İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 11274

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6184

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3812

İstanbul

Ozan Bilican

4 / Puan: 1717

İstanbul

Ömer Poyraz

5 / Puan: 1701

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1489

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1244

İstanbul

Osman Batur Akbulut

9 / Puan: 1213

Kırıkkale

Sıla Münir

10 / Puan: 1175

İstanbul

Mücahid Cesur

11 / Puan: 899

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 867

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

13 / Puan: 849

Ankara

Ali Turan

14 / Puan: 808

İstanbul

Moko Ju Balala

15 / Puan: 786

İstanbul

Müsemma Şahin

16 / Puan: 747

İstanbul

Mümin Yolcu

17 / Puan: 728

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 652

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 627

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 617

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 617

Erzincan

Muharrem Morkoç

23 / Puan: 604

İstanbul

Ahmet Demir

24 / Puan: 574

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 510

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 450

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 415

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 385

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 383

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 380

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 42 dakika kaldı.

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 205 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Nis 17 09:00
Avrupa Yaşlı Bir Acûzedir!
e406098a301f7160c4e931ddd7519c251491207621

e406098a301f7160c4e931ddd7519c251491207621

Avrupa gemileri yaktı...

Artık müslümanlar üzerindeki emel ve projelerini gizlemiyor...

Bir yandan destekleyebildiği kadar çeşitli terör örgütlerini destekliyor, diğer yandan fiili savaş halinde olduğu bölgeleri sömürmeye devam ediyor....

Ama bir türlü isteği sonuçları alamıyor...

Evet Avrupa artık yaşlı bir Acuze! Yüzündeki boyaların silinmesinden sonra ise iğrenç yüzü daha da belirginleşti..

Gelelim 16 Nisan'a.....

16 Nisan'dan sonra Avrupa ile ilişkiler hangi seviyede seyr edecek?

Gerçi bu seyri,  Referandumdan çıkan karar belirleyecek...

16 Nisan seçimleri, içerdeki Hayırcılardan daha çok Avrupayı ilgilendiriyor gibi...

16 Nisan sonrası Türkiye'deki Alman vakıflarına nasıl bir operasyon yapılacak?

Hollanda krizinin faturasını da 16 Nisanın rengi belirleyecek...

Yerlerde sürüklenip, köpeklerin saldırısına uğrayan Türklerin hesabı hâlâ tazeliğini koruyor...

Avrupanın asıl korkusu,  kurdukları "mutkak sömürü duzenine" Erdoğanın çomak sokma gayretlerinde mesâfe almış olmasıdır...

AB-D'nin tertiplediği 15 Temmuz darbesinin başarısız olması, Avrupa'nın tüm hesaplarını bozdu...

Hiç ummadığımız yerlerden saldıracaklar.

Örneğin Ülker üzerinden milleti tedirgin ettiler.

Bu arada Ülker'in kumpasa falan geldiği  yok. Bilinçli bir reklamdı ve istenen mesaj verildi.

Ülker müslümanların hassasiyetini istismar yada iyi kullanarak zengin oldu.

TSK'nın Ülker'i askeriye'ye sokmaması Müslümanlarda Ülker'in dindar bir firma olduğu kanaatini oluşturdu. Ülker'de bu ve benzeri olayları "ürünlerimizde domuz katkı maddesi yoktur" yazısıyla taçlandırdı.

Ülker'in yapmış olduğu bu algı sanki Eti'de domuz katkı maddesi varmış gibi bir algı oluşturdu ve Ülker büyüdükçe büyüdü...

Vs. Vs. Vs.

Ülkerin hükümet içerisinde çok kuvvetli olduğunu da biliyoruz.

Ama tüm bu denge kuvvetlerini Erdoğanın bozabileceğinide gayet iyi biliyoruz.

Görelim Mevlam Neyler. Neylerse Güzel eyler...

Fikir Teri yazdı, 174 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Mar 17 17:00

Fikir Teri

Puan: 54

Herkes Meşrû Sınırlar İçinde Kalmalıdır

Evvelâ şunda anlaşalım:

Halk bu ülkeyi Erdoğan'ın yönetmesini istiyor. Sebebi basit, bir tek onu yeterli görüyor.

Aramızda ismi en akredite kişi Erdoğan. Seçimleri kazanmaya devam ettikçe de bu durum değişmeyecektir.

Böyle bir değişiklik (referandum) yapıyor olmasaydı dahi, seçilmeye ve en nihayetinde ülkeyi yönetmeye devam edecekti. Zaten seçimlerin amacı da bu: "ülkeyi yönetmek". Amacı ülke demokrasisini geriye götürmek olsa bunu mevcut şartlar içersinde de "kurbağayı yavaş yavaş ısıtarak haşlamak" misâli, peyderpey yapardı.

Ben -nâcizâne- Akp'nin amacını çözdüm: Tek dertleri ülkeyi yönetmek. Başka gizli bir amaçlarının olmadığını Erdoğan dün söyledi. Dedi ki: "15 yıldır sizi hiç yanılttık mı?". Elbette kendileri yanılınca bizler de yanılmış olduk ama bu sözün amacı gizli bir ajandalarının olmadığının birinci ağızdan söylenmesidir. Bütün dert müreffeh ve kalkınmış bir Türkiye'dir. Herkesin bu amaç doğrultusunda farklı yol ve yöntemleri olabilir.

Akp'nin hususiyetlerinden birisi de gelenekler, kültür geçmişi ve Dîni yaşantı, yani genel olarak halkın değerleriyle kavgalı, problemli olmamasıdır. Erdoğan, yeni önerdiği sistemin bu hedefe götüreceği düşüncesindedir.

Akp'ye panoramik baktığımda bu üstte yazdıklarımı görüyorum.

Referandumla ilgili olarak -önceden de söylediğim üzere- karar alırken herkesin duygularıyla karar alacağına emînim. Kampanyaları yürütenler de eminler ki söylemler rasyonaliteden daha çok duygular ekseninde ilerliyor.

  • Her yenilik birçok fırsatlar sunabileceği gibi riskler de barındırır.

#EVET fırsatlara mercek tutarak refleksif #Hayır da risklere mercek tutarak refleksif; her ikisi de nihayetinde duygusal karar almamızı sağlayacak mekanizmalara yoğunlaşıyorlar.

Şunu unutmamak gerekir ki, Erdoğan kariyerinin zirvesine gelmiş bir isimdir. Onu bu konumundan düşürebilecek demokratik bir siyasal oluşum da mevcutta ve ufukta görünmüyor.

#Evet #Hayır kampanyaları da demokratik ortamda olması gerektiği gibi ilerlemektedir.

AHVÂL BU İKEN, sistemin şartları ve işleyiş şekli gayet ortada iken, kimsenin gaza gelerek bir provokasyona alet olmasının zararının ülkeye olacağı da iyice anlaşılmalıdır.

Referandum öncesi/sonrası bir provokasyonun Türkiye'ye vakit ve fırsat kaybettirmekten başka bir anlamı olmayacağı görülmelidir. Burada vatandaş olarak bize düşen serbest seçimlerle seçtiğimiz yöneticilere işlerini yapmaları için fırsat vermek, üzerimize düşen/yapmaya talip olduğumuz işi hakkıyla en doğru şekilde yapmak; muhalif siyasi partilerin de eğer iddialarında samimi iseler, halkın gönlüne girerek serbest seçimlerle başa gelmeyi amaç edinerek ve bunu yöntem kullanarak ülkeyi yönetebileceklerini anlamalarını sağlamak olmalıdır. Diğer türlü tali yöntemlere başvurmalarını 'sempati' ile karşılamak yanlış kişilerin giderek artan sayıda böyle gayr-i meşru yöntemlere başvurmaya heves etmesini sağlayacaktır ki Türkiye bunun sıkıntısını çekiyor.

Geriye dönüp baktığımızda hebâ olan bir 2003-2013 arası görüyoruz ki iktidarı gayr-i meşrû yoldan devirmeye çalışan bir (birden çok) çıkar grubunun iktidarı alma, iktidarın da bunu vermeme mücadelesinde kaybettiğimiz bir 10 yıldır. Bir 10 yıl daha kaybetmemek için herkesi meşrû sınırlar dışına taşmamaya, AB-ABD-Rusya'nın bizim her seferinde daha güçsüz, daha zayıf ve daha yönlendirilebilir, kendi kârlarını maksimize edecek bir ülke olmamızı tercih edeceklerini unutmamaya, UÇUK iddia sahiplerini de AKP'yi ve Erdoğan'ı masada yani seçim sandığında devirmenin en doğru yol olduğunu, bunun yolunun da daha çok çalışmaktan geçtiğini ikna etmeye davet ediyorum.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 500 kez açıldı, 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Şub 17 22:00
Kürtlerin Küsmesi 

Ak parti ile MHP'nin ortak çıkardığı anayasa değişikliği Kürtlerin Ak Parti'den uzaklaştıracağını, bunun da referandumda hayır oyu çıkmasına sebep olacağı köşeler de sıkça yazılır oldu. Temel çıkış noktası 1991 Refah- MÇP seçim ittifakı sonrasında Kürt oylarının Refah Partisinden uzaklaşması olan bu teorinin üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

1991 seçimlerinden sonra 7 genel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi, 5 yerel seçim 1'de referandum gördü. Refah partisi kapatıldı yerine kurulan Fazilet partisi kapatıldı, önce Saadet partisi sonra Ak parti kuruldu. Saadet partisi içinden Has Parti çıktı, Has Parti daha sonra Ak partiye katıldı, bazı Has Partililer CHP' ye geçti. Benzer durum MHP içinde geçerli. 1991 'de adı MÇP olan parti önce MHP oldu, sonra bünyesinden BBP çıktı, Alpaslan Türkeş'in vefatından sonra genel başkanlık tartışmaları çıkınca Tuğrul Türkeş ayrılıp parti kurdu tekrar döndü, 7 Haziran seçimlerinden sonra Ak Parti'ye geçti. Sıkıldınız değil mi? Oysa daha HEP'den HDP'ye geçişi, Türkiye’nin 26 yıllık değişimini yazacaktım.

En iyisi, henüz çatışmaların başlamadığı 7 Haziran ve çatışmalar devam ederken yapılan 1 Kasım seçimlerine bakmak. Ak parti ve HDP Kürtlerin olduğu bölgelerde kaç oy almış. Karşılaşacağınız manzara şudur: Bölgedeki Kürt seçmen oy verirken seçimden sonrasını düşünüyor. Eğer seçimden sonra PKK ile baş başa kalacağını düşünüyorsa gidip PKK' ya oy veriyor. Bölgedeki Kürt seçmen adaylar arasında fark görmüyorsa benzer düşünce ile hareket ediyor.

Kaldı ki ortada hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var. Devlet artık PKK'lı terörist ile bölge halkını ayırıyor. Nusaybin, Sur ve diğer hendek çatışmalarında asker ve polisimiz daha fazla şehit vermek pahasına kılı kırk yararak hareket etti. Oysa Sur ilçesinde yaşayanların ifadesiyle dışarıdan gelenlerden oluşan PKK bebeklerin beşiklerine bile bomba koydu.

Bölge halkı bu yaşananlara tepkisini birkaç şekilde gösterdi. Bunlardan birincisi, PKK cephesinden gelen toplu başkaldırı taleplerini duymazlıktan gelerek cevap verdi. İkincisi ve bence daha önemli olansa, HDP’li belediyelere kayyum atanmasına, HDP’li vekillerin tutuklanmasına tepkisiz kalmasıydı.

Bir an için Ak Partinin bu eleştirileri ciddiye alıp Kürt vatandaşlarını küstürmemek adına politikalarında değişikliğe gittiğini düşünelim.

Sanırım meselenin bam teline geldik, Ak Parti nasıl bir politika değişikliğine gidecek? OHAL mi kalkacak? Devlet PKK ile çatışmayı mı sonlandıracak? Suriye ve Irak'ta PKK ile birlikte mi çalışılacak?

Niyet okuması yapmamak adına, bu konuyu sürekli yazanların, Ak Parti’nin Kürtleri kaybetmemek adına ne yapmasını beklediklerini yazmasını bekleyeceğim.

