İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 30807

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8110

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6707

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5182

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4848

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4593

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4138

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3799

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2460

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2266

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1878

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1725

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1416

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1357

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1072

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1057

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 943

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 941

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 933

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 917

Sakarya

Ahmet Demir

23 / Puan: 885

İstanbul

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 883

Erzincan

Müsemma Şahin

25 / Puan: 865

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara
İstanbul

Emre Keleş

28 / Puan: 819

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 771

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 735

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 36 dakika kaldı.

Mustafa Karayel yazdı, 980 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ağu 15 16:00
Bu Dünya Kimseye Kalmaz

Halife Harun Reşid'e Fransa kralı bir gül fidanı hediye etmişti. Harun Reşid o gül fidanına çok itibar göstererek bahçıvana verdi ve "Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir!" dedi. Bahçıvan gülü bahçeye dikti. Gül çok güzel olmuştu. Aradan zaman geçti, çok güzel bir gül açtı. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık öttüğünü görüp onu seyre daldı. "Nasıl olsa uçar, gider. Ben de ondan sonra koparırım!" dedi. Fakat yazık ki, bülbül hayli öttükten sonra gülü darmadağın etti. Bahçıvan çok üzülmüştü. Ne diyecekti şimdi padişaha? Doğru huzura çıkıp meseleyi anlattı ve üzüntüsünü bildirdi. Halife üzülmemesini söyledikten sonra "Bu dünya etme bulma dünyasıdır. Bülbüle de kalmaz, canın sağ olsun!" dedi ve bahçıvanı affetti.

Aradan bir zaman geçti. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu görüp doğru halifenin huzuruna çıkarak vaziyeti anlattı: "Efendim, keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı!" dedi. Padişah yine aynı sözleri tekrarlayarak "Bu dünya yılana da kalmaz. O da bir gün belâsını bulur!" dedi. Bir gün yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücum etti. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan ikiye böldü ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife yine aynı şekilde "Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belânı!" dedi. Olacak ya, bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verdi. Cellâtları çağırdı, bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyledi. Cellâtlar bahçıvanı alıp götürdüler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce son bir isteği olup olmadığını sordular. Bahçıvan "Var bir isteğim ama onu ancak padişaha söylerim, başkasına söylemem hiçbir mânâ ifade etmez!" deyip kendisini padişaha götürmelerini istedi. Bahçıvanın bu isteği cellâtlara garip gelse de, durumu halifeye haber verdiler. Padişah görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sordu. Bahçıvan "Sultanım, mesele mâlûmunuzdur. Bu dünya bülbüle, yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni ufak bir sebepten cellâtlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun? Dünya etme bulma dünyasıdır derler diyen sendin!" dedi ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirdi. Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmişti. "Adamı öldürüp de elime ne geçecek?" diyerek affetti.

Netice ne mi oldu?

Bahçıvana da kalmadı bu dünya…

O da göçtü bu fani alemden dar-ı bekâya..

*************

Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünyâ sîmü zer,

Bir harâb olmuş kalbi, ta’mîr etmekdir hüner.

Buna fânî dünyâ derler, durmayıp, dâim döner.

Âdem oğlu bir fenerdir, âkıbet birgün söner!

***************

Resimdeki şiirde şöyle buyuruyor Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri;

Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu berbâd olur,

Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleymân olmuşuz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 504 kez açıldı, 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Ağu 15 04:00
Hannas ve Başardığı Büyük İş!

İblis, bir gün adamlarını çağırır, (Size görev veriyorum. İçinizde en başarılı fitneci kimse, onu lider yapacağım. Benim için en makbul olanınız, fitnede en başarılı olandır. Şimdi hepiniz işlerinize dağılın) der.

İblis’in adamları bir müddet sonra geri dönüp rapor vermeye başlarlar. Biri, (Ben namazlarında şaşırttım) der, diğeri, (Ben oruçlarını bozdurdum) der, bir diğeri de, (Ben abdestlerini 30 defa aldırdım) gibi şeyler söyler. İblis, bunlara tek tek, (Tamam, geç!) der. Bir tanesi gelip, (Ben karıyla kocanın arasını açtım. Önce aralarına bir kıskançlık, güvensizlik soktum. Ondan sonra, her gün en ufak meselede münakaşa ettirdim. Şimdi ikisi ayrıldılar, birbirlerine düşman oldular) der. İblis de çok beğenir, onu alnından öpüp (Aferin, en büyük işi başardın, bundan sonra diğer işleri de nasıl olsa bozulur) der.

Din büyükleri "Hannâs’ın vazifesi, aile arasında, kardeşler arasında, akraba arasında, iş yerinde, birbirini seven insanlar arasında geçimsizliğe sebep olmaktır. Yani İblis, ara bozmak için, Hannâs isminde birini görevlendirmiştir" buyuruyor.

İşte onun için Nas sûresinde mealen buyuruluyor ki:

(De ki: “Ben insanlardan ve cinden, insanın gönlüne vesvese veren, Hannâs denilen şeytanın şerrinden, insanların Rabbi, insanların meliki, insanların mabudu olan sana sığınırım Yâ Rabbi!”)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Ağu 07:07

Güzel yazı. Yalın, bilgilendirici, sürükleyici.

Mustafa Karayel yazdı, 435 kez açıldı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Ağu 15 16:00
Adâlet Ne Mubârek Nesnedir

Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe olduğunda, Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, yani başkomutan idi. Onu azledip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini onun yerine serasker tayîn etti. Bir zemân sonra, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir saray yaptırmak istedi. Saray yapacağı arazinin bir tarafı mecûsînin evine bitişikti. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çağırıp,

- O evi bana sat, dedi.

Sa’d hazretleri çok para verdiği hâlde, mecûsî satmadı. Orada bulunanlar dediler ki;

- Bu mecûsiye bu kadar ricâ etmeye ne lüzûm var. Sen o evi al, ona ücretini ver.

Mecûsî bunu işitince içini bir korku kapladı. Eve varıp, hanımına durumu anlattı. Hanımı dedi ki,

- Onların bir emîrleri var. Ona emîr-ül mü’minîn Ömer diyorlar. Git ona, Sa’dı şikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senin üzerinden çeker.

Mecûsî, Kûfe'den Medîne-i Münevvereye vardı. Emîr-ül mü’minîn sarayını aradı sordu. Dediler ki sarayı filan yoktur. Kendisi dışarıya, sahrâya çıktı. Mecûsi de diğer emirler gibi şehir dışına avlanmaya gitti diye düşündü. Şehir dışına doğru çıkıp, maiyetiyle dolaşan emîrin emaresi toz bulutu hangi taraftan yükselecek diye gözetlemeye başladı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını başının altına koymuş, toprak üzerinde uyuyordu.

Mecûsî Hazret-i Ömer "radiyallahü anh"ı gördü, fakat onun Emîr-ül mü’minîn olduğunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi ki,

-Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmiştir?

Hazret-i Ömer buyurdu ki;

- Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne isteyeceksin?

- Ona şikâyete geldim. O'nun komutanı evimi kasten ve cebren elimden almaya kalktı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetçiye buyurdular ki,

- Bir parça kâğıt getir, Sa’d a bir nâme yazacağım.

Hizmetçi aradı, kâğıt bulamadı. Buyurdular ki;

- Bir parça deri de olur, getir.

Hizmetçi bulamadı. Buyurdular ki;

- Bir parça kemik getir.

Hizmetçi bir koyun küreği bulup, getirdi.

Üzerine (Bismillâhirrahmânirrahîm. Yâ Sa’d! Bu nâme sana erişdiği vakit hasmını hoşnut et. Veya kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı.

O kürek kemiğini mecûsîye verdi. Mecûsî aldı kemiği, evine geldi. Hanımı dedi ki;

- Ne yaptın? Dedi ki;

- Bu kadar yol teptim, o kadar meşakkat çektim, elime bir parça kemik verdiler.

Hanımı dedi ki,

- Mâdem ki getirdin, götür arz et. Bakalım ne diyecek?

Mecûsî sarayın kapısına geldi. Sa’d hazretleri namazını kılıp, saray kapısında oturmuş, halk ta etrafında toplanmıştı. Mecûsî hiç bir şey demeden Sa'd hazretlerinin karşısına kemiği gösterecek şekilde oturdu. Sa’d hazretlerinin gözü kemiğe iliştiğinde ve yazının Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yazısı olduğunu anladığında, beti benzi sarardı, telaşla dedi ki;

- Ne istiyorsan bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzuruna çıkarma. Ben Ömerin siyâsetine(adâletine) tâkat getiremem.

