İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 39599

Ankara

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 9264

Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7460

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 7048

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5828

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5538

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5345

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3497

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2646

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2526

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2072

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1824

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1667

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1579

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1522

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1430

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1383

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1303

Erzincan

Yamanduruş

22 / Puan: 1289

Sakarya

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1201

Ankara

Emre Keleş

25 / Puan: 1110

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1088

Yozgat

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1087

İstanbul

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1046

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1022

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 991

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 982

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 10 saat 54 dakika kaldı.

Gali̇b Betçi̇ yazdı, 7 kez açıldı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Mar '15 19:00
Okumak

okumaya gönüllü esirlerden binlercesinin yaptığı gibi yine çok satanların raflarına, dergi,mevkute raflarına bakınıp, epey bir yekünü kasada bırakmıştım. bu yaşa kadar çuvalla dergi, raflarca kitap almış, bölük pörçük okumuş ama bir türlü içimdeki eksiklikten kurtulamıştım, aksine artık suçluluk boyutuna atlayan bu duygu daha da büyümüş, dallanıp budaklanmıştı. yer kaplıyorlardı,attıklarım olmuştu, bu kadar parayı yatırım yapsaydım daha mı iyi olurdu, okuyordum ama ne oluyordu, neden hep listem çoğalıyordu... kağıt çoğaldıkça sorun da çoğalmıştı, birikmişti, taşıyordu. sadece o değil, pdf.ler, word.ler bilgisayarlarımda, dvd.lerde saklanır olmuştu, hangisini okudum, hangisi ne işe yarıyordu üstelik neredeydi bu indirdiklerimin çoğu?

2 genç yanaştı bir cumartesi sabah çayını içerken boğazın hafif meltemine karşı kanlıcada. çantasından incili çıkardı genç kız, tatlı tatlı konuştular ve bıraktılar masaya hiç okumadığımı söyleyince. evet incili hiç okumamıştım tabi ki bir müslüman olarak garip değildi bu.. acaba, yahu dedim ki bu kitap ikibin senelik değil mi, milyarlarca insanın inandığı hatta benim de inandığım, yani bozulmadan önceki haline inandığım. bozulmuş mu? bir saniye ben kuranı baştan sona okuduğumu da hatırlayamadım pek. haydaa.. yahu en temel metinleri okumamış mıydım ben? o kadar dini kitaplar falan da vardı evde, bilgisayarda, e tabi kuran da.

uzun zaman pek bişey okuyamadım ne yalan söyliyim. kendime çok kırılmıştım. ben de herkes gibi kendimi okur zannederken, en temel metinleri okumadığımı, yani gerçekten, baştan sona, altını çizerek,notlar alarak, karşılaştırarak, soru sorarak okumadığımı farketmem çok üzdü beni. bunu bana söyleyecek çevremde 1 kişi de mi yokmuş dedim kendi kendime. her şeyi ben mi bulmak zorundayım, ya da bu kadar geç mi olmalıydı? okumanın bile bir sırası, temeli, yöntemi, maksadı olduğunu anlatan, nasıl okumalı kitabı var mı diye aradım ve evet vardı. e peki neden ilk önce onu okumamıştım, ya da bize anlatmamışlardı, en azından gösterselerdi?

sonra, bir anda sanki hep böyle sağlam, gerçek bir okurmuşum gibi, çok satanları alanlara bir değişik bakmaya başladım; yahu siz temel metinleri okudunuz da mı bunlara vakit, para ayırıyorsunuz? insanoğlu ne garip, ben hala okumam gereken temel kitapları okumadım belki de okumaya imkanlarım elvermeden göçüp gidecem ama keşfettiğim bu mantığı her gördüğüm okura söyleyeceğim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Persecutor Ee yazdı, 6 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
21 Mar '15 12:00
Sınav Eği̇ti̇m

Üniversiteye geçiş sınavına gireceğim dönem, her zamankinden daha fazla sorgulamıştım Türkiye'deki eğitim sistemini. Hatta gereğinden fazla kafa yordum diyebilirim. Diğerleri gibi "bu benim realitem, yapabileceğim bir şey yok" deyip önümdeki sorulara kafa yoramadım. Kendime bunun bir mantığı olduğunu kabul ettirmem gerekiyordu. Sonuçta mantıklı sayılabilecek bir açıklama bulmuştum ama yararı olmadı maalesef.

İşi gücü olan, çalışan, bir hiyerarşide yeri olan herkes üstlerinin verdiği kararları sorgular, hele bizim ülkemizde herkesin bu kararlar hakkında daha iyi olduğuna inandığı bir fikri vardır. Kime sorsanız yapılması gereken bariz bir şeyler vardır ama patron bu çözümü görmüyordur ya da ikna olmuyordur. Sistemin bu sorgulamayı ne kadar dikkate alması gerektiği tartışılır. Bir de gündemde başkanlık sistemi gibi bir konu varken eminim ilerleyen günlerde demokrasinin kusurları olduğu, şirketler ülkeler gibi yönetildiğinde nasıl bir görüntü çıkabileceği ya da ülkenin bir şirket gibi yönetildiğinde daha verimli olabileceği hakkında tartışmalar daha da çok olacak. Fakat patronların sadece verdikleri işi yapan elemanları tercih edeceklerine kuşku yok. Bütün iş güç arasında bir de elemanlarına vizyonunu açıklamak zorunda kalmak istemezler herhalde?

