İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 30807

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8110

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6707

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5182

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4848

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4593

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4138

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3799

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2460

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2266

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1878

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1725

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1416

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1357

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1072

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1057

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 943

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 941

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 933

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 917

Sakarya

Ahmet Demir

23 / Puan: 885

İstanbul

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 883

Erzincan

Müsemma Şahin

25 / Puan: 865

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara
İstanbul

Emre Keleş

28 / Puan: 819

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 771

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 735

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 33 dakika kaldı.

Bulut Sever yazdı, 486 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub 16 17:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Sultan Ahmed Caminin Adı Nasıl Değişti?

Camilerin bu topraklarda yaşayan insanlar için ehemmiyetini anlatmaya belki de kelimeler yetmez.

Hassaten Osmanlı medeniyet ikliminde hem devlet erkânı hem de halk için camilerin sadece ibadet için yapılmadığı gören gözler için malumdur. Hem Osmanlı ailesine mensup, aynı zamanda da devlet ricalinden birçok şahsın cami ve yapılacak camiye ilintili medrese, kütüphane, imarethane, vakıf gibi müesseseleri kazandırması bu hayır hizmetinin üzerinde nasıl hassas durulduğunun nişanesidir.

Osmanlı coğrafyasında irili ufaklı, her biri mimarinin bütün estetiğini taşıyan camilerin, bir Müslümanın Rabbine ibadet ettiği mekânların ne kadar özel ve güzel olması gerektiğinin de bir göstergesidir.

O devirlerde şehirlere nakşedilen, emsallerine nazaran daha ihtişamlı olan camilerin yapılması; şehre yaklaşırken o beldenin ‘Müslüman Beldesi’ olduğunun alametini göstermek için olmuştur.

İstanbul…

Sizi Yeni Camii ile, Sultan Ahmed Camii ile, uzun yıllardır içimizde buruk bir yangındır, Ayasofya Camii ile karşılar.

‘Eski’ Camilerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Teşvik edeniyle, yaptıranıyla, çalışanlarıyla bazen, bazen yeri ve zamanıyla ve bazen de mimarı ve mühendislik özellikleriyle…

Sene 1596 sonrası… 1598.

Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi ve valideleri Safiye Sultan’ın teşvikiyle, Eğri Fatihi olarak da bilinen III. Mehmed Han; Haçova Meydan Muharebesi dönüşünde bu zaferin şükrünü ifa edebilmek için güzel bir caminin yapılmasını arzu eder.

Caminin yapılmasına ise Devlet-i Aliyye’nin Mimarbaşı olan Sinan Usta’nın talebesi kalfa Mimar Davud Ağa’yı görevlendirir.

Yalnız o zamanlar İstanbul’un bazı semtleri gayrimüslimlerin çoğunluklu olarak ikamet ettiği yerler olması hasebiyle, Eminönü’nde de Yahudilerin Sinagogları mevcuttur. III. Mehmed Han, hak sahiplerinin haklarına iki katı değer biçilmesine ve bu bedelin altın ile ödenmesini emir buyurur.

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun her vatandaşının hakkına her daim tam olarak riayet etme azminde olmuş olan Osmanlı, bu konuda da zorbaca davranmaz ve bu iş uzadıkça uzar. Seneler seneleri kovalar ve III. Mehmed Han’da Validesi de ve ardı sıra gelen diğer Padişahlar ve valideleri de ömür sermayesini tüketerek vefat ederler.

Ardından tahtta başka bir Mehmed Han ve başka bir valide ve başka bir Sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa gelir.

Sene 1661…

Bir yıl önce ise İstanbul’un Osmanlı’dan sonra gördüğü en büyük yangın felaketi meydana gelmiştir. Tahtakale’den Sirkeci’ye ne var ne yoksa yakmış götürmüş; bütün bir Yahudi mahallesi sadece topraktan ibaret kalmıştır.

IV. Mehmed Han ve Validesi Turhan Sultan, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’yı yarım kalan bu hususta teşvik ederler. Sadrazam Yahudilerle konuşur. Yahudiler halen diretirler. Ve bu diretmelerinin yanında tarihlerindeki alışkanlıklarından olsa gerek, bir de rüşvet teklif ederler. Köprülü Mehmed Paşa bu teklif üzerine hiddetine engel olamaz ve bütün arsaları değerinin iki katını peşin ve altın olarak ödeyerek istimlak ettirir.

31 Ekim 1665 mübarek bir Cuma günü YENİ CAMİİ ibadete açılır. 67 yıl önce bir Mehmed Han’ın başlattığı bu Camii’in tamamlanması ve açılışı başka bir Mehmed Han’a nasip olur.

O zamana kadar YENİ CAMİİ olarak anılan SULTAN AHMED CAMİİ’de, asıl adına kavuşur.

Allah-ü Teâlâ bizlere böyle bir geçmiş ve geleceğe dair misal teşkil edecek bir medeniyet bırakan Ecdadımızın her birinden ayrı ayrı razı olsun. Onlara Cennet-i Alâ’da yüksek dereceler ihsan buyursun ve onları bizlere şefaatçi kılsın inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Şub 23:08

Yine bilgili yazilardan bir tane daha akiciliginizi hic kaybetmezsiniz umarim. Kaleminize sağlık

Kaanbkdk yazdı, 489 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Oca 16 21:00

Kaanbkdk

Puan: 59

2. Kılıçarslan

Alâeddin Tepesi’nde tarihi pencereden surların ötesine doğru baktım. Haçlı kuşatması altındaki Konya’yı hayal ettim bir an. Sonra, Melih Cevdet’in muhteşem şiiri Troya Önünde Atlar eşliğinde, Çanakkale sahillerinde İngilizler, Viyana önünde yeniçeriler, Alabama kalesi önünde kovboylar ve daha neler neler geçti gözümün önünden. İçlerinde en görkemli görsel şöleni yapabilen Alabama Kalesinin Fethi hiç şüphesiz… Çünkü çocukluğumda kırka yakın sinema filmi izledim Alabama Kalesi Kuşatması ile ilgili.

***

Olağan üstü heyecan vericiydi hepsi. Çünkü tahta sırıkları, küçük bir kasabanın etrafına çakarak oluşturulmuş muhkem muhteşem(!) kale amansız kızıl derili savaşçılar tarafından savunuluyordu. Hepi topu kırk elli kişi içeride, bir o kadarı dışarıda. İçerideki Kızılderililertüfeği henüz görmüş ama olsun çok korkunçtular. Tabii içlerinde iyiler de var ama bunlarçoğunluk olarak bildiğiniz vahşi, uygarlıktan insanlıktan bihaber yerliler. Öldürdükleri rakiplerinin kafa derisini yüzüp saç koleksiyonu filan yapıyorlar ki görmeyin gitsin.Yani o kaleyi iyi kalpli kovboyların mutlaka düşürmesi lazım. Onca senaryo nasıl çıkmış derseniz: İçeriden birinin gözüyle, dışarıdan birinin gözü ile kızıl derilinin atı, kovboyun köpeğinin gözüyle farklı bakış açıları ile çekilmiş filimlerdi emeği geçenlerin hakkını yemeyelim. O kadar farklı ki ben epeyce sonra anladım hepsinin aynı kaleden aynı kuşatmadan ilhamla yapıldığını. Böyle bir hayal kırıklığından sonra kendi gerçeklerimize döndüm.

***

Ve ne gördüm: İngilizler, Çanakkale’de ne arıyordu sorusunun karşısında, bizimkiler Viyana’da ne arıyordu suçluluk duygusu ile başlayıp İstanbul’un Fethi’ne hatta Malazgirt’e kadar uzanan hümanistbir pişmanlık anlayışında olanlar vardı.Sanki tüm dünyada herkes geldiği yere geri dönse barış ve adalet sağlanabilirmiş gibi bir yanılsama. Ya da tüm tarihi, olayları savaşları ekonomiye bağlayanlar.Bir de insanlığın başından bu güne dökülen kanlardan dinleri sorumlu tutanlar. Daha uzatabilirim bu farklı ekolleri ama o çocuk yaşta ilk içimden geçen hep şu oluyordu: Bizim o koskoca zaferler, kaleler, fetihler, ordular, kahramanlıklar keşke Amerikalıların elinde olsaydı. Hem bunları onlara vermek istemiyor, hem de tahta Alabama kalesine kırk film çekenlerin bizim yerimizde olsa ne yapacağını merak ediyordum. Merakım güncelliğini korusa da bunu hiçbir zaman öğrenme şansımız yok. Çünkü miras bizim. Mühim olan bizim neler yapabileceğimiz.

***

Biz ki, yıllardır Anadolu’yu bize yurt yapan Selçuklu Sultanlarının Alaeddin Tepesinde yattığını bile unutmuşuz. Dünyanın ilk on stratejik savaşı arasında ilk sıralarda olan ve donanım ile sayı bakımından en orantısız zafer sayılan Düzbel (Mirayakefelon) Zaferini nasıl hatırlayıp hatırlatacağız. Onun eşsiz komutanı II. Kılıçaslan’ın dâhiyane başarısını nasıl yaşatacağız. Elbette bir yerden başlamak lazımdı. Ve dün 17 Eylül 1176 Düzbel Zaferi’nin 839. Yıl dönümüydü. Yönetiminde bulunduğum Konya Fikir, Sanat, Kültür Adamları Derneği olarak Selçuklu Mirası konusundaki hassasiyetimiz gereği her yıl bu zaferi gündeme taşıma amacı ile çeşitli projeleri programımıza aldık.

Bu benim için bir mutluluk vesilesi. Kim ne derse desin saygı duyulacak, kutsanacak bir savaş varsa o da savunma savaşıdır. Miryakefalon ise savunma savaşları içinde en şanlı olanlardandır. II. Kılıçarslan’ın iki büyük barış girişimi ile elçilerini, ihanet ve hakaretle karşılayan, Doğu Roma İmparatoru I. Manuel, Papa ve Avrupa hükümdarlarını, Türklere karşı son fırsatımız ipek yolunu tamamen ve sonsuza kadar ele geçirebiliriz diye ikna etti.Hayali Batı ve Doğu Roma’yı tekrar birleştirmekti. Haçlı Ordusu kendi kaynaklarına göre 1milyon, bizim tarihçilere göre 600 bin. Kılıçaslan’ın toplayabildiği ordu iki tarafa göre de en fazla 50 bin. Bizimkiler bunu da artırıp denge sağlamak için uğraşsınlar diye yazıyorum.

