İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Abdulhamid Osmanoğlu

13 / Puan: 4.92

İstanbul

Sıla Münir

17 / Puan: 4

İstanbul

Alpay Gökçe

22 / Puan: 3.62

İstanbul

Sezer Emlik

41 / Puan: 2.62

Bartın

Fikir Teri

109 / Puan: 1.4

Ankara

Faruk Aslan

421 / Puan: 0.67

İstanbul

Fatih Kaymakçı

462 / Puan: 0.5

İstanbul

Ali İşeri

485 / Puan: 0.33

İstanbul

Esra Şengül

486 / Puan: 0.33

Adana

Afşar Kaplan

504 / Puan: 0.17

Kahramanmaraş

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 55 dakika kaldı.

Minel Alya Bayrak yazdı, 224 kez okundu, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
06 Eyl 02:00
Müzik Susturulamaz! 
ea0a2b0019121accea1b32d9619cf0b81473113040

Sene 1997, Van Bahçesaray'da elimde flüt nefesimle ısıtıyorum sanki havayı. O zamanlar tabi şimdi ki modern müzik aletlerini ne gören ne duyan var. Severdim flütümü ki ne nasıl üflediğim ne de notalar umrumda bile değildi. Mutlu oluyordum, hem kuşlar da mutlu oluyorlardı ki bana eşlik ediyorlardı. Keşke köy öğretmenimiz aksi Arif öğretmen de bundan mutlu olsaydı... Bağrı delik bu aletten ne isterdi ki insan? Bu kadar acı ve mayhoş bir sesi varken üstelik. Okulumuzun çatısını görür görmez daha geçen hafta ceza aldığım aklıma geldi ve hemen flütümü ceketimin içine sakladım biraz daha belli olmasın diye de karnımı içeri çektim. Oysa seviyordu köyün çocukları ben çalardım onlar türkü ezgileri ile eşlik ederlerdi. Bir gün ünlü olacağımı şehre gideceğimi ve orada flütlerin çok daha kocaman ve renkli olanlarını bulacağımı söylerlerdi. Sınıfta evi en uzak olan ben olduğum için en geç gelen de ben oluyordum okula. Arif öğretmen her zaman ki durduğu yerinde masanın tam başında elinde tahta cetveli ile yer almış dikiliyordu. Ders Matematikti ve ben geç kalmıştım. Niye sopa yutmuş gibi duruyorsun evladım geç sırana! Sesi ile bile bizi ürkütebilirdi Arif öğretmenin. Bir er komutanı edası ile her söylediği emirdir hissine kapılırdık Tam zamanı olacak ki yürürken flütümü düşürmüştüm ve düşüş sesi Arif öğretmenin sesinden bile daha ürkütücüydü çünkü yakalanmıştım.

 -Sana ne dedim ben!

 -Bu sınıftan içeri girmeyecek bu alet demedim mi!

 -Müziğin burada yeri yok demedim mi!

 -Ver şunu bana! 

Tüm nefeslerim o gün tükenmişti sanki. Flütüm çöp kutusunda boynu bükük duruyordu... O zamanlar köyümüze böyle şeyler pek gelmezdi.Bir daha ne zaman görebilirdim ki flütümü hem o benim ilk göz ağrımdı... Ve onu kırmıştı...Müzik kırılmıştı...

Bütün sınıf kasvetle matematik dersinde kümeler konusu işlemiştik sadece ben değil tüm arkadaşlarımda benimle birlikte üzülmüş beni telkin ediyorlardı. Ertesi sabah yine okul yolunu tutmuştum ve bu sefer daha temkinli idim. Yapacaktım işte! O sınafa müziği getirecektim! İçimden eğer arif öğretmen beni yakalar ise kuş olup ordan uçabilmek için dua ediyordum.Sınıf kapısından içeri girdim.O sırada Arif öğretmen de kapı yakınındaydı ki bana daha da yakınlaştı.

 Arif öğretmen yine ceketimin içini yoklamak istedi

 -Kuş olayım lütfen kuş olayım!

 -Bu ne evladım?

 Arif öğretmen ceketimin içinde ki kağıdı bulmuştu. - 

-Hiiiç.Resim öğretmenim.

 -Tamam geç sırana! 

Kuş olma duam kabul olmamıştı ama sınıfa müziği getirebilmiş resmim ile sırama oturabilmiştim. Resimde bir köy vardı ve hemen bizim evimize benzeyen bir evin köşesinde duran bir flüt çizmiştim gizli bir şekilde çizmiştim üstelik bacamızdan da duman şeklinde notalar tütüyordu. Fakat Arif öğretmen ne bacadan tüten notalarımı ne de flütü görebilmişti. Mutluydum... Müziğim susmamıştı.

Evet çocuklar işte böyle okudum ben. Şimdi ise konservatuar sıralarında sizlerin karşınızda bir öğretmenim. Ne sanat ne de müzik yasaklanabilir çocuklar. Asla susturmayın müziği. Müzik susarsa herkes susar... Bacasından notalar tüten evleri görür isek, yakındır ruhumuzun da tütmesi... 

ea0a2b0019121accea1b32d9619cf0b81473113040

Kürşat Koyuncu yazdı, 5760 kez okundu, 54 misafir olmak üzere 70 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
08 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Rdm'li Askerler Nasıl Askerlik Yapar?
b619efe84ff8c70f6d1dfc3161f2e7891470667079

b619efe84ff8c70f6d1dfc3161f2e7891470667079

Geçenlerde bir yazı okudum. Başlığı şuydu: “FETÖ ne kadar acımasız olabilir?” Yazıda, bir askeri okul öğrencisinin, okul idaresi tarafından aileye, çocuklarının ağır psikiyatrik hastalığı olduğu ve şizofreni tanısı konduğu ve GATA’da tedaviye başlandığı söylenmesini ve sürecin sonunda o çocuğun askeri okuldan ayrılmasını konu ediniyordu.

Bu yazı bana kendi askerliğim döneminde gördüğüm bazı şeyleri hatırlattı. Hatırladığım şeylerin “FETÖ” ile ilgisi yok; benim hatırladıklarım psikiyatrik rahatsızlıkları olan askerler…

Ben askerliğimi kısa dönem yaptım. Hepimizin malumu, yemin töreninden sonra askerler usta birliğine gönderilir. Usta birliğine gönderildiğiniz bölükte önce RDM kontrolü yapılır: RDM’nin açılımı Rehabilitasyon Danışma Merkezidir. RDM kontrolü ise şöyle yapılır. Vücudunuzun üst kısmındaki kıyafetleri çıkarırsınız, kollarınızı yana açarsınız ve vücudunuzda faça izi, anormal bir iz ya da dövme kontrolü yapılır. Eğer bunlardan herhangi biri varsa siz artık RDM’li askersinizdir. Burada aklınıza “dövme de mi?” sorusu aklınıza gelebilir. Benimle aynı kısa dönem askerlik yapan bir arkadaşın vücudunda dövme vardı ve o da bu sınıfa dahil edildi. Sonraki görüşmede bu sınıftan çıkarıldı. Her neyse, işte benim gittiğim bölükte de RDM’li asker sayısı bir hayli fazlaydı, ayrıca alayın geneli de öyleydi. Birde ekstra bir bilgi vereyim. Bölüğe ilk gittiğimde dikkatimi bölüğün girişindeki panoda yazan yazı çekmişti. Şöyle yazıyordu: “Burada 20 gündür yangın olmadı.”

Daha sonra bölükte görevler dağıtılırken, bana sağlıkla ilgili görev düştü. Hem normal -grip, ishal vs. gibi- hastalıkları olan askerlerle hem de bu RDM’li askerlerle ilgileniyordum. Bu askerlerin RDM uzmanıyla randevuları oluyordu. Randevu dediysem işte ortalama 5-10 dk. süren randevulardı ve genellikle askerin randevu sonucunda askeri hastaneye sevki olurdu. Hastanedeki randevuda işte yukarıdaki süre kadar veya biraz daha fazla sürerdi. Randevu sonucunda da mutlaka birkaç tane ilaç verilirdi ve normal ağrı kesiciye bile mesafeli yaklaşan grip gibi rahatsızlıkları neredeyse ilaç almadan geçiren ben hayatımda ilk kez duyduğum ilaçları askerde öğrendim. Bu ilaçlara geçmeden önce RDM’li askerlerle ilgili bir bilgi daha vereyim. Bunlar bölüğün nöbet listesinde yer almaz ve yine bunlara silah verilmez. İşte geride kalan kaç kişi varsa onlar bütün nöbetleri tutar.

Her neyse, konumuza geri dönüp birkaç asker üzerinden bu ilaçlardan bahsedeyim. İlki Akineton Mustafa olacak. Bölüğe gittiğimde adını duymuştum ama hava değişiminde olduğu için görememiştim. Sonra bölüğe döndü. Bölükteki en bağımlı askerdi. Onun reçetesi de özeldi; yeşil reçete. Bir seferinde; “Abi şu Akinetondan iki tanesini hiçbir rahatsızlığı olmayan birine versem canlı bomba bile olur” demişti. Yine bu Akineton Mustafa, soğuk algınlığı, üşütme vs.de kullanılan a-ferin isimli ilacın bir tabletinde bulunan -hiç kullanmadığım için bilmiyorum- ilaçları bir bardağa doldurup suyla karıştırıp içerdi. Bunu neden yaptığını sonradan öğrendim. a-ferin’in içinde Kodein isimli bir madde varmış, bu eroin bağımlılarının eroin bulamadıklarında kullandıkları bir yöntemmiş. Daha sonra bu Akineton Mustafa çarşı iznine çıktığında bir arkadaşıyla birlikte evde hırsızlık yaparken yakalandı…

Mehmet Ali’yi ilk önce Kayseri’deki komando birliğine göndermişler. Ancak daha sonra refüze edilip benim askerlik yaptığım yere gelmiş. İlk geldiği sıralar nöbet bile tutmuş. Ama sonrasında nöbetten de düşmüş. Mehmet Ali’yi ilk gördüğümde dengesizliğini fark etmiştim, sadece ben değil diğer arkadaşlar da fark etmişler. Bir süre ona da bu ilaçlardan verildi ama daha sonra kurul kararıyla “akli dengesinin yerinde olmadığı”na karar verilip gönderildi…

Zeki askere gelmeden önce bir aile içi kavgaya şahit olmuş ve akrabalarından dördü bu kavgada hayatını kaybetmiş ve hatta kendisi de bu kavgada kafasına bir darbe almış. Zeki bu olaydan kısa bir süre sonra askere gelmiş. Zeki çok efendi bir çocuktu. Bir hafta sonu koğuşa gitmiş ve üzerindeki kıyafetleriyle yatağına uzanmış. Tam o sırada nöbetçi astsubay koğuşları gezerken Zeki’yi görüyor, yanına gidip direkt ayaklarına tekme atarak uyandırmaya çalışıyor ve o sırada Zeki kendini kaybedip astsubaya saldırıyor. Koğuştaki diğer askerler sayesinde astsubay dışarı çıkabilmiş. Ama bu sırada Zeki krize girmiş. Zeki’yi hastaneye götürdük. Bir süre sonra sakinleşti. Ancak bu olaydan sonra Zeki bir daha normale dönmedi. Hatta sabahları uyandırırken bile ellerini ve ayaklarını sıkı sıkı tutup öyle uyandırırdık. Çünkü ilk uyandığında gözlerinden neredeyse alev çıkarır bir vaziyeti olurdu. Bölük komutanına Zeki’nin büyük bir travma yaşadığını söyledim. Zeki’yi hastaneye falan götürdük, ama doğru düzgün bakılmadı ve psikotik ilaçlar verilerek bölüğe gönderildi. Benim askerliğim bittiğinde Zeki hala bölükteydi. Sonrasında ne oldu bilmiyorum…

Ve daha niceleri; bir tanesi yine askere gelmeden önce bir grup tarafından dövülmüş, ona da birkaç ilaç verilip gönderildi. Bir diğeri, bizim bölükte değildi ama aynı alaydaydı, askerde bileklerini ve boğazını kesmişti. Bir süre tedavi edildikten sonra bölüğüne dönmüştü…

İşte bu askerlerle “normal” askerler aynı koğuşlarda kalırdı. Biz kısa dönem olduğumuz için diğerlerine göre biraz daha rahattık ama uzun dönemlerin sıkıntı yaşayanları çoktu. Bunda bir etken de “devrecilik”ti. Üst devreler alt devrelere çok sıkıntı yaşatırdı. Rütbeliler açıkçası bu duruma pek ses çıkarmazdı. Hatta artık askerliğinin sonuna gelmiş bir tanesi şöyle demişti; “Buraya ilk geldiğimizde üst devreler bize ellerimizle pisuvarlardan izmarit toplatmışlardı…”

Yani bana göre bu sıkıntıların yaşanmasının sebebi Askeriyenin biraz kapalı ve denetimden uzak olmasından kaynaklanıyor. Rütbeli personelin donanımlarının da zayıf olması bunu etkiliyor. Bununla ilgili iki örnek vereyim; RDM’li askerlerin randevularında görüştükleri RDM uzmanı Psikolog Teğmen -ki kendisi bir bayandı-, RDM’li askerin yanında beni göstererek; “Ben sizin yerinizde olsam bu kısa dönemlerden nefret ederdim” demişti. Aslında ast-üst mevzularından cevap vermemem gerekiyordu ama dayanamayıp; “Komutanım bu ne demek? Ben bu askerlerle aynı koğuşta kalıyorum.” demiştim. Bir diğer örnek de, bir asker alerji olmuştu. Cumartesi günüydü, nöbetçi astsubaya gidip durumu izah ettiğimde bana; “pöff, hafta sonunu mu beklemiş?” gibi garip bir şey söylemişti.