Osman Batur Akbulut yazdı, 1069 kez açıldı, 15 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub 17 14:00
Evet Nerede Kalmıştık?
50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

Türkiye şuan 2007 yılında aslında. Kendimizi kandırmayalım, şundan dört-beş yıl öncesine kadar pek çok Ak partilinin de "kazanımlar" olarak nitelediği kadrolaşmanın aslında Fetö'nün yapılanması olduğunu bilmeyen-duymayan kalmadığına göre işi tez elden halletmek gerekiyor. Bu referanduma devletin işlerliğini kazanması ve yeniden yapılandırılması için gidiyoruz. Kaybedecek vakit olmadığı için küçük bürokratik makamlarca değil yüksek makamlarca idare edilecek bir sisteme ihtiyaç olduğu açık. Boşalan on binlerce kadroyu dolduracak ne ekibe ne de zamana sahip Ak parti.

Daha açık olalım; 2007'den bugüne kadar Fetöcülere ergenekoncuları veya kemalist bir takım zevatı birbirine kırdırdık. Bazı aklı evvel solcular bunu Ak parti-Ulusalcı kavgası olarak gördü fakat kabak gibi ortada olanı görememek malumunuz bir solcu meziyetidir, unutmamak lazım, sonra da Fetöcüleri alaşağı ettik ve ediyoruz.

Çözüm sürecinde silah bıraksın diye elimizi uzattığımız ki sanıyorum Arap baharının kokusunu alan devletin bunun doğal sonucu Suriye'nin istikrarsızlaşmasından doğacak PKK menşeli Kürt devletinin önünü almak için hızlandırdığı bir süreçti, Kürtçüler iştahla elimizi ısırdı. Gene bizim üstün zekalı solcularımız karşımızda kim varsa ondan yana olmak olarak tanımlanabilecek müthiş stratejileri gereği Kürtçülere sarıldılar. Fakat bu da ellerinde patladı zira HDP için kendi partilerine oy vermemeyi ve bunu ilan etmeyi göze alsalar bile Kürtçüler, böyle sosyal demokrat ayaklara gelmeyecek kadar silahını seven tiplerdi. Nihayetinde bir takım solcunun "en azından sivilleri hedef alan saldırılar yapmayın" diyecek kadar alçaldığına tanık olduk.

Doğrusu solcular öldürülen asker ve polisleri Amerikacı liberallikleri ile bağdaştırarak batıya açıklayabiliyorlardı fakat çoluk çocuğu öldürüp hesap vermemenin ancak Washington'da yaşayan tanrılarına ait bir sapıklık olduğunu bilecek kadar aklı başında idiler. Sonuç olarak PKK öyle hırçınca davrandı ki Suriye'de kendisine yardım eden ABD'nin Türkiye'deki kuklalarıyla vakit kaybetmeme kararına varmış olmalıydı.

Solcular PKK'dan bu tokadı yiyince ne oldular dersiniz; tabi ki sıfır kilometre kemalist! Elbette İzmir Marşı'yla kendini tatmin eden en avam CHP'liyi karşımıza hedef diye dikmemeliyiz. Solcuları iyi anlamalıyız. Ne yaparlarsa yapsınlar yıkamadıkları, bütün düşmanlarıyla ittifak etseler dahi bir türlü indiremedikleri sağ iktidarın halk desteğince en güçlü fakat iktidar erklerince en zayıf anında olduğunu gördüklerinden amansızca saldırmayı ihmal etmiyorlar.

Güzide bir adalet bakanının yirmi küsur sene evvel binlerce hakim ve savcıyı solculardan atayıp bir de bunu "tabi kendi adamlarımı atadım sağcılardan mı atayacaktım" diye ilan ettiği günlerde bir tane solcunun çıkıp "bi' dakka ya bu güçler ayrılığına aykırıdır" dediğini hatırlamıyorum. "Böyle bir yetkiyi Mustafa Kemal istese hayır derim" edebiyatı yaptıkları bu günlerde de bizi daha sütten yeni kesilmiş bir kuzu, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv sanmalarına ise hiç hayret etmemekteyim. Asıl hayret ettiğim bizim cenahtan insanların Montesquieu'ye dönüşmesidir ya neyse.

Bu zevat karşıdakinin zekasını aşağıladıkça kendini zeki zannetme hastalığından muzdariptir. Bana sorarsanız bizim asıl ihtiyacımız anayasanın değiştiği kadar solcuların  da değişmesidir. İran'la Türkiye karşı karşıya gelse İran'dan yana olurum diyen, sıkı yönetim bölgelerinde terör raporu hazırlayıp PKK'dan hiç bahsetmeyen terör kelimesini ise sadece bir cümle, onu da devleti suçlamak için kullanan, her meselede bir alternatif değil ancak karşıtlık üreten bu solculuktan bıkmış usanmış durumdayız.

Ancak şeytanlaştırarak, aşağılayıcı lakaplar uydurup her bulduğu fırsatta hakaret ederek, örneğin yapılan saha çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığı üzere bu referandumda bütün anayasanın değişeceğini sanacak kadar körü körüne, bilmeksizin, sonuna kadar sorumsuz ve aykırı muhalefet anlayışından bunaldık. Kutuplaşmadan muzdarip olduğunu söyleyip sürekli küfrettiği insanların adil olmasını isteyen solculuk artık değişmeye mahkumdur. Zaten bozguncular çağında yaşıyoruz, bu yüzden solcuların niye "hayır" dediğini duymaya ihtiyacımız yok diye düşünüyorum. Niye "evet" dediğimizi bilmeye ihtiyacımız var.

Şahsımca en önemli "evet" deme sebeplerimden biridir yukarıda bahsettiğim. Bu tutumdan vazgeçmek zorunda olduklarını yüzlerine vurmanın yolu "evet"ten geçmektedir. Fakat asıl sebep bu referandumu bir kapıdan geçmek gibi görmem çünkü geçilecek daha çok kapı var. Hani meşhur bir söz vardır ya darbeler ülkeleri on yıl geriye götürür diye işte tam da onun gibi, şuan 2007 yılındayız. Teğet geçmesini umduğumuz bir ekonomik kriz ortamının arifesinde, devletin hızlı çalışması için karar alma mekanizmalarını yeniden yapılandıracağı bir formata ihtiyacımız var.

Batılı normların peşinden giderek devleti batı çarkından kurtarmak belki bin yıl sürecekti. Sert ve zorlu fakat kısa bir sürede, az zamanda büyük işler başardık. Evet, biz başardık, 15 temmuz'da vatanın kıymetli bir arsadan fazla ve başka anlamlar ifade ettiğini bilenler, bizim irademizi batılı efendilerine sunmak isteyenleri tek kurşun atmadan ilmek ilmek çözdüğümüz gün başardık en son. Doğrusu gerilediğimizi kabul ettiğimiz an bir şey çarpacak yüzümüze, vaktimiz düşündüğümüzden de dardır. Bizim hile hurda ile yerleştirecek, kayıracak hakim, savcı ve benzerimiz de yoktur. O hâlde ivedilikle ve istikrarla çalışan bir devlete ihtiyaç var.

Şu şekilde, daha samimi ifade edeyim "evet" deyişimi. Çünkü Türkiye kemalistlere bırakılamayacak kadar mukaddestir. Çünkü Türkiye yalnız üzerinde yaşayanların bel bağladığı bir ülke değildir. Çünkü Türkiye kan dökmek pahasına insanlarının geleceği ipotek altına alınmak istenip de bir türlü alınamayan yegâne Müslüman ülkesidir. Çünkü Türkiye kendisine, dini ve hürriyeti pahasına yaşama hakkı tanıyan batılılardan hesap sormak için yanıp tutuşanların ülkesidir. Türkiye, daha güçlü vurmak için geriye atılmış bir adımdır. Solcular ne bilsin...

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1822 kez açıldı, 144 misafir olmak üzere 148 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Şub 17 18:00
Adil Olmak İçin Hatırlamak
2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.

1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.

14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.

PKK ile Aralık 2012 tarihine kadar şiddetli bir çatışma sürecine girildi. PKK terör örgütü bu zaman diliminde alan hâkimiyeti kurmaya çalışmış ama başaramadı.

Abdullah Öcalan, Ekim 2012 avukatları aracılığıyla Suriye’de 15 bin kişilik ordu kurulmasını istedi.

2012 Ekim Ayında Cezaevlerindeki PKK’lı mahkûmlar Abdullah Öcalan’ın sağlığını gerekçe göstererek ölüm orucuna girdiler. Ölüm oruçları başladığında PKK ve siyasi uzantıları Öcalan’ın dahi bu greve son veremeyeceğini belirtti, toplumsal bir baskı oluşturmuşlardır. Ölüm orucu Öcalan’ın çağrısı üzerine Kasım ayında son buldu

Aralık 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı canlı yayında MİT ile Öcalan’ın görüştüğünü açıkladı

Ocak 2013 tarihinde HDP’li vekiller Abdullah Öcalan ile görüşmeye başladılar.

Mart 2013 tarihinde Nevruzunda Öcalan’ın mektubu Türkçe ve Kürtçe okundu.

Nisan 2013 tarihinde akil adamlar komisyonu kuruldu. Kurulan Komisyonlar tüm Türkiye’yi gezdi.

Çözüm süreci PKK’nın silahlı teröristleri Türkiye dışına çıkarması, Devletin Kürt sorununa demokratik çözüm için adımları atması, PKK’nın tamamen silah bırakması ve sonrasında PKK’lılara genel af ilan edilmesi kurgusunda tasarlandı. Süreç ilerledikçe PKK kanadı silahlı teröristlerin yurt dışından tamamen çıkartmadı sürekli yeni taleplerde bulundu.

Çözüm süreci devam ederken PKK Suriye’de İŞİD’e karşı mücadele adına ABD ve BATI bloku tarafından büyütüldü. Suriye’deki zalim Beşer Esed Rejimi PKK’yı koruyup kolladı.

6-7 Ekim 2014 tarihinde HDP’nin şimdi hapiste olan lideri Selahattin Demirtaş’ın çağırısıyla PKK yandaşları sokaklara çıkarak terör estirdi. Yasin Börü ve beraberinde kurban eti dağıtan Riyat Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökoğuz vahşice öldürüldü.

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı okundu. Yirmi dakika sonra Selahattin Demirtaş : “Hükümet bir yandan pakette ısrar edip bir yandan demokratikleşmede ilerleme sağlıyorum diyemez. Bu tasarı barış getirecek bir yasa tasarısı değildir. Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor” dedi.

Aynı gün Mustafa Karasu, “AKP Hükümeti Önderliğin ortaya koyduğu 10 başlıkta müzakere edip sorunu çözecek midir, çözmeyecek midir? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır” dedi.

11 Mart 2015: Dolmabahçe üzerine İMC TV’de Banu Güven’e Kandil’de konuşan KCK eşbaşkanları Cemil Bayık ve Hülya Oran: “PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımlar atılmadan hareketimize, halka, Türkiye demokrasi güçlerine güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez.” Dedi.

17 Mart 2015: Seçime parti olarak girme kararı veren HDP lideri Demirtaş partisinin Meclis grup toplantısında kürsüye çıkıp üç cümlelik bir konuşma yaptı: “Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. “

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan izleme komitesine olumlu bakmadığını açıkladı: Ben gazetelerden okuyorum. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Şunu da çok net söylüyorum ben olumlu bakmıyorum. Bunlar doğru şeyler değil. Bu işler istihbarat teşkilatlarıyla yürür” dedi.

21 Mart 2015: Nevroz’da Öcalan’ın mektubu okundu.

22 Mart 2015: Recep Tayyip Erdoğan tekrar açıklama yaptı: “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metinle Yalçın Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı.. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Bunu doğru bulmuyorum. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?. Hala yeni yeni talepler ortaya çıkıyor. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna ortak bir deklarasyon diyebilir misiniz? Böyle bir şey var mı?” dedi (kısaltılmıştır)

26 Haziran 2015 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan Suriye’de bir PYD devleti ihtimaline karşı : `Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz` dedi.

11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı

20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı

Bu tarihten itibaren bir sürü kentte siper kazıldı, çatışmalar başladı. PKK’lılar onlarca kentte bombalı saldırı, çocuklarının yanında insanları öldürme, yüzlerce askeri şehit etme konusunda birbirleriyle yarıştılar.

