İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Abdulhamid Osmanoğlu

13 / Puan: 4.92

İstanbul

Sıla Münir

17 / Puan: 4

İstanbul

Alpay Gökçe

22 / Puan: 3.62

İstanbul

Sezer Emlik

41 / Puan: 2.62

Bartın

Fikir Teri

109 / Puan: 1.4

Ankara

Faruk Aslan

421 / Puan: 0.67

İstanbul

Fatih Kaymakçı

462 / Puan: 0.5

İstanbul

Ali İşeri

485 / Puan: 0.33

İstanbul

Esra Şengül

486 / Puan: 0.33

Adana

Afşar Kaplan

504 / Puan: 0.17

Kahramanmaraş

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 49 dakika kaldı.

Timur Timurlenk yazdı, 296 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Oca 18:00
Almanya'nın Savaşı (2)
14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

Bir önceki yazımızda 19. yüzyıl Almanya’sına kısaca değinmiştik. Almanya bahsine devam edelim ve Umumi Harb’e giden süreçte Almanya’nın durumuyla ilgili bir hülasa yapalım.

Almanya, 18 Ocak 1871’de Prusya önderliğinde Alman prensliklerinin siyasal birlik üzerinde mutabakat sağlamaları üzerine kuruldu. Coğrafi konum itibariyle Avrupa devletler sisteminin tam ortasında yer alan bu yeni devlet, kuruluşuyla beraber belli sorunları da beraberinde getirmişti. Yarattığı en büyük sorun ise Almanya’nın sömürgeler sistemini sarsacak derecede güçlü oluşuydu. 1850’de Olmütz Antlaşması ile Avusturya’ya boyun eğen Prusya, Almanya’ya dönüştüğü 1871’de inanılması güç bir kuvvetle birlikte muazzam bir etki yaratmıştı. Büyük Britanya’nın Daimi Hazine Sekreteri Lord Reginald Welby 1914’de, Almanya’nın 1850’lerde önemsiz prensçiklerin yönetiminde önemsiz devletçiklerden oluştuğunu söylüyordu, fakat Almanya 1850’den pek de mümkün görünmeyen bir sıçrama gerçekleştirmişti.

Almanya’yı süper güç yapan sanayi rakamlarına kısaca bir bakalım: 1914’de kömür üretimi, 292 milyon tona ulaşmış ve 277 milyon ton kömür üreten İngiltere’yi geride bırakmıştı. Çelikte ise, 1914’te, 17,6 milyon tonla İngiltere, Fransa ve Rusya’nın toplamını geçiyordu. Elektrik, optik ve kimyada da inanılmaz bir performans gösteriyordu Alman sanayisi. Kimya firmaları dünya sanayisinin yüzde 90’ını karşılıyordu. Siemens, AEG gibi dev firmalar 150.000 kişiye istihdam sağlayabiliyordu. Dünya imalat sanayisinde ise İngiltere’yi geçmiş, ihracatta hemen onun arkasında ikinci sırada bulunmaktaydı.

İngiliz filozof Herbert Spencer, Amerika’yı bir sanayi toplumu, Rusya’yı bir askeri toplum olarak niteliyordu. Almanya ise hem askeri hem de bir sanayi toplumu olma yolunda hızla ilerliyordu. Almanya’nın büyümesi yalnızca fiziki değildi, niteliksel olarak da büyüyordu. Genç nüfusundan diğer devletlere göre çok daha iyi yararlanıyorlardı; büyüyen bir ordu için hayati bir önemi sahip olan eğitilmiş kadrolar belki de en fazla Alman ordusunda vardı. Almanya’nın özel eğitimli 112.000 astsubayına karşılık Fransa’nın yalnızca 48.000 astsubayı vardı. Mükemmele varan askeri organizasyonu sayesinde hem Fransa’ya hem Rusya’ya nazaran milyonlarca yedek askeri donatıp cephe hattına yıldırım hızıyla sürebiliyordu. Misal barış zamanında 800.000 kişilik ordusunu 1-17 Ağustos 1914 tarihleri arasında yedekleri devreye sokarak 6 kat büyütmüş ve aynı tarihler içerisinde savaş hattına trenden indiği anda savaşabilecek kapasiteye sahip 1.485.000 asker yığmıştı.

Peki sanayide, orduda, donanmada, ticarette bu kadar devasa bir büyüme gerçekleştiren; ulusal gücü İtalya’yı, Japonya’yı 4’e katlayan, Fransa’yı ve Rusya’yı ve hatta İngiltere’yi geride bırakan ne olmuştu da 1918’de tarihinin en ağır yenilgilerinden birini almıştı ?

Amiral Tirpitz, Alman donanmasını dünyanın en büyük ikinci donanması haline getiren kişiydi ve Almanya’nın sömürgeler edinmesinin karşı konulamaz bir yasa olduğunu ifade ediyor, Kayzer 2. Wilhelm ise Almanya’nın Kıta Avrupası dışında başaracak çok şeyleri olduğunun altını çiziyordu. Almanya’nın ‘kuşatılmış olarak doğmasından’ dolayı Avrupa’da bir yayılmacılık düşünülemezdi. Doğusunda her geçen gün büyüyen bir dev olan Rusya, güneyinde Kara Avrupası’nın büyük sömürgecisi Fransa ve batısında en büyük rakibi Britanya duruyordu. Bununla bağlantılı olarak Almanya, bütün ulusal imkanları ve gücüyle ‘kuşatılmış olarak doğma’nın kendisine vurduğu prangaları kırmaya çalışıyordu. Tabi ki yenilginin en büyük payı burada, Almanya’nın içinde bulunduğu coğrafyadaydı. Almanya’yı yaratan Bismarck bir diplomasi dehasıydı ve Almanya’nın iki cephede birden savaşmasının felaketle sonuçlanacağını biliyordu. Kayzer 2. Wilhelm onu görevden azlederek bir anlamda bu felaketin önünü açmıştı.

Almanya’nın yenilgisini tek başına coğrafya ile açıklamak çok yetersiz olacaktır. Savaş esnasında savaşa etki eden birçok faktör de bulunuyor elbette. Tarihçiler, Umumi Harb’in dönüm noktasının ABD’nin savaşa girmesi olduğunu söylerler. 1918’de Fransız ordusu saldırı yapacak durumda değildi, Rusya’da devrim olmuştu ve Alman askerler Batı Cephesi’ne kaydırılıyordu. Rusya’nın savaştan çekilmesi de Alman cephesini sevince gark etmişti. Fakat ABD’nin savaşa dahli Wilson’un deyimiyle ‘savaşı bitiren savaş’ olacaktı. 1918 sonlarına kadar Avrupa’ya çıkarttığı 3 milyon taze askeri kuvvet, savaş yorgunu Alman ordusunu ve ülkede baş gösteren devrimci hareketler, sosyalist grevler, boykot ve başkaldırılar Alman hükümetini 11 Kasım 1918’de ateşkes yapmaya zorladı. (Nuri Bilge Criss-Barışı Olmayan Savaş)

29 Oca 21:33

Misafir

Rakamlar, karşılaştırmalar yerinde, güzel bir yazı...

Timur Timurlenk yazdı, 792 kez okundu, 30 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Oca 10:00
Almanya'nın Savaşı
cdd9c364b6a3604369f25b3b775914231485043966

cdd9c364b6a3604369f25b3b775914231485043966

Benim için Avrupa halkları içerisinde Cermenlerin yani Almanların yeri başkadır.Tam olarak hayranlık diyemesem de bir sempatim var Almanlara. Biz Türklerin,genel olarak da temeli en azından 19. yüzyıla dayanan bir Alman hayranlığı vardır. Aydınlarımız (daha çok Jön Türkler) Almanya’nın yükselişine şahit olmuşlar ve özellikle 1870-1871 Sedan Savaşı’nda Fransa’yı, imparatorunu esir alacak biçimde küçük düşürücü bir yenilgiye uğratarak, Kara Avrupası’nın en büyük gücü oluşunu hayranlıkla seyretmişlerdir.

Almanlar, bizim tarihimizde ve pek tabii Avrupa tarihinde çok büyük etkiler yaratmıştır. 16. ve 17. yüzyılda Habsburgların veraset yoluyla Kara Avrupası’nı ele geçirmeye çalıştığı dönemde de 19. Yüzyıl sonlarında bir süper güç olarak ortaya çıkıp sömürgeler sistemini sarstığında da, Avrupa ve Dünya tarihini değiştirmişlerdir.

Peki 19. yüzyılda Napolyon Savaşları’ndan sonra adeta ezilen ve Büyük Friedrich Prusyasından da daha güçsüz bir duruma düşen Prusya’yı, süper güç Almanya yapan şey neydi ? İmparatorluğun ellerinden kayıp gittiğini gören Osmanlı aydınının da sorduğu bu sorunun birçok cevabı var elbette, ama bence bunun altında yatan en büyük neden bir askeri devrimdi. 1860’lardan itibaren savaşa etki eden birçok faktör ortaya çıkıyor ve savaşın boyutları, kapsamı tamamen değişiyor. Özellikle Amerikan İç Savaşı’nda 2-3 milyon askerin cepheye sürülmesi ve bu askerlerin ikmal ve iaşesinin sağlanacağı bir ulaşım sisteminin, muhaberatın, bunu sağlayacak tekniğin vs, imparatorluklar çağının savaşlarına göre çok daha fazla komplike bir yapı oluşturarak muharebeye etki etmesi, bunu gözler önüne sermiştir.

Bu askeri değişimi gören ve Prusya ordusunu buna göre dizayn eden bir asker: Helmuth Karl Bernhard von Moltke. Tam 31 yıl Prusya ordusunun genelkurmay başkanlığını yapmış bir askeri deha. O, Carl von Clausewitz etkisinde kalarak savaşların kapsamının ve niteliğinin değiştiğini görmüş, Savaş Akademisi’ni buna göre düzenlemiş, buradan çıkan parlak subaylarla gelecekte patlak verecek olan ‘topyekün savaş’ların nasıl idare edileceği üzerine yıllar süren çalışmalar yapmıştır. Aynı şekilde Prusya ordusu içerisinde, demiryollarının düzenlenmesi ve savaş zamanı iaşe ve ikmalin düzenli ve hızlı bir şekilde yapılması için, bir birim oluşturmuştur.

Moltke’nin askeri devriminin, sonuçlarının alındığı ilk savaş: 1866, Sadowa Savaşı’dır. O dönemde siyasi birliği sağlayamamış ‘Kuzey’de, Almanca konuşan halklardan oluşan birçok Alman devleti vardı; Hannover, Saksonya gibi Alman devletleri, bu savaşta Avusturya’yı desteklemişti ancak Bismarck’ın(Büyük Almanya’yı yaratan asıl büyük siyasi dehadır) muhteşem diplomasisi bu savaşa diğer güçlü devletlerin müdahalesini engellemiştir. Prusya’nın nüfusu düşmanlarının nüfusundan az olsa da asker toplama sistemleri ve bunları cepheye sürme olanakları çok daha gelişmişti. Üç farklı orduyu zorlu coğrafi şartlar altında cepheye sürerek Bohemya’da birleştiren Moltke, Sadova’da Avusturyalılara acı bir yenilgi tattırmıştır ve Viyana, Almanya üzerindeki tüm çıkarlarından vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Almanya’nın savaşı elbette burada bitmiyor, bu büyük mücadeleyi burada kaleme almak da zaten mümkün değil. Sedan’dan sonra giderek yükselen bu güç 1914’e gelindiğinde Fransa’nın 6 milyar dolarlık GSMH’sine karşılık 14 milyar dolarlık milli değere sahip olan bir ‘Great Power’ olmuştu. 1918’de aldığı büyük yenilgiden sonra bile, ‘bu iş burada bitmedi’ diyebilecek bir güçtü Almanya.