Kısacası, askerde hayatta bilmediğim, kullananına da denk gelmediğim “Akineton, Seroquel, Cipralex, Norodol, Rivotril” gibi ilaçları öğrendim.

Bana göre bazı askeri okul ve hastanelerin kapatılması doğru olabilir. Ancak yukarıda bahsettiğim sıkıntıların yaşanmaması içinde sistem biraz daha şeffaf hale getirilebilir. Hatta yine bana göre, profesyonel ordunun kurulması ve bu şekilde doğru düzgün psikolojik testlerden geçmiş insanların askerlik yapması sağlanabilir ve böylece her açıdan daha sağlıklı bir ordumuz olabilir…

NOT: Girişte bahsettiğim yazının linki şu:

http://biliyomuydun.com/bir-doktorun-kaleminden/

Müsemma Şahin yazdı, 205 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
06 Ağu 22:00
Kıpkırmızı Bir Şafak

Gece vardiyasında müşteri hizmetlerinden arkadaş grup sohbete not bıraktı, kullanıcılardan yoğun mesaj başlayabilir, tartışma çıkacak, diye. Hayırdır, niye çıksın dedim, canım sıkıldı, saat gece yarısı civarı. Asker yönetime el koydu, demez mi.... Nasıl sinirlendim, ne saçmalıyor bu aptal çocuk, yanımda olsa suratına yumruk atabilirim, bir insan bu boyutta bir gerzek olabilir mi.. Yine de ne olur ne olmaz hemen twitter ve birkaç gazete açtım internetten, ilk şok... Yüzüme kan hücum etti, ağlamak üzereyim, olamaz, gerçek değil, Ergenekon, Balyoz aklımdan geçti. Erdoğan nerde, konuşmuş mu, ah evet, insanları sokağa davet etmiş, ben de sizinle olacağım demiş -Allah'ım şükürler olsun- telefonda, sanki o da şok olmuş gibi, can havliyle konuşur gibi... Belki kendi ruh halimi onda görüyorum... Yine de onu öyle görmek... Allah'ım herkes yollarda, bayraklar... Twitterda takipteyim, NTV açık, komutanlar bağlanıyor, Abdullah Gül'ün efsane konuşmasını sonradan dinledim. Kimsenin söylemesine gerek yok, ilk birkaç saliselik Atatürkçüler, ABD, tereddüdünün ardından hepimiz anlıyoruz ki FETÖ yaptı, P.İ.Ç.

İlk farkettiğim şey John Kerry'nin kaypak açıklaması, daha sonra twitterda Batı'dan, Çin'den hatta Arap haber ajanslarından, hesaplarından sanki darbe olmuş bitmiş gibi bir hava, birkaç saat. Yok canım, işte Erdoğan konuştu, işte yollar, meydanlar, komutanlar darbeyi lanetliyor... Darbe olmadı bitmedi, bu ne acele... Darbeyi öğrendikten birkaç çeyrek saat sonra başaramayacaklarını hissettim. Ama aradığım, duymak istediğim şey Erdoğan'ın konuşmasıydı. O arada Bahçeli konuştu, Allah ondan bin kere razı olsun, atar tutardım, eleştirirdin hep, bin kere özür diliyorum, hakkını helal etsin. Davutoğlu, Abdullah Gül... Ah size kızmıştım ben, ama siz bizimlesiniz kader anında... Binali Yıldırım, Erdoğan bizimle konuşana kadar bizi teskin etti, çünkü beklediğimizin o olduğunu biliyordu. O çıkıp konuşmazsa, yanımıza gelmezse, elimizi tutmazsa, kalbimizin kırık, boynumuzun bükük kalacağını biliyordu. Biz de biliyorduk... Geldi... Gece İstanbul Atatürk Havaalanında artık yanımızdaydı, artık kimse bizi durduramazdı... Belki gene durduramazdı, ama yetim kalmaz mıydık?

Erdoğan İstanbul'a inmeden bir iki saat önce darbenin başarılamayacağını, biz yani, biliyorsunuz, anlamıştık. Atatürk Havaalanına inip de konuşunca artık dünya da anladı. Yabancı haber ajansları, hesaplar, darbeyle ilgili, oldu da bitti maşallah, tonunu bıraktı. Herkes meşrebince yorumlara başladı. Onları ciddiye almak zorunda kalacağımız nice aylar belki yıllar olacak önümüzde, o geceliğine onları bir yana bıraktım.

Dualar, gözyaşları, heyecan, acı, isyan, umut, öfke, korku, matem, mutluluk, sevgi, hasret... birbirine karıştı. Bu kadar duygu aynı anda insana doluşunca beden başka birşey oluyor galiba. Birkaç gün rüyada gibi yaşadık, biz geride kalanlar yani. geriye kaldığımız kadarıyla... Ruhumuzdan parçalar kopup Erol, Abdullah, Halil, Mustafa, Oğuzhan, İlhan, Ömer'in ve diğer yüzlerce sevgilinin peşine düştü hasretle. Sevgi, hürmet, dostluk, hasret.. güzel ve iyi ne varsa karışıp gözyaşı oldu, ruhumuzun kanayan yerlerine doldu. Ruhlarımıza şehitlerimizden, gazilerimizden bir şeyler karıştı, millet olduk; mübarek bedenleri toprağımıza karıldı vatan olduk. Cesur alınlarını, mutlu gözlerini soldurmayan bir ölümle, şehadetle bedenleri aramızdan ayrılırken ruhlarımızı işaretlediler. Arınmak istersen, o şehitleri o gazileri -ki o gün meydana koşan herkes gazidir itikadımızca- bir an düşün yeter.

Biz o gün, bize ölümü sevdiren o kardeşlerimizle, bir önceki gün olduğumuz şeyden farklı bir şey olduk. O gün bugün ölüm korkusu başka bir şeye dönüştü. Güneydoğu'dan gelen şehit haberlerini başka bir idrakle karşılıyoruz, artık o şehadetleri de ruhumuza sarmalıyoruz, üzülüp unutmaya, kaçmaya çalışmak yerine. Ölüm korkusu yarım kalma, tamamlanamama korkusu imiş; işte şehadetle insanın bütün yarımları tamamlanırmış.

Birileri bir şeyler dediler, hala da diyorlar, duyuyoruz, cevap falan da yetiştiriyoruz, sinirlenip tartışıyoruz da falan. Ama biliyoruz ki artık farklı bir gerçeklik algısından konuşuyoruz. Tiyatro mu, demişler; ne darbe ne dikta mı, diye bağırmışlar; sesimize, sözümüze, kılığımıza mı takmışlar kafayı... şaşırdım tabii ki en başta. Nasıl yani, herşey bu kadar açıkken bile mi? Sonra dedim, olabilir, ben de mesela caz falan dinlerken öyleyim, bu müzik mi şimdi, bu kadar sıkıcı, anlamsız, bir insan bunu neden dinler ki, derim. Halbuki kültürümde, içimde onunla bir bağlantım olsa veya bir bağ kurabilsem anlarım  ve de severim belki. Benzer bir şey bu da; vatanla, bayrakla, şehadetle, bir bağlantın yoksa; ciddi ve samimi bakışlı o esmer askeri -çok güzel çocukları olan şefkat dolu babalar öldü o gün onlarca-, ikiz polis kardeşleri -polis anneler de vardı, güçlü ve güzel-, fakir gençleri -annesi babası hastaydı kiminin-, ne bileyim işte o geceden bir tek detay bir an hafızanda canlandığında, gözlerini kırpmazsın ya hani kirpiğindeki damla olmadık bir anda düşmesin diye, biriyle konuşur, bir şey yer, çalışır veya otururken... ama hiçbir şey hissetmemek, burun kıvırmak, başka didişmelere yelken açabilmek de mümkün olabiliyor demek ki... Bağın yoksa, veya var da farkında değilsen, veya farkına varmak istemiyorsan herhangi bir sebeple inattan.

Yine de o kadar karmaşık değil diyorum-bizler için en azından. Vatan/vatansızlık bir tek kareye indirgenebilir kanımca üstelik; Macaristan sınırında kucağımızda çocuğumuzla polisten kaçarken, arsız bir gazeteciye ayağımıza çelme takma zevkini yaşatmamaktır belki de bütün kavgamız. Gerçek bu kadar yalın ve basit aslında. Biz de bu yalınlıkla, bu netlikle karşı durmaya devam edeceğiz. 

Mücahit Kılıç yazdı, 142 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Tem 06:00
Abdullah ve Kardeşleri

Dün zihnimde ve kalbimde ne kadar güzel ve doğru fikirler yaşattığıma olan inancım bir kez daha arttı. Konu Suriye'den göçle ülkemize gelen insanlarla ilgili ve başrolünde bir kaç çocuk var. Kursumda sınıfta bulunan 3 Suriyeli kardeş dün de yine diğer çocuklar gibi kendi çaplarında haytalık yapmaya devam ettiler. Çocuklar bebekken geldikleri için Türkçeyi de en az diğer çocuklar kadar biliyorlar ve anlıyorlar. 3 kardeşten en büyükleri derste birkaç kez daha konuştu ve en sonunda kendi dillerinde susmaları ve sadece beni dinlemelerini söyledim. Abdullah birden gülmeye başladı ve utandı. Sevindi birden sonra hemen sustu. Kendi dilinde ona bir şeyler söylenmesini özlemiş olsa gerek. Sonra bana birkaç soru sordu ve bir kaç cümle Arapça sohbet etti. Konuştukça kardeşleri de sevinmeye başladı tabi. En sonunda Türkçe olarak tabi ki derse devam ettik. Çıkışta üçü de yanıma geldi koşarak üstad üstad diyerek. Tek tek sarılmaya başladılar Türkçe seni çok seviyoruz diyerek. Üçü de aynı anda gelip sarıldılar sımsıkı böyle. Sonra onlara daha çok Türkçe öğrenmelerini ve konuşmaları gerektiğini söyledim. Söz dediler Türkçe daha çok öğreneceğiz. Yine gülüyorlardı. Ben de yine jest amaçlı onlarla Arapça vedalaştım ve selamlaşıp sarılıp ayrıldık. Çocuklar gülerek gittiler. Başkalarıyla anadillerinde konuşmanın nasıl bir şey olduğunu tadıp mutlu oldular. Tabi daha çok ve daha güzel Türkçe öğrenme sözünü de aldım. Birkaç atasözü öğrendiler gülerek. Bir çocuğun kendi dilinde konuşmakla ne kadar mutlu olduğunu gördüm ve çocukların milleti olmadığını, hepsinin masum olduğunu yine anladım. Ayrıca yine yaşayarak gördüm ki mazlum ve masum bir çocuğun hiç bir bağı olmamasına rağmen sevgiyle size sarılması harika bir duygu. Umarım Abdullah ve kardeşleri bir gün kendi ülkelerinde de huzurla oyun oynarlar ve beni hep öyle hatırlayıp gülümserler.

Sıla Münir yazdı, 237 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Haz 06:00
Ramazan Tedirginliği

RAMAZAN TEDİRGİNLİĞİ

Mübarek Ramazan-ı Şerif ayı gelince, birçoğumuz kaleme kağıda sarılır, çeşitli duygularımızı, hususen bu mübarek aya kavuşmanın sevinciyle alakalı hislerimizi ifade etmeye çalışırız.

(Sahi, kalem kağıt tarihe karışmıştı değil mi? Geçenlerde bir yazara kitabını imzalatmak istedim, benim kalemimle imzalattım. "Ooo kalem de güzel yazıyormuş.." dedi. Bendenizde bir havalar bir havalar...  )

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzre, hep yazılanın aksine, ben sizlere yıllarca yaşadığım Ramazan tedirginliğinden bahsedeceğim.

Bu ay sevinçli bir aydır. Bu ayın gelişine sevinmek normal olandır. Birlik, beraberlik duygusunun perçinleştiği, dünyevî ve uhrevî kazançların misliyle hakedildiği bir aydır bu ay. Tabi layığı ile hürmet edenler için geçerli bu kural.

