı ve ağzından şu sözcükler döküldü; "Reis'i de biliyorlar..." O anda başlayan sessizlik, sonraki üç saat boyunca bozulmadı, hiçbirimiz konuşmadık, konuşacak bir şey kalmamıştı çünkü, helalleştik.Aramızda Reis diye hitap ettiğimiz kişi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dı. Sanılanın aksine Aktroller talimatları Erdoğan'dan almıyordu, çünkü Erdoğan'ın kendisi de Aktroldü ve o da bizim gibi Esat'tan talimat alıyordu. Erdoğan'ın da Aktrol olduğunun ortaya çıkması, yapıyı lağvetmemiz için yeterli bir sebepti ve biz de öyle yaptık. Bilim, Aktrolleri yendi.

Zorla içine çekildiğim bu karanlık topluluktan bu sayede kurtulabildim, bilim sayesinde kurtulabildim. Buradan gençlere sesleniyorum, bu hikayeden ibret alın. Buradan anne babalara sesleniyorum; çocuklarınızı takip edin, benim oğlum kızım yapmaz demeyin, benim anne babam da Twitter kullandığımı hala bilmiyor. Bedava oralet ilk başlarda tatlı gelse de sonrasında böyle büyük bedeller ödetebiliyor. Ve son olarak, ümitvar olun güzel insanlar, bilimin ortaya çıkaramayacağı hiçbir sır yoktur, bilimi linç edemez, bilimi spamlayamazsınız, ESKİ Aktrol, Ali Osman Rothschild...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Oca 21:21

Ya cok yasa emi ne guldum ama :)

14 Eki 21:14

Göklerden gelen bir karar vardır Ali Osman Rothschild xd

Lütfü Lüleci yazdı, 327 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Eyl 15 02:00
Instagram Reklamları Türkiye'ye Açılıyor

Instagram; Türkiye, Meksika, Hindistan ve Güney Kore’nin olduğu 30 yeni ülkeye reklamların açıldığını duyurdu.

“Önümüzdeki birkaç hafta içinde Instagram’da reklamlar görmeye başlayabilirsiniz. Reklamlarda Sponsorlu etiketi olacaktır. İlginizi çekmeyen bir reklamı dilediğiniz zaman gizleyebilir ve gördüğünüz reklam çeşitlerini iyileştirebilirsiniz.”

Bu mesajla geleceğini haber veren Instagram reklamları Türkiye’de başladı. Görsel ve metnin yanında birde eylem çağrısı butonu olması ile oluşturulan reklamlar, Türkiye’de markaların beklentisini bir ölçüde karşılıyor. Daha da geliştirilecek olan hedeflemeler ile direk instagram kullanıcılarına markalar erişebilecek. Bu aşamada instagram fenomenlerinin (reklam hesaplarının) kazançlarında düşüş olacağa benziyor.

Görsel boyut sınırlamasının kaldırılması, 15 ile 30 sn. lik videoların yüklenmesi ile birlikte Facebook – Instagram çapraz kampanyalarının yürütülmesi gibi yeni birçok özellik markaların kullanımına açıldı.

Instagram reklamları Power Editor ile rahatça kontrol edilebilecektir. İlk reklam verenlerin ardından 30 Eylül’den sonra tüm markalar Instagram reklamlarına başlayacaktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Suleyman Samet Polat yazdı, 366 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Eyl 15 10:00
Kaynayan Kazan Sosyal Medya

Âh sosyal medya âh oysa ne ümitlerle gelmiştim sana.

Facebook’u liseye başladığım yıl bir gazete köşesinden görmüştüm, ecnebilerin ilkokul arkadaşlarını bulduklarına dair bir haberdi. Heveslendim bende, internet kafeye gittiğimde ilk işim facebook hesabı açmak oldu. İngilizce olan site de zor da olsa bir hesap açmayı başarmıştım ancak ilkokul arkadaşlarımı bulmak için değil tabi ki, ecnebilerle iletişim kurmak için ve yabancı kültürleri merak etmemden dolayı.

Twitter’ı Facebook’u açtıktan bi kaç sene sonra gördüm. Spor haberlerinde Liverpool’da oynayan Ryan Babel’in maçtan sonra hakem aleyhinde olumsuz twitler attığı için para cezası aldığı gösteriliyordu. Velhasılıkelam ünlü isimlerle iletişime geçebilme ihtimali beni heyecanlandırmıştı twitter hesabı da açmıştım. Aslında kimseye bir şey yazacağımdan değil, zaten yazmadım da yönlendirmelerin etkisi işte.

Gelelim bugüne

Sosyal medyanın her ne kadar bazı faydaları olsa da ruha ve bedene zararlı olduğuna kanaat getirdim ve mümkün olduğunca kullanmamaya çalışıyorum ancak önemli hadiselerde neler konuşuluyor diye girip bakmaktan da kendimi alamıyorum.