***

Kendilerinden fazlası ile istifade ettiğimiz kıymetli tarih hocalarımızın yeri ayrı elbette. Fakat bir süredir. “Resmi tarih yalan söyler” tezini geliştirdim. Gayri resmi tarih de yalan söyler; hatta yazılan tarihin çoğu yalandır. Çünkü herkes önceki dönemin resmi kayıtlarına atıf yaparak yeniden tarih yazmaktadır. O dönemdeki resmi kayıtlarda kendi döneminin güç odaklarına göre tutulur. Bu yüzden sözlü edebiyatımız, halk söylenceleri ve kendi sezgilerimiz ya da bir duvar taşındaki nakış bize verdiği ilham ile çokdaha önemlidir.

İşte bu gün Selçuklu Sultanlarınınsandukalarınadokunup, türbenin penceresinden dışarı bakarken bunları düşündüm. II. Kılıçaslan yanımda belirdi sanki...Ona içinde Papa, Roma-Germen İmparatoru ünlü F.Barbarossa, İngiliz Kralı, Fransız Kralı ve Doğu Roma İmparatoru Manuel’in bizzat bulunduğu tarihin en büyük Haçlı Ordusuna bakarken ne hissettiğini sormak isterdim. Nasıl karar verdiğini, nasıl cesaret ettiğini… Elbettebirçok cevap,birçok ilham,birçok his doğdu içime…

***

Ama sizinle ilk paylaşmak istediğim: Selçuklu Sultan’ı II. Kılıçaslan, bulunduğu tepeden Düzbel Ovası’ndaki, atlarına kadar zırhla kaplı, o yer gök almaz Haçlı Ordusuna bakarken etrafındaki Oğuz beylerine : “Onlar ne kadar giyinikse, biz o kadar soyunacağız !” diyordu.

İşte bu! Dünyanın en tılsımlı mücadele cümlesi, ister vahşi kapitalizme, ister tüketim çılgınlığına uygulayın; her kilide uyar bir anahtar. Bence Kılıçaslan’ın dehası bu cümlede gizli… 50 bin kişi, 1 milyon kişiyi yener mi yener! Sonra o kökten, yüz yıllar sonra, en umutsuz dönemde, yemyeşil bir filiz çıkar, İstanbul önlerine demir atan işgal zırhlılarına Düzbel Ovası’ndaki Haçlılara bakar gibi mavi keskin bir bakış atar ve : “Geldikleri gibi gidecekler !” der .

Düzbel Zaferi kutlu, 2. Kılıçaslan’ın ruhu şad olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 1341 kez açıldı, 27 misafir olmak üzere 41 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
11 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Fahreddin Paşa'nın Çekirge Diyeti

Artık müdafaanın son günleridir. Medine, Şerif Ali ve Şerif Abdullah kardeşlerin kuvvetleri tarafından kuşatılmıştır. Fahreddin Paşa Medine’deki durumun ne hal aldığını anlatmak için Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’ya 7 Mart 1918’de Teğmen İsa Efendi vasıtasıyla -yirmi beş günde ancak ulaştırılabilen- şifreli bir mektup yazar. Mektupta, ellerindeki erzaklarının tükenmek üzere olduğunu, acilen Hicaz’daki kuvvetlerini doyuracak bir kaynak tahsis edilmesini ister. Ancak istekleri hiç gerçekleşmez. Medine neredeyse tamamen kuşatılmış durumdadır. Yiyecek sıkıntısı hat safhaya ulaşmıştır. İşte bu sırada Fahreddin Paşa’nın o bölgede çok bulunan ve o bölgede yaşayan insanların yedikleri bir yiyecek aklına gelir. Çekirge!

7 Haziran 1918’de çekirge talimnamesini yayınlar. Burada çekirgenin serçeden bir farkı olmadığını, sadece temiz şeyleri yediğini, topluca yaşadıkları için bolca bulunduğunu, Hicaz, Yemen gibi o bölgede yaşayan insanların başlıca gıdası olduğunu ve Bedevilerin sağlamlıklarını ve çevikliklerini çekirgelere borçlu olduğunu söyler. Sonra faydalarından bahseder:

‘Bütün bu havalide öteden beri inanıldığına göre, dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara pek tesirlidir. Hele romatizma için iksir gibidir. Şifa verici tarafı bilhassa, yumurtalarıdır. Biz yazık ki bunları, çukurlara gömerek, üzerlerine kireç dökerek heder ediyoruz. Çekirgeyi, hekimlemize inceletip, tahlil ettirdim. Bunlar, araştırıp incelemeleri neticesinde çekirgeden sitayişle bahsetmekte ve şifa verici, hem de besleyici hassalarını saymakla bitirememektedirler. Gerçi ziraatımıza, ekinlerimize zarar veriyorlarsa da, birçok kuşlar ve hayvanlar da öyle değiller mi? Hatta bazı hayvanlar, yalnız zarar verirler ve hiç hayırları yoktur. Çekirge ise, zararının yanında, gıda bakımından çok hayırlı ve faydalı bir hayvancağızdır. Hem gıda, hem de devâdır. O halde, bundan faydalanmak gerekmez mi? Yediğimiz sebzelerin çoğundan fazla ve daha ziyade faydalı olduğu tecrübe ile tahakkuk etmiştir.’

Çekirgelerin ıstakoz ve karidesten farkı olmadığını söyler. (ki burada haklıdır. Çekirge, ıstakoz ve karidesin hepsi de eklembacaklılar olarak nitelendirilir) Daha sonra çekirge yenmesinin bir ‘sünnet-i seniye’ olduğunu vurgular:

‘Cenab-ı Peygamber hadisi şerifinde “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” Buyurmuşlardır ki, iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı da dalakla karaciğerdir.’

Daha sonra çekirgenin nasıl yeneceği konusuna değinir:

‘İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin, başının kopartılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış…

Hicaz çekirgesi, öteki bölgelerin çekirgesine göre daha besleyici ve daha tatlıdır. İbnürreşit cihetindeki çekirgeyi nimet sayıp, bereket bilirler. Bunları zaten uzun boylu anlatmaya hacet yoktur. Yiyip tadına bakarak, faydasını anlamak kâfidir. Çekirge dört türlü yenebilir:

1-Toplanan çekirgeler, çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar kurtulur. Ayakları ve başı koparılır. Kalan gövde kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenir.

2-Sıcak su ile haşlanır. Baş ve ayakları temizlenir. Hemen pişmek üzere bulunan pirinç ya da bulgur pilavına karıştırılıp pişirilir.

3-Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilerek konur, üzerine zeytinyağı ile limon gezdirilir.

4-Çekirgenin kavrulan kısmı, havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi şeklinde kutularda ve dağarcıklarda muhafaza edilir. Araplara göre en makbul tarzı budur. Çünkü elde daima ihtiyat durur. Ve gerektiğinde nerede olursa olsun açlığı gidermeye yarar. Hele harp zamanlarında, hemen el altında bulunan bir gıdadır.’

Büyük bir dikkat ve titizlikle yaptırdığı araştırmalara göre, ‘…onun tabiriyle yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile nimetnaşinaslıktır.’ der. Sonra kendi tecrübesini paylaşır:

‘Dün karargâh sofrasında (çekirge tavası) vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu dil konservesinden pekiyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.’

Ve talimnamesini şu sözlerle bitirir:

‘Kısaca dün, çekirgeyi bahçelerden yok etme tedbirlerini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yolları gözlüyorum. Hangi bölgeye çekirge düşerse, tarifime göre faydalanılmasını ve bana hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ediyorum.’

Fahreddin Paşa’nın bu diyetine uyulur. Askerler doymaktadır. Ancak bir başka sorun daha vardır. Her işlerini gördükleri hayvanlarda açtır ve bu hayvanlar yem yokluğundan eriyip gitmektedir. Öyle bir kapana kısılmışlardır ki, hayvanlar için ot peşinde koşarken asilerle çatışmaya bile girilir.

Sonrasında sıkıntılar daha da artar ve 7 Ocak 1919 günü teslim olunur.

NOTLAR:

1-Bu yazıda yaptığım alıntıların kaynağı, Feridun Kandemir’in yazdığı “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası” isimli kitabıdır. Gerçek tarihi belgelerle yazılan bu kitabı meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

2-Aslında bu yazıyı, önümüzdeki yıllarda daha sık karşılaşacağımız ‘böceklerle beslenme’ ile ilgili olarak yazacaktım, ancak adeta bir açık hava hapishanesine çevrilen Madaya’da, açlıktan ağaç kabuklarını, kurumuş yaprakları, böcekler, hatta kedileri ve köpekleri yiyen insanları görünce sadece bu kadarını yazdım. Hatta kendi adıma şöyle düşündüm: ‘Fahreddin Paşa ve askerleri şanslıymış, orada en azından yiyebilecekleri kadar çekirgeleri varmış. Madaya’da o kadarı bile yok…’ Görüntüleri görünce üzülüyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Ama o kadarla kalıyor. Daha önce de yazmıştım, tam bir katarsis yaşanıyor. Katarsis, yani başkalarının içinde bulunduğu trajediyi seyrettikçe onun acısının içinde kaybolurken o anın her saniyesinde aslında özdeşleştiği kişinin acısının dışında konumlandığını bilerek, kendi içindeki endişe ve korkulardan arınmak. Günümüzde trajedi içeren görüntüler katarsis etkisini yaratıyor ve o kadarla kalıyor. Sosyal medya denen şey üzerinden herkes sadece öfkesini ya da herhangi başka bir duygusunu boşaltıyor. Kendimizi düzeltmeden, başkalarının düzgün davranmasını bekliyoruz. Bunca, hırsın, açgözlülüğün, bencilliğin içindeyken de yaptığımız hiçbir şeyin kıymeti olmuyor. En basitinden, rahatlıkla Madaya gibi yerlere yapılan yardımların yetersizliğinden bahsediyoruz (yardımlara karşı çıkanları konu dahi etmiyorum), ama günlük 4,5 milyon (rakamla da yazayım: 4.500.000) ekmeği çöpe atıyoruz. Oysa Madaya’da bir lokma ekmeğe muhtaç sayıları sadece binlerle ifade edilen insan yaşıyor. Sözün özü, kendimizi düzeltmeden başkalarını düzeltme hastalığından kurtulmadığımız müddetçe yaptığımız hiçbir şeyin anlamı yok. Allah kimseyi -her anlamda- açlıkla terbiye etmesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Oca 00:21

Tekrar olacak ama, eyvallah (:

11 Oca 21:53

Kaleminize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 3306 kez açıldı, 21 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Afrika Nerededir?

