İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 11274

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6184

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3812

İstanbul

Ozan Bilican

4 / Puan: 1717

İstanbul

Ömer Poyraz

5 / Puan: 1701

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1489

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1244

İstanbul

Osman Batur Akbulut

9 / Puan: 1213

Kırıkkale

Sıla Münir

10 / Puan: 1175

İstanbul

Mücahid Cesur

11 / Puan: 899

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 867

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

13 / Puan: 849

Ankara

Ali Turan

14 / Puan: 808

İstanbul

Moko Ju Balala

15 / Puan: 786

İstanbul

Müsemma Şahin

16 / Puan: 747

İstanbul

Mümin Yolcu

17 / Puan: 728

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 652

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 627

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 617

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 617

Erzincan

Muharrem Morkoç

23 / Puan: 604

İstanbul

Ahmet Demir

24 / Puan: 574

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 510

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 450

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 415

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 385

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 383

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 380

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 43 dakika kaldı.

Mehmet Sezer yazdı, 262 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
4 Ara 16 22:00
Dolar Hesabı

Elimizin altında ki klavye ve internet sayesinde  istediğimiz herşeye kolayca ve sınırsız şekilde ulaşma imkanımız var. Yasal olmayan siteleri ve şuan kullanılan %10 internet dışında kalan ve girilmesi, incelenmesi ceza almamıza sebep olan gerçek interneti de bilgisayarımızda oynamalar yapıp kullandığımızda inanın istediğimiz herşeye ulaşabiliyoruz. Hatta canlı canlı adam yaralama videolarına , daha da ileri safhada videolara, devletlerin içindeki ajanların sızdırdığı devletlerin silahlarının nerelerde olduğuna ve daha nice nice insanı kendine çeken birçok şeye.

Peki soruyorum size,ülkemizin şu sıralar gündemi olan DOLAR ın neden artış gösterdiği hakkında internetten neye ulaşabiliyoruz?

Hepimizin anlayacağı dilde anlatılmış ,yazılmış indeksten fed den bahsedilmeden şu şu olduğu için dolar böyle oldu diye yazılar gördünüz mü ?

Mesela işsizlikle enflasyonun ilişkisini bahane ederek açıklamalar yapılmış.E işsizlik oranı bir ay içinde doları bu kadar seviyeye getirecek şekilde mi arttı ? Tabikide hayır. Her basın toplantısında veya her toplantıda işsizliğin aşşağı çekildiğini söyleyen zaten hükümet yetkilileri..

Bunda başka bir iş var...

Peki dolar karşısında neden sadece bizim liramız değer kaybediyor.? Neden bizim liramız da afrikanın para birimi gibi değer kaybediyor, ki amerikanın afrikadaki altın madenlerinde çöreklenmiş olduğunu biliyoruz ,bize de mi çöreklenecekler RESMİ olarak. Zaten çöreklendiler diyenleriniz olabilir ama hala bir sömürge devleti değiliz hala  bağımsız bir devletiz.

Peki neden amerikadaki yatırım şirketleri bizim nadide memleketimizi yatırım yapılmayacaklar listesine ekledi? Neden trump  yurt dışına yatırım yapan şirketlerine gelin oralara yatırım yapmayın biz vergileri azaltırız dedi?

Yapacakları yatırımların zarar edeceği korkusu var ama korkmasınlar. Memleketimizdeki eğitim seviyesindeki eksiklik ve tedavi edilemeyen korku emperyalizmi yüzünden onlara zarar gelmez çünkü memleketimizde dünyayı bisikletle dolaşıp burnu kanamayan kişiye burda tecavüz edip öldürülebilir ancak amerika bayrağı olan hiç birşeye dokunulmaz ne yazıkki.

Yeni anayasa ve başkanlık sistemi mutabakatı...

Siyasi kimliklerine sonra değinmek istiyorum.Bu konu hakkında ortaya çıkan dolar bozdurun manevraları ve başkanlık olmazsa bu kaos devam eder söylemleri dikkat çekici.. Başkanlık seçimine kadar sigara ve alkol dışında günlük hayatta herkesin daha genel kullandığı ihtiyaçlara mesela ekmeğe 1 tl den 2 tl lik zam gelmezse, makarnaya yüzde 300 zam gelmezse ben buna danışıklı dövüş derim.Soğuk savaşta yıldızlı pekiyi aldılar derim başkanlık anasının ak sütü gibi helal derim çünkü Türk milletini böyle çeviren adam dünyadaki uyuşturucu içmekten ayık gezemeyen insanlara neler neler yapar..

Aslında en başta söylemek istediğim şey buralara kadar uzadı. Doların artış göstermesinin en önemli nedeni piyasada DOLAR olmaması. Yani şöyle anlatayım. Patates üreticisisiniz ve o sene memlekette herkes patates üretmiş yani rekabet artmış her yerde patates var . Ne olur patates fiyatı otamatik olarak düşer. Veya şöyle söyleyeyim az olan değerlidir.. Bütün mesele bu. Ama dolar bozdurun manevraları güzel lakin hükümettekilerin kafalarında şüphe olmasın acaba bozdurmazlar mı diye bozdururuz  çünkü bize memleket diyince akan sular durur. Ve şunu da söylemeden edemiycem sakın piyasada evde yastık altında dolar yok diye telaş etmeyin çünkü cccp dağıldıktan sonra en güzel ve en çok rus ajanı TÜRKİYE ye geldi şuan bir coğu veya torunları da aksaray da laleli de. Ve biz onlara on yıl içinde bu ajanları aracılığıyla yüzotuz milyar dolar para gönderdik..

Doğuş Bektaş yazdı, 204 kez açıldı, 19 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
3 Eki 16 14:00
Dünya Gündemi Finans ve Enerji
19fd9e4f6f0353c4c8a51ddaf47a4a0f1475484493

15 Temmuzdan bu yana ülkemiz siyasi ve ekonomik alanlarda dünya gündemi dışında işlerle uğraşıyor. Bir yandan darbecileri temizlerken diğer yandan darbecilerin uzun yıllardır açtığı finansal yaraları kapatmaya uğraşıyor. Ak Bağımsız Denetim ve SMMM A.Ş. Finansal Araştırma Bölümünün analizlerini açıklayan Doğuş Bektaş enerjideki durumu özetledi. Dünya, 2016 yılı pozisyonlarını, FED faiz artırımı, büyüme rakamları vb gündemlerle çoktan kapatmışken, 2017 sonrası için uzun süreli finansal planlarını yürütmeye devam ediyor. En önemli konu ise "ucuz enerji".

19fd9e4f6f0353c4c8a51ddaf47a4a0f1475484493

2016 yılında yenilenebilir enerji yatırımları ilk kez petrol ve türevlerine olan yatırımları geçti. 1.2 milyar nüfuslu Hindistan’ın yenilenebilir enerjiye yıllardır yaptığı yatırımlar artık amacına ulaştı. Hindistan'ın yenilenebilir kaynaklardan elde ettiği enerji, nükleer enerjiden elde ettiği miktarı geçti. 2016 ikinci yarısında, ülkede üretilen elektriğin yüzde 5.6’sı yenilenebilir kaynaklardan gelirken, nükleer enerji ile yüzde 3.2’lik bir üretim yapıldı. Hindistan’ın en büyük yenilenebilir enerji kaynağı rüzgar santrallerinden oluşmakta. Son yıllarda güneş enerjisi alanında da yatırımlar artırıldı. Ülkenin 2022 hedefi ise, yenilenebilir enerji kaynaklarını ülkenin ikinci en büyük enerji kaynağına çevirmek.

ef0568e8260a564e5fcff8c31e3d66be1475484522

BBC haberine göre Kosta Rika, kendi ürettiği yenilenebilir enerjiyi arka arkaya 75 gün boyunca kullandı. Son dönemdeki sağanak yağışlar sayesinde dört hidroelektrik tesis, yılın ilk üç ayı boyunca enerji üretmeye devam etti. 2017 yılında tüm otomobil şirketlerinin hedefi en az bir adet elektrikli model seri üretimi. - Petrol otomobiller için; yenilenebilir enerjiler ise elektrik için kullanılıyor. - Güneş enerjisi fiyatları hızlı bir şekilde geriliyor - Hükümetler elektrikli otomobillere teşvik vermeye başladı. Bunun başlıca nedenlerinden birisi hava kirliliği. Türkiye açısından duruma bakıldığında, toplam ithalatın yaklaşık %22'si enerji için harcanıyor. Aralık 2013'de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü, 2013-2023 dönemi için Ulusal Yenilenebilir Enerji Eylem Planını hazırlamıştır. Şu anda ülkemiz yenilenebilir enerji üretiminde toplam içinde %5 paya sahip. Tüketim ise sürekli artış göstermekte. Yenilenebilir enerjinin payının 2023'de %20 seviyesine getirilmesi planlanmakta.