Bu sözleri duyan mecûsînin aklı başından gitti, düşüp bayıldı. Ayıldığında dedi ki,

- Yâ Sa’d! Bana islâmı anlat.

Mecûsî hemen müslüman oldu. Evini, gönül rızası ile bağışladı. O mecûsîye sordular;

- Senin Müslüman olmana sebep nedir?

Dedi ki;

- Bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüş, ayağında iç donu yok, kamçısını başının altına koyup, derviş sûretinde toprak üzerinde uyuyordu. Fakat o kadar siyâset (adâlet) ve heybet sahibiymiş ki, O'nun halkın gönlüne yerleşmiş olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dine sahip böyle bir emîr varsa onun dini mutlaka hak dindir.

***

Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ilk müslüman olanların yedincisi ve aşere-i mübeşşeredendir. Yani dünyada iken cennetle müjdelenen on sahabîden biridir. Ayrıca Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin” diyerek iltifatlarda bulunurdu.

***

Şefaatlerine mazhar olmak temennisiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 990 kez açıldı, 16 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Tem 15 10:00
Dıhye-İ Kelbi (Radiyallahu Anh)

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve sima olarak en güzellerinden. İsmi; Dıhye bin Halife bin Ferve bin Fedâle bin Zeyd bin İmrü’l-Kays bin Hazrec olup, Dıhyet-ül-Kelbî diye meşhûr olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 50 (m. 670) senesinde vefât etti.

Dıhye-i Kelbî ( radıyallahü anh ) ticâretle meşgûl olup, çok zengindi. Kabilesinin reîsiydi. Müslüman olmadan önce de Resûlullahı ( aleyhisselâm ) severdi. Ticâret için Medine’den ayrılıp her dönüşünde Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret eder ve hediyeler getirirdi. Fakat Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bunlara kıymet vermez ve “Yâ Dıhye eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et. Cehennem ateşinden kurtul” buyurur, O’nun îmân etmesini isterdi. Dıhye ise zamanı olduğunu söylerdi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onun hidâyet bulması için duâ ederdi.

Bedir gazâsından sonra bir gün Cebrâil (aleyhisselâm) Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha ( aleyhisselâm ) haber vermişti. Îmânla şereflenmek için huzûr-u se’âdetlerine girince Resûlullah ( aleyhisselâm ) üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi. Dıhye-i Kelbî, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hürmeten Hırka-i Seâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra başının üzerine koydu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğmuş ve öylece Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelmişti.

Cebrâil (aleyhisselâm) çok defa Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna O’nun sûretinde gelirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Benî Ümeyye’den üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu: “Dıhyet-ül-Kelbî, Cebrâil’e (aleyhisselâm); Urve bin Mes’ûd-es-Sekâfî Îsâ’ya (aleyhisselâm) Abdül üzzi ise Deccâl’a benzer.”

Yine bir gün Cebrâil (aleyhisselâm) Hazreti Dıhye sûretinde Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi. Bu sırada Resûlullah ( aleyhisselâm ) Mescid-i Nebî’de bulunuyordu. Daha çocuk yaşta olan Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin de mescidde oynuyorlardı. Dıhye’yi ( radıyallahü anh ) görünce hemen ona doğru koştular. Cebrâil’i (aleyhisselâm) Dıhye zannedip yanına vardılar ve ceplerine ellerini sokup, bir şeyler aramaya başladılar. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Ey kardeşim Cebrâil? Sen benim bu torunlarımı edebsiz zannetme. Onlar seni Dıhye sandılar. Dıhye ne zaman gelse hediyye getirirdi. Bunlar da hediyelerini alırlardı. Bunları öyle alıştırdı.” Cebrâil (aleyhisselâm) bunu işitince üzüldü. “Dıhye bunların yanına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl gelirim” dedi. Elini bir uzattı Cennetten bir salkım üzüm kopardı Hazreti Hasan’a verdi. Bir daha uzattı, bir nar kopardı Hazreti Hüseyin’e verdi. Hasan ve Hüseyin ( radıyallahü anh ) hediyelerini alınca Dıhye zannettikleri Cebrâil’in (aleyhisselâm) yanından uzaklaştılar ve Mescid-i Nebevî’de oynamaya devam ettiler. Bu sırada mescidin kapısına, ak sakallı, elinde baston, toz toprak içerisinde beli bükülmüş ihtiyâr bir kimse geldi. “Yavrularım günlerdir açım, Allah rızası için yiyecek bir şey verin” dedi. Hazreti Hasan ile Hüseyin, biri üzümü diğeri de narı yiyecekleri sırada bu ihtiyârı böyle görünce, hemen yemekten vazgeçip ihtiyâra vermek için mescidin kapısına doğru yürüdüler. Tam verecekleri sırada Cebrâil (aleyhisselâm) gördü: “Durun, vermeyin o mel’ûna! O şeytandır. Cennet ni’metleri ona haramdır” buyurarak şeytanı kovdu.

*

Dıhye ( radıyallahü anh ) Medine’de dahi sokakta gezerken, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) emriyle yüzünü örterdi. Yoksa kolay kolay kimse gözünü ondan ayırmazdı. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvan) Dıhye’yi ( radıyallahü anh ) gördükleri zaman Dıhye mi yoksa Cebrâil mi olduğunu anlayamazlardı.

Dıhye-i Kelbî Rumca’yı iyi bilirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) onu Bizans’a Sefir olarak gönderdi. Bu hicretin yedinci yılı (m. 629) Muharrem ayında oldu. (Hicretin altıncı yılı Zilhicce ayında olduğu da rivâyet edilmiştir). Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bizans Kayseri Herakliüs’u İslâm’a davet için bir mektûb yazdırdı. Bu mektûbu yazdırdığı zaman Eshâb-ı kiramdan bazıları, “Yâ Resûlallah! Rum taifesi mührü olmayan bir mektûbu okumazlar” dediler. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) emretti. Gümüşten bir mühür kazdırıldı. Mührün üzerinde üç satır yazı yazılı idi. Birinci satır Muhammed, ikincisi Resûl, üçüncü satır da Allah idi. Mektûbu bu mühürle mühürledi ve Dıhye’ye ( radıyallahü anh ) verdi.

**

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Bedir gazâsı dışındaki, bütün gazvelerine iştirâk eden Dıhye ( radıyallahü anh ); Hazreti Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Suriye seferine katıldı. Hazreti Ömer zamanında Yermük savaşında bulundu. Şam seferlerine katıldı. Şam’ın fethinden sonra oraya yerleşti ve Muzze’de oturdu. Hazreti Muâviye zamanında Şam’da 50 (m. 672)’de vefât etti.

***

Şefaatlerine mazhar olmak nasib eyle ya Rabbi!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1325 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
15 Tem 15 16:00
Kur'an Müslümanlığı Üzerine

(Bu yazı bir reddiye değildir, yazının sahibinin reddiye yazacak ilmi de haddi de yoktur)

Kur’an Müslümanlığı. Hz. Allah’tan (C.C) başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in (A.S) onun kulu ve resulü olduğuna iman eden Müslümanlar için Kur’an Hz. Allah’ın (C.C.)’ın Hz. Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e (A.S) vahiy yoluyla indirdiği ve kendisine iman edilmesi, imanın şartlarından olan kutsal kitabımız.

Dolayısıyla bir kişi kendini Müslüman olarak görüyorsa aynı zamanda Kur’an Müslümanı şeklinde tanımlaması garip bir durum teşkil ediyor. Bir özgüven eksikliğini işaret ettiğini söylemek mümkün olabilir. Müslüman olmak zaten içinde Kur’an’a tam manasıyla İman etmeyi gerektiriyorken bunu tekrardan belirtmenin gereği nedir?

Günümüzde Kur’an Müslümanlığı; Hadislerin büyük çoğunluğunu(bazısı tamamını), ravisinin zayıflığı, İsrailiyat, hadis âlimlerinin kadın ve şöhret düşkünlükleri, Hz. Muhammed’in (A.S) bu sözü söyleyeme-yeceği ve Kur’an-ı Kerime ters düşmesi gibi nedenlerle Kur’an-ı Kerim’in tek kaynak olarak alınmasını ve diğer kaynaklar Sünnet ve İcma’dan bahsetmenin Kur’an-a ters düştüğünü söyleyen görüşün adı.

