İyi Yazarlar
İyi Okurlar
Ankara
Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul

Bulut Sever

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul

Aa

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul
Kırıkkale
Erzurum
İstanbul

Ali̇ Turan

İstanbul

İstanbul
Erzincan
Sakarya
Ankara
Yozgat
İstanbul

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
Ankara
Bir sonraki paylaşıma kalan zaman
07:49:33
Bulut Sever yazdı, 8 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Ara '20 21:00

Bulut Sever

İstanbul

Tarih: Talebe Daha Ne Yapsın?

d353d0933c833314c8268ed508ee398e1606976006

Çevremizde müşahede ettiğimiz hususların başında “düzenli okumak” fiilinin neredeyse hiç olmaması geliyor. Düzenli okuyor olanlarda ise tarih okumalarının azlığının göze çarpmasıdır.

Haksızlar mı? Okullardaki tarih kitaplarının kim-nerede-hangi tarihte doğdu ve öldü, hangi kaleyi muhasara etti, hangi savaşlarda kaç kişi savaştı, antlaşma maddeleri, nedenleri-sonuçları vb. gibi tamamı neredeyse teknik detaylara boğulmuş müfredatın bu durumda büyük bir pay sahibi olduğu da yadsınamaz. Devletler ve medeniyetler, dün ile bugünün arasında herhangi bir bağ kur(a)mayan tarih anlatımını, sırf sınavlardan geçer not alınması adına ezbere dayalı tarih öğretimi karşısında talebe daha ne yapsın? Yapabildiği, sınavlardan en az geçer not almak için ezber ve akabinde ezberlerden arda kalan kırıntıları bir daha hiç hatırlamamak üzere zihinlerinin en karanlık dehlizlerine atmak oluyor.

Tarih, kendimiz olmak ile başkalarının hikâyelerinde figüran olmak, kendi özümü unutmak veyahut biz olmak için yaşanılanlar ile günümüz arasında bağ kurabilmemize imkân veren bir köprüdür. Son birkaç asırdır büyük bir şaşkınlık içerisinde olmamızın sebeplerinden biri de bu köprüyü onarma ihtiyacındaki boş vermişliğimiz değil midir?

Nasıl ki felsefi düşünceler birbirine ardına gelmekte ve kendi içinde bir devamlılık oluşturmakta ise medeniyetler, devletler, bizi mesut eden tarihi vakalar ya da hüzünlendiren, birbirleri ile koparılamaz bir bağ ile bağlıdırlar. Günümüzün meselelerine açık yüreklilikle, samimi, hamasetten uzak bir şekilde yaklaşabilmenin ve çözüm bulabilmenin yegâne şartı ise bu bağı doğru kurabilmektir.

Bu bağ öncelikle bizi kendi hayatımızla, ailemiz ile olan ilişkimizde nasıl hareket etmemiz gerektiği hususunda ihtar eder. Ayrıca misal teşkil eden bu ihtar hali tarih bağı ile geçmişte yaşanılan müspet ya da menfi, yukarıda da zikredildiği üzere tarihin seyri içinde bizi üzen ya da mutlu eden vuku bulmuş hadiseleri, bu halleri yaşamış insanları ihtiva eder. Gireceğiniz imtihanı sizden bir sene evvel vermiş bir talebenin imtihanınızdan önce size hangi sorularda hata yaptığını, hangi sorularda doğru hareket ettiğini, nasıl çalışmanız ve sınavda nelere dikkat etmeniz gerektiği gibi hususları size muhtelif misallerle anlattığını bir düşünün, güzel olmaz mıydı?

Tarih, tek başında sadece geçmiş değil, bizler için bugün ve yarına dair kuvvetli bir zemindir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ozan Bi̇li̇can yazdı, 72 kez açıldı, 1 kişi beğendi, 7 yorum yapıldı.
7 Oca '17 13:00
Işi̇d'i 90 Sene Önceden Tanımak

Önce 1925 yılına gidiyoruz.

"Din-i mübini Ahmedi’yi (İslâm), kafir olan M. Kemal’in yedi zulmünden kurtarmak gazası niyetiyle hareket edildi. ... dinimizi ve namusumuzu bu imansızların elinden kurtaralım,size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır."

Bu satırların sahibi,Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı başlattığı isyana destek toplamak için çevre illerdeki aşiret reislerine mektup gönderen Şeyh Sait'ten başkası değildi.

2 sene öncesi...

24 Temmuz 1923 itibariyle Lozan görüşmelerinde mutabakata bağlanamayan hususlardan biri; İngiliz işgal kuvvetlerinin elinde bulunan Musul.

Mustafa Kemal Paşa ise, Lozan görüşmelerinden evvel bulduğu her fırsatta Musul ve Kerkük vilayetlerinin Türkiye için arz ettiği önemden bahsediyor,bu vilayetler ile aramızda bulunan tarihsel bağı ön plana çıkartarak sınırlarımız içerisinde yer almaları için gerekli her tedbiri uygulayacağını söylüyordu.

Paşa'nın bahsettiği tedbirlerin içinde pek tabii ki harekat emri de yer alıyordu. Anadolu'da toprak bütünlüğü sağlanmış,Cumhuriyet kurulmuş ve şimdi sıra Musul-Kerkük'ü geri almaya gelmişti. Asırlardır sahibi olduğumuz topraklara konan İngilizlerle bir harbe dahi girişmeyi göze alabiliyordu.

1 sene öncesi...

1922 Haziran'ında Ankara tarafından bizzat görevlendirilen Yarbay Şefik Özdemir,gizlice Irak'a sızarak Musul'daki yerel isyanın başına geçip İngilizlere ve Irak'taki manda rejim askerlerine büyük zorluklar çıkartarak kısa bir süre içinde Musul,Kerkük ve Süleymaniye'yi ele geçiriyordu. Ancak ilerleyen dönemde Türkiye'den lojistik destek alınamaması (silah gönderilememesi) ve İngilizlerin Şefik Bey'in yanında saf tutan kimi aşiretleri vaatle,kimi aşiretleri bombalarla caydırması sebebiyle bu vilayetleri tekrar kaybediyorduk.

Tekrar 1925'e dönüyoruz.

"Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarıyla meskun vatan parçasıdır."

Misak-ı Milli sınırlarının niteliğini bu cümleyle özetleyen Paşa,kararlılığından bir şey kaybetmeden bu sefer orduyu büyük Musul harekatına hazırlıyordu. Harekatı bizzat kendi yürütecekti.

Şubat 1925...

Diyarbakır'ın Piran köyünde jandarma birliğine karşı girişilen çatışma kısa sürede etkisini genişletiyor ve birçok Güneydoğu ilimizi kapsayan,Şeyh Sait önderliğinde Cumhuriyet tarihimizin ilk isyanı başlıyordu. Dönemin Başbakanı Ali Fethi Okyar,isyanın sıkıyönetim ilanı ve genel tedbirlerle bastırılacağını düşünürken;Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı ve Başkomutan sıfatıyla Takrir-i Sükun yasasını çıkarttırmış,olağanüstü hal yetkileriyle geniş çaplı bir harekat başlatmış ve şehirlere yayılan isyanı 3 ay gibi bir sürede bastırabilmiştir. İslâm adına ayaklandığını söyleyerek yola çıkan Şeyh Sait,Zaza ve Alevi aşiretlerin desteğiyle kısa sürede bir Kürtçü isyanın lideri olmuştu. Ödülünü de idam edilerek aldı.

Ve son geçişimiz 1926 yılına...

Haziran 1926.

Sırasıyla 2 Balkan Harbi,1 Cihan Harbi,İstiklal Harbi ve daha sonra da iç sorunlarla uğraşmaktan bir dış harbe girmeye tâkati kalmayan orduyu Musul'a sokmaktan vazgeçen Mustafa Kemal Paşa, Ankara Antlaşmasıyla Musul'u İngilizlere bırakmak durumunda kalıyordu. Son 2 asırda Mezopotamya'yı ajanlık marifetleriyle ülkeleri kana bulayan,üstelik bunu da kardeş eliyle kardeşe yaptıran İngilizler bir zafer daha elde etmişlerdi; üstelik kendileri tek mermi dahi atmadan.

Ben bu satırları,okuduğunuz her paragrafta "ya bu bizim daha geçende yaşadığımız şu hadiseye ne kadar benziyor" düşüncesinin kafanızda oluşması temennisiyle yazdım. Çünkü aradan 100 sene geçti belki ama; Musul aynı Musul, Halep aynı Halep, İngiliz aynı İngiliz, Amerikan zaten Amerikan. Mevzu; biz ne kadar "biziz" ? Zira,yakın tarihimiz "biz" olamadığımızda uğradığımız tahribatlar,tarihimiz ise "biz" olduğumuzda uğrattığımız hüsranlarla dolu.

Sevgiler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

14 Oca '17 04:17

Misafir

Your's is a point of view where real iniceltgenle shines through.

CEVAPLA
08 Oca '17 01:54

Misafir

Iyi tahlil edilmiş

CEVAPLA
07 Oca '17 23:58

Kanlı devrimlerin sahini Mustafa Kemal Paşa kahraman... Şeyh said gibi isyan etmeyen 100 lerce kişinin idam ile ödüllendirilmesi... İyi niyet ile yazılmış olan bu yazı, Dünü anlatıp bugüne ışık tutmak istemiş ancak dünü de karartmış..

CEVAPLA
Ni̇da Tandoğan yazdı, 39 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Oca '17 01:00
Antitez

Sözlerime derdimi anlatacak bir alıntıyla başlasam ama ne olsa diye telefonumda notlarımı karıştırırken aklıma gülümseyerek Atatürk’ün Sakarya Meydan Muhaberesinde söylediği şu söz geldi:”Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır,o satıh bütün vatandır.” O gün için bu cümleler askerlerin tüfek ve süngüyle mücadelesinde karşılık buldu,bizim için ise anlamı toptan tüfekten çok başka.Bizim için o satıh bütün fikirlerin,farklılıkların bir arada toplandığı çatı;hoşgörüyü kucaklamak.Ülkemizde gerçekleşen her bir terör eylemi bu çatının ayaklarına sıkılmış kurşun. Evet tüm bunlar canımızı yakıyor ve evet soğukkanlı olmak zor ama Malazgirt de İstanbul’un fethi de Sakarya Zaferi de bizim.Tarihimizde bunun çok örneğini gördük,biliriz ama ben burada sözü başka bir mecraya taşımak istiyorum:Avrupa. Sürekli eleştirdiğim,sevmediğim ve kızdığım çok şey var ama geçenlerde bir tartışma programını izlerken bazı şeyleri es geçtiğimi fark ettim:Avrupa Birliğinin temelinin atılması.Almanya ile Fransa’nın zengin kömür yatakları mücadelesini biliriz;nam-ı diğer Alsace Loren.Fakat İkinci Dünya Savaşından sonra her iki tarafın da güç kaybetmesi onları işbirliğine zorladı.Almanya’nın kazdığı tünellerle Fransa’dan kömür çaldığı bir maden kazası sonucu anlaşılınca her iki devlet savaşmaktan vazgeçti ve iki ülkede çıkarılan kömürlerin aralarında paylaşılmasını kararlaştırdı.Bu anlaşmaya diğer devletler de çelik,magnezyum gibi madenler ekleyerek iştirak ettiler ve 1951 yılında Avrupa Birliği’nin temeli sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortaya çıktı. Elinde silah olan iki devletten bahsediyorum.Bizim silahlarımız ise daha masum;fikirlerimiz ve farklılıklarımız. Velhasıl düşman düşman da olsa aynı masaya oturmayı biliyor biz ise aynı nehrin suyunu içsek de birbirimiz boğazlamayı. Artık sosyal medyanın ne olduğunu hepimiz anladık;amaçlar,operasyonlar,provokasyonlar ayyuka çıktı. Bilinçliyiz,tetikteyiz ve kararlıyız sadece yekvücut olmak kaldı geriye.Yekvücut olmak,safları sıkı tutmak,birbirimize değil düşmana nişan almak,terör örgütlerinin kendi propagandalarını bizim ellerimizle gerçekleştirmelerine karşı uyanık olmak…Belki buraya daha ziyade cümle eklemek isterim ama gerisini sizin takdirinize bırakıyorum ve son cümle:Zafer inananlarındır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Muhammed Reşi̇t Duran yazdı, 21 kez açıldı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Ara '16 01:00
Devlet-I Aliyye

Osmanoğulları  hiçbir zaman kendisini 'Osmanlı Devleti' olarak görmemiş ve tanımlamamıştır. Vesikalarda 'Devlet-i Aliyye' olarak geçmektedir,yani 'Büyük Devlet' anlamına gelmektedir. Fakat güçsüz olduğu zamanlarda 'Osmaniyye' kelimesinin de bu isme ilave etmiştir. Ama devletin resmi isminde hiçbir değişiklik olmamıştır. Tarihteki Türk Devletleri hanedan, kurucu isimlerini almıştır. Bu bir nevi gelenektir. 'Osmanlı' sözüde bu geleneğin bir devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu denmesi beni çok rahatsız etmektedir. Zira imparatorluk sömürge üzerine inşa edilmiş devletlere verilmektedir. Halbuki Osmanlı bir sömürge devleti değil hoşgörü ve adalet üzerine inşa edilmiş bir cihan devletidir. Kurulduğu ilk dönemlerde 'istimalat' yani hoşgörü politikasını kendisine hedef edinmiştir.