Helmuth von Moltke’den bahsetmişken onun Türkiye’ye dair izlenimlerine de değinmemek olmaz. 1835-1839 arasında Türkiye’de askeri öğretmen olarak görev yapan Moltke’nin burada yaşadıkları ve tespitleri çok mühimdir: Türkiye'de, bir Hristiyandan gelmişse en ufak hediye bile şüphe çeker... Rusya'da yabancılardan nefret edilmiş olabilir; Türkiye'de ise iğrenilir. Bir Türk, Avrupalıların bilim, hüner, servet, cüret ve kuvvette kendi ulusundan üstün olduğunu tereddütsüz kabul eder; fakat bir Frenk'in bundan dolayı kendini bir Müslümanla bir tutabileceği hiç aklına gelmez… Albaylar bize önlerinde yer verdiler, subaylar da oldukça nazikti; fakat alelade kimseler bize kollarını uzatmazlardı; kadınlar ve çocuklar ise zaman zaman bizi lanetle takip ettiler. Asker itaat etti, fakat selamlamadı."

Ozan Bilican yazdı, 1575 kez okundu, 78 misafir beğendi, 6 yorum yapıldı.
07 Oca 10:00

Ozan Bilican

Puan: 7.6

Işid'i 90 Sene Önceden Tanımak

Önce 1925 yılına gidiyoruz.

"Din-i mübini Ahmedi’yi (İslâm), kafir olan M. Kemal’in yedi zulmünden kurtarmak gazası niyetiyle hareket edildi. ... dinimizi ve namusumuzu bu imansızların elinden kurtaralım,size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır."

Bu satırların sahibi,Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı başlattığı isyana destek toplamak için çevre illerdeki aşiret reislerine mektup gönderen Şeyh Sait'ten başkası değildi.

2 sene öncesi...

24 Temmuz 1923 itibariyle Lozan görüşmelerinde mutabakata bağlanamayan hususlardan biri; İngiliz işgal kuvvetlerinin elinde bulunan Musul.

Mustafa Kemal Paşa ise, Lozan görüşmelerinden evvel bulduğu her fırsatta Musul ve Kerkük vilayetlerinin Türkiye için arz ettiği önemden bahsediyor,bu vilayetler ile aramızda bulunan tarihsel bağı ön plana çıkartarak sınırlarımız içerisinde yer almaları için gerekli her tedbiri uygulayacağını söylüyordu.

Paşa'nın bahsettiği tedbirlerin içinde pek tabii ki harekat emri de yer alıyordu. Anadolu'da toprak bütünlüğü sağlanmış,Cumhuriyet kurulmuş ve şimdi sıra Musul-Kerkük'ü geri almaya gelmişti. Asırlardır sahibi olduğumuz topraklara konan İngilizlerle bir harbe dahi girişmeyi göze alabiliyordu.

1 sene öncesi...

1922 Haziran'ında Ankara tarafından bizzat görevlendirilen Yarbay Şefik Özdemir,gizlice Irak'a sızarak Musul'daki yerel isyanın başına geçip İngilizlere ve Irak'taki manda rejim askerlerine büyük zorluklar çıkartarak kısa bir süre içinde Musul,Kerkük ve Süleymaniye'yi ele geçiriyordu. Ancak ilerleyen dönemde Türkiye'den lojistik destek alınamaması (silah gönderilememesi) ve İngilizlerin Şefik Bey'in yanında saf tutan kimi aşiretleri vaatle,kimi aşiretleri bombalarla caydırması sebebiyle bu vilayetleri tekrar kaybediyorduk.

Tekrar 1925'e dönüyoruz.

"Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarıyla meskun vatan parçasıdır."

Misak-ı Milli sınırlarının niteliğini bu cümleyle özetleyen Paşa,kararlılığından bir şey kaybetmeden bu sefer orduyu büyük Musul harekatına hazırlıyordu. Harekatı bizzat kendi yürütecekti.

Şubat 1925...

Diyarbakır'ın Piran köyünde jandarma birliğine karşı girişilen çatışma kısa sürede etkisini genişletiyor ve birçok Güneydoğu ilimizi kapsayan,Şeyh Sait önderliğinde Cumhuriyet tarihimizin ilk isyanı başlıyordu. Dönemin Başbakanı Ali Fethi Okyar,isyanın sıkıyönetim ilanı ve genel tedbirlerle bastırılacağını düşünürken;Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı ve Başkomutan sıfatıyla Takrir-i Sükun yasasını çıkarttırmış,olağanüstü hal yetkileriyle geniş çaplı bir harekat başlatmış ve şehirlere yayılan isyanı 3 ay gibi bir sürede bastırabilmiştir. İslâm adına ayaklandığını söyleyerek yola çıkan Şeyh Sait,Zaza ve Alevi aşiretlerin desteğiyle kısa sürede bir Kürtçü isyanın lideri olmuştu. Ödülünü de idam edilerek aldı.

Ve son geçişimiz 1926 yılına...

Haziran 1926.

Sırasıyla 2 Balkan Harbi,1 Cihan Harbi,İstiklal Harbi ve daha sonra da iç sorunlarla uğraşmaktan bir dış harbe girmeye tâkati kalmayan orduyu Musul'a sokmaktan vazgeçen Mustafa Kemal Paşa, Ankara Antlaşmasıyla Musul'u İngilizlere bırakmak durumunda kalıyordu. Son 2 asırda Mezopotamya'yı ajanlık marifetleriyle ülkeleri kana bulayan,üstelik bunu da kardeş eliyle kardeşe yaptıran İngilizler bir zafer daha elde etmişlerdi; üstelik kendileri tek mermi dahi atmadan.

Ben bu satırları,okuduğunuz her paragrafta "ya bu bizim daha geçende yaşadığımız şu hadiseye ne kadar benziyor" düşüncesinin kafanızda oluşması temennisiyle yazdım. Çünkü aradan 100 sene geçti belki ama; Musul aynı Musul, Halep aynı Halep, İngiliz aynı İngiliz, Amerikan zaten Amerikan. Mevzu; biz ne kadar "biziz" ? Zira,yakın tarihimiz "biz" olamadığımızda uğradığımız tahribatlar,tarihimiz ise "biz" olduğumuzda uğrattığımız hüsranlarla dolu.

Sevgiler.

14 Oca 01:17

Misafir

Your's is a point of view where real iniceltgenle shines through.

07 Oca 22:54

Misafir

Iyi tahlil edilmiş

Nida Tandoğan yazdı, 197 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
02 Oca 22:00

Nida Tandoğan

Puan: 2.42

Antitez

Sözlerime derdimi anlatacak bir alıntıyla başlasam ama ne olsa diye telefonumda notlarımı karıştırırken aklıma gülümseyerek Atatürk’ün Sakarya Meydan Muhaberesinde söylediği şu söz geldi:”Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır,o satıh bütün vatandır.” O gün için bu cümleler askerlerin tüfek ve süngüyle mücadelesinde karşılık buldu,bizim için ise anlamı toptan tüfekten çok başka.Bizim için o satıh bütün fikirlerin,farklılıkların bir arada toplandığı çatı;hoşgörüyü kucaklamak.Ülkemizde gerçekleşen her bir terör eylemi bu çatının ayaklarına sıkılmış kurşun. Evet tüm bunlar canımızı yakıyor ve evet soğukkanlı olmak zor ama Malazgirt de İstanbul’un fethi de Sakarya Zaferi de bizim.Tarihimizde bunun çok örneğini gördük,biliriz ama ben burada sözü başka bir mecraya taşımak istiyorum:Avrupa. Sürekli eleştirdiğim,sevmediğim ve kızdığım çok şey var ama geçenlerde bir tartışma programını izlerken bazı şeyleri es geçtiğimi fark ettim:Avrupa Birliğinin temelinin atılması.Almanya ile Fransa’nın zengin kömür yatakları mücadelesini biliriz;nam-ı diğer Alsace Loren.Fakat İkinci Dünya Savaşından sonra her iki tarafın da güç kaybetmesi onları işbirliğine zorladı.Almanya’nın kazdığı tünellerle Fransa’dan kömür çaldığı bir maden kazası sonucu anlaşılınca her iki devlet savaşmaktan vazgeçti ve iki ülkede çıkarılan kömürlerin aralarında paylaşılmasını kararlaştırdı.Bu anlaşmaya diğer devletler de çelik,magnezyum gibi madenler ekleyerek iştirak ettiler ve 1951 yılında Avrupa Birliği’nin temeli sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortaya çıktı. Elinde silah olan iki devletten bahsediyorum.Bizim silahlarımız ise daha masum;fikirlerimiz ve farklılıklarımız. Velhasıl düşman düşman da olsa aynı masaya oturmayı biliyor biz ise aynı nehrin suyunu içsek de birbirimiz boğazlamayı. Artık sosyal medyanın ne olduğunu hepimiz anladık;amaçlar,operasyonlar,provokasyonlar ayyuka çıktı. Bilinçliyiz,tetikteyiz ve kararlıyız sadece yekvücut olmak kaldı geriye.Yekvücut olmak,safları sıkı tutmak,birbirimize değil düşmana nişan almak,terör örgütlerinin kendi propagandalarını bizim ellerimizle gerçekleştirmelerine karşı uyanık olmak…Belki buraya daha ziyade cümle eklemek isterim ama gerisini sizin takdirinize bırakıyorum ve son cümle:Zafer inananlarındır!

Timur Timurlenk yazdı, 879 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 14:00
Rotamız

Türkler, dünyanın en ilginç, hayrete değer milletlerinden biridir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Hiç kuşkusuz en büyük rakibi Avrupalı karşısında da böyledir, onların gözünden kimi zaman kan emici bir barbar, kimi zaman kahraman bir düşman, kimi zaman yardımsever bir centilmen, bazen de bozguncu, talan eden, yakıp yıkan olmuştur. Misal, Ammianus Marcellinus 4. yy’da Hunları şöyle anlatır:

“Savaş alanında korkunç çığlıklar atarak düşmanın üzerine yürüyorlar. Karşı durulduğu zaman dağılıp tekrar birleşiyor ve yollarına çıkan her şeyi kesip biçerek yeniden saldırıyor… Çok uzaklardan attıkları, demir kadar sert ve öldürücü keskin kemiklerle uçları sertleştirilmiş oklarını kullanma yetenekleriyle boy ölçülebilecek hiçbir şey bulunmuyor”.

Görüldüğü gibi Türk burada amansız bir düşmandır, karşısına çıkacak her şeyi yok edebilme kapasitesine sahip korkunç bir ölüm makinesidir. Marcellinus bu satırları yazdığı sıralarda Hunlar yani Türkler Avrupa’ya yeni yeni ulaşmaya başlamış karşısına çıkan ‘barbarlar’ı yerlerinden oynatmış ve bu barbarlar dönemin en ‘uygar’ı Roma’ya tarihinin en kabus dolu dönemlerini yaşatmışlardır. Barbarların baskısını kırmaya çalışan Roma birkaç yıl sonra o barbarlardan çok daha korkunç bir düşmanla karşılaşacak, İtalya istilaya uğrayacak, ve bu dönemin yazılı kaynaklarına Türkler Marcellinus’da olduğu gibi menfi bir biçimde yansıyacaktır.

Bin yıl sonraya Kanuni dönemine gidersek bambaşka bir Türk yorumuyla karşılaşırız. Türk burada yine düşmandır ve galebe çalan taraftır. Fakat Marcellinus’daki korkunç düşman artık yerini bambaşka bir düşmana bırakmıştır. 16. yy’ın Türk’ü artık nizam sahibidir, müthiş bir düzen içerisinde hareket eder ve azametli bir disipline haizdir:

“Öncelikle dikkatimi çeken şey askerin kendi birliğine ait mıntıkanın dışına çıkmamasıydı. bizim ordugâhların durumunu bilen bir kişi buna inanmakta zorluk çeker. Gerçek olan şu ki her tarafa tam bir sessizlik ve huzur hakimdi. Ne bir münakaşaya ve zorbalığa rastlamak mümkündü ne de içkinin yarattığı taşkınlığa, bağırışa, çağrışa ve sarhoşluğa. Ayrıca her yer tertemizdi. Etrafta gübre yığınları veya çöp görmeniz, insanın gözünü ve burnunu rahatsız edecek bir şeyle karşılaşmanız söz konusu değil. Türkler bu gibi pislikleri ya gömüyorlar ya da göz önünden kaldırıyorlar. Asker kendi pisliğini çapasıyla toprakta açtığı bir çukura gömüyor. Bütün ordugahı böylece tertemiz tutuyorlar. İçki içilip coşulduğunu ve kumar oynandığını göremezsiniz. Bunlar bizim askerimize özgü kötü alışkanlıklardır.”

