İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 13719

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6542

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3856

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 1911

İstanbul

Ozan Bilican

5 / Puan: 1721

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1503

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1285

İstanbul

Sıla Münir

9 / Puan: 1247

İstanbul

Osman Batur Akbulut

10 / Puan: 1224

Kırıkkale

Mümin Yolcu

11 / Puan: 1066

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 955

İstanbul

Mücahid Cesur

13 / Puan: 905

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

14 / Puan: 885

Ankara

Vlad Emir

15 / Puan: 848

İstanbul

Ali Turan

16 / Puan: 830

İstanbul

Müsemma Şahin

17 / Puan: 755

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 731

Bartın

Muharrem Morkoç

19 / Puan: 644

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 638

Sakarya

Alpay Gökçe

21 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

22 / Puan: 635

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 634

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 613

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 514

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 470

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 418

Yozgat

Lagari Alıntılar

28 / Puan: 412

İstanbul

Sadık İbrahim

29 / Puan: 410

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 401

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 10 dakika kaldı.

Mücahit Kılıç yazdı, 247 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Haz 16 06:00
Meseleler (Allah'ın Dini ve Kulların Vazifesi)

Son zamanlarda gerçekten çok tuhaf ve kötü bir hal aldık. Oruç tutmayanı dövmek gerekir mi, namaz kılmayan hayvan mı gibi konuları tartışır haldeyiz. Bir kişi ramazan ayında toplum içinde kasten ve oruca isyan niyetiyle bir şey içtiğinde o kişi size değil Allah'a karşı bir harp içindedir. Din bizim değildir. Din Allah'ındır. Hüküm O'nundur. Kimse size inat karşınızda yemek yiyemez. Onun inatlaştığı, Allah'tır. Allah namaz kılmayana hayvandır dememişken, kimseye bu söylem düşmemektedir. Din bizim değil Allah'ındır. Dışarıda yemek de yense, tüm dünya karşınızda su da içse, iman ediyorsanız onların da sizin de hesabınızı görmek Allah'ın işidir. Bir kişi ibadetleri yapmıyor yahut inkar ediyorsa onun muhattabı Allah'tır. Allah yalnızca dine savaş açanlarla mücadeleyi emretmektedir. Kişinin namaz kılmaması toplumu etkilemez. Ancak ahlak dışı bir ideolojinin, Allah'a isyan eden bir iş içindeyse onu durdurmak vazifemizdir. Bir insan kendi çapında (haşa) Allah olduğunu da düşünebilir. Bu bir özgürlüktür. Ancak kendisine mürid aradığı anda mesele değişir. Toplumca sorunumuz, dinde bize düşen ve düşmeyen şeyleri ayırt edememektir. Bir kişi en kutsal günde en büyük günahı da işleyebilir. Bu iradeyi ona veren Allah'tır. Ancak elbette hesabı adil gören de Allah'tır. Peygamber kendisini taşlayanların dahi helakını "bilseler yapmazlardı" diyerek istememişse, biz kimiz ki oruç tutmayanı dövüyoruz? Son olarak içinde hayvan kelimesi geçen bir cümle kuracaksanız Yunus'un;

"Ölen hayvandurur âşıklar ölmez" sözünü zikredin. Allah için. İnsanlar için Allah'tan mağfiret ve hayır dileyin. Kimseye hayvan demek, sövmek, beddua etmek bize bir şey katmaz. Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 282 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 May 16 14:00
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır

Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid'e gidip, Behlül Dânâ hazretlerini şikayet ederler.

"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi halimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır"

Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini kendisine bildirdi. Behlül Dânâ, hiç cevap vermedi. Gidip birkaç koyun alıp onları kesti ve her birini bir sokağın başına astı. İnsanlar onu görüp; "Ne olacak deli işte!" dediler. Lâkin birkaç gün sonra, etler kokmaya başlayınca, yine Halîfeye koşup; "Behlül'e bir şey söyle" dediler. "Yine ne var?" "Pis kokudan bîzar olduk." Hârun Reşîd Onu çağırıp; "Ey Behlül, mahalleli senden yine şikâyetçi" dedi. "Neymiş şikâyetleri?" "Astığın koyunlar çok fenâ kokuyormuş, rahatsız olmuşlar." "Ama ben, senin dediğini yaptım." "Ne yaptın?" "Her koyunu, kendi bacağından astım." 

...............

Abdulgani Nablüsi hazretleri Hadika isimli meşhur kitabında buyuruyor ki:

Söz ve yazı ile emr-i maruf, âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, dua ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 435 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Mar 16 13:00
Eden Kendine Eder

Bir gün Eshâb-ı güzîn efendilerimiz “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine şöyle sordular;

- Yâ Resûlallah! Hazret-i Alî'yi bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, muhabbetimizin ziyade olması için bize de sebebini anlatsanız.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki,

- Alîyi çağırın!

Eshâb-ı Kiramdan biri hazret-i Alîyi çağırmaya gitdi.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” henüz gelmemişti.

Server-i âlem peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” eshabına dönerek buyurdu ki;

- Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz, o kimse karşılığında size kötülük yapsa, ne yaparsınız?

Dediler ki;

- Yine iyilik ederiz.

- Tekrâr size kötülük yapsa?

- Yine iyilik ederiz.

- Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız?

-...

Eshab-ı Kiram başlarını öne eğip cevap vermediler.

O sırada hazret-i Alî efendimiz geldiler. Hazret-i Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki,

- Yâ Alî! Bir kimseye iyilik yapsan, fakat o kişi sana kötülükle mukabele yapsa, ne yapardın?

- Yâ Resûlallah! İyilik ederdim.

- Tekrâr kötülük yapsa?

- Yine iyilik ederdim.

Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri ardınca yedi defa sordular. Yedisine de, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” iyilik ederdim, diye cevap verdiler. Ve devam ettiler;

- O kimseye ben iyilik yaptıkça, o karşılığında bana kötülük yapsa, yine ben ona iyilik ederdim, iyilik eden de kendine eder kötülük eden de kendine eder, buyurdular.

Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;

- Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi niçin bu kadar sevdiğinizi anladık.

Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için değil,hazret-i Alînin yüksek mertebesine ve derecesine vâkıf olmak için sormuşlardı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 369 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Şub 16 13:00
Cahilin Bedeni Seyyar Bir Kabirdir

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır?

diyor Yunus Emre hazretleri ve devam ediyor maksadı öğretmek için;

Okumaktan maksat ne?

Hakkı bilmek elbette,

Kim okur bilemezse,

Hepsi kuru emektir.

..............

Zamanın birinde, yeni evlenen gencin biri, ilim öğrenme hevesiyle köyden ayrılır. Uzun bir yolculuktan sonra şehre varıp medrese ararken, işçiye ihtiyacı olan bir zenginle karşılaşır. Zengin iyi para verince, niyetini bozup onun yanında çalışmaya başlar. 20 yıl bunun yanında çalışıp, üç bin dirhem para biriktirir. Sonra köyüne dönmeye karar verir.

Yolda, konakladığı bir yerde biri, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) der. Adam, (Evden ilim öğrenmek için çıkmıştım, bunu öğrenemedim, bari bu nasihati alayım, kalan iki bin dirhem bana yeter) deyip, buna bin dirhem vererek, karşılığında, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur! Kaderde olandan başkası başa gelmez) nasihatini alır. Yoluna devam eder. Başka bir konak yerinde, yine böyle biriyle karşılaşır. Bu da, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp durur. Adam, (Bin dirheme de, bunu alayım, kalan bin dirhem bana yeter) deyip, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Gönül kimi severse, güzel odur!) nasihatini alır. Yoluna devam ederken, başka bir konaklama yerinde yine birine rastlar. Bu kişi de, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp duruyor. Adam, bu sefer kendisiyle mücadeleye başlar. Bir yandan ilim öğrenememenin acısı, diğer yandan kalan son para! Sonunda ilim öğrenme sevgisi ağır basar, tekrar çalışır kazanırım diyerek, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Hoşlanmadığın, uygunsuz bir durumla karşılaştığın zaman acele etme!) nasihatini alır.