Kur’an Müslümanlığı yukarıda çizmeye çalıştığım sınırları düşündüğümüzde bir özgüven eksikliğinden daha çok, ötekileştiren ve hatta yer yer tekfire kaçan bir iddianın dışavurumu. İddianın sahipleri bize Hz. Kur’an a tabi olarak sadece kendilerinin olduğunu söylüyor aynı zamanda. Biz Kur’an Müslümanız demek aynı zamanda siz Kur’an Müslümanı değilsiniz demek değil midir?

Kur’an Müslümanlığı çok büyük konfor sağlıyor savunucularına, ayet mealleriyle konuştukları için kendilerine gelen her eleştiri sanki Haşa ve Kella Kur’an-a yapılmış gibi bir argüman geliştiriyorlar.

“Bakın biz Kur’an dan bahsediyoruz bunlar bizi onun eleştiriyor” tavrı müthiş bir psikolojik üstünlük sağlıyor. link

Burada akıllara şu soru gelebilir. Mehmet Okuyan söylediklerinde haklı değil mi? İzah etmeye çalışayım.

Tevbe Suresi 31. Ayeti mealen:

“Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir” (Elmalılı Hamdi Yazır ) buyurmakta.

Bu ayeti kerime ile âlimlere saygı gösteren herkesi, âlimlerini Rab edinmekle suçlayabilirsiniz. Bugünlerde Youtube’dan çıkmayan Edip Yüksel de öyle yapmış. Ayet mealinin dipnotunda “Din sadece Allah'ındır (98:5). Falanın filanın fetvalarını din edinmek şirktir” yazmış. (kaynak link )

Oysa bir önceki ayette Allahu Teala hazretleri Yahudi ve Hristiyanların durumunu anlatmakta. Şimdi de diyanet vakfının ayete yaptığı açıklamaya bakalım

“Yahudilerin Mukaddes Kitaplarını taşıyan sandık birkaç kez düşmanlarının eline geçmiş, Mukaddes Kitap saldırıya uğramış ve bizzat Hz. Musa’ya verilen levhalar kaybolmuştur. Yahudi din adamları hafızalarında kalan bazı ayetleri parça parça yazmışlardı. Babil esaretinde iyi bir yazıcı olan kâhin Ezra, şifahi ve kısmen yazılı olan rivayetleri bir araya toplayıp Yahudi mukaddes kitabını meydana çıkarmıştı. Bu hizmetinden dolayı Ezra, İsrailoğullarının saygısını kazanmış, bu saygı zamanla o kadar aşırı bir noktaya varmış ki Yahudiler, Ezra’yı Allah’ın oğlu saymışlardır. İşte yukarıdaki ayette buna işaret edilmektedir”

Birkaç soruyla sonlandıralım.

1-Ehli Sünnet âlimlerinin yaptığı yorumları ciddiye almayacaksak, sizin yorumlarınızı neden ciddiye alacağız? Bundan öncekilerden farkınız nedir?

2-Nisa suresi 115. Ayeti kerimede bahsedilen kesimden olmadığınızı nereden bileceğiz? (Ayetin inzal sebebine bakınız )

3-Bir meseleyi anlatmak için neden saatlerce konuşuyorsunuz. Ayet mealini okusak yetmiyor?

4-Konuşmalarınızda Şia’ya getirilmiş en ufak bir eleştiri görmedim. Şia’yı nasıl tanımlıyorsunuz?

5-Hadisi Şerifte geçen : “Muhakkak ki Allah bu Kuranla bazı kavimleri yükseltir bazılarını da alçaltır” ifadesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Tem 13:03

anlaşılmayan şudur ki düşüncelerini kabul etmediğiniz zihniyet Kuran ve Kuran ın örnek gösterdiği peygamber profiline ahlakına itaat etmekte.eğer bi hadis ayetle çakışıyorsa tabi ki tercihimiz ayetten yana olacaktır.bunda neden bi sorun olsun...

18 Tem 12:36

Düşünen ilahiyatçı olmaktan Alemlerin Rabbine sığındım bi an :)

Mustafa Karayel yazdı, 484 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Tem 15 16:00
Abbâs (Radiyallahü Anh)

Bedir savaşında daha müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne-i Münevvereye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:

- Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.

- Yâ resûlallah, ben müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir'e getirdiler.

- Senin müslümanlığını Allahü Teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan Allah sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş itibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!

- Yâ resûlallah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.

- Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?

- Hangi altınları?

- Hani sen Mekke'den çıkacağın gün, hanımın Hâris'in kızı Ümmül Fadl'a verdiğin altınlar. Onları verirken, yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümmül Fadl'a, bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir. Şu kadarı Fadl içindir. Şu kadarı Abdullah içindir. Şu kadarı Ubeydullah içindir. Şu kadarı da Kusem içindir dediğin altınlar?

Peygamber efendimiz altınlar hakkında bu kadar teferruatlı bir şekilde bilgi verince, Hazret-i Abbâs çok şaşırdı:

- Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Bunları sen nereden biliyorsun?

- Allahü teâlâ haber verdi.

- Senin, Allahü teâlânın resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım. Doğru söylediğine şehâdet ederim.

Hemen kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

*

Peygamber efendimiz mescide teşrif buyurduklarında, Abbas radiyallahu anh ve Eshabı Kiram aralarında konuşuyorlardı. Peygamber efendimiz

- Ne konuşuyordunuz, buyurdular.

Abbas radiyallahu anh,

-Ya resulallah, birbirimizin yaşından konuşuyorduk, buyurdu.

İki cihan serveri peygemberimiz amcası Hazreti Abbas'a şöyle sordular;

-Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm?

Abbas radiyallahu anh zekasının ne kadar ince, edebinin ne kadar yüksek olduğunu gösteren şu cevabı verdiler.

- Ya resullallah siz her şeyden büyüksünüz. Fakat ben sizden 3 sene eskiyim.

*

Şefaatlerine nail olmak temennisiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emre Keleş yazdı, 506 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
10 Tem 15 04:00

Emre Keleş

Puan: 819

Ramazan Bayramı İçin Bayram Kredisi Şaka mı Bu?

Selamunaleyküm kardeşler,

Mübarek aydan herkes bir şekilde nasiplenmek, en güzel şekilde istifade etmek istiyor. Çok güzel bir ortam herkes diğer günlerden biraz daha hassas davranıyor. Insanlar daha anlayışlı daha idareci daha tahammülü davranmaya çalışıyor. Ibadetlerle biraz daha meşgul olayım az daha önem vereyim istiyor. Buraya kadar her şey normal fakat bu mübarek aydan istifade etmeye çalışan sadece bizler miyiz dersiniz?

Televizyonunuzun düğmesine basın sırayla kanalları dolaşın. Ne görüyorsunuz? Iftar vakti yaklaşıyor dini programlar, ilahiyatçı konuklar, cami önlerinde sunucular, dualar aminler, ezanlar, kuran okuyan imamlar. Galiba buraya kadar da her şey normal diyeceksiniz. Haklısınız. . Ama bir dakika durun. "Az sonra kaldığımız yerden devam etmek için tekrar karşınızda olacağız efendim" cümlesi ardından gelen reklama bir bakalım.. Bir banka reklamı. Ne diyor efendim? Uygun faiz ve taksit imkanları ile "Bayram Kredisi" haydaa. Ne oldu yahu? Az önce ne güzel ilahiler aşrı şerifler Sahabeler anlatan hoca efendiler vardı ne güzel dinliyorduk ne oldu. Ya hu bu RTÜK denen kurum neye kanal kapatır neye cezai işlem yapar? Ya Diyanet Kurumu ne işe yarar? Ramazan Bayramı için Ramazan Kredisi reklamı yapan bir bankaya Diyanet'in, temsil ettiği insanlar adına söylemesi gereken bir çift sözü yok mudur? Müslümanlar için bayramda faiz caizdir diye bir fetva mı verildi? Hadi Diyaneti bazı bağlılıkları olan bir kurum etliye sütlüye çok karışamadığından gibi saçma bahaneler ile geçiştireyim oda çok mantıklı değil ya hadi neyse. Hocaefendiler ilahıyatçı abiler programlarda bu konu için iki kelime laf etmekten neden geri duruyorlar? Bu çok normal bir durum mu? Görmüyorlar mı acaba? Bunlara neden izin veriliyor? Sonra Nihat Hatipoğlu programda soruları yanıtlıyor bizde saçmaca soru soran elemanları izliyor dalga geçiyoruz. Adama bunları normal gibi sürekli gösterir izletirsen yıllar geçer Nihat Hatipoğlu yerini oğluna bırakır. Orucu bozan şeyleri soranlara güzelce anlatır. Ne bekliyordun?