 Bu politika ile özellikle Rumeli de halkın gönlünü kazanmış onlaraı zulümden, baskıdan kurtarmış ve 'Devlet-i Aliyye'nin' tohumlarını buralarda atmaya başlamıştı. Müslüman gayr-i müslim ayırt etmeksizin mazluma ümit zalime korku vermiştir. Cihan devleti olduğundan İlay-ı Kelimetullah için Nizama Alem vermek için uğraşmıştır. Sadece askeri, siyasi alanda kendini ispat etmekle kalmamış Avrupa Ortaçağ bataklığında boğulurken Osmanlı eğitimde, bilimde zirve yapmıştır.

 İbn-i Haldu'nun dediği gibi 'devletler doğar, büyür ve ölürler' Osmanlı'da ömrünü tamamlayarak yükseliş dönemindeki gücü kaybederek gerileyip yıkılmıştır. Medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline gelmiş, askeriye bozulmuş ve Osmanlı giderek tükenmeye başlamıştır. 'Devlet-i Aliyye' tarih sahnesinden silinmiştir.

 Yeniden yükselişi yaşamak, yeniden 'Devlet-i Aliyye' olabilmek için ilimde,bilimde ilerlemeli çağlar ötesine eserler bırakmalı bize kalan mirası daha da zirveye çıkararak sonraki nesillere aktarmalıyız. Yazıma son vermeden önce şu cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. 'Doğu inşallah yeniden yükselişini yaşayacak'.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Mehmet Sezer yazdı, 36 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Ara '16 21:00
Teşkilatı Mahsusa'nın Fedaisi: Yakup Cemi̇l

52ade22ce77367ba9a5de61ec94f3d591480769008

Öyle bir milletiz ki , 386 milyonluk Türk dünyası dışında kalan ve herhangi bir millete mensup olan herhangi bir kişi,  objektif olarak  bizi ve bizim tarihimizi izlerse,incelerse peygamber övgüsünü neden hak ettiğimizi daha en başında anlayacaktır. Ve en başında, kendini '' BİZ OLMA '' hissine kaptıracaktır.

Peki BİZ kimiz? Yalandan yaşayanlar mıyız,hayatın içini boşaltanlar mıyız,esip gürleyip de gece sokağa çıkınca arkasına baka baka yürüyenler miyiz ?

Ben söyleyeyim. Biz ERGENEKON u parçalayanız. Demirden dağları kaldırıp atanız. OĞUZ uz, yanan ormanlara DEVLET diye koşanız. KÜRŞAD ız binlerin üzerine kırk arkadaşıyla atını koşturanız. FATİH İZ, ordusuyla denizin içine kadar ALLAH ALLAH diye dalanız. Mustafa Kemal iz, Menemen i yakanız.

BİZ: TEŞKİLAT-I MAHSUSAYIZ ,biz teşkilatı mahsusanın ismim bilinmesin ama milletim var olsun diyen fedaisiyiz. Biz YAKUP CEMİL iz..

Soğuk bir ahşap evde ,rüzgar perdeleri titretirken yarı karanlık bir odada elimizi KUR'AN-I KERİM e koyup ettik yeminimizi. Vatana,Bayrağa,Silaha...

Karnımızın açlığı,bedenimizin güçlüğü zerre umrumuzda olmadı, bize DEVLET , bize MİLLET dedikleri saniye . Elimiz herkesden önce gitti altı patlara ve herkesden önce akıttık düşmanın kanını.

Bizim ana , bizim bacı dediklerimizin hiçbir kutsallığı yoktu düşmanın gözünde.Önce namusuna göz dikiyor sonra karnını yarıyordu süngüyle. Başımızdan aşağıya boşaldı kaynar sular.Gittik KUŞCUBAŞIYLA hesabını biz sorduk.

Namaz müslümanın olmazsa olmazıydı o zamanlar , düşman içinse cami önüne pusu kurmak modaydı. Cami avlusunda binler vuruldu,cami avlusuna binler gömüldü. Haberi geldi, başımızdan aşağıya boşaldı kaynar sular. Enver Paşa verdi buyruğu, ismail hakkı ile biz gittik...

Heryerdeydik. Devlet kurduk Devlet yok ettik.Çok kıymetlendik ,en çok biz kıymetlendik çünkü peygamberin mübarek ağzına aldığı millettik. Kıymetlenmeliydik,hakkını vermeliydik.

Sözümüz buyruk oldu,bakışımız kılıç oldu. Dünyanın kaderi çok karanlıktı lakin TÜRKLÜĞÜMÜZ aydınlattı her yeri. Devletin derinleri çok karanlıktı lakin silahımız aydınlattı her yeri.. Hakkını verdik hayatımızın. Cebimize sadece kırk kuruş ayırdık bizi ölüme götüren askerler susayınca onlara karpuz ısmarlamak için.. Sağ elimizle sol elimizi hiç tanıştırmadık..

Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz şu dünyada asla fırıldak olmadık...

Beni ölüme evlatlarım götürdü,hepsiyle helalleştim.Hiçbiri elime zincir sürmedi,kelepçenin adı geçmedi.. Ne mutlu beni doğru bilmişler. Hava sıcaktı ,yolda susadı evlatlarım.Kırk kuruş ayırmıştım sadece ,hepsine karpuz ısmarladım.Gülüştük karşılıklı. Gözleri doluydu hepsinin görüyordum. Bazılarının tüfeklerini ıslattığını gördüm bazılarının mermileri gizlice yere attığını. Fark ettiler beni ağlamaklı oldular iyice.Yorulmuşlardı. Şahadet yerine vardık dedim. Karşılarına geçtim. ALLAH a kavuşmayı ilk defa bu kadar çok istedim. Hepsiyle göz göze geldim hepsine hakkımı helal ettim. Ve..

O gün öldüm zannettiniz dimi?

Ben TÜRK üm.Ben senim.Unutmayın biz ALLAH ın zalime dünyada verdiği azapım. Unutmayın, kıyamete kadar yaşayacağım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Açık Mavi̇ yazdı, 23 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
28 Kas '16 17:00
The Turk

0af33aca2500a6df531bec4513aaa4b01480316468

The Turk ya da Mekanik Türk ya da Otomat Satranç Oyuncusu 1770 yılında Macar mucit Wolfgang von Kempelen tarafından icat edilmiş sahte satranç oynama makinesi. İcat edildiği zamandan 1854 yılında yakılarak imha edilene kadar çeşitli sahipleri tarafından bir otomat olarak sergilendi. Kempelen The Turk'u dönemin Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'yı etkilemek için yaptı.

Kempelen, Theresa'nın kortuna girdiğinde illüzyonist François Pelletier'i gösterisini yaparken gördü ve The Turk'un yapımına esinlendi.

Kempelen korttan çıkışından altı ay sonra 1770'de Schönbrunn Sarayı'nda The Turk'u ilk defa gösterime sundu. Kempelen hazırladığı şeyi sunarak makineyi ve parçalarının tanıtımına başladı. The Turk'ün dolabının kapılarını ve çekmecelerini açarak kitlenin makineyi teftiş etmesine izin vermeye başladı. Bu görüntüyü takiben Kempelen, makinenin bir meydan okuyucu için hazır olduğunu ilan edecekti.

Makineye giriş bölümü ancak dolabın arka kapakları aynı anda açılmışsa makinenin içinden geçebilecek şekilde tasarlanmıştı. Böylelikle içeride birinin olup olmadığını kontrol etmek bu şekilde akla gelmezdi.

57f8a8cce28fa57ecada52b5ebba6f331480318350

The Turk, siyah sakal, gri gözler ve Osmanlı dönemi giysileriyle birde sarık ile giydirilmişti. Ayrıca doğal boyutlarda bir insan başı ve gövdesinden oluşmaktaydı.

902497e3f72729f2c75c3e27c582563a1480319427

Makinenin içi çok karmaşıktı ve onu gözlemleyenleri yanıltmak için tasarlanmıştı. Solda açıldığında, kabinin ön kapaklarında, saat gibi bir takım dişliler vardı. Kabinin diğer tarafında makine bulunmuyor; bunun yerine kırmızı bir yastık ve bazı çıkarılabilir parçalar vardı. Makineye giriş bölümü ancak dolabın arka kapakları aynı anda açılmışsa makinenin içinden geçebilecek şekilde tasarlanmıştı. Bu alan aynı zamanda makineden net bir görüş hattı sağlamak üzere tasarlandı. Ayrıca makinenin içine sürgülü bir koltuk da yerleştirildi ve gizli oyuncu içerideki yerden kayarak, sunucu çeşitli kapıları açarken gözetlenmekten kaçındı.

de9e417ad0cee1a9ca12e077b80dde011480320039

Dolabın üstündeki satranç tahtası, manyetik bir bağlantıya izin verecek kadar inceydi. Satranç setindeki her parçanın tabanına küçük, güçlü bir mıknatıs takılıydı ve tahtaya yerleştirildiğinde tahtadaki belirli yerlerin altındaki bir dize iliştirilen bir mıknatıs parçaları çekiyordu. Satranç tahtasının alt kısmında, 1-64 arası sayılar vardı; bu da içerideki oyuncunun tahtadaki oyuncunun hareketinden nasıl etkilendiğini görmesine olanak sağlıyordu. Dahili mıknatıslar, dışarıdaki manyetik kuvvetleri etkilemeyecek biçimde yerleştirildi ve makinenin manyetizma tarafından etkilenmediğini göstermek için Kempelen, çoğunlukla büyük bir mıknatısın tahta yanına oturmasına izin verdi.

Yanlış yönlendirmenin bir başka yolu olarak, The Turk, sunucunun dolabın üzerine koyacağı küçük, ahşap tabuta benzer bir kutu ile geldi. Makinenin daha sonra sahibi olan Johann Nepomuk Mälzel kutuyu kullanmazken, Kempelen oyun sırasında kutuya sık sık baktı ve kutunun makinenin bir yönünü kontrol ettiğini öne sürdü.

İç kısımda ayrıca, modelin sol kolunu kontrol eden kolların aynısına bağlı pantograf tarzı ahşap bir pegboard da mevcuttu. Hareket kanalı, içerideki oyuncunun The Turk'un kolunu yukarıya ve aşağıya hareket ettirmesine imkân tanıdı ve kolu döndürerek The Turk elini açıp kapatıp tahtadaki parçaları kavrayabiliyordu. Bütün bunlar modelin içinde basit bir mum kullanılarak içerideki oyuncu tarafından görülebilir hale getirildi.

862bd6d5fecffd5ce1c1a7fbbb549d571480323170

The Turk ayrıca bir hamle dizisi olan At Turu'nu da çözdü. Bu özel bir çözümdü ve At hamlesini dairesel olarak başladığı yerde bitiriyordu.

The Turk'u Johann Allgaier, Boncourt, Aaron Alexandre, William Lewis, Jacques Mouret ve  William Schlumberger gibi usta satranç oyuncuları yönetti.

The Turk'le oynamak için ilk kişi, saraydaki Avusturyalı saray mensubu Ludwig von Cobenzl'ti. O gün diğer yarışmacılarla birlikte, hızlı bir şekilde yenildi; maçın gözlemcileri, makinenin agresif bir şekilde oynadığını ve genellikle rakiplerini otuz dakika içinde yendiğini belirtti.

İlk başlangıcından sonra, makineye duyulan ilgi Avrupa'da büyüdü. Ancak Kempelen, diğer projeleri ile daha çok ilgilendi ve The Turk'u sergilemekten kaçındı.

1781'de Kempelen, II. İmparator Joseph tarafından The Turk'ün yeniden yapılanması ve Rusya Büyük Dükü ve eşi tarafından yapılan bir devlet ziyareti için Viyana'ya gönderilmesi emrini aldı. Görünüm o kadar başarılıydı ki, Dük Paul, The Turk için Avrupa turu önerdi; Kempelen gönülsüzce bu talebi kabul  etti.

The Turk Avrupa turuna 1783'de Fransa'da başladı ve burada satrançta üst seviyede olan çoğu kişiyi yenmeyi başarsa da Bernard ve Verdoni gibi ün salmış kişilere karşı sık sık kaybetti.

Türk'ün Paris'teki son maçı, Benjamin Franklin'e karşıydı. Benjamin Franklin, Birleşik Devletler'den Fransa elçisi olarak hizmet ediyordu. The Turk Franklin'i yenmeyi başardı.