3951c9101ba7bf2319525c650bf763351475484624

SONUÇ: Ülke olarak olağanüstü dönemlerden geçmemize rağmen, dünya gündeminden geride kalma şansımız maalesef yok. Özellikle enerji ve su gibi konularda stratejik planların sürekli revize edilerek genel hedefe göre takip edilmesi gerekiyor. Kabinede en genç ve potansiyel vaadeden Bakan olarak Enerji Bakanımızın öne çıkması devletimizin de konuya ne kadar ciddi baktığını göstermekte. Fransa Paris'te poşet kullanımını yasaklamış, 2020 yılında plastik içeren gıda ilişkili tüm maddeleri yasaklama ile ilgili karar almış, ABD birkaç eyalette eczanelerde plastik bazlı poşeti yasaklamış, Çin ise plastik poşeti ücretli yapmış iken ülkemizde henüz sağlık tarafında bir adım yok. Sağlık yanında finansal tarafında ise belirgin bir eylem planı görülüyor, bu planın ülkemiz şirketlerinin tamamı yeni ve karlı yatırımlar aranırken yeni bir iş ve yatırım alanı olarak birinci sıraya çıkmasını umut ediyoruz. Franchise adı altında gerek girişimcilerin gerekse KOBİ ölçeğindeki şirketlerin yıllık min 500 bin ortalama yatırım olarak 1 Milyon TL yeni ve karlı iş alanı oluşturma adına yatırım yaptığını hep birlikte izliyoruz. Bir marka temsilciliği almak için bilmediği işe 1 Milyon TL bağlayan binlerce girişimci varken, bunu en stratejik alan "enerji sektörüne" çevirmek ülkemizi dünya mecrasında farklı bir yere dahi taşıyabilir. Doğal mecrasında oluşmuş bu sürecin enerji alanına çevrilmesi hem yatırım yapan açısından hem de uzun vadeli devlet-sağlık-finans açısından büyük kazanımlar oluşturacağı muhakkaktır.

 Her şeyin istisnası vardır, ama bir şeyin istisnası yoktur. O da paradır!

18 Şub 22:09

Misafir

Devletlerin hem içte hem dışta, 10-25-50-100 yıllık plan programları olmalı. İnsan için 100 yıl ömür fazla ama devlet için çok az...

13 Oca 21:07

Misafir

mie Sisley si Shiseido mi-au placut foarte tare, am incercat esoeitaann, insa mi sunt foarte scumpe. Acum am Lancaster de corp, il folosesc si pentru fata, nu am nicio problema:)

Doğuş Bektaş yazdı, 306 kez açıldı, 27 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
11 Ağu 16 14:00
Ülkedeki Finansal Kuruluşlar Şirketlere Destek Olmalı
7d2897e890d44fdf3a0967c805749c451470908444

Ülkeler olağanüstü dönemlerden geçerken, Devlet belirli destekler sağlar, bununla birlikte kurumlar ve stratejik önemdeki şirketler de Milli bir duruş sergiler. Ülkemizde gerçekleşen Darbe girişimi, başarısız olmakla birlikte bir çok alanda önlem alınmasını da gerekli kıldı. Bu tip olağanüstü durumlarda Sermaye yeterliliği olan şahıs ve şirketler zarar görmeyebilir ancak zaten yetersiz sermaye ile ticaret yapmaya çalışan KOBİ'ler için mutlak surette ticari anlamda destekler gerekiyor. Halihazırda ülkemizde yer alan KOBİ'ler, Olağanüstü durumların direk içerisinde yer alıyor. Bazen Kurumsal olarak, bazen personelleriyle bazen de ortakları şahsi olarak bu süreçlere dahil oluyorlar ve çok ciddi etkileniyorlar. Misvak Dergisinde, bu durumun sosyolojik boyutu güzel anlatılmış:

7d2897e890d44fdf3a0967c805749c451470908444

Konunun sosyolojik boyutuna ek olarak finansal boyutunu da ele almak gerekir. KOBİ'lerimizin her zaman ihtiyaç duyduğu sermaye, Olağanüstü hallerde ihtiyaç ötesine geçmektedir. Burada da en pratik yoldan bankalarımıza iş düşmektedir. Ülkemizde yer alan tüm bankalar, 2016 yılı ilk çeyrekte olağanüstü karlılıklar açıkladı, 2. ve 3. çeyrekte de bu durum devam edecektir. Bilmem kaç çeyrektir üst üste kar açıklayan bankalar, 3. ve 4. çeyrek olan Temmuz-Aralık 2016 ayları arasında sadece mevcut müşterilerinin borçlarını öteleyerek "kar hırsından"bilmem kaç bininci çeyrek sonunda 2 çeyrek vazgeçseler, 2017 yılında KOBİ dediğimiz ve ülkenin insanının %90'ını etkileyen her şirket daha rahat-daha doğru-daha karlı iş yapmaya başlar.

6de763141aaa68110a2867a47b05595d1470908479

Finansbank satıldığı için, Albaraka ise yavaşlattığı için dikkat çekici küçülme yaşadı! Sadece 3 aylık faaliyetleri sonucunda, 2016 yılı Ocak-Şubat-Mart döneminde bankalarımız 7,8 Milyar TL KOBİ'lerden kar elde etti. Eğer bu karlılık sürdürülebilir olsun ve artsın isteniyorsa KOBİ'ler 2 şey bekliyor:

238435fef5f01b433983817c4fee69381470908505

Bankalardan bir vatandaş olarak ricam şudur, uzun yıllardır bu piyasada faaliyet gösterip büyük karlar ettiniz zaten, 2. ve 3. çeyrekte 6 aylığına, ülkemizde faaliyet yapmaya devam etmek istiyorlarsa bu dönemde gerçekten zor durumda kalan KOBİ'lerimize yardım etmeliler. Yaklaşık 2 senedir piyasa koşullarını öne sürerek kredileri geri çağıran, refinans dosyalarını almayan bankalar, destek olmak zorundalar, tarih bunları yazacaktır!

 Reklamlarınız çok güzel, ama Hakiki dost, sıkıntı zamanında imdada yetişendir.   

18 Şub 22:10

Misafir

Yazı Ağustos 2016, Şubat 2017 hala Cumhurbaşkanı bırak özelleri devlet bankalarına faizi indirin-haksız kredi çağırmayın diyor...

13 Oca 19:17

Misafir

C&;ruqosest vrai que petit à petit je deviens addict aux nouilles . La sauce aux huîtres, j’en ai beaucoup entendu parler mais je n’ai jamais testé ! Encore quelque chose à ajouter sur ma To Do liste !

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 452 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 May 16 14:00
Tasarruf mu Haraç Mı? 

1987 yılında çalışanların ücretlerinden kesintiye giderek oluşturulan konut edindirme yardımı, çalışanların ücretlerinden yapılacak kesintilerle oluşturulan fonla, emekliliklerinde kolayca konut almalarını sağlamayı amaçlıyordu. 1995 yılında Tasarruf Teşvik Fonuna devredilerek sonlandırılan KEY ödemeleri 2008 yılına gelene kadar ödenmemişti.

1 Ocak 2013 tarihinden itibaren Bireysel Emeklilik Sistemine katılanlara verilen %25 devlet katkısı benzer bir amacı güdüyordu. Bireysel Emeklilik sistemine katılım, tasarruf yapılmasını teşvik. Nasıl ödeneceği bir sürü şarta bağlı olan bu destek yeterli olmamış olacak ki hükumet Bireysel Emeklik Sistemine katılmayı şart koşmaya hazırlanıyor. İlk altı ay çıkamayacağız ücretlerden kesilecek 100 TL'lik kesintilere 25 Tl devlet katkısı verilecek, sistemden  6 ay sonunda isteyen çıkabilecek. Basına yansıdığı kadarıyla konuşulan sistem bu.

Bireysel Emekliliğin ne kadar getirisi olduğu, Türkiye'de tasarruf oranlarının dünyanın ne kadar gerisinde olduğu tartışmaları bir yana, çalışanlardan zorla kesintiye gitmek ve bunun büyük çoğunluğunun faizli sistemde işletilecek olması başlı başına büyük bir sorun. Şimdilik sistemden çıkmak mümkün, bir süre sonra belli ki sisteme katılımı zorunlu hale getirecekler. Milyonlarca ücretli çalışan temel enstrümanı faiz olan bir sisteme dahil edilmesi, birkaç yıldır adını sıkça duyduğumuz Faiz Lobisi'ni mutlu edeceğe benziyor.

İkinci tasarruf  ve teşvik modeli çeyiz hesabı. Bir bankanın tanıtım yazısında anlatıldığı haliyle "Vadeli mevduat hesabı niteliğinde olan Çeyiz Hesabı, avantajlı faiz oranları ve %20’ye varan devlet katkı modeli ile bugünden birikim yaparak evlilik döneminde rahat etmek isteyen henüz evlenmemiş ve 24 yaşını doldurmamış gençler ve çocukları adına Çeyiz Hesabı açarak biriktirmeye başlamak isteyen aileler için cazip bir ürün olarak öne çıkıyor." Sisteme dahil olmak isteyenler 3 ila 5 yıl arası vadeli hesap açarak aylık ya da dönemsel ödemelerle yatıracakları tutarlara devlet %20 katkı sağlayacak. Peki tam olarak böyle mi?