10 ocak 2016 tarihinde kendilerine Barış İçin Akademisyenler diyen bir grup açıklama yaptı. Açıklama şöyle başlıyordu. “Türkiye cumhuriyeti; vatandaşlarını sur'da, silvan'da, nusaybin'de, cizre'de, silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım türkiye'nin kendi hukukunun ve türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ Türkiye’de Darbe yapmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı sonrası sokaklara akın eden halkımız darbeyi engelledi.

08 Şubat 2017 tarihinde açıklanan KHK ile bu metne imza atan akademisyenlerden bazıları üniversitelerden atıldı.

Adalet, kendi görüşünden olmayanlara zulmetmek, karşı görüşe saygı, barış isteyenleri (?) susturmak, 28 Şubat kıyası vb. uyarılarda bulunan ve bulunmaya hazırlanan “vicdanlı” insanların hatırlamadığı geçmiş bu. Bizi balık hafızalı zannetmesinler. Yaşananların, ne olduğunun farkındayız. Derdinizin ne olduğunu açıkça söylerseniz sağlıklı bir tartışma yürütebiliriz. Biz bunları yaşarken siz ne yaşadınız, onu anlatarak başlayabilirsiniz. Fakat lütfen açık olun.

Pallor Mortiss yazdı, 151 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
31 Oca 17 22:00
Neden Trump?
6f9a6edcbc79ea1098c866bcf8634aeb1485878183

6f9a6edcbc79ea1098c866bcf8634aeb1485878183

Amerikan tarihinin pek alışık olmadığı olaylardan biri gerçekleşti 2016'da: Statüko kaybetti. Oysa Clinton'a destek verenler arasında George Clooney'den tutun da Katy Perry, Madonna, Beyonce hatta Kim Kardashian ve kalçaları dahi vardı. Bu sefer olay gerçekten ciddiydi, ABD'nin en çok satan gazetelerinden USA Today, 34 yıllık yayın tarihinde bir ilke imza atarak doğrudan başkanlık yarışına müdahil olduklarını ve Trump’a karşı tavır aldıklarını falan duyurmuştu. Hatta gazetenin yazı işleri kurulu tarafından bir makale yayınlanmış, “Bu yıl önümüzdeki seçenekler, başkan olmaya layık iki adayın sadece çok farklı ideolojik farklılıklara sahip olması durumu değildir. Yazı işleri kurulumuzun ortak kararı, bu yılki seçimde Cumhuriyetçi Parti'nin adayı Trump’ın ABD başkanlığı için uygun bir aday olmadığı yönündedir” gibi ifadeler kullanmıştı. Washington Post, "Putin'in kuklası" olduğu için, New York Times, 56 yıldır Demokratları açıktan destekledikleri için Trump'a karşı durmuşlardı. FP, Fox, CNN, CNBC de tarafını alttan alta belli etmekten çekinmemişlerdi. Ama tribünlere oynayan Trump seçimin galibi olmuştu.

Açık konuşayım Trump tam bir gerizekalı. Kafası para kazanmaktan başka hiçbir b.ka çalışmayan tiplerden. Babasının emlakçılık şirketini büyütmenin dışında, NBC'de bir ara TV şovu sunmak ve Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmek gibi başarı sayılamayacak köşe taşları var kariyerinde.

Amerikanlığın millet olarak kabul edilmesi mümkün değil hatta kavram tecavüzcülüğü sayılabilecek bir hata. Kolomb amcamızın üstün çabaları sonucunda Amerika bulununca Avrupa'dan gemilerle çoğu borçlululardan ya da hakkindaki mahkeme kararlarından kaçan suçlulardan oluşan geniş bir güruh yerlileri katlederek (Yalnızca 5 senede toplam Kızılderili sayısını yarıya indirmişlerdi.) topraklarını ele geçirip kısa sürede hükmetmeye başladılar.

Bu çoğunluğu suçlu ve borçlulardan oluşan güruh işinin hakkını veriyordu yalnız. yaklaşık 100-150 sene de uyuşturucu tacirliği, köle alım satım(ABD köleliği resmen 20. yüzyılda kaldırdı.), kara para aklama gibi işlerle dünya gücü olacak bir ekonomiye sahip oldular. Bu potansiyeli gören Avrupalı birçok zengin 19. yüzyılda Amerika'ya akın etmeye devam etti ve Amerika'nın gücüne güç kattı. 20. yüzyıl en çok Amerika'nın işine yaramıştı çünkü Osmanlı, Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan gibi güçlü devletlerde hükümet değişiklikleri olmuş eski güçlerini kaybetmişlerdi, Dünya yen'i bir mahalle abisi ararken Amerikan başkanı Wilson 1. Dünya Savaşı sırasında çıkagelmiş ve bu görevi kahramanca üstlenmişti. 20. yüzyılın ortalarında 2 dünya savaşı yaşamış Avrupa'nın modası çoktan geçmişti. Amerika'ya rakip olarak yalnızca SSCB kalmıştı ki o da halkın devlete olan bağlılığını korumak adına önemli bir kozdu. SSCB yıkıldığındaysa Amerika için tam bir hüsran olmuştu Hippiler ortalığı basmış Anarşizm tavan yapmıştı. Halkı korkutacak yen'i bir düşman yaratmak gerekiyordu.

Bir taşla iki kuş vurmak nedir bilir misiniz? Hem ortadoğu petrollerini ucuzca alabilecek hatta çalabilecek hem de o aranan düşmanı yaratabilecek bir fikri vardı Amerika'nın: Müslümanlar.

O düşmanı da 21. yüzyıla 2002 ile mükemmel bir girişle taçlandırarak yaratmayı başarmışlardı sonunda.

Her şey mükemmel gidiyor. Peki bu canavar nasıl ölür?

Bu denli şişen her balon patlar.

Trump başarısız bir politikacı... Ekonomik hamleleri ile bile Amerika'yı batırabilecek bir adam.

Trump'ın mevcut ekonomik halleri Amerika'yı bir sonraki seçime kadar hiç sahip olmadığı bir güce kavuşturması kuvvetle muhtemel fakat bu hamleler uzun vadede Dolar'ın ayarsız yükselişi, işçilik masraflarının fazla artması gibi sebeplerden dolayı bir süre sonra Amerika'ya zarar vermeye başlayacak.

"Imagine No God"

Amerikasız bir dünya özellikle 2. dünya ülkelerine muhteşem pazarlar açabilir ve bu ülkeleri kısa sürede ciddi ekonomik güçlere dönüştürebilir. Önümüzdeki 8 yılı bir 2. dünya ülkesi olarak rahat bir şekilde izleyebiliriz.

03 Şub 23:20

SSCB'den yok olan boşluğu Radikal İslam Terörü adını verdikleri kendi yazıp kendi oynadıkları oyunla doldurmaya başladılar. En büyük adımı da 2002 ikiz kuleler saldırısıyla yaptılar tabi.

01 Şub 09:12

güzel bir yazı teşekkürler... bu cümlede neyi kastettiniz acaba?: "O düşmanı da 21. yüzyıla 2002 ile mükemmel bir girişle taçlandırarak yaratmayı başarmışlardı sonunda". neyi keşfetti amerika?

Faruk Aslan yazdı, 193 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
31 Oca 17 06:00

Faruk Aslan

Puan: 82

Sabahattin Ali Bey

***Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazı derinlemesine bir araştırma sonucu olmayıp sadece duygusal bir şekilde yazarın okuduğum birkaç kitabına dayanarak yazılacaktır.

Hiç tanımadığınız bir insanla insanla karşılaştığınız zaman genellikle bir sohbet kıtlığı hasıl olur. Dünya üzerinde konuşulabilecek o kadar şey varken kelimeler çıkmaz ağzınızdan ama sonra sanki bir bebeğin doğumunu gibi bir söz çıkar yuvasından o öyle bir sözdür ki sadece sende bulunur sanırsın hiç kimse anlamaz sanırsın  bir anda o sözlerin başkasının ağzından döküldüğünü duyunca tarifi zor bir mutluluk kaplar yüreğini artık o kişinin söylediği her sözde kendinden bir şeyler ararsın.İşte benim de aynen böyle böyle oldu S. Ali Bey ile tanışmam.Kendisi ve kitapları hakkında kulak aşinalığım mevcuttu.Fakat popüler kültürün, eserlerini ve yazarı kendisi potasına aldığını, artık bir edebi eser niteliğinden çıktığı düşüncesi beni daha erken tanışmaktan alıkoymuştu. Sonra  ''Onların beni anlamalarına imkan yoktu. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.'' cümlesi adeta bizim S. Ali Bey ile merhabalaşmamız oldu.

Mutlaka bu cümlenin sahibini bulmalıydım,tanımalıydım. (Bir cümle nasıl bu kadar etkilemiş seni, kesin abartıyorsun diyebilirsiniz evet biraz abartıyorum lakin edebiyat mübalağa sanatını da barındırmaz mı?) Hemen Kuyucaklı Yusuf'u ardından Kürk Mantolu Madonna'yı ve İçimizdeki Şeytan romanlarını sindirdim ve ruhumun gerekli hücrelerine depo ettim. Açıkçası romanların olay örgüsü beni o kadar etkilememişti.Fakat karakterlerin iç mülahazaları ne olay örgüsünü ne de başka bir şeye ihtiyaç bırakmıyordu. Sanki S. Ali insanların olaylar karşısındaki tepkilerini incelemek üzere onların beyinlerine giriyor.Karar anına kadar geçen tüm aşamaları iyi ve ya kötü huylu ayırt etmeksizin inceleyen bir bilim insanı gibi hareket ediyordu.Kişinin kendine bile itiraf edemediği, en aşşağılık varlıkların özelliklerinin dahi her insanda bir miktarda olsa bulunabileceğini ispat ediyordu. En önemlisi ise sana seni sorgulatıyordu. Hem de tek bir karakterde olmuyordu bu sorgulama.Yeri geliyor Raif Efendi oluyor ya da Maria Puder olurken yeri geliyor ''kendiniz'' oluyordunuz. Öyle tahlilleri öyle edebi bir dil ile yazıya döküyordu ki şaşırmak bir yana mutlu oluyordum. Çünkü böyle tahlilleri kendimde yapmayı çok seviyordum birazda kibrimle hareket ederek ''her insan yapamaz'' diyor gururlanıyordum. Şimdi ise aradan 60 -70 yıl geçmesine rağmen halen tazeliğini koruyan kitapların yazarı ile aynı mülahazaları paylaşmak müthiş bir duyguydu.

Sanki her karakteri bir bütüne giden parçalardı. Tüm karakterler bir bireyi oluşturuyor kimisi bireyin iyi yönlerini ve ya açığa çıkarmakla gururlandığı yönleri kimisi de kötü,kötüleşmiş ve ya gizli kalan ihtirasların acı yüzünü temsil ediyordu.Her yazar kendi döneminin özelliklerini de mutlaka kitaplarına yansıtır. S. Ali Bey de kendi döneminin sorunlarına çok farklı açılardan bakmış yanlış batılılaşmanın üzerinde durduğu kadar körü körüne batıl inançlara bağlılığın ve yozlaşmanın nasıl tahribatlara sebep olduğunu da yine edebi bir dille konu edinmiştir.

Yeni Dünya kitabında dediği gibi''Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır. Hiç olmazsa bir tek sözü.''O gerisinde insanlara yardım edecek bir çok söz bırakmıştı...

31 Oca 13:29

cevabi yazınız için Teşekkür ediyorum. belki okumuşsunuzdur ama muhabbet olsun diye söylemiş olayım: cahit zarifoğlu: romanlar adlı eseri keyf alacağınızı umuyorum yada ibrahim paşalı: istanbul kriterleri ve öğle uykusu kitapları. gayet güzel eserler

31 Oca 13:08

Söyledikleriniz doğru olabilir.Lakin tarihimiz bu gibi vakalarla akılda soru işareti bırakacak bulanık hadiselerle doludur.Şahsımca yazılarını beğendiğim doğru bulduğum bir yazarın yaşantısı da o derece doğru olmak zorunda değildir.Teşekkürler.