Yoluna devam eder. Yolda bir kalabalıkla karşılaşır. Yanlarına vardığında derler ki: (Şu kuyunun içinde bir deli var, yanında da bir kız var. Köyümüzün suyunu kesti. Kim içeri girerse öldürüyor. Bizi bu sıkıntıdan kurtarana, şu çömlekteki altınları vereceğiz.)

Adamın aklına birinci nasihat olan, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur) sözü gelir. Kuyuya iner. Deli, (Sana bir soru soracağım bilirsen suyu açacağım. Bu kız mı güzel, yoksa şu kurbağa mı?) diye sorar. İkinci nasihat hatırına gelir, (Gönül kimi severse güzel odur) der. Deli, (Aferin sana! Şimdiye kadar hep, bu kız güzel dediler, bilemediler, sen bildin) der. Deli, kurbağayı sevdiği için, bu söz hoşuna gider, suyu açar. Adam da, önceki parasından çok fazla olan altınları alıp köyüne döner.

Evinin penceresinden baktığında, içeride hanımının yanında genç birini şakalaşırken görür. Hemen bıçağına sarılır. Bu sırada, üçüncü nasihat olan (Acele etme!) sözü hatırına gelir. Bıçağı gizleyerek, kapıyı çalar. Hanımı kapıyı açınca, yanındaki gence, (Bak oğlum, baban geldi) der.

..............

İlimle ilgili şu hadis-i şerifler dinimizin ilme verdiği kıymeti göstermeye yeter.

(En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace]

(İlmi öğretenle öğrenenler hariç, herkes Allah’ın rahmetinden uzaktır.) [Tirmizi]

(Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) [Deylemi]

(Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani]

................

Bu yazıyı yazma sebebim ise beni derinden sarsan şu şiir. İslamiyyet'in cehaletle savaşını çok veciz ifade etmiş. Buyrun;

Hak teâlâ, ilmi çok yerde övdü, Kur’ânda,

Resûlün, ilmi emr eden sözleri, meydânda.

İslâmın en büyük düşmanıdır, bil, cehâlet,

çünki, cehl mikrobunun hastalığı: Felâket!

Cehâlet olan yerden, din gider dedi, Nebî.

Dîni seven, o hâlde ilmi, fenni sevmeli!

Cennet, kılınc gölgesinde, demedi mi hadîs,

atom gücü, jet uçuşuna bu emr, pek vecîz!

İslâmın zilletine cehldir, bütün illet!

ey derd-i cehâlet, sana düşmekle, bu millet!

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs,

ey sîne-i islâma çöken, kapkara kâbus.

Ey biricik düşman, seni öldürmeli evvel,

sensin, bize kâfirleri, üstün çıkaran el!

Ey millet, uyan, cehline kurban gidiyorsun!

İslâm gerilikdir, diye bir damga yiyorsun!

Allahdan utan, bâri bırak, dîni elinden,

gir, leş gibi, topraklara kendin, gireceksen!

Lâkin bu sözüm de, te’sîr etmez ki câhile,

Allahdan utanmak da, olur elbet, ilm ile.

link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 296 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Ara 15 17:00
Kâfir de Olsa Misâfire İkrâmı Emreden Bir Din

Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet buyurmuşlardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni huzûr-u şerîflerine çağırdı. Buyurdular ki: Yâ Alî! Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma olduğu gibisin. Fekat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim, dinleyip, ezberlersen, şükr edenlerden olursun ve şehîd olursun. Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve âlim olarak diriltir, deyip bir çok hususu bildirdiler. Sonunda da;

Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan, O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi. Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim. Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet üzere olur, buyurmaktadır.

Efendimizin (sallallhu aleyhi ve sellem) vasiyyetlerinden birisi şudur ki;

Yâ Alî! Kâfir de olsa, komşuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm eyle.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin nice hikmetlere mebni bu sözleri, İslamiyyetin nasıl bir din olduğunu dosta düşmana göstermektedir.

Allahü Teala'nın "habibim" dediği Sevgili Peygamberimiz böyle buyuruyor. Çünki Rabbimiz öyle emrediyor. Şöyle ki;

Ulül'azm peygamberlerden olan ve Allahü Teala'nın "halilim" dediği İbrahim aleyhisselamın misâfirperverliği ve cömertliği dillerde dolaşırdı. Misâfir olmayınca yemek yemez, bir misâfir bulmak için çok uzaklara giderdi. Bu öyle meşhur olmuştu ki kendisine Ebû'd-Düyûf "Misafir Babası" adı verilmişti...

İbrahim aleyhisselam, bir gün yine birlikte yemek için evine bir misafir arayıp bulup getirdi. Sofraya oturdular,yemeğe başlamadan evvel, Onun Mecusi olduğunu öğrenince;

-İmân edersen sana çok ikramda bulunurum, buyurdu. Israrlı tutumundan mecusinin kalbi incindi ve çekip gitti...Zira onu ısrarla evine davet eden İbrahim aleyhisselam'dı.

Allahü teâlâ, melek vasıtasıyla Hazret-i İbrahim'e buyurdu ki;

Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmeyi şart koştun? O beni tanımadığı halde, ben onun yetmiş yıldır rızkını kesmiyorum, dedi.

Hazret-i İbrahim, çok üzüldü. Hemen koşup mecusiyi buldu;

-Demin dediklerimi unut, gel bana misafir ol, diye ricada bulundu. Mecusi şaşırmıştı. Meraklı gözlerle bakan mecusiye Hazret-i İbrahim, hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Mecusi;

-Demek ki senin Rabbin, seni benim için ikaz etti ha? Bana nimetini karşılıksız veriyor, dedi. Ve kalbi yumuşamış bir halde;

-O halde bana dinini öğret, dedi.

Hazret-i İbrahim ona hemen zaruri dinî bilgileri öğretti. Beraberce eve gidip Allahü Teala'nın ismi şerifiyle başlayıp yemeği afiyetle yediler.

Ateşe tapan mecusi halis bir mü'min oldu.

***

Eskiden ne kadar misafirperver bir millet olduğumuza dair sayısız misaller anlatılabilir. Bunun eşsiz örneklerini sergileyen ecdadımıza ve bütün bu güzelliklerin bize ulaşmasına vesile olan bu güzel dinin Peygamberine dualar olsun! Allahü teala şefaatlerine nail eylesin. Amin!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Ara 18:22

Ellerine sağlık

Tevfik Gülep yazdı, 322 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ara 15 21:00

Tevfik Gülep

Puan: 146

Kuran ve Peygamber

Bizler Elhamdülillah Müslümanız. Allah'a iman ettik, imanın şartlarını yerine getirdik. Bu imanın şartları bildiğimiz 6 tanedir. Allah'a iman, peygamberlere iman, Kuran'a ve Allah'ın indirdiği diğer kitaplara iman, meleklere iman, kadere iman, kıyamet gününe iman. Bunlar imanın şartlarıdır. Zaten bunları kabul etmek imanlı olduğumuzu gösterir. Ama ben burda iki iman şartı arasında müthiş bir bağlantıdan ve bu bağlantının sonuçlarından bahsetmek istiyorum.

Kuran'a iman ediyoruz. Bunun anlamı Kuran-ı Kerim'in Allah'ın gönderdiği ve değiştirilmemiş kitap olduğuna, içindeki her şeyin Allah'ın sözü olduğuna ve hepsinin doğru olduğuna inanmak demek. Yani Kuran konusunda zerre şüphemiz yoktur. Allah bize Kuran'da namazı emrediyor kılıyoruz, Orucu emrediyor tutuyoruz, Zekatı emrediyor veriyoruz. Daha pek çok emri ve yasağı içinde barındırıyor.

Başka bir iman şartı ise Peygamberlere iman. Yani peygamberlerin Allah tarafından vazifelendirildiğine ve kendilerine verilen görevi yaptıklarına iman.