Alınacak devlet desteği şöyle anlatılmış. "36 ila 47 ay olanlar için, hesaptaki birikim tutarının yüzde 10'udur. Ancak, ödenecek tutar 4.223,20 Türk Lirasını geçemez. 48 ila 59 ay olanlar için, hesaptaki birikim tutarının yüzde 15'idir. Ancak, ödenecek tutar 4.751,10 Türk Lirasını geçemez. 60 ay ve üzeri olanlar için, hesaptaki birikim tutarının yüzde 20'sidir. Ancak, ödenecek tutar 5.279,00 Türk Lirasını geçemez" Tabi bunun için ilk evliliği 27 yaşını geçmeden yapmak şart. Eğer yapılmadıysa 5 yıl birikim (faizli hesapta aylık para yatırarak ) yapmış olsanız bile devlet katkısı alamıyorsunuz.

Türkiye dünya ortalamasının çok altında bir tasarruf oranına sahip. Bu sorunun üstesinden gelinmesi gerekiyor. Fakat bunu yaparken milyonlarca insanı faiz sistemine kimi zaman zorla kimi zaman da tam açıklamadan dahil etmek biraz kolaycılığa kaçıyor.

Kürşat Koyuncu yazdı, 717 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Mar 16 17:00
Biyoyakıt Meselesi - 2: Biyoyakıt Ne Değildir?

Yazının ilk bölümü biyoyakıtın ne olduğu konusunda idi. Bakınız: link

Bu bölümde ne olmadığı konusu etrafında olacak. O zaman hemen başlayalım.

Peki, bu yakıtların sunduğu avantajlar ne kadar büyüktür? Güvenlik sorununu bir kenara bırakır ve enerji ve çevresel etkenlere bakarsak, önümüze karışık bir tablo çıkar. “Tarladan tekerleğe” kazanılan enerji, ekonomi ile ilgili sorular ve yiyecek, hayvan yemleri, toprak kalitesi ve su kaynakları üzerindeki etkilerin yanı sıra karbon salınımları hakkındaki çalışmalar, değişik sonuçlara varır ve bütün biyoyakıtların eşit üretilmediğini ortaya koyar. Yatırımın enerji getirisi ile ilgili tartışma tüm hayat döngüsüne sağladığı katkıların net olarak tanımlanmadığına işaret eder. Nesnel olarak bakarsak, bu biyoyakıtların petrole bir enerji üstünlüğü yoktur.

Genel olarak etanol üretiminin neden olduğu çevre kirliliği kesinlikle petrol rafine etme işlemine göre daha azdır ama biyodizele oranla daha fazla arazi, enerji ve su gerektirir. Örneğin, bir galon (=3,78 litre) mısır etanolünü yetiştirmek için yaklaşık 130 galon su, damıtmak için 5 galon su gerekiyor; bu hesapta, mahsulün sadece %15’inin sulandığı varsayılıyor. ABD’nin yılda yaklaşık 35 milyar galon etanol üretme hedefine ayak uydurmak, yılda California’nın tüm nüfusunun harcadığı kadar suya mal olması demektir. ABD’de devamlı sübvanse edilmesine karşın, mısırdan elde edilen etanol petrolün yerini alabilecek bir ürün olarak kabul edilemez. Gerçekler, etanolün gerçekten enerji ve iklim açısından sağladığı faydalar nedeniyle değil, bölgesel ekonomik ve politik avantaj (tarımla uğraşan topluluklarına destek verilerek bu grupların vereceği oyu garanti altına almak) ile ilgili nedenlerle ABD hükümeti tarafından “kazanan” ürün seçildiğine işaret eder. Amerikan siyasetinde böyle bir egemenlik kurmasının başlıca sebebi, büyük şirketlerin lobi faaliyetlerine ve siyasete akıttıkları ödeneklerdir. (Yani, British Petroleum’u Beyond Petroleum yapmakla çevreci olunmuyor, iyi bir lobi için makyaj yapılmış olunuyor.)

2005’te dünya aşağı yukarı on milyar ton etanol üretti. Bunun %45’i Brezilya şeker kamışı, %45’iyse Amerikan mısırından elde edildi. Buna Avrupa kolza tohumundan üretilen bir milyar ton biyoyakıtı ekleyin ve sonuçta ortaya çıkan manzarada, dünyada ekim yapılan toprakların %5’inin gıda yetiştirmekten yakıt yetiştirmeye kaydırıldığını görürüz (ABD’de %20). 2008’de dünyada gıda arzının, talebin altında kalıp tüm dünyada gıda ayaklanmalarına sebep olmasının kilit etkenlerinden biri de Avustralya’daki kıtlık ve Çin’de artan et tüketimiyle birlikte buydu. 2004 ile 2007 arasında dünyada hasat edilen mısır miktarı elli bir milyon ton artmış, fakat etanol için elli milyon ton mısır ayrılmıştı, dolayısıyla geride başka amaçlar için kullanılacak otuz üç milyon tonluk talep artışını karşılayacak bir şey kalmamıştı: Böylece mısırın fiyatı yükseldi. Unutmayalım, yoksullar gelirlerinin %70’ini gıdaya harcıyor. Amerikalı araç sürücüleri kendi benzin depolarını doldurmak için yoksulların ağzından fiilen karbonhidrat aşırıyor. Ve yine BM rakamlarına göre, gıda fiyatları 2008 yılında dünya genelinde %35 oranında yükseldi ve böylece 2002 yılında başlayan yükselme eğilimi hızlandı. O tarihten itibaren tüm gıda maddelerinin fiyatlarında %65 oranında ilave bir artış kaydedildi. BM Gıda ve Tarım Teşkilatı FAO’nun dünya gıda indeksine göre 2008 yılında süt ürünleri fiyatları %80, tahıl fiyatları ise %42 oranında yükseldi.

Peki ya salımlar? Bu alanda gitgide artan bir tür hayal kırıklığı ortaya çıkmıştır. İlk başlarda, CO2 salınımlarında önemli oranda azalma olması kaçınılmaz gibi görünmüştü; petrol rafine etme işleminden kaçınılacak ve bir biyoyakıtın yanmasıyla ortaya çıkan karbonlar büyüyen enerji mahsulleri tarafından yeniden yakalanacaktı. Ama yürütülen çalışmalar kısa süre sonra bu resmi bulandırdı. Çünkü hidrokarbon yakmakla kıyaslandığında karbonhidrat mayalamak verimsiz bir iş alanıdır. Araştırmacılar, tarım faaliyetlerinde kullanılan fosil yakıtlar, gübre yapımında kullanılan doğalgaz ve ilgili bütün ulaşım süreçlerinde petrol temelli yakıtların kullanılması gibi nedenlerle karbon tasarrufunun azaldığı sonucunu buldu (Mısırın ya da şeker kamışının her dönümü için traktör yakıtı, gübre, böcek ilacı ve damıtım yakıtı gerekiyor; bunların hepsi yakıt!).

2007’ye gelindiğinde Avrupa’nın palmiye yağı talebinin dünyanın öbür ucunda, özellikle de Endonezya’da yağmur ormanlarının korkunç bir düzeyde tahribatına neden olduğu açıkça görülüyordu. Bu da “hayat döngüsü salınımları” kavramının çok daha fazla genişletilmesi gerektiğini ortaya koydu. Bir başka deyişle, doğal araziler enerji mahsul alanına dönüştürülürken ilk hesaplamalara arazi kullanımının etkileri dâhil edilmemişti.

Gerçekten de Batı’da coşan etanol ve biyodizel pazarı, ironik de olsa dramatik salınım artışlarına neden olmuştur. Bu artışlar, Güneydoğu Asya’da yağmur ormanlarının ve turbalık alanların yakılarak temizlenmesine, Brezilya’da yağmur ormanı ve savanalar ile ABD’deki yeşillik ve çalılık alanlarının palmiye, şeker kamışı, soya fasulyesi ve mısır ekilmesi için dönüştürülmesine neden olmuştur. Bu nedenle, yerel şirketlerin ve arazi sahiplerinin tropik çalılıkları kurutması ve yakması, Endonezya’nın, ABD’nin ve Çin’in ardından, dünyanın en çok karbon salınımı gerçekleştiren ilk beş ülkesinden biri haline gelmesinde rol oynamıştır. Söz konusu alanlar yakılmasa bile, habitatta gerçekleşen değişiklik, kesilip temizlenen bitkisel maddelerde, yer altındaki köklerin ve toprağın kendisinin içerisinde kalan organik karbonun zaman içerisinde çürümesi nedeniyle önemli oranlarda CO2 ve CH4 ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu şekilde oluşturulan “karbon borcu” on yıllarca, hatta yüzyıllarca kalabilir. Bu nedenle, bu alanda yürütülen araştırmaların sonuçlarından biri basit ancak acımasızdır: Biyoyakıtlar, galon temelinde kıyaslandığında, bugüne kadar salınımlar ve iklim açısından petrolden daha kötü etkiler doğurmuştur.

Sonuç olarak, şu andaki kavrayışla etanol ve biyodizel politik yakıtlardır. Bu, söz konusu yakıtları üretmekteki asıl amacın, kendisi de önemli oranda politikleşmiş bir yakıt olan petrole bağımlılığı azaltmak olmasından kaynaklanır. Biyoyakıtlar, enerji açısından petrole kıyasla hiçbir üstünlük sağlayamadıkları gibi salınımlardaki sağladıkları genel iyileşme de belirsizdir.