Paris gezisini takiben Kempelen, The Turk'ü Londra'ya taşıdı ve burada beş şilin için sergilendi. Zamanında şüpheyle bilinen Thicknesse, makinenin iç işleyişini açığa çıkarma girişiminde bulunarak The Turk'ü araştırdı. Kempelen'e "çok ustaca bir adam" olarak saygı duyarken, The Turk'ün makinedeki küçük bir çocuğu olan ayrıntılı bir aldatmaca olduğunu ve makineyi "saatin karmaşık bir parçası ... olarak nitelendirdiğini iddia etti.

Londra'da bir yıl geçtikten sonra, Kempelen ve Türk, Leipzig'e gitti ve yol boyunca çeşitli Avrupa şehirlerinde durdu. Kempelen, 26 Mart 1804'te 70 yaşında öldü.

Kempelen'in ölümünün ardından, The Turk, Kempelen'in oğlu tarafından Alman mühendis Johann Nepomuk Mälzel'e satıldı.

Mälzel, The Turk'ü elde ettikten sonra, sırlarını öğrenmek ve işini geri almak için bazı onarımlar yapmak zorunda kaldı. Belirtilen hedefi, The Turk'ü daha büyük bir meydan okuma haline getirmekti. Bu hedefin tamamlanması on yıl sürse de, The Turk, en başta Napolyon Bonapart ile ortaya çıktı

1809'da I. Napolyon Türk'ü oynamak için Schönbrunn Sarayı'na geldi. Görgü tanığı bir rapora göre, oyun hazırlanırken Mälzel makinenin yapım sorumluluğunu üstlendi ve The Turk (Johann Baptist Allgaier), maçın başlamasından önce Napolyon'u selamladı. The Turk Napolyon'u yenmeyi başardı.

Mälzel öldükten sonra, The Turk'de dahil olmak üzere çeşitli makineleri, Mälzel'in arkadaşı John Ohl'ın eline düştü. The Turk'ü müzayedede bırakmaya çalıştı ancak düşük teklif verme sonucunda kendisini 400 dolar karşılığında satın aldı. Sadece Philadelphia'dan Edgar Allan Poe'nun kişisel doktoru John Kearsley Mitchell, Ohl'e yaklaştığında, The Turk el değiştirdi. Mitchell bir restorasyon kulübü kurdu ve 1840 yılında halka açık gösteriler için Türk tamir işini başlattı.

Mitchell ve kulübü, makineyi Charles Charles Willson Peale Müzesi'ne bağışlamayı seçti. 5 Temmuz 1854'te Philadelphia'da ki Ulusal Tiyatro'da başlayan yangın müzeye ulaştı ve Türk'ü yok etti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sezer Emli̇k yazdı, 63 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki '16 01:00
2. Abdülhamit ve Hamidiye Alayları 

Hamidiye Alayları 2.Abdülhamit tarafından Doğu Anadolu ile Filistin bölgelerinde sosyal, siyasal hayatı düzenlemek için kurulmuştur. Abdülhamit Han, Avrupalı Devletlerin istedikleri reformların Osmanlı içinde bölünme ve huzursuzluğa sebep olacağını iyi biliyordu. Bu sebepten ötürüdür ki bütün gücünü Doğu Anadolu’yu kurtarmaya elde tutmaya, orada bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, Rum ve İngiliz sömürgeciliğini azaltmayı planlamıştır. Bunun için birçok politika takip edilmiştir. Bunların içinde benim için en çok dikkat çekeni “ Resmi kuvvet ve otoritenin yetersiz kaldığı yerlerde, yerel kuvvet ve otoritelerden faydalanmak. “ Yani Doğu Anadolu Bölgesindeki aşiretlerden yerel askeri birlikler oluşturmaktır. Abdülhamit’in amacı hem Doğu’da Ermenilerin saldırıları karşısında resmi kuvvetlerin kaldığı yerlerde aşiretlerden faydalanmaktır hem de sosyal düzeni bozan bu aşiretlerin devlete bağlılığını arttırarak oradaki sosyal düzeni sağlamaktır. Ve en önemlisi ise yabancı devletlerin aşiretler üzerinden yapacağı propagandaların önüne geçmektir. Hamidiye alaylarının kurulması ile Ruslar ve Ermeniler karşısında güçlü bir siper oluşturulmuştur. Ayrıca emperyalist devletlerin kışkırtmalarına kapılan Kürtler bu sayede devlet otoritesi altına alınmıştır. Böylece fevri hareket ederek Doğu’da sosyal ve siyasal hayatı bozan Kürt aşiretleri kontrol altına alınmış ve küstürülen aşiretler ile devletin arasındaki soğukluklar giderilmiştir. Böylece orada hem bir yerel askeri birlik kurulmuş hem de oradaki yaşayan halkın devlete olan bağlılığı arttırılmıştır. Hamidiye Alaylarının kurulması ile şunlar amaçlanmıştır: Rus saldırısına karşı hazır yerel süvari birlikler bulundurma; dış tahriklere kapılarak isyana kalkışacak grupları yola getirme, aşiretleri iskân ettirme, aşiret kavgalarına son vermek gibi birçok amaçları vardır. Hamidiye Alaylarına alınan kişilerin hepsi Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu aşiretlerden hiç askere gitmemiş olan kişiler alınıyor ve askeri eğitim için İstanbul’a gönderiliyordu. Eğitimlerinin sonunda ise aşiretlerini olduğu bölgede görev yapmaya başlıyorlardı. Bu alaylardaki en düşük rütbeli askerden en yüksek rütbeli askere kadar hepsi aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu askeri birliklerin aşiret mensuplarından oluşması, aşiretlerin devlete olan güven ve bağlılığını arttırıyordu. Böylece Doğu ve Güneydoğuda olası bir emperyalist devletlerinin oyunlarının önüne geçilmiş oluyordu. Ayrıca oluşturulan birlikler sayesinde Ermeni isyanlarına ve olası bir Rus saldırısına karşı hâlihazırda düzenli bir yerel birlik oluyordu. Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamit’in siyasi ve askeri dehasının ürünlerinden sadece bir tanesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 24 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
30 Eki '16 01:00

Bulut Sever

İstanbul

1908'Den 1922'Ye Cumhuriyet

1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

Osmanlı Devleti, resmi tarihin bize verdiği tarih ile 1 Kasım 1922 tarihinde son bulduğu yazar.

Resmi tarih böyle yazar fakat aslında Osmanlı Devleti II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında ve tam manasıyla II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilişiyle sonlanmıştır.

1908’den 1922’ye kadar sürede bir fetret devri yaşanmış ve bu yıllar arasında gelen iki padişah ne yazık ki bir hüküm sürmemiş, Meşrutiyetin ilanıyla yönetimi ele geçiren kadro bu ara dönemde asıl hüküm süren olmuştur.

Devlet bu zamana kadar o kadar yıpranmış olmasına rağmen o kadar büyüktür ki ‘resmiyette’ bitmesi bu kadar uzun sürmüş ve bu süre zarfında devletin toprakları hani neredeyse tamamına yakını kaybedilmiştir.

1910’lara doğru zannedildiği üzere, evet devlet çok yıpranmıştır fakat artık ‘hasta adam’ lafzından ayağa kalkmış, doğrulmuş bir insan olmuştur.

II. Abdülhamit Han döneminin sonlarına gelindiğinde, sürdürmüş olduğu istibdat(!) döneminde devletin borçlarının büyük bir kısmı ödenmiş, Hicaz demiryolu gibi dönemin çok büyük projesi olarak adlandırılabilecek bir proje hayata geçirilmiş, hassaten Anadolu'nun hemen her yer ve köşesinde çeşitli niteliklerde irili ufaklı eğitim kurumları açılarak eğitim reforme edilmiştir.

1908’den sonra yönetimin İttihat ve Terakki'nin eline geçmesiyle birlikte Balkanlarda başlayan isyanlar kısa sürede Balkan Savaşlarına dönüşmüş ve ‘vatan’ bellediğimiz, yurt edindiğimiz ve bunları gerçekleştirmek için uzun yıllar ve çabalar sarf ettiğimiz o topraklar pek kısa süre içerisinde İttihat ve Terakki yönetiminin ordu ve bürokraside yaptığı tasfiyeler ve değişiklikler nedeniyle kaybedilmiştir.

1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, tabiri caizse, saraylarının çinilerine kadar yağmalanmış bir halde, tek sermayesi kalan yetişmiş olsun/olmasın Müslüman tebaasının dini ve devleti için can verme iştiyakı ile I. Dünya Savaşına girmek zorunda kalmıştır.

Müttefik devletlerin dahi arkasından iş çevirdiği bu koca devlet, dört bir yanında cepheden cepheye şehit vermiş fakat neticeyi değiştirememiştir.

Balkan Savaşlarıyla başlayan ve dünya savaşıyla devam eden bu süreç sadece Osmanlı Devletinin yıkılması için yapılmamıştır elbet. Bu süreç aynı zamanda II. Abdülhamid Han’ın bir inci dizer gibi 30 senede her alanda ve manada yetiştirdiği bir neslin katledilmesi, hem de Müslüman Türk kesimin Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Ortadoğu’dan atılması ve bu esnada bu halkın Anadolu’ya taze güç olarak gelmemesi için de çok miktarda kayıp verdirilebilmesi içindi.

Resmi olmayan rakamlara bakarak ifade edecek olursak hayatını kaybeden Müslüman Türk sayısının 5 milyon civarı olduğunu yazabiliriz.

Kısacık süre zarfında bu zarara sebep olan İttihat ve Terakki ve yöneticileri ‘Üç Paşalar’ olarak adlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar belki de kullanıldıklarını anlayamadan, onları kullanan güçler tarafından her şeyi bırakıp kaçtıkları yerlerde öldürülmüşlerdir.

Ve ne yazık ki, ilerleyen yıllarda bu üç isim sanki bu yıkımdan hiç sorumlu değilmişcesine kahramanlaştırılmıştır.

İttihat ve Terakki ortadan silinmiş, yöneticileri ortadan kaldırılmış ve bu süreç devam ederken yeni bir operasyon için yeni insanlar palazlandırılarak gereken yapılmıştır.

Ve o tarihten bu yana o ecdadın nesilden nesile evlatları olanları bir hikâye olarak dinlemiştir.

Her sene olan kutlamalar işte bu gerçeklerin bilinmemesinin bir tezahürü olarak devam etmektedir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

06 Ara '16 13:53

güzel bir tarih okuması...

CEVAPLA
30 Eki '16 10:37

Misafir

Bir millet için bağımsızlık ekonomik ve sosyal yaşantı inanç bağlamında hür olması cumhuriyet kelimesiyle kandırılmış adeta manda ülke de gibi yaşamış sebebi ise fakru zaruret olmuştur bundan sonra dayatmanın işi zor

CEVAPLA
Kürşat Koyuncu yazdı, 373 kez açıldı, 22 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
31 Ağu '16 21:00
Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi

5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yazıda biraz ondan bahsedeceğim. Bunun için zamanda biraz geriye gideceğiz.

Astronot Neil Armstrong’un Ay’da ezan sesi duyduğuna ilişkin haberler Pakistan’da yayınlanan 19 Şubat 1983 tarihli The Muslim World dergisinde, sonrasında yine aynı ülkedeki Jang gazetesi ve Malezya’da yayınlanan Star dergisinde konu edilir. Bu haber daha sonra başka ülkelerde ve nihayet Türkiye’de ilk olarak Posta gazetesinde yayınlanır. 1983 yılının Ağustos ayında Zafer dergisinde, aynı yılın Ekim ayındaysa Sızıntı dergisinde bu konu işlenir.

Haber gazetede şu şekilde yayınlanır:

[Ay seyahatinden dönmüş olan astronotlar dünyayı gezerken Neil Armstrong’un Kahire’de duyduğu ezan karşısında şöyle dediği söylenir: “Hey, bu müzik sesi de ne ?..”

Bunun ezan olduğunun söylenmesi üzerine; “Ben bunu daha önce işitmiştim,” der. “Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da da duydum. Aman Allah'ım, seni şurada yanı başımda değil, ta Ay'da buldum…”

Sonra bir süre sessizliğe gömülen Armstrong ; “Ay'a besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum. Artık ben de Müslümanlardanım,” diyerek ilahi mucizeyi tescillemiş oluyordu…]

Peki, nasıl olmuştu da, konu buraya gelmişti? Onun hikâyesi de bir önce, 1982 yılında başlıyor. 1971 yılında, Aya en son insanlı uçuşlardan birini gerçekleştiren Apollo-15’in astronotları, dönüşlerinde arasında Müslüman ülkelerinde olduğu ülkelere seyahat yaparlar. 1982 yılında Mısır’da bir konferans sırasında Apollo-15 mürettebatından Alfred Worden, Ay’a giderken yanlarında İncil götürdüklerini, hatta Kur’an’dan da bir ayet olduğunu söyler. Bunu ona, tüm Apollo uçuşlarında görev alan Mısırlı Jeolog Faruk El-Baz’ın verdiğini söyler. Hatta Ay’a gittiğinde telsizden kendisine söylemesi için bir cümlede öğretir. Faruk El-Baz’ın Worden’a öğrettiği cümle şudur; “İyi günler, Endeavour'dan hepinize selam olsun ey dünya insanları”.

