İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 30807

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8110

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6707

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5182

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4848

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4593

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4138

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3799

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2460

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2266

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1878

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1725

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1416

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1357

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1072

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1057

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 943

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 941

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 933

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 917

Sakarya

Ahmet Demir

23 / Puan: 885

İstanbul

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 883

Erzincan

Müsemma Şahin

25 / Puan: 865

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara
İstanbul

Emre Keleş

28 / Puan: 819

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 771

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 735

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 35 dakika kaldı.

Furkan yazdı, 553 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ağu 15 22:00

Furkan

Puan: 123

Dünyanın Yarısı "isfahan"

“İsfahan nısf-ı cihân=İsfahan dünyanın yarısıdır” diyor şehir halkı. Tebrizliler’de arkasına “Tabriz olmasaydı” diye ekliyor. İsfahan İran medeniyetinin başkenti. Safevi hanedanlığının saraylar ve bağlar ile süslediği bir ilim ve kültür şehri. Tam bir başkent edasıyla donatılmış ve İslami motifler ile bezenmiş. Geniş bulvarlar, devasa köprüler, göz alıcı kubbeler, yemyeşil parklar bu şehirde en dikkat çeken detaylar.

İsfahan’a kuzeyden giriş yapıyoruz. Şehre tahrandan VIP otobüslerle 6 saatte ulaşmak mümkün. Ayrıca Türkiye’den direkt uçuşlarda mevcut. Fakat ben İran’a ilk defa gidecek olanlar için Tebriz-Tahran-İsfahan rotasını takip etmelerini öneriyorum. Kuzeyden güneye doğru yolculuk yaptıkça İran’da ki çarpıcı değişimi daha kolay fark edeceklerdir. Otobüsler oldukça konforlu ve yatak haline gelebiliyor. Petrol fiyatlarının düşüklüğü sebebiyle biletler çok ucuz. Otobüse biner binmez bir karton yolluk veriyorlar. Ve sınırsız çay servisi yolculuk boyunca sürüyor. Ondan sonrası kulakta bir kulaklık ve Farsçanın büyüleyici tınısı eşliğinde tefekkür vakti. İran insana farklı bir dünyada olduğunu hissettiyor. Doğu kendini bu ülkede gösteriyor. Doğu’ya ait olduğumu bu yolculuklarda keşfettim.

Kalacak yer olarak Amir Kabir Hostel’i öneririm. Tüm gezginlerin ortak buluşma noktası adeta. Resepsiyon görevlileri İngilizce biliyor ve çok yardımseverler. İsfahan’ın en hareketli ve gezilecek mekanlarına yakın bir noktada bulunan Chaharbaq caddesi üzerinde bulunuyor. Amir Kabir’in içi farklı bir dünya adeta. Kendinizi Paris’te bir hostelde hissetmemeniz için hiçbir sebep yok. Dünyanın dört bir tarafından gelen sırtçantalılar ile hostelin geniş avlusunda sabaha kadar muhabbet etme imkanı yakalıyorsunuz. Farklı hayat hikayelerini dinliyor, hayatınızın karmaşıklığına şaşıp kalıyorsunuz. Her şeyin lüks ve şatafat olmadığının güzel bir ispatı bu hostelin avlusu. Ayrıca temel ihtiyaçlarınızdan olan sıcak duş ve internet hizmetini de sağlıyorlar. Gecelik bir kişilik ücreti ise normal bir müzenin giriş biletine denk 25.000 tümen. (1 lira=1400 tümen>2014 verileri)

Hostelinizden çıktıktan sonra Chaharbaq caddesinde adımlayarak 10 dakika gibi bir sürede dünyanın en büyük ikinci meydanı olan Nakşi Cihan meydanında kendinizi buluyorsunuz. Unesconun dünya mirası listesine aldığı, camiler, saraylar, kapalı çarşılar ile dört bir tarafı çevrilmiş, ortasında büyük havuzların su gösterilerini sunduğu, çimlerin üstünde insanların 24 saat muhabbet ettiği, içinde faytonların gezdiği harika bir meydan. Büyüleyici bir atmosferi var.Taksim meydanı gibi, Sıhhiye, Kızılay, Beşiktaş meydanları gibi gelip geçmek için kullanılan bir meydan değil burası. İnsanların dinlenip, eğlenmesi, hoşça vakit geçirmesi için kurgulanmış ve salt ticari kaygı güdülmeden hizmete sunulmuş bir yaşam alanı. Reklam panolarının olmadığı, gürültünün içine sızamadığı, arabaların yakınından dahi geçemediği bir meydan.Metropollerde sıkça tartışılan yaşam alanı hadisesinin tam olarak karşılık bulduğu bir meydan. Meydanlara şap dökülen bir ülkeden geldikten sonra insan haliyle şoka giriyor bu manzara karşısında. Şah camii, Şeyh Lütfullah Camii, Ali Kapu Sarayının devasa kubbeleri ve incelikle işlenmiş taşları meydanın ışıltısını artırıyor. Meşhur gez tatlısını çevresindeki dükkanlardan alıp yakıcı İsfahan sıcağında kendinizi çimenlere atabilir, yıldızları seyretmenin imkanına varabilirsiniz. Nakşi Cihan Meydanı bir gün boyunca gezilebilecek, vakit geçirilebilecek, gözlem yapılabilecek bir meydan. Kapalı çarşısı alışveriş yapmaya uygun, İsfahan’a özel tesbihleri, halıları, meşrubatları, tatlıları, çinileri, porselenleri ile tanışmanız için fırsatlar sunuyor.

Nakşi Cihan meydanının hemen yanında bulunan turist ofisinden pasaportunuzu teslim ederek hiçbir ücret ödemeksizin bisikletinizi alıp İsfahan’ın geniş cadde ve bulvarlarında pedal çevirebilirsiniz. Şehrin ortasından geçen Zayende nehrinin üstüne kurulmuş olan Siesapol köprüsüne varabilirsiniz. Zayende nehri üzerine 1602 yılında inşa edilmiş, Farsça 33 anlamına gelen köprü, kendisini ayakta tutan 33 sütun üzerine inşa edildiğinden bu ismi almış. Biz gittiğimizde zayende nehri akmıyordu ve fena bir sıcak vardı. Sutun aralarını bisikletlerimizle dolanıyor, gölgeliklerinde ara ara dinleniyorduk.

Geniş ağaçlıklı yolları, tertemiz sokakları, büyük güzel bahçeleri, sanat merkezleri, müzeler ile adeta tarih kokan İsfahan, görkemli Safevi devrinin bütün haşmetini sunan camileri, medreseleri, kiliseleri, mescitleri ve pazarlarıyla doğunun kalbini gezme fırsatını bizlere sunuyor.

Yine bisikletlerinizle Çeher Sutun sarayına geçebilirsiniz. Çehel Sütün, Şah Abbas döneminde yapına başlamış ve II. Şah Abbas döneminde 1647’de tamamlanmış. Saray, 67.000 m2’lik bir alana yayılan Çehel Sütun bağının ortasında yer alıyor. Bahçesinde yüksek ağaçlar ve önünde büyük bir havuz dikkati çekiyor. 20 sütunlu sarayın önündeki havuzda yansıyan 20 sütun görüntüsü nedeniyle Kırk Sütun Sarayı olarak adlandırılmış. İşlemeli tavanları ve içindeki zengin minyatürlerle tam bir doğu sarayını andıran Çehel Sutun sarayında Yavuz Sultan Selim Han ile Şah İsmail’in karşılaştığı Çaldıran Savaşını resmeden bir minyatür en gösterişli biçimde resmedilmiş ve sarayda sergileniyor.Şahlar devrinde kokteyl ve resepsiyonlar için kullanılan, yabancı devlet adamlarının ağırlandığı saray şu an eski eserler müzesi olarak kullanılıyor. Bahçesinde insanlar dinlenme imkanı buluyor.

Ayrıca Sallanan Minare ve Zerdüştlerin tapınağı Ateşgah İsfahan’da görülmesi önerilen bir başka gezi rotası. Taksi ile yaklaşık 20 bin tümen karşılığı bu bölgeye ulaşmanız mümkün. Ateşgah’tan İsfahan’ın manzarasını izleyebilirsiniz. Zerdüşt inancı ile ilgili gözlemler yapabilirsiniz. Tabi bütün gezi bölgelerine gitmeden önce bölgeyi önemli kılan kültür ve inançlar ile ilgili ön okumalar yapmak gezileri daha anlamlı hale getirebilir. Bunun dışında İsfahan’da Abbasi Otel’inin (otel demek haksızlık olur aslında saray) avlusuna geçebilir hoş bir İsfahan gecesi yaşabilirsiniz. Galyancılarda(Nargile) İsfahan’a özel galyanları tadabilirsiniz. Yeme içme konusunda Nakşi Cihan meydanı çevresindeki yöresel restoranları kullanabilirsiniz. Paranız kısıtlıysa İsfahan caddelerindeki fast food restoranlarında çok cüzi ücretlere karnınızı doyurabilirsiniz. Pizzalarını beğenmedim fakat hindi dönerleri bence denenebilir. Ayrıca naneli ayranı her öğünde tüketebilirsiniz.