Bana okulda verdiği eğitimin yeterli olamadığı zorlukta bir sınav yapan, bu sınava hazırlanmak için beni kendi imkanlarımla daha iyi bir eğitim sunduğuna inanılan dershanelere gitmek zorunda bırakan, üstelik kendi okullarında sınava yakın tarihlerde öğrencilerin bu dershanelere daha fazla vakit ayırabilmesi için kolaylıklar sağlayarak kendi verdiği eğitimin başarısızlığını kabul eden bir eğitim sistemi vardı karşımda. Sordukları soruları çözmek, başarılı olmak için gereken şey bilgi, yorumlama, problem çözme yeteneğinden çok o soruyu çözme yöntemini ezberleyip ezberlemediğiniz ve bunu kaç saniyede yaptığınızdı. Ve bu sistem başarılı olmanız tek bir şeye bağlı; sınava hazırlandığınız dönemde hayatınızı ne kadar bu saçmalığa adayabildiğiniz.

Bu eğitim sistemi birey yetiştirmekten, idealde olması gereken "Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme" amacından çok "eleman" yetiştirmeye odaklanmış durumda. Milyonlarca gencin içinden çalışma temposu sömürülürcesine haksızca çalıştırılan işçilerin mesai saatlerine yakın olan bir kaç bin genç başarılı sayılıyor, ülkenin en seçkin üniversitelerine giriyor.

Buradan sonra çok büyük başarı hikayeleri de çıkıyor elbet, 4 dil bilip çift anadal yaparken bağlantıları, "torpilleri" olmadığı için staj yapacak yer bulamayanlar da. En güzel çağında sosyalleşememiş, hayatının o döneminden tat alamamış insanlar, başarılı olmak için yapması gereken belli şeyler olduğuna inanan, panelde konuşmacıya "2 dil biliyorum, x bölümünde okuyorum, şirketinizde çalışmak için hangi sertifikalar gerekyior?" gibi sorular soran gençler kalıyor elimizde.

Ben sistemin beni iş bitirmeye, önüme koyulan işi saçma da olsa kendini adayıp bitirmeye hazırladığını düşünmüştüm. Böyle bir mantığa oturtmaya çalışmıştım. Dediğim gibi, işe yaramadı. Çünkü bu da doğru gelmiyordu bana. Eminim kimseye doğru gelmeyecektir. Eğitim bundan fazlası olmalı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

08 Eki '15 12:53

Nur Ceren

Puan: 124

Ben de üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenciyim ve düşünmeden duramadığım içinde olduğumuz bu durumu çok güzel anlatmışsınız, teşekkürler.

CEVAPLA
25 Mar '15 20:11

on numara yazı olmuş

CEVAPLA
Talha Erhan Özcan yazdı, 11 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Mar '15 12:00
Eği̇ti̇m Ama Nasıl?

Eğitimin kelime anlamı ile başlarsak, aslında ne demek istediğim en başından itibaren anlaşılacak belkide. Eğitim TDK’ya göre; “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye” demektir. Ki bu çok net bugün ülkemizde ve hatta bir çok ülkede olan eğitim sisteminin eksik ve hatalı olduğunun açıklamasıdır.

Eğitimde, ülke yönetiminde ve toplum olma bilincinde ve hatta kurumsal yönetimde ortaya konan bir kavram olan, “farklılıkların yönetimi” kavramı çok önemli olmasına rağmen, eğitim sistemi kurucuları tarafından pek de önemsenen bir konu değildir. Halbuki, farklılıklar (diversity) üzerine kurlu bir eğitim sistemi ile karşılaşmamız gerekirken, benzerlikler (conformity) üzerine kurulu bir eğitim sistem ile eğitiliyoruz.

Neden farklılıklar üzerine kurulu olsun? En basit örneği ile; eğer çocuk sahibi iseniz çok iyi bilirsiniz, kardeşiniz vardır, hiç biri yok ise toplumda gözlemlemişsinizdir, evde çocuklarınız aranızda, iki kardeş arasında dahi uçurum farklar vardır ve o çocuklara farklı yaklaşımlar ile eğitim verirsiniz evde. Bu kadar açık bir örnek varken önümüzde, milyonlarca öğrencinin farklılıkları yokmuş gibi “nasıl olsa hepsi çocuk” dercesine kurulu bir sistem ile eğitim vermek sağlıklı değil. Farklılıkları yönetebilen ve tüm bu farklılıkları göz önüne alarak oluşturulan yeni bir sistem, yeni bir müfredat gerekir.

