İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Abdulhamid Osmanoğlu

13 / Puan: 4.92

İstanbul

Sıla Münir

17 / Puan: 4

İstanbul

Alpay Gökçe

22 / Puan: 3.62

İstanbul

Sezer Emlik

41 / Puan: 2.62

Bartın

Fikir Teri

109 / Puan: 1.4

Ankara

Faruk Aslan

421 / Puan: 0.67

İstanbul

Fatih Kaymakçı

462 / Puan: 0.5

İstanbul

Ali İşeri

485 / Puan: 0.33

İstanbul

Esra Şengül

486 / Puan: 0.33

Adana

Afşar Kaplan

504 / Puan: 0.17

Kahramanmaraş

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 53 dakika kaldı.

Ahmet Demir yazdı, 210 kez okundu, 12 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
07 Kas 22:00

Ahmet Demir

Puan: 2.77

İstanbul'dan Anadolu'ya Geri Dönüş Var
dd4fd62422cfd587cd2aa1d221b4ccbc1478544601

dd4fd62422cfd587cd2aa1d221b4ccbc1478544601

30 yıl önce bir kamyon ile gelmişlerdi İstanbul'a. Soğan çuvalları yüklü bir kamyonla.

...

İstanbul'a göç etmeye karar vermişlerdi. Damlarında 3-5 inek, dana, buzağılar vardı. Onları satmak biraz zor olmuştu. Hanımı çok ağlamıştı Kocainek giderken. İki hayvan cambazı itekleyerek zorla komyonetin kasasına bindirmişlerdi hayvanı. Kocainek sanki herşeyin farkındaydı, kamyonetin kasasından son bir bakışı vardı, bir veda bakışı. Ne de olsa evin emektar hayvanıydı. Beraber dağlarda yaylalamışlar, sütünden, yoğurtundan faydalanmışlardı. Doğan buzağılar dana olduğunda kasaba satılmış, karşılığında alınan parayla evin geçimi sağlanmıştı.

En zoru da Karabaş'dan ayrılmak olmuştu kendisi için. 15 yıldır köydeki evi bekliyordu Karabaş. Artık ihtiyarlamıştı. Onu uzak bir akrabalarına bıraktılar. Artık Karabaş'ın yeni bir evi vardı, son yıllarında iyi bakılmalıydı ona.

Bir de traktör vardı tabii. Suudi Arabistan'da çalıştığı 3 yıl boyunca biriktirdiği para ile almıştı bu traktörü. Eski bir traktördü ama işlerini fazlasıyla görüyordu, tarla sürüyorlardı, güz işlerini yapıyorlardı. Kimseden de traktör istemek, el açmak zorunda kalmıyorlardı.

Şehre göç furyası başlamıştı köyde. Gidenler, tanıdıklarına selamla beraber göç etmeleri için haber gönderiyordu. İstanbul'da iş olduğunu, para kazandıklarını söylüyorlardı. Karar verilmişti işte. Hayvanları ve traktörü satmıştı. Şehirde yeni bir düzen tutacaktı. Rızkını orada arayacaktı. Köy işleri zordu, bir şekilde geçiniyorlardı ama şehirde daha çok para kazanacaklar, ev, araba alacaklardı. Belki köye gelen alamancılar gibi hava atacaklardı.

Güdüklerin Osman'dan kiralık bir daire bulmasını rica etmiş, o da bulmuştu. Kirası makuldü. Güdük Osman ile beraber çalışacaktı, Güdük Osman'ın tanıdığı bir müteahitin işlerini yapacaktı.

Göçleri toparlayıp bir kamyona yüklediler. Bir soğan kamyonuydu bu. Soğanların üstüne yataklar, tabaklar, çanaklar, elde ne varsa yüklediler. Kamyonun şoförmahaline çoluk çocuk zorla sığmışlar ve yola çıkmışlardı.

Bu kamyonla İstanbul'a vardılar, sene 1986.

Yıllar geçti. Çok çabuk geçti. En çok sıkıntılarla geçti. Mutluluklar da oldu. Çocuklar evlenmiş, torun torba sahibi olmuştu.

Artık geri dönüş vakti gelmişti. Bir daha dönmemek üzere İstanbul'u terketmek, bu gurbet hayatına bir son vermek istiyordu.

Zaman çok ilerlemiş, arabalar, otobüsler çok yaygınlaşmıştı. Bir kamyonla olmayacaktı şüphesiz bu geri dönüş, hele soğan yüklü bir kamyonla asla..

Ona özel bir araba ayarladılar. Geniş ferah bir mekanda geri dönecekti. Belediye artık her geri dönen kişiye ücretsiz bu hizmeti veriyordu. Hususi bir araba geliyor, yolcu evden alınıyor ve express bir seyahatle göç gerçekleşiyordu. Üstelik otoyolda yolun en sol şeridinden öncelikli araç olarak seyir alıyordu.  Yolda onu gören diğer şoförlerde garip duygular, belki en çok saygı uyandırıyor ve herkes yol veriyordu. Aracın tepesinde yanıp sönen ışığın bunda büyük bir etkisi vardı şüphesiz. Yeşil ışığın..

Emre Altuntaş yazdı, 270 kez okundu, 13 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
16 May 10:00

Emre Altuntaş

Puan: 1.06

İstanbul
a951c1f2e94cd20322e9167d387d42271463368423

a951c1f2e94cd20322e9167d387d42271463368423

İstanbul’u anlatmaya kalksam.. Anlatacak sözcük bulmakta zorlanırım. Kıymetlimdir kendisi. Bazen çok sıkar insanı bazense sadece o olsun istersin. Denizin karşısında öylece durup dinlenmek istersin.. Ben İstanbul da sevmeyi olmasa da gerçekten sevilmeyi öğrendim. Koskoca kardeşlikler, dostluklar biriktirdim. Hayatın ne demek olduğunun daha da farkına varmamı sağladı bu kocaman şehir. Çıkmaz sokaklarında efendilikle yoğrulan adamlığı; tarz caddelerinde ise paranın getirdiği adamlığı gördüm. Sarıyer sahilinde bir çin aslanı cinsi köpeğin bana kendini sevdirmemesini hiç unutmam mesela. 4 leventte yediğim gözlemeyi, Üsküdar’da çamlıcayı, Eyüp sultandaki huzuru, Kadıköy sahilde bağıra çağıra söylediğim şarkıları, Ayazağa köyünün mis gibi havasını, Beylerbeyinde yaptığım sohbetleri, Yıldız korusunun sakinliğini ve daha bir çok şeyi unutmam, unutamam.. En derin kayıplarımı da bu şehirde yaşadım.. Beni en çok etkileyen hüzünleri.. Velhasıl ömrümün şu ana kadar olan kısmındaki en mutlu anları da en mutsuz anları da bu şehirde yaşadım. Sen bambaşkasın İstanbul..

14 Nis 00:06

even so..ı am happy.

03 Eki 02:09

Misafir

Thought it wo'udnlt to give it a shot. I was right.

Kürşat Koyuncu yazdı, 547 kez okundu, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Şub 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bozkırın Düğünü

“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okusam içimi bir sıkıntı basar.

Hikmet Birand’a göre ise; bozkır medeniyetin beşiğidir. Bozkırda bitkiler bol ve özlü tohumlar üretir. Bozkırda bitkiler tohuma yatırım yapar. İnsanlar avcı-toplayıcı dönemlerinin ardından bozkırdaki bu bitki tohumlarının kullanılabilirliklerini öğrenmeleri sayesinde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yani medeniyet bozkırda başlamıştır.

Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Her bitkinin bir sırası vardır. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar.

Latince adı Crocus olan çiğdem birbirinden güzel renkleriyle kırları süsleyerek baharı müjdeleyen çok güzel bir çiçektir. Bu isim Yunan mitolojisindeki bir karakterden gelmektedir. Crocus (Krokos) tanrı Hermes’in yakın arkadaşıymış; ancak Crocus, Hermes gibi ölümsüz değilmiş. Yiğit bir kahraman olan Crocus bir güç yarışında yaralanarak yenik düşmüş. Ölümlü olan Crocus düştüğü yerde kan kaybından hayatını kaybetmiş. Ondan süzülen kanların toprağı ıslattığı yerlerde birbirinden güzel bahar çiçekleri açmış ve bu çiçeklere kahramanın adı olan Crocus adı verilmiş.

Çiğdemlerin hayli geniş bir yaşama alanı vardır. İç Anadolu’da birçok türü vardır. Özellikle parlak koyu sarı renkli Crocus ancyrensis yani ‘Ankara Çiğdemi’ en meşhurlarındandır. Adında da anlaşılacağı gibi Ankara’nın en eski yerlilerindendir. Ancak onlara daha çok, kışın son aylarında soğuk ve yüksek yerlerde, dağ eteklerinde rastlarız. Kar içinden başını çıkarıp, baharın geldiğini müjdeleyen, olabildiğince sade ve güzel bir çiçektir. Güneşin altında, ağırlığından tutamadığı başını sarı sarı görmek insana inanılmaz mutluluklar verir. Narindir. Ama bakmayın siz onun en ufak bir esintide ‘koptu kopacak’ gibi durmasına. Soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir. Sıcaktan pek hoşlanmaz. Onun için kışın sonunda, baharın başında açar. Hititlerin en önemli bayramlarından biri çiğdeme adanmış ve özellikle çocuklar tarafından şenliğe dönüştürülmüş.