Öğrenciler, işçiler, memurlar… Kısıtlı bütçelerle İran’ı baştan başa gezmeniz mümkün. Ben yaklaşık 1000 liraya 10 gün boyunca İran’ı kuzeyden güneye dolaştım. Ayrıca bu fiyatın içine Van-İstanbul gidiş dönüş uçak biletleri de dahil. Unutmayın Şark diye bir yer varsa orası İsfahan’dır. İran’a gidip İsfahan’a uğramadan dönenlerin yanılgısına kapılmayın. Atlayın Tahran’dan otobüse İsfahan’da en az üç gün kaybolun. Tuğrul Beyin, Alparslan’ın, Melikşahın, Nizamülmülk’ün, Razî’nin, Gazzalî’nin yurduna uğrayın. İsfahan sizi kendinize getirecektir.

Twitter.com/hayatafurkanca

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 549 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Ağu 15 16:00
Bir Zamanlar

Bir Zamanlar Anadolu'da filminin çekildiği Kırıkkale'nin Keskin ilçesi tipik bir Orta Anadolu kasabasıdır. Filmi izlerken Keskin'le ilgili TRT yıllarıma ait bir anı dağarcığımdan çıkıp geldi. Sadık Yalsızuçanlar'ın yönetmenliğini yaptığı "Ozanın Kopuzundan Aşığın Sazına" adlı belgeselin çekimi için uğramıştık. Bilenler bilir, Keskin denince akla Hacı Taşan gelir. Büyük usta Muharrem Ertaş'ın yanında yetişmiş. Kendine has üslubu ile ünü köyünün, kasabasının, vilayetinin dışına taşmış bir usta Hacı Taşan. Yanılmıyorsam biz 1989 yılında gitmiştik. Hacı Taşan vefat edeli yaklaşık 6 yıl olmuştu. Oğulları onun ocağını tüttürmeye, sanatını devam ettirmeye çalışıyorlardı. Belgeselin Kırşehir ozanları ile ilgili bölümünde Çekiç Ali, Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş ve Hacı Taşan anlatılıyordu. Hacı Taşan'ın Keskin'de ikamet eden oğullarının yaşadığı evde geçen birkaç saati hiç unutmuyorum. Arada bir tebessümle yâd ediyorum.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmini izlerken araç içi yol sahnesinde radyodan duyulan Neşet Ertaş'ın "Allı Durnam Ne Gezersin Havada" türküsü burnumun direğini sızlattı ve Hacı Taşan'ın evlatlarının yaşadığı o ev gözümün önüne geldi. Tek bir çatı altında 4-5 kardeş aileleri ile birlikte oturuyordu, yanlış hatırlamıyorsam. Bizi çok sıcak karşıladılar. Yemek hazırlamışlar, ikramda bulundular. Büyük ağabey, sanki babaları gibi diğerlerini yönlendiriyordu. O'nun bir dediğini iki etmiyorlardı. Bizim için ne yapacaklarını şaştılar, ezim ezim ezildiler o yoksulluk içinde. Bir ara ağabey Kudret Taşan "abilerime culuk hazırlayın" dedi kararlı bir tavırla. Bu emir, çekim telaşında arada kaynayıp gitti. Az çok "culuk" ne demek biliyordum. Ama "hindi kesin" mi demek istedi, yoksa başka bir şey mi, fazla üzerinde durmadım. Neyse çekim bitti, malzemeyi toplayıp minibüse yüklerken küçük kardeş iki elinde iki hindi ile geldi. Hayvanların ayakları bağlı, baş aşağı kanat çırpa çırpa acayip bir manzara. Ağabey Taşan yalvarmaya başladı, "ağabeylerim ne olur azımızı çoğa sayın, bu hedâyemizi kabul buyurun, gittiğiniz bir mola yerinde kestirir yersiniz" İçten ve saf bir eda ile ciddi ciddi bu hindileri kabul etmemizi istiyordu. Hiç olacak iş mi? Bunu kabul etmemiz mümkün değil tabi ki. Ama gel de anlat meramını. Adam "abi ölümü öp" diyor, "ölüm küskünlüğü" diyor, yalvarıyor. Zar zor ikna ettik. "Almış gibi olduk" dedik, "Allah razı olsun" dedik, babalarına rahmet okuduk. Sonunda başları önde isteğimizi kabul etmek durumunda kaldılar. O gün bu gündür arada bir "abilerime culuk hazırlayın" sözünü tekrar ederim. Youtube'dan arama yaparken öğrendim ki Kudret Taşan da vefat etmiş. Videonun altında, bu garip insanların dünyasını anlatan tipik bir yorum gözüme çarptı. Anadolu insanı mezardaki ölüye hitap ederken bile içtenliğinden hiç bir şey kaybetmiyor. (Af)Buyurun:

"mekanın cennet olsun kudret taşan sen gittin bu itler birbirine düştü para için sattılar düğünleri.düğüne 2 gün kala başka düğünlerden 100lira fazla verildiği için düğünü bırakıp gittmeye başladı satılmışlar. misal benim düğünüm senin varlığında böle miydi? Mekanın cennet olsun büyük keman üstadı seni saygıyla anıyoruz"

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Ağu 09:52

Teveccühünüze teşekkür ederim. Çalakalem bir şeyler karalamaya çalışıyorum uzun süredir. Blogda yazıların tamamına yakını var. Saygılar...

13 Ağu 18:25

Haddim olmayarak, uzun zamandır bu kadar güzel bir yazı okumadığımı söylemek isterim. Anlatımınız da en az anlattıklarınız kadar güzel. İnşallah sık sık yazarsınız. Saygılar..

Ahmet Demir yazdı, 538 kez açıldı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ağu 15 04:00

Ahmet Demir

Puan: 885

İstanbul İlk Tanışma

Yıl, 1980 küsür. İlkokul birinci sınıfı pekiyi ile geçtim ve karne hediyesi olarak dedemle İstanbul'a gittik. Dedem, o yıllarda mal almak için zaman zaman İstanbul'a gider gelirdi. Benimse köyden ilk çıkışım olacaktı.

Otobüse bindik, koltuk numaralarımız 15-16. Dedem, bu koltukların seyahat için en iyi koltuklar olduğunu söyledi. O zamanlar Maraton, Prenses gibi otobüs modelleri; Gazanfer Bilge (Eski olimpiyat şampiyonu güreşçi) gibi otobüs firmaları vardı. Dedem otobüs şoförünü işaret ederek "Bu Kaptan" dedi, beyaz gömlekli, güneş gözlüklü bir adamdı. Elleri, şimdikilere göre çok daha büyük olan beyaz deri kaplı direksiyon üzerindeydi. Oldukça karizmatikti.

Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a yaklaştık. Hatırladığım ilk yer Sakarya'nın Hendek ilçesidir: Dedem, bomboş arazideki küçücük bir tepeye işaret ederek "Burası Hendek" dedi. Gözlerimle uzun bir süre hendek aradım ama ortada hendek falan yoktu. Hatırladığım ikinci şey ise kıyı boyunca sıralanmış irili ufaklı tekneler, burası muhtemelen Kocaeli'ydi. Daha çok bir balıkçı kasabası görünümündeydi ve oldukça güzel görünüyorlardı. Nihayet İstanbul'a geldik. Boğazdan geçişimizi hatırlıyorum ve etrafa bakışımı.

Gün boyu Eminönü ve Karaköy civarındaki hanları gezdik. Bir sürü dükkana girdik. Buralardaki esnaf bana çikolata ve gazoz ikram ettiler. Benim ise en çok bisikletler çekti dikkatimi, lakin dedeme aldıramadım.

Bir defa da vapura bindik. Ben en uçta ayaktayım ve kafamı uzatarak denizi bakıyorum, vapur limanda ve henüz yola çıkmamış, doğal olarak sallanıyor. Dedemin "Oğlum, orada dikilme, gemiyi sallıyorsun, buraya gel" dediğini hatırlıyorum. Meğerse espiriymiş :)

O zamanlar hayvanat bahçesi Topkapı'nın altındaki Gülhane Parkındaymış. Dedemle oraya gittik, fakat 5'ten sonra kapanıyormuş, kapısından geri döndük. Bir de tarihi bir camiye gittik. Burada güvercinlere buğday attık.