Sezer Emlik yazdı, 267 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Oca 17 02:00

Sezer Emlik

Puan: 18

Referanduma Dair
7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

Evet, uzun zamandır gündemimizi meşgul eden bir konu olan anayasa değişikliği için yapılacak olan referanduma değinmeden edemedim. Kafamızı nereye çevirsek, nereye gitsek, kimle otursak herkesin aklında, dilinde aynı konu var “ anayasa değişikliği ve referandum. “

Toplumda; memleket konularına bu kadar ilgili olunması, tartışılması, fikir alışverişinde bulunulması bence güzel bir durum. Memleket meselelerine kafa yormak, yorum üretmek memlekete olan sevgiden kaynaklanır. Bu yüzden bu meselelerin konuşulması tartışılmasını isterim.

Referandumun kesinleşmesi üzerine siyasetçilerimiz yavaştan görüşlerini açıklama ve propaganda yapma hazırlıklarına girişmeye başladılar. Televizyonlardan, sosyal medyadan kendi fikirlerini söylemeye başladılar. Doğal olarak siyasetçilerimizden etkilenen halkımız da kendi fikirlerini söyleyip neden bu kararı aldıklarını açıklama ihtiyacı hissettiler. Bunlar gayet doğal ve olması gereken konulardır.

Ancak toplumda yapılan konuşmaların, propagandaların tadı biraz kaçmaya başladı. Referanduma “ EVET “ ve “ HAYIR “ diyecek olan iki karşıt fikirdeki grupta yer alan bazı kimseler birbirlerini “ vatan haini “ gibi söylemlerde bulunmaya başladılar. “ EVET “ diyecek olanlar “ HAYIR “ diyecek olanları; “ HAYIR “ diyecek olanlar “ EVET “ diyecek olanları vatan haini ilan etmeye başladılar. Karşıt görüşteki insanlara ağza alınmadık hareketler etmeye başladılar. Bu tartışma ve hakaretler de en çok sosyal medya üzerinden yapılmaktadır. Forumlarda, Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında bu tarz tartışmaların tadı şimdiden kaçtı. Bu tartışmalar yavaş yavaş topluma yansımaya başladı. Benzeri ağır tartışmalar toplum içerisinde de başladı.

Evet, oy kullanmak demokrasinin bize verdiği bir haksa ve herkes de bu demokratik hakkını kullanıyor ise hiç kimsenin başka birine bu tarz hakaretler etmeye hakkı yoktur. Herkes demokrasinin verdiği hakkını kullanacaktır. Bir insanı sırf karşıt görüşte diye “ vatan haini “ ilan etmek veya türlü türlü argo kelimeler kullanmak yanlıştır. Bu tarz söylemler toplumsal çatışmaya ve bu çatışma da bir süre sonra ayrışmaya yol açacaktır. Bu ayrışma toplumun en küçük kurumlarında bile baş göstermektedir. Arkadaşlar birbirine küsmekte, aynı mahallenin esnafları birbiri ile çatışmakta ve araları açılmaktadır. Bu ayrışma toplumsal birliği ve huzuru bozmaktadır. Bu yüzdendir ki tartışma yaparken edep, ahlak ilkelerini gözden geçirmeliyiz. Tartışma, fikir alışverişi, propaganda mutlaka yapılmalıdır, herkes kendi fikrini özgürce ifade etmelidir. Ancak bunu yaparken seviyeyi iyi ayarlamalıdır.

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle.

Selam ve sevgi ile...

Dio Pane Libertà yazdı, 161 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Oca 17 14:00
Trump ve Yaşananlar Üzerine / Değerler

Lafı uzatmayacağım, sonda söyleyeceklerimi başta söylüyorum. Demokrasi, özgürlükler ve temel değerler herkes için ihtiyaç. Bunu ben söylemiyorum, Rousseau, Montesquieu falan söylüyor ama sen onları da boşver, bizzat yaşananlar gösteriyor bunu bize.

Suriye'de savaş bitmek bilmiyor, 2011 senesinde Suriye halkının temel hak ve özgürlük talepleriyle başlayan süreç biraz küresel güçlerin biraz da ideolojik olarak hareket eden ve özgürlük mücadelesini mezhepçi bir iç savaşa dönüştüren grupların etkisiyle bitmek bilmeyen bir savaşa dönüştü. Bunun sonucunda yüzbinlerce ölü, daha fazla yaralı ve çok daha fazla mülteci.

Şimdi gelelim günümüze, malum Trump cuma günü yayımladığı kararname ile Amerika sınırlarındaki ve gümrük kapılarındaki 'insanları' geri çeviriyor.[1] Burada Trump'ın temsil ettiği değerlere bakalım. 'Cumhuriyetçi, muhafazakar, milli' yaptığına bir bakalım, bu değerlere uyuyor mu? Fazlasıyla. Küreselleşmenin tüm nimetlerinden faydalanarak zengin olan ama küreselleşmeye karşı bir tavır takınarak sınırlarını kapatan, yedi ülkeye ambargo uygulayan bir başkan.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, bunlar yaşanırken Amerikan halkı da havaalanına koşuyor ve Müslümanlara uygulanan yasağı protesto ediyor.

‘Women’s March’ yürüyüşünde olduğu gibi ABD vatandaşları evlerinde hazırladıkları pankartlarla Trump’a ‘mesaj’ gönderdi: ‘Ailemin üzerinden elini çek’, ‘Mülteciler hoş geldiniz’, ‘Ne yasak ne de duvar’ ve ‘Önce Müslümanlar için geldiler ve biz de ‘Bugün değil aşağılık’ cevabını verdik.’ [2]

Bunun üzerine bir aralar çok ünlenen Kanada Başbakanı Truadeau aynen şunları dile getiriyor. "Zulüm, terör ve savaştan kaçanlara kucak açıyoruz. İnancınız ne olursa olsun. Çeşitlilik bizim gücümüzdür. Kanada'ya hoş geldiniz" [3] Şimdi açık açık konuşalım. Burada Kanada başbakanın temsil ettiği değerlere bir göz atalım: "Özgürlük, çoğulculuk, insanlık"

Burada mesele Trump meselesi de değil zaten. Benim amacım ne Trumpı kötülemek, ne de Trumpın politikalarını eleştirmek. Bunu yapan milyonlar var zaten. Bu olay üzerinden bir ilke-değer okuması yapmanın anlamlı olacağını düşünüyorum sadece.

Evet Amerikan yaşam tarzı bize çok uzak, evet oradaki siyasetin bizdeki ile alakası yok ve çok farklı değerler üzerinden yürütülüyor. Ancak bazı şeylerin farkına varmamız gerekiyor. Amerika'da bizzat devlet eliyle Müslümanlara yapılan haksızlığa senelerce nefretle baktığımız Amerikalılar karşı çıkıyor. Ve mağdur edilenleri Kanadalı, aynı zamanda liberal parti başkanı olan birisi ülkesine davet ediyor.

Bonus: Havaalanındaki protestolar:

youtube.com/watch?v=GF9B-9PH4qQ

-

[1] http://aa.com.tr/tr/dunya/trump-gocmen-vizesi-almayi-zorlastiran-baskanlik-kararnamesini-imzaladi/736474

[2] http://www.diken.com.tr/abd-havalimanlarinda-musluman-yasagi-protestosu-ailemin-uzerinden-elini-cek/

[3] http://t24.com.tr/haber/kanada-basbakani-trudeau-savastan-kacanlari-kanadalilar-memnuniyetle-karsilayacaktir,385811

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 761 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Oca 17 18:00
CHP'nin Söylem Değişikliği 
5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995

Mahcup Hayırcılar başlıklı yazımda, Cumhuriyet Halk Partisinin referandum sürecinde laiklik, rejimin elden gitmesi, halifeliğin gelmesi üzerinden Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin oylanacağı referanduma muhalefet yapacağını bunun da bazı eksi Ak Partili siyasetçileri ve Ak Partiye yakın olan yazarları rahatsız ettiğini, CHP’ye nasıl muhalefet edeceğinin anlatıldığını yazmıştım.

Geleneksel CHP’liler bir milim sapma olmaksızın bildikleri yoldan devam ediyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu ve onun temsil ettiği esnek Kemalist zümre kendisine yapılan uyarıyı anlamış görünüyor.

“İslam'da istişare vardır, esastır. Oturur, konuşursunuz. Burada öyle bir şey yok. Her şey bir kişiye bağlı." Bu sözler CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ait.

Bu yazının bundan sonraki kısmını CHP’nin kurulduğu tarihten bu yana İslamla ve Müslümanlarla kurduğu güçlü bağı anlatmaya ayırabilirim. Tarih bize CHP’nin İslam ve Müslümanlarla her zaman güçlü bağları olduğunu gösteriyor. Fakat bu kolaycılık olur. Ayrıca CHP çok değişti. Vitrinde bir sürü değişiklik oldu.

Normal şartlarda CHP’ye üye bile kabul edilmeyecek kişilerin CHP’den vekil, belediye başkanı olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Tek gayenin Ak parti hatta Ak Parti’den de öte Recep Tayyip Erdoğan’ı zayıflatmak olduğu bir siyasi atmosferde ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun meşvere ile başkanlığa karşı çıkmasını normal karşılamalıyız.

CHP’nin İslamcı kanadının (lütfen gülmeyin) önemli isimlerinden Mehmet Bekaroğlu sosyal medya hesabından yaptığı “Muhafazakar Kardeşim; Bu yetkileri yeni Çevik Bir'ler ele geçirebilir. Olmaz deme, HAYIR de!” açıklaması Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması kadar önemli. Bekaroğlu bu açıklamasıyla Referandum sonrasında Recep Tayyip Erdoğan seçilirse bir sıkıntı olmayacağını ama Çevik Bir gibi ulusalcı, Kemalist, halkın tercihlerini önemsemeyen, meşruiyetini seçimlerden değil emri altında silahlı askerlerden alan birisi başa geçerse sıkıntı olacağını söylüyor.

Bekaroğlu böylece Recep Tayyip Erdoğan Partili Cumhurbaşkanı olursa diktatör olacak diyen CHP’lileri yalanlıyor. Ak Parti kendisine ne kadar teşekkür etse azdır.

Ayetullah Hamaney’in CHP temsilcisi, Türkiye İŞİD’e silah veriyor yalanının sahibi Eren Erdem’de Medine Sözleşmesi’nden Başkanlık Sistemi çıkmayacağını söylemişti.

İnsan bir an kendini TGRT’nin evliya filmlerinin setindeymiş gibi hissediyor. Referandum yaklaştıkça CHP’nin “muhafazakâr” kanadından benzer açıklamalar duyabiliriz.

CHP’nin ulusalcı, kürtçü, devrimci kanatları da var gücüyle çalışmaya devam ediyor. CHP’nin bilimsel yüzünü temsil eden, memleketin önemli bilim adamlarından Sayın Binnaz Toprak bugün ne yazdı;” Başkanlık sisteminde borçlarınızı mı ödeyebileceksiniz? Evinize her gün et mi alabileceksiniz? Kira ödemekten mi kurtulacaksınız?” Ne kadar bilimsel bir açıklama değil mi?

Bütün bu saçmalamaların nedenini Twitter’ın akil adamlarından @eskitufekk abi çok güzel özetledi aslında.

“Bir Kemalist başkanlığa değil, Başkanın Kemalist olmamasına karşıdır”

Bütün mesele bu aslında.

5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995

Ozan Bilican yazdı, 1360 kez açıldı, 119 misafir olmak üzere 121 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
25 Oca 17 06:00
Partili ve Cumhursuz Cumhurbaşkanlarımız

Yeni yönetim sistemimizin oylanacağı referanduma 1-2 ay kalmışken,geçmiş Cumhurbaşkanlarımıza kısa bir göz atalım istedim. Yeni sistemin detaylarına girmeden,şimdilik sadece 'Cumhurbaşkanı partili olur mu?' sorusuna yanıt aramaya çalışacağım.

1- Mustafa Kemal Atatürk...

9 Eylül 1923'te Halk Fırkası'nı kurdu, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ve devletimizin bizatihi kendisini ilan etti. 1924'te Fırka'nın isminin başına Cumhuriyet ekleyip Cumhuriyet Halk Fırkası olarak yoluna devam etti. Yeni devletimiz Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulduğunda iktidarın ve 1. Devlet Başkanı'mızın fırkası zaten belliydi. 10 Kasım 1938'te vefat edene kadar da Kurucu Devlet Başkanımız ve 1. Cumhurbaşkanımız olarak görevine aralıksız devam etti.