Biz namazı neden kılıyoruz? Allah Kuran'da emrettiği için. Peki bi soru. Aynı kitabımız Kuran'da Peygamber efendimiz sallalahu aleyhi vesellem'e itaat edin diye emrediyor. "...Peygamber size neyi verdiyse onu alın, ve Peygamber size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun"(Haşr Suresi 7. Ayet) "Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa Suresi 20. Ayet) gibi pek çok ayet var. Diğer ayetlere buradan bakabilirsiniz. Şimdi bu ayetlerden hareketle Peygambere itaat muhhakkak bir Kuran emridir ve müslümanlığın gereğidir. Ama sorun bazılarının sünneti inkar etmek yerine arkadan dolanıp Buhari'ye Müslim'e ve diğer Hadis-i Şerif kitaplarına iftira etmesidir. Bu kitapların doğruluğunu tenkit etmesidir. Şimdi ey arkadaş size soruyorum cevap ver. Allah aciz mi? HAŞA. Allah Kadir'dir, her işe gücü yeter. Peki Allah Kuran'ı tek harf değişmeden bu günlere getirdi mi? Yüzde yüz evet. Peki Kuran'ın kıymeti hiç değişmemesinden mi gelir yoksa Allah kelamı olmasından mı? Tabii ki Allah kelamı olduğundan gelir. Değişmemiş olması ise Allah'ın vaadidir.

Hepsini toparlarsak. Allah bize önce Peygambere itaati emredip sonra bizi Peygamber'den mahrum mu bıraktı? Allah neden yerine getirilemeyecek bir emri bize versin? Yerine getirilmesi mümkün olmayan bir emri kainat kitabı Kuran'ın içine koysun? Allah eğer Peygambere itaati emrettiyse demek ki bize de bir şekilde bunun yolunu verecek. Aksini düşünmek ne mantığa sığar ne imana ne de vicdana sığar. Allah mümkün olmayan bir emir neden versin. Allah bizim bu emrini yerine getirmemizi sağlamak için dünyada bazı kullarına işçilik yaptırmıştır. Allah'ın emri yerine getirilebilsin diye yine tamamen Allah'a ait olan bazı kullar çalışmışlar gayret etmişler ve Allah'ın muradı ile Resulullah Sallalahu Aleyhi Vesellem efendimizin hadislerini derleyip toparlayıp biraraya getirmişler. Buhari ve Müslim sadece sahih olanları kitabına koymuştur. Diğer Hadis alimleri sahih olmayan hadisleri de koymuşlar ve altına bu hadisin kuvvet derecesini de belirtmişlerdir. Ama bizim zayıf hadis şişman hadis diye bir ayrım yapmaya yetkimiz yoktur. O alimler de o hadisleri "bunları buraya koyayım, doğruluğunun ihtimali çok yüksek" diyerek koymuş. Yani sahih hadisler doğruluğu kesin, diğer hadisler ise çoğunluğu %90 doğru bir kısmı %80 doğru hadislerdir. Yani o alimler de çok çok ufak bir şüphe ile zayıf hadis şerhi düşmüşler. Yoksa belki bir ihtimal doğrudur diyerek hadisler yazılmamıştır. Bu bahsettiğim olay Kütübi Sitte'de geçen Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Nesai, Sünen-i Tırmizi, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i İbn Mace için tamamen geçerlidir. Diğer hadis kitapları için ise çok büyük oranda geçerlidir.

Burada bir de Peygamber efendimiz Sallalahu Aleyhi Vesellem'e yanlış iş yapabilir diyenlere de iki kelam diyeyim. Madem Peygamber yanlış iş yapabilir, o zaman Allah neden peygambere itaati emrediyor? Bizim yanlış iş yapmamız için mi? Peygamberler yanlış yapabiliyorsa ne anlamı kalır peygamberliğin, Allah zaten Peygamberleri bize en güzel örnek olsunlar diye gönderdi ve onların ismeti(günahsızlığı, hatasızlığı) yine Allah'ın koruması altında. Peygamber hata edecekse veya yanlış iş yapacaksa zaten peygamberliğinin bir anlamı olmazdı. Burada Necm Suresinin şu ilk 3 ayetine kulak kesilelim şimdi.

"Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz."

Yani Peygamber efendimiz hiçbir zaman yanlış hatalı iş yapmamıştır ve de söylememiştir. Bizler Kuran'a iman ederiz. Kuran Peygambere itaat etmeyi emreder, Peygambere de itaat ederiz. Bunu bin dereden su getirip sağdan soldan çekiştirip şu ayet aslında şöyle tercüme edilir bu ayetin manası aslında şudur diyip koca bir dağın arkasını dolanıp çekiştirmeye gerek yok. Mevzu zor değildir. Zorlaştıranların ya aklından ya da niyetinden şüphe ederim.

Vesselam

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 302 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Ara 15 17:00
Câbir Bin Abdullah(Radiyallhü Anh) ve Dirilen Oğulları

Cabir bin Abdullah hazretleri, Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi “radıyallahü teâlâ anhümâ”. Bedir ve Uhud’da küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîd’in kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında Medine'de vefât etti.

**

Bir gün Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” Resulullah Efendimizi (sallalahü aleyhi ve sellem) evlerine davet etti. “Falan gün gelirim” buyurdu ve denilen günde Câbir bin Abdüllah’ın evine teşrîf ettiler..

Hazret-i Câbir, Resûlullah efendimizin evine teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü. Resûlullah efendimiz içeri girip oturdu. Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, “babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim” dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat, göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu...

Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, evin damından aşağı düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı “feryâd edip ağlarsam, Resûlullahın üzülmesine sebeb olurum” diye düşünerek sabretti. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü. Hâzırlanan kebâbı pişirdi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu” dedi.

Resûlullah, hazret-i Câbir’e, “oğullarını da sofraya getir” buyurdu. Dışarı çıkıp hanımına “Resûlullah onların da sofraya gelmelerini istiyor” dedi. Hanımı, “Resûlullaha onların burada olmadıklarını söyle” dedi. Hazret-i Câbir durumu arz edince, Resûlullah efendimiz “Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lâzımdır” buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp, “Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir” dedi. Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak, “Ey Câbir! Oğulcuklarımızın ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok” dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, ağlamaya başladı. Evde feryâd sesleri yükseldi...

Allahü teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Resûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Resûlullah efendimiz kalkıp duâ buyurdular. Ölü kalbleri dirilten o yüce Peygamberin (aleyhisselam) duası ve Allahü teâlânın izniyle ile Câbir bin Abdüllah’ın her iki oğlu da dirildi...

****

Çok mucizelere şahit olmuş ve çok hadise nakletmiş sahabe-i kiramın meşhurlarından Cabir bin Abdullah hazretlerinin şefaatlerine kavuşmak ümidiyle...radiyallahü anh...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 313 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
20 Kas 15 17:00
Abdullah Bin Cahş "Radıyallahü Anh"

Resûlullahın (aleyhisselatü vesselam) halası Ümeyme ile Cahşın oğludur. Zevcât-ı tâhirâtdan Zeyneb binti Cahşın kardeşidir.

Hazreti Ebû Bekir’in vasıtasıyla, Erkam’ın (radıyallahü anh) evine gelmeden önce kelime-i şehâdet getirerek ilk müslümanlardan olmak şerefine kavuştu. Hazreti Abdullah orta boylu, çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyade severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş, Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek, Allahü teâlânın rızası uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hazret-i Abdullah bin Cahş'la arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı:

"Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:

- Şimdi burada sen duâ et, ben "âmin" diyeyim. Sonra ben duâ edeyim, sen de "âmin" de!

Ben de, "Peki!.." dedim ve şöyle duâ ettim:

- Allahım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim.

Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya, bütün kalbiyle "âmin" dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı:

- Allahım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim.

En sonunda bir tanesi de beni şehit etsin.

Gönlüm böyle bir duâya "âmin" demek arzu etmiyordu. Fakat, o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren "âmin" dedim.

Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk.

O, son derece bahadırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şehit olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu.

"Allah Allah!.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini buyurdu.

Bu dal bir mu’cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü."

Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu.

Şehit olunca, kâfirler, bu mübârek şehitin cesedine hücûm ederek burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.

Muharebe bittikten sonra, Abdullah bin Cahş’ı şehit edilmiş bulan Hazret-i Sa’d, durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı.

Resûlullah efendimiz de, onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu, âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi.

Hazret-i Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı "Seyyidüşşühedâ" ya’nî, "Şehitlerin efendisi" Hazret-i Hamza’yı aynı kabre defnettiler.

Eshâb-ı kirâm arasında lâkabı, "El Mücâhidü fillah", ya’nî "Allah yolunun fedâisi" idi. Şehit olduğunda 40 yaşlarında idi.