Yukarıdaki satırları kaleme alan Ogier Ghislain de Busbecq’dir. 1555 yılında İstanbul’a, Osmanlılarla barışı yenilemek amacıyla Avusturya İmparatoru Ferdinand tarafından gönderilmiş bir elçidir. 1556-1562 yılları arasında da Ferdinand’ın daimi İstanbul elçiliğini yapmış ve Osmanlılar-Türkler adına en önemli kaynaklardan biri olan ‘Türk Mektupları’nı kaleme almıştır. Kendi ordularının durumunu eleştirerek Türk ordusu hakkında böylesine önemli gözlemleri aktarması, Avrupa merkezli tarih yazıcılığı açısından nadiren rastlanılan bir hadisedir.

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ kıssasına, günümüzde yaşanan hadiselere bakarak hak vermemek imkansızdır. Bugünün Avrupası ne Roma Avrupası’na benzemektedir ne de 16. yy Avrupa’sına benzemektedir fakat bir gerçektir ki Avrupa’da yeni Marcellinuslar ve Busbecq’ler vardır. Biz, Avrupa ile çekişme içerisinde olabiliriz, Avrupa siyasetinde bize karşı Marcellinusvari bir söylem hakim olmuş olabilir, onlarla siyasilerin söylemleri üzerinden münakaşaya girişebiliriz ama şunu unutmayacağız Avrupa’nın siyasetçisi, bilimadamı, gazetecisi, bürokratı vs. ne derse desin bizim son 1000 küsür yılı aşkın tarihimiz Avrupayla birdir. Biz 751’de Çin’e karşı daha Batı’da olan müslümanları seçtik; siyasi, askeri, dini, iktisadi ve içtimai hayatımız bambaşka bir yönde ihya oldu, aynı şekilde ister 1718 dersiniz, ister 1839 dersiniz, ister 1923 dersiniz, ne derseniz deyin biz yönümüzü en azından son 300 yıldır Batı’ya dönmüşüz, bundan geri adım atacak değiliz.

Muhammed Reşit Duran yazdı, 358 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
03 Ara 22:00
Devlet-İ Aliyye

Osmanoğulları  hiçbir zaman kendisini 'Osmanlı Devleti' olarak görmemiş ve tanımlamamıştır. Vesikalarda 'Devlet-i Aliyye' olarak geçmektedir,yani 'Büyük Devlet' anlamına gelmektedir. Fakat güçsüz olduğu zamanlarda 'Osmaniyye' kelimesinin de bu isme ilave etmiştir. Ama devletin resmi isminde hiçbir değişiklik olmamıştır. Tarihteki Türk Devletleri hanedan, kurucu isimlerini almıştır. Bu bir nevi gelenektir. 'Osmanlı' sözüde bu geleneğin bir devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu denmesi beni çok rahatsız etmektedir. Zira imparatorluk sömürge üzerine inşa edilmiş devletlere verilmektedir. Halbuki Osmanlı bir sömürge devleti değil hoşgörü ve adalet üzerine inşa edilmiş bir cihan devletidir. Kurulduğu ilk dönemlerde 'istimalat' yani hoşgörü politikasını kendisine hedef edinmiştir.

 Bu politika ile özellikle Rumeli de halkın gönlünü kazanmış onlaraı zulümden, baskıdan kurtarmış ve 'Devlet-i Aliyye'nin' tohumlarını buralarda atmaya başlamıştı. Müslüman gayr-i müslim ayırt etmeksizin mazluma ümit zalime korku vermiştir. Cihan devleti olduğundan İlay-ı Kelimetullah için Nizama Alem vermek için uğraşmıştır. Sadece askeri, siyasi alanda kendini ispat etmekle kalmamış Avrupa Ortaçağ bataklığında boğulurken Osmanlı eğitimde, bilimde zirve yapmıştır.

 İbn-i Haldu'nun dediği gibi 'devletler doğar, büyür ve ölürler' Osmanlı'da ömrünü tamamlayarak yükseliş dönemindeki gücü kaybederek gerileyip yıkılmıştır. Medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline gelmiş, askeriye bozulmuş ve Osmanlı giderek tükenmeye başlamıştır. 'Devlet-i Aliyye' tarih sahnesinden silinmiştir.

 Yeniden yükselişi yaşamak, yeniden 'Devlet-i Aliyye' olabilmek için ilimde,bilimde ilerlemeli çağlar ötesine eserler bırakmalı bize kalan mirası daha da zirveye çıkararak sonraki nesillere aktarmalıyız. Yazıma son vermeden önce şu cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. 'Doğu inşallah yeniden yükselişini yaşayacak'.

Mehmet Sezer yazdı, 1261 kez okundu, 21 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
03 Ara 18:00

Mehmet Sezer

Puan: 1.7

Teşkilatı Mahsusa'nın Fedaisi: Yakup Cemil
52ade22ce77367ba9a5de61ec94f3d591480769008

52ade22ce77367ba9a5de61ec94f3d591480769008

Öyle bir milletiz ki , 386 milyonluk Türk dünyası dışında kalan ve herhangi bir millete mensup olan herhangi bir kişi,  objektif olarak  bizi ve bizim tarihimizi izlerse,incelerse peygamber övgüsünü neden hak ettiğimizi daha en başında anlayacaktır. Ve en başında, kendini '' BİZ OLMA '' hissine kaptıracaktır.

Peki BİZ kimiz? Yalandan yaşayanlar mıyız,hayatın içini boşaltanlar mıyız,esip gürleyip de gece sokağa çıkınca arkasına baka baka yürüyenler miyiz ?

Ben söyleyeyim. Biz ERGENEKON u parçalayanız. Demirden dağları kaldırıp atanız. OĞUZ uz, yanan ormanlara DEVLET diye koşanız. KÜRŞAD ız binlerin üzerine kırk arkadaşıyla atını koşturanız. FATİH İZ, ordusuyla denizin içine kadar ALLAH ALLAH diye dalanız. Mustafa Kemal iz, Menemen i yakanız.

BİZ: TEŞKİLAT-I MAHSUSAYIZ ,biz teşkilatı mahsusanın ismim bilinmesin ama milletim var olsun diyen fedaisiyiz. Biz YAKUP CEMİL iz..

Soğuk bir ahşap evde ,rüzgar perdeleri titretirken yarı karanlık bir odada elimizi KUR'AN-I KERİM e koyup ettik yeminimizi. Vatana,Bayrağa,Silaha...

Karnımızın açlığı,bedenimizin güçlüğü zerre umrumuzda olmadı, bize DEVLET , bize MİLLET dedikleri saniye . Elimiz herkesden önce gitti altı patlara ve herkesden önce akıttık düşmanın kanını.

Bizim ana , bizim bacı dediklerimizin hiçbir kutsallığı yoktu düşmanın gözünde.Önce namusuna göz dikiyor sonra karnını yarıyordu süngüyle. Başımızdan aşağıya boşaldı kaynar sular.Gittik KUŞCUBAŞIYLA hesabını biz sorduk.

Namaz müslümanın olmazsa olmazıydı o zamanlar , düşman içinse cami önüne pusu kurmak modaydı. Cami avlusunda binler vuruldu,cami avlusuna binler gömüldü. Haberi geldi, başımızdan aşağıya boşaldı kaynar sular. Enver Paşa verdi buyruğu, ismail hakkı ile biz gittik...

Heryerdeydik. Devlet kurduk Devlet yok ettik.Çok kıymetlendik ,en çok biz kıymetlendik çünkü peygamberin mübarek ağzına aldığı millettik. Kıymetlenmeliydik,hakkını vermeliydik.

Sözümüz buyruk oldu,bakışımız kılıç oldu. Dünyanın kaderi çok karanlıktı lakin TÜRKLÜĞÜMÜZ aydınlattı her yeri. Devletin derinleri çok karanlıktı lakin silahımız aydınlattı her yeri.. Hakkını verdik hayatımızın. Cebimize sadece kırk kuruş ayırdık bizi ölüme götüren askerler susayınca onlara karpuz ısmarlamak için.. Sağ elimizle sol elimizi hiç tanıştırmadık..

Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz şu dünyada asla fırıldak olmadık...

Beni ölüme evlatlarım götürdü,hepsiyle helalleştim.Hiçbiri elime zincir sürmedi,kelepçenin adı geçmedi.. Ne mutlu beni doğru bilmişler. Hava sıcaktı ,yolda susadı evlatlarım.Kırk kuruş ayırmıştım sadece ,hepsine karpuz ısmarladım.Gülüştük karşılıklı. Gözleri doluydu hepsinin görüyordum. Bazılarının tüfeklerini ıslattığını gördüm bazılarının mermileri gizlice yere attığını. Fark ettiler beni ağlamaklı oldular iyice.Yorulmuşlardı. Şahadet yerine vardık dedim. Karşılarına geçtim. ALLAH a kavuşmayı ilk defa bu kadar çok istedim. Hepsiyle göz göze geldim hepsine hakkımı helal ettim. Ve..

O gün öldüm zannettiniz dimi?

Ben TÜRK üm.Ben senim.Unutmayın biz ALLAH ın zalime dünyada verdiği azapım. Unutmayın, kıyamete kadar yaşayacağım.

Açık Mavi yazdı, 353 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Kas 14:00

Açık Mavi

Puan: 1.5

The Turk
0af33aca2500a6df531bec4513aaa4b01480316468

0af33aca2500a6df531bec4513aaa4b01480316468

The Turk ya da Mekanik Türk ya da Otomat Satranç Oyuncusu 1770 yılında Macar mucit Wolfgang von Kempelen tarafından icat edilmiş sahte satranç oynama makinesi. İcat edildiği zamandan 1854 yılında yakılarak imha edilene kadar çeşitli sahipleri tarafından bir otomat olarak sergilendi. Kempelen The Turk'u dönemin Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'yı etkilemek için yaptı.

Kempelen, Theresa'nın kortuna girdiğinde illüzyonist François Pelletier'i gösterisini yaparken gördü ve The Turk'un yapımına esinlendi.

Kempelen korttan çıkışından altı ay sonra 1770'de Schönbrunn Sarayı'nda The Turk'u ilk defa gösterime sundu. Kempelen hazırladığı şeyi sunarak makineyi ve parçalarının tanıtımına başladı. The Turk'ün dolabının kapılarını ve çekmecelerini açarak kitlenin makineyi teftiş etmesine izin vermeye başladı. Bu görüntüyü takiben Kempelen, makinenin bir meydan okuyucu için hazır olduğunu ilan edecekti.

Makineye giriş bölümü ancak dolabın arka kapakları aynı anda açılmışsa makinenin içinden geçebilecek şekilde tasarlanmıştı. Böylelikle içeride birinin olup olmadığını kontrol etmek bu şekilde akla gelmezdi.

57f8a8cce28fa57ecada52b5ebba6f331480318350

The Turk, siyah sakal, gri gözler ve Osmanlı dönemi giysileriyle birde sarık ile giydirilmişti. Ayrıca doğal boyutlarda bir insan başı ve gövdesinden oluşmaktaydı.

902497e3f72729f2c75c3e27c582563a1480319427

Makinenin içi çok karmaşıktı ve onu gözlemleyenleri yanıltmak için tasarlanmıştı. Solda açıldığında, kabinin ön kapaklarında, saat gibi bir takım dişliler vardı. Kabinin diğer tarafında makine bulunmuyor; bunun yerine kırmızı bir yastık ve bazı çıkarılabilir parçalar vardı. Makineye giriş bölümü ancak dolabın arka kapakları aynı anda açılmışsa makinenin içinden geçebilecek şekilde tasarlanmıştı. Bu alan aynı zamanda makineden net bir görüş hattı sağlamak üzere tasarlandı. Ayrıca makinenin içine sürgülü bir koltuk da yerleştirildi ve gizli oyuncu içerideki yerden kayarak, sunucu çeşitli kapıları açarken gözetlenmekten kaçındı.

de9e417ad0cee1a9ca12e077b80dde011480320039

Dolabın üstündeki satranç tahtası, manyetik bir bağlantıya izin verecek kadar inceydi. Satranç setindeki her parçanın tabanına küçük, güçlü bir mıknatıs takılıydı ve tahtaya yerleştirildiğinde tahtadaki belirli yerlerin altındaki bir dize iliştirilen bir mıknatıs parçaları çekiyordu. Satranç tahtasının alt kısmında, 1-64 arası sayılar vardı; bu da içerideki oyuncunun tahtadaki oyuncunun hareketinden nasıl etkilendiğini görmesine olanak sağlıyordu. Dahili mıknatıslar, dışarıdaki manyetik kuvvetleri etkilemeyecek biçimde yerleştirildi ve makinenin manyetizma tarafından etkilenmediğini göstermek için Kempelen, çoğunlukla büyük bir mıknatısın tahta yanına oturmasına izin verdi.