Dedemin bir arkadaşını ziyarete gittik. Gittiğimiz yer bir mahalleydi, çocuklar yol kenarındaki geniş alanda maç yapıyorlar. Evlerin ekseriyeti bir veya iki katlı, özellikle tek katlı yan yana dizilmiş evler dikkatimi çekiyor. Birisinin penceresinden diğerine rahatlıkla geçebilirsiniz. Ben dedemi takip ediyorum, bu şekilde baya bir yürüyoruz ve ben takip ettiğim kişinin dedem olmadığını farkediyorum, meğerse benzer paltolu olduğundan karıştırmışım. Büyük bir şok hali. Oradan oraya koşmaya başlıyorum, korkuyla insanların arasından geçip dedemi bulmaya çalışıyorum. Bir sokaktan öbürüne koşuyorum ama her sokak birbirinin aynısı gibi. Artık boğazım düğümlendi ve gözlerimde yaşlar belirmeye başladı ki bir abla benim bileğimden tutup sürüklemeye başladı. Meğerse o arada benim olmadığımı fark etmişler ve çevredekilere haber vermişler, o abla da beni bulmuş. Bu olay üzerine dedem, gömleğimin cebine kimlik belgemi ve bir not içeren bir kağıt iliştirdi ve kaybolursam olduğum yerden ayrılmamaı söyledi. Artık önde ben, arkada dedem, bir süre daha hanları dolaştık. Yıllar sonra kaybolduğum yerin Feriköy olduğunu öğrendim.

İstanbul'da olmak bu bir-iki günden sonra bana sıkıntı vermeye başladı. Bir an önce geri dönmek istedim. Dedem, işlerini yarıda mı kesti bilmiyorum ama üçüncü gün geri döndük.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 446 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Tem 15 04:00

Ahmet Demir

Puan: 885

Köyde Bir Cuma Günü

Bu yıl iznimin bir kısmını gözden ırak uzak bir köyde geçiriyorum. Burada deniz, kum yok; toprak, güneş ve karşıda dağlar, tepeler var. Zamanımın büyük bir kısmında köy evindeyim, akşama doğru güneş etkisini kaybettiğinde en yakın tepeye doğru bir yürüyüş ve geri dönüş. Serin geceler ve ferah bir hava var burada. Sabahları İstanbul'a göre daha dinç kalkıyorum.

Bugün cuma namazı için köyün camisine gittim. Biraz geç kaldığım için ancak ayakkabı raflarının dibinde yer bulabildim, oraya çöktüm. Köy hali, insanlar çalıştığı için giyim-kuşamları ekseriyetle özensiz görünüyor. Pantolonunun paçalarını çorabının içine sokmuş, pantolonu çizgi çizgi olmuş bir amcanın hemen arkasındayım. Cemaatten bazıları daha önce görmedikleri bu simaya çaktırarak dümdük bakıyorlar. Bense onları görmüyormuş gibi yapıyorum.

Köyde bir ölen olmuş, cuma namazından sonra cenaze namazı kılınacağını öğreniyorum. Farzı ve sünneti kıldıktan sonra dışarı çıktım ama insanların çoğu içeride, caminin arka bölümüne yöneldiler. Pencereden o bölüme baktığımda cemaatin yerde, tepsilerde pilav yediklerini görüyorum. Bu, ölen hatun kişinin hayrı için verilen yemek. Kimse beni içeri buyur etmedi, ben de tanımadığım insanların arasında pilav yemek istemedim açıkçası. Birinin yanına yanaşıyorum.

- Abi, burada yemekten sonra mı cenaze namazı kılıyorsunuz.

Umursamaz bir şekilde evet manasında kafasını sallıyor, ya bu gelen yabancıyı gözü hiç tutmadı, ya da çok dalgın.

Yemeğin ne zaman biteceğini kestiremeyen ben, geri dönmek üzere eve doğru yürüyorum ama yarı yolda karar değiştirdim, cenaze namazını kılmadan eve gitmeye gönlüm razı gelmedi. "Madem buralara kadar geldik, cenaza namazını da kılmak lazım."

Tekrar caminin avlusundayım. Yemek bir türlü bitmiyor, güneş çok şiddetli, insanlar teker teker camiden çıkıyor. Gövdeyi dışarı atanların önemli bir kısmı sigaraya sarılıyor. Nihayet bir süre sonra yaşlıca bir amca insanları ön tarafta olan mevtanın olduğu yere çağırdı. Caminin içinde elindeki son ekmek parçasını da aceleyle ağzına tıkan biri görüyorum. Yolun hemen kenarındaki genişçe bir bahçe duvarına hoparlörü ile çıkmış başka bir amca, insanları yönlendiriyor. Nihayet mikrofonu benim arkalardan göremediğim imam aldı, helallik diledi, namaz başladı başlayacak, arka taraflarda hala gelmemiş, laf yapan insanlar var. Bir amca bağırıyor:

- Söndürün şu sigaraları, çabuk olun.

İmam tekbiri verdi, cenaze namazı başladı ve 4 tekbirle bitti.

Kalabalık bu kez ileriye doğru yöneldi, istikamet köy mezarlığı, benim görevim ise bitti. Kenara çekildim ve kalabalık ileriye gittikten sonra eve doğru yola koyuldum.

Burada İstanbul'un trafiği, kalabalığı, basık havası yok. Akşama doğru köyün dışına bir yürüyüş yapıyorum, yolda nadiren insanlar görüyorum, yabancı olduğumu görüyorlar ama birşey de sormuyorlar. Yanımdan seyrek geçen arabalardan bazıları korna çalarak selam veriyor.

Nihayet güneş tepenin arkasına geçti ve görünmez oldu. Hava birazdan kararacak, geri dönüyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 892 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
7 Tem 15 22:00
Eşeğin Anırması Namazı Bozar

Yaşıyorsa Allah selamet versin, öldüyse Allah gani gani rahmet eylesin Ataşehir Emekevler Caminde 1990’lı yıllarda imam hatiplik yapan Tokatlı Mehmet Hocamız vardı. Onun vaazlarında sık sık anlattığı bir tanesi kendi başından geçen diğeri uydurma olan iki hikâye vardı.

Birincisi: Zamanın birinde bir ülkede krallık yapan bir kişiye ülkenin basını kafayı takmış. Ne yaparsa yapsın tersini söylemekte, ülkede krala karşı bir nefreti büyütmeye çalışıyor bunda da acayip başarılı oluyormuş. Bir gün hayattaki en büyük keyfi yüzmek olan kral için yüzme bilmiyor manşeti atmışlar. Kral da dayanamayıp ne kadar başarılı bir yüzücü olduğunu dosta düşmana göstermek için ülkedeki tüm basın mensuplarını sahile toplamış, mayosunu giymiş ve yüzmedeki hünerlerini göstermeye başlamış. Tam o esnada denizin ortasında boğulmakta olan bir genci görmüş ve hızlı kulaçlarla uzaktaki genci kurtarmış. Basın mensupları fotoğraflar çekmiş görüntüler almış. Kral çok mutlu bir sonraki gün gazete manşetlerinde adının uzun zaman sonra ilk defa olumlu yer alacağını düşünüyor. Sabahleyin gazetelere baktığında manşetler ortak “Yüzme bilmeyen kral bir genci az daha boğuyordu”

Mehmet Hocanın sık sık anlattığı ikinci hikâye başından geçmiş bir olaydı. Tokat Erbaa’da vaizlik yaparken Teyemmüm’ü anlatırken bir örnek verir. “Tarlada çalışıyorsunuz, su eşeğin üstünde. Etrafta başka bir su kaynağı yok. Dinlenirken uyudunuz ve eşeğiniz kayboldu. Sağa sola baktınız aradınız ama eşek yok. Namaz vakti geçecek, siz de namazı kaçırmamak için teyemmümü aldınız. Namaz kılarken eşeğiniz çok yakından anırmaya başladı. Eşeğin üstünde su olduğu için eşeğinizin anırması abdestinizi ve namazınızı bozar” Bu sözlerin sonuna yaklaşan cemaatten biri soluğu Müftülükte alır; “Sizin Hoca eşeğin anırmasını abdesti ve namazı bozacağını söylüyor” sözleriyle hocayı Müftü beye şikayet ederler. Müftü şaşkın ve kızgın bir biçimde Mehmet Hocayı çağırır ve sorar: “Eşeğin anırması abdesti ve namazı bozar mı, siz insanlara bunu mu anlatıyorsunuz hoca efendi “ Ne anlattığını iyi bilen hoca evet bozar diyerek cevap verir. Müftü bey iyiden iyiye sinirlenip azarlamaya başlayınca hoca tane tane anlatır. Müftü hak verip, özür dileyip yollar.