Bedr gazâsı esîrleri için, Resûlullah hazret-i Ebû Bekre, Hazret-i Ömer'e ve Abdullah bin Cahş'a “radıyallahü anhüm” danışmışlardı.

İlk Müslüman olduğu yıllarda, kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlar bunların hepsine mukabele etmiş ve katlanmıştır. Peygamber efendimiz, kendisi için:

- Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır, buyurmuşlardır.

Abdullah bin Cahş hazretleri, Nahle seferine görevlendirilmiş, kendisine "Emîr-ül-mü’minîn" sıfatı verilerek İslâmda ilk tayin olunan "emîr" olmuştur.

Resûlullah efendimiz, onu emîr tayin ettiği vakit, kendisine sormuştu:

- Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin, özlediğin nedir?

Bunun üzerine, "Allah ve Resûlüne muhabbettir" diye arzetmiştir.

**********

" O Muhabbet" olmasa dal parçası ile savaşabilir miydi? Ve bizler; o dal parçasına kılıç gücü veren o muazzam iman uğruna, her şeylerinden vazgeçen, o büyük sahabenin elindeki o dal parçasının zerresi bir kıymete sahip miyiz? Öldükten sonra o dal parçası kadar ismimiz anılacak mı?

Allahü teala Eshab-ı Kiram'ın hakkını teslim edebilenlerden eylesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Kas 18:33

Âmin. Eline sağlık, pek güzel yazmışın kardeşim.

Mustafa Karayel yazdı, 364 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Kas 15 17:00
Hifâ Hatun (Radıyallahü Anha)

Hifa Hatun (radıyallahü anha) Ensar'dandır.. Malum, Medineli hanımlar hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Fakat Hifa Hatun bir başka güzeldir. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmak için yarışır, hatta bazıları kendi beylerine ister. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler. Hifa Hatun, bir gün Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah'ın Resulü” der: “Bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene” der. Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar: Hifa Hatun büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi adil bir çare bulur; “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Süheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilir. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi beklemeye başlar. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb (radıyallahü anh) bir şeyden habersiz içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle “kabul” eder, zerre kadar acabası olmaz. Hazreti Süheyb o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der: “Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) 'Cennette yüksek bir çardak vardır' buyurdular: Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.”

Ve öyle de yaparlar. Cebrail aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize duyurur, cennetle müjdelendiklerini anlatırlar...

Ertesi sabah Efendimiz Süheyb'e “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” der. Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır: “O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Süheyb “radıyallahü anh” o secdeden kalkamaz... Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz “Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar... Cenaze namazlarını o yüce Server kıldırır, ikisini yan yana toprağa bırakırlar. Başuçlarına bir tahta çakar. Birine “şükredenlerden Süheyb” öbürüne “sabredenlerden Hifa” yazarlar.

Ruhlarına El-Fatiha...

Kaynak: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emre Keleş yazdı, 333 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
8 Kas 15 17:00

Emre Keleş

Puan: 470

Kısa Bir Sûre "Nasrullâhi Velfeth"

Kendisinden namaz kıldırması istenildiğinde veya namazı kılarken Fatiha'dan sonra okunacak kısa sûre ile birdenbire aklına geliveriyor insanın. Hani bir gün Halid bin Velid'den namaz kıldırması isteniyor. Dine yaptığı onca hizmetinden mi yoksa ilerleyen yaşına hürmeten mi doğrusunu Allah bilir. Kabul ederek geçiyor orada bulunan cemaatin başına. Tekbir alıp başlıyor namaza. Kısa sûreler ile namazı ancak kıldırabiliyor ve sonra cemaate dönüp; Beni mazur görün kardeşlerim. Ben İslam'la şereflendikten sonra Resulullah (s.a.v) ile pek fazla birlikte olamadım. Uzun sûreleri bilmiyorum ezberleyemedim çünkü ben askerdim, askerlik benim Kur'an-ı çok güzel öğrenmeme engel oldu. Bu sözler birçok İslâm diyarlarını fetheden komutandan, kendisine Seyfullah (Allah'ın kılıcı) ismi yakıştırılan fatihden çıkıyor. Sübhanallah. Hala onun İslâm toprağına kattığı yerlerde ezanlar okunuyor, namazlar kılınıyor. Allah bu sözlerindeki inceliğinden dolayı mı böyle güzel lütuflarla anılmayla nasiplendiriyor onu merak ediyor insan. Allah ondan razı olsun. Ne azlar var çoklara galip geliyor. Sübhanallah. Allahın yardımı müminlerin üzerine olsun.

Hz. Yusuf kuyuya atılınca kardeşleri; "Babamız bizimle daha çok ilgilenecek artık bizi daha çok sevmesi için bir engel kalmadı" dediklerinde, Allahın yardımının nereden nasıl gelip ulaşacağını, Yusuf'un o kuyudan çıkıp saraya köle olarak satılıp oraya vezir olacağını nereden bileceklerdi? Bilseler yine de yaparlarmıydı? Doğrusunu Allah bilir.

Hani âlemlerin efendisi ruhunu teslim etmişti de Hz.Ömer çıkıp gelmiş; Kim peygamber (s.a.v) öldü derse kılıcımla başını gövdesinden ayırırım" demişti de Allahın yardımı Hz.Ebû Bekir'e şu sözleri söyletmişti; "Kim ona tapıyorsa bilsin ki Muhammed (s.a.v) öldü ancak Allah Hayyı lâ yemûttur.(Ölümsüz ve diridir) Daha bu hadisenin sıcaklığı taptazeyken haber gelmiş, müslümanların halife seçmek için toğlandığını Ensar ve Muhacirden kendini halife ilan edenlerin ve tartışmaların çıktığı söyleniyordu. Nihayetinde Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeydeyi göstererek ikisinden birine beyat edilmesini istiyordu. Ömer bu sözleri duyar duymaz Hz.Ebû Bekirin elini tutup "Sen Resulullahın emri ile namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin biz de sana beyat ediyoruz. Sen ona hepimizden daha yakın ve daha sevgiliydin." diyerek Allahın yardımı ile büyük bir fitneyi önlüyor, kibir ve iktidar putunu ayakları altına alarak eziyor paramparça ediyordu.

Hani Ömer halifeliğinde Halid bin Velid komutanlığındaki ordu zaferden zafere koşuyor fetih üstüne fetih gerçekleştiriyordu da Ömer onu komutanlıktan azletmişti. Onun yerine ordunun başına Ebû Ubeyde bin Cerrah gelmişti. Neden böyle yaptığı sorulduğunda "Müminlerin, zaferin Allahtan değil de Halidden olduğunu düşünüp fitneye düşmesinden korktum."demişti. Ne büyüksün ey Ömer.

Hani Kûdüs feth edilmiş, şehir teslim edilecekken karşıdan gelenlere bakmışlardı da yeterince gösterişli elbiseleri olmadığı için topluluk içinde seçilip ayırt edemeyince "Halife Ömer hangisi?" diye sormuşlardı. Sahabeden birisi ona " Emîr’ül Müminîn" diye seslenince birden sinirlenip ayağa kalkarak kızmıştı da diğer şekliyle (Resulullah'ın halifesinin halifesi) söylendiğinde ileriki dönemlerde söylerken müminlere ağır geleceği kendisine anlatılınca ancak ikna edilebilmişti.

Kısa bir sûre. Nasr sûresi. "İzâ câe nasrullâhi velfeth." diye başlayan. Allahın yardımının gelip de fethin nasip olacağını, insanların bölük bölük dine gireceğini, bunlar için Allaha çokça hamd ve tespih etmek gerektiğini anlatan. Halid bin Velid'in ancak ezberleyebildim diyebileceği, kıldığımız veya kıldırdığımız namazlarda okuduktan sonra akla böyle hadiselerin gelmesine sebep olabilecek kısa sûrelerden biri.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümin Yolcu yazdı, 1834 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Eki 15 10:00

Mümin Yolcu

Puan: 1066

"Et Tekraru Ahsen Velev Kâne Yüz Seksen"

Ne güzel bir söz değil mi? Bilmeyen birine güzel kafiyeli bir beyit gibi gelir. Halbuki bilene ise hayatı ve hakikatını anlatır. Tekrar nedir? Tekrar bir şeyi sürekli okumaktır. Hatırlamak amacıyla okumaktır. Çünkü okunan bilgi ilk seferde beyne arşivlenir ve sürekli olarak tozunun alınması şarttır.