[‘Indian’ kelimesinden nasıl da nefret ediyorum… ‘Indian’, bir şeyler satmak için kullanılan bir kelimedir – hatıra eşya, sigaralar, sigarlar, benzin, otomobiller… ‘Indian’, beyaz insanın hayal gücünün ürünüdür. (Amerikalı Yazar: Lenore Keeshig-Tobias]

Afrika nerededir? Avrupa yukarıda, Afrika ise aşağıda mı? Haritalara bakacak olursak, Avrupa elbette ki Afrika’nın kuzeyinde dolayısıyla yukarıdadır! Ne var ki bu karar keyfidir ve Avrupalı haritacılar tarafından bu kararın böyle olmasına karar verilmiştir. Avrupa’nın, Afrika’nın üstünde ya da altında olup olmadığı tümüyle göreceli bir şeydir; çünkü bu, evrendeki stratejik bir noktadan bir gözlemcinin dünya gezegenine bakışıyla ilintili bir olaydır. Avrupalı haritacılar, dış uzayın stratejik bir noktasından dünya gezegenine bakıp, Afrika’yı Avrupa’nın altına yerleştirmeden önce, hiçbir Avrupalı dış uzayda bulunmamıştı.

16. Yüzyıldaki en büyük Avrupalı haritacılardan Gerhard Mercator’dan kalan bir anlayışla, dünya haritası, kuzey bölgelerin lehine olacak şekilde, çarpıtılarak çizile geldi. Mercator’un çizdiği harita temel alınarak çizilen dünya haritasında, Kuzey Amerika kıtası, Afrika kıtasının bir buçuk katı kadar bir büyüklükte gösterilmiştir. Yanlış çizilen haritalar nedeniyle, milyonlarca çocuğun hafızası, dünyanın kuzey bölgeleriyle güney bölgelerinin boyutları konusunda yüzyıllardır çarpık düşüncelerle ve bilgilerle doldurulmuştur.

Afrika ismine gelince… Antik Romalılar, bugünkü Tunus ve Cezayir’in doğusunu kapsayan bir bölgeye ‘Afrika’ diyorlardı. Bir başka iddiaya göre de Afrika kelimesi bölgede yaşamış Fenikeliler ve Berberilerin diline aittir. Daha sonraları, Arap göçmenler Afrika ismine ‘Arap(ça)laştırarak’ ‘Ifrikiye’ye dönüştürdüler. Afrika sözcüğü köken itibarıyla Roma-Yunan dillerine ait olabilir ancak, bu isim yakın tarih boyunca tümüyle Batı Avrupalılar tarafından kullanılagelmiştir.

Öyleyse Afrika kıtası nerededir? Afrika kıtasının sınırları nereye kadar ve ne ölçüde dürüst ve duyarlı bir biçimde çizilmiştir? Kıtaların başlama ve sınırlarını saptarken denizlere ve okyanuslara gereğinden fazla önem vermediğimizden emin miyiz acaba? Örneğin Madagaskar, Afrika’yla arasından 500 mil genişliğinde Mozambik Kanalı’yla Afrika’dan ayrılmaktadır. Mauritius, Afrika kıyılarından 1000 mil uzakta yer almaktadır. Öte yandan Yemen, Bab’ül-Mendeb Boğazından sadece bir taş atımı kadar uzak bir mesafedeki Cibuti’den ayrılmıştır. Tüm bu gerçeklere karşın, Madagaskar’la Mauritius siyasal olarak Afrika’nın bir parçası olarak kabul edilirken Yemen Afrika kıtasına dâhil edilmemiştir. Madagaskar’ın başkenti Tananarive bir Afrika başkenti olarak kabul edilirken, neden Yemen’in başkenti San’a bir Afrika başkenti olarak kabul edilmemektedir? Sömürgecilik sonrası dönemde Afrika üzerine yapılan akademik çalışmaların çoğunda, çağdaş Afrika devletlerinin bugünkü sınırlarının son derece yapay bir biçimde çizildiği özellikle vurgulanmaktadır.

Oysa Afrika kıtasının sadece kuzeye, Akdeniz’e doğru değil, aynı zamanda kuzey doğuya, İran Körfezi’ne doğru uzanması da gerekmez mi? Burada asıl sorgulanması gereken şey, Afrika’nın sınırlarının ve kimliğinin Avrupalıların kararlarıdır.

Kızıldeniz, Afrika kıtasının nerede sona erdiğinin belirlenmesinde jeolojik, coğrafi, tarihsel ve kültürel göstergelerden daha etkin bir rol üstlenmiştir. Aslında sorunun kökeni, Afrika’nın doğu yakasında bir çatlamanın patlak verdiği milyonlarca yıl öncesine kadar gitmektedir. Milyonlarca yıl önce Afrika kıtasında meydana gelen doğal bir çatlama olayı Arabistan yarımadasının Afrika kıtasından ayrılmasına neden olmuş, Süveyş Kanalı’nın inşasıyla birlikteyse fiziki ayırım, ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda tam anlamıyla bir kopuşa dönüşerek tamamlanmıştır. Avrupalıların siyasal açıdan güçlü ve üstün olmaları, dünya haritasını kafalarına göre çizerken, Afrika’nın kuzey doğu bölgeleriyle, Kızıldeniz’in ötesinde kalan Arabistan yarımadasının jeolojik açıdan benzerliklerinin bulunmasına rağmen Afrika’nın kuzey batı sınırları, Kızıldeniz’in batısı ile Süveyş Kanalı’nın batı kıyılarında sona erdirilmiştir.

Hatta Antropolog Paul Bohannan, Arabistan yarımadasının, Afrika kıtasından ayırt edilmesinin jeolojik gerçeklere dayanmadığını ileri sürer: ‘Jeolojik açıdan, Arabistan yarımadasının Afrika kıtasıyla bir bütün olarak ele alınması gerekir. Afrika kıtasını Arabistan yarımadasından ayıran Yarık Vadi, Anadolu’dan, Türkiye’nin kuzey bölgelerinden başlayarak bugünkü Ürdün Vadisi’ne ve Ölü Deniz’e kadar bir çizgide yayılmakta, daha sonra da Kızıldeniz boyunca bir hat oluşturmakta ve bu hattın Turkana Gölü’ne kadar uzandığı bilinmektedir.’

Afrika’yla Arabistan’ın coğrafi açıdan bir bütün olmasına ve Süveyş Kanalı’nın önceleri iki kıta arasında bir kavşak noktası oluşturduğu bilinmesine rağmen, Avrupalı coğrafyacılar, Arabistan yarımadasını Asya’nın bir parçası olarak kabul edip Afrika’dan ayırmışlardır.

Peki, bu ‘Ortadoğu’ nerededir? Haritalar nesnel bir biçimde incelendiğinde Ortadoğu bölgesinin, sözde ‘Eski Dünya’yı oluşturan Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının tam ‘Orta’sında yer aldığı görülecektir. Ama biz Avrupa-merkezli öznel deneyimin sonucu olarak ortaya çıkan ‘Ortadoğu’yu tercih ederiz…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı’nı, Afrika’yla Arabistan yarımadası arasındaki iletişim ve ticari işbirliği olanaklarını güçlendirmek amacıyla değil, sömürgeci Avrupalıların dünyanın diğer bölgeleriyle ticari olanaklarını kolaylaştırmak amacıyla inşa etmişti elbette. 1869-1879 yılları arasında inşa edilen Süveyş Kanalı’nın yapımı sırasında 120.000 Mısırlı’nın hayatını kaybettiği bilinmektedir.

2.‘…etiyopya oldu çıktı habeşistan olarak bildiğimiz yer…’ der, İsmet Özel.

3.Güneş ilk olarak Kamchatka’da doğmasına rağmen Greenwich sıfır noktası kabul edilir.

4.“Churchill’in şöyle dediği anlatılır: ‘-Ürdün fikri kafamda ilk kez ilkbaharda, bir öğleden sonra saat dört buçuk sularında oluştu.’

Gerçek şu ki, 1921 yılı Mart ayında, sadece üç gün içinde, Sömürgeler Bakanı W.Churchill ve kırk danışmanı yeni bir Ortadoğu haritası icat ettiler; iki ülke yarattılar, onlara isim verdiler, hükümdarlarını belirlediler ve sınırlarını parmaklarıyla kumun üzerine çizdiler. Dicle ve Fırat nehirleri tarafından kucaklanan ve ilk kitapların çamurunu vermiş olan topraklara Irak dediler. Filistin’den koparılan yeni ülkenin adıysa Ürdün oldu.

Sömürgelerin isim değiştirmeleri ve Arap krallıklarına dönüşmeleri, ya da en azından öyle gözükmeleri, acil bir konuydu. İvedilik arz eden diğer bir konuysa, bu sömürgeleri bölüp parçalamaktı. Emperyal hafıza en iyi yöntemin bu olduğunu söylüyordu.

Fransa Lübnan’ı icat ederken, Churchill boşta gezen prens Faysal’a Irak’ın krallık tacını taktı. Ve güvenilirliği tartışılır bir referandumdan çıkan %96’lık oranla bu kararı onaylandı. Kardeşi, Prens Abdullah ise Ürdün kralı oldu. Her iki hükümdar da, Arabistanlı Lawrence’ın tavsiyesiyle giderleri Britanya bütçesinden karşılanan bir aileye mensuptular.”(Eduardo Galeano-Aynalar)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 554 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Ara 15 01:00
Tarih Tekerrürden İbarettir ; Türk-Fars İlişkileri

*Bi süreliğini ara vermek zorunda kaldığım yazılarıma devam ediyorum inşallah.