Biyoyakıtların da karbon kaynakları olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Kolayca mevcut ulaşım sistemimize entegre olmalarını sağlayarak onları çekici kılan şey budur. Ancak, daha önce belirtildiği gibi, onları daha derin bir anlamda sorunlu hale getiren de budur. Kimyasal açıdan, bu yakıtlar alternatif değil vekildirler. Bu yakıtlar üzerine dev yeni bir sektör kurmak, yerel üreticiler ve dünyanın yoksul bölgelerinde politik himayeden Batı’daki büyük tarımsal işletme şirketlerine kadar uzanan yeni bir çıkarlar ağı oluşturarak hâlihazırda elimizde olan şeyi daha da pekiştirmeye yarar.

Kürşat Koyuncu yazdı, 844 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Mar 16 17:00
Biyoyakıt Meselesi - 1: Biyoyakıt Nedir?

Yazıya başlamadan önce şehrimdeki patlamada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilerim. Yakınını kaybedenler iyi bilir; ateş düştüğü yeri yakıyor. Allah yakınlarına sabır versin. Ama daha önemlisi, patlama ve kanlı ceset fotoğraflarını paylaşan bunun üzerinden ‘insanlık(!)’ dersi vermeye kalkan nekrofillere de Allah akıl fikir versin. Bu konu da daha önce ‘Şiddetin Gizli Çekiciliği’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Merak edenler şuradan bakabilir: link

Konumuza dönecek olursak; yazıyı iki bölüme ayırdım. Tek yazı da yazmak isterdim, ancak konunun ehemmiyeti yüzünden biraz uzun tuttum. Çünkü önümüzdeki süreçte bu konunun daha yoğun bir şekilde tartışılacağını düşünüyorum. Ayrıca bizim memlekette bunun gibi veyahut da bağlantılı olarak çevre ile ilgili konular tartışanların birbirini dövmek için kullandıkları alanların başında gelir. o nedenle bu konular ne kadar iyi bilinirse o kadar faydalı olacağını düşünüyorum. Yazının ilk bölümü, biyoyakıtın ne olduğuyla ilgili olacak. İkinci bölümü ise biyoyakıtın ne olmadığıyla ilgili olacak. O zaman başlayalım.

Biyoyakıtlar kadar, dengesiz petrol fiyatları, enerji güvenliği ve iklim değişikliğine ilişkin endişenin daha fazla canlandırdığı başka bir yenilenebilir enerji alanı yoktur. Günümüze kadar geliştirilmiş olan tek olmasa da, başlıca seçenekler olan biyodizel ve etanol, 2003’ten sonra gitgide artan bir ilginin ve yatırımın odağı haline gelmiştir. Biyoyakıtlar, petrol temelli yakıtlara benzer biçimde depolanır, taşınabilir ve dağıtılabilir özellikteki yanıcı sıvılardır. Bazı modifikasyonlarla, günümüzde mevcut olan motorlarda kullanılabilirler ve enerji şirketlerinin rollerinde kökten bir değişikliğe neden olmazlar.

Biyodizel ve etanol, ister mahsul ister atık olsun biyokütleden yapılır. Biyodizel bitkisel ve hayvansal yağdan elde edilir. Kullanılan ana madde Avrupa’da kolza tohumu, ABD ve Brezilya’da soya fasulyesi, 2009’dan önce ise en çok Malezya ve Endonezya’dan elde edilen palmiye yağıdır. Etanol çoğunlukla şeker kamışından (Brezilya) ve mısırdan (ABD) elde edilir ancak daha başka bir dizi başlangıç malzemesi de kullanılabilir. Şu anda petrol ile farklı oranlarda karıştırılarak kullanılır. Karışımlar geleneksel motorlarda kullanılabilen %5’lik bileşimlerden (E05) sadece esnek yakıtlı araçlarda kullanılabilen %85’lik bileşimlere (E85) kadar değişiklik gösterir. [Örneğin; E85FFV’li (Flex-Fuel Vehicles: Esnek Yakıtlı Taşıtlar) bir taşıttaki %85 etanol ve %15 benzin karışımı, bir benzinli motorla karşılaştırıldığında, sera gazı salınımlarında en yüksek azalmayı sağlamaktadır.] Biyodizel petro-dizel ile %2 -%20 (B2-B20) arasındaki bir oranla karıştırılır ama dizel araçların yaygın olduğu Avrupa’da B100’e kadar yüksek düzeyli birçok bileşim kullanılır.

BİYODİZEL, “transesterfikasyon” adı verilen bir kimyasal süreçle üretilen, açık veya koyu sarı renkli, zehirsiz ve doğada çözünebilen bir sıvıdır. Basitçe anlatmak gerekirse, metil esterler diye bilinen uzun zincirli yağ asitlerini ve yan ürün olan gliserini oluşturmak ve ayrıştırmak için metanol ve bir katalizör [çoğunlukla kostik çözelti (Suda kolaylıkla çözünebilen bir kimyasal-NaOH)] kullanılması sürecedir. Süreç ortalama olarak %90 biyodizel ve %10 gliserin atığı oluşturur ve evde bile yapılabilir ancak her ev halkının ortaya çıkan kokuları ve yangın riskini hoş karşılaması ihtimali düşüktür. ABD’deki biyodizel yapımı için kullanılan maddeler arasında yemeklik yağ da yer alır (Chicago’da okul ve belediye otobüslerinin çoğunda restoranların atık yağlardan elde edilen biyodizel kullanılıyormuş). Biyodizelin enerji içeriği normal petrol temelli dizelden %7-9 daha düşüktür. Soğuk havalarda jelleşme eğilimi olduğu ve kauçuk hortumlarla contaları aşındırabileceği uzun zamandır bilinir ancak bu sorunlar katkı maddelerinin eklenmesiyle azaltılabilir. Aslında Rudolf Diesel’in kendisi 1895’te ilk motorunu ürettiğinde onu yerfıstığı yağı ile çalışacak şekilde tasarlamıştır.

Öte yandan ETANOL, fermentasyon sonucu ortaya çıkan ve içeceklerde bulunan alkolün (etil alkol) aynısıdır. Saf haliyle renksizdir, biyolojik olarak çözülebilir ve benzine oranlar çok daha az partikül ve %20 oranında daha az CO2 çıkararak yanar. Ancak etanolün enerji içeriği petrolden üçte bir oranında daha azdır. Bu da önemli bir gerçektir [bir galon (1 galon=3,78 litre) petrolün yaptığı işi ancak 1,5 galon etanol yapabilir.] Etanol suyla da karışabilir, bu da boru hattı ile taşınmasını imkânsız hale getirir. Öte yandan, etanolü (şeker kamışı, tatlı sorgum, şeker pancarı gibi) şekerce zengin kaynaklardan üretmek, petrolü rafine etmekten çok daha kolaydır; bitkinin suyu doğrudan fermente edilerek alkole dönüşür. Buna karşılık “yeni nesil” etanolde muhtemelen çoğu bitkinin yapısal malzemesi olan lignoselüloz (oduna sağlamlığını kazandıran "lignin" ve "selüloz" maddelerin karışımını) kullanılacaktır. Bu sayede, neredeyse bütün otlar, ağaçlar ve kent, tarım ve orman kaynaklı biyokütle atıkları hammadde olarak kullanılabilir. Selülozik etanol üretimi henüz ticarileşmemiştir; yine de lignoselüloz biyokütle dünyada en yaygın biçimde bulunan doğal kaynaklardan biridir. Ciddi bir potansiyele sahip olduğu düşünülür ve bu alana odaklanan çok araştırma mevcuttur.

Selülozik biyokütle stokları herhangi bir gübre kullanılmaksızın büyürler. Ayrıca yanan biyokütle stoklarının ürettiği CO2 fotosentez yoluyla yeniden emilir ki; bu da atmosfere net bir CO2 aktarımı olmadığını gösterir. Fakat selülozik biyokütleden etanol yapmak mısırdan yapmaktan daha karmaşıktır ve dört adım gerektirir: Önişlem, enzimatik hidroliz, mayalanma ve ürün iyileştirme ve mayalanma. Önişlem ve enzimatik hidroliz arasındaki etkileşim çok iyi anlaşılmadığı için bu adımlardan en zor ve pahalı olanı önişlemdir. Selülozik biyokütlenin daha kapsamlı kullanımından önce bu alanda daha fazla araştırma gerekmektedir.

Üçüncü bir yakıt seçeneği ise BUTANOLdür. Enerji içeriği çok yüksek olan butanol (benzinden sadece %10 daha düşüktür) etanolden ya da biyodizelden daha az aşındırıcıdır, buharlaşma oranı daha düşüktür (işlenmesi daha güvenlidir), boru hattı aracılığıyla taşınabilir ve birçok motorda kullanılabilir. Butanol üretimi, yirminci yüzyılın başlarında, aseton üretiminin yan ürünü olarak, mısırın Clostridia acetobutylicum adlı bakteri aracılığıyla fermente edilmesi ile başlamıştır. 1940’lar ve 1950’lerdeki düşük petrol fiyatları üretiminde hammadde olarak petrolün kullanılmasına neden olmuştur. Fermentasyon sürecinde geleneksel olarak düşük ürün üretimi sorunu yaşanmıştır (butanol yoğunluğu %2 civarına eriştiğinde bakteriler ölür) ama üretim miktarı başlangıç malzemesi olarak başka şeylerin kullanılmasına ilişkin araştırmalarla artırılabilir. Yanma sonucu ortaya su ve CO2 ile göz ardı edilebilecek miktarda partikül madde çıkar. Sülfürdioksit ve azotoksitler ise oluşmaz.