Allah’ın kullarına verdiği en büyük lütuflardan biri unutmaktır. Unutmak kimi zaman başımıza dert açıp sevimsiz bir şey gibi görünse de aslında bir nimettir. Düşünsenize bir şeyi asla “unutamıyorsunuz.” Sanırım dünya yaşanmaz bir yer olurdu. Günahlar tövbe edildikten sonra Rabbimizin temizlediğini düşünülürek unutulur fakat bu unutuş gaflette olan bir şekilde değildir. Hatırlanıldığı zaman mahcubiyet içeren bir hadise olarak son nefese kadar devam etmelidir. İnsan ateşe yaklaşmaktan korktuğu gibi aynı hatayı yapmaktan korkmalıdır.

Allah, Rasulüne (s.a.v) Taha 114. ayette “Rabbim ilmimi artır!” diye dua etmesini emretmiştir. Bu doğrultuda namazlarımızın sonuna bu duayı iliştiriveriyor ve Rabbimiz nasip ettikçe ilimle meşgul olmaya çalışıyoruz. Ama bir sorun var. Bir kitabı okurken; “Burası çok önemli!”, “Bunu her gün yapmalıyım, sayfayı direk işaretliyeyim.”, “Aman Allah’ım bunu yaparsam Rabbim beni muhakkak affedecek, Rasul’ü (s.a.v) öyle diyor.” diye birçok ünlemle heyecanlanıyoruz. Ama kitap bitiyor, kütüphaneye kaldırılıyor ve hazin son. Yaklaşık 1 hafta sonra o kitapta yapmak isteyip de yapamadığın bir sürü şey kalıyor. Bence bir metot belirleyip, örneği haftada 1 gün kitap okumak yerine okuduklarımızı kurcalayalım sayfalarını karıştıralım. Eminim ki ibadet ve uygulama heyecanımız kat kat artacak ve şeytanın oyunlarına kanmayacağız.

Bugün işyerine Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmiüçüncü Söz adlı küçük kitabını (Bu kitabı kardeşimin kursunda hoca cebine sıkıştırmış. 14 yaşında olan bir çocuk bu kitabın dilini anlamayacağından, kardeşim de benim masama öylesine bırakmış. Ben de kitap görünce tabi atlayıverdim.) okuyordum.

Vahdehü kelimesini açıklarken Bediüzzaman hazretleri şöyle demiş: “…Yani Vahdehü manen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle hâlledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”

Bunu okuduğum an Rabbim benim seni tekrar etme sayımı sonsuz kıl demek geçti içimden. Rabbim her şeyi yaratan, her şeyin sahibine müracaat etmek varken bu kullara müracaat niye dedim. Niye hakkıyla tevekkül edemiyoruz biliyor musunuz? Çünkü Rabbimizle 24 saat yaşamayı hala beceremedik. Onu tekrar etmedikçe, zikretmedikçe kalpler huzur bulmayacak. İşlerimiz gidişatı bizi üzecek. Halbuki Allah demiyor muydu: “Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara, 216)”

Kulluğun en önemli görevlerinden biri Allah’ı sürekli hatırlamaktır. Sürekli ilmi tekrarlardır. Sürekli az da olsa devamlı zikirlerdir. Rabbim bizleri sürekli tekrar edip, O’nun yolundan ayrılmayanlardan eylesin.

Selamun Aleykum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 301 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Eki 15 18:00
Hazret-İ Hüseyn (Radiyallahü Anh)

Hazret-i Hüseyin “radıyallahü anh” oniki imâmın üçüncüsü

ve imâmların atasıdır. Şehîd ve seyyiddir. Hicretin dördüncü senesinde Şaban

ayının dördünde, Salı günü, Medîne'de doğdu. İsmini Resûlullah“sallallahü aleyhi ve sellem” koymuştur.

Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” rivayet etmiştir;

Bir gün Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü anhüm ecma’în”

bir cemâ’at ile Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda oturuyorduk. Bir kişi gelip, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir elma verdi. Resûlullah elmayı mübârek elinde tutuyordu. Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anhümâ” oradaydılar ve elmaya bakıyorlardı. Serveri Kainat Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) elmayı birine verip, diğerini mahzûn etmek istemedi.

O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip,

- Yâ Muhammed “aleyhisselâm”, emret güreşsinler, hangisi gâlip gelirse elmayı ona verirsin, dedi.

Resûlullah Efendimiz, güreşmelerini emretti.

Ve güreşmeye başladılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve

sellem”

_ Tut yâ Hasen, diyordu.

Ben dedim ki,

- Yâ Resûlallah, Hasen'e mi tut diyorsunuz? İşte Cebrâîl aleyhisselâm da, Hüseyn'e tut diyor, buyurdu.

Güreş uzadı ve birbirlerine gâlib gelemediler. Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden bir elma dahâ getirdi. İkisine birer elma verip, onları sevindirdiler.

Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır:

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gece benim

evimde idi. Dışarı çıktı ve uzunca bir müddet sonra geri

geldi. Mübârek saçları dağılmıs ve tozlara bulanmıştı. Mübârek elinde bir şey tutuyordu.

- Yâ Resûlullah! Bu ne hâldir ki, sizi böyle görüyorum, dedim.

Bu gece beni, Irak'ta Hüseyn'in ve evlâtlarından bir gurubun şehîd edileceği Kerbelâ denilen bir yere götürdüler. Onların kanını topladım, elimde tuttuğum odur, buyurdu.

Mübârek elindekini bana verdi ve bunu sakla, buyurdu. Onu aldım, kırmızı renkli bir toprak idi. Bir şişeye doldurup, ağzını sıkıca kapattım.

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Irak seferine

çıkınca, her gün o şişeyi çıkarır, bakardım ve ağlardım. Muharrem ayının onuncu günü sabâhleyin baktım, şişedeki

toprak tâze kan olmuştu. Hazret-i Hüseyn'i sehîd ettiklerini anladım ve çok ağladım. Fakat düşmanlar karışıklık çıkarmasınlar diye kendimi zabtettim. Şehâdet haberi geldi. O gün şehîd edilmiş. Hicretin altmışbirinci senesi Muharrem ayının onunda, “aşûre” günü, Cumartesi günü idi.

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” elli yedi sene beş ay yaşadı.

Büyüklüğünü anlatan o kadar çok rivayet vardır ki satırlara sığmaz. Cennet gençlerinin efendisi şerefine nail efendimizin ciğerparesidir.

Rûm diyârı gâzîlerinden biri şöyle demiştir. Rûm ahâlisinin kiliselerinden birinde şu manâda beyti yazılı gördüm.

Nasıl umarlar sehîd edenler Hüseyni,

Yevm-i kıyâmetde dedesinden sefâ’ati.

Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” bildirilen başka bir rivayette ise;

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden üçyüz sene önce, dört yüzünde yazı olan, bir taş bulundu. Bir yüzünde yazılı beyit yukarıdaki beyittir.

...........

Allahü teala şefaatlerine mazhar eyler inşaallah. Aşure gününüz mübarek olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 315 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Eki 15 14:00
Hazreti Muaviye (Radiyallahü Anh)

Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Babası, Ebû Süfyân bin Harb bin Ümeyye, annesi Hind’dir. Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. Mekke’nin fethi günü babası ile beraber müslüman oldu. Eshab-ı kiramın büyüklerindendir.

Vahy kâtibliğine alınması, Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile olmuştur. Cebrâil’in (aleyhisselâm ) getirdiği Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimiz’in ( aleyhisselâm ) mektûblarını yazardı. Peygamber efendimiz namazda rükûdan kalkarken “semi’allahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan Hazreti Muâviye “Rabbena lekelhamd” derdi. Bunu söylemek bütün müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hazreti Muâviye Huneyn gazâsında Resûlullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük gazvesine katıldı, Veda Haccında bulundu.

Hazreti Ömer(radiyallahü anh), Hazreti Muâviye’ye her bakışta “Bu, ne güzel bir Arab Sultânıdır” derdi.