Faruk El-Baz bu durumu daha sonra şöyle anlatır: “Astronotların bu demeçleri gazetelerde yer aldı. Ve Mısır’a gelip Arapça’ya çevirildi. Ve daha sonra bu haber Mısır’dan İran’a, sonra daha doğuya Afganistan’a ve daha doğuya, Hindistan’a kadar ulaştı. Ve Hindistan’a ulaştığı zaman, haber orda ‘Neil Amstrong’un Mısır’da ezan sesi duyduktan sonra “Ben aynı sesi Ay’da da duydum” diyerek Müslüman olduğu’’’ şeklinde söylenmeye başlandı.

Aslında Ay’a giden tüm astronotlar inançlı Hristiyanlardı. Bu bilinçli bir tercihti. Hatta içlerinden bir tanesi (Irwin), 80’lerde Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi”ni aramaya gelecekti. Bu tercihin asıl sebebi “Soğuk Savaş”tı. Uzay yarışında ABD 60’lı yılların sonuna kadar SSCB’nin gerisindeydi. Yine o yıllarda Ortadoğu ve Afrika’daki Arap rejimler SSCB’nin etkisi altındaydı. Vietnam’da işler kötü gidiyordu. İşte bu ortamda Ay’a ilk insanı indirmek büyük bir başarıydı. Daha sonrasında ise artık bunun pazarlanması kalmıştı. Bunun içinde 80’ler sonrasında ABD’nin istediği ortam oluşmaya başladı. Türkiye’de 80 darbesinin etkisi tüm sıcaklığıyla yaşanmaktaydı. Irak-İran birbirini boğazlamakla meşguldü. Afganistan’da Sovyet işgali devam etmekteydi. Zaten bu “Ezan” haberin de oraya en yakın ülkede patlaması da tesadüf olmasa gerekti. İşte bu ortamda, Türkiye’de de kendilerine en yakın grubu bulmakta hiç zorluk çekmediler. Burada özellikle grup diyorum. Bunlar benim bildiğim İslam tarihindeki hiçbir cemaate benzemiyor. Her neyse, bir başka kişisel gözlemimde, bu ve benzeri grupların aslında en çok eleştirdikleri Batıcılara ve Çağdaşlaşmacılara benzemesi meselesi var. Tıpkı bu gruplarda bu eleştirdikleri gibi kendi halkını hor gören, aşağılayan cümleleri rahatlıkla kurmalarıdır. Tüm bu “Müslüman olma” hikâyeleri de bu nedenle çıkmaktadır. Batılı birinin Müslüman olmasını diğer Müslümanları “dövmek” için kullanırlar. Onlar için bin tane Somalilinin Müslüman olmasındansa bir tane Batılının Müslüman olması daha önemlidir. Burada aslında o kişinin Müslüman olmasından çok Batılı olması önemlidir.

Konunun bir diğer boyutu da şudur. Aslında bu “Ay’da Ezan Sesi” haberi kanaatimce Orwell-Huxley ve dolayısıyla 1984-Cesur Yeni Dünya karşılaştırmalarında da iyi bir örnek teşkil eder: Orwell 1984 romanında bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanında pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley ise hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Bu olanlar da bize Huxley’nin daha doğru öngörülerde bulunduğunu bize kanıtlıyor.

Sonuç olarak, aslında olayın bizzat aktörleri böyle bir olayın olmadığını ve Neil Armstrong da defalarca Müslüman olmadığını açıklamasına rağmen Huxley’nin dediği gibi hakikat umursamazlık denizinde boğulup gitti. Yukarıda adı geçen dergiler ve diğer birkaç dergilerin de popüler bilim yayını adı altında İslâm dünyasının kolektif belleğine, belki bilinçli belki de bilinçsiz bu türlü çağdaş hurafelerin ekilmesine neden oldular. İslâm dünyasını yıllardır küçük düşüren bu tür bıktırıcı iddialara da zemin hazırladılar. Oysa akledenler için gerçek ortalık yerde durmaktaydı…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Neil Armstrong’un “Müslüman olduğu” iddialarına karşı ilk cevabı asistanı Vivian White imzalı şu aşağıdaki mektupla verdi.

521b71d5809bb706f59277114e5a34191472642946

2. Yine bu konuda, ABD Senatosu, Müslüman ülkelerde bulunan elçiliklerine şu aşağıdaki belgeyi gönderdi.

d3a27aa91d386ecbd76f338ebaf1aebe1472643043

3. Muhtemelen bu ses duyma hikâyesinin başlangıcı, Apollo-10’la ayın etrafında dönerken duydukları sese dayanmaktadır. NASA, 46 yıl sonra o sesin Apollo 10 mekiği içindeki astronotların olduğu kontrol modülü ile Ay modülü arasındaki radyo dalgalarının karışmasından kaynaklanmış olabileceğini açıkladı.

4. Jacques Yves Cousteau’nun, Cebelitarık Boğazı’nda Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun karışmadığını görünce Müslüman olduğu konusundaki rivayette tamamen gerçek dışıdır. Cousteau, 1997 yılında öldüğünde Katolik inancına göre cenaze töreni düzenlendi. 1991 yılında da Cousteau Vakfı tarafından şu aşağıdaki mektup ile Müslüman olmadığı kesin bir dille yalanlanmıştı.

9f518601921a3368f2782829d504269e1472643188

5. Uzaya çıkan ilk astronot olan Yuri Gagarin’in “Uzaya çıktım, bir Tanrı göremedim.” dediği uzun yıllar dillendirilmiş ve hatta bir uçuş sırasında ölümü üzerine "belasını buldu" yorumuyla haber yapılmış olsa da aslında böyle bir şey demediği ve daha sonradan uçuş boyunca sarf ettiği tek cümlenin “Uçuş normal devam ediyor… Ben iyiyim” olduğu anlaşılacaktı. Bunun da Soğuk Savaş döneminde özellikle Müslüman ülkelerde yayılan bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Bu konuyla ilgili şu linkteki belgesele bakılabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=RKs6ikmrLgg

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

01 Eyl '16 06:16

Uzun zamandır böyle bilgilendirici ve aynı zamanda edebi bir yazı okumaya li gerçekten olmuş. Yüreğniize sağlık

CEVAPLA
Mücahi̇t Kılıç yazdı, 175 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu '16 09:00
Mâziden Âtiye

Dün yaşanmışlıklarıyla silinip gitmez. Yarın ise yeni temeller üzerine kurulmaz. Yarınlar dünlerin evlatlarıdır. Oğullar babaların eserleri, öğrenciler öğretmenlerin... Dün ile yarın arasında köprü olmak, geçmişi geleceğe kaynaştırmak ve bugünü bu esaslar ile yaşayıp bugünü düne uğurlamak ve yarını karşılamak milletçe en büyük vazifemiz olsa gerek. Bizim geçmiş dediğimiz, dünde kaldı dediğimiz bir hazine vardır. Adına tarih dediğimiz bir hazine. Medeniyetleri doğuran, büyüten ve kimisini de silen bir güç olan tarih. Dün dünde kalmıştır diyerek aldananlara her zaman tokadını indiren tarih. Bugünün meyvelerinin dün nasıl yetiştiğini ve ne zahmetlerle oralara geldiğini bilmeyenlerin o meyveyi yeri gelince kursaklarında bırakan tarih. Eski tabirle mâzi, bugünün deyimiyle geçmiş. Bugün yattığımız sıcak yatakların altındaki toprakta da yatanların olduğunu bize her daim hatırlatan tarih. Önemini bilenlerden ödülünü hiç esirgemeyen cömert tarih. Bizi biz yapan, bizim biz olmamızı sağlayan tarih.

Kötümser olmak için kurulacak cümleler değildir bunlar öncelikle bunu söylemek isterim. Tarih ile olan münasebetimizi daha da güçlendirmemiz gerekmektedir. Tarihi başucumuzdan ayırmamak, onu her zaman bir yoldaş olarak görmemiz gerekmektedir.

Küçük örnekler verecek olursak dün girdiği sınava nasıl çalıştığını hatırlayan ve iyi not aldığı o sınavın çalışma metodunu, gücünü ve o çalışma esnasındaki inancını unutmayan ve diğer sınavlara da bu şekilde hazırlanan bir öğrenci başarısız olabilir mi? Ya da dün sizi mutlu eden bir kimseyi yarın gördüğünüzde aklınıza dün gelir mi?

Dün, bir uyarı levhasıdır. Dün, dünya otobanında kilometrelerce hızla giden milletler arabasına bir trafik ihtarıdır. Dün aynadır. Dün öğretmendir. Dün alimdir. Yani dün dün değildir ahali. Dün dünde de kalmamıştır. Kalamamıştır da. Bize dün dündür dedirtenlerin dünleri önlerinde bir rehber gibi durmaktadır.

Bir milletin içinden geçtiği her olay, düne bakmasını ve tarih denilen ders kitabından dersler çıkarmasını sağlamıyorsa eğer, o millet ya köle olmaya, ya da yok olmaya mahkumdur. Bize düşen dün denilen aynaya her sabah bakmaktır. Millet olarak bakmaktır. Çok da şanslı bir milletiz bu hususta. Bizde ayna da çoktur, bakılacak kitap da. Yani sözün özü ibret alacağımız bir mâzimiz, o mâziden besleyip büyüteceğimiz bir âtimiz vardır.

Aslında eskiye ve tarihin kucağında olanlara karşı hep bir muhabbetimiz mevcuttur. Bize düşman olanların en büyük emelleri de bu muhabbeti kırmaktır. Bizi biz yapanla aramızı bozup bizi yok etmeyi, sindirmeyi ve üzerimizde hakim olmayı amaçlayanların en büyük hedeflerinden birisidir bu. Bu bilinci milletçe kendimize yüklemeli ve bu şuurla yaşamımızı sürdürmeliyiz. Diz çöktürdüğümüz Papa'yı, kılıcımızda kanımızla girdiğimiz Anadolu'yu, yıktığımız Bizans'ı, yaptığımız gönülleri, geldikleri gibi gönderdiğimiz İngilizler'i ve daha nicelerini hafızamızdan silmeyi, olmadı bir kısmımıza bir dönemini, diğer kısmımıza da bir diğer dönemini düşmanlaştırıp bizi aslında işin özünde yok etmeyi hedefleyenlere karşı uyanık ve teyakkuzda olmamız elzemdir.

Oğuz Kaan'ı, Kür Şad'ı, Attila'yı, Sultan Alparslan'ı, Osmangazi'yi, Fatih'i, Yavuz'u, Abdülhamit'i, Mustafa Kemal'i bize unutturmak yahut bir yerinden düşman etmek kurnazlığına ve alçaklığına tutuşanlara karşı tarih aynamızın bütününe gururlu ve ibret alan gözlerle bakmamız gerekmez mi?

1071'i, 1453'ü, 1915'i ve 1923'ü bizden söküp atacaklarını sananlara karşı birbirimize ve tarihimize sımsıkı sarılmamız gerekmez mi?

Dünümüzü birilerinin ihtiraslarıyla ve kurnazlıklarıyla baştanbaşa yahut parça parça ayırıp çöpe atma gafletinden korunmamız gerekmez mi?

Biz Türk miletiyiz!

Tarih bizim, mâzi bizim ve o mâzinin meyvesi olacak olan âti bizimdir.

O halde dünümüze sımsıkı sarılalım ve yarına bu güçle bakalım. Toprağın altında kefensiz yatanları unutmayalım. Onları incitmeyelim.

Dün bizim, yarın bizim, toprak bizim, vatan bizimdir.

Göktürk bizim, Selçuklu bizim, Osmanlı bizim, Cumhuriyet bizimdir.

Bu hazine bizimdir ve ilelebet varolacaktır.

Bu hassasiyetleriyle:

Türk milleti, en büyük hocası olan tarihinin dizinin dibinde terbiye alıp yarınlara koşmalıdır. Koşacaktır.

Türk milleti, dününü dünden ibaret görmeyip, bir ibret aynası olarak o aynanın karşısında dimdik duracak ve yarınlara koşacaktır.

Ve herkes bilmelidir ki:

Mâzi bizim

Âti bizimdir...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Kürşat Koyuncu yazdı, 58 kez açıldı, 16 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
6 Ağu '16 21:00
Hiroşima'nın En Uzun Günü Dinozorların En Sessiz Gecesi

788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir at…

6 HAZİRAN 1980: Nobel ödüllü Fizikçi Luiz Alvarez ve oğlu Jeolog Walter Alverez, dinozorların 65 milyon yıl önce bir meteorun dünyaya çarpması sonucu yok olduklarına ilişkin makaleleri Science dergisinde yayınlandı.