Biyoyakıtın ne olduğu kısmı bu kadar, devamı sonraki yazıda…

Taner Bay yazdı, 241 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Oca 16 01:00

Taner Bay

Puan: 126

Sanayi Devrimi Kaçan Fırsatlar Günümüz

Buhar gücünün kullanılması ve küçük atölyelerden fabrikalara geçilmesi , üretimin hızlanmasıyla başlayan sanayi devriminde Osmanlı çağı yakalayamamış ve hammadde satıp, mamül alan ülke konumuna gerilemiş. Avrupa'nın artan hammadde ihtiyacı sömürgecilik dönemini başlatmış ve Avrupa gözünü yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin (her ne kadar gerilemişde olsa belli bir pazar hacmi olan) Osmanlıya dikmiştir.

1. Dünya savaşından çıkan Türkiye'nin sanayi devrimini geçde olsa yaşayıp üretime odaklanması beklenirken (en azından benim açımdan)tarıma dayalı ekonomide ısrar edilmiştir. Sanayi devriminin getirdiği yenilikler sadece tarımsal üretimde kullanılmış ve yerli teknoloji geliştirmek isteyen girişimcilerin önüne set çekilmiştir (örn. Vecihi Hürkuş)

Aynı dönemlerde Japonya tarım teknolojisini geliştirip madencilik ve sanayi üretimini artırmış ve ticaret fazlası vermeye başlamıştı.

Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'nda başına gelen bu kez 2. Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya'nın başına geliyor ekonomik ve siyasal anlamda çöküşler yaşıyorlar.Savaş sonrasında savaşa girmemiş olmasına rağmen Türkiye'de ulusalararası yardımlardan faydalanıyor ama yine bu yardımları sanayi ve üretim alanlarında kullanmamayı tercih ediyor.Aynı dönemde Japonya ve Almanya ise savaş sırasında yerle bir olan fabrikalarını modernize ederek yeniden ayağa kaldırıyor , üretim tekniklerini geliştiriyor,eğitimde gerçek reformlarla insan kalite ve donanımını artırıyor.Biz Batıdan medeni kanunları kılık kıyafeti harfleri ithal ederken Almanya ve Japonya üretimi,tekniği ithal edip kendilerine uyarlayarak yeni teknolojiler geliştiriyordu.Almanya ve Japonya bunları 1960larda yaparken biz ise 1980 sonlarına kadar beklemek durumunda kalıyoruz.

Günümüzde yerli uçak,yerli tank,yerli araba yapmaya çalışan bir Türkiye var.Ancak yine geç kaldık artık elektrikli arabalar,sürücüsüz arabalar,üretimi kolaylaştıran 3 boyutlu yazıcılar,4Gden 40 kat daha hızlı 5G Drone'lar yapılıyor.Amerika Elon Musk'ı yetiştiriken biz girişimcilerimize yeterli destek sağlayamayıp sabah 8 akşam 5 memuru olmaya zorluyoruz. Adil kullanım kotası(sırf daha fazla kar uğruna) gibi saçma sapan kurallarla gençlerimizin internete erişimini sınırlandırıyoruz.

Zamanında yaşanmamış birkaç sanayi devrimi bizi bu hale getirdi. İlk sanayi devriminde Osmanlı'nın kaçırdığı bu fırsatı önünde örnek dururken ikincisinde, üçüncüsünde nasıl kaçırırsın.

İlk yapılan hataydı ancak diğer ikisi tercihti malesef.

İnsanın olduğu yerde umut vardır. Gözümüzü açalım bari bu kez gelen fırsatları kaçırmayalım ülke olarak.

Ali Turan yazdı, 482 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Oca 16 21:00

Ali Turan

Puan: 14

Koç Holding: Gsm'i Kaçırdı Enerjiyi Yakaladı

Koç Holding eski CEO vekili Ekşioğlu, 2000 yılında yapılan bir röportajda "Koç Grubu geçmişte fırsatlar kaçırdı. Koç Holding'le ilgili bir kitap yazacağım. Konuyu Rahmi Bey'le de konuştum. Kitabımda kaçırılan fırsatları anlatacağım" diyor. 2014 yılında vefat eden Ekşioğlu'nun malesef böyle bir kitabı yok.

Koç Holding'in kaçırdığı en büyük fırsat şüphesiz GSM ihalesidir. Ekşioğlu'na göre bu fırsat, az para teklif etmekten değil, yabancı ortağa fazla bağımlı olmaktan kaybedildi.

Ekşioğlu, aynı röportajda Koç Grubunun yeni kuşağını "İhalelerin hepsine giriyorlar, ama hiçbirini alamıyorlar" diye eleştiriyor.

Tabii bu röportaj, Koç'un Tüpraş'ı satın almayı başardığı 2006 yılından önce gerçekleşmiş. Koç, Tüpraş'ı alarak yeni bir dönem başlattı. Tüpraş, bugün de Türkiye'nin açık ara en büyük sanayi kuruluşu ve yıllık cirosu tek başında 37 milyar tl ile en yakın rakibine birkaç kat fark atmış durumda. Koç, enerjinin ve petrolün tadına varmış olacak ki, petrol dağıtım pazarına da girerek bu alandaki liderliğini perçinledi.

Koç'un belki de en önemli özelliği, rekabetin çok çetin olduğu pazarlardan dinamik bir şekilde çıkıp, rekabetin düşük, kârın yüksek olduğu sektörlere yönelmesi.

Benim gözümde bunun en bariz örneği otomotiv lastiği sektörüdür. Çiftçinin tek bir traktör arka lastiği için, bir çift danasını sattığı zamanlarda Koç, sektörün göbeğindeydi. Ne zamanki Çin lastikleri piyasaya girdi ve piyasada rekabet kızıştı, Koç sektörden çekildi. (Bugün çiftçi tek bir dana ile isterse traktör lastiği koleksiyonu yapabilir).

Aynı durum, Gıda Pazarlama sektöründe de oldu. Mustafa Koç, Migros'u 2008 yılında yaklaşık 2 milyar tl'ye elinden çıkararak sektörden çekildi.

Bugün Koç, her ne kadar gücünü muhafaza ediyor olsa da, özelleştirme yoluyla büyümesi kolay değil. Eskiden çok fazla yerli rakibi yoktu, şimdi ise öyle değil. Otoyol özelleştirme ihalesine Ülker ile beraber girdi, fakat devlet verilen teklifi az buldu. Doğalgaz Dağıtım şirketlerinin gözbebeği İGDAŞ'ı ise devlet özelleştirmek yerine halka açmaya karar verdi.

Diğer taraftan Tüpraş'a rakip olacak Azeri Star Rafinerisinin inşaası hızla devam ediyor.

Bakalım Koç Grubu, yeni yönetimi ile nasıl bir performans sergileyecek.

Ömer Poyraz yazdı, 368 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
2 Ara 15 21:00
Enerji Meselesi

Rusya gazı keser mi kesmez mi derken, bir baktım herkes kafa yormaya başlamış, biz bu enerji işini nasıl hallederiz diye? Bir de baktım o yatıyor, sırtını devlete dayamış çalışmıyor dediğiniz memurlar bile düşünmeye başlamış bu meseleyi. Kimse bu kış kestaneyi sobada mı yapsam kuzinede mi yapsam diye düşünmüyor.

Kimisi boğazlardaki akıntıdan yararlanıp nasıl bu elektriğe çevrilebilir derdinde. Kimisi güneş panelinin açısını değiştirmekle meşgul. Köydekiler şu su değirmeni nasıl ayağa kalkar diye uğraşıyor.

Savaşların toplumları ayakta tutan geliştiren bir şey olduğunu söylediklerinde yadırgasam da bu tezi sevmeye başladım. Nükleerin, silah olarak kullanılmasına karşı olsak da dünyada bu silaha sahip 8 ülke olduğunu şurdan öğrendik. link

Sahip olmak için çok geç kalmış olduğumuz gerçeği yüzümüze çarparken ve hiç değilse enerji üretiminde kullanalım derken Rusya ile uçak krizi gündeme oturdu. Enerji krizini, karakteri tırmandığı dağların aksine çok aşağılarda olan gayri milli dağcı gibi değerlendirecek de değilim. Oturup düşünüyorum kaç gündür biz bu enerji krizini başkasına muhtaç olmadan nasıl çözeriz diye. Erzurumluların tezek yakarız diyerek başlattıkları şerefli çıkışlarını onaylamakla birlikte, bunun bize yakışır şekilde "yumurtanın kapıya gelmesi" metoduyla çözülebileceğine inanıyorum.

Süperiletkenlik baktığım konulardan birisi oldu. Meşhur arama motorunda konuya ilişkin türkçe kaynak bulmak pek de kolay değil.