Bozkırda yaşam zordur. Yağışların az olması, bozkırda yaşamı daha da güçleştirir. İşte bu yüzden kırkikindi yağmurları, burada yaşayan canlılar için adeta bir kurtarıcı gibidir. Çiğdemlerden sonra, kandamlası ya da Latince ismiyle Adonis etrafı sarar. Kıpkırmızı rengi ile bütün bozkırı sarar. Yunan mitolojisinde, yakışıklılığı ile tanrıların gazabına uğrayan Adonis’ten alır ismini.

Yine bu dönemde kekik kokuları sarar etrafı. Latince Thymus olarak adlandırılan kekik ismini Yunanca ‘Thumon’ yani ‘koku’ kelimesinden almıştır. Gerçekten de kekik etkin kokusuyla nam salmış bir bitkidir. Ona bozkırın parfümü de diyebiliriz. Şiirlere konu olacak kadar güzel bir kokusu vardır. Yunan mitolojisinde kekiğin Troyalı Helen’in gözyaşlarının düştüğü yerden doğduğu anlatılır. Eski Yunan’da asaletin ve cesaretin bitkisi olarak bilinmektedir. Ayrıca kekik bitkisi cesaret sağlamasının yanı sıra arınma ve psişik güçlerle de ilişkilendirilmektedir. Bozkır insanı onu yemeklerine katmış, kurutmuş çay yapmıştır.

Mayıs-haziran dönemi, en zengin dönemdir. Bu dönemde, gelincikler, mavi çiçekli Campanula’lar, mor çiçekli Anchusa’lar, Echium’lar ve daha birçok farklı renkteki çiçekler sarar bozkırı.

Ama bütün bunları kaçırırsanız, bozkırın kurak ve çorak yüzüyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşma dünyaya bakışınızı bile etkiler. Çevre anlayışınızda eksikliklere yol açar. Bu eksiklik öyle bir noktaya getirir ki insanı. Çevre korumayla yeşili koruma aynı anlama sıkıştırılır. Ve bu bakışta popüler kültürün bakışıdır. Yani bir nevi, Andy Warhol’un dediği gibi “Herkes bir gün şöhret olacak” cümlesi, bugün yeşil için geçerlidir. Bozkır ise sırasını beklemektedir.

Bozkırın sırasının gelmesi ise popüler kültür açısından çok zordur. Çünkü bozkırda her şey ortadadır. Hiçbir şey başka bir şeymiş gibi davranmaz ya da hiçbir şey başka bir şeyin arkasında veya gölgesinde değildir. Her şey olabildiğince kendisidir ve her şey ortadadır. Ve bu da bozkırın popüler olmasının önündeki en büyük engeldir. Zaten burada devreye bozkırın kaderi girer.

Hayatın kendisinden çok sanal ortamlardan ve simülasyon ortamlarından hoşlanan benim kuşağıma bozkırın gerçekliğini anlatmak çok da kolay değildir. Çünkü benim neslim için çevre denince akıllarına hep orman gelmektedir. Su denince de, kocaman göletlerden ve şelalelerden oluşan parklar gelmektedir. Aslında yapılan bu yapay şelaleler veya yapay göller Baudrillard’ın simülasyonlarına benzetebiliriz. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken şunu söyler: Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür. Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Ya da daha yalın bir ifadeyle sahip olmadığımıza sahipmişiz gibi yapmaktır. Simülasyon ufkunda gerçekliğimizi kaybettiğimiz için kurulan bu yapay şeyler de gerçek gibi algılanmaya başlanmıştır. Örneğin; Ankara’da şu anda Boğaziçi’nde ya da Keçiören’de veyahut da ülkemizin herhangi bir ilinde bulunan şelalelerimizin Niagara Şelalesinden bir farkı yoktur.

Bu simülasyonlar yetmezmiş gibi son yıllarda bozkıra yeni ve daha güçlü bir rakip çıktı. Alışveriş merkezleri. Bu öyle bir rakip ki, karşısında durmak çok zor. Alışveriş merkezleri yüzünden yakında Ankara’da bozkırı bile arayacak duruma geleceğiz sanırım. İşte bu yüzden, bu sene bozkırın düğünün kaçırmayın. Zaten davete icabet etmek kültürümüzde de vardır. Öyle teker teker değil, ailecek gidin. Özellikle çocukları yanınızda götürün. Hele ki Ankara’daysanız. Çocukları kesin götürün. Kekikleri koklasınlar, kandamlaları, gelincikleri ve diğer bütün kır çiçeklerini görsünler. Belli mi olur? Bir bakmışsınız, gittiğiniz bozkıra alışveriş merkezi yapılıvermiş. Sonra çok üzülürsünüz. Çünkü dünyadaki bütün alışveriş merkezleri bir araya gelse, o kekiklerin kokusunu ve kandamlalarının, gelinciklerin ve kır çiçeklerinin güzelliğini yaşatamazlar…

NOTLAR:

1.Alışveriş merkezlerine karşı değilim ama neredeyse kasabalara bile alışveriş merkezi yapma çılgınlığına da artık bir son verilse ne güzel olur. Biz ne ara bu kadar çok şeye ihtiyaç duyduk? ‘Eğer insan çok fazla ‘şey’e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.(Göğü Delen Adam, sayfa 46.)’ diyen Samoalı kabile reisi Tuiavii’ye katılmamak elde değil! Burada söylemek istediğim sığ ‘doğal yaşam’ veya ‘çevrecilik’ değildir. Sonuçta hala toprağa ve doğaya bağımlı bir canlıyız. Yaşadığımız çevreyi birazcık bile olsa tanımanın bize çok şey katacağı kanaatindeyim.

2.Fotoğrafı şu adresteki siteden aldım. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://crocusmania.blogspot.com.tr/2012/12/crocus-ancyrensis.html" target="_blank">link</a>

Emre Keleş yazdı, 343 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Oca 17:00

Emre Keleş

Puan: 2.59

Primler Fahiş Zamlı Poliçeler Derken; Esnafın Çilesi

Ankara Keçiören'de Ulus İncirli minibüs hattında dolmuşcu olarak çalışmaktayım. Son üç aydır Ankara genelinde çalışan minibüslerde yapılan düzenleme çalışmamıza imkan vermemekle birlikte başta biz esnaflar olmak üzere vatandaşı da olumsuz etkilemekte.

Uzun süre araca binemeyen yolcu ile sürekli münakaşa etmek durumunda kalıyoruz. Çok ciddi bir huzursuzluk yaşanıyor. Sıhhıye güzergahında çalışan araçlar azaltıldığı için diğer hatlarda araç yığılmaları oluyor. Yolcunun fazla olduğu güzergah araç azlığından diğer güzergahlarda da araç yığılmasından iş yapamaz hale geldik.

Bu sıkıntılarla birlikte artan Bağkur primleri, zorunlu trafik sigortasında fahiş zamlar, oda aidatları, vergiler, belediye harçları gibi giderleri karşılayamaz hale geldik. 2015 yılında 1100 tl olarak ödediğimiz trafik sigortası 2016 yılında 2300 tl (Bu en yüksek seviyede kazasızlık indirimi uygulanmış halidir). 2015 yılında 440tl olarak ödenen Bağkur primi 2016 yılında 570tl. Biz 2 sene önce minibüs taşıma ücretine 2.40 lira olarak uygulayamadığımız taşıma ücretini hala 2.25 lira olarak uygulayarak para kazanmaya çalışıyoruz.

Okutmaya uğraştığım üniversite öğrencisi kardeşim, geçindirmekle sorumlu olduğum evim var. Gaz, elektrik, su gibi giderleri saymıyorum. 28 yaşımı bitireceğim bekarım henüz evlenebilme gibi bir lüksü de bu türlü sebeplerle düşünemiyorum bile. Evli barklı çoluk çocuk sahibi olan esnafa Allah sabırlar versin onların işi daha zor.

Bir tek minibüs üzerinde çalışan en az üç kişi bulunuyor. Harici olarak durak görevlileri sanayide ustası yıkamacısı ve bunun gibi birçok insan ekmek yiyor. Bu sıkıntılar ile boğuşurken bir de trafik görevlileri işin yoğun olduğu saatlerde ceza işlemi uygulayarak zor bela kazandığımız üç kuruşu da burnumuzdan getiriyor. Hırsıza böyle muamele yapılsa memlekette bi tane hırsız kalmaz. :)

Biz vergisini kuruşuna kadar ödediğimiz, hatırı sayılır belirli bi sermaye ile yapmaya çalıştığımız işimizde neden bu kadar sömürülüyoruz? Kimse neden bize sahip çıkmıyor? Aksine her yerden darbe vuruluyor? Bütün esnaf aynı sıkıntılar içinde gün sayıyor. Bu sorunlarımıza bir çözüm bulunması için devlet yetkililerinden bir adım bekliyoruz. Bizi önemseyeceğini düşündüğümüz insanların durumumuzdan haberdar edilmesi ve sesimizi duyurabilme umudu ile ricamızdır.

Yusuf Çurku yazdı, 330 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Oca 05:00

Yusuf Çurku

Puan: 1.07

Metro Yolculuklarımız

İstanbul'da yaşayıp da metro yolculuğu yapmayan yoktur herhalde.. Hacıosman, Kartal, Kirazlı... Güzergahları farklı olsa da yaşananlar benzerlik gösterir bu metro yolculuklarında.

Hadi sıralayalım bu yolculuklar esnasında neler yaşadıklarımızı :

İstasyonlardan binerken güçlük çeker, inerken ise en az bir istasyon öncesi hazırlığa başlarız.