Biz mi? Ya dalga geçiyor oluruz ya da dalga geçiliyor.

Hadi yine iyisiniz diğer iştah kabartan yeme içme reklamlarını hiç karıştırmıyorum. Şu an sıkıntım bankalarla.

Selametle. .

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 432 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Haz 15 22:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Ramazan Ayına Kavuşmak Bir Kez Daha

Hep böyle oluyor sanki. Yanılıyor olamam. Ramazan ayı geldiğinde Allah-ü Teâlâ, bu çok sıcak olması gereken günlerde, merhametiyle muamele ediyor oruç tutan kullarına. Ya yağmurla başlıyor bu kutlu ay, ya hoş bir serinlikle. Niyeti rızayı ilahi olanlar için, Ramazan hep kolay.

Bu sene de mübarek Ramazan ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz. Aynı zamanda hüznü içerisindeyiz. Geçtiğimiz sene de aynı sevinci ve hüznü yaşadık. Geldiği için bize bu ay, kavuşmak nasip olduğu için çok sevinçliyiz lakin bir daha kavuşamazsak diye hüzünlü.

Geçen sene Ramazan-ı Şerif’i yaşayan, bayramını çoluk çocuğuyla mutlulukla karşılayan tanıdık/akrabalarımızdan bazıları şimdi toprak altında. Hesap sorulacağı kesin olan hesap gününe kadar, hüsnü zan ediyoruz ki iyi haldeler inşallah. Ama ayrılık işte… Ya bu Ramazan ayı, bizim de son Ramazanımızsa…

Ölüm hakikati, ensemize tutulmuş buz torbası gibi soğukluğunu her daim hissettirmeli. Bu ay, ölüm hakikatini bir nebze olsun idrak edişimize vesile olmalı. Bundan ötürü bu mübarek ay, hem ölümü kalbimizden hiç çıkarmamaya hem de içinde bulunduğumuz nimetlerin farkına varmaya vesile, şükrünü eda edebilmek için fırsat olmalı.

***

Ramazan ayı, açlık ayıdır. Açlık ise kötü hal ve huylara ket vurmanın diğer adı. Nefsimizin devamlı surette açlık hissettiği kötülüklere, mubah olan hallere ve nimetlere karşı sabretmesidir. Yeni bir sayfa açma ayıdır hayatımızda. Kibrin ve şımarıklığın terk edilme, acziyetimizi anlama ayıdır.

Bakmayın siz sahurda şunu yerseniz sizi bütün gün tok tutar, iftarda şunları yer, şöyle uyursanız rahat ederseniz diyenlere. Ramazan acı çekme ayıdır. Açlıktan miden kazınacak, yemeyeceksin. Susuzluktan kırılacaksın, bir yudum su içmeyeceksin. Canın acıyacak. Yoksa acısını bilmiyorken, açın-susuzun halinden nasıl anlayacaksın?

Acı çekmek olmasaydı, mükâfatı bu kadar tatlı olabilir miydi? O kadar çok müjdeler verilmiş ki oruç tutanın alacağı sevaba dair. Zor şartlar altında tutulan oruç, hâsıl olacak sevabı ziyadeleştirir. Ne mutlu!

Peygamber Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerif yazarak bu yazıyı bereketlendirelim: (Allah-ü Teâlâ’nın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.) [Taberani]

***

Sofralarımız şenleniyor bu ay. Sahurlarımız ayrı bir şen, iftarlarımız ayrı. Namazlarımız daha derli toplu. Teravihler ise aramızdaki mesafeleri sıklaştırıyor. Çaylarımız daha demli, daha açık. Namaza müteakip çaylı sohbetlerimiz daha neşeli.

Bunca neşenin içinde kalbimiz bir yerlerden buruk. İşte sınır komşularımızda yaşananlar, işte Asya’dan Ortadoğu’ya Müslüman kardeşlerimizin çektikleri... İşte bu sebeple, gönlümüzde de hayat bulması için bu hallerin, sofralarımızı gariplere açmaya çalışmalı. Sofralarımız açılamıyorsa, ceplerimiz muhakkak açılmalı.

Birilerinin, Ramazan’a bir ay kadar kala muhacir kardeşlerimizi zulmün tam ortasına geri gönderme (kovma!) vaatlerinden sonra; gözümüzün önünde Ramazan ayı gelmiş diye hiçbir kutsal bilmez, kendine Müslüman diyen fakat kâfirin ayakları altında saltanat sürmekten şeref duyan zalimlerin zulmü altında Ramazan’da oruç tutmaya çalışan garip Müslümanlar…

(Allah’tan sakının ki şükredebilesiniz.) [Nisa 123] ve (Allah-ü Teâlâ, şükredene bol bol nimet verir.) [Fâtır 30] buyuruluyor Kuran-ı Kerim’de mealen. Dünyada ki Müslüman kardeşlerimiz bu kadar zor şartlar altında yaşıyor ve oruçlarını tutmaya çalışıyorken bizlerin şükrü nasıl olmalı, düşünmek lazım.

Her şeyden önce sahurlarda ve iftarlarda, zalimlerin zulmü altında olan kardeşlerimizin hali pür melalini düşünerek aşırılıktan kaçınmak gerekiyor. Aşırılık göreceli bir kavramdır pekâlâ. Şöyle ifade edelim, belki daha sade iftarlar, sahurlar ve de davetler olmalı dersek, meramımızı anlatmış oluruz.

Ne imkânlarda olursak olalım, itidal üzere bir Ramazan ayı geçirirsek, halimizle ve dilimiz ile de bol bol şükredersek, inşallah içinde bulunduğumuz nimetleri Rabbimiz bizlerden almaz, arttırır ve kardeşlerimizin rahata ermesi için de sebepler yaratır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 393 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Haz 15 22:00
"Allah ve Resûlü Elbette Daha İyi Bilir"

Abdullah bin Übeyy bin Selûl, münâfıkların reisi idi. Başında bulunduğu nifak şebekesinin yaptıklarından dolayı haklarında âyeti kerimeler, hattâ “Münafıkûn” adında müstakil bir sûre nazil olmuştu. Bu sebeple Resûlullah Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara karşı hep tedbirli olurdu.

Bir gün, Abdullah bin Ebî Selül hastalandı. Resûlullah Efendimiz iyâdetine [hasta ziyâretine] gitti. Habîbullaha “Ben öldüğüm zamân namâzımı kıl. Bana duâ et. Kaftanını kefen et!” dedi ve bir müddet sonra da öldü...

Bu münafığın oğlu olan Abdullah (radıyallahü anh) son derece samimi bir Müslümandı. Resûlullah Efendimizin huzuruna çıkarak babasının vasiyetini bildirdi. Gariptir ki, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde plânları olan bu adamın kefenlenmesi için Resûli Ekrem Efendimiz sırtından gömleğini çıkarıp Abdullah’a verdi ve “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını kılayım” buyurdu.

Cenaze hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz namazı kılmaya kalkarken Hazreti Ömer (radıyallahü anh), arkasından ridasına yapıştı; “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi?” dedi. Peygamber Efendimiz gülümseyerek şöyle cevap verdi:

“İstiğfar etmek veya etmemekte serbest bırakıldım. Ben de tercihimi yaptım. Allahü teâlâ, ‘Onlar adına ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen yine Allah onları bağışlayacak değildir...’ (Tevbe Sûresi, 80) buyurmuştur.”

Daha sonra Resûlullah Efendimiz, Abdullah bin Übeyy’in cenaze namazını kıldı ve kabri başına kadar da gitti...

Aradan çok zaman geçmeden Peygamber Efendimize münâfık ölüleri hakkında Cenâbı Hak tarafından ayeti kerime gönderildi.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, hiçbir münâfığın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da durmadı.