Ben maalesef çocukluğumdan beri hiç sevinçle karşılayamadım.

Çünkü babam çok sinirli bir insandı. Ölüm sessizliğinde, sadece çatal kaşık seslerinin olduğu sahur sofrası... Bir kelâm edecek olsan, kaş/göz yapan, çimdik atan bir anne... Öyle ki ekmek istersen yerle yeksan olacakmışsın gibi...

Babana dolduracağı çayı bile korka korka soran bir anne. Kızacak korkusuyla çok karıştırmayıp, şekeri tam erimeden içilen çay...

Ahhh hele iftara dakikalar kalan vakitler... Kâbus gibi çöreklenirdi üzerime. Belki bir saat kala yanına yaklaşılamayan baba... Zaten aynı evde karşılaşmaya bile imtina ederdik. Annem rahat tabi, mutfağı en güvenli sığınağı. Biz çocuklar tombik taşı gibi ortada, höt dese yıkılacak vaziyetteyiz. Hele kış ayına denk geldiyseee. Hele sigara içen bir babaysaa, aynı odada iftarı beklemek azapların en şiddetlisi... Kıpırdasa, ayağa fırlayıp, 'birşey mi istedin baba?' deyip, nöbet geçirdiğim vakitler...

Manzara değişmez elbet.

Kaşık çatal nağmelerine şahit bir sofra...

Yıllarca bu manzara ile yaşayan bir çocuk nasıl sevinebilir ki Ramazan'ın gelişine?

Mübalağa etmiyorum, aman bana sataşmasın diye son dakikaya kalacak olan her işini halledip, iftara kadar ya sayfalarca Kur'an-ı Kerim okuyup gözleri ağrıyan ya da dışarıdan içeri girmeyen birini tanıyorum. Annem.

Namaz kılmayan, fakat her Ramazan, namaz kılmayan evlatlarına; 'Ahırdaki ineğe de akşama kadar ot vermezsen o da oruç tutar!' diyen de babam...

Birçok çocuğa babası sevdirir Ramazan ayını. Anne mutfak işlerine ağırlık verdiği için sevdirmek de ağırlıkla babaya düşüyor bir nebze. Fakat maalesef bende bunlar hiç olmadı. Ramazan'ın gelişine sevindiremediğiniz çocuğunuzu, asla başka bir şekilde samimiyetle sevindiremeyeceksiniz!

Elbette bu hatıra mutlu sonla bitti hamdolsun. Maşallah, kırkbeşinden sonra namaza başlayan babam, ellisinden sonra da Kur'an-ı Kerim öğrendi. Her Ramazan hatim indiriyor. Sofralar mı?

İftara dakikalar kala avuç avuç torunlarına meyve istihkakı ayarlayıp, bıkmadan muhabbet eden babamla huzur içinde vaktin girmesini bekliyoruz.

Artık sofralar da mutlu çok şükür.

Faruk Tak yazdı, 247 kez okundu, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Haz 18:00

Faruk Tak

Puan: 0.67

Yıldız Sineması Film Başlıyooor
a71d17d322b68d8b7afb95d663c584571465730354

a71d17d322b68d8b7afb95d663c584571465730354

Yıldız Sineması. Film Başlıyooor. Bruce Lee filmi oynuyor sinemada, mutlaka seyredilecek. İkinci film dandik, araya parça konulan türden. Öğrenci indirimi falan yok. Çocuk olmanın avantajından yararlanmaya çalışıyoruz, kapıcı Nurettin’e dil döküyoruz.

-Nurettin abi, bi biletle iki kişi girelim daa.

-Az şööle bekleyin bi.

Her zamanki kıllıklar. Tek biletle alacak bizi içeriye de, on dakika kadar askerlik yaptırıyor Ayı Nurttin.

-Alın biletinizi de gelin.

Bozukluk bir avuç para gişeye veriliyor. Gişeyle kapı arasında belki ellinci yolculuğunu yapmış, buruş buruş bilet elimize tutuşturuluyor. Ayı Nurttin bileti alıyor, yırtmıyor. Avcuyla ütüleyerek elindeki bir demet biletin üstüne koyuyor. Demek ki bizim bilet daha çook yolculuk yapacak.

-Sigara içmek yasak.

”yanındaki kalınca sopayı gösteriyor Nurttin”Küskü yü gördünüz. İri cüssesine rağmen şimdiye kadar kimseye küsküyle vurduğu görülmedi Ayı Nurttin’in. Küskü,aksesuar. İçilmez mi, sigara tabi ki içilecek. Boşuna mı patlatıldı anne zulaları. Boşuna mı özenle dal dal göt cebe konuldu Gelincik sigaraları.

Kar-kıyamet, üşüdük beklerken dışarda. Ayı Nurttin’e karşı duygularımız karışık, bizi beklettiği için sövsek mi, tek biletle ikimizi sinemaya aldığı için sevsek mi bilemedik.

Yıldız Sineması, Kuruluş: 1961 tabelasını geride bırakarak salona yöneldik. Önlerden, petrol fıçısından bozma dev sobanın yanından yer kaptık. 600 kişilik koca salonu ısıtamayan sobanın közünden sigaralarımızı yakacağız film başlayınca. Nurttin’in olası küskü tehlikesine karşı, iki avucun içine saklanarak içilecek sigara.

Yazılar, müzik derken, sarı-siyah eşofmanıyla Bruce Lee önüne geleni dövmeye başlıyor. Adam dövme konusunda ben bir Cüneyt Arkın’ı tanırım ki koca Bizans ordusunu tek başına hallediyor. Bir de Bruce Lee’yi bilirim, neredeyse bir milyar adamı dövüyor. Pukhoo, smack, pat-küt efektleriyle devam ederken, filmin ortalarında elektrik kesiliyor. Uğultuyla birlikte ıslıklar başlıyor. Arkadan birileri makiniste sesleniyor.

-N’ooldu la İbraam...

-Makiniiist...

-Ceryan verin laa...

Makinist İbrahim balkon seyircisinin bitişiğindeki makine dairesinde 35 lik rakıyı çoktan yarılamıştır. Gemişte bağırıp çağıranlara; Ne var la, ne var, diye çok celallendiği olmuştu ama şimdilerde oralı bile olmuyor.

Makine dairesinden sönük el fenerinin ışığı seçilebiliyor, İbrahim fırsattan istifade, film makinesinin bakıra sarılı kalem şeklindeki kömürünü değiştiriyor olsa gerek.

Jenaratör Ayı Nurttin’le, Şeytan Şeref’in işi. Az sonra, Pancar Motor, jenaratörün sesi duyuluyor. Pat, pat pat. Salon aydınlanıyor. Bruce Lee kaldığı yerden dövmeye devam ediyor. İlk film bitiyor, fuayeye çıkıyoruz.

Jeneratörün egzoz dumanından fuayade durulamıyor. Pancar Motorun gürültüsü de cabası. İç koridordan yazlık sinemanın kapısını açıyorlar, bahçeye atıyoruz kendimizi. Kar diz boyuna ulaşmış, lapa lapa yağmaya devam ediyor. Yazlık sinemanın bahçesindeki tek kavak ağacının kalın dalı karı taşıyamamış kırılmış. Orlon eldiyenlerimizi elimize geçiriyoruz. Koca koca adamlar kartopu oynamaya başlıyor. Biri sahneye çıkıyor, arkasında beyaz badanalı duvardan, sinema perdesi. ”Evvet sayın seyirciler “ diye bir şeyler saçmalıyor. Kimse gülmüyor. Biraz sonra teşrifatçı Şeytan Şeref’in sesi duyuluyor.

-Film başlıyooor.

Koşarak giriyoruz kışlık sinemaya, sobanın yanındaki yerimizi kapmamışlar rahatız. Film başlar başlamaz birer Gelincik yakıyoruz. Seyirci film arası erotik parçayı bekliyor. Ben çok hoşlanmıyorum parçalı filmlerden. Konulu filmleri seviyorum daha çok. Arzu Okay filmi gibi.

Arada bir salonun kapısı açılıyor, birileri daha dahil oluyor parçalı film seyretmeye. Bunlar mahallenin ihtiyarları. Gençlere görünmemek, tanınmamak için film başlayınca, karanlıkta giriyorlar salona. Herkes kasketinden, yürüyüşünden çıkarabildiğinin ismini fısıldıyor yanındakine. Ben de Mustafa amcayı ve Hacı dayıyı fısıldıyorum. Mustafa amca yetmişbeşinde, Hacı dayı ona göre genç sayılır atmış küsürlerde, babamın arkadaşı. Salonun en dibine, Kuzey Kutbunda ayrı köşelere oturuyorlar. İhtiyarlarla ilgili espriler yapılıyor, gülünüyor.

-Hacı teyzenin işi zor bu akşam.diye bağırıyor biri...

Fatih Akıncı yazdı, 188 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
04 Haz 02:00

Fatih Akıncı

Puan: 0.78

Umuttu Türküydü Sevdaydı

14.08.2005

Dökük damlı mahalle kahvesinde henüz yüzü güleç, 8 yaşında bir çocuğum. Biliyorum. Benim için henüz uygun bir ortam değil burası. Anlaşılan taa o günlerden başlamışım yasakları çiğnemeye. Koca koca adamların arasında ne kadar küçük olduğum belli olmasın diye kırmızı muşambalı sandalyenin üstünde ayakta duruyorum. Elim hemen sağımdaki Taner Abi'nin kambur sırtında dengemden sorumlu. Bu hareketi yapıyor olmam beni belki büyütmüyor ama en azından rahatlatıyor.

Gri bir kalabalık. Gri ama heyecanlı. Hop oturup hop kalkıyorlar. Solukları tutulmuş bir vaziyette gözlerini bile kırpmadan izliyorlar 82 ekran Regal marka televizyonu.

Buraya neden geldiğimi pek hatırlamıyorum ama büyük ihtimalle sokaktaki arkadaşlarımın peşine takılıp geldiğimi kestirebiliyorum. Epeyce yorgunum. Tam yenik düşecekken iyice bastıran uykuma müthiş bir gürültü kopuyor.

"GOOOOOOLLL"

Yer yerinden oynuyor adeta.

Kahvehaneye erken gelip en önden yer kapan ev sahibimiz Dursun Amca "Ailtoooon" diye bağırıyor yanındakilere sarılıp...

Ailton Gonçalves Da Silva. Brezilyalı, şişman, santrafor. Sonradan öğrendiğim kadarıyla takıma büyük umutlarla gelmiş ama pek başarılı olmayınca gönderilmiş. Benim içinse ifade ettikleri muazzam.

Çocukluğumun ilk kahramanı.

İlk heyecanımın kaynağı.

Kısacası gol attığı için sevindiğim ilk adam.

Asla unutmayacağım, her zaman en güzel hatıralarımda yerini ayırtmış koca yürekli koca adam. Çok geçmiyor aradan. Yine gürültü kopuyor. Bu sefer Ahmed Hassan Kamel çıkıyor sahneye. Ailton'unkine nispeten daha şık bir gol atıyor Mısırlı. Ağzım iyice kulaklarıma varıyor. O gün 2:0 yeniyoruz Denizlispor'u.

Sahanın kenarında bir adam var. Saçları hafiften beyazlamış biraz da yaşlıca. Maç boyunca oradan oraya bağırıp durdu. Emirler yağdırdı. Maçtan sonra da herkes gidip tebrik etti elini sıktı bu adamın. Kim bu adam diye geçiriyorum içimden. Arka sıralardandı galiba sanki beni duymuşcasına bağırdı adamın biri: "İşte Atom Rıza. İşte hoca gibi hoca"

Enteresan bir gece. Az önce beraber maçı izleyen adamlar şimdi birbirlerine tekrar anlatıyorlar.

En iyi spor yorumcularının bile yapamayacağı ince tespitler, taptaze analizler havada uçuşuyor. Ateşli tartışmalar da cabası...

Sevinçle yorgunluk bedenimde buluşmuş eve geliyorum. Düşünüyorum. Bunca adam bu kadar işinin gücünün arasında nasıl oluyor da hiç tanımadıkları bu 11 kişiye zaman ayırabiliyor? Nasıl oluyor da bu adamlar hiç tanımadıkları bu 11 kişiyi böylesine sahiplenip sevebiliyor?

Daha bu soruya mantık çerçevesinde bir cevap bulamamışken yine Nasıl oluyor bende kapılıyorum bu ateşe, bu sevdaya, Kara Kartal'a.

O günden sonra artık her maçın sıkı takipçisi oluyorum. Bütün futbolcuları tanıyorum artık karılarına çocuklarına kadar! Hatta o kadar ileri gidiyorum ki takımın geleceğini derinden (!) etkileyecek o önemli tartışmalarda artık benim de yorumlarım yer alıyor.