Boş koltuk görünce, gözbebeklerimiz güler şekilde hedefe yönelir, aksi durumlarda ise sırtımızı dayayacak yerler ararız.

Sabahları uykumuzu açacak boyutta çeşitli kokuları, akşamları ise mis gibi alın teri kokusunu burun deliklerimizde hissederiz.

Akıllı telefonlarına evladı gözü ile bakanları görünce umutsuzluğa kapılır, ''Tutunamayanlar'' okuyan görünce umutlarımıza yeniden tutuluruz.

Aynı anlarda ittirme kardeşim ile sıkışın kardeşim seslerini işitir hangisini yapacağımıza bir türlü karar veremeyiz.

Bu araç her akşam dezenfekte ediliyor yazısının etrafında garip lekeleri görünce nasıl yani deriz.

Yanımızda oturan tipin bacaklarını açma derecesini görünce hayrete düşer, ne diyeceğimizi bilemeyiz.

Lütfen inenlere öncelik veriniz anonsunu duyunca dünyanın neresinde böyle bir anons var diye eleştiri yapar fakat inenlere bir türlü öncelik vermeyiz.

Son istasyona geldiğimizde araba alacağım artık kardeşim nedir bu çektiğimiz rezillik deyip;ertesi sabah ise metroya binmek için istasyonda yer bulmaya çabaladığımız bizlere layık görülen metro yolculuklarımız..

Ayşegül Koçar yazdı, 294 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Oca 17:00
Ankara

Gri şehir Ankara. Öyle bir grilik ki içinde her rengin tonundan olan. Ankara sisli şehir, bazen karanlık, ayazı dillere destan. Geceleri karanlık yüzünü gösterip gündüz yaşam telaşından gözü bir şey görmeyen. Kar yağınca coşkuya dönüşüp hevesi kaçınca çile ve dramlarla dolu kışları.

Ama tüm bunlara rağmen öyle bir büyü var ki sana bağlayan. Ve en çok da giderken anlaşılan.

Evet içindeyken çok şikayet edilir sevilmez bile bazen bu şehir. Ondan ayrılmak fikri bile ürkmeye yeter ama. Ahmet Arif'in dediği gibi "Hasretin nazlıdır Ankara". Işte tam olarak bu. Gidince öyle bir hasret sarar ki insanın yüreğini. Kızılayın kalabalığını, mamağın yokuşlarını, kuğuluparkın kuğularını, tunalı caddesinde bir dost veya sevgiliyle yürümeyi özlersin.

İsyan kokar bu şehir. Anarşist ve bir o kadar da diktatör bir yanı vardır. Özgürlük direnişi bitmez burda. Doğusundan batısına direnişin en az bir sembolü vardır, direndiğini içinde tutarken. Bunaltır çoğu zaman yüreğini, ruhunu insanın adalet yazan adaletsiz sarayları görmek. Kaçmak ister insan çoğu zaman kurtulmak bu bunaltıcı şehirden. Ama uzaklaşınca o nazlı hasret kavuşmaya zorlar sizi.

Sisli ve gri şehir hasretin nazlısından kavuşmak üzere şimdilik hoşçakal.

Kürşat Koyuncu yazdı, 513 kez okundu, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
05 Oca 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bir Medeniyet Yıkma Aracı Olarak Tuz

Hemen baştan söyleyeyim. Bu bir diyet yazısı değildir. Daha fazlasıdır. Ama siz yine de tuzla çok fazla samimi olmayın. Tuza karşı bir mesafeniz olsun. Her neyse, konumuza dönecek olursak;

M. Ö. 149, senatodaki hemen hemen her konuşmasını ‘Ceterum censeo Carthaginem esse delendam!’ (Bu arada, kanaatime göre, Kartaca yıkılmalıdır!) diyerek bitiren, Romalı Senatör Marcus Porcius Cato ölür. Roma, onun bu isteğine yine aynı yıl cevap vererek Kartaca’yla 3. Pön Savaşını başlatır. M. Ö. 146 yılına gelindiğinde Roma, sonunda taş üstünde taş bırakmamacasına Kartaca’yı bir daha dirilmemek üzere yıkar. Ve yine bir daha kalkınamaması içinde bereketli topraklarını tuzlar. Böylelikle bir medeniyet tarihin tozlu sayfalarına karışır. Sonuçta, Akdeniz bir Roma gölü haline gelir.

Diğer taraftan, 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadarki güney ve doğu Baltık kıyılarının gelişimi, önceden seyrek olarak iskân olunan sınır bölgelerinde yeni teknolojik ve ekolojik modelin istikrara kavuşturulmasına bağlıydı. Burada en kritik faktör, bol miktarda ucuz tuz arzının sağlanmasıydı; sonuç, Polonya ve başka yerlerde, muhtemelen tuz madenlerinin keşfi ve geliştirilmesi olmuştu. Yeteri kadar ucuz tuzla, ringa balıkları ve lahanalar, salamura yatırılıp uzunca bir süre muhafaza edilebiliyordu. Bunun bir sonucu olarak da, çavdar ekmeği, lahana ve zaman zaman bayram günlerinde ringa balığından oluşan görece ucuz ve besin değeri yüksek bir beslenme biçimi, bütün yıl boyunca halkın tüketimine hazır hale getirebilmişti.

Daha erken zamanlarda, avcılık, bir tür ilave beslenme imkânı sunuyordu; ancak avcılıkla geçinebilmek için az miktarda nüfusun olması gerekiyordu. Lahananın ve ringa balığının önemi, görece yoğun nüfusların bu kaynaklardan uygun denecek şekillerde beslenebilmesini mümkün kılabiliyor olmasında yatıyordu. Tesadüfi olarak, Batı Avrupa’da besin değeri yüksek fasulye ve bezelye üretimi, genelde halkın yegâne beslenme kaynağı olan hububata ilâve katkılarda bulunması bakımından benzer bir rol oynamıştır. Ne var ki, bu baklagiller Baltıkların kıyı bölgelerinin zayıf topraklarında ve daha kısa süreli tarıma elverişli mevsimlerinde yetiştirilemiyordu.

Elbette ki tuz, oldukça pahalıydı. Bu sorun, tam da kuzey-batı Avrupa’nın eski ve yoğun olarak iskân olunan topraklarında ihtiyaç duyulan ürünlerde, yani tahıl ve kerestede ihracat ticareti geliştirmekle hallediliyordu. Tuz burada, Baltıkların gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Ancak günümüzde tuzun, çok daha büyük çapta bir yıkıma neden olabilecek bir etkisi daha var ve bu etki bertaraf edilmezse ya da etkisi azaltılmazsa dünyanın gelecekteki çatışmalarında önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim.

Yarı kuru bölgelerde yeraltı suları genelde çok miktarda erimemiş tuz içerir. Nehir vadilerinde, deltalarda olduğu gibi, taban suyu yüzeye yakın ise, kılcal hareketler yeraltı suyunu toprağa taşır. Su buharlaşıp uçar ve taşıdığı tuzlar toprakta kalır. Buharlaşma hızı yüksek olduğu zaman, devamlı sulama ile biriken tuz bitkileri zehirler. Sulama, tarımsal üretimi dramatik ölçüde arttırsa da, nehir vadilerinin güneşten yanmış sel yataklarını yemyeşil tarlalara dönüştürmesi uzun vadede alınacak ürünü kısa vadeli üretime feda etmek demektir.

Geçmişte arazilerin tuzlanmasına esas olarak tatlı su ile denizin karışması neden olmuşken, şimdi karşımızda hiç umulmadık önemli bir suçlu var: Kar ve buzu eritmek için yollara dökülen tuz. Yollara saçılan tuz hemen yeraltı suyuna, derelere ve nehirlere, tarlalara ve ormanlara karışıyor. Kış mevsiminde yolların açık tutulması için giderek daha fazla sayıda şehir ve kasabada tuz kristalleri serpilmeye başlandı. Sıradan sodyum klorür, alternatifi olan ve bitkilerin çok daha kolay dayandığı kalsiyum klorürden daha ucuz olduğu için en çok kullanılan tuzdur.

Çevreye böyle büyük miktarlarda başka bir madde atılsaydı halktan herhalde büyük bir feryat yükselirdi. Ne var ki büyük çoğunluk için tuz bedava bir maddedir. Oysa arabaları ve otoyol köprülerini yavaş yavaş kemirerek çürütme gibi büyük ve görünmez maliyetleri vardır. Ancak yurttaşlar ve politikacılar kışın daha güvenli seyahat uğruna böyle bir maliyetlere katlanıyorlar. Çevresel maliyetler de genel olarak katlanılması gereken zorunlu maliyetler olarak görülüyor. Tuz uzun zamandır araçların kaygan zeminde patinaj yapmasını önlemek amacıyla kullanılmaktadır. Tuzun buzların eritilmesi için kullanımı olağanüstü arttıran olgu, şehirlerarası otoyol sisteminin inşası ve buna paralel olarak otomobil sayısındaki patlama oldu. Tuzlanmanın yol açtığı toprak kaybının küresel çaptaki çevresel etkileri, milyarlarca insanı beslemek için ihtiyaç duyacağımız tarım arazilerinin yitirilmesinde saklı bulunuyor.