Yanlış yönlendirmenin bir başka yolu olarak, The Turk, sunucunun dolabın üzerine koyacağı küçük, ahşap tabuta benzer bir kutu ile geldi. Makinenin daha sonra sahibi olan Johann Nepomuk Mälzel kutuyu kullanmazken, Kempelen oyun sırasında kutuya sık sık baktı ve kutunun makinenin bir yönünü kontrol ettiğini öne sürdü.

İç kısımda ayrıca, modelin sol kolunu kontrol eden kolların aynısına bağlı pantograf tarzı ahşap bir pegboard da mevcuttu. Hareket kanalı, içerideki oyuncunun The Turk'un kolunu yukarıya ve aşağıya hareket ettirmesine imkân tanıdı ve kolu döndürerek The Turk elini açıp kapatıp tahtadaki parçaları kavrayabiliyordu. Bütün bunlar modelin içinde basit bir mum kullanılarak içerideki oyuncu tarafından görülebilir hale getirildi.

862bd6d5fecffd5ce1c1a7fbbb549d571480323170

The Turk ayrıca bir hamle dizisi olan At Turu'nu da çözdü. Bu özel bir çözümdü ve At hamlesini dairesel olarak başladığı yerde bitiriyordu.

The Turk'u Johann Allgaier, Boncourt, Aaron Alexandre, William Lewis, Jacques Mouret ve  William Schlumberger gibi usta satranç oyuncuları yönetti.

The Turk'le oynamak için ilk kişi, saraydaki Avusturyalı saray mensubu Ludwig von Cobenzl'ti. O gün diğer yarışmacılarla birlikte, hızlı bir şekilde yenildi; maçın gözlemcileri, makinenin agresif bir şekilde oynadığını ve genellikle rakiplerini otuz dakika içinde yendiğini belirtti.

İlk başlangıcından sonra, makineye duyulan ilgi Avrupa'da büyüdü. Ancak Kempelen, diğer projeleri ile daha çok ilgilendi ve The Turk'u sergilemekten kaçındı.

1781'de Kempelen, II. İmparator Joseph tarafından The Turk'ün yeniden yapılanması ve Rusya Büyük Dükü ve eşi tarafından yapılan bir devlet ziyareti için Viyana'ya gönderilmesi emrini aldı. Görünüm o kadar başarılıydı ki, Dük Paul, The Turk için Avrupa turu önerdi; Kempelen gönülsüzce bu talebi kabul  etti.

The Turk Avrupa turuna 1783'de Fransa'da başladı ve burada satrançta üst seviyede olan çoğu kişiyi yenmeyi başarsa da Bernard ve Verdoni gibi ün salmış kişilere karşı sık sık kaybetti.

Türk'ün Paris'teki son maçı, Benjamin Franklin'e karşıydı. Benjamin Franklin, Birleşik Devletler'den Fransa elçisi olarak hizmet ediyordu. The Turk Franklin'i yenmeyi başardı.

Paris gezisini takiben Kempelen, The Turk'ü Londra'ya taşıdı ve burada beş şilin için sergilendi. Zamanında şüpheyle bilinen Thicknesse, makinenin iç işleyişini açığa çıkarma girişiminde bulunarak The Turk'ü araştırdı. Kempelen'e "çok ustaca bir adam" olarak saygı duyarken, The Turk'ün makinedeki küçük bir çocuğu olan ayrıntılı bir aldatmaca olduğunu ve makineyi "saatin karmaşık bir parçası ... olarak nitelendirdiğini iddia etti.

Londra'da bir yıl geçtikten sonra, Kempelen ve Türk, Leipzig'e gitti ve yol boyunca çeşitli Avrupa şehirlerinde durdu. Kempelen, 26 Mart 1804'te 70 yaşında öldü.

Kempelen'in ölümünün ardından, The Turk, Kempelen'in oğlu tarafından Alman mühendis Johann Nepomuk Mälzel'e satıldı.

Mälzel, The Turk'ü elde ettikten sonra, sırlarını öğrenmek ve işini geri almak için bazı onarımlar yapmak zorunda kaldı. Belirtilen hedefi, The Turk'ü daha büyük bir meydan okuma haline getirmekti. Bu hedefin tamamlanması on yıl sürse de, The Turk, en başta Napolyon Bonapart ile ortaya çıktı

1809'da I. Napolyon Türk'ü oynamak için Schönbrunn Sarayı'na geldi. Görgü tanığı bir rapora göre, oyun hazırlanırken Mälzel makinenin yapım sorumluluğunu üstlendi ve The Turk (Johann Baptist Allgaier), maçın başlamasından önce Napolyon'u selamladı. The Turk Napolyon'u yenmeyi başardı.

Mälzel öldükten sonra, The Turk'de dahil olmak üzere çeşitli makineleri, Mälzel'in arkadaşı John Ohl'ın eline düştü. The Turk'ü müzayedede bırakmaya çalıştı ancak düşük teklif verme sonucunda kendisini 400 dolar karşılığında satın aldı. Sadece Philadelphia'dan Edgar Allan Poe'nun kişisel doktoru John Kearsley Mitchell, Ohl'e yaklaştığında, The Turk el değiştirdi. Mitchell bir restorasyon kulübü kurdu ve 1840 yılında halka açık gösteriler için Türk tamir işini başlattı.

Mitchell ve kulübü, makineyi Charles Charles Willson Peale Müzesi'ne bağışlamayı seçti. 5 Temmuz 1854'te Philadelphia'da ki Ulusal Tiyatro'da başlayan yangın müzeye ulaştı ve Türk'ü yok etti.

Sezer Emlik yazdı, 161 kez okundu, 8 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eki 22:00

Sezer Emlik

Puan: 2.62

2. Abdülhamit ve Hamidiye Alayları 

Hamidiye Alayları 2.Abdülhamit tarafından Doğu Anadolu ile Filistin bölgelerinde sosyal, siyasal hayatı düzenlemek için kurulmuştur. Abdülhamit Han, Avrupalı Devletlerin istedikleri reformların Osmanlı içinde bölünme ve huzursuzluğa sebep olacağını iyi biliyordu. Bu sebepten ötürüdür ki bütün gücünü Doğu Anadolu’yu kurtarmaya elde tutmaya, orada bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, Rum ve İngiliz sömürgeciliğini azaltmayı planlamıştır. Bunun için birçok politika takip edilmiştir. Bunların içinde benim için en çok dikkat çekeni “ Resmi kuvvet ve otoritenin yetersiz kaldığı yerlerde, yerel kuvvet ve otoritelerden faydalanmak. “ Yani Doğu Anadolu Bölgesindeki aşiretlerden yerel askeri birlikler oluşturmaktır. Abdülhamit’in amacı hem Doğu’da Ermenilerin saldırıları karşısında resmi kuvvetlerin kaldığı yerlerde aşiretlerden faydalanmaktır hem de sosyal düzeni bozan bu aşiretlerin devlete bağlılığını arttırarak oradaki sosyal düzeni sağlamaktır. Ve en önemlisi ise yabancı devletlerin aşiretler üzerinden yapacağı propagandaların önüne geçmektir. Hamidiye alaylarının kurulması ile Ruslar ve Ermeniler karşısında güçlü bir siper oluşturulmuştur. Ayrıca emperyalist devletlerin kışkırtmalarına kapılan Kürtler bu sayede devlet otoritesi altına alınmıştır. Böylece fevri hareket ederek Doğu’da sosyal ve siyasal hayatı bozan Kürt aşiretleri kontrol altına alınmış ve küstürülen aşiretler ile devletin arasındaki soğukluklar giderilmiştir. Böylece orada hem bir yerel askeri birlik kurulmuş hem de oradaki yaşayan halkın devlete olan bağlılığı arttırılmıştır. Hamidiye Alaylarının kurulması ile şunlar amaçlanmıştır: Rus saldırısına karşı hazır yerel süvari birlikler bulundurma; dış tahriklere kapılarak isyana kalkışacak grupları yola getirme, aşiretleri iskân ettirme, aşiret kavgalarına son vermek gibi birçok amaçları vardır. Hamidiye Alaylarına alınan kişilerin hepsi Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu aşiretlerden hiç askere gitmemiş olan kişiler alınıyor ve askeri eğitim için İstanbul’a gönderiliyordu. Eğitimlerinin sonunda ise aşiretlerini olduğu bölgede görev yapmaya başlıyorlardı. Bu alaylardaki en düşük rütbeli askerden en yüksek rütbeli askere kadar hepsi aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu askeri birliklerin aşiret mensuplarından oluşması, aşiretlerin devlete olan güven ve bağlılığını arttırıyordu. Böylece Doğu ve Güneydoğuda olası bir emperyalist devletlerinin oyunlarının önüne geçilmiş oluyordu. Ayrıca oluşturulan birlikler sayesinde Ermeni isyanlarına ve olası bir Rus saldırısına karşı hâlihazırda düzenli bir yerel birlik oluyordu. Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamit’in siyasi ve askeri dehasının ürünlerinden sadece bir tanesidir.

Bulut Sever yazdı, 252 kez okundu, 17 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Eki 22:00

Bulut Sever

Puan: 8.67

1908'den 1922'ye Cumhuriyet
1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

1d888845a30ef62a2488408a26fe167d1477753410

Osmanlı Devleti, resmi tarihin bize verdiği tarih ile 1 Kasım 1922 tarihinde son bulduğu yazar.

Resmi tarih böyle yazar fakat aslında Osmanlı Devleti II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında ve tam manasıyla II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilişiyle sonlanmıştır.

1908’den 1922’ye kadar sürede bir fetret devri yaşanmış ve bu yıllar arasında gelen iki padişah ne yazık ki bir hüküm sürmemiş, Meşrutiyetin ilanıyla yönetimi ele geçiren kadro bu ara dönemde asıl hüküm süren olmuştur.

Devlet bu zamana kadar o kadar yıpranmış olmasına rağmen o kadar büyüktür ki ‘resmiyette’ bitmesi bu kadar uzun sürmüş ve bu süre zarfında devletin toprakları hani neredeyse tamamına yakını kaybedilmiştir.

1910’lara doğru zannedildiği üzere, evet devlet çok yıpranmıştır fakat artık ‘hasta adam’ lafzından ayağa kalkmış, doğrulmuş bir insan olmuştur.

II. Abdülhamit Han döneminin sonlarına gelindiğinde, sürdürmüş olduğu istibdat(!) döneminde devletin borçlarının büyük bir kısmı ödenmiş, Hicaz demiryolu gibi dönemin çok büyük projesi olarak adlandırılabilecek bir proje hayata geçirilmiş, hassaten Anadolu'nun hemen her yer ve köşesinde çeşitli niteliklerde irili ufaklı eğitim kurumları açılarak eğitim reforme edilmiştir.

1908’den sonra yönetimin İttihat ve Terakki'nin eline geçmesiyle birlikte Balkanlarda başlayan isyanlar kısa sürede Balkan Savaşlarına dönüşmüş ve ‘vatan’ bellediğimiz, yurt edindiğimiz ve bunları gerçekleştirmek için uzun yıllar ve çabalar sarf ettiğimiz o topraklar pek kısa süre içerisinde İttihat ve Terakki yönetiminin ordu ve bürokraside yaptığı tasfiyeler ve değişiklikler nedeniyle kaybedilmiştir.

1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, tabiri caizse, saraylarının çinilerine kadar yağmalanmış bir halde, tek sermayesi kalan yetişmiş olsun/olmasın Müslüman tebaasının dini ve devleti için can verme iştiyakı ile I. Dünya Savaşına girmek zorunda kalmıştır.

Müttefik devletlerin dahi arkasından iş çevirdiği bu koca devlet, dört bir yanında cepheden cepheye şehit vermiş fakat neticeyi değiştirememiştir.