Aslında sizlere daha farklı bir hikaye anlatmayı ben de çok isterdim. Ne bileyim işte? Babamın sırtında maça gittiğim bir günü, bir futbolcuyla tanıştığımı falan filan.

Gelgelelim benim Beşiktaş ile tanışma hikayem böyle.

Tüplü televizyon ekranlarında sevdim ben Beşiktaş'ı.

Dostlarım sorup duruyor. Neden bu kadar seviyorsun diye.

Sormayın işte .

Bazen birkaç kişiyle,

Bazen binlerce adamla beraber nefesimi tuttuğum için,

Bazen hiç tanımadığım bir adama 40 yıllık dostuymuş gibi sarıldığım için,

Bazen yürürken ağaçlı yoldan stadyuma ezeli rakiplerimize eğlenceli küfürler ettiğimiz için,

Bazen güldüğüm

Bazen ağladığım

Bazen yıkıldığım

Bazen şaha kalktığım için.

Elbette Beşiktaş'ı Beşiktaş olduğu için sevdim.

Hani hep derler ya "Ölümüne seviyoruz" diye, ölümüne değil ölümsüz sevebilmek için,

Bir daha asla o eski televizyonun başında olduğum kadar hiçbir yerde mutlu olamadığım için...

İşte bu yüzden. İşte bu yüzden bu kadar sevdim Beşiktaş'ı sonsuz, karşılıksız.

Hamit Aşkın yazdı, 265 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
16 Mar 01:00

Hamit Aşkın

Puan: 0.75

Zeynep Yetiş

Hani sözün bittiği an deriz ya işte aralıksız nefes aldığım bugün de öyle bir gün. Saat ikindiye yakın saat 14.30, 15.00'a yüz tutmuşken üyesi olduğum Genç Yürekler grubunda üzücü bir olaya şahit oldum. Kendisi için yabancı bir memleket sayılan Kayseri'de bir trafik kazası geçiren ve yoğun bakıma alınan Zeynep YETİŞ'i. O an bunlar benim için yalnızca bir duyumdu. Ama bu duyum öyle bir duyumdu ki sanki birisi elimden tutmuş bana yön veriyor gibiydi. Fısıltılı bir halde kulağıma yanaşıp şunu yap, olmadı bunu yap der gibiydi. Acilen kana ihtiyaç olan bu kardeşimiz için bir şeyler yapmalıydım. Yapmasam duramazdım. Her türlü kan grubu uyuyorken ben kan veremiyordum. Demir vitamini ve kan ilacı kullananların en az altı ay kadar kan veremediğini öğrendim. Ne yazık ki ben de demir vitamini kullanıyordum. Bu durum beni daha çok üzmüştü ve daha güçlü bir çaba duygusu salmıştı yüreğime. İlk iş olarak facebook sayfamda olayı, öğrenmiş olduğum duyuruyu ufak tefek değişiklikler yaparak yayınladım. Bu yeterli gelmemişti bana. Sanki bir kahraman gibi hissediyordum kendimi. Aklımdaki tek şey ona elimden geldiğince yardım etmek ve yüce yaratıcının yardımı ile de kurtarabilmek istiyordum. Farklı bakış açıları ile çok gülünç bir durum belki. Kahraman gibi hissetmek. Aslında en komik gördüğümüz şeyler bizleri azimli ve güçlü yapmıyor mu? Aslen adını dahi ilk kez duyduğum biri için böyle şeyler hissetmem tuhaf mıydı yoksa doğru olan bir durum muydu? Bunun cevabı verilebilir mi bilmiyorum.

Facebook'ta yapmış olduğum duyurudan çok kısa bir zaman sonra görme engeli bulunan bir arkadaşım paylaştığım duyuruya denk gelmiş olmalı ki beni aramıştı. Kendisi de bir katkıda bulunmak istediğini söyleyip Çarşı taraftar grubunda duyuruyu paylaşmak için izin istemişti. İzin istemesi normal değildi ama iyi niyetine vurup makul karşılamıştım. Çünkü bu tarz durumların herkes için birer vazife olduğunu savunup elden gelen her şeyin yapılabileceği düşüncesine sadık kaldım. Teşekkür edip telefonu kapadıktan sonra aklıma Ülkücü Teşkilata haber vermek geldi. Direkt olarak fakülte başkanını arayıp durumu izah ettim ve onlarda her türlü konuda yardımcı olabileceklerini söylediler. Daha sonra Erciyes Ünifeb ekibi başkanını arayıp onlara da durumu izah ettim. Ufak bir sıkıntı çıktıysa da anlayışla karşılamaları beni çok etkileyip mutlu etmişti.

Bu şekilde herkesin tanımadıkları bir kişi için canlarını dişine takmalarını görmek büyük umut vaat ediyordu. Bir yandan da edilen dualara ve doktorların tedbirlerine kalmıştı her şey. Kısacası çaremiz Allah'tan gelecek güzel bir yardım ve zamandı. Saatlerce bekledim, bekledik. Ama kimseden herhangi bir ses çıkmamıştı. Hayat yoktu ve sanki Kayseri insanlara küsmüş gibiydi. Kimse gülmüyor, konuşmuyor ya da herhangi bir şey yapmıyordu. Belki yapanlar vardı ancak onları da göremiyorduk. Bir ara facebook sayfamda yapmış olduğum paylaşımın altına bir yorum geldi. Zeynep YETİŞ vefat etti. Neye uğradığımı şaşırdım, aklım allak bullak bir şekilde kesin olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Defalarca soruşturmama rağmen tüm yollar Zeynep'in öldüğünü gösteriyordu. Ortalığı velveleye vermeden bir arkadaşıma durumu izah ettim. O da istemeye istemeye - insanların üzüleceğini bilerek - Genç Yürekler grubunda Zeynep'in ölümünü açıklamıştı. ancak fark ettim ki o da ben de bu duyuma inanmıyorduk. Gerçek bir duyum değildi. Bize Göre Zeynep yaşıyordu ve ilerde yaşadığı haberini alınca insanlara karşı mahcup kalacağımızı biliyorduk. Ne yazık ki öyle de oldu. İlerleyen saatlerde bir arkadaşımızın Zeynep'in yattığı hastaneye ziyarete gitmesiyle yaşadığını öğrendik. Bu kez de kimse ne diyeceğini bilemedi. Şaşırdık ama öyle de bir sevinç doldu ki yürekler sanki her şey hayal meyal hatırlanıyor gibiydi. Zeynep yaşıyordu ya artık gerisi hikayeydi. Şu an bu sözleri yazarken içimdeki tükenmek bilmeyen heyecan ve mutlulukla kavruluyorum. Belki halen yoğun bakımda ama yaşıyor Zeynep. Ölmedi ve belki de Kayseri' nin dört bir yanında onun için dualar ediliyor. Bu bana göre geçek bir ironi. Üzüntü ve sevinç bir arada. Belki de böyle olması doğrudur. İnsanların yardımlaşma potansiyelinin ortaya çıkması ve iki duyguyu bir arada yaşaması gerekiyordu. Siz sevgili dostlar. ne düşünürsünüz bilmem ama yaşadığımız dünyada her tür duyguyu barındırmamız gerektiğini düşünüyorum. Aynı zamanda karşımızda ki insanın kim olduğunun bir önemi olmadan ya da tanıyıp tanımamak gibi bir lüksü olmadan elden geldiğince, gönülde bittiği sürece yardımlaşma çabası içinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Belki de Zeynep'in yerin de biz olacaktık. Kim bilebilir? Bir dakika sonra ne olacağını bilmediği halde umudunu yitirmeyen tek şey insan oğludur.

Bu yazıyı yazma amacıma türlü bakış açıları ya da eleştriler gelebilir ancak umrumda olmadığını belirtmek isterim. Ben burada bir ders vermek istedim ve bir amaç gösterdim. Çok hoş bir davranışı anlatmak istedim. Kısacası amacım Zeynep YETİŞ'i tanımayan o kadar insanın çaba sarf ettiğini gösterebilmekti. Aynı zaman da halen yaşayan İnsan diyebileceğimiz insanların bulunduğunu göstermekti. Halen de yoğun bakımda bulunan Zeynep YETİŞ'e Allah'dan acil şifalar, ailesine sabırlar diliyorum.

Hamit AŞKIN

31 Mar 03:13

Teşekkür ederim.

18 Mar 21:28

K aleminize sağlık

Nesibe Kurban yazdı, 196 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Oca 05:00
Çocuk Olsam mı Yeniden?

Tekrar çocukluğumuza dönüp, bizlerde iz bırakmış, canımızı yakmış ve belki de hala yakan şeyleri değiştirmek isteriz. Bugünlerimizi de etkileyerek, değiştirebileceğimizi düşünerek...

Pek çok kez düşünmüşümdür: " Annemi çok üzmüş olmalıyım ki bizi bırakıp gitti. Kardeşim bebek olduğu için, çok bunaltmış olmalı. Babam artık nasıl üzüp, bunalttıysa?... Ve aile nasıl bir baskı yaptıysa? Ben, o kadar inatlaşıp, üzmeseydim belki gitmezdi. Keşke 3 yaşlarıma dönüp, yaptığım yanlışları düzeltebilsem. Annem gitmezdi. Diğer çocuklar gibi, okula giderken ve gelirken elimi tutan, derslerime yardım eden, veli toplantılarına gelip iyi notlarımı öğrendiğinde saçımı,yüzümü okşayıp öpen, başarı belgelerimi alırken yüzü gururla gülümseyen, doğum günümü kutlayan, hasta olunca ilgilenen, ilk aşk heyecanımı dinleyen, evlenirken yanımda olan, hastanede bebeğimi kucağıma veren ve sıkıldığımda maddi_manevi desteğini gördüğüm ve bunlara benzer pek çok şeyde annem yanımda olurdu. Ama olmadı, olamadı. Sadece annem olsa... Babam da olmadı, olamadı..."

Geçmişe dönüp değiştirebilme imkanımız olsaydı, sadece kendimizle ilgili olan kısmı değiştirebilirdik. Diğer kişilerle ilgili olan kısmı değiştiremeyiz. Yaşanan her ne olursa olsun tek kişiyle ilgili değil. Sahnede tek kişi görülsede, arkada olayın gerçekleşip ortaya çıkmasına vesile olan bir kadro var. Yani olay anonim. Çizgi filmler ve masallarda olduğu gibi sihirli bir değneğimiz yok ki, dokunundurup her şeyi değiştirelim.

Zamanla,yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan öğrendim ki; bugünün yanlışlarını geçmişe bağlamak, hayatımızda bir şey değiştirmiyor. Sadece geçmişe takılıp kalıyor, bu günü kaçırıyorsun. Geçmişten gelen öfke, hırs, nefret, kıskançlık, intikam v.b. gibi olumsuz duyguları bu günümüze yansıtıyoruz. Çevremizde bizi seven, değer veren insanları üzüyoruz. Ve çoğu kişi bunu geçmişten yüreğinde, ruhunda ağırlık yapıp taşımış olduğu olumsuz duygulardan kaynaklandığının bile farkında değil....

Dünümüzü değiştiremeyebiliriz fakat bugünümüzü güzel yaşamak mümkün. Bugünlerimizde yarınların dünleri olduğunda, pişmanlıklar ve keşkeler yaşamamak için geçmişin ağırlıklarından kurtulmalıyız. Önce canımızı yaktığını düşündüğüz kiși kimse, onu affetmekle başlamak gerekiyor. Bize yaşattığı her ne ise, hangi şartlarda buna sebep oldu? O şartlarda biz olsaydık ne yapardık? Yaşadığı çevre, ruhsal ve fiziksel durumu, maddi durumu ve hatta hava durumu bile önemli olabilir değerlendirirken. Eminim empati kurabilirsek affetmeyi de başarabiliriz. Sadece onu affetmiş değil, ruhumuz ve yüreğimizde taşıdığımız yükten de kurtulmuş olacağız. Canımızı yakan olay her ne ise, bunda kendi payımızında olduğunu düşünüyorsak kendimizide anlamaya çalışmamız lazım. O zaman hangi duygu, düşünceler içerisindeydik, hangi şartlarda buna dahil olduk. Biz olmasak da aynı şeyin yaşanması ihtimali var mıydı? Eminim vardı.