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama tarih adeta bir çarkıfelek gibidir.Aynı yol boyunca döner durur.Aktörler,yerler değişir ama dönme ekseni hep aynıdır.Aynı şeyleri hem insanlar olarak hem toplumlar olarak yaşar dururuz.

İşte yazımızın konusu olan Türk-Fars ilişkileri de –siz ne düşünürsünüz bilmem- aynen bu şekilde.Dönüyor dolaşıyor , aynı yerde karşı karşıya geliyoruz.İşte bu döngünün üç farklı noktasını , fazla derine dalmadan , sohbet tadında göz atalım ;

----------------------

Yıl Miladi 1055

İslam alemi tarihinin en garip durumlarından birisini yaşamaktadır.Mecusi kökenli bir aile olan Büveyhiler/Deylemiler önce Müslüman olmuş , sonra Şii hizibini seçmiş , uzun süre Abbasi ordusunda paralı askerlik,komutanlık yapmıştır.Abbasiler zayıfladıkça güçlenen bu aile önce İran’ı ardından Irak’ı ele geçirip , Abbasileri baskı altına almışlardır.Bir Şii devlet/sülale , Sünni İslam aleminin sembolik lideri halifeyi kukla haline getirmişti.

Yaklaşık 110 yıl süren bu baskıyı sona erdirmek Selçuklulara nasib olur.Halifenin daveti üzerine bölgeye sefer düzenleyen Sultan Tuğrul Bey , Büveyhileri ciddi bir yenilgiye uğratır.Kalanlar ise Selçukluya biat ederler.Tuğrul Bey , Bağdad’a girer ve halifeyi koruması altına alır.

----------------------

Yıl Miladi 1514

Aynı ırktan olmasına rağmen farklı iki hizbe mensup , Asya’nın güçlü iki gücü karşı karşıya gelirler.Bir tarafta 2 yıl sonra “Halife” ünvanı alacak olan Osmanoğullarından Selim , diğer tarafta tarikat şeyhliğinden devlet liderliğine yükselen Safevi Hanedanından İsmail…Aralarında geçen –tarihimizin en popüler- savaşında Selim galip gelen taraf olur.

Safeviler , Anadolu’da birlik kurmaya çalışan Osmanlı’ya sürekli köstek olan taraf olmuştur.Üstüne üslük yine bir başka Türk kökenli devlet olan Memluklular ile ittifak yapmış , bölgesel güç olmaya çalışan Osmanlıyı hepten sıkıştırmaya oynamıştır hep.Yaşanan ufak tefekler işin tuzu biberi olmuş , iki taraf Çaldıran Ovasında karşı karşıya gelmiştir.

Nitekim Osmanlı kazanır savaşı , İsmail ağır bir yenilgi alır , Selim -muzaffer komutan olarak- Tebriz’e girer, İsmail 8 yıl sonra eceli ile vefat eder.Gerçi tamamen imha edilmeyen Safeviler , iki sultanın oğulları döneminde yine karşı karşıya gelir.

----------------------

ve 21.yüzyıl…

Osmanlı’nın ardılı olmayan Türkiye Cumhuriyeti , 21.yy’da Ak Parti Hükümetleri ile başka bir çehreye kavuşur.Kimine göre “eksen kayması” kimine göre ise “öze dönüş” olan bu değişim Türkiye Cumhuriyetini , açıkça bu zamana kadar reddettiği tarihsel mirasını yüklenmek zorunda bırakır.21.yy Türkiyesinde Tuğrul’dan da Selim’den de izler var artık.

Ve kaçınılmaz olarak yine aynı döngüyü yaşarız ;

Adım adım Farslar ile karşı karşıya gelmek.Farslık bir ırk değik , ırk üstü bir kimlik tanımıdır.Nitekim Türk kökenli Fars lideri –Ayetullah namlı- Ali Hamaney’i –aynı İsmail misali- yine Türk kökenli Tayyib’e tehdit savururken izliyoruz.

Açıkça iktidara geldiği günden beri Fars ile Batı arasındaki arabulucu rolü üstlenen Türk , şu anda Fars ile karşı karşıya gelmiş durumda.Bu sefer hanedanlar , halifeler yok ama hikaye yine tıpa tıp aynı.Yine maksat Anadolu Birliği , yine köstek olansa Fars…

Bu sefer muzaffer olarak Tahran’a girmek , yahut ümmettin koruyucusu vasfı almak nasib olur mu bilmem ama tarih bizi adım adım aynı noktaya götürüyor.

Gayb bize ne getirir bilmiyorum , ama en azından tarih gideceğimiz istikameti gösteriyor bize…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emre Dikmen yazdı, 902 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
8 Ara 15 21:00

Emre Dikmen

Puan: 315

Evlâdı Fatihan

Böyle bir cemiyetin böyle bir milletin aslında bilmesi gereken bir konu. Kulağa çok hoş gelen bir deyimle Evlad-ı Fatihan gerçekten tüyler ürpertici bir kelime. "Evlad-ı Fatihan" tam olarak nerden ve nasıl çıktı diye araştıran var mı acaba? Herkesin ağzında bir Evladı Fatihan gezip duruyor ama Evladı Fatihan aslında tam olarak nedir kaç kişi biliyor yada araştırıyor merak ediyorum.

Benim ulaştığım bilgilere göre Evladı Fatihan 1691 senesinde telafuz edilmeye başlanıyor. Evladı Fatihan kanunnamesi adıyla yazılı hayata geçip bugüne geliyor. Fatih in 1481 de vefat ettiğini göz önüne alırsak, 1691 senesinde çıkarılan Evladı Fatihan Kanunnamesi arasında matematiksel olarak 210 senelik bir uçurum bulunmaktadır.

Yaptığım araştırmalara görede; Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere, Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından, aileleri ile birlikte gidenlere verilen ad; diye açıklanıyor.

Hakkında bulduklarımıza bakıcak olursak eğer şöyle bir Evlad-ı Fatihan diye nitelendiriceğimiz geçmişine bakalım.

Osmanlılar'ın Balkan Yarımadası'ndaki fetihleri neticesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki yörük cemaati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dininin yayılması maksadıyla yörük ve Tatar Türklerinin bu bölgeye ilk defa ayak basmaları, Sultan Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Önceleri yörüklerin bulundukları kazalar; Manastır, Filorina, Cuma, Tikveş, İştip, Doyran, Yenice, Vadina, Serez, Demirhisar, Drama, Longaza idi.

Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen yörük teşkilâtı, zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik, İkinci Viyana Kuşatması'nda iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde sultanın hatt-ı hümâyûnu ile yörük Türkleri, Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre, teşkilâtın askerî ve iktisadî bünyesi az çok değiştirildi. Kanunnâme’de; “Yörük taifesi öteden beri Devlet-i Âliyyenin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde, kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak, her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muaf tutulacakları ve harplere iştirakleri kayda bağlanmıştı. Böylece Yörükler, yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş hâlinde, yine askerî bir hizmet için teşkilâtlandırılmış oldular. Evlâd-ı Fâtihân, önceleri yörük deyimi ile birlikte kullanılmış ise de, daha sonraları yörük tabirinden vazgeçilmiştir. Evlâd-ı Fâtihânın yerleşmiş bulunduğu bölge, yörük vilayeti adı ile anılmıştır. Bu bölgeye tayin edilen vezir veya beylerbeyi, Yörük Hakimi olarak tanınmışlardı.

1691 senesinden sonra, Evlâd-ı Fâtihânın defterleri tutulmaya başlanmıştır. Evlâd-ı Fâtihân defterlerinde Belgrad Muhafızı olarak geçen Hasan Paşanın, hem Evlâd-ı Fâtihân piyade askerlerinin, hem de vilayet Yörüklerinin defterlerini tanzim ettiği tespit edilmiştir. Daha sonraları Evlâd-ı Fâtihân, bütün eski yörük gruplarının özel ismi hâline geldiğinden, defterlerde “yörük” tabiri kullanılmamıştır. 1697’de yapılan yoklamaya göre, Rumeli’de Evlâd-ı Fâtihân olarak 1116 hane ve 16 582 kişi tespit edilmiştir.

Evlâd-ı Fâtihânı, çeribaşılar (yörük teşkilatında serasker) idare etmekteydi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitler ise İstanbul’da ikamet ederlerdi. Çeribaşları; kaza müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin asayişine bakarlar, sefer anında eşkinci askerler çıkarırlar, harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devletinin çeşitli yerlerinde vazife alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sadece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi.

1826 senesinde Evlâd-ı Fâtihân teşkilatı yeniden düzenlendi ve yirmi dört grupta toplanarak dört tabur hâline getirildi. Çeribaşıların yanına kolağası, mülâzım ve yüzbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay yapıldı. Rumeli ve Selânik eyaletlerinde oturan Evlâd-ı Fâtihânın diğer halktan farklı bazı imtiyazları vardı. Bunlar, Tanzimat'tan sonra çıkarılan kanunla kaldırıldı ve diğer halk gibi vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi tutuldular (1846). Böylece, yaklaşık iki asırdan beri devam eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı, ortadan kaldırılmış oldu.

Biz bu FATİH'in evlatlarıyız şükürler olsun ki..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 646 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Kas 15 13:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları – 2

Lysenko’nun Yükselişi

Lysenko’nun gücü arttıkça, Muller ısrarla klasik Mendel genetiğinin diyalektik materyalizm ile uyum içinde olduğunu söylüyordu; sonradan kazanılan özelliklerin kalıtımına inanan ve kalıtımın materyalistik bir temele dayandığını reddeden Lysenko, tam bir “idealist” hatta daha da beteri bağnazdı. Muller, Lysenko’yu “genetiğin ve bitki fizyolojisinin temel prensipleri konusunda kara cahil… Lysenko’yla konuşmak çarpım tablosunu bilmeyen birine diferansiyel analiz anlatmak gibi” diye tarif ediyordu. Muller, zamanın Tarım Bilimleri Akademisi başkanı N. I. Vavilov’dan güçlü destek görmekteydi.