Hal böyleyken son iki gündür yaşanan terör olaylarını televizyondan öğrendim, istemeyerek de olsa sosyal medyaya girdim, çünkü biliyorum ki haberin aslı orda, girmemle başımdan aşağı kaynar suların dökülmesi bir oldu zira çok elem verici görüntüler paylaşılmıştı, teşhir etmek istemiyorum, menfur saldırının iki ayrı görüntüsü vardı. İzlerken aklıma gelen ilk şey bu görüntüleri gören şehitlerimizin yakınlarının yaşayacağı travma oldu. Zor gerçekten çok zor Allah yardımcıları olsun.

Sosyal medyaya devam edelim, kırk ayrı ağızdan kırk ayrı yalan uyduruluyor, dezenformasyon yapılıyor ve buna bir çok insan inanıp destekliyor, karşı söyleme kapalı, apaçık fitne peşinde olan ve ateşe körükle giden bu insanları görüp bir şey yapamamak direncimi kırıyor ve ümitsizliğe sevk ediyor.

Tahminim o ki, bundan iki - üç yüz yıl evvel yaşasak hayatımız boyunca tesadüfen dinleyeceğimiz sükuta ve tefekküre vesile olacak, enteresan, talihsiz, üzüntü verici, ilginç olayları, bi akşam haber izlesek yahut bir saat internet kullansak öğrenmiş oluyoruz. Bu çok yoğun bombardımana haliyle alışıyoruz, ancak haberlere üzülmemek elde değil. Web sitesini açtığında Aylan Kurdi’nin haberi karşılıyor, mouseyi oynatıyorsun, “bomba transfer haberi”, “malum kahvecide kahve içiyor” gibi bin bir çeşit haber. Üzerine ağıt yakılacak, iki üç nesile anlatılacak hikayeleri bir hareketle geçiyoruz ancak bu üzülmediğimiz anlamına da gelmiyor. Bu modern hastalıkla başa çıkmamız gerek ancak asıl önemlisi her gün bizi karşılayan yüreklerimizi yakan olayların son bulması.

Rabbim yardımcımız olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Detroitli Kızıl yazdı, 506 kez açıldı, 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
3 Eyl 15 22:00
Twitter'ın Reklamları Açması ve Yaklaşan Seçimler

Sosyal medya konularını masaya yatırdığımız bir WhatsApp grubumuz var. Aşağı yukarı sosyal medyayla ilgili her konuyu tartışıyor ve fikir alışverişinde bulunuyoruz.

Bu gruptaki duayen isimlerden birisi ile geçen gün hafif sözlü bir polemik yaşadık. Bir kanaldaki konuşmacının sarf ettiği "önümüzdeki seçim sosyal medyada geçecek" sözü üzerine açıldı konu.

Ben işin o kadar uzun boylu olmadığını söyledim. Henüz o kadar uzun boylu olmadığını. Sonra orta yolu bulduk. Sosyal medya partilerin olmazsa olmazı. Bu konuda netiz. Fakat kampanyanın bir parçası olarak görülmeli. Kampanyanın tamamını buraya kanalize edenler büyük yanılgıya düşerler.

Seçim giderek yaklaşıyor. Sosyal medya ajanslarında da kartlar yeniden karılıyor. Dosyalar ve projeler havada uçuşuyor. Merdiven altı ve merdiven üstü her ajans bu büyük pazardan bir pay alma uğraşında.

Seçim yaklaştıkça saflar iyice belirginleşecek. Ortam sosyal medyada daha da sertleşecek. proje hesaplar açılacak. Takipçiler alınıp satılacak. Yeni yeni sosyal medya uzmanları ortaya çıkacak.

Bu arada bugün ilginç bir gelişme oldu. Twitter Türkiyeli kullanıcılarına da Reklam ekranını açacağını duyurdu. Reklam ekranını açtı veya yakında açacak. Henüz inceleme imkanı bulamadım.

Bunun anlamı nedir?

Düşük bütçelerle bile reklam verilebilecek. Yani Twitter Facebook'un yaptığını yapacak. Facebook cep harçlıklarıyla bile reklam verilip sayfa büyütülen bir yer haline geldi. Twitter ise henüz bundan çok uzak.

Türkiye'de bir ajansa dünyanın parasını verip reklam yayınlatabiliyordunuz Twitter üzerinden. Şimdi anlaşılan aracısız şekilde bir panelden düşük bütçelerle reklamlar verilebilecek.

Yakın zamanda sürekli reklamlar göreceğiz Twitter'da.

Bu hamlenin sosyal medya ajanslarında da değişik yansımaları olacak. Rekabet daha da kızışacak. Pazar daha da daralacak.

Günde 1 tweet atıp ayda 10 bin lira alınan markalar bu işin bu kadar pahalı olmadığını farkedecek.

Önümüzdeki günler sosyal medyada ilginç gelişmelere gebe.