Son olarak bende başımdan geçen bir olayı anlatayım. Evlenmeden önce oturduğum mahallede polis üst kat komşumuza operasyon düzenledi. Sabahın beşinde binanın kapısını açamadıkları için bizim zile basmışlar. Annem beni kaldırdı polis dış kapıyı açmanı istiyor dedi. Ben de sarhoş komşulardan biri gene birinin kapısına işedi polis de onu eve bırakacak düşüncesiyle küfür ede ede kapıya indim. Birden operasyon hazırlığındaki polisleri görünce sabah şaşkınlığıyla dış kapıdan şaşkın şaşkın baktım. O esnada muhabirler kayıttaydı. Öğlen olayın videosunu Hürriyet ve Doğan Haber ajansında izlediğimde şok olmuştum. Operasyon yapılan gösterilmiyor, benim şaşkın bakışlarla kapının içinden bakmam gösteriliyordu. Bir anlamda operasyon sanki bana yapılmıştı. Doğan Haber ajansını aradım kaldıracaklarını söylediler. Hürriyet internet editörüyse “operasyonun bana yapılıp yapılmadığını bilemeyeceğini (uzun videoda vardı ), hem benim de suçlu olmadığımın ne malum olduğunu” söyleyerek videoyu kaldırmadı. Devreye giren avukat bir arkadaşım arayıp haberdeki görüntümü kaldırttı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
08 Tem 16:49

abi yazıyı bilerek böyle bıraktım. anlayacak olanlar boşlukları doldursun diye :)

08 Tem 16:05

En heyecanli yerinde kesmissin. Devamı yok mu

Ahmet Demir yazdı, 533 kez açıldı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Tem 15 10:00

Ahmet Demir

Puan: 885

Köyde Ramazan Başkadır

Biz köyden şehre gelmiş insanlar olarak köydeki birçok şeyle beraber Ramazanını da özler olduk. Hani neredeyse şu İstanbul'da Ramazan ayında mıyız, yoksa normal bir ayda mıyız belli değil.

Belki dışarıdan bakanlar, biz İstanbul'da yaşayanları her gün Sultanahmet'de iftara gittiğimizi, bir ayağımızın Eyüp'te olduğunu sanabilirler. Hiç de öyle değil. Her gün boğazda gezmediğimiz gibi bu da ondan farklı değil.

Halbuki köydeyken öyle miydi? Ayrı bir tadı, havası, akışı vardı Ramazan'ın. Gece sahura kalktığınız andan, taa teravih sonrasına kadar farklı bir hava.

Ramazan ayı yazın da kışın da güzeldir köyde. Kış ayları zaten "yatış" aylarıdır. Bir de üzerine gündüzlerin kısa olması oruç tutmayı çok kolaylaştırır. Bahar aylarında da durum çok farklı değildir aslında. Yazları özellikle bir de "iş zamanına" denk geldiyse Ramazan, biraz zorlar. Nitekim sıcağın altında ter dökmek, hayvanları gütmek, harman yapmak, ot toplamak gerekir. Gerçi artık o da eskidendi, şimdilerde harman yapmak diye birşey kalmadı, eskiden yerine göre bir ay süren güz işleri artık bir-iki günde insan eli değmeden yapılır hale geldi. Hayvancılık da hakeza, köydekiler de bu manada şehirli oldu diyebiliriz.

Köyde Ramazan'ın en büyük farklılığı iftarda olur. Her akşam bir ev iftar verir ay boyunca. İftar yeri köy büyükse camidir, küçükse iftar verenin evi olur. Köydeki herkes davetlidir bu sofraya. Fakat ev sahibi zor durumda kalmasın diye her haneden bir kişi gider, iki-üç kişi pek gidilmez. Sofranın onur konuğu köyün imamıdır. Zaten bir o iftar vermez :) Hatta bazen iftara ezanı okuyup gelir ki o gelmeden yemek başlamaz.

Sofrada her şey bulunur, mevsimine göre ful artı fuldur. Sofranın kralı, sezonuna göre gelen et yemeğidir ki herkes kendini buna hazırlar. Önce ortaya çorba tenceresi konur, herkes şakadan kaşık sallamaya başlar. Kimse çorbaya yüklenip, karnını doyurmak istemez, kendisini sonradan gelecek "et yemeğine" hazırlar. Genelde çorba da tam olarak bitmez zaten. Ortaya et yemeği koca bir tepsi ile sofraya oturtulduğunda mücadele başlar. Kimse geri kalmadan kısa bir zamanda bitecek bu yemekten yeteri kadar nasiplenmeye çalışır. Bununla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Köyün imamı ve ahalisi her akşam gittikleri böyle iftarlarda, sofraya ne zaman et gelse, köyün imamına "Hocam, Hazreti İsa nasıl göğe kaldırılmıştır" veya "Hocam, Hazreti Yusuf Mısır'a nasıl sultan olmuştur." şeklinde bir soru gelirmiş. Hoca başlarmış anlatmaya, şöyle oldu, böyle oldu, şöyleyken böyle derken hoca bir bakarmış et yemeği bitmiş. Bu şekilde bir olmuş, iki olmuş, yine bir akşam sofraya et konduğunda "Hocam, Hazreti Musa Tur Dağını nasıl çıkmıştır." diye bir soru gelince hoca durumu çakmış, "Gitti ve geldi" deyip yemeğe devam etmiş. Siz siz olun böyle bir sofraya yolunuz düşerse dikkatli olun derim ben :)

En son tatlılar da yendikten, dua ve ev sahibine bereket diledikten sonra sofradan kalkılır. Köyün imamıyla hemen orada akşam namazı kılınır, çaylar da içildikten sonra herkes teravihe kadar dinlenmek üzere evlerine çekilir.

Teravih de güzeldir köyde. Köyün camisine köyün yaşlısı-ihtiyarı, kadını-erkeği herkes gelir. Çocuklar en arka safta dizilirler, ara ara gülüşmeler gelir, aşırıya giderlerse asabi bir amca kızabilir. Genel olarak bir sükunetle teravih namazı bitirilir. Sonrasında herkes evine dağılır. Kadir gecesinde ise, köylülerden biri mevlit okutur, bu yüzden teravih için daha erken gidilir camiye, ilahiler, kasideler dinlenir.

Gündüzleri Ramazan'da cemaat ile namaz kılmak için daha sık gidilir camiye. Bazıları orucu uykuya da tutturabilir ama genelde buna gerek kalmaz, nitekim köydeki hayatın akışı insanları pek de yormaz.

İstanbul dışındaki şehirlerde durumun daha iyi olduğunu düşünüyorum. Nitekim İstanbul dışındaki şehirler aslında köy değil mi? Mesele Ankara için yayla diyorlar :) Ama yine de hiçbirinin insanın memleketinde geçireceği bir Ramazan'ın yerini tutacağını sanmıyorum.

Hayırlı Ramazanlarınız olsun..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 359 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
26 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Cemaat / Aklın Gözyaşları - 1

Küçük bir çocuktum.

Pek sevdiğim, benden birkaç yaş büyük arkadaşımın beni elimden tutup götürdüğü o “ışık” evine giderken nasıl da heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. Bizden büyük üniversiteli abilerin temiz ve mütebessim yüzleri dün gibi aklımda. Sonra ortaokula başladık. Gidiş gelişlerimiz zaman içerisinde sıklaşmaya başladı. Çocuktuk ve sosyalleşmeye başladığımız o yaşlarda ilgi, alaka ve pekâlâ bisküvi, sarı gazoz ve kraker ikramları, bizlerin o evlere gitmesindeki devamlılığı arttırmıştı.

Ortaokulun ilk senesinin ders çalışma ve yeme-içme faslı ile geçmesinden sonra ikinci senenin ilk aylarında ders çalıştığımız odanın “istikballi” çekyatlarının üzerinde şeffaf dosyaların içine konulmuş özensizce duran, üstünde bazı soruların olduğu kâğıtlar gördük.