Balkan Savaşlarıyla başlayan ve dünya savaşıyla devam eden bu süreç sadece Osmanlı Devletinin yıkılması için yapılmamıştır elbet. Bu süreç aynı zamanda II. Abdülhamid Han’ın bir inci dizer gibi 30 senede her alanda ve manada yetiştirdiği bir neslin katledilmesi, hem de Müslüman Türk kesimin Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Ortadoğu’dan atılması ve bu esnada bu halkın Anadolu’ya taze güç olarak gelmemesi için de çok miktarda kayıp verdirilebilmesi içindi.

Resmi olmayan rakamlara bakarak ifade edecek olursak hayatını kaybeden Müslüman Türk sayısının 5 milyon civarı olduğunu yazabiliriz.

Kısacık süre zarfında bu zarara sebep olan İttihat ve Terakki ve yöneticileri ‘Üç Paşalar’ olarak adlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar belki de kullanıldıklarını anlayamadan, onları kullanan güçler tarafından her şeyi bırakıp kaçtıkları yerlerde öldürülmüşlerdir.

Ve ne yazık ki, ilerleyen yıllarda bu üç isim sanki bu yıkımdan hiç sorumlu değilmişcesine kahramanlaştırılmıştır.

İttihat ve Terakki ortadan silinmiş, yöneticileri ortadan kaldırılmış ve bu süreç devam ederken yeni bir operasyon için yeni insanlar palazlandırılarak gereken yapılmıştır.

Ve o tarihten bu yana o ecdadın nesilden nesile evlatları olanları bir hikâye olarak dinlemiştir.

Her sene olan kutlamalar işte bu gerçeklerin bilinmemesinin bir tezahürü olarak devam etmektedir.

06 Ara 10:53

güzel bir tarih okuması...

30 Eki 07:37

Misafir

Bir millet için bağımsızlık ekonomik ve sosyal yaşantı inanç bağlamında hür olması cumhuriyet kelimesiyle kandırılmış adeta manda ülke de gibi yaşamış sebebi ise fakru zaruret olmuştur bundan sonra dayatmanın işi zor

Kürşat Koyuncu yazdı, 746 kez okundu, 29 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi
5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yazıda biraz ondan bahsedeceğim. Bunun için zamanda biraz geriye gideceğiz.

Astronot Neil Armstrong’un Ay’da ezan sesi duyduğuna ilişkin haberler Pakistan’da yayınlanan 19 Şubat 1983 tarihli The Muslim World dergisinde, sonrasında yine aynı ülkedeki Jang gazetesi ve Malezya’da yayınlanan Star dergisinde konu edilir. Bu haber daha sonra başka ülkelerde ve nihayet Türkiye’de ilk olarak Posta gazetesinde yayınlanır. 1983 yılının Ağustos ayında Zafer dergisinde, aynı yılın Ekim ayındaysa Sızıntı dergisinde bu konu işlenir.

Haber gazetede şu şekilde yayınlanır:

[Ay seyahatinden dönmüş olan astronotlar dünyayı gezerken Neil Armstrong’un Kahire’de duyduğu ezan karşısında şöyle dediği söylenir: “Hey, bu müzik sesi de ne ?..”

Bunun ezan olduğunun söylenmesi üzerine; “Ben bunu daha önce işitmiştim,” der. “Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da da duydum. Aman Allah'ım, seni şurada yanı başımda değil, ta Ay'da buldum…”

Sonra bir süre sessizliğe gömülen Armstrong ; “Ay'a besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum. Artık ben de Müslümanlardanım,” diyerek ilahi mucizeyi tescillemiş oluyordu…]

Peki, nasıl olmuştu da, konu buraya gelmişti? Onun hikâyesi de bir önce, 1982 yılında başlıyor. 1971 yılında, Aya en son insanlı uçuşlardan birini gerçekleştiren Apollo-15’in astronotları, dönüşlerinde arasında Müslüman ülkelerinde olduğu ülkelere seyahat yaparlar. 1982 yılında Mısır’da bir konferans sırasında Apollo-15 mürettebatından Alfred Worden, Ay’a giderken yanlarında İncil götürdüklerini, hatta Kur’an’dan da bir ayet olduğunu söyler. Bunu ona, tüm Apollo uçuşlarında görev alan Mısırlı Jeolog Faruk El-Baz’ın verdiğini söyler. Hatta Ay’a gittiğinde telsizden kendisine söylemesi için bir cümlede öğretir. Faruk El-Baz’ın Worden’a öğrettiği cümle şudur; “İyi günler, Endeavour'dan hepinize selam olsun ey dünya insanları”.

Faruk El-Baz bu durumu daha sonra şöyle anlatır: “Astronotların bu demeçleri gazetelerde yer aldı. Ve Mısır’a gelip Arapça’ya çevirildi. Ve daha sonra bu haber Mısır’dan İran’a, sonra daha doğuya Afganistan’a ve daha doğuya, Hindistan’a kadar ulaştı. Ve Hindistan’a ulaştığı zaman, haber orda ‘Neil Amstrong’un Mısır’da ezan sesi duyduktan sonra “Ben aynı sesi Ay’da da duydum” diyerek Müslüman olduğu’’’ şeklinde söylenmeye başlandı.

Aslında Ay’a giden tüm astronotlar inançlı Hristiyanlardı. Bu bilinçli bir tercihti. Hatta içlerinden bir tanesi (Irwin), 80’lerde Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi”ni aramaya gelecekti. Bu tercihin asıl sebebi “Soğuk Savaş”tı. Uzay yarışında ABD 60’lı yılların sonuna kadar SSCB’nin gerisindeydi. Yine o yıllarda Ortadoğu ve Afrika’daki Arap rejimler SSCB’nin etkisi altındaydı. Vietnam’da işler kötü gidiyordu. İşte bu ortamda Ay’a ilk insanı indirmek büyük bir başarıydı. Daha sonrasında ise artık bunun pazarlanması kalmıştı. Bunun içinde 80’ler sonrasında ABD’nin istediği ortam oluşmaya başladı. Türkiye’de 80 darbesinin etkisi tüm sıcaklığıyla yaşanmaktaydı. Irak-İran birbirini boğazlamakla meşguldü. Afganistan’da Sovyet işgali devam etmekteydi. Zaten bu “Ezan” haberin de oraya en yakın ülkede patlaması da tesadüf olmasa gerekti. İşte bu ortamda, Türkiye’de de kendilerine en yakın grubu bulmakta hiç zorluk çekmediler. Burada özellikle grup diyorum. Bunlar benim bildiğim İslam tarihindeki hiçbir cemaate benzemiyor. Her neyse, bir başka kişisel gözlemimde, bu ve benzeri grupların aslında en çok eleştirdikleri Batıcılara ve Çağdaşlaşmacılara benzemesi meselesi var. Tıpkı bu gruplarda bu eleştirdikleri gibi kendi halkını hor gören, aşağılayan cümleleri rahatlıkla kurmalarıdır. Tüm bu “Müslüman olma” hikâyeleri de bu nedenle çıkmaktadır. Batılı birinin Müslüman olmasını diğer Müslümanları “dövmek” için kullanırlar. Onlar için bin tane Somalilinin Müslüman olmasındansa bir tane Batılının Müslüman olması daha önemlidir. Burada aslında o kişinin Müslüman olmasından çok Batılı olması önemlidir.

Konunun bir diğer boyutu da şudur. Aslında bu “Ay’da Ezan Sesi” haberi kanaatimce Orwell-Huxley ve dolayısıyla 1984-Cesur Yeni Dünya karşılaştırmalarında da iyi bir örnek teşkil eder: Orwell 1984 romanında bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanında pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley ise hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Bu olanlar da bize Huxley’nin daha doğru öngörülerde bulunduğunu bize kanıtlıyor.

Sonuç olarak, aslında olayın bizzat aktörleri böyle bir olayın olmadığını ve Neil Armstrong da defalarca Müslüman olmadığını açıklamasına rağmen Huxley’nin dediği gibi hakikat umursamazlık denizinde boğulup gitti. Yukarıda adı geçen dergiler ve diğer birkaç dergilerin de popüler bilim yayını adı altında İslâm dünyasının kolektif belleğine, belki bilinçli belki de bilinçsiz bu türlü çağdaş hurafelerin ekilmesine neden oldular. İslâm dünyasını yıllardır küçük düşüren bu tür bıktırıcı iddialara da zemin hazırladılar. Oysa akledenler için gerçek ortalık yerde durmaktaydı…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Neil Armstrong’un “Müslüman olduğu” iddialarına karşı ilk cevabı asistanı Vivian White imzalı şu aşağıdaki mektupla verdi.

521b71d5809bb706f59277114e5a34191472642946

2. Yine bu konuda, ABD Senatosu, Müslüman ülkelerde bulunan elçiliklerine şu aşağıdaki belgeyi gönderdi.

d3a27aa91d386ecbd76f338ebaf1aebe1472643043

3. Muhtemelen bu ses duyma hikâyesinin başlangıcı, Apollo-10’la ayın etrafında dönerken duydukları sese dayanmaktadır. NASA, 46 yıl sonra o sesin Apollo 10 mekiği içindeki astronotların olduğu kontrol modülü ile Ay modülü arasındaki radyo dalgalarının karışmasından kaynaklanmış olabileceğini açıkladı.

4. Jacques Yves Cousteau’nun, Cebelitarık Boğazı’nda Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun karışmadığını görünce Müslüman olduğu konusundaki rivayette tamamen gerçek dışıdır. Cousteau, 1997 yılında öldüğünde Katolik inancına göre cenaze töreni düzenlendi. 1991 yılında da Cousteau Vakfı tarafından şu aşağıdaki mektup ile Müslüman olmadığı kesin bir dille yalanlanmıştı.

9f518601921a3368f2782829d504269e1472643188

5. Uzaya çıkan ilk astronot olan Yuri Gagarin’in “Uzaya çıktım, bir Tanrı göremedim.” dediği uzun yıllar dillendirilmiş ve hatta bir uçuş sırasında ölümü üzerine "belasını buldu" yorumuyla haber yapılmış olsa da aslında böyle bir şey demediği ve daha sonradan uçuş boyunca sarf ettiği tek cümlenin “Uçuş normal devam ediyor… Ben iyiyim” olduğu anlaşılacaktı. Bunun da Soğuk Savaş döneminde özellikle Müslüman ülkelerde yayılan bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Bu konuyla ilgili şu linkteki belgesele bakılabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=RKs6ikmrLgg

01 Eyl 03:16

Uzun zamandır böyle bilgilendirici ve aynı zamanda edebi bir yazı okumaya li gerçekten olmuş. Yüreğniize sağlık

Mücahit Kılıç yazdı, 196 kez okundu, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 06:00
Mâziden Âtiye

Dün yaşanmışlıklarıyla silinip gitmez. Yarın ise yeni temeller üzerine kurulmaz. Yarınlar dünlerin evlatlarıdır. Oğullar babaların eserleri, öğrenciler öğretmenlerin... Dün ile yarın arasında köprü olmak, geçmişi geleceğe kaynaştırmak ve bugünü bu esaslar ile yaşayıp bugünü düne uğurlamak ve yarını karşılamak milletçe en büyük vazifemiz olsa gerek. Bizim geçmiş dediğimiz, dünde kaldı dediğimiz bir hazine vardır. Adına tarih dediğimiz bir hazine. Medeniyetleri doğuran, büyüten ve kimisini de silen bir güç olan tarih. Dün dünde kalmıştır diyerek aldananlara her zaman tokadını indiren tarih. Bugünün meyvelerinin dün nasıl yetiştiğini ve ne zahmetlerle oralara geldiğini bilmeyenlerin o meyveyi yeri gelince kursaklarında bırakan tarih. Eski tabirle mâzi, bugünün deyimiyle geçmiş. Bugün yattığımız sıcak yatakların altındaki toprakta da yatanların olduğunu bize her daim hatırlatan tarih. Önemini bilenlerden ödülünü hiç esirgemeyen cömert tarih. Bizi biz yapan, bizim biz olmamızı sağlayan tarih.

Kötümser olmak için kurulacak cümleler değildir bunlar öncelikle bunu söylemek isterim. Tarih ile olan münasebetimizi daha da güçlendirmemiz gerekmektedir. Tarihi başucumuzdan ayırmamak, onu her zaman bir yoldaş olarak görmemiz gerekmektedir.