İşini düzgün yapan ve müşteriye değer katan sosyal medya ajansları ayakta kalacak. Twitter reklamları açtığında ak koyun kara koyun belli olacak diyebiliriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Detroitli Kızıl yazdı, 657 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
11 Ağu 15 16:00
Şok Fiyata Mucizevi Ürünler

İhtiyar bir amcanın durduğu doğal süt satan bir dükkandayım. Benden bir süre sonra kargocu girdi içeri. İhtiyar amca kapıda ödeme ile aldığı 5 kavanoz balın parasını verdi. Yanında hediye olarak geleceği vaat edilen Hürrem yüzüğü ve kolyesini de aldı. Kargocuya bu ballardan çok satılıp satılmadığını sordum. “Her gün yüzlerce koli satılıyor” dedi. Satılan şeyin ne kadar bal olduğunu tartışmaya gerek yok sanırım. Köyde eniştemin ve amcamın petekleri var. Gram şeker yedirmedikleri arıların ballarını alıyorlar. Bal gerçekten “bal gibi” kokuyor. Bu balın 5 kavanozunu 100 liraya satarlar mı? Bu sorunun cevabı satılan “şeyin” ne olduğunu da ortaya koyuyor aslında. Hürrem yüzüğü ve kolyesi dedikleri ürün de İstoç’ta 5 liradan satılan çakma ürünlerden.

Berberdeyim. Berber “bilmem ne otu yağı” aldığından bahsediyor. 4 kutusuna 50 lira vermiş. Leş gibi kokuyordu diyor. Üstelik alırken vaat ettikleri gibi “tüyleri de dökülmemiş”. Koktuğu yanına kar kalmış. Mahalleden bir adamdan bahsediyor berber. “Afyon 6” sipariş etmiş 150 liraya. Telefon kılıfı gelmiş sadece. “iksperiya” da satılıyor 150 liradan. Dini radyonun buğulu sesli spikeri bir gün evinizi her türlü beladan koruyacak dua satıyor 50 liraya. Ertesi gün aynı adam çarşaf satıyor 6 tanesi 60 liradan. Çarşaf alırsanız sevaba girecekmişsiniz gibi bir ses tonu var damın. Uhrevi mi uhrevi bir adam.

Köydeyim. İnternetim yok. Telefonum çekmiyor. Bu yazıyı harmanın ucuna koyduğum masadan komşunun wi-fi hattına bağlanarak yazıyorum. Whatsapp’a 5 mesaj grubundan 250 tane mesaj gelmiş. İletişim imkanım yok. Türkiye güllük gülistanlık.

Evdeki televizyon uydu yayınını alıyor. 500’den fazla kanal var. Bu kanalların en az 400 tanesi gece gündüz bir şeyler satıyor. Bitkisel ürünler… Hayal bile edemeyeceğimiz şeyleri 50 liraya veriyorlar. Bu kanallardan en az 5 tanesinin kavanoz balcıya ait olduğuna eminim. Kavanozcuya ait olmayanlarda var elbette. Kemal Sunal filmleri veya arabesk klipler var sürekli. Zikirli ilahiler yayınlayanları var, Kürtçe yayın yapanları var. Birden araya giriyor satıcı. Mutlaka almamız gereken bir ürünü tanıtıyor. 1 alana 5 bedava.

Radyodan televizyondan internetten. Her yerden bir şeyler satılıyor. Satıcılar üstümüze üstümüze saldırıyor. Siz uyarsanız bile dinlemiyor insanlar. Satıcılar cebini dolduruyor. İnsanlar sürekli bir şeyler alıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
11 Ağu 16:06

abi ben bir radyo da tecavüz ilacı sattıklarını duydum.

Said Naci Çamdalı yazdı, 398 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Ağu 15 10:00
Terör Algısı

Medya teknolojilerinde son 25 yılda yaşadığımız gelişmeler dünyamızı adeta küçülttü ve ceplerimize sığar hale getirdi.Bir zamanların ileri teknolojisi olan gazeteler yerini internet haberciliğine bıraktı.Televizyon ve gazete haberciliği bile gündemi geç takip eder hale geldi.Bütün bu gelişmeler biz insanlardaki merak duygusunu da zirveye çıkarttı.İnsanlar sürekli bilmek ve öğrenmek için yeni yollar aramaya başladılar. Bundan 25 yıl önce belki ayda bir defa sinema gören insanlar artık bir gecede birden fazla film izler hale geldiler.İnsanlarda zirve yapan bu merak duygusunu egemen küresel güçler her zaman olduğu gibi kendi çıkarları için kullanmaya başladılar.Taktik ise basit ; “Modern çağların meraklı insanını yönlendirmenin en kolay yolu “medya”yı kullanmaktır”

Günümüzdeki “terör algısı” hayatımıza 20.y y da girmişse de bu algının oluşumu bu yüzyılın son yıllarında gerçekleşmiştir.Bu yazımızda egemen güçler tarafından basından sinemaya , edebiyattan siyasete oluşturulmak istenen algıyı dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışacağız.Amacımız herhangi bir iddiayı doğrulamaktan ziyade “büyük resmi” görmeye çalışmaktır.