Çocuk olmanın verdiği merak duygusuyla kâğıtların üzerinde yazılanları okumaya başladım: “Cinler var mıdır? Mahiyetleri nelerdir?” sonra, “Bu evrende yalnız mıyız? Uzaylılar var mı? Dünyamıza geliyorlar mı?” gibi… Çekyatların üzerinde unutulmuş olduğunu düşündüğümüz ve büyük bir iştiyakla okumaya başladığımız bu yazılanlara baktığımızı gören “abimiz”, bizlere bu soruların cevaplarını veren bir muhterem zatın olduğunu, öğle namazını kıldıktan sonra kasetten bu soruların cevabını dinleyebileceğimizi söyledi. Öğle namazı kılındı ve kaseti taktığında tam da sorulan soruların olduğu yerden başlandı konuşulmaya. Biz, o zamanlar bunların birer tesadüf olduğu zannında iken, her şey olabildiğince planlı bir şekilde ayarlanmış ve bizim devşirilme sürecimize başlanmıştı.

Artık o muhterem zatın kitaplarını okuyor, ağlamalı kasetlerini dinliyorduk. Bu din adamının kitaplarında her şey vardı; cumhuriyeti anlatıyor, musikiden bahsediyor, dava adamının diğerkâmlığından dem vururken; okuyanlarını tam bir entelektüel(!) olarak yetiştiriyordu bu kitaplar. Kumaş pantolon falan anlıyorduk da misal, namazları şartlarına uygun nasıl kılacaktık? Bizi Müslüman yapan bilgileri nasıl öğrenecektik peki? Bahsi diğer bu sorular…

Bizi kendilerinden gördüklerine inanmaya başlamıştık. Yeni devşirilmek için getirilenlerin yanında sanki özel bir muameleye tutulduğumuzu görüyorduk. Aslında kimse kimseye güvenmiyor, herkesin herkes hakkında şüpheciliği cemaat için emniyet supabı oluyordu. Unutmadan, devşirildiğimizin bir nişanesi olarak artık biz de “maklube” ile tanıştırılmıştık.

Biraz daha palazlanmaya başladığımız lise yıllarında, soru sormaya meyyal(etrafça çok konuşan) bir genç olarak ister istemez bazı halleri sorgulamaya başlıyor insan bu gibi cemaatlerin içinde. Ya da hiç sorgusuz sualsiz bu aidiyetin içinde hayatına devam ediyor, başkaca bir yere bakabilmek ya da içinde bulunduğu yapıyı sorgulayabilmek cesaretini gösteremiyor insan.

Bir bölge abisine Fethullah Gülen’in (o zamanlar Hocaefendi) bu dinde durduğu yeri sormuştum. Sağ elini belli bir mesafeye kaldırarak, “Peygamber Efendimiz burada ise,” diğer elinin üstünü de sağ elinin altına yapıştırarak, “Hocaefendi de işte buradadır!” demişti. Yani Peygamberimizden sonra ilk gelebilecek insan, öyle miydi?! Yine bir gün, “yahu abicim, hocaefendinin söylediklerine dair hiç mi bir şey denilemez, soru sorulamaz…” diye konuştuktan sonra, hocaefendinin dediklerine bir eleştiri de bulunabilmek için, ilmimizin en az onun kadar olması gerektiği, sert bir dille söylenmişti bana. Fethullah Gülen’in şahsına değil dikkat buyrun, söylediklerine. Bu ilim meselesi de, daha 15’lerini süren çocuklar olarak bizce mümkün olamayacağı için kestirip atılmıştı.

Lisenin bitmesiyle birlikte kendileriyle ilgi ve alakam çok kalmadı. Hele bir cemaat esnaflarından birinin yanında kısa bir süre çalışmam ile duygusal olarak da bütün bağlarımı koparmış oldum. Zira cemaatin hiçbir duruşu olmadığını, “Arkadaş, bu bizim televizyon öyle önemlidir ki, her gün dansöz oynatsalar bu ekranda, itirazım olmaz!” demişti de, öyle anlamıştım.

Her şeyin o “ulvi” dava uğruna mubah olabileceği içtihadı, küçüklüğünden itibaren pek de dindar bir ailede yetişmemiş bana bile fazla gelmişti.

Yapmadım, yapamadım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 May 13:49

Misafir

Yolu düşmeyen azdır.

26 May 16:14

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Kim gitmedi ki dediğiniz yerlere, kim görmedi, kim duymadı ki o yaşadıklarınızı? "Cemaat"i çaldılar bu ülkeden, hem de kendi değerlerimizi araç haline getirerek. Çalınanlardan olmadığımıza şükrederken diyorum ki iyi ki yapmamışsınız.

Ömer Poyraz yazdı, 416 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 May 15 10:00

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Bir Seçim Akşamı Rastladım Sana (18 Nisan 1999)

Küçüklükten beri seçimler bizim mahallede hareketli geçmiştir. Her seçim döneminde mahallemizden geçen konvoylara hangi partiden ise o partinin işaretleriyle tezahüratta bulunup bayrak, anahtarlık vs. gibi promosyon hediye kapmak seçim dönemlerini biz mahalle çocukları için unutulmaz kılan zamanlardı. İyi hatırlıyorum 94’te kurulan Cem Boyner’in kurduğu YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) de mahallemizden geçmiş elimizi partinin logosu olan “onay tiki” şekline, ya da yukarıya dönük silah da denebilecek şekle sokmaya çalışıp promosyon kapma derdindeydik. Lüks otomobillerle yapılmıştı konvoyu. O zamanlar konvoy modaydı bizim oralarda. Düğün gibi ne kadar çok konvoyu varsa o parti güçlü sayılırdı.

98 yılında liseli bir genç iken Apo’nun yakalanışını sınıfta sevinç gösterileriyle karşılamış golden sonra halka yapıp sevinen futbolcular gibi çılgınca eğlenmiştik. 11 Ocak-28 Mayıs 1999 daki azınlık hükümeti döneminde Kenya’da yakalanan örgüt lideri ülkenin gündemine bomba gibi düşmüştü. 16 Şubat 1999’da yakalandığında, uçakta “Abdullah Öcalan. Memlekete hoş geldin” cümlesi hepimizin hafızalarındaki unutulmaz yerini almıştı. Herkes özel harekâtçıların aldığını söylese de “üst akıl” tarafından teslim edildiğini bugün kabul etmeyen yok gibidir. Ve hayatı boyunca sol değerleri savunmuş Ecevit “Karaoğlan”dan sonra ikinci defa milliyetçi sol(ulusalcı) bir dalga tesiriyle iktidara göz kırpıyordu. Bu milliyetçi hava tabii “Türkiye Harekete Geçiyor” diyerek devletin başına Devlet’i geçirmek isteyen bizim gibi gazla çalışan bir grubu da hareketlendirmişti.

İşte daha 16 yaşlarında bir delikanlı iken kendimizi harekete geçen bir partinin propagandası altında buluvermiştik. Ocaklara gidip gelmeler, Osmanlı sevgisi, parayla işi olmayan gençleri ister istemez o yöne ittiriyordu. O günlerdeki heyecanımızı hatırlıyorum. Umutla Apo’yu asmayı vadeden (böyle bir söylemi var mıydı bilmiyorum) ya da kuruluş gayesi vatanı bölücülerden temizlemek olan partiyi beklemeye başlamıştık. 28 Şubattan yeni çıkmıştık. İrtica 1. gündem maddemizdi. İmam-Hatip’te okuyordum. Artık gerçekleşmeyen ev, araba gibi vaadlerin yerini daha ulvi vaadler almıştı. Vatanı kurtaracaktık bölmek isteyenlerden. Çiller-Yılmaz kavgaları da çekilmez boyutlara gelmiş kısır çekişme canımızı çoktan sıkmıştı.

18 Nisan 99’daki seçim sonuçları açıklanamaya başladıkça bizim için neşeli saatler başlamıştı. Ecevit’in DSP’sini sokaklardaki gençleri, vatanı bölücülerden kurtarmakla ikna eden hem de muhafazakâr bir parti zorluyordu. Mahallemizde hem bizim gibi aileden Menderes, Demirel kültüründen gelenler, hem de daha dini değerlere meyilli muhafazakar kesimler bu duruma çok sevindiler. Bir önceki seçimlerde 8’lerde olan MHP oyları 18 olmuş, yüzde 22,5 alan DSP’nin ardından ikinciliği kazanmıştı.