Ayrıca dikkat bozukluğu konusu… %10000000000 eminim, ki hepimize ama hepimize “Bu çocukta dikkat eksikliği var” dediler küçükken ailelerimize. Biraz büyüyünce o gazla test çözerken soruları doğru okumamamızı da bizler “dikkat bozukluğu var bende”ye kadar ilerlettik. Yahu yok öyle bir şey. Yani evet muhakkkak dikkat bozukluğu diye bir durum var. Hastalık da var elbet ama bütün Türkiye mi bu hastalığa yakalandı? Hayır. Kolayımıza gelen o bahaneyi üretmek. Çocuğa sadece Fen ve Matematik derslerinin ne kadar önemli olduğunu söyler, Beden, Resim ve benzeri sanat ve beşeri özellikleri geliştiricek diğer dersleri ve aktivitileri ikinci plana atar ve saatlerce çocukları masanın başında oturtursan okulda ve evde dikkat dağınıklığı, dikkat bozukluğu olmasının önüne geçemezsin.

Burada öğretenlerden, yani öğretmenlerden de bahsetmek isterim. Özellikle benim ortaokul yıllarımda ortaya çıkan ancak babamların döneminde olmayan bir öğretmen tipi var. İdealist olmayan, birebir kitapta yazılanı öğrenciye okuyan veya ezberleyip anlatan. Araştırma ve geliştirmeye kapı açmayan, anlatayım da gideyim öğretmenleri.

Öğretmenler sistemin kalbidir. Öğretmenleri başarısı başta okulun, sonra o mahallenin/köyün/beldenin, sonra o ilçenin sonra o ilinin sonra o ülkenin başarısnı tetikler. Gerçekten öğretmenlerin bu eğitim denizine atacakları bir başarı taşı silsile halinde büyüyerek ülkenin başarısına dönebilecek güçtedir. Bu yüzden öğretmenlerimize büyük görev düşüyor. Eğitim sisteminin ve kültürel yapının bastırıyor olduğu ve eğtimin mutlak suretle olmazsa olmaz tetikleyici unsuru olan “merak” kavramını asla söndürmemeli, sürekli merak etmelerini sağlamalı, zaten doğal olarak çocukların/gençlerin içinde, fıtralarında olan merak duygusunu ateşlemeliler.

Sistem, öğretmenlerin de uzmanlıklarını yok edecek şekilde katı ve sert. Hatta öğretmenlere gerekli değeri vermeyecek kadar… Buna katılıyorum. Ancak kaçacak bir yerin, hareketi başlatacak bir yerin mutlaka bulanacağına inanıyorum, ki ne öğretmenler biliyoruz öğrencileri derse ve eğitime bağlı tutmak için süper çaba sarfeden. Sistemin de öğretmenlerden daha iyi olmasını kimse beklemesin. Sistemin her zaman katı ve kesin yanları olacaktır. Bunu aşma görevi, zor evet ama mecburen öğretmenlerin.

Özet olarak sistemin mekanik olmaması şart, eğittikleriniz insanlar. İnsanı mekanik bir sisteme oturtamaz ve mekanik bir düşünce ile sistemi oluşturamazsınız.

Türkiye gelişiyor, değişiyor ve bu eğitim sistemine de acilen yansımalı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ahmed Penah yazdı, 1 kişi sahiplendi, 15 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
16 Mar '15 06:00

Ahmed Penah

Puan: 27

Yüksek Geri̇li̇m Sınavı

Bugün 1 milyonun üzerinde lise talebesinin hayatını yakından ilgilendiren bir sınav var. Adına da Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı demişler. Yüksek Öğretim dedikleri de üniversiteler olsa gerek. Hakikaten de öyle mi ? Bu soru şurda dursun bakalım.

Herşey 6-7 yaşlarında başladı. Günümüzde eğitimin de Aileden okullara geçtiğini varsayarsak çok önemli bir hal oldu okullar. En önemli unusurunu da öğretmenler ve öğrenciler oluşturuyor. Güzelce başlayan bu serüven ilk darbesini sınıftaki ilk yazılı ile aldı. Zaman geçtikçe 4. sınıfta Bursluluk Sınavı dedikleri biraz daha irice bir darbe yedi çocuklar. Sonrası hızlıca gelişti zaten Orta Öğretimdeki sınavların ardı arkası kesilmedi.

Her sınav öğrencide gerilimler oluşturmaya başladı. Kendine dönüp bakmaya fırsatı olmadı. Sağ ve sol kroşeden aldığı darbeler ile neye uğradığını şaşırır oldu. Sağ cenahta Aileden çalış, başarman lazım telkinleriyle tatlı gibi görünen fakat bir o kadar etkili olan kroşeler yetmezmiş gibi eğitim sistemi ile sol cenahtan gelen kroşeler ile öğrenciler gerilim hattının merkezi haline geldi..