ABD Çevre Koruma Ajansının geliştirdiği çözümler var. Birçok karayolu boyunca tuza dayanıklı bitkilerin kullanılmasını yaygınlaştırıyor. Bunların arasında yıllık tuzlu bataklık yıldızçiçeği, tuzlu çayır otu, dar yapraklı su kamışı, çok yıllık sazlar ve deniz kenarlarında yetişen altın başak gibi çok çeşitli bitkiler var. (Ben bulamadım, ancak bizde de benzer çalışmalar varsa bu güzel bir durum) Tuz sıkıntısının bu bitkilerin gelişmesini kolaylaştırdığını hiç kimse kesin olarak kanıtlayabilmiş değilse de, tuz ile bu bitkilerin yetişmesi arasındaki bağlantı açık. Yollara serpilen tuzlar sudaki ve tarlalardaki tuzlanmayı kesinlikle arttırıyor. Tuz, suyun ve toprağın koşullarını değiştirir ve böylece nerede hangi bitkilerin yetişeceğinin belirlenmesinde etkili olur.

Bir medeniyetin yaşam süresi, başlangıçtaki toprak derinliğinin toprak kaybına oranıyla ölçülebilir. Yakın zamandaki erozyon oranlarını uzun süreli jeolojik oranlarla kıyaslayan araştırmalar, en az iki misli ve bazen yüz misli oranlar bulmuştur. İnsan eylemleri, erozyon hızlanması olmayan bölgelerde dahi erozyonu birkaç kat arttırmış bulunuyor. Biline sorunları olan bölgelerde ise, erozyon oranları jeolojik olarak normal olanın yüz veya bin katı olabiliyor. Ortalama hesaplar yapılacak olursa, gezegenimizin tümünde insanlar erozyon oranlarını on kat arttırmış bulunuyorlar.

Sonuç olarak, insanoğlu hâlâ toprağa bağlı olarak yaşıyor. Dolayısıyla toprağa nasıl davranırsak kendimize de öyle davranmış oluyoruz. Bu sorunlar daha da büyümeden mantıklı çözümler üretmeliyiz. Bunu yaparken de, günümüzün ‘doğayı sev, yeşili koru’ mantığını aşamamış çevrecilerinden olabildiğince uzak durarak yapmalıyız. Çevre illa ki bozulacak, ama önemli olan bunu en alt seviye de tutarsak başarılı olmuş oluruz. Her yere ağaç dikmekle -özellikle çam ağacı- hiçbir sorunu çözmüş olmayız. Sadece öteleriz. Yani mesele sadece ağaç değil, daha fazlası…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Tuza dayanaklı bitkilere ilâve olarak şunlar var: frenk üzümü, Sibirya dikenli fundalıkları, yabani iğde, Amerikan karaağacı, defne gibi.

2.Bir zamanlar liman kenti olan ve Hz. İbrahim’in doğduğu yer olarak bilinen Ur kentinin harabeleri şimdi denizden 240 kilometre içeride bulunuyor. Bunun nedeni, yanlış tarım uygulamaları sonucu toprağın aşırı tuzlanması olarak görülüyor.

Sultansasa yazdı, 2020 kez okundu, 11 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
28 Ara 09:00

Sultansasa

Puan: 0.75

Sur: Neydi Ne Oldu

Silah, bomba, çatışma sesleriyle uyandım bugüne de. Evim Sur ilçesini karşıdan gören Yenişehir’de. Balkonumdan Suriçi’nin belli bir kısmı görünüyor. Diyarbakır’ı TV’lerden bilenler Sur’un ilçelerden bir ilçe olduğunu düşünebilir. Bilenlerin aklına tarihi hanlar, hamamlar, Dünya’nın en büyük şehir surları, mukaddes Ulu Camii, kiliseler, yüzyıllardır aynı soydan esnafların bulunduğu, neyle uğraştığını bilen sanatının ve zanaatının kıymetini bilen insanların olduğu tarihi çarşılar, müzeler ,köşkler gelir. İşte benim balkonumdan gördüğüm manzarayı bütün Türkiye az çok biliyor artık. Dününü kim bilir? Bazıları utanmadan sıkılmadan “yandı kül oldu, büyüdüğüm sokaklar” diyebiliyor, tarihi surlara boyalarla yazı yazan karanlıkla omuz omuzayken. Bu şehri biraz olsun bilmeyenler, YDG H’ı yaratan koşulları da bilmezler. Ben bu yazıyla olup bitenin öncesini anlatmak istiyorum.

YDG H sokakları mesken tutmadan önce de geceleri Suriçi’nde dolaşamadağınız sokaklar, girmek istemeyeceğiniz mahalleler vardı. Saraykapı’ya “saraaaykapii” diyen, “hançepekliyem” dediğinde benden korkun mesajı vermeye çalışan tipler vardı. Geceleri esrarkeşlerin, gaspçıların, hırsızların mesken tuttuğu sokaklar vardı. Diyarbakırlıysanız geceleri hangi sokaklardan geçmenin akıl karı olmadığını bilirdiniz. Suçu kutsayan, hırsızlığı övünülecek bir meziyetmiş gibi gören bir güruh vardı. Çatışmaların öncesinde de Diyarbakır Suriçi’nde her gün birileri bıçaklanır veya kurşunlanırdı. Şimdilerde o güruha rastlayamıyorum, binlerce yıllık surlara “Seni seviyem”, “ya benimsin ya da kara toprağın”, “ellerin kadınısın seni sevemem” yazan insanlar yok artık, “Satorci21” diye imza atmıyorlar surlara, binlerce yıldır kadim milletleri koruyan surlara.

Nereye gitti bu insanlar? Aslında hiçbir yere. Barikatların arkasındalar, racon kesmeye devam ediyorlar, bıçak ve kasatura kullanmıyorlar belki artık ama AK47 ve sayısız mermiye sahipler. Tarihi Surlar’da bugün Satorci21’in şiirlerini göremiyoruz, böyle çocukça lakaplar da kullanmıyorlar artık , Kürtçe saygın bir anlamı olan bir kod adı olmalı. Surlar’da arabesk şarkıların yerini komünist saçmalıklar, tehditler, ırkçı sloganlar aldı . Sonu gelmemiş bir cinayet romanı, bir ayrılık şiiri, bir ölüm türküsü olan PKK’ yı tarihe attıkları kurşunlarla, bombalarla tamamlamaya çalışıyorlar şimidilerde, şehrin ğeyrileri.(*) Tarih, suçlarının cezasını çekmesi gerekirken siyasi partilerce, komünist ya da faşist hareketlerce hüviyet kazandırılan insanların katliamlarına tanıktır. Tarih Stalin’in Mao’nun 15 yaşında çocuklardan saçmasapan bir dava uğruna katiller yarattığına da tanıktır. Bugün şehir yaşamını zindana çevirmek pahasına Satorci21’e bir dava bir kimlik bir kod adı verenlerin yarın başarıya ulaştığını düşündüğü an gelse bile Satorci21’den veya yeni adıyla Heval Berxwedan Jiyan’dan ettiklerini bulacaklarına kuşkum yok .

Özgürlük, demokrasi, insan hakları, insan olma mücadelesi diye pazarlanan, pratikteyse kültürel yaşamı , sosyal yaşamı kahvede konuşulanlara varıncaya kadar baskı altında tutan bu ırkçı, ilkel, cahil yapılanmanın bozguna uğratılması, 9000 yılda yüzlerce kez el değiştiren bu şehire , hatıralarını sokaklarımıza işleyen kadim uygarlıklara milletlere borcumuzdur.

*ğeyri: Diyarbakır’daki maceraperest gençler için kullanılan bir vasıf

28 Ara 20:26

Bence olayın bir de kendine aidiyet arayan, okuyan, Kürt gençler kısmı var. Kendilerini bulundukları çevredeki ana akıma farkında olmadan teslim edip o ğeyrileri fikren her platformda savunacak ideolojinin kilometre taşları oluyorlar.

Ömer Furkan Parmak yazdı, 315 kez okundu, 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Kas 13:00
Ben Köyümü Özledim…

Köy, terim olarak nüfusu iki binin altındaki yer manasında kullanılmaktadır. Kavram olarak ise pek çok çağrışım yapmaktadır. Büyük şehirlerde yaşayan insanların çoğunluğunun birer köyü vardır aslında. Ülkemizde kütük olarak gerçek manada şehirli insan sayısı oldukça azdır. Bunun sebebi ise Anadolu’nun Sanayi Devrimi’nden iki yüz yıl sonra bile tam manada şehirleşememesidir. Aslında bu bir dezavantaj değildir. Köyler pek çok insanın çocukluğunun geçtiği, bazı insanların ise müsait oldukları zaman -çoğunlukla yaz mevsiminde- şehrin gürültüsünden, kargaşasından kaçıp kafa dinlemek için sığındıkları yerlerdir. Daha sayısız nedenden ötürü köylerin Anadolu insanının kalbindeki yeri çok başkadır.

Şehirlerdeki yapaylıktan, betondan, asfalttan bunalan insanlar biraz olsun nefes alabilmek, köylerin insanı capcanlı hale getiren doğal atmosferinde yorulan ruhlarını dinlendirebilmek için birkaç günlüğüne de olsa, bu sıcak, samimi mekânlara -tabir yerindeyse- kaçmaktadırlar. Köyün insanı da kendisi gibi sıcacıktır. Toprak kokan nasırlı elleri, on yılların hayat tecrübesini anlatmaktadır anlayana. Köyün ihtiyarlarının kırışmış yüz hatlarının ardındaki gülümseyen yüzleri ise her türlü zorluğa, sıkıntıya rağmen mutlu olmayı öğretir insana. İnsan bir hayat okulunda nasıl yoğrulur, hayat ona her şeyi nasıl öğretir, işte bu samimi insanlar bilir bu soruların cevabını. Onlar, gelen misafirlerini dinlemeye heveslidirler, ama asıl kaynak onlardır. Asıl soruların cevabı onlardadır. Onlar öyle bir formül verir ki hiçbir zorluk karşısında yılmamayı öğrenir insan.