DSP, MHP ve ANAP ile birlikte 28 Mayıs’ta kurulan Türkiye’nin 17. koalisyon hükümeti ile MHP 21 yıl aradan sonra meclise girmişti. Aslında söz konusu koalisyonu reddederek Fazilet ve Doğruyol ile üçlü koalisyon, ya da Doğruyol ile beraber azınlık hükümetleri de kurulabilirdi. Nasıl ikna edildi bilmiyoruz, devletin başına geçmeyi reddeden Sayın Bahçeli bir daha konuşmamak üzere sustu. O meydanlarda bağıran, devletin başına geçirip ulvi değerleri savunacağını düşündüğümüz kişi gitmiş, kendi hakkını bile savunamayan biri gelmişti. İkna odasında ne dediler ve ne dozda verdilerse, 11. Kocayayla Türkmen Kurultayı'nda yaptığı açıklama ile 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını isteyene kadar ağzından tek kelam duymadık. Mesut Yılmaz bile ondan çok konuşmuştu. Başlarda devlet yönetmek kolay değil, devlet terbiyesi falan demiştik. Ecevit Merve Kavakçı’ya haddini bildirken, kendi milletvekili başını açıp meclise girerken bile hoş görmüştük. Ama Rahşan bile bizimkinden çok konuşuyordu. Umutlarımız giderek tükendi ve bizim için bir rüya sona erdi. Bugün kendisini gülmek için izlerken bile bizi uğrattığı o hayal kırıklıkları ve Ozan Arif'in şiiri gelir aklıma. Bu ara yine 15’lere çıkmış oyu. O güzel hayaller yıkılmasın diye anlatıyorum bunu gençler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 376 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Gözbebekleri Mukaddestir Ölüm Gibi

Bir mahalle. Yeni demişler adına. Son yıllarda vuku bulmuş galiba, ilçelere bağlı köylerin mahalleye dönüşmesi. Hâlbuki o nefis köy havasıyla, düzayak ya da en çok iki katlı müstakil evleriyle, evlerin yemyeşil bahçeleriyle, bahçelerdeki çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, kümesleri ve bazı bazı görülen av köpekleriyle de her şey o yeni mahallenin aslında bir köy olduğuna işaret ediyor.

Köyden yukarı, dağlara doğru gittiğimizde bir cami karşıladı bizi. Caminin sonunda ikiye ayrılmış yol, sol taraftaki yolun sonunda ise misal âleminde yerle yeksan olmuş iki katlı müstakil bir ev bekliyordu bizi.

Teknolojinin esiri olmuş insanlar olarak ancak acı/tatlı cemiyetlerde bir araya gelebiliyoruz artık. Geçenlerde, “Ölüm kelimesi ne güzel / Her harfi bir ömre bedel” demiştik. Pazar gününün o basık sıcaklığının altında, ağlamaktan burnu kanayan genç, başı omzumda “Bu acı geçecek mi Abi! Alışacak mıyım!” derken az önce zikredilen cümleyi nasıl diyebilirdim ona.

İnsan, noksan bir varlık. Acziyetinin farkında olamayacak kadar da kibirle örtülü bir de. İşte az ötede, daha birkaç saat önce gördüğü, konuştuğu insan son kıyafetini giymiş, üstü tamamen örtülü karşısında yatarken, bir ömrün ne kadar kısa, insan denilen varlığın ne kadar değerli olduğunu anlayamayacak kadar umarsızca meşguliyetlerinin girdabında sürüklenip gidiyor insan.

“Dörtkollu” da derler bizim oralarda tabut için. Sessiz ve sakin son binilen binek o; o giderken duyulan tek ses, herkesin kati olarak uzanacağı musallaya doğru giderken duyulan ayak sesleri. Bu dünyanın üstündeki son saatlerinde hiç gıkı çıkmayacak insan evladı, sözün kıymetini anlamadan önce ne çok konuşma hevesinde. Herkese ve her karşılığa verecek cevabı olanlar, lâl olduktan sonra göğsünü gere gere konuşabilecek olanlara imrenmez mi hiç.

“İşte şu pencereden bakardı, şu kapıdan uğurlar, ben giderken arkamdan ağlardı… Her yerde onu görüyorum Abi…” dedi genç adam sarsıla sarsıla ağlarken. Son anlarında yanında olamadığı, son kez hayatla bakan gözlerine dalamadığına, şimdi ağıt yakıyordu. Ah zaman, zamansızlık, ah anılar. Akıl nisyan ile malul olmasaydı eğer, çıldırırdı insan.

***

Çeyrek şair mırıldandı sessizce:

“Gözbebekleri mukaddestir,

Her ölüm erken bir vedadır nasıl olsa.

Serin sabırlar içinin yangınını söndürür,

Kim yakar kim söndürür sonra.”

***

Ölüme uzağız artık. Çok uzak hem de. Son yüzyıldır ölümü hayattan çekip almışız. Şehrin en uzak ve en yüksek yerleri, kabristanlar için biçilmiş kaftan olmuş. Bize epey uzak ama bir o kadar yakın yerler, seneden seneye –o da olursa- iki defa gittiğimiz ve “görevimizi” ifa ettiğimiz mekânlar olmuş. Hele bir de ziyaret ettiğimiz kabri mamur ettirdiysek, bizden hayırlısı olmamış.

Eskiden neredeyse her köşe başında, çoğu caminin avlusunun bir yanında kabirler insanlara nasihat ederdi. Ölümün bir son olmadığını, hayatın pek kısa olduğunu, günaha tevessül etmeden önce bir de kabir taşlarıyla göz göze gelinmesi gerektiğini, tevessül edildiyse bir hataya eğer tövbenin geciktirilmemesi zorunluluğunu ihtar eder, insan kalbinin çok değerli olduğunu, bir sebepten de olsa kalp kırmamanın mecburiyetini her adımımızda bizlere mütemadiyen söylerdi. Hayatın tüm fiziki hallerinde varlığını hem de sanatla sürdüren kabristanlar suretinde ölüm, hep kalbimizin hizasındaydı. Ölümün diri tutuculuğu en küçük kararlarımızda dahi aklımızın, kalbimizin bir köşesinde hazır bulunurdu. İçimize bu kadar sinmiş ölüm ve ölümlü olma gerçeği şimdiki gibi zaman zaman çevremizde gördüğümüz ölüme isyan hallerinin hiçbirini yaşatmazdı bizlere. Derin bir olgunlukla karşılar, tekrar bir çekidüzen vesilesi kılardık hayatımız için ölümü.

***

Hayat hayaldir, demiş Büyükler. Bir de o büyük padişah Kanuni Sultan Süleyman Han ne güzel demiş:

Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu berbâd olur

Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleymân olmuşuz

***

Nasip… ne güzel bir kelime. Bir cami, cenaze namazı ve günün sonunda kürek kürek atılan toprak...

Ölüm en büyük mirastır nihayetinde.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emre Keleş yazdı, 464 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
16 Nis 15 04:00

Emre Keleş

Puan: 819

Ayasofya'da Tarihi Gün (İlk Namaz)

Istanbul tarihinin en kalabalık gününü yaşıyordu. Türkiyenin her yerinden ve dahi Dünyanın dört bir yanından müslümanlar şehre akın ediyordu. İstanbul'un bu tarihi kalabalığı ağırlamasının, bunca insanı bu tarihi yarımada da buluşturmasının sebebi özel bir geceydi. Bu geceyi farklı kılan şeyin Kadir gecesi olmasının dışında insanların tarihi yarımadaya akın etmesinin başka bir sebebi daha vardı. Yıllardır müslümanların gönlünde büyüdükçe büyüyen bir yara kapanıyordu. Evet müze olarak görüp bildiğimiz ziyaret ettiğimiz Ayasofya bu gün müze olarak bilinen son saatlerini yaşıyordu. Yüz binlerce misafirinin huzurunda ve bütün dünyanın gözleri önünde. Ziyaretçi olarak geldiklerinde yürekleri burkulan insanlar bu gün Allah'ın izni ile ilk kez namaz kılınacak olan Ayasofya da saf tutup cemaat olacak bu sevinci yaşamanın ve orada bulunmanın verdiği mutlulukla hep birlikte namaz kılıp dua ve şükür edeceklerdi. Burada namaz kılmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorlardı fakat ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Burada kılınacak namaz müslümanlara yapılan zulümlere, zalimlere karşı durulan kıyam demekti. Dünyanın dört bir yanından gelen müslümanlar bu bilinçle buraya akın ediyordu. Dünya bu olayı buraya gönderdikleri medya ordularıyla izlemeye ve takip etmeye çalışıyordu. Korktukları şey yavaş yavaş gözlerinin önünde gerçekleşiyor, müslümanlar uyanıyordu. Rahatlarının kaçtığını düşünüyor, artık engel olamayacaklarını bildikleri için huzursuz oluyorlardı. Kameraları her anı ve yaşananları ekranlara aktarıyor ekranlarının karşısında Fatih'in torunlarını, onun yıllar önce yaptıklarını tarihte yolculuk yapar gibi gözlerinin önüne getirerek izliyorlardı.