2- İsmet İnönü...

Devletimizin 1. ve 3. Hükümetlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası iktidarında yürüttüğü Başbakanlık görevlerinin ardından, 11 Kasım 1938'te olağanüstü toplanan Meclis tarafından 2. Cumhurbaşkanı,26 Aralık 1938 CHP Olağanüstü Kurultayında ise "Değişmez Genel Başkan" seçilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ü Kurucu Devlet Başkanı olması sebebiyle ayrı bir kefeye koyarsak,İsmet İnönü ilk Partili Cumhurbaşkanı olarak görevini 12 yıl boyunca aralıksız sürdürmüştür.

14 Mayıs 1950'de çok partili ve ilk defa "gizli oy,açık sayım" usülüne göre yapılan genel seçiminde, Demokrat Parti'ye karşı %52'ye %40 oranı ile kaybettikten sonra da Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmiştir.

3- Celal Bayar...

14 Mayıs seçim zaferinden 8 gün sonra TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Demokrat Parti Genel Başkanlığından istifa ederek Köşke çıkmıştır. CHP'den kavgalı ayrılışı ve rakip olarak kurduğu Demokrat Partinin iktidar olduğu meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi göz önüne alındığında pek tabii ki bu istifanın bir prosedürden ibaret olduğu aşikârdır. Celal Bayar tarihimizin 2. Partili Cumhurbaşkanı olmuştur. Kendisi aynı zamanda asker kökenli olmayan ilk Devlet Başkanımızdır. Ve 27 Mayıs 1960 darbesi ile görevinden alıkonulmuştur.

4- Cemal Gürsel...

Cumhuriyet tarihimizin ilk darbe rezaletinin ardından cuntacı subaylar (Milli Birlik Komitesi) tarafından lider kabul edilerek ülke yönetimini gasp etmiştir. Sağlık sebepleri nedeniyle 6 yıl sonra görevi bırakmıştır.

5- Cevdet Sunay...

27 Mayıs darbesinden 3 ay sonra Genelkurmay Başkanlığına atanan Sunay,Cemal Gürsel'in rahatsızlığı sonrası haliyle askerle arayı iyi tutma adına TBMM'nin Cumhurbaşkanlığı için en makul adayı oldu. 1966-1973 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür.

6- Fahri Korutürk...

27 Mayıs darbesinin Deniz Kuvvetleri Komutanı, darbeci iktidarın Dışişleri Bakanı ve daha sonra Moskova Büyükelçisi Fahri Korutürk, Cevdet Sunay'ın görev süresi dolduktan sonra Adalet Partisi,Cumhuriyet Halk Partisi ittifakıyla Cumhurbaşkanlığına getirildi.

7- Kenan Evren...

Korutürk'ün Nisan 1980'de dolan görev süresinin ardından Meclis'teki partilerin uzlaşmadan uzak tavırları yüzünden 6 ay gibi bir süre devletin baş koltuğu sahipsiz kalmıştı. Ülke siyasi kaos ve sağ-sol iç savaşına sürüklenirken 12 Eylül 1980'de hazin bir Türkiye klasiği olarak asker yine yönetime el koymuştu. 1982 Darbe Anayasası ile kendisini Cumhurbaşkanı ilan eden Kenan Evren,partisiz ama aynı zamanda da "cumhursuz" bir Cumhurbaşkanı olmuştu.

8- Turgut Özal...

Mayıs 1983'te Anavatan Partisi'ni kurdu. Kasım 1983'te ise girdiği seçimden tek başına iktidar olarak çıktı. Evren'in gözetlemeleri altında sürdürdüğü Başbakanlık görevinden 6 yıl sonra tıpkı Celal Bayar gibi prosedür gereği ANAP Genel Başkanlığından istifa ederek Cumhurbaşkanlığına aday oldu. Mecliste çetin geçen bir süreçten sonra 3. oylamada 8. Cumhurbaşkanımız seçildi. 1993'te geçirdiği şüpheli kalp krizi ile maalesef vefat ederek görev süresini dolduramadı.

9- Süleyman Demirel...

Doğru Yol Partisi,Ekim 1991 genel seçimlerinden %27 alarak birinci parti girdiği mecliste,Demirel Başbakanlığında SHP ile koalisyon hükümeti kurdu. Özal'ın beklenmedik vefatından sonra Demirel Köşk'e adaylığını açıkladı. Demirel de Özal gibi prosedür gereği DYP Genel Başkanlığından istifa etti ve 3. oylamada seçilerek 9. Cumhurbaşkanımız oldu.

10- Ahmet Necdet Sezer...

3 Partinin uzlaşması ile aday gösterilen dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer,Mayıs 2000'de Demirel'den görevi devraldı. Devletin ilk asker ya da parti kökenli olmayan Cumhurbaşkanı olmasına rağmen; gerek Bülent Ecevit,gerek Recep Tayyip Erdoğan iktidarlarında sıkça başvurduğu veto hakkı yüzünden iki ayrı dönemin iki farklı siyasi kanadı tarafından devletin işleyişine aykırı hareket etmekle itham edildi. Yargı kökenli olması yüzünden siyasilerle idari problemler yaşadığı birçok hadise boy gösterdi.

11- Abdullah Gül...

2002'de başlayan AK Parti iktidarında kısa bir süre için Erdoğan'a vekaleten Başbakanlık,daha sonra Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlenen Gül,2007'de Demirel gibi prosedür gereği partisinden istifa ederek,ama aynı zamanda AK Parti grubunun da ortak müzakeresiyle,Cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu. Oldukça problemli bir sürecin sonunda hem kendisi Köşk'e çıktı,hem de AK Parti 2007 genel seçimlerinde oylarını arttırarak üstüste 2. kez tek başına iktidar olma zaferini kazandı.

12- Recep Tayyip Erdoğan...

2010 referandumunda değişen Anayasa maddeleri ile yeni Devlet Başkanı'nın halk tarafından oylanması öngörüldü. 2014'te tıpkı Gül gibi prosedür gereği partisinden istifa eden Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını açıkladı. Ağustos 2014'te yapılan ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminin henüz ilk turunda ise %51.8 gibi bir oranla rakiplerinin önüne geçerek 12. Cumhurbaşkanımız seçildi.

...

12 Cumhurbaşkanı,

7 partili,

4 asker,

1 yargı mensubu.

...

12 Cumhurbaşkanı,

4'ü zaten darbeci,

5'inin ise bir Cumhur'u yok. (Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren, Sezer)

Merakım şudur ki;

Cumhur'u olmayan, Cumhur'un başkanı olabilir mi?

Sistem mi değiştiriyoruz,yoksa zaten mevcut bir düzenin adını mı koyuyoruz?

26 Oca 21:27

Misafir

Güzel ve sade bi anlatım olmuş emeğinize kaleminize sağlık yeni Türkiye yolunds durmak yok yola devam

25 Oca 17:50

Gayet güze, sarih bir yazı olmuş... teşekkürler...

Alpay Gökçe yazdı, 1248 kez açıldı, 21 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Oca 17 02:00
Türkiye'nin Dönüşümü Anayasa Değişikliği Teklifi
bce2ed10b3c343fdd32352a0ec28a5481485006866

AK Parti iktidara 2002'de "Aydınlık yarınların Türkiye'sini inşa etmek için geliyoruz" dediğinde insanlar bu günlere ulaşmanın zorluğunu elbet biliyordu, bildiği için de ne yapıp edip, çalıştı, inovatif düşünceler ile yeni yerli ve milli üretim yollarını üretti ve Türkiye'yi geliştirdi, geliştirmeye devam ediyor. Türkiye geliştikçe, dostunun arttığı kadar, düşmanı da artıyor. Tuzaklar arttıkça artıyor, düzenlenen oyunlar artıyor, Avrupa'nın refleksleri bize karşı artıyor. Ekonomik sıkıntılar her geçen gün arttırılmaya(!) çalışılıyor. Fakat bu düzenlenen, tüm oyunlara rağmen, girdiğimiz tüm zorlu yollara rağmen, Türkiye senenin çeyreklerinde ortalama %3-%3.5 oranında büyüyor, büyümeye devam ediyor. Ve son olarak da her dönem sıkışan bu siyasi mekanizma ve meclis sistemiyle alakalı köklü değişimler ile, bazı ayrılıklar, farklılıklar ve kuvvetler ayrılığının halka tam olarak yansıması adına Yeni Anayasa Değişiklik çalışmaları paketi getirildi. Malumunuz gün içinde bu teklif 339 kabul oyuyla TBMM Genel Kurulu'ndan geçti ve yasalaştı. Cumhurbaşkanımızın onayından sonra 60 gün içerisinde Yeni Anayasa Referandumu ile karşı karşıya geleceğiz. Geçtiğimiz yıllarda olan Yerel ve Genel Seçimleri'nden ziyade daha farklı bir seçim olacak Türkiye için. AK Parti'nin millet adına hedefleri ve elbette MHP'nin desteği parlamentoda "tam kabul" mekanizmasını oluşturdu ve bu teklifin milletin iradesine bırakılması adına canla başla çalışıldı. Görselde gördüğünüz üzere ortalama 339-342 kabul oyuyla meclis gereken özveriyi gösterip cevabı aslında verdi, iş milletimize kaldı.

bce2ed10b3c343fdd32352a0ec28a5481485006866

Fakat TBMM'nin içinde olanları izledik, sokağa bu durumun nasıl yansıdığını izledik. AK Parti ve MHP'nin birlikte hareket etmesini kaldıramayanlar, zamanında AK Parti "Başkanlık için" HDP ile anlaştı naraları atanlar, mecliste birbirlerinin gruplarına bile oturdu. Evet, bunu insanlar gördü, "canlı yayın yok" naraları atıp, insanlar üzerinde yapmaya çalıştığınız algı dahi elinizde patladı, çünkü bizler TBMM TV'den de diğer kanallardan da sizi seyrediyorduk. Kürsü işgal etmeler, slogan atmalar, terörist kollamalar, suç sebebiyle hapis cezası alan insanlara arka çıkmalar, darplar, arkadan vurmalar, biz bunların hepsine şahit olduk. Kim düşünür, zaten teklifi "EVET" oyuyla her maddede rahat bir şekilde geçirenlerin olay yaratacağını? Elbette kimse. Zaten CHP ve HDP'ye güveni son derece azalan halk, artık iyice güvenmez oldu. Daha bugün şehit cenazesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun göndermiş olduğu çelenk, vatandaş tarafından atıldı. CHP Anadolu'da gezemez oldu. HDP kendini kaybetti, zaten hiç olmamıştı fakat insanlara şirin göstermeyi başardılar onları. Ama oyunların içinde, tuzakların içinde, kendi kurdukları düzenin içinde boğuldular. Kürdü Türke, Türkü Kürde, etnik kökenleri birbirine kırdıranlar yine onlar oldu, bunca çabaya rağmen. Fakat bu olaylar gerçekleşirken bu ayrılmış etnik kökenler ve farklı yaşam tarzlarında olan insanlar dahi birleşti, tek yürek, tek yumruk oldu. 15 Temmuz'dan sonra ne olduysa, milleti hep birleştirecek şekilde oldu. Şer gördüklerimiz hayır oldu, millet kenetlendi, Dünya da bunu açıkça gördü, Dünya'da eşi benzeri olmayan sahneleri Dünya izledi. Şimdi de eskimiş ve sancılar yaratan "Darbe Anayasası" milletin, gençlerin, kadınların, yaşlıların, her kesimin anayasası olacak şekilde değişime gidiyor. Gazi M.Kemal Atatürk'ün çizdiği yollar doğrultusunda, muasır medeniyetlerin üzerine çıkma hususlarında Türkiye ilerliyor, gelişiyor. Bunların devamı için gerekli olan, çift başlı yönetime karşı olan, kararların ve düşüncelerin hızlı tesiri ve millete yansıması için sistem değişikliklerine gidiliyor. Bu durum ne bazı kitlelerin usanmadan haykırdığı "rejim değiştirme, krallık, diktatörlük rejimi,faşizm" gibi benzetmelerine, ne de "laikliğin elden gitmesi, padişahlık, tek adamlık" sözleriyle bağdaşan bir durum değil. Millet de bunun elbette ki farkında. Dolayısıyla Anayasa Değişikliği Teklifi "Millete efendi olmaya değil, hizmetkar olmaya geldik" diyenlerin, ve bu "milletin bağımsızlığı ve gelişimi için her şeyi yapmaya hazırız" diyenlerin isteğiyle "Efendi olan milletin" önüne "hizmetkarlar" tarafından koyulacak. 1400 yıl bu sancağı taşıyan Atalarımızdan devraldığımız ve 1000 yıldır sancağını taşıdığımız bu medeniyetin önünü açmak, prangalarını kırmak da bize düşecek.