Bu sıcak insanlar muhataplarını her zaman hoşgörüyle karşılarlar. Toprakla sürekli uğraştıklarından olsa gerek, topraktan yaratılan insanın yine oraya döneceğini unutmazlar. Ölümün olduğu şu hayatta hiçbir şeyin kalp kırmaya değmeyeceğini bilirler. Bu yüzden yüzlerinde hep bir tebessüm vardır. Söz gelimi, bir babaannenin vazosu kırıldığında üzülmez, torunu kendisi için öyle değerlidir ki o, torununu kırmaya cesaret edemez. Torunu bir vazoyu değil bin vazoyu kırsa da sesini çıkarmaz. Çünkü o, torunundan aylarca uzak kalarak onun hasretini çekmiş ve onun değerini gerçek manada anlamıştır. Şehirde yaşayan insan ise o babaanne kadar iyi anlayamaz sevmenin kıymetini. Şehirde ihtiyacı olan her şeyi vardır. Hayat telaşesi bahanesiyle ne köyünü hatırlar, ne anasını ne de babasını özler. Hâlbuki köyün kargaşadan uzak, sıcak ortamında öylesine özlenir ki çocuklar ve torunlar… Telaşe bahanesine sığınıp da sevdiklerini unutmaz köydekiler. Parayla satın alınabilecek herhangi bir şeyi sevdiklerinin önüne koymazlar.

Özellikle yaz geldiğinde köy, misafirlerini için süslenmeye başlar âdeta. Sevgiyle kucaklar misafirlerini ve onları memnun etmek için elinden geleni yapar. Yaza denk getirilir düğünler rengârenk olsunlar diye, şehirlerden çocuklarımız da gelsin diye bekler anneler. Herkes toplanınca vurulur davullar, çalınır zurnalar. Köyün yiğitleri oynarken ortada, küçücük çocuklar şeker peşinde koşarlar. Tüm köy davetlidir bu düğünlere. Hizmette kusur, ikramda eksik olmasın diye dört döner etrafta düğün sahipleri. Yemekler yenir, oyunlar oynanır ve sıra gelini almaya gelir. İşte yine burada köyün doğal ve samimi ortamı kendini bir kez daha ortaya çıkarır ve gelin ata bindirilip öyle alınır. Orta Asya bozkırlarında yüzyıllarca at koşturan atalarını unutmadığını da gösterir böylece Anadolu insanı.

Yaz mevsimleri birer şenlik havasında geçtikten sonra yavaş yavaş sonbahar yaklaşırken köy için de çok sevdiği misafirleriyle ayrılık vakti yaklaşır. Bir sonraki seneye kadar sürecek olan bu hasret köyü de köy sakinlerini de mahzunlaştırır ve yüzlerdeki tebessümün arkasında gizli bir hüzün oluşur. Sevdiklerini bir gün bile unutmayacak olan köylüler, onları uğurlarken arkalarından birer tas su dökerler, su gibi çabuk dönsünler, akıp geri gelsinler diye. Bu gidiş onlar için bir ayrılık da sayılmaz çünkü onlar sevdiklerini her zaman kalplerinde taşırlar. Şehre giden sevdikleri mi..? Keşke onlar da geride kalanlar kadar vefalı olsalar…

Bay Pipo yazdı, 336 kez okundu, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Eki 14:00

Bay Pipo

Puan: 1.44

11 Maddede İstanbul Trafiğine Çözüm

- Ülke gündeminin aşureye döndüğü günlerde bu trafik de neden dert oldu içine?

- Öyle deme, problemlerin büyümesinde önemli bir etken bu?

- Trafik?

- He!

Sabah trafiğine takılarak işine, okuluna - akşam trafiğine takılarak evine mutlu,huzurlu ve pozitif enerjiyle ulaşan kişi sayısı bir kaç kişinin iki el parmaklarının toplamını geçmiyor. Hele ki toplu taşımanın yetersizliği (yetiyor yetmesine de, kifayetsizliği, kalitesizliği) insanları perperişan ediyor. Kalitesizlik üzerine ara ara değinerek çözüme başlıyorum, hazırsanız.

1 - Kayıtsız şartsız trafik katili minibüslerin münasip bir üslupla hizaya çekilmesi, çekilmesi mümkün değilse toplu halde tedavülden kaldırılması. Muamelesi düzgün değilse madem, insana saygısı yoksa bu işi yapmasın.

2- Özel halk otobüslerinin modernizasyonu ve şoförlerine adab-ı muaşeret, insana saygı, bebek arabasıyla orta kapıdan inmeye çalışan bayanlara karşı empati kurma, iki yolcu daha fazla almak için yardırmanın yanlışlığı dersleri verilmesi.

3 - Yol ortasında yolcu yüklemesi yapan taksicilerin fahiş cezalarla ödüllendirilmesi.

4 - Banka, dernek, şirket vs özel kurum ve kuruluşların, belediye, hastane gibi resmi kuruluşların servislerinin kaldırılması veya 15 kişilik yerine 30 - 40 kişilik servisler kullanılması. Kusura bakmayın da kapınızın önünden bineceğinize 10 dakika yürüyün şu memleket rahatlasın.

5 - İstanbul'da yüksek öğretim kurumlarının ders saatlerinin düzenlenmesi. 11:00 - 16:00 ve 20:00 - 23:00 saatleri dışında ders konulmaması. Bu çok önemli. Sabahın köründe on binlerce öğrenciyi okula yığıp esneyerek ders anlatmak inanın kimseye fayda vermiyor.

6 - Orta öğretim kurumlarının Silivri - Çatalca - Şile gibi şehrin dışında bir yere taşınması, mümkünse yatılı olması. O koca sırt çantalarıyla toplu taşıma araçlarına binmelerinin ve sesli konuşmalarının yasaklanması. Yasaklanamıyorsa her araca bu ergenleri susturacak hacı amcalar alınıp aksi durumda araçlardan tasfiye edilmeleri.Okul servislerinin de kaldırılması gerekir, herkes kendi mahallesindeki okula gitsin!

7 - 5 yıldan az trafik tecrübesi olanların sabah 07:00 -09:00 , akşam 17:00 - 19:00 saatleri arası trafiğe çıkışlarının engellenmesi. Bu uçuk bir fikirse şayet, tek tek trafikte şoförlükleri test edilip uygun görülenlerin çıkışına izin verilmesi, sol şeritten 50 ile giden bayanlarınsa ehliyetine el konulması.

8 - Trafik ışıklarının kaldırılması. Yayalar için üst geçitlerin yapılması ve kullanımının zorunlu hale getirilmesi.

9 - İkinci sıra park yapanların, sinyal vermeden - u dönülmez yerde u dönenlerin, tipini beğenmedi diye araçtan indirip insanları rencide eden polislerin açığa alınması veya çay ocaklarına çekilmesi.Kısacası taksiciden minibüsçüden daha çok trafiği karıştıran polisler var.

10 - Makam araçlarına eskortluk yapan o diğer 24 aracın gerçekten israf ve kargaşaya neden olduğunun kafalara iyice sokulması.

11 - Özellikle hafta sonu bir kişi iki kişi atlayıp amaçsızca gezip tozmaya çıkanların da toplu taşımaya yönlendirilmesi. Bunu da hafta sonları toplu taşımada bir indirim yaparak pek rahat sağlayabilirler aslında.

Sanırım 11 madde bir çözüm olabilir bu trafiğe. Aslında sanmıyorum, her şeye rağmen yine arızalar çıkacaktır.

Aslında tek çözüm toplu halde memlekete dönüş. Hem havası suyu da temiz.

Gidelim en iyisi...

Nagihan Oguz yazdı, 369 kez okundu, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 02:00

Nagihan Oguz

Puan: 1.42

Kayıp Şehir

Eski şehir yaşamında bi toplulaşma yani bi bakıma birliktelik için şehirler oluşturulurken şimdi ise tamamen çıkar ilişkisine bürünmüş haldeyiz.Ne demek bu?'özgürlük çatısı altında umursamazlıktır'.Hayat sadece okuyup bilinçlenmek yada yaşamsal faaliyetleri gidererek zaman öldürecek kadar değersiz değil...

Sosyal hayat,bize kitaplardan öğrenemeyeceğimiz bi çok şeyi öğretir.mesela öğrenmek için çokca dinlemek gerekir.Dinlemek ise bi adaptır..

kimsenin birbirini dinlemediği mekanlar çekilmez hale gelir.

Önce mekanı tanımla!Şehirler taş üstüne taş koyarak günümüze gelmedi,belli bir kültür ortak tarih ve ahlak unsurlarının tümünü içerisinde, mekanla bütünleştiği hayat odaklarıdır.Sende tam ordasın..insanların arasına karış...Hiç tanımadığın bi insana selam ver,yakınındaki bi insana gülümse! Çevrene dön bi bak yaşam hüzne ve kedere yer verilmeyecek kadar kısa o zaman 'ÇIK DIŞARI!'farklı insanlar..farklı mekanlar keşfet..

Bay Pipo yazdı, 1 kişi sahiplendi, 358 kez okundu, 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
03 Eyl 10:00

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Bay Pipo

Puan: 1.44

Çok Mutsuzuz Arkadaş

İnsanların birbiriyle ilişkisi üzerine yazmak istediğimi artık paylaşmak vaktidir.