Algının Temeli

Öncelikle “terörizm” kavramını incelerken 2 farklı tarihsel süreçten bahsetmek lazımdır.Terörizm bu iki süreçte tekrardan yorumlanıp kalıp değiştirmiştir.Bu süreçten birincisi II.Dünya Savaşından Sovyetler Birliğinin yıkılmasına kadar uzanan “Anti-Komünizm” dönemi ikincisi ise 1990’lı yıllardan günümüzde uzanan “Doğu Kökenli Terörizm” dönemidir.Bu iki dönemden birincisi “ideolojik” kökenli iken ikinci süreç daha tarihsel ve dinsel kökenlidir.Birinci sürecin en fazla 50 yıllık bir mazisi varken yaşadığımız ikinci süreç binlerce yıllık temele dayanmaktadır.

Bu iki süreçte de algıyı oluşturan taraf “Batı/West” tarafıdır.Hem elindeki medya imkanlarının güçlü olması hem de ulaşabildiği kitlenin çok daha büyük olması Batı’nın kendi terörizm algısını oluşturmasını kolaylaştırmıştır. Yani her ikisinde de uygulanan taktik aynıdır.

Hollywood Silahlı Kuvvetleri

Terör algısının oluşmasında en önemli rolü kuşkusuz televizyon ve sinema oynamıştır.Amerikan sinema sektörü –ki bunaAvrupa sinemasını da rahatlıkla dahil edebiliriz- yani Hollywood hem Anti-Komünizm” hem de sonrası dönemde üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir.11 Eylül saldırıları ile Hollywood bu durumda zirveye ulaşmıştır.Bu durumu örnekler ile açıklarsak daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

“James Bond” filmleri Hollywood’un oluşturmaya çalıştığı terör algısının en güzel örneğidir.1962 yılından 2012 yılına kadar toplamda 25 film olarak çekilen James Bond serisi yukarıda bahsettiğimiz hem Anti-Komünist hem de Doğu Eksenli terör algısını işlemiştir.1962 yılında çekilen serinin 2. filmi olan “From Russia with Love/Rusyadan Sevgilerle” filmi Anti-Komünist terör algısını işler ; kahraman Batı/West ajanı bir kez daha komünistleri alt edip tüm dünyası kurtarır.Serinin 2012 yılında -bir kısmı ülkemizde çekilen- 25.filmi olan “Skyfall” da ise James Bond bu sefer Orta Doğu kökenli bir terör problemini halletmeye çalışmaktadır.Aynı şekilde “Rambo” seri filmi de bu duruma örnek gösterilebilir.

Hollywood filmleri sadece algı oluşturmak için değil aynı zamanda propaganda amaçlıda kullanılmaktadır.Bu duruma en güzel örnek 2001 yılında gösterime giren “Black Hawk Down/Kara Şahin Düştü” filmidir.1993 yılında Amerika’nın Somali topraklarında düzenlediği fakat direniş karşısında fiyaskoya dönüşen bir operasyonu temizlemek için Hollywood Silahlı Kuvvetleri devreye girmiş ve fiyaskoyu bir zafere çevirmişlerdir.

Her ne kadar sinema sektöründeki bu durumu hoş görmeyen birkaç cılız ses olsa da maalesef egemen güçler sinema sahnesinde istediği gibi at koşturmaktadır.

Basının Gücü

İnsanın sürekli olarak çevresinde olup bitenleri öğrenmek istemesi sonucunda “basın sektörü” ortaya çıkmıştır.Önce kısıtlı ve yerel olan basın teknolojiye paralel olarak güçlenmiş ve küresel boyuta ulaşmıştır.

Peki bir çok konuda zihnimizi şekillendiren ve küresel güce sahip bu basın ne kadar özgür ve objektiftir ? Bu konuya şöyle bakalım ;

Dünyanın en büyük basın şirketi “News Corporation/Haber Şirketi” dir.Multi-Milyoner Rupert Murdoch ve eski İspanya başbakanı José María Aznar’ın ortağı olduğu bu şirketin onlarca ülkede yüzlerce gazete,dergi ve bültenler çıkartır.Onlarca TV ve yapım şirketine sahiptir.Yani tüm dünya basını neredeyse tek elden yönetilir.Şirketin sahip olduğu medya araçlarının en bilinenlerine örnekler verelim ;

• The Sun,The Sunday Times,The Times,The New York Post,The Wall Street Journal,The Brooklyn Paper,Times-Herald Record gazeteleri bu şirkete aittir.

•FOX TV kanallarının tamamı,SKY TV kanallarının tamamı,National Geographic TV Kanallarının tamamı bu şirkete aittir.

•20th Century Fox gibi dünyanın en büyük ve komplike film yapımcısı bu şirkete aittir.

Neredeyse dünya basının en büyük gücü olan ve bir çok farklı birimi yöneten böylesi şirketlerin hakim olduğunu bir dünyada ne özgür basından ne de objektiflikten bahsedilebilir.Özellikle 11 Eylülsaldırıları sonrası zihnimize yerleştirilen terör algısının ne derece sağlıklı olduğu derin bir tartışma konusudur.