Ve önemli bir sınav olarak görülen sondan bir önceki darbeyi yemek icin sınıflar hınca hınç darbeye alıştırılmış gerilimi yüksek öğrencilerle dolu.

Teşekkürler Eğitim Sistemi..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

16 Mar '15 21:29

Estağfurullah abi :)

CEVAPLA
16 Mar '15 14:13

Bir paylaşımı sahiplenirsek bizim oluyormus. Ahmet abi sana ortakci çıktık. Kusura bakma.

CEVAPLA
16 Mar '15 11:59

Kesinlikle YGS için harika bir tanım.

CEVAPLA
Talha Erhan Özcan yazdı, 16 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
11 Mar '15 12:00
Okuma Alışkanlığı Içi̇n Ne Yapıldı?

Başka şeylerin de konuşulması lazım bu ülkede. Acilen! Her şey siyaset değil, her şey para da değil. Ülke apolitik dediler, gençler politika ile ilgilenmiyor dediler, siyasetin kirli sokaklarına soktular gençleri zar zor ve şimdi onları sokaklara kütüphaneye gitmeye değil polisi taşlamaya, devlet ile çatışmaya çıkardılar. Belki bilerek belki bilmeyerek yaptılar çoğu bunu. Sadece ideoloji için ideoloji ne bilmeyen gençleri kullandılar. Planları tıkır tıkır işliyor gibiydi açıkçası ancak Türkiye’de pek sökmeyecek bir senaryo olduğu er geç ortaya çıktı.

Keşke gençler apolitik kalmaya devam edip dersine, işine, arkadaşlarına baksaydı. Keşke devlete taş atacağına sağlam düşünce altyapısı ile sağlam fikirler fırlatsaydı da peşinden gitseydik ülkece. Neyse (şimdilik), kütüphane demişken bir konuya daldık madem devam edelim. Hemen aklıma gelen ilk ve basit şeyleri yazacağım konuyla ilgili ilk yazı olduğu için ve zaman olmadığı için. Twitterda bir kaç tivit ile belirttim. “otobüsler OKUbüs” olsun gibi bir şey gördüm oradan coştum böyle. Ne harika bir fikir.

Eskiden pastaneler gençlerin, sevgililerin, arkadaşların, dostların, yaşlıların hepimizin buluşma yeriydi. Pastanelere gidilir sohbet muhabbet artardı. Sonra pastanelerden çıktı iş başka yerlerde buluşmalar başladı. Buluşma saatleri geç saatlere alınmaya başladı. Diskolara kaydı, sahillere, sinemalara, internet kafelere vs kaydı. Teknoloji gelişti, geliştikçe gördüğün gibi her şeyi etkiledi. Etkileyecek de elbette.

Ancak bu akışta sürüklenip giderken en azından insanlar için bir kaç şeyi değiştirmek lazımdı, yapamadık ülke olarak. Hala vaktimiz olduğu açık. Çabalamak şart.

Mesela sürekli yayınlanan kimi gerçekten sağlam, kimi ise yapmış olmak için yapılmış o enteresan kamu spotlarından birinde de gençler buluşma noktası olarak kütüphaneyi seçseler, kütüphaneler özendirilse orada kitaplar üzerine sohbet imkanı olsa yazarlar ile, kütüphanelerde gerçekleşse imza günleri? Kültür ve Turizm Bakanlığında onca adam bunu düşünemiyor mu? veya düşünüyor ise okuma alışkanlığı bu kadar düşük bir ülkede planları ne? Kütüphanelerin fiziksel şartları bir düzenlense önce, gençlerin ilgisi çekecek şekilde modernleştirilse veya alabildiğince klasik olsa ama ihtişamı ile bizi çekse? Kütüphanenin sadece kitapların rafları dizili olduğu bir yer olmadığı anlatılsa gençlere artık bir an önce! Daha çok kütüphane açılsa!

Mesela otobüslerde, metrolarda, marmarayda, metrobüste mutlaka kitap dergi için raflar olsa ve orada ücretsiz kitaplar, gazeteler, dergiler olsa. İnsanlar en azından neymiş diyerek merak edip alsa. Varsın çalınsın, varsın yerine konmasın koskoca devletin gücü dergiye kitaba mı yetmeyecek? Gücünü tekrar yerine koyarak gösterecek Devlet. Ben bu insanlara okuma alışkanlığı kazandıracağım kararlılığını gösterecek. Bunu göremiyorum açıkçası. Net adımlar yok.

Kütüphane yüzü görmemiş gençler var koskoca ülkede? Hatta dönüp kendine bakın kaç kere kütüphaneye gittin?

İddia ediyorum kitap okuma alışkanlığı ailede öğrenilmiyor. 1. etken ve tek etken bence çevre. Sen çocuğuna ne dersen de okula gittiği, dışarı çıktığı an arkadaşı çevresi onun her şeyi. Arkadaşı kitap okumuyorsa o da okumuyor. O zaman yapılacak şey anne-babaya hitap etmek yerine, gençlerin çevresine yani tüm gençlere hitap etmek.