Süperiletkenler; elektriksel açıdan doğru akıma (d.c.) karşı sıfır-a yakın- direnç göstermeleri, normal iletkenler ile karşılaştırıldıklarında oldukça yüksek akım taşıma kapasitesine sahip olmaları, dirençsiz/kayıpsız olarak elektrik akımını iletmeleri ve hatta yüksek frekanslarda dahi çok düşük direnç göstermeleri devre elemanları üzerinde veya daha geniş anlamda devrelerde/cihazlarda ısınma problemini de ortadan kaldırmaktadır, deniyor. MAGLEV denilen süper hızlı trenlerin de temel mantığı süperiletkenliğe dayanmakta. Süperiletken bir malzeme manyetik alan altında kritik geçiş sıcaklığına doğru soğutulduklarında bu durum manyetik kaldırma kuvvetine(itme ya da çekme) dönüşerek yastıklama etkisi gösteriyor ve sürtünmeyi etkisiz hale getiriyor. Bu teknoloji CERN'deki yüksek hızlı parçacık hızlandırıcısının da en önemli unsuruymuş. Endüstriden yüksek enerji fiziğine, süper hızlı bilgisayarlardan, sağlık alanına kadar onlarca sektörde kullanılabilecek bu teknoloji ile ilgili az bir türkçe kaynağa ulaşabildim. Neyse ki; Ankara Üniversitesi'nde Süperiletken Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuş. link

Faaliyetleri nedir araştırma konularında ne aşamadalar bilemiyorum fakat, konuya ilişkin taramamda KTÜ'den bir hocanın da uçan tekerleğini ünlü video sitesinde görebilirsiniz.

link

Bizi ilgilendiren kısmına gelince bor-magnezyum bileşiklerinin süperiletken teknolojisinde kullanılabilmesi ve yüksek avantajları. Bununla ilgili yaptığım araştırma, yeterli araştırma geliştirme yapılırsa üzerinde çalışılırsa bunun bizim için ucuz enerji kapısı olabileceğini düşündürttü. Tübitak'ta ve üniversitelerde araştırmalar yapılıyor olsa da biliyorum ki kaynak yetersizliği gündemde. Buna ilişkin araştırma merkezi kurmak iyi bir gelişme olabilir. Fakat iş sadece fizik ve elektrik üretimi dışında, bor üzerine de çalışılması gerektiğini gösteriyor sanki. Düzelmeler olsa da nerelere ne kadar boşa para harcandığını biliyoruz bu ülkede. En ufak bir gelişmenin ne kadar köstek gördüğünü görüyor izliyoruz. Ama milli menfaatlerimizin bu kadar tehdit edildiği şu günlerde hiç değilse bu konulara eğilelim. Fosil yakıtlara sahip olmakla övünen ayılara muhtaç olmadan kuyruğu dik tutabilelim. Enerjimizi iç barışımıza ve ele güne muhtaç olmamaya harcayalım.

Haysiyet ve şerefle yaşamaktan başka istediği nedir ki bir milletin?

03 Ara 16:32

Nükleer çok mantıklı. Fakat milli teknolojisinin geliştirilmesi siyasi maniplasyona açık. İran örneği önümüzde. Tabii verimli kullanabilmemizi sağlıyor. Dolayısıyla tasarruf. Bor ise süperiletkenlikte kullanılabiliyor ve diğerlerine göre avantajlı.

03 Ara 16:25

Anladığım kadarıyla süper iletkenler yalnızca elimizdeki enerjiyi daha verimli kullanmaya yarar. Peki bor madeni kaynağımızı veya süper iletkenleri sıfırdan enerji üretiminde kullanabilmemiz mümkün müdür? Nükleer santral en mantıklısı değil midir?

Ahmet Demir yazdı, 608 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eki 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 24

Almanya İki Dünya Savaşından Çıktı Biz Neden Aynı Yerdeyiz

2. dünya savaşından harap bir şekilde çıkan Almanya'nın, Marshall yardımlarıyla yeniden inşa edildiği iddia edilir, fakat gerçek bu kadar basit değildir.

Savaştan sonra hasarı temizlemek için öncelikle sivil halka mecburi hizmet getirilmiştir. Yeni nesil için bir eğitim seferberliği başlatılarak, özellikle çıraklık eğitimli meslek okullarında gençlerin yetiştirilmesi sağlanmıştır. Bugünkü Alman kalitesindeki markaların üretilmesini sağlayan mühendis, bilim adamı ve matematikçiler bu eğitim ile ortaya çıkmıştır.

Yüksek tahsilli alman insanı, güçlü teknolojik ve endüstriyel geçmişi ve verimlilik ve hassasiyet odaklı çalışma ahlakı ile bu gelişimi sağlamıştır. Tabi bu gelişme bir gecede olmamıştır. Yıllar sürmüş ve Franz Josef Strauss, Şansölye Konrad Adenauer gibi güçlü siyasilerin liderliğinde olmuştur.

Bir şeyi "yeniden yapmak" demek, dünyanın diğer taraflarında kullanılan teknolojinin "daha yenisini" üretmek demektir. Taze ve yeni bir başlangıç yapmaktır. Almanya, daha teknolojik fabrikalar inşa ederek Amerika ve diğer ülkelerdeki fabrikalara üstünlük sağlamıştır. Örneğin bir Amerikan çelik fabrikasında, yatırımcılar sadece harcadıkları paranın geri dönmesinin peşine düştüklerinden, fabrikayı yeni yatırımlarla geliştirmemişlerdir. Hatta bu yüzden, Amerikalı bir çelik üreticisi "çelikte en iyi olmak istiyorsak, mevcut fabrikalarımızı bombalamalıyız" demiştir. Batı Almanya ise yeni fabrikalar inşa ettikten sonra bile yatırım, tasarruf ve sürekli gelişimi kısa vadeli kârlara tercih etmiştir. Fabrikalardaki Alman işçisinin yönetim kurulunda bir temsilcisinin olmasının da bunda bir katkısı olabilir. Bu temsil bugün de devam etmektedir.

Fabrikaları yeniden ayağa kaldırmak zannedildiği gibi çok uzun sürmemiştir. Çünkü fabrikalar yıkılmış olsa bile, bilgi, birikim ve tecrübe mevcuttur. Opel, Almanya'nın en büyük askeri araç üreticisiydi. Savaş boyunca 100 binden fazla askeri aracı orduya teslim etmiş, fakat aralıksız bombalanmış ve fabrika dümdüz olmuştu. Buna rağmen savaştan sadece bir yıl sonra bu kez sivil araçlar üretir duruma gelebildi.

Savaş sonrası Alman cumhuriyetinin ilk şansölyesi Konrad Adenaeur'un da bu gelişimde büyük payı vardır. Şansölye bütün almanlar için aralıksız çalışan, pozitif, coşkulu ve güçlü bir liderdir. Alman askerinin rehabilitasyonla normal hayata dönmesini ve insanların geçmişi unutarak geleceğe bakmalarını sağlamıştır.

Ahmet Demir yazdı, 425 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eyl 15 14:00

Ahmet Demir

Puan: 24

Steve Jobs'ı Devşirmek Varmış

Apple'ın kurucusu olan Steve Jobs, mücadele dolu hayatı ve yaptıkları ile hala etkisini hissettiriyor. Dünyanın en değerli markası Apple, ABD ekonomisini uçurmaya, bizi de -bir bakıma- çökertmeye devam ediyor.

Steve Jobs'ın resmini ilk gördüğümde resimde bir gariplik olduğunu hissetmiştim. Sonrasında köken olarak Suriye'li olduğunu öğrendim. Humus doğumlu babası Abdulfattah Jandali, 1950'li yıllarda yüksek lisans için ABD'ye gitmiş, burada tanıştığı Joanne Carol Schieble'dan çocukları olmuş, kızın babası evliliğe karşı çıkınca da küçük Steve bir aileye evlatlık olarak verilmiş.

Orta halli olan bu ailede yetişen Steve, ailesine yük olmamak için okuduğu üniversiteyi bırakır. Bir süre özel ilgi duyduğu tasarım derslerine devam eder. Nitekim bu dersler daha sonra Mac'in grafik ve harf altyapısını oluşturacaktır.

Steve Jobs Apple'ı kurduktan bir süre sonra bazı anlaşmazlıklardan dolayı işe aldığı CEO tarafından kendi şirketinden kovuldu. Daha sonra yenilik yapamayan şirket zora girdi. Bu yıllar insanların bilgisayarla ilk tanıştığı yıllar olduğu için bazı bilinmezlikler içeriyordu. Süleyman Demirel gibi 6 defa gidip 7 defa gelmese de, zor durumdaki Apple'ı kurtarmak için 1985 yılında bu kez tek patron olarak geri döndü.