"Yeter, söz milletindir!"

Osman Batur Akbulut yazdı, 655 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
21 Oca 17 22:00
Reisçiyiz Ulan!

Bunlar yeni türemiş bir ekip değil, bayağıdır varlar. Şahsen bunların yaptığı işten ziyade yapış biçimlerinden rahatsız olduğumu en baştan belirtmeliyim. Yani bir insan savunacağı konuyu seçer ve savunur niye bunu savunuyorsun demek istemem fakat bence asıl mesele ki kişinin karakterini gösteren noktadır, nasıl savunduğudur. Şuan medyamız biraz da bununla çalkalandığından ve bir yıl kadar önce yazdığım son yazıyla ilintili olduğundan yeniden yazma ihtiyacı duydum.

Evvela bu tayfanın kendinden menkul saygınlığıyla başlamak istiyorum. Evet, bu insanları üç-beş sene öncesine kadar tanıyoruz. Daha öncesi olanlar da var fakat o zamanlar bu taraklarda bezleri olmadıkları için tutumlarını bilmemekteydik. Nedir bunları bu denli kıymetli kılan çözebilmiş değilim. Anlaşılan o ki iyi ekipçiler. Birbirlerini iyi tutuyorlar, birbirileriyle alakalı tweet'leri rt'lemekte ve fav'lamakta pek mahirler. İyice ayyuka çıkan hırçınlıkları yüzünden de tam anlamıyla gündeme oturdular.

Öncelikle hangisi pelikandır, hangisi albatrostur tam olarak çetelesini tutmadığım için genel bir tespitte bulunmak niyetindeyim; bunların ortak özellikleri tespit ve tahlillerinde paçoz olmalarıdır. Kast ettiğim grup, sağ cenahın basın organlarında yuvalanmış ve bizi savunduğunu söyleyip bütün saygın basın kurumlarımızın içini absürtlükleriyle boşaltan ekiptir. Tabi bunları pelikan taraflarından vurmak ayrı bir lezzet ihtiva ediyor olabilir fakat Reisçilik asabiyeti altına sığındıklarından daha geniş alacağım.

Reina saldırısını İngiltere kraliçesine, Mehmet Ali Alabora'ya bağlayan kardeşlerimiz elimizdeki basın aygıtlarının saygınlığını perişan etmiyorlar mı? Yahut ali kıran baş kesen bir tavırla "siz bittiniz oğlum, çıkışta bekle" tarzı liseli, yeni yetme kabadayı pozları keserek medyayı kendince dizayn eden zatı muhteremler bizi nasıl bir üsluba çekiyor? Binaenaleyh bu adamlar hangi yetki ve yasa ile birilerini bitiriyorlar? Senin filanca tanıdığın Fetöcü demeyi bugüne bırakanlar şimdiye dek bunu demeyerek tetiği çekeceği anı kollayan birer tetikçiyken nasıl bizim görüşlerimizi temsil ediyormuş gibi pazarlanabilirler? Etyen Mahçupyan son zamanlarda muhalif olacağım derken malamat oldu, ayrı bir mesele lakin Hrant Dink'in öldürülmesinde parmağı var diye haber yapmak hakikaten bizim dediğimiz medyaya yakışıyor mu? Döviz üzerinden yediğimiz operasyonlara karşı aklı başında açıklamalar yapması gereken medya organları "Türkiye'ye 2 trilyon dolarlık yatırım" haberlerini göndere çekerek meseleyi vulgarize edip sulandırırken, tüm bunlar olup biterken (geliyoruz diğer meseleye) ağzını açmayanlar nasıl basınımızı kurtaracak?

Bir diğer derdim ve işaret etmek istediğim nokta da burası; "kimse benim Reisçiliğimi sorgulayamaz" tarzı sözlerle ortaya atılan insanlar, bir zamanlar böyle söyleyerek bu işlerin benzerlerine imza atanların ekmeğine yağ sürdüğüne ancak şimdi ayıkıyor sanıyorum (ya da ayıkmıyor, kim durduk yere suçluluk duymak ister ki?). "Yetiş ya Reis" cümleleri kuranlar, "aslında bunları başımıza sen bela ettin, itin yoksa sahibinin hatrı var diye susuyorduk ama yetti gari" mi diyorlar, tam anlamadım? Evet, bazıları için gerçekten Erdoğan'ın müdahale etmesi şart gibi fakat içlerinden, örneğin birinciliği tek farkla kaçıran virüsü çok sevdiği bilinen haşmetli bir abimizin durumu için herhalde 'şikayetlenenler'in bir şeyler yapması gerekir, değil mi? Yahut Suriye politikası üzerinden pelikanlık yapacağım derken "Emevi Camii'nde namaz kılacağız fantazisi peşindekiler nerde" minvalinde tweet atan ve fakat bu sözü Reis'in söylediği hatırlatılınca silen ablamız için de Reis'in bir şey yapmasını beklemek sanıyorum çok tırtılcadır. Hâlâ bu adamlar kendilerini şöyle savunuyorlar; "benim, onun, şunun, bunun, bizim ekiptekilerin Reisçiliğini kimse sorgulayamaz"

Bu sorgulanamazlık yeri geliyor adam asmaca oynar gibi 'seni bitiririm'lere, yeri geliyor "yabancı aşçıların alayı casus" tarzında çılgın komplo teorilerine, çocuğa işkence etsek ne çıkarlara, onu da biliyoruz sırası geleceklere kadar uzuyor. Görünen o ki bu adamları bir yerlere şikayet etmeden sindirebilecek hâlihazırda müstakil bir basın kıstasına ve kalifiyesine ulaşabilmiş değiliz henüz. Böyle giderse de onlar bizi kendilerine benzetecek diye korkuyorum. zira neyi savundukları insanları cezbetmese de nasıl savundukları ve birbirlerini nasıl tuttukları insanları cezbedecektir. Çığ topu gibi büyüyor, 10-15 kişi olmalarına rağmen bütün medyayı hem lekeliyor hem de zapturapt altına alıyorlar. Bizim tayfa da ancak ayyuka çıkınca ses çıkarıyor ya neyse, bu da bir şeydir. Basın gücümüzü içten içe çürütüyorlar velhasılıkelam.

22 Oca 12:21

ben teşekkür ediyorum, çok sağolun

21 Oca 22:18

Yazılarınızı keyifle okuyorduk. Bu vesileyle yeni yazınız için teşekkür eder, arayı bu kadar açmamamızı istirham ederiz. Hürmetler.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 771 kez açıldı, 28 misafir olmak üzere 29 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Oca 17 06:00
Mahcup Hayırcılar 

Partili Cumhurbaşkanlığı da içeren Anayasa teklifinin tek tek oylanması işlemi bitti. Paketin bütünü üzerinde yapılacak oylama ile meclis maratonu bitiyor. İnşallah anormallik olmazsa referandum yapılacak. Ak parti ve MHP’nin evet diyeceği düşünülürse, ilave gelecek oylarla birlikte referandumun sandıktan onaylanacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Bu değişikliğin referandumdan geçmemesi için CHP’nin temsil ettiği muhalefet blokunun azami gayret göstereceğini Meclis performanslarına bakarak söyleyebiliyoruz. CHP her zaman yaptığı gibi tartışmayı; Rejim elden gidiyor, Şeriat geliyor vb söylemlere sarılacak. Bu söylemlerle referandumdan CHP’nin istediği sonucu alamayacağı kesin. Bu bazı Ak Partili eski Bakanların ve bazı yazarların da dikkatini çekmiş olmalı ki köşelerinde Ak Partiye yapacakları etkili muhalefetin tüyolarını veriyor.

Bir de İslami camia içinde ya da camianın sevdiği insanların yaptığı örtük bir muhalefet var ki bu CHP’nin yaptığı muhalefetten daha etkili. Kendilerine dayanak olarak meşveretle ilgili ayetleri, meclisin gerekliliği, tek adamlığın gayri islamiliğini alıyorlar. Kullandıkları cümlelerde birinci ve ikinci meşrutiyet öncesi İslamcıların, âlimlerin söylemlerini alıntılayarak gerçekleşiyor.

Yazıyı yazma nedenim, Prof. Dr. Hilmi Demir’in sosyal medya hesabından “Millet Hakimiyeti ve parlamenter sistemin dinen şer’iliği hakkında” notuyla paylaştığı bir alıntı.

İslamcıların Siyasi Görüşleri 43. Sayfadaki bu alıntı (bazı baskılarda 44. Sayfa ) Sayfada iki görüş var, birincisi Ömer Ziyaeddin Efendinin, Mir’at-ı Kanuni Esasi kitabından paylaştığı Kanuni Esasinin 1. Maddesinin 5 şer’i delili. Ömer Ziyaeddin Efendinin yorumu için İsmail Kara kitabında ne demiş bakalım: “Ömer Ziyaeddin Efendi, Kanuni Esasi’nin her maddesi için Kur’an’dan, hadisten ve fıkıh kitaplarından deliller ve gerekçeler arayıp bulurken aynı zamanda nasları yepyeni ve belki de muhtemel anlamlarının çok ötesine geçen yorumlara tabi tutmaktadır” Sayfada çıkmayan 3. Delile bakalım. “ittihad-ı milleti ihlal için sa’y eden kim olursa olsun onu katledin”.

Hilmi Güler’in paylaştığı sayfada esas yer kaplayanın Doktor Hazık’ın görüşleri olduğu muhakkak. İsmail Kara kitabında Doktor Hazık’ın görüşlerini paylaştıktan sonra dipnotta şu açıklamayı yapıyor. “kitabından anlaşıldığı kadarıyla Doktor Hazık, dönemi itibariyle İslam kültürüne fazla vakıf sayılmaz”

Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet. Hilmi Demir, Anayasa değişikliği kendisine sorulduğunda bu konudaki tavrını Hukukçu arkadaşlarıyla mütaala edeceğini söylüyor.

İslamcıların siyasi görüşleri kitabında, İttihat ve terakkiyi 4 halifeye benzeten, Tasavvufla cemiyetin aynı olduğunu söyleyen yorumlara yer verir. İsmail Kara çoğunlukla da bu görüşlerini sahiplerini eleştirir. Hilmi Bey ya kitabı okumamış ya mühim olan algıdır diyerek mesajını bize ulaştırıyor.

Keşke bu tür zorlama yorumlara hiç girmeden referanduma hayır diyeceklerini açıkça söyleseler. Böyle yaparak hem kendi enerjilerini hem de bizim enerjimizi boşa tüketiyorlar. CHP varken bize bol enerji gerekecek. Allah’ın verdiği nefesi bir de mahcup muhaliflere harcamak yorucu oluyor.

21 Oca 07:40

Hilmi demiri özetlemiş... "Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet"

Dio Pane Libertà yazdı, 190 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Oca 17 10:00
Anayasalcılık ve Hayal Kırıklığı

Anayasalcılık; iktidarı sınırlandırmak, temel hak ve özgürlükleri etkin bir şekilde güven altına almaktır. Anayasaların ruhu da bu doğrultuda olmalıdır. Devletin temel işleyişini belirten; yasama yürütme ve yargıyı düzenleyen maddeler, özgürlüklerin ve hakların yer aldığı maddeleri sayıca geçmemeli.

Bu ülke verdiği kurtuluş mücadelesini anayasal düzleme oturtan ve elde ettiği kazanımları ‘hak’ o kazanımları korumayı da ‘sorumluluk’ kabul eden nadir ülkelerden.