Biraz dertleşme, dertleri paylaşma vaktidir.

Selam olsun Sinop'a , Madrid' e ve Şam - Kudüs, İstanbul'a...

İstanbul'da yaşamaya çalışan ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının sıkça başına gelenleri sıralayacak olursak kaza, bela, kavga, musibet, izdihamdan öte pek de güzel şeyler sayamıyoruz. Yani ben bulamıyorum, insanların şartsız ve menfaatsiz birbirine iyilik ettiğini, tanımadığına selam alıp verdiği...

Bu mesela böyle değil şu İstanbul sınırlarını çıkınca. Pek rahat; İstanbul'dan ne kadar uzak, insanlar o kadar samimi diyebiliyorum.

İzmir'de bir pazar sabahı tanımadığınız kişilerden günaydınlar duymak çok keyifli.

Ya çeşmesinden su doldurmak için kapısında durduğunuz insanların size iki avuç kayısı, erik; artık Allah ne verdiyse ikram ettiği o irili ufaklı köyler...

Hep hesabı aşağı doğru yuvarlayan o lokantalar...

İstanbul'da yalnızca ruhumuz, metrobüslerde yalnızca bedenlerimiz sıkışmıyor. İnsanlığımız da sıkışıyor.

Tüm bunları geçen gün bir halk otobüsüne binip şoföre selam vermem ve adamcağızın yüzünün gülmesiyle içime oturdu.

İstanbul insanları kavga etmek için bahane aramaktan tanımadığı insana insanlık yapmayı unutmuş maalesef. Bunun için bu insanları suçlamıyorum. Biraz kolaya kaçıp işi kapitalizme ihale edeceğim çünkü.

Hiç semtinizden geçen otobüslerin ilk seferlerine baktınız mı? O çalışmaktan ciğeri sönmüş insanların nasıl bıkkın ve yorgun güneş doğmadan işine gitmek zorunda oluşuna tanıklık ettiniz mi? Ben ettim. İnsanların emeklerini inekten süt sağar gibi vakumlayan o 3 kuruş fazla kazanmak adına insanları yollarda heba eden patronlarla hiç tanıştınız mı? Ben tanıştım.

Yıllarca taşı toprağı altın diyerek yüzbinleri bu şehre taşıyıp sonra beş kuruşa üç köfteyi "lutfedenler" yüzünden bugun İstanbul'da insanlar insanlık etmekten korkuyor. Korkmayanın mecali yok. Mecali olanın parası yok. Parası olanın da makamı var, insanlık ona mı düşmüş?

Ne kadar çok dağıttığımın farkındayım. Çünkü paracılığınız yüzünden bu güzelim şehirde insanlar tanımadığı insanlara selam vermiyor, yardım etmiyor, iyi dileklerde bulunmuyor ve ben bu sebeple fazlaca öfkeliyim size.

İnsanlar - ben de dahil olarak - mutsuz. Evet hepimiz mutsuzuz. Aynı zamanda çaresiz. Çünkü bu mutsuzluğu giderecek bir çözüm bulmaktan bile aciziz.

Çok da kayda değer şeyler değil bunlar, onun da farkında olarak yazdım. Ama bir kişi bile insanların mutsuzluğundan şikayetçi olup aksi için gayret ederse, bunu insanlık adına büyük kazanç sayarım. Belki bu sebeple yazdım.

Yazmasaydım yazık olurdu belkide. Yazık olmasındı...

05 Eyl 00:00

Açık Mavi

Puan: 1.44

Özlerinde büyük umutlarla o güzel şehre gelen iyi insanlar varken, kalabalığın verdiği güvensizlik, onların olmadıkları biri gibi davranmalarına sebep oluyordur belki de. İnsan kendi olamadığı sürece mutlu da olamıyor ne yazık ki...

Bay Pipo yazdı, 311 kez okundu, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Ağu 22:00

Bay Pipo

Puan: 1.44

Bir Trafik Paradoksu - İstanbul

İstanbul'un güzelim trafiğine ramak kala yola çıkmadan önce ilk sözlerimi sarfetmek istiyorum burada. Belki de son sözlerim? Olabilir.

İstanbul'da günde kaç yüz kaza oluyor acaba?

İstanbul trafiğiyle ilgili yetkili bir abi bu yazdıklarımı okuyorsa eğer: Sürücü kurslarında ders olarak "bir trafik kazası yaşandığında, oradan geçerken hasar görmüş araçları uzun uzun seyretmenin ne kadar gereksiz bir şey olduğu" okutulmalı. Lütfen bunu bir yere not alsın ve uygulatsın.

Meydana gelen kazayı seyreden binlerce İstanbullu yüzünden milyonlarca İstanbullu trafikte can çekişiyor.

Bilinsin.

Meyzen Ruha yazdı, 368 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ağu 10:00

Meyzen Ruha

Puan: 3.08

Sancılar ve Jean Valjean

Ortalık yangın yeri, ortalıkta yanan bir şeyler de yok. İçimizde sadece kendimizi kandırdığımız yanan bir şeyler var ve tarifi de çok mümkün...

Ve dalıyorsun bitmek bilmeyen düşüncelere; dalıyorsun dalıyorsun ölmek bilmeden ve hesap vermeden...

Sorgulamak geliyor insanın içinden; hüzünlerini, bakışlarını hatta talihini sonra diyorsun neme lazım neme lazım.

Her gün aynı şeyleri düşünüp, sonra farklı şeyleri yapamamak, sonra başını iki elinin arasına alıp kambur seanslarına başlamak; evet hep böyle amansız duygulara kapılıp, sonra sonra kafanı mengeneye sıkıştırmak. Ne tuhaf bir iç sancısı ne tuhaf...

İç sancısı demişken aklıma Jean Valjean geliyor, bilmiyorum yoksa mide sancısı mı, açlık mı, siyah mı, Afrika mı?

Deri koltuklar üzerinde nasıl bir sancı gelir de Victor Hugo’dan bir alıntı yapıyorsun...

Sonra eski zamanın Fransa’sı, şimdiki zamanın ve geniş zamanın da Afrika’sı ve sancılar sancılar,

Hiçbiri Jean ValJean gibi sancılı değil ve ortalıkta bir ekmek de yok; ortalıkta ölen ve bir sürü sancılı var. Ama hiç biri Jean Valjean gibi seküler bir sancı değil...

Biraz daha deri koltuğa yerleşiyorsun, haber bültenlerini es geçiyorsun. Yemek programları eşliğinde bir talk show programına denk geliyorsun ve saat 11’e doğru geliyor.

Artık yeni şeyler düşünmek istiyorsun, ahh! Yine bir sancı, yine yeni düşünceler mi diyorsun?

Ahh klasikler klasikler, sizler hala karanlıkta olan dünyanın birer sancı sevicilerisiniz ve hala kurgusal metinler arasında, ruhumuzu okşar durursunuz.

Sonra akşama doğru kitap aralarında uyumaya çalışıyorsun. Yataklarda batar kimseyi okşamış ruhuna ve iç acıları, acılar, kurgusal sancılar...

Ve hesap vermiyorsun, ölmek bilmiyorsun, çıldıracak şekle geliyorsun.

Neme lazım, neme lazım deyip düşünüyorsun; sıkılgan ruhumuz bize her şeyi unutturuyor,

Afrika siyah ve aç

Afrika aç ve aç

Jean Valjean kurgusal bir aç, sonrası dünyada olmayan adelet üzerine, ruhumuzu kandıran ayetler hükmünde acılar, iç acılar ve sancılar...

Kürşat Koyuncu yazdı, 430 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ağu 10:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

' Çevre'siz Büyüyen Çocuklar

İstemedikleri bir şeyi yapmadıkça çocuklarla iletişim kurmak oldukça kolaydır. Onlarla kendi dil ve anlayışlarında ilişki kurmaya çalışın yeter ki. Önce çekingen tavırlarıyla küçücük bakışlar atarlar.

Düşünceleri, sevgileri, nefretleri, hareketleri hep saf ve doğaldır. Çocukların çevreye bakışları da büyüklerden oldukça farklıdır. Çünkü çocuklarda “çıkar” kavramı gelişmemiştir. Onlar için yemyeşil vadilerdeki kır çiçekleri, denizlerdeki çeşitli hayvanlar ve tertemiz bir gökyüzü çok önemlidir. Bir karıncanın kendinden birkaç kat daha büyük bir çekirdek kabuğunu taşıması çocukları nasıl da heyecanlandırır. Oysa büyükler tüm bunların farkına bile varmazlar.

Çevre sorunları günümüzde hem insan hem de doğa üzerinde tahrip edici bir güce sahip ve bu durumdan en fazla hem fiziksel hem de psikolojik olarak en fazla çocuklar etkilenmektedir. Örneğin, eşit miktarda hava kirliliğine maruz kalındığında çocukların birim vücut ağırlığı başına akciğerlerine aldıkları gaz miktarı yetişkinlerin iki katıdır. Bunun bir nedeni, yetişkinler yerden yaklaşık 160 cm yukarıdaki havayı solurken, çocuklar ağır ve zararlı partiküllerin ve egzozun yoğun olduğu alçaklıkta soluk alıp verir. Bir başka nedeni ise, çocuklar kirli havanın kısmen filtre edildiği burun yerine ağızdan soluk alıp verir ve kirli hava doğrudan akciğerlere gider.