Ben annemi, babamı, diğer kişileri ve kendimi affetmeyi başardım. O zaman, o şartlarda, o olayların yaşanması gerekiyordu ve yaşandı. Hayatım boyunca, yaşadığım her olayda, geçmişin etkileri olduğunu düşünüp hem kendimi, hem sebep olduğunu düşündüğüm kişileri suçlamak kolaydı belki. Ama hem kendimi, hem onları üzmek bir şeyi değiştirmiyor, yükümü biraz daha ağırlaştırıyordu. Çevremdekileride istemeden buna dahil etmiş oluyordum. Annem, babam ve diğer kişilere; 0 zaman, o şartlarda öyle olmuş. Geçip giden zamanı hiç bir şey geri getiremez. Ya her yaşanan üzüntüde tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayıp, bu günü yaşanmaz hale getireceğiz, ya da her şeyi olduğu gibi kabul edip yolumuza ağırlıklardan kurtulmuş, kafamız ve ruhumuz rahat bir şekilde devam edeceğimizi söyledim. Bunu yapalı yıllar oldu. Annemle de, babamla da görüşüyorum. Geçen zamanı geri getirmek mümkün değil, geçmişi sihirli bir değnekle değiştirmekte mümkün değil. Fakat kendimizi sevdiklerimizle geçireceğimiz gelecekten de mahrum etmek doğru değil. Sevdiklerimiz diyorum: Bir zamanlar çok kızdığım, yüzünü bile görmek istemediğim, yaşadığım acıların sorumlusu olduğunu düşündüğüm kişileri seviyorum. Ayrı geçirdiğimiz zamanları, telafi etmeye çalışıyoruz ve hatta telafi ediyoruz. Herkes geçmişte yaptığı yanlışın farkında olduğu için birbirimizi kırmamak için özen gösteriyoruz. Birlikte mutluyuz, huzurluyuz.

Ben ağırlıklarımdan kurtuldum. Bunu paylaşmamın sebebi ise, çevremde bu ağırlıklarla yaşamaya çalışan insanlar olduğunu görmem. Uzun uzun paylaşımlarda bulunup, yardımcı olmaya çalışmak her zaman mümkün olmuyor. En azından buradan bir kişiye bile faydam olabilirse, kendimi mutlu hissedeceğim.

Aklımızı başımıza, yüreĝimizi elimize alıp düşündüğümüz, "Keşke" lerimizin olmadığı, bir daha olmayacaĝını düşündüğümüz anlarda ani karalar verebildiğimiz ve 5 ya da 10 yıl sonra "neden yüreğimden geçenleri yapmadım ki?" demeyeceğimiz,sağlıklı, mutlu, başarılı, yanında aşkı,huzuru ve mutluluğu bulduğumuz insanlarla geçireceğimiz, ağıklıksız seneler yaşayabilmek dileklerimle.......

NESİBE KURBAN

17.01.2016

Ahmet Demir yazdı, 406 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
10 Oca 13:00

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Amerika Dedikleri

Bizi hava alanında içinde türkçe "Hoşgeldiniz" de yazan ışıklı bir levha karşıladı. Pasaport kontrolü yapılan bölüme yönlendirildik. Sıkıntıdan ıslık çalan siyahi polisin sırasına girmek yerine, daha çok ev hanımı görüntüsü veren bayan polisin sırasına geçtik. Tepeden bakan ve "Niye geldiniz" havasında olan bir karşılama beklerken gayet kibar ve mütevazi bir şekilde karşılandık. Avrupa ülkelerine kıyasla kesinlikle daha sıcak bir karşılamaydı bu.

Hava alanından çıkıp Yeni Dünya'ya şöyle bir baktığımızda dikkatimizi çeken ilk şey uçsuz bucaksız dört bir yanda görünen araba park alanları ve katlı otoparklar oldu.

Flybus dedikleri otobüsle metroya, metrodan da şehir merkezine ulaştık. Metronun oldukça konforsuz ve nispeten kirli oluşu gözümüzden kaçmadı. Zemini kaplayan halıflex neredeyse siyahlaşmış, yere atılmış gazete sayfaları ile kötü bir görüntü veriyordu. Süper devletin başkent metrosu daha iyi olmalıydı. Metrodan şehir merkezine gelişimiz oldukça uzun sürdü.

Caddelerde dikkatimi çeken en önemli unsur afrikalı amerikalarının çokluğu oldu. Obama'nın sosyal bir proje olduğunu düşünen ben, bu kadar kişinin oy potansiyelini düşününce fikir değiştirdim. Neredeyse her yerde onlar vardı, metro güvenliğinde, marketlerde, otel resepsiyonunda ve bilimum hizmet köşelerinde. Sanki biraz da kabaydılar, ciddi ve asabi bir görünümleri vardı. Toplumda bir itilmişlik mi yaşıyorlardı, yoksa Beyaz Sarayda bir siyahinin oturmasından burunları havada mıydı, anlayamadım.

Metroda ve bazı yerlerde geçen uyarı levhalarındaki ifadeler çok sertti. Örneğin metrodaki bir levhada "kurallara uymazsanız para ve hapis cezasına çarptırılırsınız" şeklinde bir uyarı vardı. Bizde olsa, sadece "gereksiz yere fren kolunu çekmeyin" yazardı mesela. Metro kapısı kapanırken yapılan otomatik ses kaydındaki bayanın "Get back (Geri çekilin)" diyen sesinde bile asabi bir tonlama vardı. Otelde de sigara ile ilgili uyarılarında buna benzer ifadeler gördüm.

Kapitalizmi damarlarında hissedeceksin diyenler olmuştu. Açıkçası bunu çok hissedemedim. Tamam, metroda caddelerde bir koşuşturma vardı ama insanlar bana çok da sıkıntı çekiyorlar gibi gelmedi. Cefakar Anadolu insanı için vız gelir tırıs giderdi bu koşuşturma.

Şehir, özellikle biraz dışarı doğru çıktığınızda oldukça yeşil görünüyordu. Geniş caddeler, geniş kaldırımlar, müstakil evler ve binalar, arazi şartlarının da uygun olmasından dolayı düzenli bir görüntüyle ovayı kaplamıştı. Geniş cadde boyunca yer yer araba galerileri göze çarpıyordu, satılık arabalar çimler de dahil her heri kaplamıştı.

Otelin banyo musluğunda sadece sıcaklık ayarlanabiliyordu, suyu azaltmak mümkün değildi. Şehirde su sıkıntısı yoktu anlaşılan.

Hava temizdi. Neredeyse bir yaylada geceyi geçirmiş gibi dinç uyanıyordu insan. Çevrede geniş yapraklı, çınar benzeri ağaçlar vardı zaten. Havadaki nem ve sis hali, okyanustan gelen güçlü buharlaşmanın etkisi olmalıydı. Şehir, bir gün açıkken, ertesi gün garip bir sisin kapladığı nemli ama yumuşak bir havaya dönüşebiliyordu.

Buraya gelip de Beyaz Saray'ı görmeden olmazdı. Meşhur Pensilvanya caddesinin başına gelince, caddenin araç trafiğe kapalı olduğu gördüm, olası bir bombalı saldırıyı önlemek için Ankara Başkonsolosluğunda olduğu gibi kısa demir direklerle önleme yapmışlardı. Caddenin başında büyük bir polis arabasının yanına dikilmiş, göğsünde büyük harflerle Gizli Servis yazan bir polisin yanından geçtim. Cadde geniş bir caddeydi. Caddenin başında Beyaz Saraydan önce yönetim binası olarak kullanılan yine tarihi bir bina vardı. Akşam sporu için koşu yapan, işten dönen insanlar göze çarpıyordu. Caddenin genişliğine kıyasla, çok da fazla insan yoktu. Beyaz sarayın önüne geldiğimizde tek değişiklik, kaldırımlara konan polis bariyerleri ve kaldırım boyunca nöbet tutan polislerdi. Cadde üzerindeki tek araç, üzerinde Park Kontrolü yazan ve içi görünmeyen geniş bir panelvandı, ortada araç falan olmadığına göre park kontrolü için beklemediği açıktı. Beyaz Sarayın önünde biraz oyalandıktan ve birkaç fotoğraf çektikten sonra cadde boyu yürümeye devam ettim. Caddenin sonunda ve Beyaz Saraya komşu yine tarihi bir binada Hazine Bakanlığının binası vardı. Böylesine kapitalist bir ülkede paranın merkezde olması normal olmalıydı. Caddenin bittiği yerde ve insan selinin başladığı yerde kovboy filmlerindeki çiflik hanımı görünümündeki bir kadın elindeki telefonundan çıkan müzik eşlinde opera parçası söylüyordu. Önünde çiçeklerle süslenmiş bir küçük bir sepet vardı. Parça oldukça ağır ve yavaş bir ritimde, sesi ise oldukça güçlü çıkıyordu. Bir baba cüzdanından 5 dolar çıkarıp oğluna verdi, çocuk parayı sepete attı, kadın parçasına ara vermeden tiyatrocu selamıyla çocuğu selamladı.

Birkaç kez adres-yer sorma ihtiyacı hissettik. Müslüman zenciler oldukça yardımseverdi, haritada gideceğimiz yeri işaretleyip verenler de oldu. Beyaz amerikalılardan da yardımsever olanlar vardı.

Özetlemek gerekirse, Konya gibi ovada kurulmuş bir şehir düşünün, şimdi bu şehre İstanbul'un 18. yy binalarını taşıyın, sonra Bursa'daki ne kadar geniş yapraklı ağaç varsa bu ovaya dağıtın, bir de Adana'nın nemli havasını getirirseniz işte bu Amerika oluyor.

13 Oca 01:08

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Zenci kelimesini kullanmamaya çalıştım aslında ama yine de farkında olmadan çıkmış.

11 Oca 21:30

Deniz Demir

Puan: 1.56

Soyadı benzerliğimizi yeni fark ettim. Yazida siyahi, zenci ve afrikali amerikali tabirleri kullaniyorsunuz. Bilincli olarak mi cesitlendirdiniz?

Gülşen Aslan yazdı, 232 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
26 Ara 21:00

Gülşen Aslan

Puan: 1.44

Kalp Alzheimer Olmaz

Bundan 10 sene önce küçük bir kız varmış, bu küçük kız hayat ne anlama geliyor bilmiyormuş bile... İnsanlara o kadar çok güveniyormuş ki, insanları o kadar çok seviyormuş ki ölene kadar süreceğini sanmış bu hayatın gülistanlık halini.

Bir gün evine gelmiş o gün en iyi notunu almış, annesine söylemek için can atıyormuş... Ama o kadar sessizmiş ki apartman, ölüm sancısı varmış gibi.. Küçük kız korkmuş tabi çünkü onun hayatında hiç sessizlik yokmuş 8 yaşında bir çocuğun hayatı nasıl olsa... Eve girmiş sonunda gördüğü manzara karşısında her şeyi unutmuş en iyi notunu, acıkan karnını, binadaki sessizliği, çünkü annesi yarı baygın yatıyormuş koltukta, anlamış ölüm sessizliğinin nereden geldiğini, çünkü bu ölüm sessizliğinin ardında en sevdikleri varmış, en güvendikleri...

O gün bu küçük kız büyümüş, 8 yaşından eser kalmamış hayatın ne demek olduğunu bile bilmeyen bu küçük kız hayatın ne lanet bir şey olduğunu o gün anlamış, ve o gün bir söz vermiş kendine, bir daha hiçbir şey için ağlamayacağım diye...

Birkaç yıl hiç ağlamadı gerçekten. Peki sonra neden anlamış ağlamamanın çare olmadığını? Oysa en son annesi öldüğünde ağlayacaktı çünkü onun ölümünden başka kimse onu üzemezdi.. Kin duydu en sevdiği, en güvendiği insanlardan nefret etti onlardan. Affetmeyecekti hiçbirini asla o günden sonra hiçbir zaman babaannesinin kapısını çalmadı 5 yıl kadar... Sonra anladı affetmenin büyük erdemlik olduğunu, annesi öyle demişti ona "Affet Kızım bunun bir mahşeri vardır" diye iyice tembihlemişti... Affetmek için gerçekten çaba sarf ediyordu küçük kız üstünden 10 yıl geçti ve bu küçük kız 18 oldu, 10 yıl sonra affetti en güvendiklerini, en sevdiklerini. Affetmesine affetti de hiç unutamadı çocukluğunun çalındığı hayatın ne demek olduğunu öğrendiği o günü..

Peki kimdi bu küçük kız... Gülşen'di yılmayan Gülşen.. Gülşen gerçekten affetti ama unutamadı onlara ders verdi... Kendini cezalandırmadı siz de en kötü olayları yaşasanız bile kendinizi cezalandırmayın Affedin, Affetmek en büyük nimettir, acılardan ders çıkarın, ama unutmayın çünkü akıl alzheimer olur da kalp olmaz.

EN MUTLU GÜNLERE:)

Yiğit Yılmaz yazdı, 257 kez okundu, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
08 Ara 09:00

Yiğit Yılmaz

Puan: 0.71

Kaybetmek

Mayıs 2015 yılında sevdiğimiz bir insanı kaybettik. Ve o kayıp beni derinden üzdü. O kaybettiğimiz yakınımızın bir kızı vardı. o kızın ne hissettiğini bilemem. ama nekadar üzüldüğünün farkındayım ve görüyorum ,yani gördüm.