Gençleri saf iken, toy iken, okumamış, öğrenmemiş iken içine çeken siyasetin kirli yüzüne karşı durmak gerek. Gençlerimizi bilgilendirdikten, okuttuktan sonra kendi süzgeçlerinden fikirleri görüşleri geçirebilecekleri duruma getirdikten, araştırmacı yaptıktan sonra bırakın zaten onlar yürür. Siyasete de atılır sağlam adımlarla, sağlam fikirlerle, şirketini de kurar, gider bir yerde işe de girer. Kendine güvenir bir kere. Kendine güven her işin başı. Çıktığı yoldan dönmeyecek insanlar lazım ülkeye. Kendine güveni olan insanlar.

Elbette sadece kitap okumak yeterli değil her şey için ancak ilk adım, ilk emir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

11 Mar '15 12:40

kütüphaneler kpss çalışma şeyine dönmüş

CEVAPLA
11 Mar '15 12:21

Abdullah bey, Ömer Faruk bey hoş buldum. Baktım siz varsınız, eksik kalmamam lazım dedim. Hayırlı olsun. Yalnız takip sistemi yok sanırım.

CEVAPLA
11 Mar '15 12:19

buraya iyiden iyiye alışmaya başladım. hoş geldin.

CEVAPLA
Ömer Poyraz yazdı, 21 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Şub '15 06:00

Ömer Poyraz

Puan: 7460

Özgüven Eki̇p Zorbalık Bi̇çmek

İyi ebeveyn olma yolunda çabalarken karşımıza çıkan sihirli kelimelerden birisi de “özgüven”.

Özgüven, ben ezildim yavrum ezilmesin diyen annelerin ben harcayamadım oğlum harcasın diyen babaların yetiştirdiği çocukların üzerinde sırıtan bir kelime. Özgüven sahibi diye bize öğretilen kendi ayakları üzerinde duran, kendine güvenen nesil değil miydi?

Bakıyorum nerde yaşıtlarıyla iletişim kuramayan büyüklerine sert ve ukala cevaplar veren, yaptığı hata karşısında özür dilemeyen, yüzü kızarmayan, utanmayı unutan, eski tabirle edepsiz çocuk varsa ailesi övünüyor benim yavrum özgüven sahibi diye.

Büyükleriyle konuşurken başka yöne bakan, yüzü kızaran çocuğun anne babası, bizimki çok pısırık ne yaptıysak açılamadı diye suçluluk hissediyor. Çocuklarının yaşıtlarıyla iletişiminin düzgün olması onların karşısında kendi haklarını savunabilmesi yetmiyor, büyükleriyle de yaşıtlarıyla olduğu gibi, bir mesafe olmadan konuşması bekleniyor.

Ebeveynler önce çocuğuna bir gülümsemenin ona hiç bir şey kaybettirmeyeceğini, aksine hayatına anlam katacağını, saygı ve sevginin özgüvenden önce geldiğini öğretebilse, ne iyi olurdu?

Bütün bunlar özgüven sahibi çocuk yetiştirmek adına kelimenin büyüsüyle zihnimize ekilirken, özgüvenin aslında ne olduğuna kabaca baktım.

Teknoloji geç geliyor anladık da psikoloji bilimi de gecikiyor bu topraklara gelirken. Wikipedia’da şöyle diyor;

1960-‘90 arasında ABD’de kabul gören yaygın görüş, özgüvenin öğrencilerin okul başarısında, arkadaşları ile kurdukları ilişkilerde ve ilerdeki yaşamlarında gösterecekleri başarılarda önemli bir etken olduğu imiş. 90’lı yıllardan sonra bu görüşler yıkılmaya başlamış. 2000'li yıllara gelindiğinde ise Baumeister ve arkadaşları tarafından yapılan psikolojik deneylerde, saldırganlığın asıl kaynağının hak edilmemiş yüksek özgüven olduğu ve okullardaki zorba çocuklarların kendilerini diğerlerinden üstün gördükleri; düşük özgüvenli çocukların zorba olanlar değil, genellikle zorbalıklara kurban giden çocuklar oldukları bulunmuştur.