O yıllarda bizde de rahmeti Turgut Özal başbakandı. Turgut Özal, ekonomik gelişim ve rekabet için yenilik ve inovasyonun önemini görmüştü. Türkiye'ye ilk bilgisayarları Turgut Özal getirtti ve Başbakanlık başta olmak üzere bazı kurumlara hediye etti. Aynı zamanda teknolojiye meraklı olan Turgut Özal, kimi zaman misafirler geldiğinde bile bilgisayar ve atarisinin başından ayrılmıyordu. Hatta birgün yeni bir bilgisayar oyununu denerken "Mesut burada olsa, kesin bunu kıvıramaz" dediği rivayet edilir. Bilmeyenler için Mesut Yılmaz, Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra yerine başbakan seçtiği ama sonra çok pişman olduğu şahsiyettir. Cumhurbaşkanlığı döneminde işler kötüye gittiğinde Mesut Yılmaz'ın yerine Adnan Kahveci'yi düşünmüş, bunun gerekçesini ise özel kalem müdürüne şöyle açıklamıştır: "Çünkü Adnan, sürekli yenilik peşindedir, en önemli şey innovation’dır” (Adnan Kahveci 1966 ÖYS Türkiye Birincisidir aynı zamanda, Özal'ın Maliye Bakanı, sonuçta sağlam adamdır).

Bu yıllarda Turgut Özal'ın Steve Jobs ile temasa geçtiğine dair bir bulgu yok. Fakat Turgut Özal'ın Bulgaristan'daki Elektronik Harp mühendislerini Türkiye'ye çekmeye çalıştığını, oradaki türk halterci Naim Süleymanoğlu'nu Türkiye'ye getirdiğini biliyoruz. Eminim, Steve Jobs ile ilgili bir imkan olsaydı bunu değerlendirirdi.

Yenilikte dünyayı kasıp kavuran ve sadece kasasında nakit 200 milyar dolar bulunan Apple'ın en azından Türkiye ile küçük bir bağı olsaydı bile bu durum ekonomimize büyük faydalar sağlayabilirdi. Geçen gün ekonomist Can Fuat Gürlesel, "Gelişmekte olan ülkelerin ekonomi bakanları FED'in (ABD Merkez Bankası) adımlarını önceden bilmek istiyorsa Apple'ın satış rakamlarına bakmalı" dedi. Yani Apple, ABD'nin faiz oranlarını, dolayısıyla bizdeki dolar hareketini bile etkileyen bir firma. Aslında çok da şaşırmamak lazım, milyonlarca insanın elinden düşürmediği ürünlere sahip olan Apple, zaten hayatımızı etkilemiş durumda, doları da biraz yükseltmiş çok birşey değil.

Lütfü Lüleci yazdı, 363 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Ağu 15 10:00
İçerik Pazarlaması Nasıl Olmalı

Birçok marka ile bir araya gelip yöneticilerin kararlarını, markaların hayallerini ve yeni pazarlama stratejilerini konuşuyoruz. Hala bu işin dizi yada filmlerdeki gibi ilerlediğini zanneden markalarla karşılıyoruz. Bu markaların elbette isimlerini verip kötü duruma düşmeleri gibi bir çaba içerisinde değiliz. Fakat şu bir gerçek, eğer yeni bir araba aldıysan ve kullanmayı bilmiyorsan direksiyona geçmeyeceksin. Şoförün işine de karışmamak lazım.

Ufak bir sitemden sonra hemen asıl konuya geçmek istiyorum. İçerik pazarlaması günümüzde önemli bir yöntem olmaya başladı. Özellikle hikayeleri olan markalar rahatlıkla içerik pazarlaması konusunda ilerlerken bazıları ise bunu yanlış anlamlandırdı. Hatta ve hatta blogların sadece hatıra defteri olduklarını ve içerik pazarlamasının sadece ürünlerin teknik özellikleri ile ilgili olduğunu savundu. Örnek vermek gerekirse içerik pazarlaması, müşteriye deneyim değil akademik bilgi yıkmaya olarak algılandı.

Doğruyu ve fırsatları fark eden birçok şirketin pazarlama birimleri kadar önem verdikleri bu konu, markaların kullanıcılarına farklı deneyimler yaşatmasını sağladı. Aynı zamanda gerçek bir içerik pazarlaması ile ürün konumlandırma çalışmalarını destekledi.

İçerik pazarlaması dediğimiz gibi ürünün teknik özelliklerinin yada direk ürün ile ilgili bilgilerin verildiği bir yöntem değildir.

Üretilen içerik kullanıcıya yeni bir deneyim yaşatmalı, yardımcı olmalı, bilgi vermeli belki de onu heyecanlandırıp motive etmelidir. Ürün yada hizmeti dolaylı olarak destekleyecek ilişkiler kurulmalı. Ürün yada hizmetle ilgilenen kitlenin ilgisini çekecek v e dolaylı bir yoldan ürünü-hizmeti desteklemelidir.

Örneğin bir seyahat acentesi otel rezervasyonu ve uçak biletleri ile ilgilenir, belki de turlar düzenler. İçerik pazarlamasında kampanya, şehir özellikleri gibi bilgilerle dolu bir yöntem izlenmemelidir. Onun yerine Paris’te geçen romantik filmler listesi ile kullanıcı karşısına çıkabilir.

İçerik oluştururken de samimi bir dil kullanılmalıdır. Çünkü kalıplara dayalı, marka diplomasisi hiçbir işe yaramaz. Özellikle müşterilerin içerik pazarlama konusunda işe dahil olmaları büyük bir başarıyı getirebilir.

Kısaca özetlemek gerekirse hayattan gerçek dokunuşlarla ve amatör ruh ile yapılmalıdır. Kullanıcılara fayda sağlayacak her şey pazarlamada başarılı olacaktır.

Yani her markanın mutlaka direk ürününü – hizmetini anlatmadığı bloğu olmalıdır ve burası için içerik üretme işini disiplinli gerçekleştirmelidir.

Kamu Tabutu yazdı, 257 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Tem 15 10:00

Kamu Tabutu

Puan: 157

Vatandaşa Kendi Yerini Tekrar Satmak?

Yaklaşık 2 yıl önce Sakarya'da yolu belediyeye düşen vatandaş, eline yeni tapu tutturularak evine geri gönderildi. Sahip olduğu arsanın eski tapu senedindeki m2'si ile yenisi arasındaki farkı gören ama işi çözemeyen vatandaş, ne olduğunu anlayana kadar da iş işten geçti. Çaresiz belediye ile milli emlak arasında mekik dokudu ama taraflar muhatap olarak hep karşıyı gösterdi. Vatandaş bu koşuşturmacanın sonunda anladı ki evin ya da arsanın bir bölümüne hazine ortak olmuş.

Peki bu nasıl oldu?

Vatandaşın oturma odası, tuvaleti ya da bahçedeki tavuk kümesi hazineye nasıl geçti?

Gittiği yerlerde ''18 uygulamadan'' kısa ve net cevabını alan vatandaş nedir bu uygulama diye araştırdı durdu. Kullanılan hukuki terimlerden açıkçası hiçbir halt anlamadı. Birkaç bilene sorduktan sonra ortaya şöyle bir durum çıktı. Tuvaletini devlet sana geri satacak kardeşim!

Nasıl yani?

Şöyle ki devlet dedenin babanın yıllarca çalışıp biriktirdiği para ile aldığı arsanın yada yaptığı evin bir kısmını, etraftaki yeni yapılan dairelere ya da satılan arsalara bakarak fiyat olarak onları baz alarak sana geri satacak.

Peki bunu alacak param yoksa ne olacak?

Onun da çaresi bulunmuş.

''Başkasına satarız :)''

İnsan düşünürken sinirleniyor. Devlet vatandaşın hakkını, refahını, huzurunu korumak için yaptığı kanunla; aynı vatandaşın huzurunu kaçırıyor, refahını düşürüyor ve hakkını yiyor.

Bu vatandaşların içinde zamanında tarlasını, parasını kendi ödeyerek parsel yapmış ve bir kısmını zaten devlete bırakmış olanlar var. Devlet kalan yerden bir o kadar daha alıp adama geri satıyor.

Düşünün; yıllarca çalışıp zar zor satın aldığınız ama paranız olmadığı başkasına satılan yerinize adamın biri gelip ''burası benim'' diyor. Katil olmamak elde değil.

Yakında Sakarya'dan vurdulu kırdılı, yaralamalı infazlı haberleri duyarsınız.

Ali Turan yazdı, 282 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 May 15 22:00

Ali Turan

Puan: 14

Neden Yerli Otomobil Üretemiyoruz

Arkadaş sohbetlerinde mevzu ekonomi, teknoloji ve üretim olunca konu döner dolaşır "Niçin Yerli Otomobilimiz Yok"a gelir. Vecihi Hürkuş'lar, Nuri Demirağ'lar anılır, Devrim arabalarından dem vurulur, kutu-kutu arabalarıyla Koç'un, Özdemir Sabancı suikastiyle Sabancı'ların kulakları çınlatılır, henüz göremediğimiz babayiğitlerle sohbet uzar gider.

Ne kadar da "biz aslında şöyleydik", "şöyle olmasaydı çoktan şunları yapmıştık" desek de, bunların hiçbiri yerli bir markamız olmadığı gerçeğini değiştirmez. Bana sorarsanız, aslında bu durum sürpriz değildir. Çalkantılarda dolu siyasi tarihimize, her 10 yılda bir tekrarlayan "kazan kaldırmaları" göz önüne alırsak, bu şartlar altında yerli otomobiller, uçaklar üretmemiz şaşılacak bir hadise olurdu. Siyasi istikrarsızlığımız, ekonomik istikrarsızlığı da doğurdu ve aynı zamanda dış manipülasyonlara, yönlendirmelere açık bir ülke olduk.