1936 yılında, başkanlığı artık Lysenko tarafından devralınmış Tarım Bilimleri Akademisi’ne hitaben yaptığı bir konuşmada, Muller şöyle seslenmişti:

“Önemli uygulayıcılar, genetik hakkında biraz bilgisi olan herkese düpedüz tuhaf görünecek kuram ve görüşleri –örneğin, kısa zaman önce Başkan Lysenko’nun öne sürdüğü fikirler ve onun gibi düşünen diğerlerininkileri– destekleyeceklerse, o halde bize sunulan olasılık seçimlerimizi cadılık ve tıp, yıldız falcılığı ve gökbilim, simya ve kimya arasından yapmaktan ibaret.”

Stalin rejiminin hem ideolojik nedenlerden ötürü, hem de devlet siyasetinin, yeterince çaba gösterilmesi halinde her türlü değişimin gerçekleştirilebileceği ilkesine bağlı olması nedeniyle genetik bilimiyle arası iyi değildi. Öte yandan genelde evrim, özelde tarım alanında durum biraz farklıydı. Başka koşullarda, evrimci biyologlar içinde, Darwin’i izleyenler (onlara göre kalıtım genetikti) ile Lamarck’ı izleyenler (bir canlının yaşam süresi içinde kazandığı ve uyguladığı özelliklerin kalıtsal yolla geçtiğine inanmışlardı) arasındaki anlaşmazlık ancak seminerlere katılan ve laboratuarlarda çalışan insanlara bırakılırdı.

Lysenko’ya göre, doğal dünya insan iradesiyle şekillendirilmeliydi. Kalıtsal özellikleri değiştirmeye yönelik müdahaleyle, yeni canlı türleri yaratılabilirdi: “Ülkemizde her insan etkinliği alanında mucizeler yaratmak mümkündür.” Lysenko 1935’te Stalin’in de katıldığı bir Sovyet Tarım işçileri konferansında şunu ilan etti: “Yoldaşlar, ülkemiz Sovyetler Birliği’nde insanlar doğmaz. İnsan organizmaları doğar, ama insanlar yaratılır… Ben de bu şekilde yaratılan insanlardan biriyim. Bir insan yapıldım ben.” Bu noktada onunla hemfikir olan ve insanlığın geleceğini tasarlamaya elverişli bu evrim versiyonundan dolayı Lamarck’ı öven Stalin, Lamarckçı bir tarım uzmanı olan Lysenko’yu Sovyet BİLİMİN DİKTATÖRÜ olarak atadı.

1930’lar boyunca Lysenko’nun takipçileri Sovyet biyolojisinin sınırları içerisinde genetikçilere üstünlük sağlamak için gittikçe acılaşan bir savaş yürüttü. Yavaş yavaş üstünlük kurdular, 1948 yılında Lysenko nihayet devletin tam desteğini almayı başardı. Lysenko genetiğin “burjuva bilimi" olduğunu ilan ederken, Mendel' in görüş ve yaklaşımlarını savunan ve o çizgide yürüyen bütün bilim insanlarını da birer hedef tahtası durumuna getiriyordu. Genetikçiler baskı altında kalmıştı; tutuklandılar, birçoğu öldü. Bu hedeflerden en başta geleni de ünlü genetikçi Vavilov olmuştu. Vavilov'un laboratuvarları kaynak noksanlığından işleyemez olmuş, yetiştirdiği elemanları tutuklanmış ya da sürülmüştü. 1940' ta Vavilov “casusluk”, “tarımı sabotaj” gibi gerekçelerle tutuklanıp ölüme mahkûm edildiğinde, Lysenko heykelcikleri elden ele dolaşan bir ulusal kahraman konumundaydı. Vavilov 1943'te, Sibirya’da kaldığı hapishanede malnutrisyon (kötü beslenme) nedeniyle ölecektir.

Dahası Stalin bilim insanlarını tutuklarken, onları çalışma kamplarında devlet adına çalışmaya zorlarken hiç tereddüt etmiyordu. Çok sayıda bilim insanı, sıcaklığın sık sık -60 ˚C’lere düştüğü Sibirya’da, Norilsk’in dışındaki berbat bir nikel işletmesi ve tutukevine göndermişti. Aslında temel olarak burası bir nikel madeni olduğu halde, Norilsk dizel yakıt dumanlarından dolayı sürekli kükürt kokuyordu ve bilim insanları orada arsenik, kurşun ve kadmiyum gibi periyodik tablonun zehirli metallerinde bol miktarda çıkarmak üzere köle gibi çalıştırılıyordu. Çevre kirliliği gökyüzünü boyuyordu, hangi ağır metalin ilgi gördüğüne bağlı olarak kar pembe ya da mavi yapıyordu. Bütün metaller revaçta olduğundaysa simsiyah yağıyordu. Ne yazık ki Sovyet biliminin bir kuşağının çoğu, Sovyet sanayisi için nikel ve diğer metalleri çıkarırken heba olmuştur.

Lysenko, tarım konusundaki anlaşılmaz teorileri kıtlığa yol açmış, Stalin’in ölümünden sonra, açıklamada bulunması için Sovyet Bilimler Akademisi’ne çağrılmıştı. Bilim sekreteri kendi aceleci tarzıyla kazanılmış özelliklerin aktarılamayacağına dair insanlık tarihinden örnekler vermiş, erkeklerde binlerce yıldan beri uygulansa da anatomik değişimlere yol açmayan sünneti örnek gösterdikten sonra Lysenko’ya şu soruyu yöneltmişti: “Annelerinin bakire olmamasına rağmen kızların bakire doğmasını nasıl açıklıyorsunuz?” Ancak, Stalin’in 1953 yılında ölmesi durumu değiştirmedi. Kruşçev, Lysenko’nun eski bir arkadaşı, destekçisiydi. Yine de gittikçe daha çok Rus bilim insanı, bu adamın deli olduğunu anlıyordu, gerçi Lysenko’nun adına sürekli özür dileyen birçok yabancı bilim insanı bunu anlayamamıştı. (Çavdar tohumu veren buğday geliştirdiğini, ötleğen yumurtalarından çıkan guguk kuşları gördüğünü de iddia etti.)

1964’te Kruşçev’le birlikte Lysenko da mevkiini kaybetti. Aslında Kruşçev’in iktidarı kaybetmesinin sebeplerinden biriydi. Kruşçev’i görevden alan Merkezi Komitenin toplantı gündeminde Lysenkoculuk da vardı, 1958’den beri tarım rekoltesindeki durgunluk parti liderleri hakkındaki başlıca suçlamaydı. Lysenko gözden düştü, fakat yıllarca eleştirilerin önü kesildi. Bilimi iz bırakmadan ortadan kayboldu.

Sonuçta, en temel düzlemde bakacak olursak, ideolojinin bulaşmadığı bilimsel bir eylem yoktur. Varsayımlar olmadan kuram oluşturamazsınız, bunların da bir kısmı sosyopolitik genel dünya görüşünden kaynaklanır ve o dünya görüşünü besler. Bu, bilimin kötü emellerle ve kasıtlı yürütülen süreç, yani bilim insanlarının politikacıların elinde kukla olduğu ya da güce aç, ahlaksız bilim insanlarının belirli bir ideolojinin hizmetinde çalıştıkları bir süreç olduğu anlamına gelmez. Elbette böyle şeylerde olabilir, Stalin dönemindeki Rus genetiğinin hüzünlü hikâyesi buna örnektir.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Garip ama gerçek; -Rusya’da var mı bilemiyorum?- memleketimizde hala Lysenko’yu savunan insanlar var. Gerçi onlar SSCB’nin yıkıldığına bile inanmıyorlar. Rusya’yla olan son hadisede bir grup insanın takındığı tavıra bakılabilir.

2.Emirle bilim, tarih vs. yapılan ülkelerde buna benzer durumlarla karşılaşılabiliyor. Bunun için uzaklara gitmeye gerek yok. Özellikle son zamanlarda, basına konuşan, sosyal medyada yazan akademisyenlere ve kendini aydın olarak nitelendirenlere bakmak yeterli.

3.Sibirya’yla ilgili Aleksandr Soljenitsin’in “Ivan Denisoviç’in Bir Günü” kitabını şiddetle tavsiye ederim.

4.Yazıyla ilgili kaynakların listesi şuradadır: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Kas 11:54

Eyvallah...

30 Kas 00:58

Kaleminize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 641 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Kas 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları - 1

1917’ de Ekim Devrimi’ni izleyerek kurulan SSCB, Rusya’da zaferle sonuçlanan akımlarının önce tüm Avrupa’da, ardından da dünyada proleter bir egemenliğin kurulmasını sağlayacak zincirin ilk halkası olduğu düşüncesini taşıyordu. Devrimi izleyen haftalar bir dizi idari, iktisadi ve toplumsal reformun yapılmasına sahne olmuştu. 1918-19 iç savaşında da kendini hissettirdiği gibi, beslenme gereksinimi tüm ülkede oldukça belirgindi. 7 milyonu açlıktan ve kalanı tifus salgınından toplam 8 milyon kişinin kaybedildiği, sanayi ve tarım üretiminin hemen tümüyle düzenini kaybettiği, kamu maliyesinin çöktüğü bir ortam söz konusuydu. Halkın belirgin hoşnutsuzluğu bir süre sonra farklı yerlerde karışıklıklara, ayaklanmalara ve başkaldırılara dönüştü. 1921’ den başlayarak savaşa özgü iktisadi uygulamalar terk edilmeye ve yeni iktisadi politika iç ticareti ve sanayiyi de kapsayacak ve denetleyecek bir biçim almaya başladı. Böylece 20’li yılların sonlarına kadar ulusal ekonomide kalkınma gerçekleştirilebilecekti. Üretimde sağlanan artış, tarım ve sanayi fiyatlarında denkliğin sağlanması bunu yaratan etkenlerin başında gelmekteydi. Sonuçta Sovyetler Birliği’nde yeni yönetim vaatlerini gerçekleştirmek zorundaydı. Bunun belki de ön koşulu, hemen öncelikle insanların karınlarını doyurabilmekti. Bu nedenle, kötü durumdaki verimsiz Sovyet tarımını düzeltmeye yönelik her türlü mucizeyi benimsemeye hazır bir ortam oluşmuştu. Bu atmosferde Lysenko tarımsal üretimi katlayacağı müjdesiyle ortaya çıkıveren bir Mesih gibi algılanabilirdi.