Geçmiş olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

26 Şub '15 18:05

ilkokul ders kitaplarını karıştırma şansınız oldu mu son yıllarda bilmiyorum ama; eğitim aracılığıyla da çocuklara aşılanmak istenen bu aşırı özgüven; haya, utanma ve en önemlisi de haddini bilme kavramlarını yok etmek üzere tasarlanmış bir oyun gibi

CEVAPLA
Yamanduruş yazdı, 7 kez açıldı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Şub '15 00:00

Yamanduruş

Puan: 1289

Zehi̇rli̇ Loli̇pop

Hiçbir Anne-Baba; evladına, iyi bir terbiyeden ve iyi bir ahlaktan daha değerli bir miras bırakamaz. Pekala, kıymetli ebeveynler; çocuklarımızın hayalini Alemlere Rahmet Efendimiz (SAV) yerine çizgi film kahramanları, şov dünyasının yıldızları mı süslüyor? Bilinçaltı mesajlarıyla dolu çizgi filmlerden, gerek internetin gerekse oyunların zararlı yanlarından çocuklarımız korunabiliyor mu? Kur’an ve hadisler ışığında terbiye alabildiler mi? Çocuklarımıza daha fazla zaman ayırarak onları etrafta bulunan tehlikeli mesajlara karşı koruyabiliyor muyuz? Anlık zevkler (Bonzai, içki, sigara), bağımlılık, kumar gibi illetlerden ne ölçüde bilgilendirip onları koruyabilmekteyiz? Samimiyetle bu gibi soruları kendimize sorarak, yine aynı samimiyetle cevaplarını verebilmeli ve bir yol haritası tutturmalıyız. Çocuklarımızın fiziksel varlıklarını koruyabilsek de, özellikle kirlenen işgal altındaki zihinlerini korumaya özen göstermeliyiz. Çocuklarımıza İslam’ı sevdirmeli, güzel ahlakı ön plana çıkartacak güzel hasletler ortaya koymalı, iyiliği çoğaltarak, bizler de bunların güzel temsilcileri olmalıyız. Bu çağın cazip ve janjanlı gözüken adeta zehirli lolipop kıvamındaki kötülüklerine rağmen, çocuklarımızın zihinlerini anti virüs İslam korumasından geçirmeliyiz. Yoksa zehirli lolipoplar farklı kılıklarda karşılarına çıkarak, her şekilde etkisini maalesef ki gösterecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ömer Poyraz yazdı, 54 kez açıldı, 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
5 Şub '15 00:00

Ömer Poyraz

Puan: 7460

Li̇san İnkılabı ve Osmanlıca Meselesi̇

Peyami Safa lisan inkılabı faciasını “Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki, orada gençler kazara milli kütüphanelerine girsinler, bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.” sözleriyle anlatıyor. Bir gecede alfabenin değiştirilmesi elbette bir memleketi cahil bırakmazdı, eğer devrim kanunu denilerek İslam harfleriyle basılmış Osmanlıca, Arapça, Farisi ne kadar kitap varsa toplatılmasaydı.

İlk Redhouse Osmanlıca-İngilizce sözlük 93.000 kelime iken, günümüzdeki Türkçe-İngilizce Redhouse sözlük 15.000. Sadece rakamlar katliamın boyutlarını anlatmaya yetiyor. O zamanlarda Osmanlıcanın dengi diyebileceğimiz İngilizcedeki kelime sayısı bugün milyonun üzerinde. Siz bu dille nasıl kültür savaşına girebilir, nasıl galip gelebilirsiniz? Tabii gelinen noktada tek sorumlu devrim kanunları olamaz. O yıllarda Latin alfabesiyle basılmış gazeteleri de okuyamıyoruz biz. Topyekun hafızası çalınmış ve buna sesi çıkmamış bir millet. Yahu ruhunu çalıyorlar, ne yapacaksın bu toprak olacak bedeni? Ne mi oldu?

Bir büyüğüne danışmaya gelen çocuk dedi ki;

- Efendim bir önerim var?

- Evladım, teklifin varsa söyle, tavsiyen varsa koltukları değişelim.

Edebiyat, edepten türetilmiştir. Siz birbirinden nezaket farkı olan iki kelimenin yerine hiçbir bağımız olmayan/olamayacak kültürden aşırdığınız bir kelime koyarsanız, bunun adı bir milleti ruhsuzlaştırmaktır.

İnsan bildiği kelimelerle düşünür. 100 yılda düşündüğümüz kelime sayısı 5'te bire düşmüştür. İlerlemek için yapılan devrimin bizi nasıl devirdiğini görüyoruz.

Osmanlıca ruhumuzu geri çağırmak için iyi bir fırsat.

Necip Fazıl merhumun şu nüktesiyle bitirelim yazıyı.

Osmanlıcası

-Bu işin saikini, amilini, illetini bir müessire bağlayamamamın sebebi nedir?

Öz(!) Türkçesi

-Bu işin nedenini, nedenini, nedenini bir nedene bağlayamamamın nedeni nedir?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

26 Kas '16 13:41

Misafir

Masabaşında yazılmış bilimsel ve kültürel boyuttan uzak bir yazı..

CEVAPLA
05 Şub '15 01:40

Yamanduruş

Puan: 1289

Osmanlıca zenginliktir..