O kız 20 yaşında şehir dışında bir yerde üniversite öğrencisi ...

Birgün telefonu çalıyor. Başta annesi kız uzakta olduğu için babasının kaza geçirdiğini ve hastane de ve durumunun iyi olduğunu söylüyor kadın bunları söylerken tabi perişan haldedir.

Kız yola çıkıyor İstanbula doğru gidiyor yolda sosyal medya aracılığıyla babasının öldüğünü duyuyor başta tabi inanmıyor. kim inanırki...

ve İstanbula geliyor. Annesinin ve akrabalarınının perişan halde görüyor ve duyduğu haberin gerçek olduğunu anlıyor .

Aslında inanmamakla beklememekle haklıdır. çünkü ne hastaydı nede kaza geçirerek hayatını kaybetti.

Ölüm sebebi ani kalp kriziydi. bizi bile bu kadar derinden etkileyen üzen bir olay kızını nekadar üzer ne kadar etkiler siz düşünün...

Sıla Münir yazdı, 445 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Kas 01:00
Sevmedim!

Seksenli yıllarda doğdum. Babam işçi idi. İlkokula gitmek için ısrar ve heves ettiğim dönemde yaşım tutmasa da idareten kabul edildim ve devamı geldi.

Üçüncü sınıfa kadar aynı öğretmen okuttu bizi. Kısa ve kıvırcığa yakın dalgalı saçları vardı. Kışın her gün bir kişiye çamurlu botlarını bezle sildirirdi. Sorumluluk duygusundan mıdır yahut bir şekilde adam yerine konuyor olmaktan mıdır bilinmez, biz de yarış içine girerdik öğretmenin çamurlu botlarını silmek için. Üçüncü bir şık daha var elbet; dersten yırtmak.

Öğretmenimizin yaşı sanırım kırka yakın idi. Saçları çok dökülüyordu. Yine hemen hemen her ders bir öğrenci, öğretmenin arkasına geçer, sırtındaki saçları temizlerdi. Bazıları ileri gider, (şaka gibi ama inanın abartmıyorum) elini öğretmenin sırtına sokar, oradaki saçları da temizlerdi. Bu mide bulandırıcı vazife bana da denk gelmişti.O travmayı hâlâ atabilmiş değilim.

Bu öğretmenimiz, onu çok sever, bize de onu çok sevmemizi tenbihlerdi. Öğretmenimi çok sevseydim, belki onu da sevecektim, ama olmadı; sevemedim...

Beşinci sınıftayken bir öğretmenimiz yaz tatilinde neler yapacağımızı sordu. Herkes belli başlı cevaplar verdi. Bana sıra gelince her yaz olduğu gibi Kur'an-ı Kerim kursuna gideceğimi söyledim. Yüzünün rengi değişti, "Kim sokuyor bunları aklınıza " dedi. O da onu çok seviyor ve bizi teşvik ediyordu. Belki o öğretmenim benim ideallerime saygı duyup, o yorumu yapmasaydı ben de onun sevdiğini severdim, ama olmadı; sevemedim...

Orta okuldayım...

İmam Hatib...

Vatandaşlık hocamız çok tatlı bir hanımefendi idi. O, onu sever miydi bilmiyorum ama hissetmedim de, bize de hiçbir şekilde dikte etmedi. O yüzden vasata inmişti duygularım. Tâ ki İnkılâp Tarihi hocasını tanıyana kadar. Küt saçlı, genelde etek ceketli, orta yaşlı, çatık kaşlı ve gülüşünü hiç görmediğim bir hoca idi. Bir de bize böcek görmüş gibi bakışları kalmış aklımda... Derste uykusu gelmeyen yok gibiydi. O da severdi onu belli, fakat böyle bir dersi fırsat bilip sevdiremedi...

Türkçe hocam! Hep dua ederim ona, 'Allahü teâlâ evlatlarının karşısına baba gibi kimseler çıkarsın ömür boyu' diye.

Bize üç sene boyunca hiçbir şey empoze etmedi. Kimi ne kadar çok seviyordu bilemedik. Öğrettiği "AHLÂKIN İLKESİ" mıh gibi çakıldı yüreklerimize. Bizimle beraber sıra zımparaladı, pantolonunun paçalarını sıvayıp sınıfın yerlerini yıkadı, bazen kendi yıkadığı bazen de bizim evde yıkayıp getirdiğimiz sınıf tüllerini o taktı. Bunları yaparken o da biz de öyle eğlenirdik ki... Ve onu bazılarımız baba yerine koyar, hatta mübalağa etmiyorum,öz babamızdan daha şefkat ve sevgi dolu hissederdik. Kendini böylesine sevdirmiş bir hoca, öl dese ölünürdü belki. Ama o kimi ne kadar sevdiğini hissettirmedi ve bizi de yönlendirmedi. Sadece "Kendine yapılmasını istemediğin birşeyi başkalarına da yapma!" olan ilkeyi "öğretti" ve sevdirdi.

Lise...

Edebiyat hocamız da onu çok severdi. Bizim için seçtiği klasiklerden, şiirlerden ve tavsiye ettiği kitaplardan anlamıştım. İmam Hatip okulunda Edebiyat hocamdan değil de, vefat yıldönümünde yapılan ufak bir merasimde, ağlayarak okunan bir şiirinden sonra duydum Necip Fazıl Kısakürek ismini! Bunu farkettikten sonra tüm alakamı kaybettim edebiyat hocama, o da sevdiremedi...

Bir insan, birini Allah için severse, doğruluğunu araştırmadan onun sevdiklerini de sever. Etrafınızda muhakkak böyleleri vardır.

Mutaassıb bir ailede büyümeme ve İmam Hatip okulunda okumama rağmen, tahsil hayatım boyunca, alaka gördüğüm/gösterdiğim hocalarımın büyük bir kısmı sol görüşlü idi. Her ne hikmetse, tam kuvvetli bir bağ kurmaya başlarken ani bir kopuş yaşıyordum. Bu kopuşun sebebi görüşleri değil de, içten içe baskı kurdukları "onu sevdirme çabası " idi. Ne hazindir ki, hemen hemen hepsi, dinimi ehl-i sünnet üzere öğrenmeme ve yaşamama sebeb olan şanlı ecdadıma düşmandı. Bu onları ve sevdiklerini sevmemeye yeter de artardı bile!

Bir insan "Allah için" sevdiği kimsenin tüm sevdiklerini sever. Bende de bu haslet şuursuz, şeksiz, şüphesiz olacak derecede bulunmaktaydı. Yazar Murat Başaran bir yazısında bu denli sevgiyi ".....varsın kocakarı imanı desinler! " diye tasvir etmişti yanlış hatırlamıyorsam.

Eğer o hocalarımı sevseydim, onların sevdiklerini de muhakkak severdim.

Onu sevmek şanlı ecdadıma düşmanlığı gerektiriyorsa:

Hiç ama hiç sevmedim hamdolsun!

Ve bu benim en büyük mutluluk kaynağım!

Ömer Poyraz yazdı, 347 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eki 14:00

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Kadıköy

Çocukken halamlar bize gelip giderlerdi. Dedem vefat ettiğinde 5 yaşlarında olduğumdan ölümünden önce mi sonra mı bilemiyorum, hayal meyal hatırlarım geliş gidişlerini. Kamyonumuz vardı, abim şofördü. Halamlar geldiğinde gece geç saat olunca, abimin anahtarı enişteme verdiğini hatırlıyorum. Çoluk çocuk eve gitmek için arabanın anahtarını vermek, iyi bir fikir olabilirdi ama kamyonun anahtarını vermek nedir? O zaman komik gelmiyordu gerçi, herkesin de arabasının olmadığı düşünülürse.

Neyse mesele o değil! Derken geliş gidişler azaldı, çok da iyi konuşulmamaya başlandı haklarında. Soğukluk başlamıştı arada. Sebebini bilmiyor ve anlamıyordum doğal olarak. Miras paylaşımının sebep olduğu sorunlar varmış! Babam ne istiyorsan gel konuşalım demiş, fakat bu tür durumlarda aradaki fitne ve hasetçilerin kol gezmesi durumundan mütevellit, aracılarla iş görülünce soğukluk giderek artmış. Dedemin bakkal dükkanındaki malların dahi bölünmek istenmesi, babama ağır gelmiş ve kendince silmişti kardeşini.

Dedem hayattayken, bir kısmı köyde annemlerle bir kısmı şehirde dedemlerle yaşamış bir aile hayatımız varmış.Yine hayal meyal hatırlarım, şehirden ayrılıp köye evimize giderken dedemin o zaman bana çok büyük gelen bir poşet içinde her türlü nevaleyi (leblebi ve ülker çokomel iyi hatırladıklarımdandır) düzdüğünü.

Ailesinden uzak yaşayan çocuklar içinse, doğal olarak şehirdeki akrabalarla daha sıkı ilişkiler mevcut. Dedemin hayatta olması ve torunları arasında ayrım yapmamasının da verdiği bir garantörlükle. Ama abimi hep ayrı tutar derlerdi. Ailede ve köylüler arasındaki lakabı "Torun" dur. Torun diyince anlaşılır kimden bahsedildiği. Torun'la aralarındaki bağ hep devam etti halamların, eski sıcaklıkla olmasa da köprüydü iki aile arasında. Tabii bu soğukluk yıllarca devam etti. Hâlâ da devam ediyor. Bu bir çocuk için zor bir durum, bahse konu akrabandan ve çocuklarından daha samimi ahbaplar komşu çocukların varsa vicdanı kanatan bir durum. Hâlâ öyle olması da çok kötü. Bunu düzeltebilecek bir karaktere sahip olmak ayrı bir meziyet zirâ.

Meselenin özü ise sahip olduğumuz değerlere, mensup olduğumuz dinin emirlerine uyulmaması. Miras taksimi ile ilgili husus zaten unutulmuş, artık kimseden "kardeşlerden kadına erkeğin yarısı kadar verilir" hükmüne razı olmasını beklemiyoruz. Dul ya da kimsesiz kaldığında ise dinen kadına bakmakla yükümlü olanın da o erkek kardeş olduğu da kimseyi ilgilendirmemeye başladı. Herkes kendi menfaati peşinde ve kendi kendine zulmediyor.

Bizim burada dikkat çekmeye çalıştığımız husus ise mirasın hemen taksim edilmesi gerekliliğidir. En dindar muhafazakâr ailelerde dahi sorun olan bu durum insanların eline bırakıldığında sosyal dokuyu zedeleyen dostu dosta, hısımı akrabaya düşman eden meseleler doğuyor.

Bir bayram ziyaretinde bir büyüğümüz anlattı. Kadıköy ismi bir çok ilde bir çok yerde kullanılır. Neden var bu kadar "Kadıköy"?. Kadıköy demek kadının bulunduğu yaşadığı köy demektir. Osmanlı'da bir kimse vefat ettiğinde daha hiç bir işlem yapılmadan, yani gömülmeden kadıya haber verilir miras taksimi hallledilir mevta öyle defnedilirdi. Kadı devlet adına işlem yaptığından ve devlet müslüman için islam hukukunu uyguladığından yapılan iş, hem hukuki hem de dini bir vecibenin yerine getirilmesi ile noktalanır ve ölen mezarında, kalan da dünyada rahat ederdi. Bunun devlet eliyle yapılması ise meselenin hallinde caydırıcı ve etkili bir güç olmasına sebep idi. Allahualem Osmanlı'da miras davalarının formatı çok farklı seviyelerde ve az olsa gerektir.

Sosyal meselelere bu kadar vakıf bir mükemmel din ve bunu uygulamada çok mahir bir devlet.

Ve bir tavsiye. Gücünüz yetiyorsa miras sahipleri olarak ölmeden taksimi yapınız, yine dinin emrine göre adaleti gözetmek zorundasınız nasıl olsa! Vasiyetinizi yazın!

Ve mirasçılar babanız ananız hayattayken bu işin çözülmesine ön ayak olun! Teşvik edin. Babam gibi yıllar sonra gözyaşı dökmeyin, geçen yılları hatırlayıp.

28 Eki 00:49

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Şahsen mal-mülk mücadelesinin olmadığı aile görmedim şimdiye kadar. Mahkemelik olanlar biliyorum, hiçbir şey olmasa bir sürü lafı sözü oluyor. Vazgeçilmez bir cazibesi var maddiyatın, kardeş falan tanımıyor.

Ahmet Demir yazdı, 548 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eki 10:00

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Çocukluğumun Çizgi Filmleri ve Uçan Kaz

Çocukluk, insanın anavatanı demişler. Bu anavatanda çocuk, bilinmez bir dünyanın içinde kendi dünyasında yaşar. Çizgi filmler, henüz bilinmeyen bu gizemli dünyanın ipuçlarını vermiştir bize. Zaten 3-5 yaşında bir çocuğu televizyona kilitleyen de budur zannımca.