Resulullah Efendimizin bir münafığın cenazesine karşı bu alâkasının şüphesiz birçok hikmetleri vardı. En mühim hikmeti onun etrafında toplanmış olanların samimi iman etmelerini temin etmekti. Nitekim, Abdullah bin Übeyy’in vefât ederken Peygamber Efendimizden medet umduğunu gören bin kişi samimiyetle Müslüman olmuştur. Bunu gören Hazreti Ömer de, davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette daha iyi bilir” demiştir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 381 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 May 15 16:00
Telimiyyet ve Hürriyetin Zirvesindeki Köle

Bilal-i Habeşi (radiyallahü anh) Eshâb-ı kirâmdan olup, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” müezzini idi. Önce müslimân olanlardandır. Ümmiyyetebni Halefin kölesi idi. Kâfirler ve efendisi, kendisine çok eziyyet ve cefâ ederlerdi. Boynuna ip takıp, çocukların ellerine verir, Mekke sokaklarında dolaşdırırlardı. Bilâl ise, Allah birdir, Allah birdir der, dîninden vazgeçmezdi. Birgün, Bilâli (radiyallahü anh) soyup, bir don ile, sıcak kum üzerine yatırdılar. Üstüne büyük taş koydular. Yâ, Muhammedin dîninden çıkarsın, yâhud ölünciye kadar, burada böyle kalırsın dediler. Bilâl hazretleri, bu taşın altında (Allah birdir, Allah birdir) derdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” oradan geçerken, bunu gördü. (Allahü teâlânın ismini söylemek, seni kurtarır) buyurdu. Evine geldi. Ebû Bekr gelince, Bilâlin çekdiğini söyledi. (Çok üzüldüm) buyurdu. Ebû Bekr “radıyallahü anh” kâfirlerin yanına gitdi. (Bilâle böyle yapmakla elinize ne geçer? Bana satınız!) dedi. Dünyâ dolusu altın versen satmayız. Fekat, senin kölen Âmir ile değişiriz dediler. Âmir, Ebû Bekrin ticâret işlerini yapardı. Çok para kazanırdı. Yanında maldan başka, onbin altın vardı. Ebû Bekrin her işini görür, ya’nî onun eli-ayağı yerinde idi. Fekat, kâfir idi. Îmân etmiyordu. Ebû Bekr, Âmiri, bütün malı ve paraları ile, Bilâl için size verdim buyurdu. Çok sevindiler. Ebû Bekri aldatdık dediler. Bilâli taş altından çıkarıp, elinden tutup, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna getirdi. (Yâ Resûlallah! Bilâli bugün, Allah için âzad eyledim) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çok sevindi. Ebû Bekre çok düâ buyurdu. O anda, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, doksan ikinci sûre olan (Velleyl) sûresinin, onyedinci âyetini getirdi. Cenâb-ı Hak, Ebû Bekrin Cehennemden uzak olduğunu müjdeledi.

Bütün gazalarda bulunan Hazret-i Bilal, Resulullahın(sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra Medine'de duramam diyip Şam diyarına hicret etmiştir.

Rüyasında Efendimiz,

- Beni ziyaret için gelmez misin ey Bilal?

buyurunca Medine-i Münevvere'ye gelmiş, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anhümâ” zorlaması ile bir sabâh ezânı okumuş idi. Efendimiz'i((sallallahü aleyhi ve sellem) hatırlayan Eshab-ı Kiramın gözyaşları sel olmuş, hazret-i Bilal ise ağlamaktan ezanı zor tamamlamış ve bu kendisinin son ezanı olmuştu.

....................

Ve Bilal-i Habeşi hazretlerinin hayatından bize ibretlik bir hadise;

Bir gün mescitte Bilal-i Habeşi hazretleri oynuyordu.

Hazret-i Ömer Efendimiz,

(Ya Bilal, burası mescid, ne yapıyorsun, burada oynanır mı?) dedi.

Bilal-i Habeşi hazretleri, Resulullahı göstererek,

-(Buranın sahibi var, sen çık aradan) dedi.

Hazret-i Ömer, taaccüp edip,

-(Ya Resulallah, Bilal mescidin içinde oynuyor) dedi.

Peygamber efendimiz onu çağırarak,

- (Ya Bilal, bu ne hâl, niye oynuyorsun?) diye sordular.

- (Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, bu benim Allahü teâlâya özel teşekkürüm. Allahü teâlâ, her şeyi senin için yarattı, sana her şeyi verdi, sadece bir şeyi vermedi. İşte bu sebepten sevincimden oynuyorum) dedi. Peygamber efendimiz tebessüm buyurup,

-(O sebep nedir ki ya Bilal, seni sevinçten oynatıyor?) diye sordular.

- (Ya Resulallah, Cenab-ı Hak sana, hidayet verme yetkisi vermedi dedi. Kalbe iman bahşetmeyi sana bıraksaydı, sen önce yakınlarını, bildiklerini, tanıdıklarını hidayete erdirirdin, bu garip Bilal, tâ Habeşistan’da nasıl Müslüman olurdu, onun için oynuyorum) dedi.

Peygamber efendimiz yine tebessüm edip,

-(Oyna ya Bilal!) buyurdular.

.......................................

Şefaatlerine kavuşmak dileğiyle...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 May 02:51

Geçmişte belki böyle canını feda etmek derecesinde İslamiyet gerekiyordu.. ancak bu kadar kalabalık dünyada ve karmaşık uygarlıkta.. sarhoş olmadan aklı çalıştırmak ve tuzağa düşmeden ince düşünmek gerekiyor.. zira düşman akıl ve dost düşüncesiz...

Mustafa Karayel yazdı, 1 kişi sahiplendi, 424 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Miraç Aklın Bittiği İmanın Başladığı Yerdir

Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten yedi kat göklere; Arş, Kûrsi, Ruhlar âlemi, Kâbekavseyn makamına gitmek; Cennet, Cehennemi gezmek yani Mirac mucizesinin tamamı tek ân içinde olmuştu. Öyle kısa bir zaman ki "ân" bile aslında mânayı ifade etmiyor.

Seyyidil Mürselin, Ümmü Hani'nin evine gelince Burak da ayrılıp kayboldu. İçeri giren büyük Peygamber leğendeki abdest suyunun hâlâ çalkalanmakta ve yatağının soğumamış olduğunu gördü. Ümmü Hâni de dışarıda herşeyden habersiz uyuyordu.

Her şeye muktedir olan Cenab-ı Hak Resulüne uyanık olarak ve dünya gözü ile böyle bir mucizeyi yaşatmıştı.

Recep ayının yirmiyedinci Pazartesi gecesi vuku bulun zamanın zamansızlık noktasındaki bu büyük mucizeyi Resulullah ertesi sabah Kâbe yanına giderek yine risalet görevinin icabı oradakilere anlatıp onları islam dinine çağırmak istedi! Fakat müşrikler, her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçirdikleri için duyduklarından müthiş şekilde şaşırdılar..

Böyle şey olur mu? Mekke ile Kudüs arası bir aylık yol! O ise bir gecede bu kadar yola gidip-geldiğini söylüyor... Kahkahadan karınlarını tuta tuta gülüyorlar. Şamata gürültü diz boyu.

-Amma laf! Bir aylık yolu bir gecede git gel.

-Peygamber ya! Bizi akılsız sayıyor... Yoksa böyle bir sözü nasıl söyler.

-Hadi Ebu Bekr'e gidelim. Efendisinin dediğini haber verelim; bakalım böyle olmayacak bir iddiaya ne diyecek.

-Ebu Bekr akıllıdır, O'nun bir yalancı olduğunu artık kabul eder.

Hazreti Ebu Bekr'in kapısındalar; telaşla kapıyı çalıyorlar. İslamın büyük kahramanı kapıda görünüyor. Soran gözleri müşriklerin üzerinde:

-Hayırdır...

-Şer şer... Bak efendin işi nerelere kadar vardırdı.

-N'olmuş efendime?

-Sen bilirsin; Mekke-Kudüs arası kaç günlük yoldur?

-Bir ayda alınır.

-Yaşşa Ebu Bekr. Ne doğru söyledin.

-Ama Muhammed ne diyor biliyor musun?

Sevgili Peygamberimizin ismi geçince Ebu Bekr, radıyallahü anh, dikkat kesildi.

-Ne diyor?

-Bu gece, bir anlık zaman içinde Kudüs'e gidip geldim, diyor.

-Hem sadece Kudüs'e değil; yedi kat göklere de gitmiş güya!.

Beklediler ki kendileri gibi Hazreti Ebu Bekr'de aklın dar kalıplarını aşamasın; ama O, en büyük hürriyetin teslimiyette olduğuna inanıyordu. Cevabı ile müşrikler buzdan hayret heykelleri haline geldi:

-O diyorsa doğrudur!!! Bir ânda gidip gelmiştir...

link

....................