CEVAPLA
Ddi̇vanli̇ Sas yazdı, 1 kişi sahiplendi, 15 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
31 Oca '15 06:00
Devlet Burslu Yurtdışı Doktoralıların Dönüş Çi̇lesi̇

2006 yılından itibaren yılda yaklaşık bin öğrenci milli eğitim bakanlığı bursuyla yurt dışına doktoraya gönderiliyor. Daha öncesinde bu sayı çok azdı. Gönderilen bu genç arkadaşların Türkiye’de görev yapacakları üniversite, daha yurtdışına ayak basmadan belli oluyor. Başarıyla doktoralarını almaları halinde de Yardımcı Doçent olarak göreve başlıyorlar. Yurtdışında ise, örneğin ABD’de, aylık $1800 maaş alıyorlar. Anlayacağız yurtdışında devlet desteği ile doktora yapmak oldukça cazip diyebilirim.

Buraya kadar bir itirazımız yok ama dönüşte garip bir süreç var. Doktoralarını bitirip dönen genç akademisyenler, akademik kriterleri fazlasıyla yerine getirdiği halde, uzun süre gereksiz yere araştırma görevlisi kadrosunda bekletiliyorlar. Bu bekleyiş ortalama bir yıl, kimi zaman iki yıldan fazla sürüyor. Illinois, Michigan ya da UCLA gibi Amerika’nın en prestijli okullarında 5-6 yıl asistanlık yapıp doktorasını alan bu başarılı akademisyen arkadaşlar, örneğin Hatay Üniversitesine dönüp 2 yıl daha doktoralı asistanlık yapıyorlar. Bu durumun kişi üzerinde nasıl bir travmaya sebep olacağını tahmin edebilirsiniz. Üstelik, ortalama devletin $250.000 harcadığı bu gençleri, derslere girmeden asistan olarak kullanması milli kaynakların israfıdır.

Geornalist aracılığıyla bu problemi sizlerin dikkatine sunmak istedim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

27 Oca '16 18:12

Misafir

1

CEVAPLA
13 Şub '15 15:03

Haklısınız. Bizlerde bu bekleme sürecini hem kendi adımıza hemde öğrenciler adına en faydalı şekilde geçirme çabasındayız. Lakin bu adaletsiz tutum kalp kırıklığı bırakmıyor değil. İnşallah düzelme olur.

CEVAPLA
02 Şub '15 14:30

eksiği bu insanlarla en kaliteli şekilde kapatabilir. Bu da gözden kaçırılmamalı bence.

CEVAPLA
Ahmet Demi̇r yazdı, 12 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Oca '15 00:00

Ahmet Demi̇r

Puan: 1046

Yürek Yakan Mekani̇k Kazalar

Herkesin çocuklukta yaşadığı bazı üzüntüleri vardır. Benimki, düğün arabalarından dağıtılan zarflardan bir türlü nasiplenememekti. Her başarısızlık sonucu, bir kenara çekilip dudaklarımı büker, oracıkta kalakalırdım: "Gene alamadım."

Neyse, anlatmak istediğim konuya geleyim. İnsan, et ve kemikten; makina, motor ve bilimum mekanik teçhizat ise demirdendir. Aradaki devasa farktan dolayı, bunlardan meydana gelen kazalar beni çok etkiler. Örneğin, 1-2 yıl önce Sakarya'da bir üniversiteli genç kızın eğlence merkezindeki go-kart kazası sonucu feci bir şekilde ölümü. Ya da geçen yaz, bir düğün konvoyunun yolunu kesen ve para alamayınca taşkınlık çıkaran ve sonucunda camdan başını çıkararan damadın, iki arabanın arasında kalmasıyla sonuçlanan acı kaza. Beni çok etkileyen kazalardan bazılarıdır.

Bu kazaları öğrendiğimde, zihnimi yoklayıp eğitim hayatım boyunca "Mekanik araç ve gereçlerle şaka olmaz, insan vücudunun bunlarla teması ölümcüldür" diyen bir ders aldım mı diye düşünürüm. Bize eğitim hayatımızda vurgulu bir şekilde "hiçbir suretle, başınızı arabanın camından dışarı çıkarmayın, duran araçların arasından geçmeyin, ya da mekanik dönen bir dişlinin yanında atkınızı takmayın" diye öğretildiğini hatırlamıyorum.

Yolda giderken bir serseri kurşunun hedefi olabilirsiniz. Veya sokakta yürürken başınıza saksı düşebilir. Hatta bir saldırıya da maruz kalabilirsiniz. Ama bence bunların hiçbiri yukarıdakilere benzer kazalardan daha acıklı değildir. Çocuklar yukarıdaki kazalara karşı görsel eğitim metodları da kullanılarak özel olarak eğitilmelidir bence.