Uçak Kaz, benim ilk tanıştığım çizgi filmdir. Bir büyücünün parmak büyüklüğüne küçülttüğü bir çocuk, bir kaz sürüsünün sırtında dünyayı dolaşır, her bölümde yeni yerler keşfeder, problemler çözer. Siyah-beyaz televizyonda ve çizgi kalitesi olarak şimdikilere göre çok sade olan bu çizgi film, benim cumartesi sabahlarını iple çekmeme sebeptir.

Son bölümde, normal haline geri dönen çocuk, kazlarla vedalaşır. Gözlerinden yaşlar boşalır. Dostluk, sevgi, doğruluk gibi mesajlar vermesinin yanı sıra ayrılık duygusunu da vererek noktalanır çizgi film. Bence duygusallığın çok da fayda vermediği dünyayı öğrenmek için yanlış bir giriştir bu :)

Bunun yerine bol savaşlı Voltan ile çizgi film kariyerine başlamak daha doğru olabilir. Uçan Kaz'dan sonra hatırladığım ikinci çizgi film budur. 5 tane robot aslan vardır, siyah, kırmızı, yeşil, sarı ve mavi renlerde. Birleştiklerinde Voltan'ı oluştururlar ki, dilimize "voltranı Oluşturmak" deyimini sokmuştur. Birleşerek çetin düşmanları yenebildiklerinden dolayı birlik ve beraberliğe vurgu yapan bir çizgi filmdir. Bu coğrafyanın çocuklarının izlemesi faydalı olabilir.

Daha sonra, daha modern çizgi film üretme teknikleriyle geliştirilmiş olan He-man gelir. Bu çizgi film, "iyiler her zaman kazanır" der. Zira İskeletor'da vücut bulmuş kötülük, her bölümün sonunda hezimete uğrar. Bana sorarsanız, bu çizgi film aynı zamanda kötülerin azmini anlatır. Her bölümde burnu sürten İskeletor, yenilen pehlivan misali, bir türlü yenilgiyi kabul etmez, her bölümün başında yüksek bir özgüven ve emin adımlarla tekrar işe koyulur. Gerçekten taktire şayan bir azimdir bu. İyilerin kazanması ise bakış açısına bağlıdır bence.

Başka çizgi filmler de var aklımda ama bu üçü kadar iz bırakmamış bende. İki köstebeğin meceralarını anlatıldığı biz çizgi film, antik bir dünyada bir anka kuşuyla uçan Esteban, sonu bir türlü gelmeyen sahaların yıldızı Toshiboso, korkulu çizgi film Clementine, hatırladıklarım. Bunların içinde sadece bir tane türk çizgi film hatırlıyorum, "Abdullah" isminde.

Şimdiki çocukların gözünde Pepe ne ise, benim gözümde Uçan Kaz'daki çocuk odur.

Emre Keleş yazdı, 417 kez okundu, 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
04 Eki 14:00

Emre Keleş

Puan: 2.59

İçinde Uçurtma Uçmamış Çocukluk

Bir pazar sabahı hava açık. Mevsim yaz sonu, sonbahar başlangıcı. Sabahın sessiz ve güneşin havayı yavaş yavaş ısıtmaya başladığı saatler. Elimdeki dergiyi bırakıp hava almak için balkona çıkıyorum. Kuşlar çoktan cıvıltılarıyla güneşten nasiplenmeye başlamışlar. Şöyle bir havayı soluduktan sonra etrafıma göz gezdiriyorum. Balkonunda kahvaltı eden birkaç komşu ile yoldan geçen tek tük araba dışında pek bir hareket yok. Az sonra esamesi okunmayacak bu ortamın tadını çıkarırken birden bir rüzgar esmeye başlıyor. Neden bilmem birden uçurtma uçurmak geliyor aklıma. Rahmetlik babam ilk uçurtmamı yaparken nasıl da sabırsızlanmıştım. Sonraki yıl aynı mevsim geldiğinde farkedecektim; onu izlerken nasıl yaptığını öğrenivermişim. Çıtaları birbirine tutturup etrafından dolaştırdığı ipi çerçevelemesi, terazisi, kuyruğu, naylon kaplaması derken uçmaya hazır bir uçurtma çıkmıştı ortaya. Nasıl uçurulacağını az çok öğrenmiştik abilerimizden. Bir iki kez havadayken ipini tutturmuşlar bikaç selam çaktırmamıza müsaade etmişlerdi sağolsunlar. Selam çakma işini böyle öğrenmiştik.(Ayşe Hatun Önal ablamız çocuktu o zamanlar) Bu bize ipi kendi başımıza tutup koşturmadığımız ip salıp rüzgar çıktığında birden çekerek diklendiremediğimizden sanırım o heyecanı yaşatmıyordu. Öyle hemen de diklenmiyordu bi uçurtma. Bu işin çıraklığı önce baş tutmaydı. Kuyruk kısmından tutup yukarı doğru kaldırıp ipi tutanın "rüzgar var mı?" sorusuna defalarca yok demek, rüzgar geldiğinde telaş ve heyecanla "rüzgar geldiiii " diye bağırarak uçmaya kalkan uçurtmanın peşinde düşerse yakalarım diye koşuşturmakla çıraklıktan ustalığa safhalar birer birer geçiliyordu.

Defalarca düşüp onca ağaca takmaların ardından kazanılan deneyimler sonrasında uçurabildiğin uçurtmanın ardından kazanılan ustalıkla övünmenin tadı paha biçilemezdi. Bütün bunlar aklımdan saniyelik bir hızla geçiyordu. Bu rüzgar sayrsinde babamı bir kez daha rahmetle andım. Çocukluğumun hatırladım. Bir babanın çocuğuyla uçurtma yapıp uçurması ne büyük nimet. Tatlı bir gülümseme eşliğinde bu duygunun vermiş olduğu mutluluğu yaşıyordum. Bir anlık rüzgar neler yaşatıyor, insan bu yüzden Allah'a ne kadar şükretse azdır.

İşte şimdi şehir tamamen uyandı. Kalabalık ve gürültülü bir gün daha. Beton yığınlarının içine hapsolmuş insanlar. Ekranların demir parmaklıklara döndüğü ve çocukların arkasından baktığı bir zindana benziyor sanki. Sokakta oyun oynamanın uçurtma uçurmanın tadını çıkarmadan, böyle bir anısı olmadan yaşanan çocukluk yılları. Öylece gelip geçen ne garip bir çocukluk...

Bulut Sever yazdı, 332 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Eyl 18:00

Bulut Sever

Puan: 8.67

Babadan Toruna İlkokula Başlarken

Hayat an(ı)ların toplamından oluşur demişler.

Çok detaycı değilizdir biz aslında. Hayatlarımızın seyri içerisinde bizler için önemli birkaç yaşanmışlık, olur da yeri geldiğinde veyahut yaşlandığımızda iyi/kötü birer hatıra olarak geriye kalır.

O anılar, insan için yolu yarıladığına dalalettir bazen. Bazen de yolun sonuna yaklaşıldığına.

Dün okullar açıldı. Milyonlarca aile yeni bir eğitim(?)-öğretim dönemine çocuklarıyla birlikte adım attı. Onlardan biri de bizdik.

Kızım sabah hazırlandı. İlk gün olması hasebiyle okul aile birliği tarafından belirlenmiş öğrenci kıyafetini giydirmedik. İlkokuldaki ilk gününü daha rahat geçirmesi için sivil kıyafet ile gitmesinin uygun olabileceğini düşündük.

Elinden tuttum ve çok yakın olmamasına rağmen yürüme mesafesinde olan okuluna giderken, ben de ilkokula başladığım ilk güne doğru yolculuğa çıktım.

Alın tarafından düz kesilmiş ‘efendi’ tıraşı. İlla gri pantolon ve kar beyaz yakalı siyah önlük, altına düz siyah pazardan alınmış klasik pabuç. Her şey günümüzde olduğu gibi renkli değildi o zamanlar; koyu renk tercihi büyüklerin zihninde devlet ile ilgili bir mecburiyet var ise daha da ciddileşirdi. Bu sebepten koyu kahverengi, demir klipsli dikdörtgen bir çanta vardı elimde.

Benden önce 3 kardeşimin hepsinin teneffüslerde bahçesini arşınladığı okula şimdi evin son ferdi, ‘tekne kazıntısı’ gidecekti.

Babamın elinden tutup tutmadığımı hatırlamıyorum okula giderken fakat sınıf net bir şekilde aklımda. Çok eski, boruları siyahın bütün tonlarına bulaşık, demir döküm sobalı, duvarlarının rengi kirli maviye dönmüş bir sınıf. Muhtemelen senelerdir odun ve kömür yakılmasından mütevellit her adımda gıcırdayan ahşap döşemeler simsiyah. Dibinde her boydan tebeşir bulunan koyu yeşil bir tahta. Sınıfı dolduran, etrafında en az 6 öğrencinin oturabildiği yedi-sekiz adet masa, ya altlığı ya da sırtlığı bir yerinden arızalı kırık dökük sandalyeler. Yarısı, öğrenciler dışarıyı izleyip ‘dikkatleri’ dağılmasın diye kirli-beyaz renkli yağlı boya ile özensizce boyanmış, soluk çerçeveli camlar.

Tam öğretmen masasını karşıdan gören masaya oturup çocukların bazılarının ağladığını izliyorum sonra. Babam bazen yanımda bazen de alınacaklar ile ilgili öğretmenin yanına gidip geliyor. Araya bir cümle ekleyelim: devlet ücretsiz kitap dağıtmıyor o zamanlar. Hem dışarıdan ders kitaplarını alıyordu aileler o zamanlar hem de her ay sınıf öğretmeni tarafından dağıtılan dergilerin parasını ödüyordu. Aileleri ödemede güçlük çeken arkadaşlarımın, öğretmenin sert uyarıcı sesiyle bizlerin karşısında ezilip mahcup oluşlarını unutamam.

Devam edelim, “Kalayım mı oğlum?” dediğini babamın ve benim “Git baba korkmuyorum ben, sen git!” dediğimi ve benimle her daim arkadaş gibi olmuş babamın öğretmene giderek büyük bir gülümsemeyle, “Hocam bak görüyor musun beni kovuyor!” diye gururlandığı an gözlerimin önünden gözlerimi bulutlandırarak geçiyor yürürken.

Kızımın okuluna varıyoruz. Bahçe cıvıl cıvıl… Renkli kıyafetleriyle her boydan çocukların bazıları sıralarına girmiş bazıları ise koşuşturuyor. Kızım gibi ilkokulun birinci gününde endişeli gözlerle okul bahçesini dolduran kalabalığı seyreden minik öğrenciler anne-babalarının ellerinden tutmuş ürkek bir şekilde ne olacağını bekliyorlar.

Okul idaresinin hazırladığı kısa bir törenden sonra daha önceden belirlenmiş sınıfına gittik; önce Allah-ü Teâlâ’ya, sonra öğretmenine emanet ettik kendisini. Daha önceden okul tecrübesi olmasına rağmen sırasına oturduğunda ürkek ve mahzun bakışlarla bize baktı ve öğretmen sınıfın kapısını kapattı.

Ülkemizde eğitim-öğretim ile ve endişelerimle ilgili geçtiğimiz aylarda yazdığım yazı şuradadır: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/1339" target="_blank">link</a> Yine de mecburiyetlerden ötürü başka bir şekilde davranamadık. ‘Her zaman Allah-ü Teâlâ’ya emanet’ diye tevekkül ederek ilk günün heyecanını atlatmaya çalıştık bahçede beklerken.

Belki hemen her ergenliğini yaşayan gençlerde olduğu gibi bizde anne-babamıza karşı saygısızlık, edepsizlik yaptık zamanında. Tövbe ettim. Kendilerinden de af diledim. Geldi geçti o devirler. Yalnız hiç unutmadığım bir sözü vardı annemin haddi aştığımızda bize söylediği: “Anne-baba olunca anlarsınız!” diye. Biraz o devirlerin, biraz da baba olmak mefhumunun o zamanlarda çok uzaklarda olmasından sebep burun kıvırırdık bu sözüne. Bu cümleye başlarken, hemen şu satıra kendime dair istihzalı bir tebessüm bırakıyorum: öyle değilmiş!

Birçok duyguyu bazen kısa bir zaman diliminde yaşayabiliyor insan. Hatıraların sessizliği çığlık çığlığa gün yüzüne çıkabiliyor. Anne-babanın kıymetini anlama hali ziyadeleşiyor. Eğitim-öğretim sisteminin, öğrenci hallerinin, okulların fiziki şartlarının nereden nereye geldiğini ve bu kadar gelişmeye rağmen hala yetersiz olduğunu müşahede ediyorsun sonra. Sonrası ise tevekkül oluyor.