II. Dünya Savaşı sonunda kimyasal silah üreten fabrikalar pestisit ve plastik üreten fabrikaları haline geldi. Son 50 yılda 87.000 yeni kimyasal madde günlük kullanıma girdi. Yani günde ortalama 10 yeni kimyasal madde kullanıma girmektedir. Günümüzde çocuklar ve yetişkinlerde büyükanne ve büyükbabalarında olmayan 300’den fazla metabolize edilemeyen kimyasal atık var.

Çocuklar daha doğmadan büyüklerin sebep olduğu çevre sorunları ile karşı karşıya kalmaktadır. Kirli hava, asit yağmurları, kimyasal atıklar, temiz olmayan içme suları ve gıdalar gibi sorunlar barındıran dünyada yaşayan anne bu etkileri dolaylı yoldan çocuğuna iletmektedir. Gerçi, kentlerde yetişmiş genç annelerde, çocukları anne sütü yerine mama ile besleme eğilimi son yıllarda inanılmaz boyutlara ulaşmış ve bu durum artık normalleşmeye başlamıştır.

Eskiden medeniyetin beşiği, teknolojik ve toplumsal gelişmenin merkezi olarak bilinen kentler artık çevre sorunu üreten ve bu sorunların yoğun olarak yaşandığı yerler haline geldi. Oysa dev gibi kentlerde büyüdüğümüz için kendimizi şanslı görüyorduk. Dedelerimizin sahip olmadığı her türlü imkâna ve lükse sahiptik. Ancak yapılan araştırmalara göre, yaşam alanının daralması, birçok canlı türünde bedensel ve ruhsal dengenin bozulmasına yol açıyor. Aşırı kalabalıklaşmaya bağlı yoğunluk etkisi sonucu gereğinden fazla salgılanan böbreküstü hormonlarının baskısı ile kalp atışı hızlanır, kandaki şeker oranı yükselir ve kan basıncı artar. Hormon dengesinin bozulması sinirlilik ve iştahsızlık haline neden olur. Nüfus artışının davranış üzerine etkisi ile ilgili en çarpıcı deneylerden birisi kalabalık ve kalabalık olmayan kafeslerde büyütülen maymunlar üzerinde yapılmış. Kalabalıkta yetiştirilenlere yemek verildiğinde bunlar yemeklerini çok hızlı bir şekilde bitirirken diğer kafestekiler sakin ve yavaş yemek yemektedirler. Kentlerde adım başı olan fast-food’ların nedeni temelde bu olabilir. Kalabalık ama bencilce bir telaş.

Eski bir Roma atasözü şöyle der: “Magna civitas, magna solitudo” yani “büyük kent, büyük yalnızlık”. Büyük kentlerde küçücük çekirdek aileler halinde yaşıyoruz. Gün geçtikçe daha da küçülüyoruz. Ancak yalnızlığımız her geçen gün biraz daha büyüyor. Bu yüzden, Kurt Vonnegut “Bir şişe diyet gazozla üç beş bisküvi ne kadar kahvaltıysa, bir karıkocayla birkaç çocuk da o kadar ailedir” diyor. Ve ekliyor: “Geniş aile edindirmenin yolunu bulalım. Yirmi, otuz, kırk kişi… Aile budur! Evlilikler çöküp duruyor. Niye? Eşler birbirlerine, ‘Bana yeterince kalabalık değilsin’ diyor… Bir defasında Nijerya’da, altı yüz akrabasının tümünü gayet yakından tanıyan biriyle tanışmıştım. Karısı yeni doğum yapmıştı. Bebeği her yaş ve tipten akrabaların tümüyle tanıştırılacaktı. Bebek kendinden daha büyük bir diğer bebeklerle, kuzenleriyle tanıştırılacaktı. Yeterine büyük ve kuvvetli herkes bebeği kucağına alacak, sarmalayacak, gıdıklayacak ve ne güzel yahut yakışıklı, diyecekti.”

Tüm bunlara rağmen yine de kentler de yaşamak zorundayız. Ulaşım sorunları, trafik, gürültü, hava kirliliği, sanayi kirliliği ve plansız yerleşme sonucu yeşil alan eksikliği ve betonlaşan bir şehirde çocuklar, doğadan soyutlanmış ve bedensel ve psikolojik sorunlarla adeta hapis hayatı yaşıyorlar. Kalabalık içinde yalnız başına büyüyen çocuklar bayramlarda sizinle olmak yerine bir yerlere tatile gitmeyi tercih ediyorlar, artık.

Çocukların sorularına cevap vermek yerine yalanın gırla gittiği internete yönlendirmekle, çocuklarınıza saçma bile olsa kendi uydurduğunuz hikâyeler yerine masal Cd’lerini, ne idüğü belirsiz oyunları içeren tabletleri vermekle sorunu çözemezsiniz. Yüzdeki kırışıklıkların bilgelik sayıldığı zamanlar geçeli çok oldu. Bu yüzden kişi önce kendini düzeltmeli ki, sonra çevresini düzeltebilsin.

İşte bunu yaptıktan sonra çocuklara sağlıklı bir çevrenin nasıl olduğunun eğitimi verilebilir. Bunu yaparken, çevrenin insan hayatında ne kadar önemli olduğu, insanın da o çevrenin bir parçası olduğunu ve o çevre olmadan insan hayatının da yok olacağının önemi vurgulanabilir.

Örneğin, aile gezintileri bir çevre dersi şekline dönüştürülüp zevkli hale getirilebilir. Ailecek gidilecek bir kır gezisi, bir yürüyüş, onların bir alışveriş merkezine ya da eğlence parkına götürülmesinden daha faydalı olacaktır. Bu gezilerde bitki, hayvan vs. çeşitliliğin önemi anlatılabilir. Tabii bunu yapabilmek için önce tüm bunları anlamak gereklidir.

Sizin içinizde olmayanı çocuğunuza, arkadaşınıza, komşunuza veremezsiniz!

Zihni Yıldız yazdı, 365 kez okundu, 5 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
19 Ağu 04:00

Zihni Yıldız

Puan: 2.42

Kedidir Ne Yapsa Yeridir

"bir kedi gördüm galiba"

...ya da

"kedidir, kediii"

Ne o sarı kuşun kafes içinde kedi ile mücadelesini anlatan çizgi filmi, ne de Zeki Alasya - Metin Akpınar ikilisinin -saçma sapan desem emeğe saygısızlık olacak- filmini izledim. Bu akşam bir kedi gördüm dostlar, bir sokak kedisi. Gözlerime inanamadım. Aha işte fotoğrafı. Yatsı vakti karanlık bir sokak olduğu için cep telefonu ile ancak bu kadar olabildi. Bu karanlık fotoğraftan bir şey anlamadım diyorsanız biraz sabretmeniz gerekecek. Zira bu konudaki açıklamayı yazının sonuna bıraktım. Şimdiki söyleyeceklerime "komplo" deyip burun kıvırmayın lütfen. Bu konu ciddi(!) Wikileaks belgelerine gösterdiğiniz ilginin binde birini bu konuya ayırın, çünkü bu konu sizi ilgilendiriyor. Saldırı öyle uzaklardan değil çok yakınınızdan, sokağınızdan gelecek. Haberiniz olsun.

Bu şehrin kedilerinin olağanüstü yetenekler kazandığını, yakında biz insanlarla sokak savaşlarına girişebileceklerini söylersem biraz abartmış olurum sadece. Sabahın alaca karanlığında karşı apartmanın altıncı katında oturan merhametli yaşlı kadının pencereden et, ciğer vb. atmasını hadi bu sokağın kedileri öğrendi diyelim. Başka sokaklardaki hatta başka mahallelerdeki kediler nereden biliyorlar? Vakti gelince toplanmaya başlıyorlar, hep birlikte o pencereye bakıyorlar gözlerini kırpmadan. Abartmıyorum bazen 50 ye yakın kedi oluyor o bölgede. Hızla düşen et parçalarının çıkardığı "pat, pat" sesleri ıssız sokaklarda yankılanmaya başlamışsa kediler için ziyafet vakti girmiş demektir. Hiç kavga etmeden herkes nasibini yiyor ve yarım saat sonra orada bir iki kediden başka kedi kalmıyor. Herkes ait olduğu sokağa dönüyor herhalde. Organizasyona bakar mısınız?

Sonra, bu kediler şehir hayatının zorluklarını bir bir alt etmeyi başarıyorlar haberimiz olsun. Hızla gelen arabanın altında kalıp ölen kedi olaylarına az rastlıyoruz artık. Adamlar -pardon kediler- işin püf noktalarını öğrendiler zahir. Trafiğin akış yönünü bilmese önce sağa sonra sola bakar mı kedicik. Aracın hızını da tahmin ediyorlar herhalde ki pırt diye geçiyorlar karşıya. Mega şehrin sokakları hızla kalabalıklaşan kedi nüfusuna ev sahipliği yapıyor artık. Hangi çöp kutusunda ne tür yiyecek var anlıyorlar. Bir çırpıda zıp diye çıkıyor, içine girip karınlarını tıka basa doyurduktan sonra kenara çekilip bir güzel yalanıyorlar. Bazı aylarda bizim bilmediğimiz bir lisanla birbirlerine bağırıyorlar bunlar. Sakın insanlara karşı yapacakları topyekün saldırının şifreleri olmasın bu garip bağırışlar? Kedidir ne yapsa yeridir.