Haa, bana gelince. Bir seferinde gelin arabasından para almaya çok yaklaşmıştım. Dananın kuyruğunu koparmak için yolu ince bir ağaç dalı ile trafiğe kapattım. Gelin arabası durdu. Ağaç dalını çekersem para vereceklerini söylediler. Fakat ağaç dalını çektiğim gibi kandırıkçı şoförün gaza basması bir oldu :(

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

30 Oca '15 16:28

Eger damat olmak gibi bir olasılığım olsaydı şu son paragrafı okuduktan sonra gelin arabasının yolunu kesen hiçbir çocuğu boş çevirmezdim. :)

CEVAPLA
Yadi̇gar Işık yazdı, 5 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Oca '15 00:00
Okur Yazarlık!!!

İnsanlık öldü mü ? Diyordu adam, kendini zorlarcasına, hadi yapıver bir iyilik!!!

Öldü insanlık! Zorlama kendini! Ne sende kaldı ne de başkasında!

Koptukça insanlar amacından hayatın, "ben"ine çalışmaya başladılar, sadece "ben" i düşündüler, "ben" i beslediler, yalnızca ben!

Düşünmedikçe, okumadıkça, yazmadıkça daha da "ben"cil olmaya başladılar, başladık....

Yazmanın, okumanın beni bizliğe çoğaltacağı vesilelerden biri olsun geornalist...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

29 Oca '15 00:05

Ekibimiz ve bizden desteklerini esirgemeyen sevgili arkadaşlarımız adına teşekkürler..

CEVAPLA
Feri̇t Çaydangeldi̇ yazdı, 74 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 7 yorum yapıldı.
28 Eki '14 06:00
Eği̇ti̇m Si̇stemi̇mi̇z İdeal Mi̇?

Bize hiçbir şey sormadan ilkokul birinci sınıfa göndererek eğitim hayatımızı başlattılar. Neyi neden ve nasıl yapmamız gerektiği öğretildi ve orta öğretimi tamamladık. Önümüze üniversite sınavı diye bir duvar çıktı. Bir kısmımız başarılı olduk ve en az 4 yıl üniversite okuduk.

Bu zamana kadar neden okula gitmemiz gerektiğini, neden bize verilen konuları öğrenmemizi, neden üniversitenin veya orta öğretimin bu kadar uzun olduğunu hiç düşünemedik. Başka seçeneğimiz yoktu.

Beyin cerrahı olmak isteyen çok yetenekli ve becerikli bir gencin meslek hayatında asla kullanmayacağı binlerce meseleden diğerleri ile yarışabilecek derecede yüksek not almak zorunda olması doğru mudur?

Hayata yavaşlatılarak başlatılıyor ve öğrenme yeteneklerimizin en iyi olduğu zamanları gereksiz şeylerle meşgul edilerek geçiriyoruz. İş işten geçmeden de durumun farkına varamıyoruz. Otuz, kırk sene icra edeceğimiz mesleğimizle ilgili tüm bilgiler dört yılda yoğun bir program ile veriliyor. Onun öncesinde daha iyi öğrendiğimiz yıllarda yalnızca üniversite sınavı için eğitiliyoruz.

Öğrenme yeteneğimiz hızla azalıyor ve öğrenmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz anda artık orta yaşı geçmiş oluyoruz. Bizlerin öğrenme yetenekleri yıllarca basit konuları yavaş yavaş işleyerek israf edildi. Bunun için dünyanın en gelişmiş ülkesinin, tüm imkanlarını seferber ederek doğduğu andan itibaren en iyi şekilde sürekli eğittiği bir delikanlının yalnızca 21 yaşındayken dünyaya çağ atlatmasını anlayamıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han, bizim eğitim sistemimizle yetiştirilseydi henüz üniversiteden mezun olmamıştı.

Eşitlik adalet değildir. Gerçekten bir konuda yetenekli çok gencimiz her konuda mükemmel olamadıkları için yetenekli oldukları konuda iyi bir mesleğe sahip olamıyorlar.

İntegral ve trigonometride yeterince iyi değilsen ne kadar ilgili, becerikli, hevesli olursan ol asla bir radyolog olamazsın.

Bütün dünyaya eğitimin bu şekilde olması gerektiğini kim söylemiş?

Kaç yıldır bu uygulanıyor ve acaba ne kadar daha sürecek?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

30 Oca '15 19:32

Ömer Poyraz

Puan: 7460

Hoş bir yazı. Talebe-öğrenci, maarif-eğitim arasındaki fark herhalde bu meselenin temelidir. Osmanlı eğitimi sadece okula bırakmamış, aile, vakıf, mahalle gerektiği gibi işe dahil edilmiştir. Kitap yüklü merkep olmamak, bu milletin düsturu olmuştur.

CEVAPLA
24 Oca '15 18:31

Kisilerin kendi becerilerinin on plana ciktigi sekilde guzel bir duzen getirilmis lazim egitim sistemimize

CEVAPLA
28 Eki '14 13:05

Cok guzel bir yazi. Mevcut universite egitimi sistemi bize batidan gelmistir. Bildigim kadari ile batida bu sistem aslinda fakir veya asil olmayan avam halkin egitimi icin ortaya cikmis ama simdi uygulanisi amacindan sapmistir.

CEVAPLA