* böyle bir yazı, devamı ve daha fazlası gelir, bir gün gerçek olur inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
17 Nis 22:36

Amin

17 Nis 18:49

Rabbim Ayasofya'da namaz kılmayı, kılınan namazlara şahitlik etmeyi bize nasib etsin inşallah.

Mahmut Topkara yazdı, 472 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Mar 15 09:00
Bu Kadar mı Düştün Be Adam?

İnsanların acısıyla ve dertleriyle başbaşa kaldığı zamanlarda bu acıları fırsata çevirmeye çalışan adamlar hayatta en acınacak durumda olan insanlar, onlar işte.

Hırsızlığın ve dolandırıcılığın herhangi bir yol ile yapılması suçu hafifletmez ama bu iş için insanın zayıf anını kollamak tam bir adiliktir.

Geçen haberlerde okumuştum trafik kazası yapan bir kadının çantasını çalmaya çalışmak nasıl bir adiliktir.

Savaştan kaçıp gelen suriyelileri ev kiraları yükseliyor diye karşılamak ve mağdur insanlardan ucuz iş gücü yüksek kira sonuna kadar faydalanmak adiliktir.

Başımdan geçen bir olayı anlatayım;

Dört sene öncesiydi. Trafik kazasında dayımı kaybetmiştik. Çevresi oldukça fazla olmasına rağmen cenazeyle ilgilenecek bir biz vardık. Sabahtan başlayan, gidip cenazeyi morgdan çıkarma, cenaze namazı yemekti filan derken akşam 9 gibi eve gelebildim. Biraz uzanıp dinlenicektim zil çaldı yabancı bir adam abi çiçekciden geliyorum sizin şirket tarafından eşref beyin cenazesine çelenk gönderilmiş dedi ve babamın ismini filan söyledi. Doğruluğunu araştırmak aklımın ucundan bile geçmedi babamın ismini şirketin ismini hepsini biliyordu. Ne kadar dedim. 100 lira dedi bekle burada dedim gittim uyuşuk uyuşuk cüzdanı getirdim verdim parayı kapıyı kapattım üç saniye sonra aklım başıma geldi. Babam bir cenazeye hayatta çelenk göndermez ki cenaze zaten bizim niye göndersin. Ne yazık ki dolandırıldığımı anladım. Yalınayak indim merdivenlerden aşağı ama nafile adam şahine atlamış patinajla kalkıp gitmişti. Arkasından bağıra bağıra küfür etsem de nafile. Ulan bu kadar mı düştün be pis herif diye söylene söylene girdim eve güya dinlenmeye devam edecektim. Nerdee sinir harbi vardı içimde.

Giden iki yövmiyeme mi yansaydım? Dolandırıldım buna mı yansaydım? İnsanlar bu kadar nasıl alçalır buna mi yansaydım?

Sinirden deliye döndüm ne babama anlatabildim olayı ne başkasına bir iki ay sonra babama sordum "baba sen dayımın cenazesine çelenk gönderdin mi?" diye babam yan yan uzun bir şekilde süzdü sonra "saçmalama oğlum" dedi. Evet bence herkes buradan başlamalı toplum olarak saçmalamamalıyız.İnsanların en yumuşak anlarında bile bir alçaklık yapabilecek kadar alçalalı ne kadar oldu. Allah hepimizi ıslah etsin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet İnal yazdı, 498 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 15 09:00

Ahmet İnal

Puan: 77

Erkeklerle Tokalaşmayan Kadın

Ben geçen yıl hazırlık okurken bir hocam vardı. Hiçbir şekilde altın ve pırlanta takı takmadığını söylemişti bana. Nedenini sorduğumda, "Çünkü nasıl üretildiğini biliyorum." dedi cevaben. (Konu ile alakasız ama isteyenler için okumalık bir şeyler burada:

link)

Ona göre altın ve pırlanta kullanmak, o madenlerde çalışan, çalışırken zehirlenen, ölen insanlara ihanetti. O, bu inancı taşıyor ve buna göre hareket ediyordu. Hangimiz böyle bir düşünceye ve onun sonucunda ortaya çıkan eyleme itiraz eder/edebilir? Birisi, kendisinin mücevher kullanmamasının o insanlara hiçbir faydasının olmayacağını düşünse dahi, böyle bir harekete saygı duyacaktır.

Şimdi, Müslüman bir kadın da bir inanca sahip, tıpkı benim hazırlıktaki hocam gibi. Onun inancına göre, bizlerin yaşamında, bizlerin iyiliği için bir kurallar bütünü mevcut. Kişi eğer bunlara uymazsa, öldükten sonraki hayatında ceza göreceğine inanıyor. Ona göre, ölüm ne bir kurtuluş olabilir, ne de bir son. Tüm bu sebeplerden ötürü, namahrem bir erkek kendisine tokalaşmak üzere elini uzattığında geri çekiyor.

Bunu okuyan kişi, nasıl ilk örnekteki insanın inancını ve o inancın sonucu sorgulamaya hakkın yoksa, ikinci örnekteki insan için de aynısı geçerlidir.

Dipnot: Yazı kadın cihetiyle yazıldı ama erkek tarafından zerrece değişen bir şey yok. Zaten kadınların bir nebze şanslı olduğunu söyleyebiliriz; zira modern görgü kıstaslarına göre kadın tokalaşmak üzere elini uzatmadan erkek bir girişimde bulunmamalıdır. (Her ne kadar buralarda bundn bihaber yaşasa da insanlar.)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mahmut Topkara yazdı, 368 kez açıldı, 11 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
17 Mar 15 09:00
30 Yıldır Müşteri Değil Dost Kazanıyoruz

Aynen böyle yazıyordu marketin girişinde alışveriş sepetinin içinde bir kalp ile de yazıyı süslemişlerdi.

Evde nöbet sırası bendeydi, mantı yapacaktım arkadaşlara. Tabeladaki samimiyete güvenip ayağımda terlik üstümde pijama girdim içeri. Cebimde 10 lira var buna göre alışverişimi yaptım, yavaştan yanaştım kasaya. Dıtdıt sesleri başladığında tezgaha parayı koydum, sesler bittiğinde kasiyer kız 10 lira 25 kuruş efenim dedi başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tezgahtaki 10 liraya bir ben bakıyorum bir kasiyer. Bakkal kazım abinin yaptığı gibi tamam evlat sonra bırakırsın sözlerini bekliyorum ama kız baya baya 25 kurusu istiyor. Neyse dedim malzemelerden birisini birakayim. Malzemeler arasında seçim yapmak imkansız yağurtu bıraksam manti olmaz, mantıyı bıraksam sadece yoğurtla arkadaşlar eve almaz ekmeği bıraksam kimse doymaz çıkmazlar içinde kaldım. Zor bir karar verip ekmeği bıraktım. Bu kadar sıkıntı içerisinde kıvrandım durdum bide kasiyerin suratını çektim. Çıkarken marketten dost olmaz ne varsa bizim bakkal kazimda var diyerek evin yolunu tuttum.25 kurus yüzünden bugün ne tam doyduk ne de aç yattık Allahımıza şükür

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
17 Mar 12:59

Marketler her daim liberal bakkallar her daim ümmet olmuştur benim için

17 Mar 11:32

Haklısınız hesap derdi olabilir ama ben en çok 25 kuruşu isterken surat asmasına bozuldum belkide bu yüzden biraz da haksızlık ettim

Ahmet İnal yazdı, 411 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Şub 15 21:00

Ahmet İnal

Puan: 77

All The Things She Said

t.A.T.u isimli gruba ait, 2002 yılında çıkmış ve ortalığı kasıp kavurmuş şarkı. Şimdi duyduğumda direkt olarak hatırladım ama o zamanlar ilkokul bebesi olduğum için sadece şarkının melodisini hatırlıyordum. Şimdi şarkıyı kurcaladım da, şarkının sözleri ve klibi direkt olarak lezbiyen olan iki genç kızın aldıkları kötü tepkiye karşı isyanlarını anlatıyor. Klipte öpüşüyorlar, tel örgülerin arkasına hapsedilmişler, fakat sonunda hapsedildikleri duvarın arkasına geçiyorlar, meğerse hapiste olanlar kızlar değil de, onlara kötüleyen bakışlar atan dar görüşlü çoğunlukmuş bla bla bla...

Benim için değeri, ağır nostaljik öge içermesidir, eyyorlamam bu kadar.