Miraç Kandiliniz Mübarek Olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 1 kişi sahiplendi, 667 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 May 15 16:00
Şehadeti İki Kez Tadan Şanlı Sahabe Nevfel (Radıyallahü Anh)

Nevfel “radıyallahü anh”. Bir yiğit sahabe ki, iki oğlunu ve hanımını yanında getirip dedi ki,

- Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ben düâ edeyim, siz de “âmîn” deyiniz ki düâm kabûl olsun.

Server-i âlem,

- Sen söyle, ben âmîn diyeyim, buyurdular

Nevfel “radıyallahü anh” ellerini kaldırıp:

- Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser eyle. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle.

Bu duadan sonraki daha ilk gaza. Nevfel şehîd oldu.

Haberi alan Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mubârek gözleri yaş ile doldu. Eshab-ı Kiram ile Nevfel’in başına geldiler ve buyurdular ki;

- Allahü teâlâ sana rahmet etsin, Yâ Nevfel! Şübhe yokdur ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. Damarlarından kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Süâlsiz, hesâbsız Cennete gidersin.

Sarıp, defn etdiler ve yine buyurdular ki;

- Beni Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım.

Ve sayısız ganîmetler ile mensûr ve muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye dönen Eshab-ı Güzîn şehre yaklaşdılar. Medîne halkı sevinç içinde yollara dökülmüşler, gelenleri bekliyorlar.

Gelenler arasında olan Nevfel’in annnesi (bir rivayette ise hanımı) Server-i kâinât hazretlerine selâm verip, üzengilerine yüz sürdü ve;

- Gazânız mubârek olsun, Yâ Resûlallah, Nevfelim nerededir, diye sordu.

Hazret-i Fahr-i âlemin mubârek gözlerinden yaş revân oldu. Yanında bulunan Sahabe-i kiram de ağlamaya başladılar. Zübeyr bin Avvam hazretlerine ;

- Yâ Zübeyr! Yürü. Bunu söylemeye kim dayanabilir ki ben söyliyeyim, buyurdular.

Mubârek eli ile arkalarına işâret edip, geçip gittiler.

Ardından hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi.

- Nevfel’e ne oldu?

Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ve yanındakiler de ağlıyorlardı. Yanında yürüyen Ammâr bin Yâser’e;

- Bu haberi annesine nasıl söyliyebilirim, diyerek cevap veremediler.

Hazret-i Osmân, “Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” geldiler sırasıyla.

Aynı sorular, ve yine cevabında gözyaşları. Onlar da elleriyle arkayı işaret ederek, geçdi ve gitdiler.

Kalan tek sahabe, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” tebessümle geldiler. Ve yine o yürek yakan soruya muhatap oldular. Resulullahın mağara arkadaşı, yüksek sırların kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” mubârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, parmağını dişine dokundurup, Hakk’a teveccüh edip;

“Yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. Doğru söylesem hâtırı [gönlü] yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır.”

Ve mübarek gönlünden geçirerek, tevekkülün zirvesine çıkarak ve dahi O’na sığınarak;

- (Yâ ALLAH), deyiverdi.

Hiç vakit geçmeden, daha o ânda yaydan ok çıkar gibi, kılıncı elinde Nevfel (radiyallahü anh) gelerek, selâm verdi.

-Buyur, Yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi.

Cebrail aleyhisselam gelerek;

- Yâ Muhammed! Şükr secdesi eyle ki, ümmetinde Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhissalâtü vesselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sakalı avucunda iken, bir kerre dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izzim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekr kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımıdır. Onun sözünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye döneminde yalan söylememişdir, dedi.

Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhisselamın müjdesini haber verdiler.

Nice yıllar ömür süren Hazreti Nevfel’in evvelki oğullarından başka iki oğlu daha oldu. Yemâme cenginde şehîd oldu.(Radıyallahü teala anhüm ecmain)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 389 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Nis 15 10:00
Hanzala (Radiyallahü Anh)

Uhud savaşına bir günlük evli olmasına rağmen peygamber efendimizin emrine uyan Hazret-i Hanzala da katılmıştı. Savaş sona erince müslümanlar Medine'’ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı Sevgili Peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen Hazret-i Hanzala’'nın hanımı da vardı. Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları Sevgili Peygamberimiz "“aleyhisselam"” cevaplıyordu.

En son olarak soru sorma sırası, Hanzala'’nın (radiyallahü anh) hanımına gelmişti. Resulullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selllem) yaklaşarak sordu:

-Ey Allah’ın resulü! Hanzala nerede?

Sevgili Peygamberimiz cevabında buyurdu ki:

- Hanzala şehit oldu.

Bunun üzerine Hanzala'’nın (radiyallahü anh) hanımı yere bakarak, sessizce;

-Ya resulallah, şu anda söyleyeceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Hanzala, sizin mübarek emrinize

uyarak boy abdestini dahi alamadan hemen harbe katıldı. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.

Peygamber efendimiz buyurdular ki:

(Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala'’yı meleklerin yıkadığını gördüm.)

Bunun için ona “gasilül-melâike” yani (meleklerin gusül ettirdiği) Hanzala denir. (Radiyallahü anh)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 393 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
13 Nis 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Kutlu Doğum Haftası?

Son yıllarda Kutlu Doğum Haftası tabirini çok sık duyar olduk. Nedir bu Kutlu Doğum Haftası peki?

Kutlu Doğum Haftası, Osmanlı zamanında olmamış, Cumhuriyet tarihimizle başlamamış, geçmişte resmi olarak belli bir tarih atanmamış, 1989 senesinde, Türkiye Diyanet Vakfı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından organize edilmiş ve kutlanmaya başlanmış bir haftadır.

Her yıl Kutlu Doğum diye ifade edilen hafta, Nisan ayının 14 ile 20’si arasında kutlanıyor. Kutlu Doğum, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhisselam) doğumunu (Miladi 571 senesi, Rebiülevvel ayının 12.gecesi) miladi olarak içine alan haftaya deniyor. Her yıl artan bir ilgiyle kutlanılan bu hafta eskiden sadece Türkiye Diyanet Vakfı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından organize ediliyordu. Artık okullar, belediyeler, camiler, dergiler, dernekler tarafından da her sene büyük bir coşkuyla kutlanılıyor.

Mesele Nedir?

Dinimizde bütün mübarek geceler, hicri yıla göre kutlanır. Bütün ibadetler ve dini faaliyetlerde kameri aya göre yapılan hesaplar esas alınır.

Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre hesap edilir. Bu hesaba göre insanlar ibadetlerini yapar. Misal, haccı Allah-ü Teâlâ’nın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da hep Ocak ayında yapmak; orucu Ramazan ayında değil de, hep Şubatta tutmak, Kadir gecesini bu misale göre hep Şubat ayında aramak dini bozmak olur.

Bırakın ilim adamlarını, her Müslüman bilir ki, İslamiyette güneş yılı hesabına göre mübarek bir gece, mübarek bir gün ya da mübarek bir ay yoktur.

Evet, Kutlu Doğum yukarıda zikredildiği üzere Rebiülevvel ayının 12. gecesi olmuştur fakat o gün, miladi hesaba göre her sene başka bir güne denk gelmektedir. Her sene “20 Nisandır” diyerek Kutlu Doğumu sabitlemek abesle iştigal etmek olur. “Niyetimiz iyi. Her yıl farklı güne tekabül ettiği için muhtelif sebeplerle bu günü sabitledik.” denilirse, “lütfen Ramazan ve Kurban bayramlarını da ülkemizde sabitleyin; böylelikle Kurban bayramlarını yaza, Ramazan ayını da kışa denk getirerek Müslümanları büyük bir müşkülattan(!) kurtarmış olursunuz?” diye bir soru sorulabilir mi?

Buradan da anlaşılıyor ki, dinimize uygun olmayan bir husus için “Niyetimiz iyi” lafzı bir anlam ifade etmemektedir.

İnşallah bu hata bir an önce düzeltilir ve iyi niyetli sebeplerin ardına saklanmadan bir daha bu ve benzeri işlere tevessül edilmez.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
17 Nis 22:34

Terslik düzeltilerek, her yıl Rebiülevvel ayının 12. gecesini içinde barındıran haftada kutlanmasının daha isabetli olacağı kanaatindeyim.