Gelelim bu akşamki olaya: Dalgın dalgın kaldırımdan yürüyorum. O da ne, sıra sıra park etmiş araçlardan bir servis minibüsünün katlanmış aynasına leylek gibi tünemiş bir kedi. Birinden veya bir şeyden korkmuş desem, gözlerinde hiç korku emaresi yok. Gayet rahat, etrafı seyrediyor. Ben telefonu çıkardım, gece moduna getirdim, yakınlaştım, uzaklaştım hiç rahatsız olmadı. Aşağıya atlayacak diye telaş etmem boşunaydı. Hatta ben deklanşöre basarken başka yere bakıyordu, "pisst" diye bir ses verdim, bana baktı. Oraya nasıl çıkmış, dört ayağını birden nasıl sığdırmış o aynanın sırtına, ne arıyor o minnacık yerde? Şimdi gel sen komplo teorileri üretme. Bunlar araç kullanmaya başlarsa şaşmayacağım demiş miydim? Korkulur usta bu İstanbul'un kedilerinden. Öyle "kedidir kediii" deyip film çekmeye benzemiyor artık. Eski çamlar bardak oldu ey ahali. Benden söylemesi.

Vesselam...

27 Oca 15:12

Misafir

1

21 Ağu 11:26

Meğer İstanbul'un kedileri sadece benim değil, dış "jurnal"lerin dikkatini çekmiş. Buyurun: "İstanbul'un kedileri Wall Street Journal'da" http://www.ntv.com.tr/galeri/yasam/istanbulun-kedileri-wall-street-journalda,yrLBfwHVS06ALDEPD1ox9Q/QadjfGr23

Ahmet Demir yazdı, 364 kez okundu, 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
02 Ağu 04:00

Ahmet Demir

Puan: 2.77

İstanbul Yine mi?

İnsanların sıcaklar karşısında "Esmiyor, Esmiyor" diye inlediği, perdelerin pencerelerden intihara kalkıştığının söylendiği, zayıf bir hava akımı için insanların balkonlardan sarktığı yer İstanbul..

Toprak kokusu yerine, egzoz kokusunun koklandığı; deresi lağımlı, tepesi kalabalık İstanbul..

Trafiğin akmadığı; trafiktekilerin ter akıttığı İstanbul..

Cumbalı evlerin, dar sokaların tükendiği; üstü üste binaların tükettiği İstanbul..

Kötü pazar mallarının tüketim yeri, sağlam zeytinin bir türlü bulunamadığı İstanbul..

Kimsenin kimseye selam vermediği, veremediği yer İstanbul..

Bisikletle dolaşmanın intihar olduğu yer İstanbul..

Kalabalıklar içinde yalnızlıkların yaşandığı yer İstanbul..

***

Neşeli rüzgarların yiğit insanların göğsüne estiği yer Anadolu..

Serin gecelerinde yorgan-döşek mis gibi yatılan yer Anadolu..

Toprak kokusunun çam kokusuna, ot kokusunun nane kokusuna karıştığı yer Anadolu..

Berrak derelerin aktığı, zamanın donduğu yer Anadolu..

Şirin yolların köylere, yaylara uzandığı; yeryüzünün bir halı gibi serildiği yer Anadolu..

Kabaktan bozma karpuzların değil, hakikilerinin yendiği Anadolu..

Selamsız varılmayan, hasbihalsiz geçilmeyen Anadolu..

Hem yalnızlığın, hem beraberliğin istendiği anda yaşandığı yer Anadolu..

***

Ve tilkinin dönüp dolaşıp geldiği yer İstanbul..

04 Ağu 12:20

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Malesef girmek kolay, çıkmak zor buralardan.

04 Ağu 10:09

Ömer Poyraz

Puan: 4.93

Kalabalıklar içinde yalnızlıkların yaşandığı yer İstanbul.. Çok yakıcı bir tespit.. Başımı alıp gitmek istiyorum dostu dosta uzak eden bu yerden ama neyse o tonlarca ağırlıkla üzerime bastıran kuvvet? Olmuyor olmuyor olmuyor!

Tuğçe Pekdemir yazdı, 385 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Tem 16:00
Mavi Şehir / Şeyşaven

Bir yeri görmeden yazma isteği tam da bu şehir için geçerli bana göre. Bu şehri okuyup yazdıkça gidip görme isteği kabarıyor göğsümde bir yerlerde. Sanırım seyahat etmek için biriktirmem gereken para yolunu buldum bile.

Fas'ın yerle göğü birbirine geçmiş sadece mavinin boy gösterdiği, mavinin hayat bulduğu şehir burası "şeyşaven". Rivayetlerden biri de sivrisinekler maviyi sevmediği için önce kapı ve pencere kanatları sonra tüm şehir mavi renge boyanıyor. Ne kadar sahih bilinmez ama yahudilerin inançları arasında cenneti temsil eden mavi bu mavi olsa gerek. Çünkü inançlar doğrultusunda yapılmış tablosu seziyorum tüm karelerde. Zaten onların da kutsal saydıkları renk bu.

Kim ne için nasıl yaptı bilmiyorum ama bir an önce gidip şehrin (buradan bakınca bile cazip gelen) o masmavi, insanın içini açan, serin yaz havası veren muhteşem sokaklarında dolaşmak, gidip görenlerin de dediği gibi hiçbir yerde bulamayacağınız el sanatlarından koklamak istiyorum.. Ve tabiki gidip gördükten sonra da çektiğim resimleri ve içimde tekrar tekrar kabaracak olan hisleri buraya aktarmak istiyorum :)

Ali Turan yazdı, 239 kez okundu, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Nis 22:00

Ali Turan

Puan: 3.6

Körfez Köprüsü Harakiri ve Ulaşım Üzerine

Haziran ayında bitebileceği söylenen Körfez köprüsünün açılışı, malesef halatlardan birinin kopması sonucu 6 ay ertelendi. Köprüyü bir an önce kullanmak için 80 tl'yi bile gözden çıkarmış benim için bu durum hayal kırıklığına sebep oldu. Bu aşamada köprünün bitmesi 2016'ya kalmış görünüyor.

Köprüde sadece halat kopmadı, aynı zamanda bu durumu kendisine yediremeyen bir Japon mühendis de kendini hayattan kopardı. Hem de memleketinden on binlerce uzaklıktaki bir ülkede, bir mezarlık kenarında. Köprü için değer miydi ya da başka bir ifadeyle bunu bir onur meselesi yapmak gerekir miydi? Bunu Japon kültüründen bihaber insanlar olarak bilemiyoruz. Harakiri ve Kamikaze gibi kendilerine has intihar ve hayatı feda etme yolları olan Japonlar için mutlaka bir mantığı vardır. Bu mantığın bize ters olduğunu geçen hafta tüm ülkede elektrik şalterinin inmesinden ve sonrasında bir elektrik mühendisinin harakiri yaptığına dair bir haber gelmemesinden anlayabiliyoruz. İyi ki gelmedi, yoksa milyon tane ampülün sönmesi bir hayatın sönmesinden daha kötü değil.

Peki Körfez Köprüsünün yapılması ile hayatımız nasıl değişecek.

Biliyorsunuz, yılda en az iki defa biz İstanbullu türkler, anadoluya göç ediyoruz :) Milyonlarca araçla, İstanbul'dan İç Anadolu, Karadeniz, Akdeniz ve Ege'deki şehirlere gidiyoruz. Bu yolculuğun en yoğun olduğu kısmı, herkesin kullanmak zorunda olduğu İstanbul-Kocaeli arası. Kocaeli'den itibaren araçlar dağılmaya başlıyor: Bursa, Balıkesir tarafına gidecek olanlar Kocaeli'de; Eskişehir, Afyon ve ilerisine gidecek olanlar ise Sakarya'da otoyoldan çıkıyorlar. Sakarya'dan sonra ise trafik makûl bir seviyeye düşüyor.

Körfez Köprüsünün yapılması ile, İstanbul-Kocaeli arasının bir nebze rahatlayacağını söyleyebiliriz. Köprü aynı zamanda, İstanbul-İzmir otoyolunun da bir parçası olduğundan, Güney Marmara ve Batı Ege'ye (İzmir, Manisa, Denizli gibi) gidecek olan İstanbul'lular, İstanbul-Kocaeli otoyolunda yoğunluğa sebep olmadan Ankara-İstanbul otoyolundan ayrılmış olacaklar.

Bana göre zaten problemli olan İstanbul-Kocaeli otoyolu az da olsa rahatlayacak.

Köprünün bir diğer faydası ise ulaşım süresinde dramatik düşüşlere sebep olması. Bugün İstanbul'dan Yalova'ya geçmek için Eskihisar-Topçular arasında 45 dakika beklerken, bu süre 1-2 dakikaya düşecek. Çamlıca gişelerinden Bursa'ya 45 dakikada, İzmir'e ise 3-3.5 saatte varmak mümkün olacak.

Gelelim köprü geçiş ücretlerine. Geçiş için 80-100-120 tl'lerden bahsediliyor. Her ne kadar işletici firmaların bu fiyatları koyma hakları olsa da ben geçiş fiyatının makul olacağını tahmin ediyorum. Arz-talep dengesine göre, işletici firmaların en fazla kârı, 50 tl civarında elde edeceklerini düşünüyorum. Yani, ücret arttıkça, geçiş sayısı daha fazla azalacak.

Japon mühendisin ismi Körfez Köprüsüne verilse çok garip olurdu değil mi? Belki Türk-Japon ilişkilerini arttıracak bir unsur da olabilirdi. Başarısızlık, Japon kültüründe bir intihar sebebi ise, bir iş uğruna hayatını feda eden kişinin ismini yaşatmak da bizim kültürümüz olabilir.