Genetik mi? Yetiştirme mi?

1922’de Amerikalı genetikçi Herman J. Muller, yeni Sovyet toplumunu kendi gözleriyle incelemek için Moskova’ya gitmişti. Gördüklerine sevinmiş olmalı ki SSCB’de modern genetiğin kurulmasına yardımcı olmak amacıyla Moskova’ya yerleşmişti. Ancak 1930’ların ortalarında Trofim Lysenko’nun Stalin’in çoşkulu desteğini kazanmasıyla bu durum hayal kırıklığına dönüştü.

Gorki, Lunacharsky ve Bekhterev gibi entelektüllerin ortak savı Darwin’in takipçisi olmaktı. Ama Darwin’in ortaya çıkardığı dünyayı kabullenemediler. Bir hayvan olarak insanın tesadüfen türediğinin doğru olması halinde, geleceği diğer bütün canlılar gibi, yani soyca tükenişe doğru giden bir yolculuk olacaktı. Bir çıkış yolunu, evrim versiyonu bir tür ilerlemeyi içeriyormuş gibi görünen Lamarck’ın eserlerinde buldular. Lamarck’ın “ Çevresel değişimin kalıcı genetik değişiklik yaratacağı” kuramı o dönemki politik tezle uyumluydu. Çünkü “uygun sosyal koşulların insan davranışında kalıcı değişikliklere yol açacağı“ biçiminde özetlenebilecek politik görüş, devrimin ilk kuşaklar üzerinde “ yeni insan” yaratma yolundaki çabalarının, sonraki kuşakları da kendiliğinden etkileyeceğini umuyordu. Bu da, toplumu dönüşüme uğratmak için harcanacak emeğin sınırlı olacağını ve kolayca sonuca ulaşılacağını düşündürüyordu.

Lenin komünizmin başarısının, insan doğasının yeni bir sisteme alışacak şekilde eğitilebileceği varsayımına dayandığını görebiliyordu. “İnsan düzeltilebilir” demişti. “İnsan istediğimiz şekle dönüştürülebilir.” Birçok Marksist tartışma “yeni insan”ın üretilmesinin ne kadar zaman alacağı konusu etrafında dönmüştür. İnsan doğası bütünüyle yeniden şekillendirilemediği sürece böyle bir iddia anlamsızdır. Bu bağlamda doğadan çok yetiştirmeden yana olmak komünizmin çıkarınadır. Fakat devlet bu görüşü uygulamaya koymakta yavaş kaldı 1920’lerde Sovyetler bile öjenizme duyulan küresel ilgiye kendini kaptırdı. N.A. Semashko 1922 yılında sosyalist öjenizm programını açıkladı. Öjenizmin “toplumun çıkarlarını bireylerin çıkarlarından üstün tutacağı” görüşünü ortaya koymuştu. “Yeni insan” yetiştirilecekti. Fakat Stalin yönetimi altında Sovyet öjenizmi çöktü. Komünist önderler bu işin nesiller süreceğini anlamakla kalmamış, aynı zamanda zekileri seçici eşleştirmeyle korumanın genel sekreterin entelektüelleri imha etme eğilimiyle çeliştiğini de fark etmişlerdi. Naziler Almanya’da iktidara gelince, öjenizmi yadsımak için başka bir sebep daha doğmuştu; insan kalıtımı üzerinde çalışmak rakip faşizmin amentüsüyle eş görülüyordu. Bundan kısa süre sonra Rus öjenistler kalıtıma duydukları inanç yüzünden, ‘sosyal manivelaları kavramadıkları’ için eleştirildiler.

Sosyal manivelaları kavrayacak kişi beklenmedik bir yerden gelecekti. 1920’lerde kıtlığın kıskacındaki Rusya’da hükümet I. V. Michurin’i keşfetti. Bu paranoid huysuz ihtiyar, Kozlov yakınlarında elma yetiştiriciliği yapıyordu. Michurin’in saçma iddiaları vardı. Örneğin tatlı suda beklettiği şeftalilerin bir sonraki nesilde daha tatlı olacağı ya da bu tür aşılamanın melez ırk oluşturacağı gibi. Yiyecek üretimini artırmak için çaresizce çırpınan hükümetin yağdırdığı imtiyaz, ödenek sağanağı altında buldu kendini birdenbire. Michurincilik, Mendelciliğin yerini alacak yeni bilim dalı olarak atanmıştı.

Ortam bilimsel bir darbe için hazırdı artık. Lysenko adlı genç bir adam Pravda’nın ilgisini üzerine çekebildi, çünkü Michurinci yaklaşımla daha iyi mahsulü almayı başarmıştı. O zamanlar ülkenin uzaktaki güney bölgeleri dışında kışın ekilen buğday tohumları don yüzünden telef oluyordu, baharda tohumlar ise bazen kabuklarından geç çıkıp kuraklık yüzünden kırılıyordu. Lysenko “eğittiği” buğday tohumlarının zorlu kışı atlattığını ileri sürdü en başta. 1928-1929 döneminde yedi milyon hektarlık araziye Lysenko’nun yöntemiyle buğday ekildi; sonuçta bütün buğdaylar öldü. Lysenko telaşlanmadı, ilgisini bahar buğdayına çevirdi, yalnızca ıslatarak, yani vernalizasyon ile tohumların kabuklarından çıkmasının hızlandırılacağını söyledi. Yine sadece açlığı artırmaktan başka bir şeye yaramadı bu önlem. 1933’e gelindiğinde vernalizasyondan vazgeçilmişti.

Fakat politikacı yönü bilim insanlığından kuvvetli olan Lysenko, gücüne güç katmıştı; kendi görüşlerini gen kuramını çürüten, Darwinciliğin ilkelerini yerle bir eden yeni biri bilim biçimi olarak sergilemesini bildi. Genler metafiziksel bir kurmacaydı, indirgemecilik yapmak ise hataydı. “Organizmalarda sıradan vücuttan ayrı olan özel bir madde yoktur… Küçük parçaları, kalıtım kütlelerini yadsıyoruz.” Rus bilim insanlarının DNA üzerinde çalışmasına 1961 yılından sonra izin verildi, fakat Lysenko kendi tuhaf tarzıyla ikili sarmalın aptalca bir görüş olduğunu iddia etti: “tek bir parçanın karşıtlıklara ayrılmasını değil sayısının ikiye katlanmasını ele alıyor, yani tekrarı, artışı vurguluyor gelişimi değil.” Lysenkoculuk organik, bütünsel bir bilim dalıydı, “insanın yaşadığı çevreyle doğal birliğine adanmış bir ilahiydi.” Yandaşları, iddiaların kanıtlanması için veri gösterilmesine yönelik taleplere tepeden baktı, pastoral halk bilgeliğini tercih etti.

NOT: Yazı biraz uzun olduğu için kısaltmak istedim. Ama eksik ve havada bilgi kalmasın diye kısaltamadım, ikiye böldüm.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Kas 23:14

Güzel bir yorum

Kürşat Koyuncu yazdı, 1967 kez açıldı, 24 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
20 Kas 15 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

'Beyaz Adamın Yükü'nü Alan Soylu Vahşiler

“Beyaz Adamın Yükü'nü al, soyunun en iyilerini gönder

Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl, esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için;

Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-

Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.”

Çoğumuz, edebi eserler ve sanat eserlerinin sadece popüler bilinci ve ruh halini değil, aynı zamanda politikaları da şekillendiren etkisini küçümseriz. Ancak sanat ve edebiyat çalışmaları yalnızca aşk ve barış müjdeleri veya en yüksek ve en asil faziletlerin takipçileri demek değildir. Bundan ziyade insanlar arasında çatışmaya sebep olan önyargı, yalan ve kalıplaşmış düşünceler ve mitlerin yayılmasında kullanılmışlardır. Aynı mesajı diğer yazılı ve görsel metotlarla aktarmak ve var olmaya devam eden olumsuz değerlerin oluşmasına yardım etmekle şu veya bu şekilde gündemde olan olayları veya nesillerin ruh ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyorlar.

Rudyard Kipling’e ait olan ‘Beyaz Adamın Yükü’ şiiri de ırkçı ve zenofobik literatürün olayları, ideolojiyi ve politikaları şekillendirmeye yardımcı olduğu hususunu iyi bir şekilde örneklendirmektedir. Beyaz sömürgecilere dair ilahi bir görev fikrini geliştirmek için ırksal açıdan önyargılı bir dil kullanmış olan bu şiir, Amerika’daki siyasi makamdaki kişileri ve halkın görüşünü etkilemeyi hedefliyordu. Kipling'e göre ‘Beyaz Adam’ uygarlaştırma sorumluluğunun ‘asil’ yükünü çekerek ‘en iyi evlatlarını’ yaban ellerde helak ederken ‘kadir bilmez’ ve ‘yarı şeytan-yarı çocuk’ ilkeller bunun kıymetini hiç mi hiç anlamayacaklardı. Bu şiir, 4 Şubat 1899’da London Times’da ve ertesi gün de New York Sun ve New York Tribune’da yayınlandı. Bu arada şiirin ilk nüshalarından biri, yayınlanmasından bir ay önce daha yeni New York valisi seçilmiş olan Theodore Roosevelt’e gönderildi. Üzerine şu sözleri yazarak o da cumhuriyetçi senatör H. Cabot Lodge’a gönderdi: “Sana Kipling’in edebi açıdan zayıf, ama genişlemeci bakış açısı için iyi bir anlayışı olan şiirin ilk nüshasını gönderiyorum.”