Amerikan anayasası, dünyaca en fazla örnek alınan anayasadır şüphesiz. We the people of the United States.. ile başlar, özetle bütün insanların eşit yaratıldığını ve bu sebeple Tanrı tarafından kendilerine vazgeçilemez bazı haklar verildiğini söyler Amerikan bağımsızlık bildirisi.

Başkanlık sisteminin olabildiğince teorisine yakın uygulandığı Amerika’da durum böyleyken Federal Alman Cumhuriyeti Anayasası bize Almanların kendi kaderini tayin haklarını serbestçe kullanarak bu anayasayı yaptıklarını bildiriyor.

İlk 20 maddesinde yalnızca belirli meseleler üzerinde duruluyor, bunlar kısaca insanın onur ve haysiyeti, yaşam hakkı, kişi özgürlüğü, yasa önünde eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve basın özgürlüğü, sanat ve bilim özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve benzeri temel, insan olmakla kazanılan haklar.

Bu verdiğimiz iki örnek de anayasalcılığın tanımına uygun düşmekte. Bizim anayasalarımıza baktığımız zaman kişinin haklarını en fazla koruyan ve özgürlüklerden bahseden anayasanın 61 anayasası olduğunu görüyoruz. O anayasadan önceki süreci düşündüğümüzde işin içinden çıkmak zorlaşıyor.

Fazla uzatmanın anlamı yok. Ülkemiz anayasasında ormanlarla ilgili meseleler bile düzenlenirken kişinin yalnızca kişi olarak kazandığı haklar, özgürlükler hep ikinci plana itilmiştir. Yıllar sonra gelecek olan bir anayasa değişikliği teklifi ise bu belirtilen anayasalcılıktan epey uzakta, yine devletin işleyişi hakkında olacaktır.

Bu değişiklikler; temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak ya da iktidarı sınırlandıracak mı meselesine üzerine konuşmadan önce bu hayal kırıklığını yaşamak gerek. Onu zaten herkes konuşuyor…

Tevfik Şaban yazdı, 155 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 17 22:00
Yüzüp Yüzüp Kuyruğuna Gelemediklerimiz
5c58a4eeebf9ba48bcd70de2f59437321484499897

Tarihe bakarak ve haklı da olarak geçmişte kurup yönetmiş olduğumuz devletlere bakar ve ecdadımız ile hep iftihar ederiz. Aramızda ufak da olsa bir zümrede bizlerin tam ters istikametimiz de bazen sayıp sövebilirler. Her iki tarafında haklı olduğu konular yok değil. Bir taraf geçmişinden gurur devralıp günümüz ve yarına daha iyi hazırlanabilir iken diğer tarafta geçmişte aldığımız (alamadığımız) mirastan dolayı bu şekilde geri kaldığımızı iddia etmekteler. (hala gelişmekte olan ama gelişememiş ülke olmamız) 

Geçmiş zamanlarda büyük olmak basit ve kolaydı. Günümüzde ise bu rahatlığı komplikeliğe ve zorluğa bıraktı diyebiliriz. Güçlü olmak için civardaki kabile, aşiret veya beylikleri itaat altına aldığında en önemli mevzu olan siyasi birliğini tamamlamış oluyordun.

Eski bozkır topraklarında bir yaşam formu karşımıza egemenliğini üstün tutma gibi bir vazife olarak çıktığı için biri diğerlerine üstünlük kurma yarışı girişme ve sonunda tek bir (devlet) karşımıza çıkıyordu. Bu yüzden doğu diye tarif ettiğimiz coğrafyada büyük devletler ve imparatorluklar birbirini takip ederken batı Roma ve Bizans tarihlerinde bulunup siyasi birliktesizliklerini gizlediği için şükrediyor. Doğuda imparatorluklar birbirini takip ederken batı roma sonrası derin sessizlik ve karanlığa hapsoluyordu. Avrupa coğrafyası uzun bir müddet sayı olarak binlerce diye tarif edilen krallık ve derebeyliğe ev sahiliği yapıyordu. Son avrupalı olarak İtalyanların birliklerini tamamlamaları 19. yüzyılı bulacaktı. Şuan batı birliktelik gösterirken bizler uzun zamandır farklılıklarımızı deşmekteyiz.

Büyük devlet olabilmenin başka bir şartı güçlü bir ordu sistemiydi. Onluk sisteminin dünya askeri literatürüne teorik ve pratik olarak kazandırılmasının dışında disiplinsizlik gibi bir sorunu olmadığından yay, kılıç ve barutun biraz modernize edilmesi  yeterli olmakta iken şimdi tank, uçak, gemi, savunma sistemleri derken uzayıp giden liste ve teknik donanım ve yazılımları çıktı. Tabi TR bu konuda geridedir ama gelmektedir. Bir kaç defa uçak üretip ve yine ağır sanayi hamleleri denemiş iç, dış mihrakların engellerine takılmıştır. Teknoloji olarak en basiti Türk mühendisler tarafından devrim arabaları üretildiğinde o günün mercedes'i ile kapışabilecek düzeyde iken  günümüzde bizler araba üretemiyoruz ama o günün rakipleri çoktan uçtu aramızda ki mesafeleri katladılar. Ama günümüzde teknoloik veya bilimsel farkalr kapatılamayacak boyutta değil. Çünkü günümüzde herhangi bir gün çağ atlatabilecek gelişmeler yaşanabilmekte.

Dünya günümüzde küresel anlamda ekonomik ve siyasi yönden gitgide bir girdaba yaklaşmaktadır. TRde ki yansımalarını hepimiz görmekteyiz. Dünya artık tükenmiş batılı sistemlerini kabuk değiştirirken TRnin yükselmesini veya sivrilmesini istememekte bu yüzden o değişim yaşanmadan Ülkemizi egale etmek istemektedir. Terör, ekonomik artçılar ve darbe girişimleri aynı oyunun farklı parçalarıdır. TR ise bu viraja sağlam girmek istemekte ve pilotunu belirleyip kontrol mekanizmasını güçlendirmek istemektedir. Keşke daha önce ağır sanayi hamleleri veya teknolojik atılımları sahiplenip sürdürse ve 2023 büyük hedefine büyük bir devlet olarak girseydi. O zaman ölüm kalım savaşı değil de sistemi kurgulama savaşı verebilirdik yine büyük bir devlet gibi...

5c58a4eeebf9ba48bcd70de2f59437321484499897

Nötrinov yazdı, 221 kez açıldı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 17 10:00

Nötrinov

Puan: 122

Başkanlık mı?  Mutlak Monarşi mi?

Tarih bitişlerle yazılır,başlangıçlarla değil.Başlangıçlar alkışlarla başlar,feryatlarla biter.Nasıl başladığın değil nasıl bitirdiğin önemlidir

Demokrasi Hristiyan'ın hristiyan haklarını koruması,müslümanın müslüman haklarını koruması değil

Hristiyanın müslüman hakkını koruması,müslümanın hristiyan haklarını korumasıdır.Demokrası budur

Çocukların neşeyle koştuğu sokaklar mı kalacak ? Yoksa feryatların yükseldiği kan dalgaları mı ?.Siyaset ve Devlet iki şey için vardır.1)Halkın refah seviyesini yükseltmek,tüm problemlerini çözmek.2)Halkının güvenliğini sağlamak

Tarihten Rejim ve Siyasetler Tespiti 

Tarih Üç şekilde Rejim farklılığına ev sahipliği yapmıştır.Öncesinde Krallıklar ardından Kraliyet ve Lord kamarasının yetkisinin azaltılmasıyla Meclis ve Cumhuriyetler dönemi.Bazı ülkeler yetkiyi çok daha tümden gelim'in alt tabakası olan halka indirip,sosyalist devrim yapmıştır.Üretim araçları ve Devlet doğrudan halkın kontrolüne geçtiği.Ancak bu sistem katı bir Devletçilik getirdiği içinde sonrasında nerdeyse heryerde iç savaş ve diktatörlüğe zemin hazırlamıştır.

Tarihteki bu rejim değişikliklerinin Tümdengelim'İne bakınca her zaman Hiyerarşinin en üst tabakasında olan yetkinin git gide daha geniş kitlelere verdiliğini görüyoruz.Öncesinde Tek Lider Şah ve Krallar,Sonrasında Meclise giren Temsilciler,Kısman Halk devrimleriyle tüm kontrolü eline alan halk veya Cumhuriyetçi ama Neo Liberal.Yöneten kimseler gittikçe rakamsal olarak artmaktadır.Fikir çoğunluğu ve liyakat düzeninin sırrı bunda yatar

Başkanlık!

Tüm bunlar hoşta Başkanlık ile alakası ne diyeceksiniz!

Başkanlık sisteminin sebebi,ülkede sayısal üstünlük bir partiye geçmediğinde Koalisyon kurulması isteniyor.Koalisyonların ülke politikasını durduruğu ve anlaşmazlıklara yol açtığı için,Başkan Geldiğinde engelsiz ve refah şekilde politika üretsin deniliyor başkanlık bu yüzden isteniyor.

Başkanlık kararların çok hızlı ve koordineli işlemesi için,bazı ülkelerde sıçrama etkisi yaratılması için kullanılıyor.Ancak örneklerine bakıldığında hiçbir gelişmiş medeni bir ülkede bu sistemin olmadığı bir tek Amerika da olduğu,Onda da Yüksek Kutsal Bir Kongre'nin Başkan'ı denetimde tuttuğu,Amerikan Siyaset tarihine bakıldığında Lobicilik olduğundan Başkan'a nüfus etmenin kolaylığı da söz konusu olduğundan.Amerikada görüyoruz

Kullanımda olan diğer Ülkeler "Ülke krizinden kurtulmaya çalışan 3.Dünya ülkeleri"

Peki Türkiye de ki değişiklik ne ?

Bu konuda yazan birçok kişi yapılacak değişikliği yada yapılan değişiklikleri okumadı bile.Başkanlık halk tarafından seçilen bir kimsenin bir Başkan'ın,mevcut Başbakan ve Bakanlar Kurulu yapılanmasını ortadan kaldırarak.Yürütme yetkisinin yani Devlet İdaresinin tamamen Temsil edilen Partiye ve seçilen başkana verilmesine adlandırılan sistemdir.Meclis gene rakamsal salt üstünlükle denetime ve hakka sahiptir ancak genel itibariyle Başkan'ın ve onun Atadığı kurulların hızlı işlemesi için bu değişiklik öneriliyor.

Yani öncesinde Cumhurbaşkanı gelen yasaları onaylamakta görevli,devleti bakanlar kurulu ve başbakan idare ediyor.Meclis yasa sunuyor.

Gelecek olan sistemde Bakanlar kurulu ve başbakan yok.Başkan doğrudan Bakanlığı atayacak.Yasa sunacak yada onaylayacak

Bu noktada Yabancılarda Ya Yargı yada Kongre vardır ki sistemi kontrolde tutsun.Örneğin Amerika'yı ele alalım.Başkan "İran'a Nükleer Bomba yollayalım" diyecek bir Generale Savunma Bakanlığı görevini vermek istedi.Kongre buna bakıp "Bu adam tehlikeli bu göreve gelirse Uluslararası kriz yada savaş çıkartma riski var" deyip.Veto yada İptal edebiliyor

Bizde İlk değiştirilen madde de Yargı;Tarafsız ve Bağımsız ilan ediliyor.Ki Yargı bunu denetlesin

Ancak Yargı ne kadar Başkan'ın kararlarını sorgulayabilecek? insanlar bunda endişeli bu sistem olmazsa hükümet saldım çayıra olup,Başkan'ın istediği her değişiklik hiçbir engele uğramadan geçmeye başlayacak.

İnsanlar burada endişelenmeye başlıyor.Bu yüzden bir Gözetmen bir Dengeleyici istiyor.Kongre ve Yargı örneğinde ki gibi.Çünkü Sistem mi önemli yoksa Başkan mı ?.ABD örneğinde görüldüğü üzere Sistem.Ülkeyi ileriye götürecek bir Lider çıkar.Başkan olur ama Sistem ile dengeli çalışması bir İstikrar Politika'ya döner

Getireceği Kolaylık

İnsanlar bundan endişeli,Ancak getireceği kolaylık ta Koalisyon  ve Bakanlar Kurulunun o kargaşasını kaldırıp her şeyi Başkana devretmek

Diğer Ülkeler ?