Küçük örnekler verecek olursak dün girdiği sınava nasıl çalıştığını hatırlayan ve iyi not aldığı o sınavın çalışma metodunu, gücünü ve o çalışma esnasındaki inancını unutmayan ve diğer sınavlara da bu şekilde hazırlanan bir öğrenci başarısız olabilir mi? Ya da dün sizi mutlu eden bir kimseyi yarın gördüğünüzde aklınıza dün gelir mi?

Dün, bir uyarı levhasıdır. Dün, dünya otobanında kilometrelerce hızla giden milletler arabasına bir trafik ihtarıdır. Dün aynadır. Dün öğretmendir. Dün alimdir. Yani dün dün değildir ahali. Dün dünde de kalmamıştır. Kalamamıştır da. Bize dün dündür dedirtenlerin dünleri önlerinde bir rehber gibi durmaktadır.

Bir milletin içinden geçtiği her olay, düne bakmasını ve tarih denilen ders kitabından dersler çıkarmasını sağlamıyorsa eğer, o millet ya köle olmaya, ya da yok olmaya mahkumdur. Bize düşen dün denilen aynaya her sabah bakmaktır. Millet olarak bakmaktır. Çok da şanslı bir milletiz bu hususta. Bizde ayna da çoktur, bakılacak kitap da. Yani sözün özü ibret alacağımız bir mâzimiz, o mâziden besleyip büyüteceğimiz bir âtimiz vardır.

Aslında eskiye ve tarihin kucağında olanlara karşı hep bir muhabbetimiz mevcuttur. Bize düşman olanların en büyük emelleri de bu muhabbeti kırmaktır. Bizi biz yapanla aramızı bozup bizi yok etmeyi, sindirmeyi ve üzerimizde hakim olmayı amaçlayanların en büyük hedeflerinden birisidir bu. Bu bilinci milletçe kendimize yüklemeli ve bu şuurla yaşamımızı sürdürmeliyiz. Diz çöktürdüğümüz Papa'yı, kılıcımızda kanımızla girdiğimiz Anadolu'yu, yıktığımız Bizans'ı, yaptığımız gönülleri, geldikleri gibi gönderdiğimiz İngilizler'i ve daha nicelerini hafızamızdan silmeyi, olmadı bir kısmımıza bir dönemini, diğer kısmımıza da bir diğer dönemini düşmanlaştırıp bizi aslında işin özünde yok etmeyi hedefleyenlere karşı uyanık ve teyakkuzda olmamız elzemdir.

Oğuz Kaan'ı, Kür Şad'ı, Attila'yı, Sultan Alparslan'ı, Osmangazi'yi, Fatih'i, Yavuz'u, Abdülhamit'i, Mustafa Kemal'i bize unutturmak yahut bir yerinden düşman etmek kurnazlığına ve alçaklığına tutuşanlara karşı tarih aynamızın bütününe gururlu ve ibret alan gözlerle bakmamız gerekmez mi?

1071'i, 1453'ü, 1915'i ve 1923'ü bizden söküp atacaklarını sananlara karşı birbirimize ve tarihimize sımsıkı sarılmamız gerekmez mi?

Dünümüzü birilerinin ihtiraslarıyla ve kurnazlıklarıyla baştanbaşa yahut parça parça ayırıp çöpe atma gafletinden korunmamız gerekmez mi?

Biz Türk miletiyiz!

Tarih bizim, mâzi bizim ve o mâzinin meyvesi olacak olan âti bizimdir.

O halde dünümüze sımsıkı sarılalım ve yarına bu güçle bakalım. Toprağın altında kefensiz yatanları unutmayalım. Onları incitmeyelim.

Dün bizim, yarın bizim, toprak bizim, vatan bizimdir.

Göktürk bizim, Selçuklu bizim, Osmanlı bizim, Cumhuriyet bizimdir.

Bu hazine bizimdir ve ilelebet varolacaktır.

Bu hassasiyetleriyle:

Türk milleti, en büyük hocası olan tarihinin dizinin dibinde terbiye alıp yarınlara koşmalıdır. Koşacaktır.

Türk milleti, dününü dünden ibaret görmeyip, bir ibret aynası olarak o aynanın karşısında dimdik duracak ve yarınlara koşacaktır.

Ve herkes bilmelidir ki:

Mâzi bizim

Âti bizimdir...

Kürşat Koyuncu yazdı, 667 kez okundu, 42 misafir olmak üzere 58 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
06 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Hiroşima'nın En Uzun Günü Dinozorların En Sessiz Gecesi
788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir at…

6 HAZİRAN 1980: Nobel ödüllü Fizikçi Luiz Alvarez ve oğlu Jeolog Walter Alverez, dinozorların 65 milyon yıl önce bir meteorun dünyaya çarpması sonucu yok olduklarına ilişkin makaleleri Science dergisinde yayınlandı.

Malum, bugün Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü; birçok haberde atom bombasından, patlamanın şiddetinden ve sonraki etkilerinden bahsedilecek. Ama ben bu yazıda bu olayın başka bir yönünden bahsedeceğim; Batı’nın Doğu’ya bakışı ve onu tahakküm altına almak için neler yaptığından bahsedeceğim.

Efendim, Rönesans ve Aydınlanma’dan sonra gelişen mekanik felsefenin doğaya bakışı şöyle olmuştur. Doğa tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmüştür. Mesela Francis Bacon Doğa’dan, “hizmet etmeye mecbur”, “baskı altına alınmış” ve doğa fiolozofunun esiri olmuş biriymişçesine bahseder. “Onu zapt etmeksizin ona el uzatmak boşunadır” diye yazar. Yani Doğa zapt edilmeli, sırları ve mahrem odaları keşfedilmelidir. Aynı şekilde Robert Boyle da doğa filozoflarının, doğayı, sağlık, zenginlik veya bedensel zevkler gibi özel gayeleri için kullanışlı hale getirmek üzere hükümranlıkları altına alma arzularından bahseder.

Buna karşın Japon filozof Watsuji Tetsuro şöyle der: “Avrupa’da ılımlı, düzenli doğaya ‘ele geçirilmesi gereken bir yer’, keşfedilmesi gereken bir yasanın bulunduğu bir şey olarak muamele edildi.” der. Daha sonra şöyle devam eder; “Özellikle, açıkça görülen irrasyonelliği nedeniyle, yani tezatlıkları ve kafa karıştıran çelişkileri nedeniyle doğa, hiçbir zaman tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmemiştir. Doğa, kendi içinden çıkıp var olandır ve kavranamaz bir derinliğe sahiptir.”

Bu tezatlıklara en iyi örnek, Batı’nın ve Doğu’nun bahçeye bakışıdır. Japon yazar Kavabata Yasunari Japon bahçesini doğanın büyüklüğünün ve genişliğinin bir sembolü olarak niteler. Batı için de bu geçerli olabilir; fakat orada her şey simetrik olarak yönlendirilmiştir, Japonya’da ise böyle değildir. Asimetrik olan aslında çeşitliliği ve genişliği sembolize eder ve şunu ekler: “Fakat doğal olarak asimetri, en hassas duyarlılığı gerektiren bir dengeye dayanır. Hiçbir şey, Japon bahçe sanatından daha karmaşık, daha çeşitli ve ayrıntıya yönelik değildir.” Bahçe, doğanın yoğunlaştırılmış halidir.

Bahçe geniş bir alan üzerine kurulu olsa bile, Avrupa anlayışına göre yürüyüş yapmak ya da dolaşmaktan çok, bakmak ve düşünmek için vardır. Burada bahçeye, içinde dolaşırken değil, daha çok oturarak bakılır.

Ancak Doğu’daki bakış açısındaki farklılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilmiştir. Batı, daha sonrasındaki savaşlarda da olduğu gibi, bir filin züccaciye dükkânına giriyormuşçasına işgal ettiği yerleri bir daha eski haline dönmemek üzere perişan etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya kentlerinin de doğa ile hemen hemen hiçbir alışverişi kalmayacaktır. Savaş Japonya’da her şeyi değişikliğe uğratmıştır. Eskiden İmparator sarayına başını çevirip bakmak yasak iken artık kimi yeraltı yolları Sarayın altından bile geçecektir.

Burada şu soru akla gelebilir: “Peki, dinozorların yok olmasının Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla nasıl bir ilgisi vardır?” Kısaca şöyle anlatayım: Jeolog Walter Alvarez’in 1980 yılında İtalya’da jeolojik bir çalışma yaptığı sırada, bir kayaçta aslında nadir olması gereken iridyum elementini yüksek oranda bulur. Kimyasal tarihleme teknikleri bu kayaçların 65 milyon yıl önce bu elementle kaplandığını gösterince Walter bu durumdan babası Luiz’e de bahseder. Oğlunun anlattıkları 35 yıl önceki bir hatıraya götürür. Baba Alvarez Hiroşima’ya atom bombasını atan Enola Gay isimli uçaktaki tek sivildir. Yani bomba atılıp geri dönerlerken, metrelerce yükseklikte uçan dev B-29’da tek sivil kişiydi, Luiz Alvarez. Ayrıca, Luiz Alvarez, Manhattan Projesine katılmış ve atom bombasının yapılmasında çalışmış, 1968 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bir fizikçiydi. İşte bu nedenle, büyük bir şans eseri Luiz’den başka dünya üzerinde hiç kimse, her yeri kaplayan iridyumun sırrını çözebilecek tecrübeli gözlere sahip değildi. Oğlu kayaçlardaki izi anlatırken, o bir kuyruklu yıldız parçası ya da asteroit çarpması sonucu oluşabilecek dev bir patlamanın böylesi yaygınlıkta toz, duman, karanlık ve dünya dışı bir maddenin yarattığı serpintiye neden olabileceğini anlamıştı.

Daha sonra yaptıkları araştırmalar sonucunda Meksika sınırındaki Yucatan bölgesinde bulunan Chicxulub krateri tüm şüpheleri üzerine topladı. 180 km çapında olan bir krater yaklaşık 10 km çapında bir asteroid tarafından oluşturulmuştu. Bu asteroidin çarpması sonucu oluşan patlama muhtemelen Dünya’yı yıllar boyunca karanlığa mahkûm etmiş ve dinozorların soyunu tüketecek o uzun gece başlamıştı; tıpkı Hiroşima’yı yıllar boyunca hastalığa, yıkıma ve verimsizliğe mahkûm ettiği gibi.

Sonuçta, dinozorların yok oluşunu da en iyi Hiroşima’da benzer bir yıkıma neden olanlar anlayabilirdi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Japonya’nın resmi teslimiyet belgesi 2 Eylül 1945’te Amerikan savaş gemisi Missouri üzerinde imzalandı. Doğu Asya’da Japonya çok büyük bir yenilgiye uğramış, harap olmuştu. 2,7 milyon insan kaybedilmişti. Kore, Japon sömürgeliğinden kurtulmuş fakat Amerika ve Sovyetler arasında işgal edilmek üzere bölünmüştü.

2. Üç gün sonra, Başkan Harry Truman radyoda şöyle konuştu: “Bu bombayı düşmanlarımıza değil de bizim elimize verdiği için Tanrıya müteşekkiriz; onun yoluna ve amacına uygun kullanımında da bize rehberlik yapması için ona dua ediyoruz.”

3. 1945’te, müttefiklerin savaşı kazanacağı neredeyse kesinleşmişken, Alman şehri Dresden ve Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazaki taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edildi. Muzaffer ulusların resmi kaynakları bunların askeri hedefler olduklarını söyledi ama binlerce ölünün tamamı sivildi ve yıkıntıların arasından kuş avlayacak sapan dahi çıkmadı.

4. 12 Eylül 1945’te New York Times’ın ilk sayfasında, William L. Laurence imzalı bir makale yayınlandı. Makale ürkütücü söylentilere yanıt olarak ortaya çıkıyor ve Hiroşima ve Nagazaki yerle bir eden atom bombalarından sonra bu şehirlerde kesinlikle herhangi bir radyoaktivite bulunmadığı konusunda güvence(!) veriyordu; ona göre bu radyoaktivite konusu Japon propagandasının bir yalanından(!) başka bir şey değildi. 1946 yılında, W. L. Laurence bu ifşaatı(!) sayesinde Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Bir süre sonra, onun iki maaş aldığı ortaya çıktı: birini gazetesi öderken diğeri Birleşik Devletlerin askeri bütçesinden karşılanıyordu.