ABD, o dönemde ülkeyi bir denizcilik ve sömürge gücüne dönüştürücü bir etki yapmış olan İspanyol ‘Haçlı seferlerinden’ daha yeni çıkmıştı. Kipling'in bu şiirinin yayımlandığı sıralar tam da ABD kamuoyunda "Emperyalizm" konusunun tartışıldığı sıralardı. Kongre, yıllarca ABD’nin Filipinler’e karışmasının aleyhinde oy kullanmıştı. Fakat bu şiirin yayınlanmasından ve Kongre’de bazı bölümlerinin okunması dâhil son derece meşhur olmasından sonra Amerikan Senatosu, 6 Şubat 1899’da yeterli çoğunluğun oyuyla Filipinler’e asker gönderilmesini ve oranın idaresini eline almasını onayladı. Bu kanun, ABD’nin genişlemeci ve emperyalist politikalarının başlangıcı oldu. Çok kısa süre içinde Porto Riko, Küba ve Filipinler ABD’nin hâkimiyetine geçti. Sonuç olarak bu şiir, Amerikan politikasının değişmesine yardımcı olmuş ve bu değişimin sonuçları bugün dünyanın her tarafında hissedilmektedir.

Zaten Kipling, şiirini ‘dünyanın her tarafında onlarca yıl yankılanması’ niyetiyle yazmıştı. Bu şiir bir asırdan fazla bir süredir hala yankılanıyor ve Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve başka yerlerde hala yankılanmaya devam ediyor. Kipling, ‘Beyaz Adam’ın Tanrı’nın iradesi altında demokrasinin savunucusu olduğunu ve başkalarını demokrasinin ışığına yönlendirmenin onun görevi olduğunu iddia etmekteydi. Çok az şey değişmiş görünüyor. Kipling’in varisleri hala aynı şeyleri savunuyorlar.

11 Eylül'ü izleyen bir hafta boyunca ABD'nin içeride ve dışarıda kamuoyu oluşturma ve haber konusunda önde gelen kanalı CNN ekranındaki sabit yazı: ‘Amerika Savaşta (America in War)’ idi. (Son günlerde bunun yerini ‘Fransa Savaşta’ sloganı aldı!) Yine o sıralar ABD başkanı Bush, operasyonu ‘Crusade [(Haçlı Seferi)Bak yine Haçlı Seferi!]’ olarak ilan etti. Acaba ‘cahilce bir gaf mı yoksa lapsus muydu?’, bu konu tartışılabilir.

‘Sürçme’lerin analizi 16. yy'dan bugüne kadar Dünya sathına yayılma ve bu yayılmanın kaçınılmaz sürtüşmeleri ile Kapitalizm'in (Hani şu Ali Koç’un bahsettiği şey!) gelişme süreci birbirinden ayrılmaz gerçeklik ifadesi olarak bazen ikna bazen de zor yöntemleriyle kabul ettirildi. Adam Smith, pazarın genişliği ve serbestliği ile milletlerin refahı arasındaki doğrudan olumlu ilişkiyi öne süreli 200 yıldan fazla oldu. Pazar dediğimiz şey de öyle kendiliğinden kuruluveren bir şey değildi. Pazarı kurmanın ve sürdürmenin bedeli tarih boyunca yapılan savaşlar ve akan kanlardır. Ancak bu yüzyılda artık yöntem değişmiştir. Bugünün en gözde bahanesi artık ‘terör’dür ve ‘Amerika savaştadır!’ (ya da Fransa/Batı, ne farkeder…) Öyle görünüyor ki ‘Müslüman’ kendisiyle kutsal savaşın yapılabileceği ‘öteki’ için birinci adaydır.

Demokrasi, özgürlükler ve eğitimin kalkınmanın vazgeçilmez önkoşulları olduğu konusunda baştan beri bir bilimsel kabul vardı. Burada irdelenmesi gereken çelişki bu ilişkinin yıllar yılı uluslararası hegemonya hesapları nedeniyle gözardı edilmesi ve kendi tarafında yeralması koşuluyla demokrasinin ‘lüks’ olarak nitelendirildiği baskıcı rejimlerin kurgulayıcısının bugün yeniden özgürlük havariliğine soyunan ABD olmasıydı. Şu andaki medya kartellerinin dayattığı söylem bireyin ve tercihlerinin üstünlüğü ve güçlü olanın rekabet içinde kazanma özgürlüğüdür. Bu Sosyal Darwinist bir söylemdir ve müsebbibi Darwin değil Spencer’dir.

Koşulları ve söylemi farklı da olsa yeni bir emperyalist yayılmanın başlangıcındayız. Kuruluş amacı bu sorunları çözmek olan Birleşmiş Milletler teşkilatının bu süreçte neden devreye sokulmadığı sorusuna yanıt ararken de yukarıdaki sonuca ulaşabiliriz.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Türk Aydınının da rol modeli Kipling, şöyle gülünç bir varlık silsilesi kurar: ‘Katır, at, fil, güdücüsünün emrindedir, güdücü çavuşunun, çavuş teğmeninin, teğmen yüzbaşısının, yüzbaşı binbaşısının, binbaşı albayının, albay tugay komutanının, tugay komutanı da, kraliçenin hizmetkârı olan kral naibine tabi generalin emrindedir.’ der ve böylece Doğu’dan Batı’ya uzanan bir hükümranlık dizisini oluşturmuş olur.

2.George Orwell bu şiir hakkında şöyle demiştir: “Kipling, aşırı milliyetçi bir emperyalisttir; ahlaken duygusuz ve estetik açıdan iğrençtir. Bunu kabul ederek başlamak ve sonra da neden varlığını devam ettirmektedir, bunu ortaya çıkarmak gerekir.’

3.ABD emperyalist bir coşkuyla, Hawaii’nin, Filipinler’le Ladrones[Hırsız demekmiş! (Bugünkü Mariana Adaları)] adalarının fethini kutlamakta, Pasifik Okyanusu artık Kuzey Amerikan Gölü haline gelmektedir ve Latin Amerika dâhil tüm o coğrafyayı kan gölüne çevirecek United Fruit Company dünyaya gelmesine çok az bir zaman kalmıştır. Mark Twain oyunbozanlık yapar ve ABD bayrağı için: “Çizgiler beyaz değil de siyah olmalı, yıldızların yerine de kurukafayla çarpraz kemik amblemi konmalı” der.

4.Bazı seyyahlar şeytanı beyaz olarak resmeden ve açık renkli Avrupalıların canavar olduğuna Afrikalılarla karşılaştıklarını belirtmişler.

5.E.Said’in ‘Şarkiyatçılık’ ve M.Adas’ın ‘İnsanın Ölçüsü Olarak Makina’ kitaplarını hararetle tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 610 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Olurdu Olmazdı Derken Resmi Tarihten Kahraman Devşirmek

Tarih dersleri gördük. Tarih derslerini dinledik.

Kemal Kara imzalı mavili-kırmızılı kitapların içinde yaz(dı)ılmış tarihi…

Tarih dediğimiz mefhum 3 şekilde görülebilir:

- Tarihi bir vaka dediğimiz olayın o anki aktörleri, şahitleri. Tarihi bir olayın gerçekleşmesinin müsebbibi olanlar ve o olaya şahitlik eden bir esnaf, bir simitçi misal.

- Arşivciler. Yaşanmış ve bitmiş tarihi vakanın yazılı dokümanlarını düzenleyen görevliler.

- Belgeler üzerinden gerçek tarihi nasıl olmuş ise olduğu gibi anlatanlarla, belgelerin saklanması veyahut tahrif edilmesi neticesinde bir siyasi gücün menfaatlerine göre uydurulmuş bir tarihi anlatanlar, yorumlayanlar…

Biz de naçizane, gerçek tarihi vesikalar üzerinden birkaç kelam etmeye gayret edelim o zaman.

1918 yılında Vahdettin Han tahta çıkmıştır. O yıllarda ‘gök kubbesinde güneş batmayan’ emperyalizmin kalesi bir devlete sahip İngilizlere herkes gibi Osmanlı da bir şekilde yakın durmaya çalışmıştır. İçinde bulunan vahim durumdan, bir ara dönem kabilinden, ancak bir İngiliz yardımı ve himayesi ile çıkılabileceği düşünülmektedir zira. İşte nedendir, tam da bilinir elbette lakin Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kâğıt üstünde kabul ettiği için Vahdettin Han’a hain damgası vurulur.

Bir de tersinden bakalım bu mevzuya şimdi. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi parasıyla İstanbul’da çıkardığı ‘Minber’ gazetesinde işgalci İngilizlerin nasıl da tebrik edilip alkışlandığına bir bakalım. 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde, “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı” , ertesi gün ‘Vakit’ gazetesinde ise, “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediği” sözlerine bir bakalım. Oysa okullarda gösterilen tarih kitaplarında hiç mi hiç yazmazlar bunları.

Bütün bu belgeler arşivlerde dururken, dikkat madde 3, cümlesinin ikinci kısmının uygulamaya alınıp, sadece Vahdettin Han’a hain yaftasının vurulmasını hangi eğitim sistemiyle ve vatanperverlikle açıklayabilirsiniz?

Mesela Samsun’a gitmesinden önce Vahdettin Han ile görüşmesini daha sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Mustafa Kemal, Vahdettin Han’ın kendisine, “Şimdiye kadar ki başarılarınızın hepsini unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini neden yazmamıştı okullardaki tarih kitapları? Okullarda tarih dersleri gören bizler uydurmuyoruz bunları, tarihin bizatihi kendisi diyor. Hala Vahdettin Han hain değil mi?

Çapraz okumalar üzerinden bir de bu mevzuya İngiliz gizli belgeleri üzerinden bakalım. İşgalci İngilizler Vahdettin Han’ı Samsun’a gizlice kaçmış(!) Mustafa Kemal’i kötülemeleri hususunda baskı yapmaktadır. Vahdettin Han’ın Mustafa Kemal’in ancak İtalya’nın birliğini sağlayan Garibaldi kadar ‘haydut’ sayılabileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir. (S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1’Den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5)

Bir belge daha var. Allah Allah, hiç de görmedik bunları okullardaki tarih derslerinde… 14 Kasım 1918 günü Pera Palas’ta ikamet etmeye başlamış olan Mustafa Kemal, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak işgalci İngilizlerin generallerinden Harrington ile bir görüşme yapmak ister. Muhabir Price, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında o görüşmeyi şöyle aktarır: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. ‘Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi. Eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi (İttihad ve Terakki’den bahsediyor. BS.) kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu toprak üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.'”