Hazreti Ali (radiyallahü anh) onun hakkında “Muâviye’nin hakimliğini kötülemeyeniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur.

Mevahib-i ledünniyye kitabında yine Hazret-i Ali efendimizin, "Muaviye, hiç mağlup olmaz", hadis-i şerifini hatırlasaydım, Muaviye ile savaşmazdım buyurduğu yazılıdır. İmam-ı Beyheki de diyor ki: Hazret-i Ali buyurdu ki, Resulullahtan işittim, "Ümmetimden bazıları, Eshabımı kötüleyecekler. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır", buyurdu.

Hastalığı arttıkça “Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bana bir gömlek giydirmişti. O mübârek gömleği bu güne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları da bu şişe içine koyup saklamıştım. Vefât ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. O tırnakları da gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine cenâb-ı Hak beni affeder” dedi. Sonra da “Ben öldükten sonra cömertlik ve ihsân da kalmaz, çok kimselerin gelirleri kesilir, isteyenler eli boş döner. Keşke Zî Tûva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da emirlik, hâkimlik ile uğraşmasaydım” diyerek bundan üzüldüğünü açıkladı. 60 (m. 680) senesinin Receb ayında Şam’da vefât etti. Kabri Şam’dadır.

[Sava’ik-ul-muhrika] isimli kitapta İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:

"Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurdu. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz."

...............

Kendisiyle ilgili Efendimizin (aleyhisselaü vesselam) buyurduğu daha nice müjdeler bulunan, bildirildiği üzere Cebrail aleyhisselam'ın tavsiyesiyle vahiy katipliği yapacak kadar emin, adil, müşfik bir sahabe. Kirli kalplerinden aynaya yansıyanları kusanları insafa davet etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Şefaatini bizden esirgemez inşaallah o büyük sahabe.(radiyallhü anh)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 09:19

"Kirli kalplerinden aynaya yansıyanları kusanları insafa davet etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok"

Zihni Yıldız yazdı, 369 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Eki 15 14:00
Mâh-I Muharrem

Yukardaki duanın Muharrem ayının ilk günüde ve aşure gününde okunması yönünde tavsiyeler var. 3 er kere okuyalım. Dua, bizim bu dünya yolculuğundaki en önemli yol arkadaşımızdır.

Zaman ırmağı gene bizi, tarifsiz hüzün mevsimine, Muharrem başlangıcına getirdi... "Keşke" diyorum, edeb sınırlarını zorlayak. "Keşke kulaklarım olmasaydı, işitme nimetinden mahrum olsaydım da Kerbela olayını hiç duymamış olsaydım. Belleğimde böyle bir bilgi olmasaydı da Eskimolar gibi kutuplarda yaşayan bir müslim olsaydım." Bu acı beni zorluyor sayın seyirciler, neden anlamıyorsunuz. Çıldırma noktasına geliyorum duymuyor musunuz? Yılın 11 ay olması çok mu zor? Ya da aranızda para toplayın yılda 10 günlüğüne beni uzaya gönderin. Kazakistan'a gitmem problem olacaksa kalan 11 ayı yürüyerek geçirmeye razıyım. Yanımda "Hüseyin" ismini bugünlerde öyle yerli yersiz söylemeyin, nefesim kesiliyor. Kelimeler bitti zihnimde, sildi hepsini Seyyidina Hüseyin'in hasreti.

Bu aşamada işin ehline müracat ederek "kelime" açlığımızı sonlandıralım:

[İnsanı kelimelerin doyurduğu kadar hiçbir şeyin doyurmadığına inanırım. Yürek açlığını, zihin açlığını hangi sofra bastırır ki?

Kur'an'ın kızı Fatıma değirmen çekmekten kabarıp su toplamış avuçlarını kocası Ali'ye gösteriyor. Müşfik koca “Babana müracaat etmenin tam sırası” diyor, “Hayber'den gelenler arasından belki bir yardımcı da sana düşer!”

“Babasının anası” derhal alemlere rahmet olanın kapısına varıyor ve halini arz ediyor. Aldığı cevap, ancak kelimelerin kadrini kendisi kadar kimsenin bilemeyeceği birinin ağzından dökülecek cinsten:

“Kızım, ben onları Suffe ehli için ayırdım, veremem. Fakat size ondan daha hayırlısını vereyim. Şu şu vakitlerde deyiniz ki: Sübhanallah, elhamdülillah, allahuekber…”

Babasının anası, can paresi “Söz karın mı doyurur” demiyor. Aksine sevinerek dönüyor. Kelimelerin gücüne inanıyor. Hz. Ali diyor ki: “O kelimeleri ömrüm boyu terk etmedim”. Oradaki biri ölüm-kalım gününe işaret ederek “Sıffin gününde de mi?” diyor. Aldığı cevap kelimelerin kadrini bilen birinin cevabı: “Vallahi Sıffin gününde de terk etmedim!”]

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Eki 21:20

Rapbim bizleri peygaberimiz ses al ve azablnl sefattici etsin inşallah onlarln dusturunu.nasip etsin insallah

Mustafa Karayel yazdı, 321 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 15 18:00
Ömer Bin Abdülazîz (Rahmetullahi Aleyh)

Büyük İslâm âlimi Abdullah ibni Mübârek’e “Hz. Muâviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye soruldukda “Resûlullah’ın yanında giderken, Hz. Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir” buyurmuştur.

Ömer bin Abdülazîz, Emevi halîfelerinin sekizincisi ve Mısır valisi Abdülazîz bin Mervân’ın oğludur. 679 (H. 60) senesinde yâni hazret-i Muâviye’nin vefat senesinde Medine’de doğdu. Annesi, hazret-i Ömer’in oğlu Asım’ın kızıdır.

Döneminde; Malatya, Rumlardan yüz bin esir karşılığı satın alındı. Pireneler aşılıp, Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberîler onun zamanında müslüman oldu. Endülüs’te nüfus sayımı yaptırıp, ülke topraklarını halka âdil bir şekilde dağıtarak güçlü bir ziraî yapılaşma te’min etti. Bu durum müslümanların İspanya’da tutunmalarını te’min etti. Ömer bin Abdülazîz’in; mûsevî, hıristiyan ve ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adaletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti.

Menfaatperestler ve bid'at sahibi kalbi bozuk olanların tabii olarak düşmanlığını kazanan halifeyi kölesi olan hizmetçisine para karşılığı zehirlettiler ne yazık ki.

Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca, kölesini çağırdı; “Ben sana hiç bir kötülük yapmadığım hâlde bu ihaneti bana niçin yaptın? Doğru söylersen seni affederim” deyince, köle yaptığına çok pişman olup, üzüldü ve ağlayarak; “Yâ emir-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek suretiyle bu ihaneti yaptırdılar” dedi. Halîfe altınları getirterek, devlet hazînesine gönderdi. Köleyi ise affetti.

Beyt-ül mâl hususunda o kadar hassastı ki zekât verecek kimsenin bulunamadığı bir memleketin emiri olarak 2. bir gömleği yoktu. II. Ömer lakabını almıştı.

Hasta yatağında iken, yakınları; “Beyt-ül-mâl’den ailene bir şeyler vasiyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmesin” dediklerinde; “Çocuklarım ya iyi, sâlih insanlardan veya kötü şerir insanlardan olacaklar. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin; “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım Kur’ân-ı kerîmi indiren Allah’dır ve O bütün salihlere de yardımcıdır” meâlindeki A’râf sûresi yüz doksan altıncı âyet-i kerîmesi yetişir. Kötü insan olurlarsa, ben onları, günâh işlemeleri için para verip güçlendirmem, dedi.

Çocuklarına dönerek: Evlâdlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim, o takdirde babanız Cehennem’e girecek. Yâhud da fakir kalacaksınız; babanız Cennet’e gidecek. Babanızın Cennet’e girmesi şartıyla fakir kalmanızı, onun Cehennem’e girmesi şartıyla zengin olmaya tercih edin. Benden sonra sakın Beyt-ül-mâl mes’ûllerini taciz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasiyet ettiğim paranın mikdârı yirmi bir dinardır.” buyurarak akıllara durgunluk veren ve tüyler ürperten bir cevap vermiştir.