Uluslararası Siyasi Arena

21.yy siyasi arenasının en çok kullanılan argümanlarından birisidir ; “terör” .Ülkeler hem iç siyasetinde hem dış siyasetinde hamleler yaparken “terör” kavramını daima ön planda tutmuştur.Hele ki 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın ortaya attığı küresel terörle mücadele fikri siyasi olarak en belirleyici unsur haline gelmiştir.Fakat küresel terörle mücadeleden bahseden Batı devletleri bu söylemlerine ya da siyasetlerinde ne derece samimiler?Tam tersine Batı’nın desteklediği ve silah olarak kullandığı terör örgütlerinin mevcudiyeti herkesçe bilinen bir gerçektir.Bir yandan tüm dünyayı terörle mücadeleye davet eden fakat bir yandan da terörü bir maşa olarak kullanan Batı dünyası ne derece samimi olabilir ki ?

Bu duruma en güzel örneği kendi ülkemizden verebiliriz.Maalesef 30 yıldır ülkemizin başına çöreklenmiş ve ülkeyi kardeş kanına boğan bir beladır terör yine maalesef ülkemizdeki bu terörün en büyük destekçileri Orta Doğuyu “terörist avı” adı altında kana bulayan Batı dünyasıdır.Dünyanın öbür ucundaki Afganistan’a terörist avına giden Batı bizim topraklarımızdaki teröristleri özgürlük savaşçısı(!) statüsünde görmektedir…Uluslar arası siyaseti yönetenler maalesef terörü bitirmek istemekte ve sürekli kullanabileceği bir silah olarak mevcudiyetini devam ettirmesini istemektedir.

Sonuç

Biz insanları diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik düşünebilmemiz ve olayları yorumlayabilmemizdir.Bize bahşedilen bu özellikleri en iyi şekilde kullanmamız gerekir.Birilerinin bizi yönlendirmesi ve büyük resmi görmemizi engellemesine karşın bizim herhangi bir şey yapmamız insanlığımızın doğasına aykırıdır.Düşünen bireyler olarak bize düşen görev yıllardır önümüze konan sulandırılmış ve lastik gibi kim tutarsa o yöne giden “terör” algısı yerine , ayakları yere basan ve sağlam düşüncelere dayandırılmış bir algı oluşturmaktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Detroitli Kızıl yazdı, 480 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
29 Tem 15 16:00
Periscope; Ne Yapmalı Nasıl Yapmalı

"Sosyal Mecralar artık zirveye ulaştı, yeni bir sosyal mecra zor" diye düşünenler olabilir. Ama sosyal mecralar günden güne gelişiyor ve gündemimize yeni bir sosyal medya sitesi giriyor.

Yeni gözdemiz Periscope. Periscope canlı yayın yapmaya yarayan bir sosyal medya ortamı. İstediğiniz anda kamerayı çalıştırıp takipçilerinizle anlık canlı görüntüler paylaşabiliyorsunuz. İletişime geçebiliyorsunuz.

Periscope aslında Twitter tarafından alındıktan sonra çok büyüdü. Twitter Periscope'u 100 milyon dolara satın almıştı. Fakat bugün marka değeri ve ulaştığı kullanıcıları hesaba katarsak oldukça fazla bir para edeceği aşikar.

Periscope'u sporcudan sanatçıya, Twitter fenomeninden siyasetçiye herkes kullanıyor. Mesela Galatasaray kulübü resmi hesabından yayınlar yapıyor.

Fenerbahçe Robin van Persie'nin basın toplantısını Periscope üzerinden de yayınladı.

Ahmet Davutoğlu seçim döneminde aktif olarak Periscope kullandı. Cumhurbaşkanı danışmanları da Periscope kullanan siyasetçilerden.

Periscope'ta takipçi toplamak ve sevilen bir kullanıcı olmak için bazı ipuçları var.

Yayın açmadan önce yayın başlığını çok iyi seçin. takipçileri yanıltıcı başlıktan kaçının. İnsanları toplayacağım diye yayınınız ile alakası olmayan başlıklar açmayın. Mesela "Fenerbahçe stadından maç yayını" gibi bir başlık açıp, evinizden akvaryum göstermeyin.

Yayın konusunda ilginç ve orijinal olun. Artık herkes her şeyi izlemek istemiyor. Cidden ilgi çekebilecek konulara odaklanın. Kendinize bir konsept belirleyip konsept hesap da yapabilirsiniz.

Çekim kaliteniz iyi olsun. İnternet bağlantınızın iyi olması gerekiyor bunun için. Ayrıca kullandığınız aygıt da oldukça kaliteli olmalı. Donmadan net bir yayın yapabilmelisiniz.

İzleyici ile iletişim kurmak önemli. Soruları cevaplamak önemli. Ama gizemli bir Twitter kişisi iseniz Periscope'da başarılı olmanız zor.