Malum, bugün Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü; birçok haberde atom bombasından, patlamanın şiddetinden ve sonraki etkilerinden bahsedilecek. Ama ben bu yazıda bu olayın başka bir yönünden bahsedeceğim; Batı’nın Doğu’ya bakışı ve onu tahakküm altına almak için neler yaptığından bahsedeceğim.

Efendim, Rönesans ve Aydınlanma’dan sonra gelişen mekanik felsefenin doğaya bakışı şöyle olmuştur. Doğa tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmüştür. Mesela Francis Bacon Doğa’dan, “hizmet etmeye mecbur”, “baskı altına alınmış” ve doğa fiolozofunun esiri olmuş biriymişçesine bahseder. “Onu zapt etmeksizin ona el uzatmak boşunadır” diye yazar. Yani Doğa zapt edilmeli, sırları ve mahrem odaları keşfedilmelidir. Aynı şekilde Robert Boyle da doğa filozoflarının, doğayı, sağlık, zenginlik veya bedensel zevkler gibi özel gayeleri için kullanışlı hale getirmek üzere hükümranlıkları altına alma arzularından bahseder.

Buna karşın Japon filozof Watsuji Tetsuro şöyle der: “Avrupa’da ılımlı, düzenli doğaya ‘ele geçirilmesi gereken bir yer’, keşfedilmesi gereken bir yasanın bulunduğu bir şey olarak muamele edildi.” der. Daha sonra şöyle devam eder; “Özellikle, açıkça görülen irrasyonelliği nedeniyle, yani tezatlıkları ve kafa karıştıran çelişkileri nedeniyle doğa, hiçbir zaman tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmemiştir. Doğa, kendi içinden çıkıp var olandır ve kavranamaz bir derinliğe sahiptir.”

Bu tezatlıklara en iyi örnek, Batı’nın ve Doğu’nun bahçeye bakışıdır. Japon yazar Kavabata Yasunari Japon bahçesini doğanın büyüklüğünün ve genişliğinin bir sembolü olarak niteler. Batı için de bu geçerli olabilir; fakat orada her şey simetrik olarak yönlendirilmiştir, Japonya’da ise böyle değildir. Asimetrik olan aslında çeşitliliği ve genişliği sembolize eder ve şunu ekler: “Fakat doğal olarak asimetri, en hassas duyarlılığı gerektiren bir dengeye dayanır. Hiçbir şey, Japon bahçe sanatından daha karmaşık, daha çeşitli ve ayrıntıya yönelik değildir.” Bahçe, doğanın yoğunlaştırılmış halidir.

Bahçe geniş bir alan üzerine kurulu olsa bile, Avrupa anlayışına göre yürüyüş yapmak ya da dolaşmaktan çok, bakmak ve düşünmek için vardır. Burada bahçeye, içinde dolaşırken değil, daha çok oturarak bakılır.

Ancak Doğu’daki bakış açısındaki farklılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilmiştir. Batı, daha sonrasındaki savaşlarda da olduğu gibi, bir filin züccaciye dükkânına giriyormuşçasına işgal ettiği yerleri bir daha eski haline dönmemek üzere perişan etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya kentlerinin de doğa ile hemen hemen hiçbir alışverişi kalmayacaktır. Savaş Japonya’da her şeyi değişikliğe uğratmıştır. Eskiden İmparator sarayına başını çevirip bakmak yasak iken artık kimi yeraltı yolları Sarayın altından bile geçecektir.

Burada şu soru akla gelebilir: “Peki, dinozorların yok olmasının Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla nasıl bir ilgisi vardır?” Kısaca şöyle anlatayım: Jeolog Walter Alvarez’in 1980 yılında İtalya’da jeolojik bir çalışma yaptığı sırada, bir kayaçta aslında nadir olması gereken iridyum elementini yüksek oranda bulur. Kimyasal tarihleme teknikleri bu kayaçların 65 milyon yıl önce bu elementle kaplandığını gösterince Walter bu durumdan babası Luiz’e de bahseder. Oğlunun anlattıkları 35 yıl önceki bir hatıraya götürür. Baba Alvarez Hiroşima’ya atom bombasını atan Enola Gay isimli uçaktaki tek sivildir. Yani bomba atılıp geri dönerlerken, metrelerce yükseklikte uçan dev B-29’da tek sivil kişiydi, Luiz Alvarez. Ayrıca, Luiz Alvarez, Manhattan Projesine katılmış ve atom bombasının yapılmasında çalışmış, 1968 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bir fizikçiydi. İşte bu nedenle, büyük bir şans eseri Luiz’den başka dünya üzerinde hiç kimse, her yeri kaplayan iridyumun sırrını çözebilecek tecrübeli gözlere sahip değildi. Oğlu kayaçlardaki izi anlatırken, o bir kuyruklu yıldız parçası ya da asteroit çarpması sonucu oluşabilecek dev bir patlamanın böylesi yaygınlıkta toz, duman, karanlık ve dünya dışı bir maddenin yarattığı serpintiye neden olabileceğini anlamıştı.

Daha sonra yaptıkları araştırmalar sonucunda Meksika sınırındaki Yucatan bölgesinde bulunan Chicxulub krateri tüm şüpheleri üzerine topladı. 180 km çapında olan bir krater yaklaşık 10 km çapında bir asteroid tarafından oluşturulmuştu. Bu asteroidin çarpması sonucu oluşan patlama muhtemelen Dünya’yı yıllar boyunca karanlığa mahkûm etmiş ve dinozorların soyunu tüketecek o uzun gece başlamıştı; tıpkı Hiroşima’yı yıllar boyunca hastalığa, yıkıma ve verimsizliğe mahkûm ettiği gibi.

Sonuçta, dinozorların yok oluşunu da en iyi Hiroşima’da benzer bir yıkıma neden olanlar anlayabilirdi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Japonya’nın resmi teslimiyet belgesi 2 Eylül 1945’te Amerikan savaş gemisi Missouri üzerinde imzalandı. Doğu Asya’da Japonya çok büyük bir yenilgiye uğramış, harap olmuştu. 2,7 milyon insan kaybedilmişti. Kore, Japon sömürgeliğinden kurtulmuş fakat Amerika ve Sovyetler arasında işgal edilmek üzere bölünmüştü.

2. Üç gün sonra, Başkan Harry Truman radyoda şöyle konuştu: “Bu bombayı düşmanlarımıza değil de bizim elimize verdiği için Tanrıya müteşekkiriz; onun yoluna ve amacına uygun kullanımında da bize rehberlik yapması için ona dua ediyoruz.”

3. 1945’te, müttefiklerin savaşı kazanacağı neredeyse kesinleşmişken, Alman şehri Dresden ve Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazaki taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edildi. Muzaffer ulusların resmi kaynakları bunların askeri hedefler olduklarını söyledi ama binlerce ölünün tamamı sivildi ve yıkıntıların arasından kuş avlayacak sapan dahi çıkmadı.

4. 12 Eylül 1945’te New York Times’ın ilk sayfasında, William L. Laurence imzalı bir makale yayınlandı. Makale ürkütücü söylentilere yanıt olarak ortaya çıkıyor ve Hiroşima ve Nagazaki yerle bir eden atom bombalarından sonra bu şehirlerde kesinlikle herhangi bir radyoaktivite bulunmadığı konusunda güvence(!) veriyordu; ona göre bu radyoaktivite konusu Japon propagandasının bir yalanından(!) başka bir şey değildi. 1946 yılında, W. L. Laurence bu ifşaatı(!) sayesinde Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Bir süre sonra, onun iki maaş aldığı ortaya çıktı: birini gazetesi öderken diğeri Birleşik Devletlerin askeri bütçesinden karşılanıyordu.

5. 27 Mayıs 2016’da Barack Hussein Obama Hiroşima’yı ziyaret etti. “Özür dileyecek misiniz?” sorularına, “Hayır, savaşta olur böyle şeyler.” dedi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ali̇ Turan yazdı, 170 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 May '16 21:00

Ali̇ Turan

İstanbul

Bin Yılda Bir Gelen Fırsat: Prut Savaşı

8310d9843dbc9c12b3a538f541f1ba001463831479

Soğuk Rus topraklarında zor şartlar altında yaşayan 8 milyon rus halkının çarı Deli Petro (Büyük Petro) sıcak denizlere inme fikrini ilk ortaya atan kişidir.

1700'lü yıllarda Rusya ile Osmanlı arasında barış olsa da, Deli Petro el altından Balkan'lardaki Romanya ve Moldova halkını Osmanlıya karşı isyana teşvik etmektedir. Bu faaliyetler Osmanlı tarafından takip edilmektedir.

Deli Petro, 1709 yılında İsveç kralı Charles'ı Ukrayna topraklarında mağlup etti. Charles'ın kaçarak Osmanlı'ya sığınması siyasi bir krize yol açtı. III. Ahmet barış yanlısı bir padişah olmasına rağmen, Balkan'lardaki karışıklıklar yüzünden yakın bir zamanda bir Rus savaşı ufukta görüldüğünden 1710 yılında savaş ilan edilmesine karar verdi ve hazırlıklar başlatıldı. Ordu, Nisan 1711'de Edirne'den hareket etmeyi başardı. Bütün ordunun Edirne'de Nisan ayında toplanabilmesi lojistik bir başarı olarak görünmektedir.

32966aaa7de2070b39840337b5fdf0861463831524

İki ordu da hızlı hareket etmek zorundaydı. Rusya, Tuna nehrine daha önce ulaşarak Romanya ve Moldava'yı arkasına almak ve bu ülke halkını isyan ettirmek istiyordu. Rus ordusu Prut nehrini geçerek, Romanya'nın kuzeyindeki Yaş şehrine ulaştı. İntikal sırasında Kırım tatar ordusu baskınlar yapmış ve erzaklarını imha ederek lojistik olarak zarar vermişti. Bu sırada Osmanlı ordusu da Romanya'ya girmiş ve bu sayede Romanya'da isyan çıkarma teşebbüsü başarısız olmuştu. Komutanları Petro'ya ordunun doğuya Moldovya'ya doğru çekilmesini tavsiye etti. Deli Petro ise İsveç kralını da yenmenin verdiği güvenle savaşa istekliydi. Ordunun Prut nehri boyunca güneye inerek Falcı ve daha ilerideki Galati şehirlerini almalarını emretti. Falcı şehri Prut nehrinin geçilebildiği bir yerdi ve burası alınabilirse Rus ordusu rahatlıkla Tuna'ya doğru ilerleyebilirdi.

Osmanlı ordusu, Rus ordusundan önce Falcı'ya ulaştı ve buradan Prut nehrinin karşısına geçerek kuzeye yöneldi. Osmanlı süvarileri ile karşılaşan öncu Rus ordusu geri çekildi. Deli Petro geri çekilmek yerine öncü birliklerini korumak üzere hamle yaptı. İki ordu arasında şiddetli mücadeleler oldu. Falcı şehrini alamayan Rus ordusunda erzak sıkıntısı başladı. Deli Petro ordu ağırlıklarını gömerek geri çekilmeye karar verdi ama Osmanlı ordusu bütün çekilme yollarını kapatmış, Rus ordusu Stanileşti civarında sıkışmıştı. Rus ordusu, Osmanlı ordusu, Prut nehri ve bataklıklarla çevrilmişti. Suya çok yakındılar ama nehire yaklaşmaları top atışı ile engellendiğinden su sıkıntısı da baş göstermişti.

f916e884253ae22da2526210351a10751463831581

Baltacı Mehmet Paşaya kuşatmanın sürmesi ve Rusların açlığa mahkum edilmesi tavsiye edildiyse de iki defa taarruz gerçekleştirildi, fakat bu taarruzlarda Rus direnişi kırılamayarak ağır kayıplar verildi. Deli Petro ise artık ümidini kaybetmişti, Rusya'ya yazdığı bir mektupta esir alınırsa kendisinden gelen emirlere uyulmamasını istiyordu. Osmanlı ordusu, artık son bir taarruzun hazırlıklarına başlamıştı. Bunu gören Ruslar, görüşme için birkaç kez elçi gönderdi. Tatar komutan her ne kadar Ruslara güvenilmemesini söylese de Baltacı Mehmet Paşa 24 saat içerisinde bir anlaşmada uzlaştı. Anlaşma sonunda mızıka sesleri arasında kuşatmadan çıkan Rus askerlerini gören Osmanlı ordusunda moraller bozuktu.

İstanbul'a döndükten sonra Rusya hiçbir şey olmamış gibi anlaşma şartlarına uymadı ve devletin kandırıldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Baltacı Mehmet Paşa azledildi. Rus ordusu ise 40 yıl Osmanlı topraklarına yaklaşamadı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Okbkdk yazdı, 9 kez açıldı, henüz beğenen yok, henüz yorum yapılmadı.
1 Nis '16 01:00

Okbkdk

Konya

Atatürk ve Anılar

"Hasan Rıza Soyak, elinde bir mektupla çalışma odasına girdi. Mektubu zarfından çıkardı, Atatürk'e verdi. Bir çırpıda okuduktan sonra, "Gereken yapılsın. İvedi olsun" diye de ekledi. Mektup iş isteğinde bulunan bir yurttaştan geliyordu.