Dünya Siyaestin de en güçlü ülkenin İngiltere olduğu biliniyor.Bunu Magna Carta temelerine borçlular.Bugün AB'den çıkmak gibi radikal bir karar alan David Cameron görevini bırakabilir.Dünyanı en güçlü ve gelişmiş ülkelerinden biri böyle bir karar alırken.Zimbave'de adam 93 yaşında olsa da Liderlik hevesinde.Ortadoğuya baktığınızda halkını katletmek uğruına koltuğunu bırakmayan Devrik Liderler görürsünüz

Bir tarafta görevlerini bırakabilen siyasetçi diğer tarafta koltuk için halkını kıran Katiller.

Bir ülkenin entellektüel birikimi,anlayış ve saygı yapısı.Refah düzeyi ne kadar yüksekse.O insanlar birbirlerine o kadar saygılı ve rahat yaşar.Gelişmiş ülkeleri kastettiğim bu ülkelere bakarsanız Kişilerin değil Sistemin önemli olduğunu görürsünüz

Peki bu monarşiye evrilir mi ?

Türkiye Neden bu sisteme ihtiyaç duydu.Evet ülkede bir Cumhuriyet vardı ancak TBMM açıldığından beri iki kutup arasında çatışma yaşanıp duruyordu.Muhafazakar Din eksenli kesim ve Yenilikçi Reformcu kesim.Bu kitle sürekli çatışıp durdu.Sağ-Sol dersin İç savaş dersin ismi önemli değil.Hiç bir zaman ellerini havaya kaldırıp birbirlerini saygıyla selamlayıp koltukalrına oturmadılar.Birbirlerini anlamayan ve nefret eden bir kutuplaşmayla sonuçlandılar.Meclis bugün bardak atan,ayak ısıran kafada bardak kıran küfür eden vekillerce temsil ediliyor.Avrupada insanlar konuşma sürelerinde konuşmalarını yapıyor eller havaya kalkıyor ufak bir alkış ve karar alınıyor.Sonra bazıları diyor ki ABD  nasıl güçlü nasıl oluyorda Avrupa tüm dünyayı ele geçirdi İsrail nasıl bu kadar güçlü acaba sen sor kendine nasıl ? Neyse Devam

Bugün 23 Milyon muhalif 25 Milyon da İktidar yanlısı bir kitle var ortada.Ve muhalifler İlk Mecliste ki  Yenilikçi Reformcu kesimi,İktidar Muhafazakar Din eksenli kesimi temsil ediyor

Seçilecek başkan eğer aldığı tüm kararları 25 Milyon İktidar yanlısı vatandaşın yaşamaya çalıştığı yaşantıya örneğin Şeriat,Arap alfabesine geçiş,Suriyelilere vatandaşlık,Federal Sisteme geçiş,Kadınların kapanma zorunluluğu,Mustafa Kemal heykellerinin yıkılması gibi yasaları geçirip herkese uyma zorunluluğu kılacak mı ?

Dio Pane Libertà yazdı, 170 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 17 02:00
Aydınlanma ve Sağlıklı Kuşkuculuk-Bölüm 1

Immanuel Kant’a göre Aydınlanma “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” Doğu toplumlarının düştüğü ergin olmama durumu bizzat biz doğulular tarafından fark edileli epey oluyor. Fark edilemeyen yahut farkına varmaya çekindiğimiz bahis; bu ergin olmama durumuna kendi suçumuz ile düşüp / düşmeyişimizdir.

Kant bunu; ergin olmama durumunu tembelliğe ve korkaklığa bağlıyor. Korkmak. Hakikatten mi korkuyoruz, yoksa yanılgımızın yüzümüze vurulmasından mı? Hakikat yüzyıllar boyu Doğu toplumundaydı. Bu yüzden ikinci görüşü ilk görüşe tercih ederim.

Türkiye ekseninde baktığımız zaman da ‘yanılgı’ ve ‘yanılmak’ kavramları üzerinde durmamız gerektiği anlaşılıyor. Ekonomik / politik / ideolojik pek çok yanılgının ve hakikatten sapmanın farkına varmamız gerekiyor. Eleştirel / kritik düşünen bir yaklaşımla gündelik politik dilden ve siyasi çıkmazlardan sıyrılmalı, önce yanıldığımızın ve ‘hüsrana uğradığımızın’ farkına varmalıyız.

Tembellik ve korkaklıktan ziyade gurur ve fanatizm sebebiyle düştüğümüz bu ergin olmama durumundan bir an önce çıkmamızın zamanı geldi. Sarık yerine fes gelince fese düşman olan, fes yerine şapka gelince fesi sahiplenen atalarımızın aksine gündelik tavırlardan ziyade geçmişten ‘epistemeyi’ bulup günümüze taşımalı, günümüzdeki ‘doxayı’ ise geleceğe aktarmalıyız.

Bir bilinç inşasında aktif rol almalı, fanatizmin yerine sağlıklı kuşkuculuğu esas kılmalıyız.

Mücahid Cesur yazdı, 1603 kez açıldı, 32 misafir olmak üzere 33 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
13 Oca 17 18:00
Başkanlık Nedir Ne Değildir ?
95ffeb32e23f9acf499272e3fd9c25a31484309313

95ffeb32e23f9acf499272e3fd9c25a31484309313

Hepimizin gündemini şu sıralar başkanlık meşgul ediyor. Nedir, ne değildir hiç kimsenin bir fikri yok. Cephe alanlar sadece benim partim burada onun için bende buradayım kafasında. Kısaca başkanlık yarı padişahlıktır. Şimdi bu yazıyı okurken kimimiz eleştiriyor, kimimizde destekliyor. Padişah kelimesinden ne mana çıkardığımız önemli. Etrafına refah dağıtan adaletli yönetici mi? Yoksa sarayda sefa süren onların anlattığı gibi harem aşığı tek adam yönetimi mi? İşte önce bu kelimeye ne anlam yükleyebildiğimiz önemli. Bugün itibariyle devletin bir numaralı koltuğunda ki zat başkan olacaksa bende bu anayasa değişikliğini destekliyorum. Ancak herkes fanidir, reisten sonra başa kim gelir o muamma…

Aldığı yetkiyi vatan,millet yolunda mı kullanır, yoksa milletin değerlerini yeniden itibarsızlaştırmak için mi? Buna da elbette ki biz değil tarih karar verecek. Tabii bu değişikliğin içinde doğru olmayan maddeler de mevcut. Mesela 18 yaş meselesi. Şimdi Genç Osman, Sultan Mehmet’te küçük yaşta padişah oldu, kimisi daha konuşamazken padişahın varisi gösterildi. Ancak Osmanlı’da ki medrese gibi eğitim kurumları günümüzde ki gibi değil. 20 yaşına gelmiş üniversite öğrencilerine halen zorunlu olarak İngilizce, Atatürk İlkeleri, Türk Dili gibi dersler veriliyor. Gençlikten ancak 25-26 yaşlarından çıkıyor, kişiliği ancak 30 yaşında oturuyor. 18 yaşında ki bir şahsa vekillik görevi yüklemek akla mantığa uygun olmamakla beraber çok güzel torpil yolunuda açacak gibi gözüküyor!

Bu maddelerin meclise sunulmasında ki en büyük rol sahiblerinden biri de küşkusuz bilge devlet adamı Devlet Bahçeli’dir. Kendi partilileri tarafında acımasızca eleştirilmesine rağmen geri adım atmadı, sonuna kadar destek çıktı. Kesinlikle onun payı gözardı edilemez. Gündem trafiğinde kaynayıp giden bir meselede Kıbrıs meselesi. Şuan İsviçre’de görüşmeler yapılıyor umarız Kıbrıs papazlara bırakılmaz. Başkanlık, anayasa derken devlet yetkililerinin bu mesele ile yakından ilgilenmesi lazım. Çünkü Kıbrıs jeopolitik konum olarak hayati bir öneme sahiptir. Türk’ün namusudur. Topraklarından Türk egemenliğinden çıkması Akdeniz’de ki varlığımızı tehlikeye sokar ve yeni facialara yol açabilir. Vel hasıl-ı kelam… Allah milletimizi birlik içinde daim eylesin.

15 Oca 07:58

Nötrinov

Puan: 122

Objektik yazı beklerken "Reis" zamirini okuyunca yanlı bir yanlı bit yazı olduğunu gördüm :)

14 Oca 23:59

çok vakit ayrılmamış, belirli bir çerçevede yazılmış ve eleştirel düşünceden uzak bir yazı. üzgünüm ama sana katılamıyorum. başkanlık padişahlıkla yakından uzaktan alakası olmayan bir hükümet sistemidir. tartışılan başkanlık mı değil mi, orası ayrı.

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 1832 kez açıldı, 30 misafir olmak üzere 33 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Oca 17 14:00
Yeni Nesil Kitle İmha Silahı: "Yaşam Tarzı"
9265dcedf92081d645c809266f7f03a91484289849

9265dcedf92081d645c809266f7f03a91484289849

Reina'da ki terör saldırısından sonra, yeni bir terör söylemi ile daha karşı karşıya kaldık. Bu terör dalgası aslında yeni değildi. Kendisini sadece yenilemişti…

Dedelerimizi ve babalarımızı “Gericilik ve Laiklik” söylemleri ile bombalayan bu derin örgüt / yapı, yeni geliştirdikleri “Yaşam Tarzı” silahı ile bizi tekrardan yaylım ateşine alıp, inançlarımıza ve kültürümüze saldırıyorlar!

Ne Gaziantep'te Daiş tarafından bir düğün de katledilen 51 kişi, nede Beşiktaş ve Kayseri’de PKK tarafından öldürülen 53 kişi, “Yaşam Tarzı” silahını üzerimize doğrultanları ilgilendirmişti!

Aslında Reina’da ki terör saldırısında öldürülen 39 kişi de “Yaşam Tarzı” örgütünü ilgilendirmiyor. Katledilen bu 39 kişi, “Yaşam Tarzı” silahının daha uzak mesafelere atış yapabilmesi için, namluya takılan mermilerden öte bir şey değildi zaten…

“Yaşam Tarzımız” tehdit altında diyen bu seçkin zümre, kendi yaşantısı ve inancı dışındaki insanlara ne kadar saygılı ve anlayışlıydı sizce?

Mesela, Şehid olmuş oğlunun merasim törenine Sırf Tesettürlü oluğu için Askeri alana sokulmayan Bir Annenin "Yaşam Tarzı" veya inancı, “Yaşamlarını Tarza dönüştürenleri” ne kadar ilgilendiriyordu?

Vatan için kendinden bir parçasını feda etmiş bir anneye reva görülen bu muamele, “Yaşam tarzı” sahiplerinin hayatında ne kadar yer tutmuştu doğrusu merak ediyorum?

45159acbc75e8356590c67d2b47838291484289879

Yâda üniversite okumak isteyen tesettürlü bir bayana Yıllarca yapılan zulüm ve baskılar, "Yaşam Tarzı" sahiplerini ne kadar ilgilendirdi?

Kararlı bir şekilde sürdürmüş olduğunuz bu sessizlik ve kayıtsızlık, mutlu bir şekilde yaşadığınız "Yaşam Tarzının” size kazandırdığı yeni bir Tarz mıydı?

041b72d0ac58a812307eecbceab8df841484289931

Kimse kimseyi kandırmasın! Neredeyse tam 1 asırdır ensemizde boza pişiren, bırakın özgürce Yaşamayı, inançlarımızı yaşamamıza dahi tahammül edemeyen bu güruh, sosyal medyada oluşturmuş olduğu suni / yapay algılarla bize baskı kurmaya çalışıyor!

Kendinizi hiç boşuna yormayın, sizi kimse duymayacak!

Bu geliştirmiş olduğunuz yeni silahın da mermileri biter yakında!

Son sözümüzü bir öneri ile bitirelim:

“Yaşam Tarzı” sahipleri kendileri dışındaki insanlara saygı duymaya başladığında, ne yeni bir silah geliştirmek zorunda kalacak, nede bu silahlar için mermi arayacak!