Periscope açtığınızı duyurun Twitter hesabınızdan. Eğer güçlü bir hesabınız yoksa arkadaşlarınızdan duyuru rica edebilirsiniz. Veya Periscope üzerinden takipçilerini size çağırmalarını rica edebilirsiniz.

Yaptığınız yayınları kaydedin ve arşivde durmasını sağlayın. Böylece sizi yeni keşfedenler eskiden neler yayınladığınıza bakabilirler.

İstikrarlı olun ve mecraya özen gösterin. Düzenli yayınları yapın. Gittiğiniz gördüğünüz ilginç yerlerden yayınlar yapın.

Periscope yeni bir mecra dedik. Henüz kendi fenomenlerini oluşturmadı. Erken kalkan yol alır. Eğer kuvvetli bir mekan tanıtımı hesabı vb hesap yaparsanız Periscope'da kolayca büyürsünüz ve aranan fenomenlerden olursunuz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Ağu 17:59

Okunur abi neden okunmasın.

30 Tem 13:15

yakında abdullah fakiroğlu. yakında inşallah :) yazarsam okunur mu acaba...

Gökhan Mestan yazdı, 355 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Tem 15 04:00
Sosyal Medya Üzerine

Sosyal paylaşım siteleri her geçen gün daha fazla yer kaplıyor hayatımızda. Twitter, Facebook, Instagram gibi siteler, doğru habere ulaşmamız, sansürsüz bilgi edinmemiz için çok değerli kaynaklar hepimiz için. Bugün sosyal paylaşım siteleri, televizyon kanallarından, radyolardan, gazete ve dergilerden daha güçlü bir etkiye sahip.

Ancak öte yandan sosyal mecralar bizim üzerimizde bir baskı oluşturmaya da başlamış durumda. Hepimiz bu sitelerde daha iyi bir performans gösterme kaygısına düşmüş durumdayız. Arkadaşlarımızı etkilemek, onlardan geri kalmamak için çaba sarf ediyoruz. Sosyal medya hesaplarımız artık kimliğimizin değişmez bir parçası. Bizim kim olduğumuzu en çok sosyal medyada nasıl var olduğumuz belirliyor. Üstelik bu alemin bir de ölçümü (raiting) var. Eskiden telefon defterimizdeki insan sayısıyla ölçtüğümüz "arkadaş" sayısı, şimdi Facebook’taki, Twitter’daki takipçi sayısıyla ölçülür oldu. Üstelik kimin ne kadar takipçisi olduğu da ayan beyan ortada.

"Bir şey kaçırdım mı acaba?" endişesiye yaşıyoruz sürekli olarak. Eşimizin dostumuzun neler yaptığını merak ediyoruz.

Facebook’u her açtığımızda arkadaşlarımızın hayatlarını kendimizinkiyle karşılaştırıyoruz. Eskiden televizyonda ünlülerin tatile gittiklerini, eğlendiklerini, yeni giysiler aldıklarını, çok güldüklerini, mutlu olduklarını, kedi-köpek beslediklerini, evlerini çok iyi döşediklerini görürdük. Onlar gibi olmak istesek de, kendimizi onlarla bir tutmazdık; çünkü onlar ünlüydüler, bizden farklıydılar. Paraları da imkanları da bizden kat be kat daha fazlaydı. Şimdi ise Facebook’u açtığımızda ünlüleri değil en yakın arkadaşımızın mutlu bir anda çekilmiş fotoğrafını görüyoruz. Gittiği tatili, yediği yemeği, katıldığı etkinliği, gördüğü filmi, okuduğu kitabı...

Fakat başkasının "mutluluğu" her zaman mutluluk vermeyebiliyor. Bir arkadaşının mutluluğunu görmek -onun adına sevinse bile- insana kendi eksiklerini hatırlatıyor. Alain De Botton’un dediği gibi, “İnsanın arkadaşlarının kendisinden daha iyi bir durumda olması, insanda buruk bir etki yaratıyor.”

Facebook, Instagram, Pinterest gibi sitelerde arkadaşlarımızın yaptıklarını ve sahip olduklarını görmek bize “eksik olduğumuz” konuları hatırlatıyor. Bu sitelere girip arkadaşlarımız kadar iyi yerlerde tatile gitmediğimiz, onlar gibi bir sosyal hayatımız, evimiz, arabamız olmadığı, onlar kadar neşeli anlar yaşamadığımız hissine kapılıyoruz.

Uzmanlar arkadaşlarının Facebook zaman tünellerine bakıp kendi hayatını onlarla kıyaslayan ve kendilerini "başarısız" olarak niteleyen insanların hızla arttığını ve bunun bu çağın hastalığı olduğunu söylüyorlar.