İslam Âlimleri, ‘hayat çok kısa!’ derken, sözün gelişine uysun diye dememişler hala tam anlayamasak da bu sözün mahiyetini.

Babamı ilkokulun birinci günü sınıftan ‘kovuşumun’ üzerinden neredeyse 30 sene geçmiş. Ne babam yanımda şimdi, ne de istediğim zaman elinden tutabilir ve hatta ‘kovabilirim.’

Annem siyah önlüğün üzerine beyaz yakamı ilikleyip, yaparken çok kızdığım kulaklarımı delercesine silmesini isteyemem tekrar ondan. Simsiyah fakat anne kokusu sinmiş tertemiz önlüğümün cebine özenle yıkayıp ütülediği ve üçgen olacak şekilde katlayıp koyduğu mendilleri tekrar göremem, hissedemem yumuşaklığını.

Artık ne kadar çok arzu etsem de elde edemeyeceğim, adına hatıra dedikleri şeyler birikmiş ve birikmeye devam ediyor.

Öznesinin bir haliyle sen olduğun tüm hatıralar kıymetlidir; değil mi ki hayat kısa.

Bir gün okunsun diye arkandan, kaleme alınır sonra hatıralar, okunduğunda ise adı hüzün olur bu defa.

Meyzen Ruha yazdı, 1 kişi sahiplendi, 420 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
04 Eyl 10:00

Bulut Sever

Puan: 8.67

Meyzen Ruha

Puan: 3.08

Fatih Halep

Bir ikindi vaktiydi.

Caminin avlusu hıncahınç doluydu. Kimileri o vaktin nur saatinde abdest alıyor kimileri tarihin verdiği heyecanla deklanşöre basıyorlardı. Arada bir kaç turist dikkatlice ezanı dinliyorlardı ve seyyar satıcıların sesleri arasında ezan sesi iyice yükseliyordu, bir yandan da zabıtalar seyyar satıcılarla tartışıyorlardı.

İkindi vaktin sünneti kılındı ve ardından kamet getirildi, caminin avlusu birden bir sessizliğe gömüldü. İkindinin farzı kılınmaya başladı. Namaz bittikten sonra kimi alacele ayakkabılarını giyip işinin başına döndü.

Neden sonra bende caminin avlusunda biraz oturdum. Şadırvanın çevresinde bir birini kovalayan çocuklara gözüm ilişti. Bir kız çocuğu diğerlerine bağırıyordu, Arapça sesleniyordu diğer arkadaşlarına.

Su atmayın, burayı ıslatmayın diyordu; yüz ifadesinden bunu anlıyordum.

Birden göz göze geldik. Esmer yanık bir teni vardı. Gözleri koyu bir yeşildi. Saçları hafif kıvırcıktı. Şadırvanın diğer tarafında geçip, tekrar geri geldi ve elinde bir şişe su kolisi vardı. Bana doğru geliyordu, gözlerimin içine baktı,

Abi sana su satmayacağım dedi, gayet güzel bir Türkçe ile söyledi bunu ve ben de gülümsedim. Gülümsediğimi görünce, o da hafiften kendini samimiyete bıraktı.

Geldi yanıma oturdu. Ben bir müddet yüzüne baktım, o da gülümsedi ve ona güven verdiğimi anlamıştı.

Abi Vallahi ben bu çocuklar gibi değilim, bunlar çok yaramaz, bunlar benim arkadaşlarım da değil dedi.

Ben hafiften gülünce, o da sinirlendi neden gülüyorsun yalan mı söylüyorum sana dedi.

Ben yok dedim, çok sevimlisin ona gülüyorum dedim.

Ben çok sevimli olduğum için herkes suyu benden satın alır, bu camide en çok suyu ben satarım dedi.

Zaten ben çok su sattığım için bu çocuklar hep peşimden geliyor, başka yerlere gidip satamıyorlar dedi.

Abi bu çocuklar geçen gün beni kandırdı İstanbul diye başka bir yere götürdüler beni, çok korktum dedi.

Seni nereye, hangi şehre götürdüler dedim.

Şehzade Camisi dedi.

Ben gülmeye başladım, bana kızarak niye gülüyorsun dedi.

Şehzade Camisi buraya 400 metre falan dedim, orası da İstanbul dedim.

Hayır orası İstanbul değil dedi.

Bak dedi biz Fatih’teyiz, Fatih Camisindeyiz, Fatih’in mezarı bile burada dedi.

Olsun dedim, oralarda İstanbul, çok uzak yerler değil dedim.

Yok, İstanbul’un sahibinin mezarı burada, İstanbul burasıdır dedi.

Ben sustum, düşündüm biraz. Birileri Meryem’e belki İstanbul ve Fatih’i anlatmış olabilirdi. Ama Meryem Fatih Sultan’ı ve Fatih Cami’sini öyle bir sahiplenmiş ki koskoca İstanbul’u caminin avlusuna sığdırabilmişti...

Küçücük Meryem, koskoca İstanbul, Meryem’in çocuk dünyası, ne kadar küçük bir İstanbul veya ne kadar küçük bir dünya

Ve şehrin sahibinin kim olduğunu, kendini ve her şeyini, rızkını orada şehrin sahibinin mezarı dibinde araması ne kadar masum ne kadar büyüklük.

Baban burada ne iş yapıyor dedim

Benim babam Halep’te şehid oldu dedi.

Yutkunamadım, boğazım düğümlendi, sustum bir şey diyemedim.

Sonra, size kim bakıyor, nasıl geçiniyorsunuz dedim.

Ben ve annem çalışıyoruz, kazandığım parayı anneme veriyorum, evin kirasını ödüyor dedi.

Ne zaman gideceksiniz Halep’e, özledin mi dedim.

Özledim, gideceğiz savaş bitince dedi.

Gidince İstanbul’u özleyecek misin dedim.

Özleyeceğim dedi.

Abi Halep’te evimiz var, burada evimiz yok, kira parasını zor çıkarıyoruz yardımlar gelmese dedi.

Meryem buralar hepsi sizin Türkiye sizin dedim.

Abi yok ben sadece İstanbul’u seviyorum dedi.

Savaş bitince gideceğiz Halep’e, evimizde oturacağız, kira vermeyeceğiz dedi...

Meryem ile yaklaşık bir saat konuştuk. Meryem yaşıtlarından çok büyüktü ve her şeyi o küçük ömrüne de sığdırmıştı.

Meryem, koskoca dünyanın sınırlarını yüreğinde çizmişti ve babasızlık, vatansızlık özlemini bir cihan hükümdarı; Fatih’in ruhaniyeti dibinde ikame ettirmişti.

Meryem, belki de sonradan Halep’in, Fatih Sultan’ın olduğunu da öğrenecek ama biz öğrenmeyeceğiz; sınırların kim çizdiğini. Ve Fatih semtinin sadece İstanbul olduğunu Suriyeli bir çocuktan öğreneceğiz.

Çoğu şeyi öğrendiğimiz de, çok zaman alacak.

Ve Meryemler, yetim ve öksüz kalacaklardır Fatih’te, Halep’te

04 Eyl 21:17

Kalemine sağlık abi çok güzel

Zihni Yıldız yazdı, 313 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
27 Ağu 02:00

Zihni Yıldız

Puan: 2.42

Ali Esin'e Vefa

Bir Ali amcamız vardı bizim. Daima gülümseyen, altın kalpli güzel insan Ali Esin. Babamla aynı yıllarda (1926) doğmuş. Biz onunla 90'lı yıllarda karşılaştık. Görmüş-geçirmiş, hayatın her türlü cilvesine şahit olmuş, devlet dairesinden emekli olmuş müşfik bir "abi" olarak çıktı karşımıza. Çalıştığımız kanallarda (Star Tv ve Kanal 6) o hava durumu sunuyor, biz de onu çekiyorduk. Meslekte hem "alaylı" hem "okullu" idi. Böylelerine az rastlanır. Meteoroloji yüksek mühendisi. 50'li yıllarda Yeşilköy Havaalanında işe başlamış, sonra gazeteye geçmiş, bilahare Türkiye'nin ilk hava durumu sunucusu olarak TRT'de çalışmaya başlamış. TRT'den emekli olunca kopamamış mesleğinden. Özel televizyonların kurulması onun için ikici bahar olmuş. Star'dan sonra Kanal 6'ya geçtik beraber. Ben bir ara haber yönetmenliği yapmıştım, o günlerde yakından tanışma imkanımız oldu rahmetlik ile.

*

İşine o kadar titizleniyordu ki zannedersiniz daha yeni başlamış, kendini ispat etmek için çabalıyordu. Herkesten önce gelir, o günün hava durumu ile ilgili tüm kaynakları tarar, araştırmalarını yapar ve bunların ışığında kendi tahminini oluştururdu. Ve bu tahminlerin haritaya dökülmesi. Beni/bizi hayretlere düşüren aşama buydu. O günün şartlarında doğru dürüst bilgisayar programı yok. Amiga marka bir bilgisayarı vardı. O bilgisayardaki iptidai programlarda neler yaptığını anlatamam. O çizgileri, kar-yağmur-bulut-güneş ikonlarını binbir zahmetle yerleştirirdi harita üzerine. Her gün ayrı bir sanat eseri çıkarırdı. Sade ve anlaşılır haritalarla inerdi rejiye. Mavi fon önünde boşluktaki hayali noktaları eli ile göstererek öyle tatlı bir anlatımı vardı ki herkes hayran kalırdı. Çoğu zaman, günlük hayatta işe yarayacak ipuçları ve örneklerle zenginleştirirdi anlatımını. Mesela, vücut ısısını dengelemek için dondurmayı kışın, çayı yazın tüketmemizi tavsiye ederdi. Oysa biz tam tersini yapıyoruz değil mi.

*

Ona arada bir takılıyordum. "Yahu Ali abi, akranların kahvede pişpirik oynuyor, artık sen bırak şu işi, gençlerin önünü aç. Git evinde dinlen, tatil yap, gez toz..." derdim. Tatlı tatlı gülerek "oğlum ben çalışmadan yapamam, bu işi seviyorum, bu işi doğru dürüst yapan yok ki, ben kimsenin önünü kesmem merak etme" derdi.

*

Bir gün "Zihni, ben yarın hastahaneye yatacağım, ufak bir operasyon geçireceğim, hakkını helal et" dedi. "Saçmalama Ali abi, ne hakkımız var ki, sen yarın yatar öbür gün sağlıkla çıkar işine gelirsin inşaallah" diyerek teselli ettim. Herkesle helalleşti, gitti.

*

Florence Nightingale Hastanesinde ameliyat olmuş. Doktorun anlattığına göre başarılı geçmiş, zaten gerçekten de basit bir operasyon imiş. Ali abi ameliyat çıkışı kendine gelmiş, hiç bir problem çıkmamış. İşte ne oldu ise ondan sonra olmuş. Anlatıldığına göre Ali abi ameliyat sonrası bir hayal kırıklığı yaşamış. Vefasız biri yüzünden dünyaya küsmüş birden. Ertesi gün ekipçe ziyaretine gittiğimizde Ali abi yoğun bakıma kaldırılmıştı. Doktoru ile konuştuk. "Ben böyle bir şey görmedim, Ali bey'in vücudu aniden kendini kapattı, önce yemedi, içmedi. Bunun üzerine serumla beslemeye karar verdik, enteresan bir şekilde vücut serumu da kabul etmedi. İlaç tedavimize cevap vermedi, kısa sürede yoğun bakımlık oldu" dedi. Şaşırıp kalmıştık. O günü hiç unutmadım, yeri geldiğinde arkadaşlarıma anlatıyorum örnek olsun diye. Ali abi yoğun bakımda da uzun kalmadı. Yanlış hatırlamıyorsam o gün veya ertesi gün vefat etti. Allah taksiratını affeylesin. Mekanı cennet olsun.

*

Ne yazık ki onunla çekilmiş bir fotoğrafım yok. İnternetten araştırdım. Ömrü hava durumu fonunun önünde geçen Ali abinin kamera önünde çekilmiş doğru dürüst bir fotoğrafı bile yok.

*

Derken içimi sızlatan yukarıdaki fotoğrafın bulunduğu internet sayfası ile karşılaştım. "Gitti Gidiyor" diye satış yapan bir sitede Ali amcanın renkli fotoğrafı 10 liraya satışa çıkarılmış maalesef. Vâ veylâ, vâ esefâ!

*

Ey insanlık, ey vefa duygusu! Nereye gittiniz, kaybolduğunuz yerden ne zaman çıkacaksınız? Her şeyi paraya çevirmeyi maharet sayan vahşi kapitalizm anılarımızı da sepete ekletmeden gelin artık ne olur. Çok üzgünüm.

Vesselam...

27 Oca 15:12

Misafir

1

27 Ağu 10:59

Teveccühünüze teşekkür ederim Bulut bey.