5. 27 Mayıs 2016’da Barack Hussein Obama Hiroşima’yı ziyaret etti. “Özür dileyecek misiniz?” sorularına, “Hayır, savaşta olur böyle şeyler.” dedi.

06 Ağu 21:45

John Henry - Bilim Devrimi ve Modern Bilimin Kökenleri, Matthijs Van Boxsel - Aptallık Ansiklopedisi, Salah Birsel - Kurutulmuş Felsefe Bahçesi.

06 Ağu 21:43

Yer kalmadığı için kaynakları buraya yazıyorum: Jack Goody-Çiçeklerin Kültürü,David M.Raup-Yok Oluş,Hans Sarkowicz-Bahçelerin ve Parkların Tarihi,A.Murat Aytekin-Ustam Eşek Dostum Örümcek,Eduardo Galeano-Ve Günler Yürümeye Başladı

Ali Turan yazdı, 300 kez okundu, 2 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 May 18:00

Ali Turan

Puan: 3.6

Bin Yılda Bir Gelen Fırsat: Prut Savaşı
8310d9843dbc9c12b3a538f541f1ba001463831479

8310d9843dbc9c12b3a538f541f1ba001463831479

Soğuk Rus topraklarında zor şartlar altında yaşayan 8 milyon rus halkının çarı Deli Petro (Büyük Petro) sıcak denizlere inme fikrini ilk ortaya atan kişidir.

1700'lü yıllarda Rusya ile Osmanlı arasında barış olsa da, Deli Petro el altından Balkan'lardaki Romanya ve Moldova halkını Osmanlıya karşı isyana teşvik etmektedir. Bu faaliyetler Osmanlı tarafından takip edilmektedir.

Deli Petro, 1709 yılında İsveç kralı Charles'ı Ukrayna topraklarında mağlup etti. Charles'ın kaçarak Osmanlı'ya sığınması siyasi bir krize yol açtı. III. Ahmet barış yanlısı bir padişah olmasına rağmen, Balkan'lardaki karışıklıklar yüzünden yakın bir zamanda bir Rus savaşı ufukta görüldüğünden 1710 yılında savaş ilan edilmesine karar verdi ve hazırlıklar başlatıldı. Ordu, Nisan 1711'de Edirne'den hareket etmeyi başardı. Bütün ordunun Edirne'de Nisan ayında toplanabilmesi lojistik bir başarı olarak görünmektedir.

32966aaa7de2070b39840337b5fdf0861463831524

İki ordu da hızlı hareket etmek zorundaydı. Rusya, Tuna nehrine daha önce ulaşarak Romanya ve Moldava'yı arkasına almak ve bu ülke halkını isyan ettirmek istiyordu. Rus ordusu Prut nehrini geçerek, Romanya'nın kuzeyindeki Yaş şehrine ulaştı. İntikal sırasında Kırım tatar ordusu baskınlar yapmış ve erzaklarını imha ederek lojistik olarak zarar vermişti. Bu sırada Osmanlı ordusu da Romanya'ya girmiş ve bu sayede Romanya'da isyan çıkarma teşebbüsü başarısız olmuştu. Komutanları Petro'ya ordunun doğuya Moldovya'ya doğru çekilmesini tavsiye etti. Deli Petro ise İsveç kralını da yenmenin verdiği güvenle savaşa istekliydi. Ordunun Prut nehri boyunca güneye inerek Falcı ve daha ilerideki Galati şehirlerini almalarını emretti. Falcı şehri Prut nehrinin geçilebildiği bir yerdi ve burası alınabilirse Rus ordusu rahatlıkla Tuna'ya doğru ilerleyebilirdi.

Osmanlı ordusu, Rus ordusundan önce Falcı'ya ulaştı ve buradan Prut nehrinin karşısına geçerek kuzeye yöneldi. Osmanlı süvarileri ile karşılaşan öncu Rus ordusu geri çekildi. Deli Petro geri çekilmek yerine öncü birliklerini korumak üzere hamle yaptı. İki ordu arasında şiddetli mücadeleler oldu. Falcı şehrini alamayan Rus ordusunda erzak sıkıntısı başladı. Deli Petro ordu ağırlıklarını gömerek geri çekilmeye karar verdi ama Osmanlı ordusu bütün çekilme yollarını kapatmış, Rus ordusu Stanileşti civarında sıkışmıştı. Rus ordusu, Osmanlı ordusu, Prut nehri ve bataklıklarla çevrilmişti. Suya çok yakındılar ama nehire yaklaşmaları top atışı ile engellendiğinden su sıkıntısı da baş göstermişti.

f916e884253ae22da2526210351a10751463831581

Baltacı Mehmet Paşaya kuşatmanın sürmesi ve Rusların açlığa mahkum edilmesi tavsiye edildiyse de iki defa taarruz gerçekleştirildi, fakat bu taarruzlarda Rus direnişi kırılamayarak ağır kayıplar verildi. Deli Petro ise artık ümidini kaybetmişti, Rusya'ya yazdığı bir mektupta esir alınırsa kendisinden gelen emirlere uyulmamasını istiyordu. Osmanlı ordusu, artık son bir taarruzun hazırlıklarına başlamıştı. Bunu gören Ruslar, görüşme için birkaç kez elçi gönderdi. Tatar komutan her ne kadar Ruslara güvenilmemesini söylese de Baltacı Mehmet Paşa 24 saat içerisinde bir anlaşmada uzlaştı. Anlaşma sonunda mızıka sesleri arasında kuşatmadan çıkan Rus askerlerini gören Osmanlı ordusunda moraller bozuktu.

İstanbul'a döndükten sonra Rusya hiçbir şey olmamış gibi anlaşma şartlarına uymadı ve devletin kandırıldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Baltacı Mehmet Paşa azledildi. Rus ordusu ise 40 yıl Osmanlı topraklarına yaklaşamadı.

Okbkdk yazdı, 165 kez okundu, henüz yorum yapılmadı.
31 Mar 22:00

Okbkdk

Puan: 0.82

Atatürk ve Anılar

"Hasan Rıza Soyak, elinde bir mektupla çalışma odasına girdi. Mektubu zarfından çıkardı, Atatürk'e verdi. Bir çırpıda okuduktan sonra, "Gereken yapılsın. İvedi olsun" diye de ekledi. Mektup iş isteğinde bulunan bir yurttaştan geliyordu.

Günün çoğunluğunu yurttaşların sorunlarını düşünerek geçirmeye başlamıştı. Kendisinin gezileri sırasında yanına ulaşıp da yardım isteyenlerya da köşke ve saraya gelen her arzuyu yerine getirmeye çabalıyordu.

Cumhurreisliği Hususi Kalem Müdürü gelen evrakla birlikte Atatürk'e, Dörtyol'da haksızlığa uğrayan bir vatandaşın garip bir dilekçesini sunmuştu.

'Cumhurreisi Mustafa Kemal Eliyle Hz. Allah'a Hitaben' diye başlayan dilekçede şunlar yazılıydı:

"Ya Rabbi! Derdimi şimdiye kadar dökmediğim makam kalmadı. Fakat hiçbir çare bulamadım. Şimdi ise vatanın kurtarıcısı büyük bir adamın vasıtasıyla size istida ediyorum. Eğer bu sefer de derdime çare bulunmazsa, o zaman halimi arz etmek üzere huzurunuza varmaya mecbur kalacağım".

Atatürk'ün cevabı gecikmedi:

"Vasıtamla Büyük Tanrı'ya yazılan istidanız (dilekçeniz) tarafımdan okundu.Bizim yapabileceğimiz işler için huzura çıkmanıza lüzum yoktur. Bundan sonra ben hayatta olduğum müddetçe derdinizi ilk olarak bana söyleyiniz. Eğer aciz gösterecek olursam o zaman Büyük Varlığa başvurabilirsiniz. Dileğiniz yerine getirilmiştir." (2)

İşte halk adamı Atatürk gerçeğinin en somut kanıtlarından biri... İşte halkının dilinden anlayan, halkının diliyle konuşan, halkının dertlerini, sorunlarını dinleyen, dinlemekle de kalmayıp çözüm üreten halk adahmı Atatürk gerçeği...

Atatürk, eline 17 Şubat 1936'da ulaşan bu mektuptaki isteği sadece 21 gün içinde 10 Mart 1936'da yerine getirmiştir.

Mesut Toprak yazdı, 353 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar 17:00

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Akbabaların Dünyası

11 Mart 1993… Sudan’ın güneyi…

Birleşmiş Milletler (bir yakınımın tabiriyle ‘Birleşmiş İlletler’), Güney Sudan’da bir köyün yakınına gıda dağıtım merkezi kurmuşlar. Foto Muhabiri Kevin Carter, BM merkezinin etrafında dolaşmaktadır. Oraya yakın bir köy bulunmaktadır. O tarafa doğru ilerlemeye başlar. Köyün yakınında hayatını değiştirecek görüntüyle karşılaşır.

Bir minicik kız çocuğu merkeze doğru gelirken yere çökmüş ve yığılıp kalmış. Demek ki açlıktan ancak oraya kadar gelebilmiş. Ama her şey bu kadarla da sınırlı değil. Minik kız çocuğunun hemen arka tarafında, birkaç metre gerisinde bir akbaba beklemektedir. İşte Kevin Carter burada devreye girer. Kevin Carter bu sahneyi kaçırmamak için ve bu arada akbabayı da kaçırmamak için biraz daha yaklaşır. Ve deklanşöre basar…

Fotoğraf iki hafta sonra New York Times gazetesinde ve daha sonra da birçok gazetede yayınlanır. İnsanlar minik kız çocuğunun akıbetini sormak için gazetelerle temasa geçer. Sudan’a yapılan yardımlarda patlama yaşanır. (Tıpkı Aylan’da olduğu gibi…)

Kevin Carter ertesi sene Pulitzer Ödülünü alır. Ama kimse minik kız çocuğuna ne olduğunu bilmemektedir. Fotoğraf üzerinden bir tartışma başlar. Suçlamaların merkezinde Kevin Carter vardır. Kendini; ‘yardım görevlisi değilim, fotoğrafçıyım ben, ayrıca bulaşıcı hastalıklar yüzünden kimseye dokunmamamız söylendi’ diyerek savunur (Tıpkı Suriyeli mültecilere Avrupa’daki sınırlardan birinde -yanlış hatırlamıyorsam Macaristan’daydı- eldivenli ve maskeli yaklaşıldığı gibi…)

Tartışmalar bir süre devam eder. Bu arada 27 Temmuz 1994’te Kevin Carter intihar eder. Sonra tüm bu tartışmalar unutulur. (Ve yine Aylan’da olduğu gibi…) Aslında Kevin Carter’ın yaptığı diğer beyazların yaptığından çok da farklı bir şey değildir. Afrika ile ilgili çekilen fotoğrafların, belgesellerin ve filmlerin genelinde sonunda güçlü olanın hayatta kaldığı şeklinde resmedilir ve tabi ki siyahlar çoğunlukla çıplak gösterilir. Buradaki asıl amaç yaşam tarzı veya cinsellikle vs. ile ilgili değil onların da diğer hayvanlardan farklı olmadığı gösterilmeye çalışılır. Ve bu çekimlerin tamamında görünen beyazlar ise giyiniktir. Aslında bu fotoğraf tam da Afrikalıların başına Akbabalar gibi çökmüş sömürgecilerin en net görüntüsüdür.

Ve 9 Temmuz 2011… Sudan ikiye bölünür, Kuzey Sudan ve Güney Sudan…

Güney Sudan’ın altındaki siyahlar üstündeki siyahlardan daha değerlidir. Ve biz hala o minik kız çocuğunun akıbetini bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Bu minik kız çocuğu da tıpkı Hanzala gibi hiç büyümeyecek ve hiç yüzünü göremeyeceğiz.