Aslında çok basit bir gerçeği hepimiz göz ardı ediyoruz. Duyduğumuz güvensizlik, bir nitelik ya da yetenek eksikliğiyle ilgili değil çoğu zaman. Kendimizi yeterli ve değerli hissetmiyor olmamız, nesnel koşullardan çok kendimizi nasıl algıladığımızla ilgili. Alain de Botton’un dediği gibi, “Egomuz hava kaçıran bir balona benziyor. Hor görülmeler ve görmezden gelinmeler egomuzu ‘pıss’ diye söndürüyor. Önem verdiğimiz birisinin bize ilgisi, bizi neşelendirirken ilgisizliği üzebiliyor. Bir iş arkadaşımızın bize gönülsüzce selam vermesi dünyamızı karartabiliyor ya da tam tersine aynı insanın bize değer verdiğini göstermesi bize hayatı birden bire yaşamaya değer kılabiliyor."

Eskiden kendimizi sadece yakın çevremize kanıtlama telaşı içindeyken şimdi çevremiz sürekli en geniş halinde durmakta. Ve biz kendimizi bu geniş çevremize anlatmak, tanımlamak, beğendirmek zorunda hissediyoruz. Eskiden mahalle baskısı vardı şimdi sosyal medya baskı var.

İnsan kendini başkasıyla kıyaslayıp sürekli olarak eksiklerine yoğunlaştığında mutsuzluğu da garantilemiş oluyor. Sosyal paylaşım sitelerine insanların koydukları “en mutlu an” fotoğraflarının neredeyse tamamı özenle “üretilmiş” görüntülerdir. Bunların tesadüfi bir şekilde çekilmiş masum görüntüler değil aksine çoğu kez “düşman çatlatmak” için kasten çekilmiş görüntüler olduğunu bilsek de etkilenmeye devam ediyoruz..

Ünlü psikolog Alfred Adler, insandaki yetersizlik ve eksiklik duygusunun, aslında bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtü olduğunu söyler. Daha da ötesi bu dürtünün insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olduğunu söyler. Alfred Adler’e göre, insanda bebeklikle başlayıp ölünceye kadar var olan “aşağılık duygusunun” ve bundan kurtulma çabasının aslında insanın ilerlemesinin itici gücü olduğunu iddia eder.

Arkadaşlarımızın ve takip ettiğimiz ünlülerin Facebook, Instagram, Pinterest sayfalarını kendi çıtamızı yükseltmek için bir itici güç olarak kullanmamıza hiç itirazım yok. Aksine bunları son derece öğretici ve yararlı buluyorum. Bize sağladıkları yeni bakış açıları ve verdikleri ilhamla bizim ilerlememize, olgunlaşmamıza katkı sağladıkları açık.

Üstelik sosyal paylaşım siteleri, insanları bilgilendirmek, ana akım medyanın yetersiz kaldığı zamanlarda iletişimi üstlenmek, sivil toplumun sesini duyurmak çok önemli bir işlev üstleniyorlar.

Ama diğer taraftan da sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan içeriğin bize kendimizi kötü hissettirmesine engel olmamız gerekiyor. Burada bizim arkadaşlarımız da dahil pek çok kişinin paylaştığı içeriğin başkalarını etkilemek üzere kasten tasarlanmış olduğunu bilerek davranmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir davete, bir arkadaş toplantısına, bir eğitim programına, bir iş toplantısına ya da kendi başımıza bir kafeye, alışverişe gittiğimiz zaman “o anı yaşamak” yerine, yaptığımız etkinliğin fotoğrafını çekme derdine düşüp onu bir an evvel Facebook’a, Instagram’a koyma çabasına girmek bence hayatı yaşamak değil ıskalamaktır.

Sosyal paylaşım siteleri “yaşanmış anlar”dan çok “özel üretim fotoğraflarla” dolu. 2012 TED Mid-Atlantic konferanslarında konuşma yapan top model Cameron Russell yaşanan “gerçek an” ile “yapım” arasındaki farkı çok iyi anlatıyor.

Önemli olan, Russell’ın da dediği gibi önemli olan insanın “nasıl göründüğü” değil, “ne olduğudur”. Kendimizi iyi göstermek için çaba göstermek yerine iyi olmaya çalışmalıyız. Kendi imajımızı oluşturmak elbette hepimizin hakkıdır ama insanın çok değerli yıllarını da sadece imaj oluşturma peşinde koşarak harcaması da kabul edilecek şey değildir.

Facebook ve Twitter de takipçi sayımızı arttırmak ve imajımıza yakışacağını düşündüğümüz “yapımları” bu sitelere yerleştirmeye çabalamak yerine gerçek ilişkiler kurmak ve onları gerçekten yaşamak için gayret etmeliyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Osman Batur Akbulut yazdı, 1445 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Tem 15 10:00
Subhanallah Kardeş İbretlik Bir İfşa

Afrika’da bir yerlerde sağlam bir hikâye yakalamış gazetecinin başından geçenlerle girizgâh yapan bir film izledim birkaç gün önce. Hikâyeyi aktarırken aslında birkaç çocuğun başından geçen olayları tek bir çocuğun başından geçiyormuş gibi gösterip çarpıcı olmasını sağlıyor fakat hırsına ve dikkat çekme duygusuna yenik düşerek yaptığı bu iş fark edilince gazetedeki işinden oluyordu. Nasıl olur da gerçeği eğip bükersin diye kovulmasıyla filmin asıl konusuna geçiliyordu ama ben orada kalmıştım. Çünkü film gerçek bir hikâyeden alıntıydı ve nasıl olurdu da gerçeği biraz daha dikkat çekici hale getirmek için değiştiren bir gazeteci işinden olabilirdi? Anlayamıyordum çünkü bu iş ahlakı benim ülkemin necip gazetelerinin kapısından bile geçmiyordu.