13 Nis 22:36

Bulut Sever

Puan: 4848

Site gittikçe gelişiyor ve güzelleşiyor. Elinize sağlık, çok teşekkür ederiz.

Mustafa Karayel yazdı, 357 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Nis 15 10:00
Kişi Sevdiği ile Beraberdir

Bir gün bir Eshab-ı kiram, Sevgili ve Şanlı Peygamberimizin yanında bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Ama nasıl... İç çeke çeke... Sanki babası bir daha geri dönmeyecek küçük bir çocuk ızdırabıyla...

Efendimiz,

- Niye ağlıyorsun diye sormuşlar şefkatle...

Şu aşk dolu sözlere bakınız...

- Ya Resulallah... Cennetin üçte ikisi sizin ümmetinize verilecek. Ümmetiniz orada çok kalabalık olacak. Bu dünyada ben yanınıza gelebiliyorum. Bu güzel cemalinizi görüyorum. Tatlı sesinizi işitiyorum. Orada kalabalıktan, izdihamdan yanınıza yaklaşamam ki, sizden ayrı kalırım... Size hasret kalırım... İşte o hasret şimdiden benim iliklerimi yakıyor...

Efendimiz"sallallahü aleyhi vesellem", tebessüm buyururlar ve şu müjdeyi verirler:

- (El-mer'ü me'a men ehabbe)Kişi sevdiği ile beraberdir. Orada da yanımda olacaksın...

Beraber olanlardan olmak dileğiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
17 Nis 11:26
Ömer Poyraz yazdı, 424 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
7 Nis 15 10:00

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Son Nefes

Meşhur Fransız profesörü Poincare, ölümünden önce hafızasını kaybetmiş.

Son gününde ziyaretine gelen arkadaşı, Poincare'nin hanımını çok telaşlı görmüş.

Demiş ki hanımı;

- Bugün durumu iyice ağırlaştı. Hafızasını kaybetti, artık beni bile tanımıyor; konuşamıyor.

-Ben onu konuştururum demiş arkadaşı ve Poincare'ye sormuş:

- 12'nin karesi kaç?

Üst üste tekrarlamış Fransız profesör:

- 144, 144, 144

Yine adamın biri ölmeden önce sayıklıyor, bir türlü ruhunu teslim edemiyormuş.

-Harç getir, tuğla getir. Harç getir, tuğla getir.

Sormuşlar ne iş yapardı diye,

-Duvar ustasıydı demişler.

Birisi çıkmış ve demiş ki, o işi bana bırakın ben hallederim.

Eğilmiş ve yatakta sayıklayanın kulağına fısıldamış;

-Harç bitti, yapı paydos!

Adam ruhunu teslim edivermiş.

Ayhan Songar'ın hocası Necmettin Polvan, sekerat-ül mevt hâline gelince;

-Işıkları söndürün, sayaç dönmesin demiş.

Ahmed ibni Hanbel hazretleri, tam sekerat halindeyken, birden can havliyle üç defa (Olmaz, olmaz, olmaz) diye bağırıp, tekrar yatağa düşer. Oğlu yanına yaklaşıp, (Hayırdır baba, ne oldu? Olmaz diye bağırmanızın sebebi neydi?) diye sorunca, (Mel’un şeytan, “Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol, Cennete gideceksin” dedi. Ben de olmaz dedim. O mel’un da defoldu gitti) der ve kelime-i şehadet getirip vefat eder.

"Sekerat-ül mevt” (can çekişme anı) hâlinde, insan şuurunu da, hafızasını da kaybedermiş.

Lüzumlu hayati fonksiyonlarını (dolaşım ve solunum) zorlukla yapabilirmiş. Tıpta buna “agoni” deniyor.

İşte bu anda, yani insanlar ölürken hafızalarında değil, kalplerinde yer eden şeyleri tekrarlarmış. Yaşarken neyi dert ve dava edinmişse ölürken onu fısıldarmış.

"Son nefes korkusu" derdi ile dertlenenlerden olmak ümidiyle bitirelim yazıyı.

Sadi-i Şirazi hazretleri buyuruyor ki: “Sen dünyaya geldiğinde ağlıyordun, etrafındakiler gülüyorlardı. Öyle bir hayat yaşa ki ölünce sen gül, onlar ağlasın...”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Nis 21:40

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Teşekkürler. Gözlerinize sağlık!

07 Nis 16:19

Güzel yazı, elinize sağlık. Cümlemize kalbin aynası son nefeste iman nasip ola inşallah.. Amin..

Yusuf Esad Öz yazdı, 547 kez açıldı, 2 misafir beğendi, 7 yorum yapıldı.
25 Mar 15 03:00
Felsefe ve Islam

Felsefe ve islam.

(hatalı kısımlar olduğunun farkındayım yinede paylaşmak istedim. yorumlara açık bir metin.)

Felsefe düşünme sanatıdır. İslam ise bir yaşam tarzı ve yaşamdan sonrasıdır. Felsefe sorgulama sanatıdır İslam ise itaatdir.

İlk bakışta ikiside birbirine zıt alanlardır.bunu niçin söyledim? , cünkü islam mantık dini değildir (ibadetler). Felsefe ise herşeyde mantık arar.

Cahiliye çağını yıkan ne oldu ? Kısmi anarşistlik. Allah cc. dışında her tanrıya karşı retti. Bu olması gereken bir anarşistlik ve devrimcilikti.

Bu sayede hakkı buldular.

Yazarın bir lafı vardı; "Kapalı kızlarımız felsefe okumalıdır." diye, senelerdir bizlere felsefeyi sanki bir ateist zihniyeti & düşünce sistemi olarak gösterdiler. Bazı ilahiyatlı ! abilerimizin dediği gibi kadercilik yapmak ile olmuyor bu işler, Kur'an dan ve sünnetten tam olarak araştırmadan "allah böyle yazmış" demeleri gibi yobaz cümleler doğuyor ortaya.

Mevzuların araştırırken herşeyi koşulsuz yoklayabilmeye felsefi araştırma denir. Felsefi araştırmada mantık devreye girer, İslamda ise Allahu teala insan beyninin bazı şeyleri tam olarak algılayamayacağını söylemiştir.( zaman kavramı, kader kavramı, tanrı kavramı vb. ) bu yüzden tam mâna sı ile çözemeyiz bazı şeyleri. Allahu tealanın bize "tam mânası ile kavrayamayacağınız" dediği şeylerden ziyade insan zihninin kavrayabileceği şeyleri araştırmalıyız. İnsan aklı ne kadar muazzam da olsa bir sınırı vardır, müslümanlar olarak batı felsefesinin tekniğini almalı içeriğini onlara bırakmalıyız. Yani yüzde yüz doğru olan tek bilgi Kur-an'ın bizlere söylediği bilgilerdir. Batının bize söylediklerinden Kuran ile uyuşan bilgileri almalı ters düşenleri ise onlara bırakmalıyız ki gerçekten işe yarayan bilgiler elde edebilelim, kuranı doğru bir şekilde yorumlayabilelim. Mesela insan oğlunun Hz. Ademden geldiği Kur'an da apaçık yazar. Bilim insanları farklı teoriler atarlar ortaya, bunlardan Kur'ana uyanı araştırmalı, incelemeli, yanlışları ayıklamalı ve duru bir halde almalıyız.

"felsefe soru sorma sanatıdır." derdi hocam, bizde kur'an a felsefe yapmalıyız, yani kur'anı farklı açılarıylada incelemeliyiz. Bir nevi kurandaki bir ayeti düşünürken, sadece açık anlamıyla değil, başka neler kastedmek istediğiylede ilgili düşünmeliyiz. böylece kurandan da daha fazla istifade edebilelim.

Felsefe islam ışığı altında yapıldığı zaman gerçekten çok faydalı olacağını savunurum her zaman. Çünkü Hakkın bize gönderdiği kitap ve Rasul ile ancak hakikate ulaşabiliriz. Her bilim ve ilim alanında da aynı şeyi savunmuşumdur. Gerçekten doğru ve yararlı bilgiye ancak böyle ulaşılabilir; hakkın dedikleri, ve bilmin dedikleri ile kuşun iki kanadı dengede olur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 May 23:06

akıl ve mantık ile hakikat ve hak.. bunlar araç ve gereç gibi bir de aklın nazari ve idraki olanı ya da ameli ve iradi olanı var.. Gazali akıl ve kalb gözü Kant teorik ve pratik İmamı Nursi nazar ve niyet olarak ayırmış İMAN ise hepsi kuşatır

29 Mar 22:27

yani "ikindi namazının farzı niye dört rekat, veya niye günde beş vakit" diye mantık aranmaz.