Her neyse, yazıyı Senegalli yönetmen Ousmane Sembene’nin Kraliçe Elizabeth’in onuruna verdiği ödül törenindeki konuşmadan bir bölümle nihayetlendirelim:

“… İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece mücadele vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim mücadeleciligimizi kullandı; Evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler. Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler. Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bu gün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…”

Aykut Giray yazdı, 312 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
08 Mar 13:00

Aykut Giray

Puan: 5.06

Çerokilerin Çilekeş Kadınları

Malum 8 Mart. Her türlü konu kadınlara bağlanacak. Kadınların ne sıkıntılar çektiği yazılıp çizilecek, hepsinin değil tabi, kendisine yakın hissettiklerinin sadece -evlere temizliğe giden kadınlar çok konu edilmeyecek mesela-. Ben öyle yapmayacağım. Sömürenler arasına katılmayacağım. Farklı bir anekdot anlatacağım, ta Amerika’dan…

İşgalciler Amerika’yı icat etmeden önce orada pek çok halk yaşıyordu. Tabi ki bunların pek çoğunu perişan ettiler ve hatta yok etme derecesine getirdiler. En çok perişan ettikleri halkların başında Çerokiler gelir. (Hz. Google’a isimlerini yazınca bir 4x4 otomobil çıkıyor olması da ayrıca düşünmeye değer sanki! Bilemedim şimdi…) ABD’deki o meşhur Kızılderili tehciri sırasında binlerce Çeroki hayatını kaybetmiş. Bu tehcire de onlar ‘Gözyaşı Yolu’ adını vermişler.

İşgalciler Amerika’ya geldiklerinde yerlilerin vahşi bir hayat yaşadıklarını iddia etseler de, gerçek hiç de öyle değildir. Onlar Amerika’ya istila etmeye başladıklarında Çerokiler çiftçilikle uğraşıyorlardı. Çerokiler daha çok mısır tarımı yaparlarmış. Ve bunu da kadınlar yaparmış. Erkekler bu işle meşgul olmazlarmış.

Çerokilerde kadınlar çok önemli bir konuma sahiplermiş. Onlar isterlerse savaşçı olabilirlermiş, ama alışılmış sorumlulukları çiftçilik ve tutsaklarla ilgilenmekmiş. Hatta işkence yapmak ve kazıkta infaz bile görevleri arasındaymış. Çeroki toplumunda soy analar üzerinden ilerlermiş. Bir Çeroki ile evlenen başka halklardan herhangi biri -hatta beyazlar- hemen kendi yurttaşlarından sayılırmış. Bunların çocukları, Amerika kıtasının öteki kısımlarında olduğu gibi Mestizo, Metis ya da yarım kan olarak değil, Çeroki halkının tam üyesi kabul edilirmiş. Kadınlar ayrıca meclise de üye olarak katılırlarmış, ta ki işgalciler gelene dek.

İşgalciler bu insanları görünce derhal aydınlatma işine girmişler, tabi öldüremediklerini. Bu ‘Vahşilerin’ kendileri gibi olmazlarsa hiç hakları olmayacağını söylemişler. İşgalciler çok çabalamışlar ama onların toprakla, evrenle ve birbirleriyle olan kutsal ilişkilerini koparmaya çalışmışlar. Bunun bir yolunu çiftçilikte denemişler. Çiftçilikte yeni tarz uygulanmaya çalışılmış.

Çerokiler binlerce yıldır yapıyorlarmış. Ama bu işgalciler onları zorladığı yeni çiftçilik tarzı cinsiyetler arasında ve toprakla ilişkilerde derin değişimler gerektiriyormuş. Kadınlarla erkeklerin rolleri, eşit derecede değer verilse de, değiş tokuş edilemezmiş. Kadınların mısıra ve toprağa özel bir bağlılıkları varmış, bunlar dişil varlıklarmış; erkekler tarla temizleme ve kazma gibi ağır işlere yardım ediyorlarmış, ama ekim işine karışmıyorlarmış. İşte ‘Medeni’ işgalciler ‘Vahşilerin’ bu durumunu çözmek için hemen harekete geçmişler.

Thomas Jefferson’a göre tarla işi kadınlar için ‘adil olmayan angarya’, ‘vahşiliğin’ sonucuymuş. Yerli kadınları ev kadınlarına dönüştürerek onları kurtardığını sanıyormuş…

Muhtemelen memleketimin kendisini sosyal bilimci olduğunu iddia edenlerin ezici bir çoğunluğu Thomas Jefferson’u alkışlayacaktır. Bunu nereden biliyorum. Ben bunun için bu grubun %49,5 ile ilgili yorumlarına baktım ve bu kanaate sahip oldum. Belki de yanlış anlamışımdır. İnanmayan kendisi de baksın. Kendi adıma ben bakınca bunu görüyorum. Kimse kusura bakmasın. Güya ‘Kadınlar Günü’ adı altında afiş asıp üzerine de ‘Lezbiyeniz, Transız, Biseksüeliz, İnterseksiz (ne demekse, bunu da ilk kez duyuyorum!), her yerdeyiz…’ kadınların en büyük sorunları bunlarmış gibi gösterirsen veyahut da ‘Yoga Matı, Namaz Seccadesi’ gibi tamamen oryantalist -hatta self oryantalist- bakış açılı yazılar yazarsan, ama kişisel sohbetlerde yukarıdaki konularla ilgili evlerden ırak tavrına girersen kimse sizin samimiyetinize ve daha önemlisi çalışmalarınıza inanmaz. Sonra böyle apışıp kalırsın ve kendine ‘Neden?’ diye sormak yerine ‘memleketin %75’i yobaz, gerici vs. vs.’ diyerek ancak kendini kandırabilirsin. Kadınların gerçek sorunlarını öğrenmek istiyorsan, bu çok basit aslında. Mesela, evine temizliğe gelen kadına sorabilirsin…

Özetle, bozkırın orta yerinden bakınca böyle görünüyor.

NOT: Burada bir de kitap önerisi yapayım. Çerokileri anlatan “Küçük Ağaç’ın Eğitimi” kitabını tavsiye ederim.

Mesut Toprak yazdı, 309 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
06 Mar 21:00

Mesut Toprak

Puan: 4.17

Cumhuriyet Paviyonundaki 'Yamyamlar'

Ellili yıllar… Üç tarafı denizle dört tarafı düşmanla çevrili ‘Cumhuriyet Paviyonu’ndan büyük hizmet. Hiçbir masraftan kaçınılmamış. Ta Afrika’dan ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için ‘Yamyamlar’ getirilmiş. Müşterilerin akıllarına artık ‘Afrika’ denince ‘Yamyamlar’ gelecek ve zinhar o kıtadan uzak durulacak, ta ki sömürgeciliğin uygarlaştırıcı misyonu tamamlanana dek. Çünkü bu misyon o kadar büyük bir misyondur ki, Afrikalılar sömürgeleştirilme süreciyle tarihle tanışacak. Sömürgecilik Afrika’nın boyun eğmek zorunda olduğu bir kaderdir.

‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri ise, kafaları güzelleştikçe uygarlaştırma misyonunu büyük bir şevkle destekleyecekler. Sahnenin arkasında neler döndüğüyle ilgilenmeyecekler. Müşterilerden hiç kimse kesinlikle sahnenin arkasına geçmeyecek ve onlarla muhatap olmayacak. Onların açlıkları, sefaletleri, ölümleri üzerlerinde yapılan deneyler uygarlaştırma misyonunun bir parçası olarak görülecek. Yani kısacası ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için Afrika ‘Yamyamlar’dan müteşekkil bir parodi olarak kalacak.

Bir gün müşterilerden birisi, ‘Ben artık sahnenin arkasına geçip, bu Afrikalılarla tanışmak istiyorum’ derse, tekfir edilecek ve hor görülecek. Malum, pavyonda ayık kafayla gezmek en büyük suç…

O zaman ayık kafayla ‘ne işimiz var Afrika’da(ya da Ortadoğu’da veyahut da Asya’da)?’ sorusunun cevabını tekrar düşünelim. Belki doğru bakarsak, ‘Yamyamlar’dan daha fazlasını görebiliriz…

Bulut Sever yazdı, 275 kez okundu, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Şub 17:00

Bulut Sever

Puan: 8.67

Adaletle Hassasiyet Kalkınmayı Gerçekleştirir

Adalet ve kalkınma ülkemizin son yıllarına damga vurmuş önemli kavramlardan ikisi.

Cumhuriyet tarihimizden bu yana halk nezdinde ne adalet ve ne de kalkınmaya dair ve hatta adaletli bir kalkınmaya dair hiçbir iz olmamasının sonuçlarını uyuşturulmuş bir halde seyretti herkes.

Küçük bir, bu toprakların gayrısının amentüsüne iman etmiş bir zümre, güçlü olmaları sebebiyle her halükarda haklı gözüktüler ve bu haklılıklarına ‘devletleri’ eliyle adalet ve kalkınma sağlandı.

Hâlbuki sağlıklı bireylerin, ailelerin ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için içtimai her mevzuda devlet halkını eskiden olduğu gibi korumalı ve kollamalıydı.

Okullarda öğretilmeyen tarihin tozlu fakat hakikat kokan sayfalarında ecdadımızın; dini, dili ve ırkı ne olursa olsun halkını korumaya ve bunun tezahürü olarak da aldatılmamış olmaları sebebiyle adaletli bir kalkınmayla hemhal olmalarına hassaten ön ayak olmuşlardır.

Ekmek ve et fiyatları şehir şehir farklılık arz etmektedir. Son günlerde de bu iki hayati gıdaların hesabı, kitabı ve tartışması yapılmaktadır kamuoyunda. Devlet eli, belli hem kaliteleri hem de fiyatları hususunda belli bir ölçü getirmek istemektedir bu ürünlere. Herkesçe malumdur ki, bu topraklarda yaşayan insanlar için ekmek ve et ana gıda maddesi. Yeteri kadar karbonhidrat ve protein alımı ise yine hem fiziksel, hem de zihinsel olarak sağlıklı bireylerin ve akabinde sağlıklı nesillerin meydana gelmesi için pek önemli.

Günümüzde, bu iki gıda özelinde neredeyse her gıda ürününde akla ziyan hile-hurda yapılmakta; insanlar ekmek ve et (vs.) tüketiyoruz diye dışı ekmek ve et gözüken, içi ise ne olduğu belirsiz ‘şeyler’ yemekte. Sonra gitsin bereketler, sağlıklar; gelsin hastalıklar, ilaçlar…

Osmanlı’nın hem gıda ve hem de o zaman ki içtimai hayatta halkını ilgilendiren diğer ürünlerde özenli ve adaletli davranılması ile bireylerin ve toplumun sağlıkla ilerlemesini sağladığına dair koydukları kuralların sadece insanları değil hayvanları da kapsadığına dair birkaç madde yazarak hüzünle bakalım şimdiki halimize…

“…Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, çiği ve karası olmaya…

- Ve kasaplar, koyunu geceden temizlemeye ve arı (temiz) satalar… Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamayalar…

- Ve ahçının pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kotaralar. Ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız ve çanakları sırçasız olmaya… Ve hizmetkârlar, kâfir olmaya ve bellerinde futaları (önlükleri) temiz ola.

- Ve börekçiler de gözlene!.. Hamurları, arı undan ola… Milyanesi soğanlı ola, ve koyun etinden gayrı et karıştırmayalar…

- Üzüm ve incir ve benzeri meyvelerin (onu, onbir) akçaya (% 10 kâr ile) satıla… Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya. Üstü nasılsa, altı da öyle ola… Pazar yerlerinden önce satılmaya. Yolda karşılayıp almak isteyeni, Muhtesip (belediye görevlisi) tutup, siyaset ede…

- Yoğurtçular da gözlene. Nişasta ve su katmıyalar!.. Kaymakçılar, peynirciler, turşucular dahi gözlene. Turşu, sirke ile kurula; kepek ekşisi ile kurulmaya… Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler, hoşafçılar bile gözlene…

- Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere… Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikerler. Ve kadın kaftanı (ki kemha yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için, emeklerine göre alına… İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya…

- Ve ipekçiler de gözlene. Şeritleri, düğmeleri kalp olmaya.

- …Ve tahıl pazarında satılan buğday, arpa ve herne ise, samanlı ve kesmikli olmaya. Ve kile (ölçü aleti), damgalı ola. Eksik ve ziyadesi, şiddetle cezalana…

- Ve oduncular, hayvana fazla yük yüklemeyeler. Şehre yakın gelince yükü azaltmayalar. Deve odununun uzunluğu 6 karış, merkebin ki 3 karış ola…”

Sonra yine gel, şimdiki içtimai ve iktisadi düzenin içinde yaşayıp da hüzünlenme…