Bugün nasıl bir provokatif yalan haberle karşılaşacağım acaba diye heyecanla uyanıyorum. Kiminin hakikatine kendim ulaşmaya çalışıyorum kiminiyse önceden bulanlar vasıtasıyla öğreniyorum. Bir dönem arşivlemesem olmazdı isimli blog sitesi gazetecilerin veya habercilerin tutarsızlığını ve çark edişlerini, yalan haberlerini, art niyetli yorumlarını gözler önüne seren arşive dönük yayınlar yapıyordu. Günümüzde Yıldıray Oğur buna benzer yazıları çok güzel kaleme alıyor. Mesela bu yazıyı yazdığım gün sosyal medyada “Bursa’da oruç tutmayan Aleviler linç edildi” olarak tartışılan mevzunun aslı olup olmadığı ufak bir çabayla öğrenildi. Bursa’daki Alevi dernekleri başkanları ile görüşülüp olayın aslı öğrenildikten sonra onlarla yapılan bir basın toplantısıyla mevzunun mezhepsel ve dini hiçbir tarafının olmadığı ortaya çıkarılmış oldu. Bir çaba sarf edildi. Yani arşivlemesem olmazdı da Yıldıray Oğur da ve olayı daha yatsı gelmeden aydınlatanlar da bir çaba sarf ettiler. Peki, şu yukarıdaki resimde gördüğünüz olayı nereye koyacağız?

Bir siyasi büyüğümüzün de dediği gibi insan gerçekten hayret ediyor. Yani yalan haber desen değil, gerçek desen bu kadar saçma olamaz, kurnazlık desen bu kadar da göze sokularak yapılmaz. Hani en azından sayfayı değiştirseydik dedirtiyor insana ya da herhalde hiçbir şey bu kadar ikiyüzlüce istenmemiştir diyorum. Hele ki barış ikiyüzlülüğe hiç gelmeyecek bir kavram. İşin aslı her bulduğu fırsatta halaya durup “lexa lexa gerilla” diyen üniversiteli Kürt öğrenci kolektifleri pek barışsever ve ister görünmüyor(‘lexa’ Kürtçe ‘vur’ demektir). Misal ben 6-8 Ekim olaylarında Yasin Börü’nün ölüsüne işkence edilen sokakta olsaydım ve bu vahşeti yapanlar yanıma koşarak gelip soluk soluğa “biz barış istiyoruz” deselerdi inanmazdım. O yüzden nefesini toparlamış Demirtaş’a da inanmıyorum. Bence sağdaki daha samimi gözüküyor. Zira Kürt kamuoyunu ve muhalif basınımızı resimdeki devasa çelişkiyi göremez hale getiren kendileridir. Hem sağdaki savaş piyasasında daha tecrübeliyse bu onun suçu mu? Bildiği işi istiyor diye kızabilir miyiz? Zaten soldaki bilmediği bir şeyi istediği için sırıtıyor. Üstelik aklı başında denebilecek birçok gazeteci ve hatta aydın diye pazarlanan kimseler sağdakinin ağzıyla konuşmuyor mu?

Şu satırları yazarken bile bir daha resme dönüp baktım ve adını koyamadığım bu durum karşısında ne yapabilirim diye düşündüm. Artık gerçeği biraz yönlendirdiği için işinden kovulan gazeteciden ibret almayı bile tavsiye edecek durumda değiliz. Bırakın yalan haberle öfke tohumları ekip bir gün gelir biçeriz hesabı yapan insanlara kızmayı fazla ses getirmezse iyidir diyoruz. İnşallah da ses getirmezler zira hiçbir mesleki etikleri kalmadığından tek çare daha fazla insana ulaşmamaları için dua etmek kalıyor. Çünkü artık yalanla işlerini bitirmişler. İnsanların zekâlarıyla alay edecek derecede tutarsızlığı ahlak edinmenin rahatlığıyla her şeyi söyleyecek durumdalar. “Yahu”yu “lan” olarak duyan, şemsiyeyi silah olarak gören ve “barış istiyoruz” ile “savaş istiyoruz”u neredeyse aynı cümle içinde kullanabilen insanlarla mücadele ediyoruz. Belki öncekileri ifşa edebilirdik ve bazıları edildi de fakat resimdekine ifşa bile denemez zira ifşa bir karşıt tarafından yapılır. Buna olsa olsa foyası meydana çıkmak denebilir. İğrendiren de budur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.