Günün çoğunluğunu yurttaşların sorunlarını düşünerek geçirmeye başlamıştı. Kendisinin gezileri sırasında yanına ulaşıp da yardım isteyenlerya da köşke ve saraya gelen her arzuyu yerine getirmeye çabalıyordu.

Cumhurreisliği Hususi Kalem Müdürü gelen evrakla birlikte Atatürk'e, Dörtyol'da haksızlığa uğrayan bir vatandaşın garip bir dilekçesini sunmuştu.

'Cumhurreisi Mustafa Kemal Eliyle Hz. Allah'a Hitaben' diye başlayan dilekçede şunlar yazılıydı:

"Ya Rabbi! Derdimi şimdiye kadar dökmediğim makam kalmadı. Fakat hiçbir çare bulamadım. Şimdi ise vatanın kurtarıcısı büyük bir adamın vasıtasıyla size istida ediyorum. Eğer bu sefer de derdime çare bulunmazsa, o zaman halimi arz etmek üzere huzurunuza varmaya mecbur kalacağım".

Atatürk'ün cevabı gecikmedi:

"Vasıtamla Büyük Tanrı'ya yazılan istidanız (dilekçeniz) tarafımdan okundu.Bizim yapabileceğimiz işler için huzura çıkmanıza lüzum yoktur. Bundan sonra ben hayatta olduğum müddetçe derdinizi ilk olarak bana söyleyiniz. Eğer aciz gösterecek olursam o zaman Büyük Varlığa başvurabilirsiniz. Dileğiniz yerine getirilmiştir." (2)

İşte halk adamı Atatürk gerçeğinin en somut kanıtlarından biri... İşte halkının dilinden anlayan, halkının diliyle konuşan, halkının dertlerini, sorunlarını dinleyen, dinlemekle de kalmayıp çözüm üreten halk adahmı Atatürk gerçeği...

Atatürk, eline 17 Şubat 1936'da ulaşan bu mektuptaki isteği sadece 21 gün içinde 10 Mart 1936'da yerine getirmiştir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Mesut Toprak yazdı, 20 kez açıldı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar '16 20:00
Akbabaların Dünyası

11 Mart 1993… Sudan’ın güneyi…

Birleşmiş Milletler (bir yakınımın tabiriyle ‘Birleşmiş İlletler’), Güney Sudan’da bir köyün yakınına gıda dağıtım merkezi kurmuşlar. Foto Muhabiri Kevin Carter, BM merkezinin etrafında dolaşmaktadır. Oraya yakın bir köy bulunmaktadır. O tarafa doğru ilerlemeye başlar. Köyün yakınında hayatını değiştirecek görüntüyle karşılaşır.

Bir minicik kız çocuğu merkeze doğru gelirken yere çökmüş ve yığılıp kalmış. Demek ki açlıktan ancak oraya kadar gelebilmiş. Ama her şey bu kadarla da sınırlı değil. Minik kız çocuğunun hemen arka tarafında, birkaç metre gerisinde bir akbaba beklemektedir. İşte Kevin Carter burada devreye girer. Kevin Carter bu sahneyi kaçırmamak için ve bu arada akbabayı da kaçırmamak için biraz daha yaklaşır. Ve deklanşöre basar…

Fotoğraf iki hafta sonra New York Times gazetesinde ve daha sonra da birçok gazetede yayınlanır. İnsanlar minik kız çocuğunun akıbetini sormak için gazetelerle temasa geçer. Sudan’a yapılan yardımlarda patlama yaşanır. (Tıpkı Aylan’da olduğu gibi…)

Kevin Carter ertesi sene Pulitzer Ödülünü alır. Ama kimse minik kız çocuğuna ne olduğunu bilmemektedir. Fotoğraf üzerinden bir tartışma başlar. Suçlamaların merkezinde Kevin Carter vardır. Kendini; ‘yardım görevlisi değilim, fotoğrafçıyım ben, ayrıca bulaşıcı hastalıklar yüzünden kimseye dokunmamamız söylendi’ diyerek savunur (Tıpkı Suriyeli mültecilere Avrupa’daki sınırlardan birinde -yanlış hatırlamıyorsam Macaristan’daydı- eldivenli ve maskeli yaklaşıldığı gibi…)

Tartışmalar bir süre devam eder. Bu arada 27 Temmuz 1994’te Kevin Carter intihar eder. Sonra tüm bu tartışmalar unutulur. (Ve yine Aylan’da olduğu gibi…) Aslında Kevin Carter’ın yaptığı diğer beyazların yaptığından çok da farklı bir şey değildir. Afrika ile ilgili çekilen fotoğrafların, belgesellerin ve filmlerin genelinde sonunda güçlü olanın hayatta kaldığı şeklinde resmedilir ve tabi ki siyahlar çoğunlukla çıplak gösterilir. Buradaki asıl amaç yaşam tarzı veya cinsellikle vs. ile ilgili değil onların da diğer hayvanlardan farklı olmadığı gösterilmeye çalışılır. Ve bu çekimlerin tamamında görünen beyazlar ise giyiniktir. Aslında bu fotoğraf tam da Afrikalıların başına Akbabalar gibi çökmüş sömürgecilerin en net görüntüsüdür.

Ve 9 Temmuz 2011… Sudan ikiye bölünür, Kuzey Sudan ve Güney Sudan…

Güney Sudan’ın altındaki siyahlar üstündeki siyahlardan daha değerlidir. Ve biz hala o minik kız çocuğunun akıbetini bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Bu minik kız çocuğu da tıpkı Hanzala gibi hiç büyümeyecek ve hiç yüzünü göremeyeceğiz.

Her neyse, yazıyı Senegalli yönetmen Ousmane Sembene’nin Kraliçe Elizabeth’in onuruna verdiği ödül törenindeki konuşmadan bir bölümle nihayetlendirelim:

“… İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece mücadele vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim mücadeleciligimizi kullandı; Evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler. Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler. Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bu gün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Aykut Gi̇ray yazdı, 658 kez açıldı, 9 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
8 Mar '16 16:00
Çerokilerin Çilekeş Kadınları

Malum 8 Mart. Her türlü konu kadınlara bağlanacak. Kadınların ne sıkıntılar çektiği yazılıp çizilecek, hepsinin değil tabi, kendisine yakın hissettiklerinin sadece -evlere temizliğe giden kadınlar çok konu edilmeyecek mesela-. Ben öyle yapmayacağım. Sömürenler arasına katılmayacağım. Farklı bir anekdot anlatacağım, ta Amerika’dan…

İşgalciler Amerika’yı icat etmeden önce orada pek çok halk yaşıyordu. Tabi ki bunların pek çoğunu perişan ettiler ve hatta yok etme derecesine getirdiler. En çok perişan ettikleri halkların başında Çerokiler gelir. (Hz. Google’a isimlerini yazınca bir 4x4 otomobil çıkıyor olması da ayrıca düşünmeye değer sanki! Bilemedim şimdi…) ABD’deki o meşhur Kızılderili tehciri sırasında binlerce Çeroki hayatını kaybetmiş. Bu tehcire de onlar ‘Gözyaşı Yolu’ adını vermişler.

İşgalciler Amerika’ya geldiklerinde yerlilerin vahşi bir hayat yaşadıklarını iddia etseler de, gerçek hiç de öyle değildir. Onlar Amerika’ya istila etmeye başladıklarında Çerokiler çiftçilikle uğraşıyorlardı. Çerokiler daha çok mısır tarımı yaparlarmış. Ve bunu da kadınlar yaparmış. Erkekler bu işle meşgul olmazlarmış.

Çerokilerde kadınlar çok önemli bir konuma sahiplermiş. Onlar isterlerse savaşçı olabilirlermiş, ama alışılmış sorumlulukları çiftçilik ve tutsaklarla ilgilenmekmiş. Hatta işkence yapmak ve kazıkta infaz bile görevleri arasındaymış. Çeroki toplumunda soy analar üzerinden ilerlermiş. Bir Çeroki ile evlenen başka halklardan herhangi biri -hatta beyazlar- hemen kendi yurttaşlarından sayılırmış. Bunların çocukları, Amerika kıtasının öteki kısımlarında olduğu gibi Mestizo, Metis ya da yarım kan olarak değil, Çeroki halkının tam üyesi kabul edilirmiş. Kadınlar ayrıca meclise de üye olarak katılırlarmış, ta ki işgalciler gelene dek.

İşgalciler bu insanları görünce derhal aydınlatma işine girmişler, tabi öldüremediklerini. Bu ‘Vahşilerin’ kendileri gibi olmazlarsa hiç hakları olmayacağını söylemişler. İşgalciler çok çabalamışlar ama onların toprakla, evrenle ve birbirleriyle olan kutsal ilişkilerini koparmaya çalışmışlar. Bunun bir yolunu çiftçilikte denemişler. Çiftçilikte yeni tarz uygulanmaya çalışılmış.

Çerokiler binlerce yıldır yapıyorlarmış. Ama bu işgalciler onları zorladığı yeni çiftçilik tarzı cinsiyetler arasında ve toprakla ilişkilerde derin değişimler gerektiriyormuş. Kadınlarla erkeklerin rolleri, eşit derecede değer verilse de, değiş tokuş edilemezmiş. Kadınların mısıra ve toprağa özel bir bağlılıkları varmış, bunlar dişil varlıklarmış; erkekler tarla temizleme ve kazma gibi ağır işlere yardım ediyorlarmış, ama ekim işine karışmıyorlarmış. İşte ‘Medeni’ işgalciler ‘Vahşilerin’ bu durumunu çözmek için hemen harekete geçmişler.

Thomas Jefferson’a göre tarla işi kadınlar için ‘adil olmayan angarya’, ‘vahşiliğin’ sonucuymuş. Yerli kadınları ev kadınlarına dönüştürerek onları kurtardığını sanıyormuş…

Muhtemelen memleketimin kendisini sosyal bilimci olduğunu iddia edenlerin ezici bir çoğunluğu Thomas Jefferson’u alkışlayacaktır. Bunu nereden biliyorum. Ben bunun için bu grubun %49,5 ile ilgili yorumlarına baktım ve bu kanaate sahip oldum. Belki de yanlış anlamışımdır. İnanmayan kendisi de baksın. Kendi adıma ben bakınca bunu görüyorum. Kimse kusura bakmasın. Güya ‘Kadınlar Günü’ adı altında afiş asıp üzerine de ‘Lezbiyeniz, Transız, Biseksüeliz, İnterseksiz (ne demekse, bunu da ilk kez duyuyorum!), her yerdeyiz…’ kadınların en büyük sorunları bunlarmış gibi gösterirsen veyahut da ‘Yoga Matı, Namaz Seccadesi’ gibi tamamen oryantalist -hatta self oryantalist- bakış açılı yazılar yazarsan, ama kişisel sohbetlerde yukarıdaki konularla ilgili evlerden ırak tavrına girersen kimse sizin samimiyetinize ve daha önemlisi çalışmalarınıza inanmaz. Sonra böyle apışıp kalırsın ve kendine ‘Neden?’ diye sormak yerine ‘memleketin %75’i yobaz, gerici vs. vs.’ diyerek ancak kendini kandırabilirsin. Kadınların gerçek sorunlarını öğrenmek istiyorsan, bu çok basit aslında. Mesela, evine temizliğe gelen kadına sorabilirsin…

Özetle, bozkırın orta yerinden bakınca böyle görünüyor.

NOT: Burada bir de kitap önerisi yapayım. Çerokileri anlatan “Küçük Ağaç’ın Eğitimi” kitabını tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Mesut Toprak yazdı, 27 kez açıldı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Mar '16 00:00
Cumhuriyet Paviyonundaki 'Yamyamlar'

Ellili yıllar… Üç tarafı denizle dört tarafı düşmanla çevrili ‘Cumhuriyet Paviyonu’ndan büyük hizmet. Hiçbir masraftan kaçınılmamış. Ta Afrika’dan ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için ‘Yamyamlar’ getirilmiş. Müşterilerin akıllarına artık ‘Afrika’ denince ‘Yamyamlar’ gelecek ve zinhar o kıtadan uzak durulacak, ta ki sömürgeciliğin uygarlaştırıcı misyonu tamamlanana dek. Çünkü bu misyon o kadar büyük bir misyondur ki, Afrikalılar sömürgeleştirilme süreciyle tarihle tanışacak. Sömürgecilik Afrika’nın boyun eğmek zorunda olduğu bir kaderdir.

‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri ise, kafaları güzelleştikçe uygarlaştırma misyonunu büyük bir şevkle destekleyecekler. Sahnenin arkasında neler döndüğüyle ilgilenmeyecekler. Müşterilerden hiç kimse kesinlikle sahnenin arkasına geçmeyecek ve onlarla muhatap olmayacak. Onların açlıkları, sefaletleri, ölümleri üzerlerinde yapılan deneyler uygarlaştırma misyonunun bir parçası olarak görülecek. Yani kısacası ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için Afrika ‘Yamyamlar’dan müteşekkil bir parodi olarak kalacak.

Bir gün müşterilerden birisi, ‘Ben artık sahnenin arkasına geçip, bu Afrikalılarla tanışmak istiyorum’ derse, tekfir edilecek ve hor görülecek. Malum, pavyonda ayık kafayla gezmek en büyük suç…

O zaman ayık kafayla ‘ne işimiz var Afrika’da(ya da Ortadoğu’da veyahut da Asya’da)?’ sorusunun cevabını tekrar düşünelim. Belki doğru bakarsak, ‘Yamyamlar’dan daha fazlasını görebiliriz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 8 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Şub '16 20:00

Bulut Sever

İstanbul

Adaletle Hassasiyet Kalkınmayı Gerçekleştirir

Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi.

Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes.

Küçük bir, bu toprakların gayrısının amentüsüne iman etmiş bir zümre, güçlü olmaları sebebiyle her halükarda haklı gözüktüler ve bu haklılıklarına ‘devletleri’ eliyle adalet ve kalkınma sağlandı.

Hâlbuki sağlıklı bireylerin, ailelerin ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için içtimai her mevzuda devlet halkını eskiden olduğu gibi korumalı ve kollamalıydı.

Okullarda öğretilmeyen tarihin tozlu fakat hakikat kokan sayfalarında ecdadımızın; dini, dili ve ırkı ne olursa olsun halkını korumaya ve bunun tezahürü olarak da aldatılmamış olmaları sebebiyle adaletli bir kalkınmayla hemhal olmalarına hassaten ön ayak olmuşlardır.

Ekmek ve et fiyatları şehir şehir farklılık arz etmektedir. Son günlerde de bu iki hayati gıdaların hesabı, kitabı ve tartışması yapılmaktadır kamuoyunda. Devlet eli, belli hem kaliteleri hem de fiyatları hususunda belli bir ölçü getirmek istemektedir bu ürünlere. Herkesçe malumdur ki, bu topraklarda yaşayan insanlar için ekmek ve et ana gıda maddesi. Yeteri kadar karbonhidrat ve protein alımı ise yine hem fiziksel, hem de zihinsel olarak sağlıklı bireylerin ve akabinde sağlıklı nesillerin meydana gelmesi için pek önemli.

Günümüzde, bu iki gıda özelinde neredeyse her gıda ürününde akla ziyan hile-hurda yapılmakta; insanlar ekmek ve et (vs.) tüketiyoruz diye dışı ekmek ve et gözüken, içi ise ne olduğu belirsiz ‘şeyler’ yemekte. Sonra gitsin bereketler, sağlıklar; gelsin hastalıklar, ilaçlar…

Osmanlı’nın hem gıda ve hem de o zaman ki içtimai hayatta halkını ilgilendiren diğer ürünlerde özenli ve adaletli davranılması ile bireylerin ve toplumun sağlıkla ilerlemesini sağladığına dair koydukları kuralların sadece insanları değil hayvanları da kapsadığına dair birkaç madde yazarak hüzünle bakalım şimdiki halimize…

“…Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, çiği ve karası olmaya…

- Ve kasaplar, koyunu geceden temizlemeye ve arı (temiz) satalar… Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamayalar…

- Ve ahçının pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kotaralar. Ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız ve çanakları sırçasız olmaya… Ve hizmetkârlar, kâfir olmaya ve bellerinde futaları (önlükleri) temiz ola.

- Ve börekçiler de gözlene!.. Hamurları, arı undan ola… Milyanesi soğanlı ola, ve koyun etinden gayrı et karıştırmayalar…

- Üzüm ve incir ve benzeri meyvelerin (onu, onbir) akçaya (% 10 kâr ile) satıla… Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya. Üstü nasılsa, altı da öyle ola… Pazar yerlerinden önce satılmaya. Yolda karşılayıp almak isteyeni, Muhtesip (belediye görevlisi) tutup, siyaset ede…

- Yoğurtçular da gözlene. Nişasta ve su katmıyalar!.. Kaymakçılar, peynirciler, turşucular dahi gözlene. Turşu, sirke ile kurula; kepek ekşisi ile kurulmaya… Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler, hoşafçılar bile gözlene…

- Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere… Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikerler. Ve kadın kaftanı (ki kemha yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için, emeklerine göre alına… İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya…

- Ve ipekçiler de gözlene. Şeritleri, düğmeleri kalp olmaya.

- …Ve tahıl pazarında satılan buğday, arpa ve herne ise, samanlı ve kesmikli olmaya. Ve kile (ölçü aleti), damgalı ola. Eksik ve ziyadesi, şiddetle cezalana…

- Ve oduncular, hayvana fazla yük yüklemeyeler. Şehre yakın gelince yükü azaltmayalar. Deve odununun uzunluğu 6 karış, merkebin ki 3 karış ola…”

Sonra yine gel, şimdiki içtimai ve iktisadi düzenin içinde yaşayıp da hüzünlenme…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bulut Sever yazdı, 13 kez açıldı, 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub '16 20:00

Bulut Sever

İstanbul

Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?

Camilerin bu topraklarda yaşayan insanlar için ehemmiyetini anlatmaya belki de kelimeler yetmez.

Hassaten Osmanlı medeniyet ikliminde hem devlet erkânı hem de halk için camilerin sadece ibadet için yapılmadığı gören gözler için malumdur. Hem Osmanlı ailesine mensup, aynı zamanda da devlet ricalinden birçok şahsın cami ve yapılacak camiye ilintili medrese, kütüphane, imarethane, vakıf gibi müesseseleri kazandırması bu hayır hizmetinin üzerinde nasıl hassas durulduğunun nişanesidir.

Osmanlı coğrafyasında irili ufaklı, her biri mimarinin bütün estetiğini taşıyan camilerin, bir Müslümanın Rabbine ibadet ettiği mekânların ne kadar özel ve güzel olması gerektiğinin de bir göstergesidir.

O devirlerde şehirlere nakşedilen, emsallerine nazaran daha ihtişamlı olan camilerin yapılması; şehre yaklaşırken o beldenin ‘Müslüman Beldesi’ olduğunun alametini göstermek için olmuştur.

İstanbul…

Sizi Yeni Camii ile, Sultan Ahmed Camii ile, uzun yıllardır içimizde buruk bir yangındır, Ayasofya Camii ile karşılar.

‘Eski’ Camilerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Teşvik edeniyle, yaptıranıyla, çalışanlarıyla bazen, bazen yeri ve zamanıyla ve bazen de mimarı ve mühendislik özellikleriyle…

Sene 1596 sonrası… 1598.

Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi ve valideleri Safiye Sultan’ın teşvikiyle, Eğri Fatihi olarak da bilinen III. Mehmed Han; Haçova Meydan Muharebesi dönüşünde bu zaferin şükrünü ifa edebilmek için güzel bir caminin yapılmasını arzu eder.

Caminin yapılmasına ise Devlet-i Aliyye’nin Mimarbaşı olan Sinan Usta’nın talebesi kalfa Mimar Davud Ağa’yı görevlendirir.

Yalnız o zamanlar İstanbul’un bazı semtleri gayrimüslimlerin çoğunluklu olarak ikamet ettiği yerler olması hasebiyle, Eminönü’nde de Yahudilerin Sinagogları mevcuttur. III. Mehmed Han, hak sahiplerinin haklarına iki katı değer biçilmesine ve bu bedelin altın ile ödenmesini emir buyurur.

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun her vatandaşının hakkına her daim tam olarak riayet etme azminde olmuş olan Osmanlı, bu konuda da zorbaca davranmaz ve bu iş uzadıkça uzar. Seneler seneleri kovalar ve III. Mehmed Han’da Validesi de ve ardı sıra gelen diğer Padişahlar ve valideleri de ömür sermayesini tüketerek vefat ederler.

Ardından tahtta başka bir Mehmed Han ve başka bir valide ve başka bir Sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa gelir.

Sene 1661…

Bir yıl önce ise İstanbul’un Osmanlı’dan sonra gördüğü en büyük yangın felaketi meydana gelmiştir. Tahtakale’den Sirkeci’ye ne var ne yoksa yakmış götürmüş; bütün bir Yahudi mahallesi sadece topraktan ibaret kalmıştır.

IV. Mehmed Han ve Validesi Turhan Sultan, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’yı yarım kalan bu hususta teşvik ederler. Sadrazam Yahudilerle konuşur. Yahudiler halen diretirler. Ve bu diretmelerinin yanında tarihlerindeki alışkanlıklarından olsa gerek, bir de rüşvet teklif ederler. Köprülü Mehmed Paşa bu teklif üzerine hiddetine engel olamaz ve bütün arsaları değerinin iki katını peşin ve altın olarak ödeyerek istimlak ettirir.

31 Ekim 1665 mübarek bir Cuma günü YENİ CAMİİ ibadete açılır. 67 yıl önce bir Mehmed Han’ın başlattığı bu Camii’in tamamlanması ve açılışı başka bir Mehmed Han’a nasip olur.

O zamana kadar YENİ CAMİİ olarak anılan SULTAN AHMED CAMİİ’de, asıl adına kavuşur.

Allah-ü Teâlâ bizlere böyle bir geçmiş ve geleceğe dair misal teşkil edecek bir medeniyet bırakan Ecdadımızın her birinden ayrı ayrı razı olsun. Onlara Cennet-i Alâ’da yüksek dereceler ihsan buyursun ve onları bizlere şefaatçi kılsın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

14 Şub '16 02:08

Yine bilgili yazilardan bir tane daha akiciliginizi hic kaybetmezsiniz umarim. Kaleminize sağlık

CEVAPLA
Kaanbkdk yazdı, 20 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Oca '16 00:00
2. Kılıçarslan

Alâeddin Tepesi’nde tarihi pencereden surların ötesine doğru baktım. Haçlı kuşatması altındaki Konya’yı hayal ettim bir an. Sonra, Melih Cevdet’in muhteşem şiiri Troya Önünde Atlar eşliğinde, Çanakkale sahillerinde İngilizler, Viyana önünde yeniçeriler, Alabama kalesi önünde kovboylar ve daha neler neler geçti gözümün önünden. İçlerinde en görkemli görsel şöleni yapabilen Alabama Kalesinin Fethi hiç şüphesiz… Çünkü çocukluğumda kırka yakın sinema filmi izledim Alabama Kalesi Kuşatması ile ilgili.

***

Olağan üstü heyecan vericiydi hepsi. Çünkü tahta sırıkları, küçük bir kasabanın etrafına çakarak oluşturulmuş muhkem muhteşem(!) kale amansız kızıl derili savaşçılar tarafından savunuluyordu. Hepi topu kırk elli kişi içeride, bir o kadarı dışarıda. İçerideki Kızılderililertüfeği henüz görmüş ama olsun çok korkunçtular. Tabii içlerinde iyiler de var ama bunlarçoğunluk olarak bildiğiniz vahşi, uygarlıktan insanlıktan bihaber yerliler. Öldürdükleri rakiplerinin kafa derisini yüzüp saç koleksiyonu filan yapıyorlar ki görmeyin gitsin.Yani o kaleyi iyi kalpli kovboyların mutlaka düşürmesi lazım. Onca senaryo nasıl çıkmış derseniz: İçeriden birinin gözüyle, dışarıdan birinin gözü ile kızıl derilinin atı, kovboyun köpeğinin gözüyle farklı bakış açıları ile çekilmiş filimlerdi emeği geçenlerin hakkını yemeyelim. O kadar farklı ki ben epeyce sonra anladım hepsinin aynı kaleden aynı kuşatmadan ilhamla yapıldığını. Böyle bir hayal kırıklığından sonra kendi gerçeklerimize döndüm.

***

Ve ne gördüm: İngilizler, Çanakkale’de ne arıyordu sorusunun karşısında, bizimkiler Viyana’da ne arıyordu suçluluk duygusu ile başlayıp İstanbul’un Fethi’ne hatta Malazgirt’e kadar uzanan hümanistbir pişmanlık anlayışında olanlar vardı.Sanki tüm dünyada herkes geldiği yere geri dönse barış ve adalet sağlanabilirmiş gibi bir yanılsama. Ya da tüm tarihi, olayları savaşları ekonomiye bağlayanlar.Bir de insanlığın başından bu güne dökülen kanlardan dinleri sorumlu tutanlar. Daha uzatabilirim bu farklı ekolleri ama o çocuk yaşta ilk içimden geçen hep şu oluyordu: Bizim o koskoca zaferler, kaleler, fetihler, ordular, kahramanlıklar keşke Amerikalıların elinde olsaydı. Hem bunları onlara vermek istemiyor, hem de tahta Alabama kalesine kırk film çekenlerin bizim yerimizde olsa ne yapacağını merak ediyordum. Merakım güncelliğini korusa da bunu hiçbir zaman öğrenme şansımız yok. Çünkü miras bizim. Mühim olan bizim neler yapabileceğimiz.