Sonraki yıllarda, vatandaşın otomobil ihtiyacı pahalı ve zevksiz montaj mamülü "yerli malları"(!) ile dolduruldu.

Benim gördüğüm kadarıyla yerli otomobil konusunda iki farklı görüş var: Birinci görüş, artık otomobil markası oluşturmak için çok geç olduğu yönünde. Böyle düşünenler, piyasanın çok rekabetçi olduğunu, çok yüksek miktarlarda "batabilecek" yatırım gerektiği, hatta üreteceğimiz otomobilin kalitesiz olacağını ve Türklerin bile bunları almayacağını iddia ediyorlar. İkinci görüş ise yapabileceğimiz yönünde.

İlk görüşte olanlar, bence, ülkemizdeki büyük distribütor konumunda olan ve aracılıktan büyük paralar kazanan zengin holdinglerin düşüncelerinin etkisi altında kalıyorlar. Piyasanın kaymağını zaten yiyen holdinglerin, büyük bir yatırımla ellerini taşın altına sokup bir maceraya girmelerini beklememek gerekir.

Kaliteyi tutturamayacağımız iddiası ise bence yersiz bir iddiadır. Zaten yan sanayiimizle, fabrikalarımızla nasıl otomobil üretildiğini biliyoruz ve otomobil üretmek için Coca-Cola formülü gibi bir formülü bulmamıza gerek yok. Mevcut bilgi-birikim ve insan gücü ile bunu kolaylıkla yapabiliriz.

Ömer Poyraz yazdı, 323 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Nis 15 10:00
Eski Bir Dünya Mümkün Mü?

Mehmet Genç’e göre, Osmanlı ekonomik sisteminin üç temel ilkesi:

1) İaşe (Provizyonizm) 2) Gelenekçilik 3) Fiskalizm idi.

İaşe ilkesi; iktisadi faaliyete, ilk önce toplumun temel ihtiyacını eksiksiz karşılamak olarak bakar. Bundan dolayıdır ki, ihracat üretim faaliyetinin hedefi değildir. Osmanlı, ticari ulaşımın çok kısıtlı , ekonomik verimliliğin de düşük olduğu bir tarihsel dönemde kıtlığın,açlığın olmaması için ithalatı özendirmiş, ihracata ancak kendisi ‘doyduktan’ sonra izin vermiştir. Bunun için Osmanlı, kapitülasyonlara hiçbir zaman batının kandırmacası olarak bakmamıştır.

İaşe anlayışı, rekabetten tekelleşmeye gidilmemesi için dayanışmanın ve yardımlaşmanın üst düzeyde gerçekleştiği gelenekçilik ve hazine gelirlerini, yoklukta kullanılmak üzere, mümkün olduğunca arttırmaya dayanan fiskalizm ile desteklenmiştir.

Cemil Ertem'e göre buradaki çıkış noktası şudur: Herkese yetecek hakkaniyetli, tekelci olmayan üretim, spekülasyonun olmadığı bir ekonomi ve tüketicinin temel mal ve hizmetlere ulaşma hakkının sonsuz olması...

Günümüzde bu ilkelerin uygulanabilmesi mümkün mü sorusu aklımıza geliyor hemen? Galiba zor. Kendi vatandaşını müşteri olarak gören ve "vahşi kapitalizm" denen saçmalığın pençesine düşen ve bunu da "ekonomik refah" diye adlandıran iktidarlar hüküm sürmeye devam ettikçe daha da zor.

Osmanlı ekononomi hayatı hakkındaki aşağıdaki notlara bakarak şunu söyleyebiliriz; ekonomi liberal sisteme yakındır. Ancak narh koymak, zekât, cizye gibi hazine gelirlerini toplamak ve sarf etmek devletin elinde olduğu için başıboş bir liberalizm de değildir. Üretimde mümkün olduğunca hususi teşebbüsü; millî gelirin ferdlere taksiminde de sosyal adaleti esas almaktadır.

*Hususî mülkiyet dokunulmazdır. Yol inşaı gibi umumun menfaati gerektirdiğinde, şahsî malları hükûmet satın alabilir. Devlet memurlarının haksız kazançları müsâdere edilerek ellerinden alınır ve tekrar hazineye konur.

*Ticaret serbesttir. Ancak gerektiğinde ekmek, et gibi bir takım ihtiyaç mallarına narh (kâr haddi) konulabilir.

*Esnaflık, gedik usulüne tâbidir. Kalite ve arz-talep dengesini muhafaza endişesiyle, her beldede muayyen sayıda esnaf tutulur. Usta olmadan ve o işi yapan bir dükkân boşalmadan yeni dükkân açılmasına izin verilmez.

*Hükûmet, kıtlığa yol açmamak maksadıyla, hububat başta olmak üzere bazı mühim maddelerin kazâların dışına çıkarılmasını yasaklayabilir. Pamuk, sahtiyan, tiftik gibi bazı stratejik maddelerin de yurt dışına ihrâcını men edebilir.

*Yed-i vâhid (tekel) usulü vardır. Bazı malların alım ve satımı devlet eliyle yürütülür. Maliyet farklarından dolayı halkın zarara uğramaması veya stratejik malların dolaşımını kontrol etmek içindir. Tuz, tütün, afyon, palamut, ipek, zeytinyağı, pamuk, tiftik, yapağı zaman zaman yed-i vâhide bağlanmıştı. Bu usul Tanzimat’tan sonra kaldırılmıştır.

*Amme hizmetleri vakıflar yoluyla yerine getirilir. Devlet, mâbed, hastane, çeşme, köprü, imâret, mektep gibi hizmetlerin yapılmasını şahıslara bırakmıştır. Bunların yaptırdığı vakıfları da arazi ve gelir tahsis ederek destekler.

*Eyaletler, kendi harcamalarını kendi gelirlerinden karşılar. Artanı merkeze gönderilir. Onun için bazı yerler daha mamurdur.

link

.....................

'Bir Zamanlar Osmanlı' coğrafyasında insan aklının erebileceği, hakkaniyete dayanan İslam'ın izzet ve şerefine yakışan, insan haysiyetine gayet de uygun sistemler geliştirilebilmiştir. Bunu bugün yapmak, bu dünyayı bu şeytani zihniyetten kurtarmak bana göre mümkün değil. Kötülüğün iyilikten çok daha hızlı yayıldığı, hem yiyip hem de tapmaları için yeni yeni putların sürekli insanların önüne sürüldüğü ve insanoğlunun gözünü kötülükten alamadığı bir devirde gerçekten zor. Ama bir küçük Kayı obasından doğan Devlet-i Âli Osman vesilesiyle dünyaya adalet ve huzur iklimi yaşatan, yaratan dilerse neden olmasın?

Yusuf Çakabey Mengi yazdı, 251 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Şub 15 03:00
Bardak

Yolda yürürken gördüğüm afişte yazıyordu: “Türkiye’nin gelir adaletsizliğinde dünya ikincisi olduğunu biliyor musunuz?” Haklıdır belki de, nihayetinde bir istatistiğe dayanılarak ortaya konmuş olmalı. Nitekim gazete sayfalarında veya televizyon programlarında da bu tarz istatistikleri görmek her zaman mümkün.

İş bu noktada kalsa mesele değil. Ancak beri tarafta tam ters istikamette istatistikler de arz-ı endam ediyor. Türkiye ekonomisinin tırıstan önce şaha kalkmasını, ardından dört nala koşmasını gösteren istatistikler peşi sıra yayınlanıyor.

Halk ne yapacağını bilemiyor, hangisine inanacağına karar veremiyor gibi bir beylik laf etmeyeceğim. Nitekim öyle de değil zaten. Doğrusu, halk da bu durumdan gayet memnun. Nitekim hangi görüşün mensubu ise, kendi cenahının gücüne güç katan istatistiklere öyle bir sarılıyor ki, görseniz mübarek cenk meydanında istatistik silahlarını kullanarak düşmanla harp ediyor...

Hasılı cemiyetimizin bir problemi de bu şekilde kendiliğinden ortaya çıkıyor, ben buradayım diyor. Biz bardak ve bardağın içindekiler konusunda orta yolu bulamıyoruz. Hemen hemen her konuda birileri bardağın dolu kısmını görmeden pür dikkat boş kısma odaklanırken, bazıları da bardağın boş kısmı sanki hiç yokmuş gibi, tamamen dolu kısma bakıyor. Arada “yahu bardak nerede?” diyenleri de artık saymıyorum bile...

Halbuki bardak ne boş ne dolu. Bardağın boşuna odaklanmak ne kadar yanlışsa, “dolu tarafından bakmak lazım” cümlesi de, “sadece dolu tarafına bakmalı” şekline dönüştüğü oranda tehlikeli.

Gerçek olan şu ki, önümde bir bardak, ve içinde su var. Ve ben çok susadım.

Afiyet olsun...

06 Şub 18:12

Hocam, kendi ekonomimize bakmak lazım; ev, araba vs.