Muaviye hazretlerinin büyüklüğünü burdan anlamak yetişirse de o da başka bir makalenin konusu olsun diyelim ve Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin altın harflerle yazılacak bir sözüyle yazımızı nihayete erdirelim;

Buyurdu ki: "Ahıretini dünya için satan, ahmaktır,

âhiretini başkasının dünyası için satan ise daha ahmaktır."

Sözlerin büyükleri, büyüklerin sözleridir. Vesselam.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 09:14

“Hz. Muâviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye soruldukda “Resûlullah’ın yanında giderken, Hz. Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir”

Mustafa Karayel yazdı, 576 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eki 15 14:00
Kasîde-İ Muhammediyye (Mevlana Halid-İ Bağdadi)

Ziyâeddîn Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Osmânî (kuddise sirruh);

Yüzlerce/binlerce büyük âlim ve velî yetiştiren, İslâm ilimlerinin mütehassıslarından, büyük İslâm âlimi, asrının müceddididir. Bütün Anadolu, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu’yu ilim ve feyizle dolduran büyük bir âlim ve velîdir. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur.

Vefâtında, cenâze namâzını, talebesi,“ Beş vakit namazda Ettehiyyâtü okurken Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim” diyen, büyük Osmânlı âlimi, seyyid, allâme Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn (rahmetullahi aleyh) kıldırmıştır.

Büyük âlimlerin beyânlarına göre, zamânındaki Bağdâd ve Irâk âlimlerinin ve mutasavvıflarının, belki, asrındaki bütün ülkelerdeki âlimlerin üstünde idi.

Asıl konumuz olan "Divan"ını görenlerin hayran kaldığı söylenmektedir.

İşte onlardan bir tanesi, Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman, Fârisî olarak yazdığı kasîde-i Muhammediyye’nin bir kısmı ve aşk-ı Muhammedî'nin timsali.

Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın!

Görmüyor birşey gözüm, her an hülyanla aklım!

Sen “Kabe kavseyn” şahı, ben ise azgın köle,

Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,

Sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım.

İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın!

Bir damla lütf et bana, derde devasız kaldım!

Herkes gelir Mekke’ye, Kâ’be, Safa, Merve’ye,

Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.

Dün gece, bir rü’yâda, göklere değdi başım,

Kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım.

Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!

Şi’rlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:

“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,

Bir damlacık umarak, ihsân deryana vardım.”

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

Çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!

Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim

Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı!

Uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim.

Derdlilere tabibsin, ben ise gönül hastası,

Kalb yarama deva için, kapını çalmağa geldim.

Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır.

Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.

Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmağa geldim.

Temizler elbet hepsini, ihsân deryandan bir damla,

Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânân!

Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan!”

................

"Onlar" çok "büyük"ler.

Biz "küçük"lere de şefaat ederler inşaallah!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Cemil Koç yazdı, 284 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Eyl 15 18:00

Cemil Koç

Puan: 259

İbadet mi Seyahat mi?

Kâbe'ye ilk yöneldiğinizde duvarlar sebebi ile o kutsal yapıyı göremiyorsunuz. Ama az sonra Kâbe'nin üzerine bir felaket gibi çöken kıralın sarayını filan rahatlıkla seyredebiliyorsunuz. Bu saygısızlık, bu görgüsüzlük, bu maneviyattan nasibini alamamış hoyratlık karşısında gözyaşlarınızı tutamayarak ağlamaya başlıyorsunuz. O kutsal mekana yaklaştıkça içinizi manevi bir iklimin rüzgarı yalayacak, suları dolduracak derken bir maddi heykel ile karşılaşıyorsunuz.

Mübarek mekanın etrafında gökdelenler yükseliyor, vinçler birer ejderha gibi bir o yana bir bu yana dönüyor. Kâbe, etrafını saran bu vandal saldırı karşısında siyah örtüsüne bürünerek âdeta saklanıyor. Müslümanlar bu barbar istilayı protesto edecekleri yerde Kâbe'yi gören yüksek otellerden, rezidanslardan birer oda kapma peşinde.

Bugün hac ibadetinin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri görmezden gelemeyiz. Birincisi hac ibadetine talep arttıkça organizasyonlar daha modernize oldukça, konfor fazlalaştıkça haccın manevi ruhunun azalmaya başladığını gözlemyebiliyoruz. Bütün bu ibadetler için çok dikkatli olmalıyız. Hac bir anlamlar ve semboller ibadetidir. Bunları kaybedip şekle bağlı bir seyahate dönüştürdüğümüzde bütün müminler için tehlike çanları çalmaya başlar.

'Hac meşakkattir' denilmiş. Bu meşakkati zevk ü safaya dönüştürmenin ne mânası var. Kuru ekmek ile çorba yiyip nefsi körlettikten sonra vakit geçirmeyip Harem'e koşmak dururken; mükellef bir sofrada karnını şişirip namazda esnemenin ne mânası var.

Hacca gidenler beyaz ihramlara bürünüp sanki mahşer yerine varıyor. Orada Kâbe'nin etrafında dönerken kendi ömrünün muhasebesini yapıyor, günahını serabını tartıyor, ağlıyor, af diliyor. Orada bir nevi ölmeden ölüyor. Yani dünyadan ve dünya nimetlerinden, derdinden, tasasından uzaklaşıyor. Başka bir âleme dahil oluyor. Af kapıları, tövbe kapıları açık. Başını secdeye koyup yeniden ve bir çocuk gibi günahsız doğmak için yalvarıyor. Ve biz inanıyoruz ki, dünyasından geçmiş olan her mümin bu 'yeniden doğuş'u yaşamaktadır. Burada ne gökdelenin kaç kat olduğu, ne okunan duanın kaç adet olduğu, ne yenilen yemeğin kaç çeşit olduğu önemini kaybetmiştir. Ne diyor Süleyman Çelebi: "Bir kez Allah dese aşk ile lisan/ Dökülür cümle günah misl-i hazan."

Hacca gidip, yiyip, içip, eşe dosta hediyeler alıp, bu arada haliyle haccın şartlarını da yerine getirip, ama manevi olarak bir menzil geçmeyene ne denilebilir ki. Aslında bu insan nefsi ile ilgili bir şey. Ha bir lüks otel istiyorsunuz, ha otobüse binmek için öteki hacılarla kavga ediyorsunuz, ha gökdelenin katlarını sayıyorsunuz. Dünyadan kopmak o kadar kolay değil. Ama orada, o kutsal mekanda, her Allah dediğinizde gözleriniz yaşarmıyorsa o manevi iklimden nasibiniz yok demektir.

Dönüşte hac hatıralarınızı anlatırsınız. Bir daha gidersiniz, bir daha, bir daha. Ve her gidişinizden sonra anlattıklarınız Kâbe'nin etrafındaki inşaatlar üzerine olur. Arapların pisliğinden, Afrikalıların görgüsüzlüğünden, İranlıların kabalığından, Endonezyalıların inceliğinden filan dem vurursunuz.

Bu yazı vesilesiyle Mustafa Kutlu'ya teşekkürler.

Yine bu yazı vesilesiyle, vinç kazasında ve yaşanan izdihamda hayatını kaybeden sayısı bine yaklaşan hacılarımıza Allah rahmet eylesin. Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 362 kez açıldı, 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Eyl 15 18:00
Selman-I Farisi (Radiyallhü Anh)

Resûlullah efendimizin "aleyhisselâm" eshâbının ileri gelenlerindendir. Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Nübüvvet yolunun ikinci halkası. Gençliğinde Mecûsî iken, Hıristiyân rahipleri ile tanışıp, Mecûsîliği terk etti. Kiliseye girip Hıristiyân oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu.

Bir gün kendisini satın alan Yahûdî'nin bahçesinde, bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordu. Sahibi, yanında biriyle konuşuyordu. Bir ara dedi ki: "Evs ve Hazrec kabîleleri helâk olsunlar. Mekke'den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ona inanmışlar. Bu sözleri işiten Selmân, kendinden geçip, az kalsın ağaçtan yere düşüyordu. Hemen aşağı inip, o şahsa; "Ne diyorsun?" dedi. Sahibi bir tokat vurdu ve; "Neyine lâzım ki, soruyorsun, sen işine bak!" dedi.