***

Biz ki, yıllardır Anadolu’yu bize yurt yapan Selçuklu Sultanlarının Alaeddin Tepesinde yattığını bile unutmuşuz. Dünyanın ilk on stratejik savaşı arasında ilk sıralarda olan ve donanım ile sayı bakımından en orantısız zafer sayılan Düzbel (Mirayakefelon) Zaferini nasıl hatırlayıp hatırlatacağız. Onun eşsiz komutanı II. Kılıçaslan’ın dâhiyane başarısını nasıl yaşatacağız. Elbette bir yerden başlamak lazımdı. Ve dün 17 Eylül 1176 Düzbel Zaferi’nin 839. Yıl dönümüydü. Yönetiminde bulunduğum Konya Fikir, Sanat, Kültür Adamları Derneği olarak Selçuklu Mirası konusundaki hassasiyetimiz gereği her yıl bu zaferi gündeme taşıma amacı ile çeşitli projeleri programımıza aldık.

Bu benim için bir mutluluk vesilesi. Kim ne derse desin saygı duyulacak, kutsanacak bir savaş varsa o da savunma savaşıdır. Miryakefalon ise savunma savaşları içinde en şanlı olanlardandır. II. Kılıçarslan’ın iki büyük barış girişimi ile elçilerini, ihanet ve hakaretle karşılayan, Doğu Roma İmparatoru I. Manuel, Papa ve Avrupa hükümdarlarını, Türklere karşı son fırsatımız ipek yolunu tamamen ve sonsuza kadar ele geçirebiliriz diye ikna etti.Hayali Batı ve Doğu Roma’yı tekrar birleştirmekti. Haçlı Ordusu kendi kaynaklarına göre 1milyon, bizim tarihçilere göre 600 bin. Kılıçaslan’ın toplayabildiği ordu iki tarafa göre de en fazla 50 bin. Bizimkiler bunu da artırıp denge sağlamak için uğraşsınlar diye yazıyorum.

***

Kendilerinden fazlası ile istifade ettiğimiz kıymetli tarih hocalarımızın yeri ayrı elbette. Fakat bir süredir. “Resmi tarih yalan söyler” tezini geliştirdim. Gayri resmi tarih de yalan söyler; hatta yazılan tarihin çoğu yalandır. Çünkü herkes önceki dönemin resmi kayıtlarına atıf yaparak yeniden tarih yazmaktadır. O dönemdeki resmi kayıtlarda kendi döneminin güç odaklarına göre tutulur. Bu yüzden sözlü edebiyatımız, halk söylenceleri ve kendi sezgilerimiz ya da bir duvar taşındaki nakış bize verdiği ilham ile çokdaha önemlidir.

İşte bu gün Selçuklu Sultanlarınınsandukalarınadokunup, türbenin penceresinden dışarı bakarken bunları düşündüm. II. Kılıçaslan yanımda belirdi sanki...Ona içinde Papa, Roma-Germen İmparatoru ünlü F.Barbarossa, İngiliz Kralı, Fransız Kralı ve Doğu Roma İmparatoru Manuel’in bizzat bulunduğu tarihin en büyük Haçlı Ordusuna bakarken ne hissettiğini sormak isterdim. Nasıl karar verdiğini, nasıl cesaret ettiğini… Elbettebirçok cevap,birçok ilham,birçok his doğdu içime…

***

Ama sizinle ilk paylaşmak istediğim: Selçuklu Sultan’ı II. Kılıçaslan, bulunduğu tepeden Düzbel Ovası’ndaki, atlarına kadar zırhla kaplı, o yer gök almaz Haçlı Ordusuna bakarken etrafındaki Oğuz beylerine : “Onlar ne kadar giyinikse, biz o kadar soyunacağız !” diyordu.

İşte bu! Dünyanın en tılsımlı mücadele cümlesi, ister vahşi kapitalizme, ister tüketim çılgınlığına uygulayın; her kilide uyar bir anahtar. Bence Kılıçaslan’ın dehası bu cümlede gizli… 50 bin kişi, 1 milyon kişiyi yener mi yener! Sonra o kökten, yüz yıllar sonra, en umutsuz dönemde, yemyeşil bir filiz çıkar, İstanbul önlerine demir atan işgal zırhlılarına Düzbel Ovası’ndaki Haçlılara bakar gibi mavi keskin bir bakış atar ve : “Geldikleri gibi gidecekler !” der .

Düzbel Zaferi kutlu, 2. Kılıçaslan’ın ruhu şad olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Kürşat Koyuncu yazdı, 470 kez açıldı, 14 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
11 Oca '16 20:00
Fahreddin Paşa'nın Çekirge Diyeti

Artık müdafaanın son günleridir. Medine, Şerif Ali ve Şerif Abdullah kardeşlerin kuvvetleri tarafından kuşatılmıştır. Fahreddin Paşa Medine’deki durumun ne hal aldığını anlatmak için Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’ya 7 Mart 1918’de Teğmen İsa Efendi vasıtasıyla -yirmi beş günde ancak ulaştırılabilen- şifreli bir mektup yazar. Mektupta, ellerindeki erzaklarının tükenmek üzere olduğunu, acilen Hicaz’daki kuvvetlerini doyuracak bir kaynak tahsis edilmesini ister. Ancak istekleri hiç gerçekleşmez. Medine neredeyse tamamen kuşatılmış durumdadır. Yiyecek sıkıntısı hat safhaya ulaşmıştır. İşte bu sırada Fahreddin Paşa’nın o bölgede çok bulunan ve o bölgede yaşayan insanların yedikleri bir yiyecek aklına gelir. Çekirge!

7 Haziran 1918’de çekirge talimnamesini yayınlar. Burada çekirgenin serçeden bir farkı olmadığını, sadece temiz şeyleri yediğini, topluca yaşadıkları için bolca bulunduğunu, Hicaz, Yemen gibi o bölgede yaşayan insanların başlıca gıdası olduğunu ve Bedevilerin sağlamlıklarını ve çevikliklerini çekirgelere borçlu olduğunu söyler. Sonra faydalarından bahseder:

‘Bütün bu havalide öteden beri inanıldığına göre, dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara pek tesirlidir. Hele romatizma için iksir gibidir. Şifa verici tarafı bilhassa, yumurtalarıdır. Biz yazık ki bunları, çukurlara gömerek, üzerlerine kireç dökerek heder ediyoruz. Çekirgeyi, hekimlemize inceletip, tahlil ettirdim. Bunlar, araştırıp incelemeleri neticesinde çekirgeden sitayişle bahsetmekte ve şifa verici, hem de besleyici hassalarını saymakla bitirememektedirler. Gerçi ziraatımıza, ekinlerimize zarar veriyorlarsa da, birçok kuşlar ve hayvanlar da öyle değiller mi? Hatta bazı hayvanlar, yalnız zarar verirler ve hiç hayırları yoktur. Çekirge ise, zararının yanında, gıda bakımından çok hayırlı ve faydalı bir hayvancağızdır. Hem gıda, hem de devâdır. O halde, bundan faydalanmak gerekmez mi? Yediğimiz sebzelerin çoğundan fazla ve daha ziyade faydalı olduğu tecrübe ile tahakkuk etmiştir.’

Çekirgelerin ıstakoz ve karidesten farkı olmadığını söyler. (ki burada haklıdır. Çekirge, ıstakoz ve karidesin hepsi de eklembacaklılar olarak nitelendirilir) Daha sonra çekirge yenmesinin bir ‘sünnet-i seniye’ olduğunu vurgular:

‘Cenab-ı Peygamber hadisi şerifinde “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” Buyurmuşlardır ki, iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı da dalakla karaciğerdir.’

Daha sonra çekirgenin nasıl yeneceği konusuna değinir:

‘İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin, başının kopartılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış…

Hicaz çekirgesi, öteki bölgelerin çekirgesine göre daha besleyici ve daha tatlıdır. İbnürreşit cihetindeki çekirgeyi nimet sayıp, bereket bilirler. Bunları zaten uzun boylu anlatmaya hacet yoktur. Yiyip tadına bakarak, faydasını anlamak kâfidir. Çekirge dört türlü yenebilir:

1-Toplanan çekirgeler, çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar kurtulur. Ayakları ve başı koparılır. Kalan gövde kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenir.

2-Sıcak su ile haşlanır. Baş ve ayakları temizlenir. Hemen pişmek üzere bulunan pirinç ya da bulgur pilavına karıştırılıp pişirilir.

3-Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilerek konur, üzerine zeytinyağı ile limon gezdirilir.

4-Çekirgenin kavrulan kısmı, havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi şeklinde kutularda ve dağarcıklarda muhafaza edilir. Araplara göre en makbul tarzı budur. Çünkü elde daima ihtiyat durur. Ve gerektiğinde nerede olursa olsun açlığı gidermeye yarar. Hele harp zamanlarında, hemen el altında bulunan bir gıdadır.’

Büyük bir dikkat ve titizlikle yaptırdığı araştırmalara göre, ‘…onun tabiriyle yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile nimetnaşinaslıktır.’ der. Sonra kendi tecrübesini paylaşır:

‘Dün karargâh sofrasında (çekirge tavası) vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu dil konservesinden pekiyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.’

Ve talimnamesini şu sözlerle bitirir:

‘Kısaca dün, çekirgeyi bahçelerden yok etme tedbirlerini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yolları gözlüyorum. Hangi bölgeye çekirge düşerse, tarifime göre faydalanılmasını ve bana hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ediyorum.’

Fahreddin Paşa’nın bu diyetine uyulur. Askerler doymaktadır. Ancak bir başka sorun daha vardır. Her işlerini gördükleri hayvanlarda açtır ve bu hayvanlar yem yokluğundan eriyip gitmektedir. Öyle bir kapana kısılmışlardır ki, hayvanlar için ot peşinde koşarken asilerle çatışmaya bile girilir.

Sonrasında sıkıntılar daha da artar ve 7 Ocak 1919 günü teslim olunur.

NOTLAR:

1-Bu yazıda yaptığım alıntıların kaynağı, Feridun Kandemir’in yazdığı “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası” isimli kitabıdır. Gerçek tarihi belgelerle yazılan bu kitabı meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

2-Aslında bu yazıyı, önümüzdeki yıllarda daha sık karşılaşacağımız ‘böceklerle beslenme’ ile ilgili olarak yazacaktım, ancak adeta bir açık hava hapishanesine çevrilen Madaya’da, açlıktan ağaç kabuklarını, kurumuş yaprakları, böcekler, hatta kedileri ve köpekleri yiyen insanları görünce sadece bu kadarını yazdım. Hatta kendi adıma şöyle düşündüm: ‘Fahreddin Paşa ve askerleri şanslıymış, orada en azından yiyebilecekleri kadar çekirgeleri varmış. Madaya’da o kadarı bile yok…’ Görüntüleri görünce üzülüyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Ama o kadarla kalıyor. Daha önce de yazmıştım, tam bir katarsis yaşanıyor. Katarsis, yani başkalarının içinde bulunduğu trajediyi seyrettikçe onun acısının içinde kaybolurken o anın her saniyesinde aslında özdeşleştiği kişinin acısının dışında konumlandığını bilerek, kendi içindeki endişe ve korkulardan arınmak. Günümüzde trajedi içeren görüntüler katarsis etkisini yaratıyor ve o kadarla kalıyor. Sosyal medya denen şey üzerinden herkes sadece öfkesini ya da herhangi başka bir duygusunu boşaltıyor. Kendimizi düzeltmeden, başkalarının düzgün davranmasını bekliyoruz. Bunca, hırsın, açgözlülüğün, bencilliğin içindeyken de yaptığımız hiçbir şeyin kıymeti olmuyor. En basitinden, rahatlıkla Madaya gibi yerlere yapılan yardımların yetersizliğinden bahsediyoruz (yardımlara karşı çıkanları konu dahi etmiyorum), ama günlük 4,5 milyon (rakamla da yazayım: 4.500.000) ekmeği çöpe atıyoruz. Oysa Madaya’da bir lokma ekmeğe muhtaç sayıları sadece binlerle ifade edilen insan yaşıyor. Sözün özü, kendimizi düzeltmeden başkalarını düzeltme hastalığından kurtulmadığımız müddetçe yaptığımız hiçbir şeyin anlamı yok. Allah kimseyi -her anlamda- açlıkla terbiye etmesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

12 Oca '16 03:21

Tekrar olacak ama, eyvallah (:

CEVAPLA
12 Oca '16 00:53

Kaleminize sağlık

CEVAPLA
11 Oca '16 22:50

Eyvallah.

CEVAPLA