Not: Grubun üyesi bu iki kız, lezbiyen değil biseksüel olduklarını açıklamışlar sonraları.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ömer Poyraz yazdı, 431 kez açıldı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Şub 15 21:00

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Karanlıktan Aydınlığa - 2

Üçüncü rekâta kalktığında hâlâ en ufak bir şey göremiyordu, acabaların kapladığı içi sıkıntılara gark olmuştu. Gerçekten kör olmuş olabilir miydi? Bunun bir anda olabileceği ile ilgili bir fikri olmasa da bağlantı kesildiğinde yani sinirsel iletim durduğunda görme olayının biteceği belliydi. Ne yaparım sorusu geldi aklına, korku ile tekrar film şeridine bağlandı. Göremeyen insanlar geldi aklına. İhtiyaçlarını başkalarının gördüğü tutunarak yürüyen, başkası olmadan sokağa çıkamayan insanlar. Göremiyor olduğuna inanmaya başlamıştı, zira en ufak bir ışık umudu yoktu. Mesai de bitti bitiyordu, servisler kalkmak üzere olmalıydı. İş arkadaşlarını, hanımını aradığını düşündü neler yaşayacaklarını, ağlayacağını üzüleceğini, hayatının geri kalanının nasıl geçebileceğini. Zor saniyeler geçiriyordu. Uzayan saniyeler geçmek bilmiyordu. Zifiri karanlıkta umudunu yitirirken bu arada namazın son rekâtına gelmişti.

Kalbinin çarpmasını rahatça duyuyor, bundan sonraki hayatına dair bilinmezleri düşünmekten kendini alamıyordu. Karanlığı anlatabilir miydi? Sorsalar tarif edebilir miydi? Hayatın görünen güzelliklerini kaybetmek bir yana başkalarına yük olmak, onlara bağımlı yaşamak yaktı sızlattı içini. İyice inanmıştı artık göremediğine.

Derken bir anda sanki bir metal yansıması görür gibi oldu, arkada ses duydu kapı açıldı ve ışığa kavuştu, kuluna eşeğini kaybettirip sonra buldurarak sevindiren rabbine çok şükür etti. Evet, kör olmamıştı, ama hâlâ aklı alamıyordu gece zifiri karanlıkta bile göz karanlığa alışırken ışıksız da olsa hiçbir görme emaresi olmamasını. Namaz da bitmişti bu arada.

Zamanın deruni olduğunu iliklerine kadar hissetmiş, rüyaların sırrını az da olsa çakmıştı.

Namazı oldu mu bilinmez amma, sonrasında kuvvetli bir dua etti. Nimetin kıymetini ecel teri dökecek kadar acı da olsa tatmıştı.

Bitti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ömer Poyraz yazdı, 338 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Şub 15 21:00

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Karanlıktan Aydınlığa - 1

Aceleyle mescide girdi, kısa ile uzun arası dalgalı saçları olan, uzun boylu, hafif göbekli iri yarı gözüken ve orta yaş sendromuna geçiş evresindeki genç. Mesai saati bitmek üzereydi. İkindi namazını kılmak için geldiği mescitte kimse yoktu, bodrum kattaki mescidin hem ana kapısı hem de iç kapısı sürekli açık durduğundan, içeriye süzülen ışık namazda secdeyi görmesi gereken kadar ışığı sağlıyordu. İkamet getirip namaza durduğunda mesai saatinin sonunda olan, herkesin yavaş yavaş terk ettiği koridorlarda derin bir sessizlik hâkim olmaya başlamıştı. Tek tük insan ve kapı çarpması yankılanıyordu.

Namazın ikinci rekâtına geldiğinde, aniden gözleri kararmış ve dünyadan aldığı ışık bir anda kesilmişti. Herhalde elektrikler gitti ya da vazifeli giderken anahtarı kapattı diye düşündü. Gözlerini açıp kapattı, iyice kaşlarını kaldırarak kapattı, açtı görmeye çalıştı. Fiziki görüş ile ilgili en ufak bir detay, karaltı, emare yoktu. Görüntü gitmişti. Karıncalar bile yoktu. Karanlığa gözlerinin birazdan alışacağını düşündü, namaza devam etti. Namazda düşünmeden edemiyordu. Bir vesileyle duyduğu ibretlik örnek aklına geldi o anda. Gece yatıp, sabah uyandığında gözleri görmez olan dayısından bahseden ve sahip olunan nimetin kıymetini bilmemize dair yaşanmış hikayeyi anlatan büyüğünün sözleri aklına gelmişti.

Namazı da bozmuyor, bir film şeridi gibi geçen kareler ardı ardına canlanıyordu zihninde. Gözlerinin karanlığa hâlâ alışamadığını düşünüyor birazdan gözünde belirecek ışığı hasretle bekliyordu. Kendince meseleyi analiz ederken saniyeler hiç bu kadar uzun olmamıştı heralde. Beyne giden sinirler, elektriksel bir iletim olan uyarıyı vermezse, yani ışık göze gelmezse, beyne sinyal gitmeyeceğinden görüntü de oluşmayacaktı.

Acaba sorusunu sorduğunda, içine o kurt düştüğünde namazda ilk oturuştaydı.

(Devamı Var)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 346 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
18 Şub 15 15:00

Ahmet Demir

Puan: 885

Bu Sabah İstanbul

Hava oldukça soğuk. Arabaların üzerinde yaklaşık 10 cm kar var. Geçen haftakinin aksine, havanın daha soğuk olmasından dolayı kar toz halinde. Hava bu sıcaklıkta kalırsa yağan kar tutmaya devam eder.

Bakalım gün sonunda durum nasıl olacak.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Şub 15:42

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Kar 10 cm'yi geçeli çok oldu buralarda. Hiç bir pislik gözükmüyor ortalarda her yer tertemiz, her yer bembeyaz. Öğlen baktım kar kaliteli, kartopu oynamaya müsait. Okullar yarın da tatil. Hava da izin verirse güzel bir hatıra olacak İstanbul için.

Hasan Gökçeli yazdı, 241 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Şub 15 03:00
Bir Sınav Hikayesi (Bölüm 1)

Arabayla D Blok'un önüne geldik. Park ettik. Evrakları toparlayıp binaya yönelmiştik ki güvenlik görevlisi karşımıza dikildi: "Beyefendi buraya park etmeniz yasak. Binanın girişini kapatıyorsunuz." Tekrar bindim, arabayı biraz ileriye, hocalara ait olduğunu anladığım fakat anlamazdan geldiğim üstü kapalı otoparka çektim. Zaten yağmur yağıyordu, ne güzel olmuştu. Ama hayır? Tam ineceğim, aynı güvenlik görevlisi yine karşımda: "Burası da yasak! Lütfen!" Yağmur yağıyordu ve benim o binadan uzaklaşmaya hiç niyetim yoktu. Direksiyona oturdum, park yerinin diğer cephesine geçtim. Boş bir yere durdum ve indim. Güvenlik görevlisi artık çaresiz, pes etmiş halde bana bakıyordu. Ben tam oldu bu sefer derken arkadaki kulübeden güvenlik amiri çıktı: "Beyefendi orası özürlü aracı park yeri. Lütfen arabanızı kaldırın." Uyarılara rağmen üçüncü kez doğru yere park edememiş olmamın 'anlama özürlü' olduğumu gösterdiği, bu durumda arabamı oraya park etme hakkımın bulunduğu, bunun bir paradoks gibi görünmesinin kendisini yanıltmaması gerektiği tezime Amir ikna olmadı. Arabamı başka yere park etmem için ısrarcı davrandı. Eğer dedim, içime doğmuş gibi, sınavda da sizin kadar zorluk çıkarırlarsa işimiz zor. Buraya boşuna gelmişiz. Sonunda arabayı herkesi memnun edecek bir yere park edip binaya girdik. 2 kat yukarı, 1 kat aşağı, tekrar 1 kat yukarı çıkıp ilk seferde yanlış bir kapıyı çaldıktan sonra bilginin en doğru kaynağına, kattaki en gösterişli kapıya yani Enstitü müdürünün odasına yöneldik. Başvuru odasının doğru koordinatlarını oradan alıp görevli arkadaşa ulaştık. Meğer gelen ilk kişilermişiz. Bunu öğrendiğim anda içime bir eziklik çöktü. Kendimi hevesli bir çaylak gibi hissettim. Utandım ama çaktırmadım. Evrakları döktük masaya. ALES sonucuma gelince sıra, birden odanın havası değişti. Görevlinin bakışları farklılaştı. Muhabbetin seyri başkalaştı. Takdirle karışık kıskançlığı, belli etmeyim de bir tarafı kalkmasın kayıtsızlığını hissettim. Ya da bana öyle geldi, bilemiyorum. (Devamı sonraki yazıda)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.