Ahmet Ergan yazdı, 320 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Mar 15 15:00

Ahmet Ergan

Puan: 12

Kader Konusuna Vakıf Olmak Zorunda Mıyız?

Geçenlerde önde gelen ve kamuoyunca da- pek takdir görmeseler de- bilinen İslami ilimler dalında çaba gösteren alimlerin hocam diye hitap ettiği bir alimle yaklaşık 10 öğrenci olarak mini bir konferans gerçekleştirdik. Oradaki konu başlıklarından birinde, kader mevzuunda ,sayın hocama itiraz etmek durumunda kaldım. Hocamızın ileri sürdüğü görüş kamuoyunun farklı isimlerden benzer ifadelerle duyduğu; Allah'ın bizim irademize mugayir olmaması için ve mesul tutulabilme durumunun sağlanması için Allah'ın bizim geleceğimizi bilmeyi kendine yaratmaması üstüne idi. Benim nâçizâne fikrim de bunun acziyet içermesi üzerineydi. Tabii ki bu itiraz fikirlerin galip gelme mücadelesi gibi bir boyut kazanmadı.

Bu giriş,aslında günümüzde birçok Müslüman'ın birbiriyle münakaşaya girdiği bir konu hakkında, herkesin kendi görüşünü 'Hak Yol' kabul edip karşı tarafı ikna mücadelesinde kendini vazifeli addettiği bir konu hakkında farklı bir yorum yapmak içindi. Sormak istediğim soru da şu; eldeki bilgilerin üstüne düşünme ön koşulunun ardından, aslında muğlak olduğunu ekseriyetin takdir ettiği bir mevzuuda,'Benim aklımla gelebileceğim nokta sınırlıdır, benim ilmim dışında olan da vardır.' demek neden kimilerimize ağır geliyor? Yahut bilinç ortaya koyduğumuzu ispat için geleneksel ya da marjinal sayılabilecek bir fikir ortaya konulması illa gerekli mi? Dogmatik gösterilmeme çabası neden? Düşünerek,özellikle bu tip başlıkların önde gelenlerinden biri olan kader konusunda kesin ve 'mantıklı' hatlar çizme çabası neden?

Yanlış anlaşılmadan önce, sıkıntılı gördüğüm şey, konu üzerine düşünmek ve tartışmanın anormal görülmesi gerektiği değil;dünyevi algıları ,sınırları hakkında hiçbir fikrimizin olamayacağı -en azından ölünceye kadar-zamanlar ve mekanlara hükmettirme gayreti. Benim burada ileriye süreceğim sebep,kimi insanların sonsuz kudrete teslim olma konusunda eksik kalmasıdır. Mesela şu cevap sık verilir: "Ne yani biz kukla mıyız?" Burada parantez açmakta yarar var, kaderci zihniyet de bu cümleyi kabul ettirme gayretkeşliğindedir. Bu sebeple söz konusu 'mantıklı' hocaların bir yandan da kadercilere tepki olarak fikir ürettiği ve destekçi buldukları kanaatindeyim.

Benim nihai sözüm de(tabii bu da benim fikrim)ana hatları üzerinde mutabık olduğumuz şeylerin(Allah'ın her şeyi bilmesi, gaybı yalnız Allah'ın bilmesi, zerre kadar yapılan iyilik ve kötülüğün karşılığını görmesi, yapılan fiillerden irade boyutunca mesul olunması) üzerine 'mantık' uygulama azminden feragat edilmesidir.

Sayın arkadaşlar,belki malumunuzdur bu sitedeki ilk yazım. Yazdıklarım üzerine yapılacak eleştirilerden başka, sitenin konularında bir bütünlük göremediğimden dolayı bu konuyu da alakasız istikamette bulmadığımdan yazdım, bu konuda da eleştirilerinizi beklerim. Bunların yanında imlâ konusundaki eleştirilerinize de talibim. Bu arada yazı yazmak için 'Daha iyisini yazabilirim' butonundan başka yol olmadığından basmak durumunda kaldım, böyle bir iddia içinde olmadığımı da belirtmek isterim. Selametle...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Mar 19:57

Evet, çalışma sonrasında oluşmuş. Hatayı giderdik.

16 Mar 18:23

editör arkadaşlara : nokta sonrası bitişik yazıldığında link gibi algılıyor. sanırım benim yazım sonraki yapılan çalışmanın bir hatası. :)

Yamanduruş yazdı, 389 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
8 Mar 15 03:00

Yamanduruş

Puan: 917

İslam'dan Korkulmaz! Yaftalara Son!

Danimarka’da devlet okullarında okutulan beşinci sınıf öğrencilerinin din dersi kitabında İslam, maalesef terörizm ve fanatik dincilik başlıkları altında yer almaktadır. Batıda bazı yeni yazılan kitaplarda da “Her Müslüman Terörist Değildir” önermesi ön planda yer alsa da, yine maalesef “Her Terörist Müslümandır” önermesi bilinçli olarak geçmektedir.

İslamofobinin ortaya çıkmasıyla yaygınlaşan bu durumlar gün geçtikçe artma gösteriyor. İslam Korkusu anlamına gelen İslamofobi, 1991 yılından beri kullanılmakta olup, özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde New York'taki İkiz Kuleler saldırıları sonrası daha çok gündeme gelmiş ve 1997 yılında yayınlanan Islamophobia: A Challenge for Us All başlıklı rapora göre de son 20 yılda daha da çok yaygınlaşmış. İngiltere’nin 11 Eylül’ü olarak nitelendirilen 7 Temmuz 2005 bombalamaları, Fransa’nın 11 Eylül’ü olarak adlandırılan Charlie Hebdo saldırısı ile birlikte İslamofobi iyice zirve yaptı. İslam dinini bilmemekten ve bu korkuya dayanarak İslam düşmanlığı yapmaktan kaynaklanan İslamofobi neticesinde Batı için İslam, potansiyel bir düşman haline geldi. Adeta ötekileştirilen İslam dünyası ülkelerinde yaşayan 4 milyondan fazla Müslümanın değerleri her geçen gün alaşağı edilmeye devam ediyor. İslam ile terörizmin özdeşleştirilmesi modern çağın en büyük problemlerinden biri haline gelmiş durumda. Batıda Müslümanları temsil edecek herhangi bir mekanizmanın olmaması nedeniyle de; her Hizbullah, El-Kaide, DAESH (IŞİD) gibi örgütlerin olaylarında Müslümanlara yapılan zulümler de, baskılar da artıyor..

Yıllar önce İspanya, Müslümanların hâkimiyeti altında iken, neredeyse sekiz yüz sene boyunca Hıristiyanlar ve Yahudiler Müslümanlarla bir arada yaşamıştı. Ne zaman ki hakimiyet İspanyol idaresine geçti; akabinde tek bir Müslüman ve Yahudi kalmamıştı. Bunun gibi tarihi örneklere rağmen; sevgi, barış ve hoşgörü dini İslam terörizm ile eşdeğer tutulmaya halen devam ediliyor. O kadar ki; DAESH (IŞİD) örgütünün Suriye'deki katliamı Avusturya'da İslam düşmanlığını körüklerken yasalar da İslamofobiden nasibini alıyor, Irak'taki terör olayı ise Almanya'da yaşayan gurbetçi Müslümanların güvenliğini tehdit edebiliyordu. Son dönemde artan protestolar, akademisyenlerin görüşleri de İslamofobiyi sürekli büyütmeye devam ediyor..

Barış dini İslam’ın yanlış algılanmasının giderilmesi için gerekli tüm çabaların gösterilmesi, İslam ümmetinin farklı mezhep çatışmalarını terk ederek birleşmesi, İslam adına sergilenen iyi örneklerin dünyaya özellikle medya yoluyla ve siyaset kanalıyla sunulup çeşitli yollarla arkasında durulması, batıdaki Müslümanların hakları savunulacak şekilde temsil edilmesi gerekmektedir. İslam’ı kötü temsil edenlere inat, İslam iyi temsillere layıktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
10 Oca 11:15

Berrak bir zihnin, özgüvenli ifadeleri. Kutlarım. Bir eleştirim olacak: Kompozisyon söyleyecek çok şeyi olanların tipik kusuru aceleceliğe kurban gidiyor gibi her seferinde.