Akşâm olunca bir miktâr hurma alıp, hemen Kubâya vardı. Resûlullah'ın yanına girip; "Sen Sâlih bir kimsesin, yanında fakîrler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim," dedi. Resûlullah efendimiz yanında bulunan Eshâba; "Geliniz, hurmayı yiyiniz" buyurunca, yediler. Kendisi asla yemedi. İçinden; "İşte birinci alâmet budur. Sadaka kabûl etmiyor," dedi. Eve dönüp, bir miktâr hurma dahâ alıp, Resûlullah'ın yanına gelip, "Bu, hediyedir," diyerek takdîm etti. Bu defa yanındaki Eshâbı ile birlikte yediler, "İşte ikinci alâmet budur," dedi. Götürdüğü hurma yirmi beş tâne kadardı. Hâlbuki, yinen hurma çekirdekleri bini buluyordu. Resûlullah efendimizin mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendine; "Bir alâmetini dahâ gördüm," dedi. Resûlullah'ın yanına ikinci defa gittiğinde, bir cenâze defin ediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzû ettiği için, yanına yaklaştı. Peygamber efendimiz onun murâdını anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca, Nübüvvet mührünü görür görmez yaklaşıp, öptü ve ağladı. O anda Kelime-i şahâdeti söyleyerek Müslümân oldu. Mabeh bin Buzahşâh olan ismini, Resûlullah efendimiz, Selmân olarak değiştirdiler.

Bedr ve Uhud savaşından sonra, Medîne üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı, nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücûm ettiği Hendek savaşında, Selmân-ı Fârisî, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimize, hendek kazmak sûretiyle, savunma yapmayı teklîf etti. Onun teklîfi kabûl edilip, hendek kazıldığı için bu savaşa, Hendek savaşı denildi. Selmân-ı Fârisî, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu'mân bin Mukarrin ile Ensârdan altı kişinin bulunduğu bir gurup ile berâber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gâyet mâhir ve becerikliydi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı.

Muhâcirlerle Ensâr arasında, Muhâcirlerden mi, yoksa Ensârdan mı meselesinde ihtilâf çıkınca, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Selmân bizdendir, ehl-i beytdendir) buyurdu.

Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh" bir gün yanında misâfiri olduğu hâlde, Medâynden çıktı. Yolda karınları acıktı. Yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler ve kuşlar vardı. Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh", bir geyikle bir kuşu yanına çağırınca, ikisi de geldi. Onlara; bu kimse benim misâfirimdir. Sizi ona ikrâm etmek istiyorum, buyurdu. Geyik ve kuş hiç itirâz etmediler. Onları kesip yediler. O zât bu işe çok şaştı ve ey efendim! Geyik ve kuşu çağırdığınızda, hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim, dedi. Selmân "radıyallahü anh" o zamân; bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allahü teâlâ'ya itâat eder ve hiç günâh işlemezse, her şey ona itâat eder, buyurdu.

**********

Buyurdu ki;

Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar:

1- Ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu hâlde, dünyâlık peşinde olan kimselerin hâli.

2- Kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu hâlde unutulmamış olup, hesâba çekilecek olan kimselerin hâli.

3- Rabbinin kendinden râzı olup, olmadığını bilemediği hâlde, ağız dolusu gülen kimselerin hâli.

Üç şey beni devâmlı ağlatır: Birincisi, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zamân hâlim ne olur, onu bilemediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesâba çektiği zamân, Cennetlik miyim, Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zamân hâlim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.

Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh", ölüm döşeğinde yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara, Dünyâdan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak, Resûl-i Ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem", (Dünyâdan ayrılırken sermâyeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın), buyurmuştu. İşte buna ağlıyorum, dedi. Hâlbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civârında idi.

Yaşı ile ilgili çeşitli rivayetler olup, bir rivayette 33 [m. 653] senesinde Medâynde vefât etti. Vefât ettiğinde iki yüz elli yaşında bulunuyordu. Kabri Medâyn yakınlarında, Selmân-ı Pâk denilen yerdedir. Türbe ve câmi'i, Osmânlı sultânı ve Bağdâd fâtihi, dördüncü Murâd Hân tarafından yeniden inşâ edilmiştir.

*****

Zerre layık olmasak da şefaatlerini dileriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 332 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ağu 15 10:00
Osman-I Zinnureyn (Radiyallahü Anh)

Bir gün peygamber efendimiz,

Hazret-i Âişe validemizle evde oturuyordu. Hazret-i Osman (radiyallahü anh) dört deve yükü buğdayı

hizmetçileriyle fahr-i kâinata gönderdi ve hediye olduğunu bildirdi.

Hizmetçileri geri gelip dediler ki, ya efendi, resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buğdayı muhacirine verdi.

Bunun üzerine dört deve yükü daha buğday gönderdi.

Resulullah onu da ensara dağıttı.

Hazret-i Osman efendimiz dört deve yükü buğday daha gönderdi.

Sevgili peygamberimiz onu da ıyali arasında taksim edip, evlerine gönderdi.

Getiren hizmetçilere,

- Osman'a kaç deve yükü buğday getirmişlerdi?, diye sordu.

Hizmetçiler,

- Oniki deve yükü, dediler.

Resulullah buyurdular ki:

- Demek ki tamamını bize gönderdi. ^Kendi için bir miktar alıkoymadı.

Mübarek ellerini kaldırıp, " Ya Rab! Osman'ın ihsanından aciz oldum. Osman'ın mükâfatından acizim ya rab. Sen Osman'a karşılığını ver!, diye dua etti. D

Derhal cebrail aleyhisselam geldi ve dedi ki:

- Ya Resulallah (aleyhisselam)! Allahü teâlâ sana selam eder.

Buyurur ki,

- Biz Osman'dan razı olduk. O'nu cennette sana arkadaş ettik. Arasat hesabını ondan kaldırdık. Sen ona mükafattan aciz isen, biz ona mükafattan aciz değiliz.

*****

Şefaatlerine nail olmak dileğiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 333 kez açıldı, 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 15 02:00
Maymundan İbretle Cömertlik

Hindistan’da maymun avlamak için, ağzı dar, ama altı geniş büyük bir kavanozun içine muz koyup onu ağaca asarlarmış. Ucuna da bir çıngırak bağlarlarmış. Kavanozun ağzı, sadece bir el girebilecek genişlikte olmalıymış. Maymun gelir, elini kavanoza sokar, ama muzu tuttuğu zaman yumruk hâlini alan eli kavanozdan çıkmaz. Tamahından (açgözlülüğünden), muzu da bırakmaz. Muzla beraber elini kavanozdan çıkarmaya uğraşırken çıngırak çalar ve yakalanır. Hâfız-ı Şirazî hazretleri bunu anlattıktan sonra buyuruyor ki:

(İşte avucunu açmayanın eli kavanozun içinde kalır. Bırakmak istemeyen herkesin akıbeti budur. Onun için elini açarsan kavanozdan çıkarır ve kurtulursun. Yumruk yapan daima kaybeder. Açan kurtulur. Tamah edip de yumruğunu sıkan, tuzağa düşer. Ama tamahı bırakıp da, zekâtını, sadakasını veren, yani arada bir avucunu açan, yine çıkabilir. Avucunu hiç açmayanın akıbeti ise çok kötü olabilir.)

Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)

Harun Reşid’in oğlu Memun, oğlu Abbas’ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas’ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:

– Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?

– Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda…

– Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!

– Baba, ben ne yaptım?

– Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:

1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder.

2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı.

3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve maiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.

Ne ibret...

Din büyükleri buyuruyor ki;

Cömertlik, vermek değildir. Cömertlik, Allah için vermektir.

Âlem-i İslam’ın başına çöken kara bulutlar, felaketler, boşuna değildir. Kur’an-ı kerimin daha ilk başlangıcında, (İnfâk edin!) yani (Verin!)buyuruluyor. İnsanoğlu cimridir, egoisttir, sanki kendi mülküymüş gibi, her şeye mutlak sahip olmak gibi bir ahmaklık iddiasındadır. Hâlbuki mülk Allah’ındır.

Tıpkı şairin dediği gibi,

Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.

**********

Ahir ve akibetimiz hayrola!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.