Kim vatan ve millet sevgisiyle dolup taşıyormuş, kim hainmiş, kaçmış?

Mustafa Kemal’in, muhabire söyledikleri devam ediyor: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu konuşmanın kaynağı ise Kemal Kara imzalı okullardaki tarih kitapları değil. Kemal Kara atlamış(!) olmalı. Olsun. Kaynak, Türk Tarih Kurumu’nun Ankara 1991’de Cemal Köprülü’ye çeviri görevi verdiği, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri adlı kitap.

Okullarda öğretilen, Sultan Vahdettin’in İngilizler ile işbirliği içinde vatanı sattığıdır. Milli Eğitim tarih müfredatında Sultan Vahdettin’in, milletin malı olan sarayı soyup soğana çevirdiğini ve umarsızca İngiliz gemisi ile vatanından alelacele kaçtığını yazar. Bunları yazar da nedense Sultan Vahdettin Han’ın ve ailesinin nice sıkıntılar içerisinde yaşamını idame ettirmeye çalıştığını yazmaz. Hadi maddi sıkıntıları boş verin, kendi vatanından, bir gece de çıkan kanun ile hiç acımadan birkaç gün içerisinde, neredeyse derdest edilip kovulduğunu ve başka bir devlet topraklarında sığıntı gibi yaşamanın yürek sancısını yazmaz. Ve nihayetinde borçlarından dolayı cenazesinin günlerce rehin tutulduğunu ve bin bir güçlük ile borçların ödenip cenazenin yine bin bir güçlük ile bir İslam toprağına defnedilebildiğini yazmaz.

Tabi bize okullardaki kitaplar bu milletin neredeyse durmaksızın 20 yıldan beri savaşmak durumunda kaldığından ve bu durumdan mütevellit sefalet içerisinde yaşarken, şapka takmayı reddettikleri için bir şehrin yine o inkara müstehak(!) Osmanlı Devleti’nden kalmış ‘Hamidiye Zırhlısı’ ile bombalandığını yazmaz. Millet bir lokma ekmeğe muhtaç iken her gece mütemadiyen sabahlara kadar kuş sütü eksik sofralardan devlet yönetenlerin umarsızlığını yazmaz. Millet toprağına ekecek tohum bulamazken sipariş edilmiş ve kaderin tahakkukudur, pek kısacık sefa sürülmüş yatların boş vermişliğini yazmaz.

Bunları ve daha nicelerini yazmayan resmi tarihimiz var iken, İngilizler ile Sultan Vahdettin görüşünce hain, diğer görüşenlerin ise vatan-millet sevgisinin akıl almaz coşkunluğu ile neredeyse boğulacak birer milli kahraman olduğuna mı inanalım?

Kimin vatan haini, kimin vatanperver olduğuna ideolojilerin özgür fikre ve gerçeğe pranga vurmaya çalışan despotluğu karar veremez. El kaldırılarak salt çoğunlukla veyahut oybirliği ya da tehdit ve korku ile de olmaz bu.

Tarih öyle acımasız bir mefhumdur ki, siz hangi idareyle neyi yasaklarsanız yasaklayın, o günü gelir yolunu bulur ve gerçekleri bir bir ortaya çıkarır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Antikacı yazdı, 375 kez açıldı, henüz yorum yapılmadı.
10 Kas 15 21:00

Antikacı

Puan: 42

1938

19. Yüzyıla girerken Avrupa büyük ve müreffeh ülkeler topluluğuydu.Bir önceki yüz yılda ki teknolojik gelişmleri takip eden ekonomik gelişmelerle birlikte büyük bir değişim yaşamış doğu yarım kürenin tamamına hükmeder hâle gelmişti.Ingiliz Donanması bütün deniz yollarını elinde tutuyor,sömürgelere giden yolları güvenlik altına alıyordu.Osmanlıysa süper güç ünvanını çoktan yitirmişti.Elinde tuttuğu topraklarda ekonominin çökmesine bağlı olarak merkezi otorite de sarsılmıştı.Reform ve Islahat çalışmaları imparatorluğa ilaç olamamıştı.1789 Fransız Ihtilalinin ayak sesleri çok uluslu imparatorlukların çoğunda olduğu gibi Osmanlıyı da derinden sarsmaktaydı.Ilk kıvılcımı Bulgarlar ateşledi ve imparatorluk içinde ilk ayrılıkçı hareket çeşitli tavizlerle bastırıldı.Bunu takip eden süreçte Yunanlar Mora ayaklanmaları başta olmak üzere bir çok isyan hareketine girışti.Bu ayaklanmalara 1848 Yunan Devletınin kuruluşuna kadar sürdü.Bu süreçte Balkanlarda Osmanlı büyük darbe aldı ve sallantıda olan otorite tamamen ortadan kalktı.Osmanlı Imparatorluğu 1900 lere girerken bu durumdaydı.Askeri ve ekonomik sorunlar şidettli halk isyanlarına sebep olmuş reformlar ve ıslahatlar kan kaybını engelleyememiştir.Islahat be reform harektlerinin etkisiz kalmasında bir çok etken mevcuttur.Bunlardan ilki imparatorluk içinde konumlanmış bazı devlet adamlarının kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri ve reform hareketlerine karşı güçlü muhalefet oluşturmalarıdır.Bunu takip eden süreçte teokratik bir yönetime sahip olan ve karar mekanizmasında şeyhülislam gibi dini yetkilileride bulunduran imparatorluk şeyhülislam tarafından ,yapılan yeniliklerin ve ıslahatların dine aykırı oldugu ileri sürülmüş ve uzun bir süre hayata geçirilememiştir.Bu gelişmeler 1900 lere girerk imparatorluğun içinde bulunduğu durumu ve Balkan Savaşlarıyla birliktw I.Dünya Savaşında ki genel başarısızlıgını açıklamaktadır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 692 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 15 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Endülüs'ten Bosna'ya – Avrupa'nın Yakma / Yıkma Zevki

25 Ağustos 1992 günü, Sırp Ordusu kasıtlı olarak, Saraybosna Milli Kütüphanesi’ni bombalamaya başladı. Bir milyondan fazla kitap ve yüz binden fazla elyazması hedef seçilerek tahrif edildi. Üç ay önce, aynı ordu, Güneydoğu Avrupa’nın en büyük İslami ve Yahudi elyazmaları ve Osmanlı belgelerinden müteşekkil muazzam bir koleksiyona sahip olan Şarkiyat Enstitüsü’ne fosforlu bomba ile saldırmış ve beş binden fazla eserin yanmasına neden olmuştu. Enstitünün basıl kitap koleksiyonu bölgede bu konudaki en kapsamlı kütüphaneydi. Kataloğuyla ve devam eden çalışmalarla birlikte yok edildi. Neden? Ne zamandan beri kütüphaneler askeri hedef halini almış bulunuyor. Saraybosna’nın söz konusu tarihi mekânlarına yapılan saldırıların nedenleri, on altıncı yüzyıl İspanya’sında pek çok kitabın yakılmasına, Endülüs’ün tarihi saraylarının birçoğunun yıkılmasına ve hasara uğratılmasına yol açan nedenlerden pek farklı değildir.

Bir toplumun kurum ve kayıtlarının yok edilmesi, en başta hedeflenen grubun üyelerini kaçırmaya yönelik bir sindirme stratejisinin parçası ise de, uzun dönemli bir amaca da hizmet eder. Bu kayıtlar, orada bir zamanlar Sırp olmayanların da yaşadığının ve mülk edindiğinin, tarihsel köklerinin orada bulunduğunun kanıtıydı. Bu kasaba ve köyleri ele geçiren milliyetçi güçler, belgeleri yakarak, camileri ve Katolik kiliselerini yerle bir edip mezarlıkları düzleyerek, kendilerini, kovdukları ve yerinden ettikleri insanların gelecekte haklarını aramalarına karşı güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Çünkü binalar, sanat eserleri, şarkılar ve hatta kimi zaman ibadet dilleri gibi, kitaplar da bu geçmişle ilgili hikâyeler anlatır ve bunların en aşırı tiranlıklarda bile toplumsal ve kültürel ilişkilerin alttan alta kesinlikle süreceğini ortaya koymaktadır. İşte asıl yok edilmek istenen de budur.

Benzer bir durum bizim coğrafyamızda da yaşanmaktadır. Bunlardan en önemlisi 2003 yılında Irak’ta oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Irak’ta Gertrude Bell tarafından kurulan Bağdat Arkeoloji Müzesi’nin, kuruluşundan yaklaşık seksen yıl sonra Amerika işgali sonrasında yağmalandı. Bu yağmadan sonra Donald Rumsfeld’in ağzından şöyle bir yorum çıktı: “Olur böyle şeyler.” Ve Rumsfeld bize burada, bu yağmacılık hırsının emperyal fethin genel bir özelliği olduğunu göstermiştir.

Gerçi bunlar, Palmira kadar hafızamızda yer etmedi. Irak’ta olan savaş ganimeti olarak gösterildi. Ama Palmira’da ve daha önce Buda heykellerinin yıkılması tarihi yok etmek olarak görüldü. İslam’ın aslında tasvir karşıtı, sanat düşmanı bir din olduğu söylendi. Ancak tasvir karşıtlığının diğer semavi dinlerde de olduğu ve hatta Budizm de bile olduğu çoğu zaman es geçildi. Örneğin, Elizabeth, on altıncı yüzyılda Türklerle ittifak peşindeyken ortaya atılan iddiaya göre Protestanlar ile Müslümanlar, İspanya Kralı’nın tatbik ettiği “putperestliğe” karşı çıkmada hemfikirdiler. Ne ilginçtir ki, Müslümanlar ile Protestanları bir araya, onların ikon nefreti getirmiştir. Elizabeth’in tavrı, Protestanlar arasında geniş karşılık bulmuştu.

Budizm, ilk olarak M.Ö. beşinci yüzyılda ortaya çıktığında Buda sadece ayak izleri, tekerlek ya da nilüfer çiçeği ile temsil edilmiştir; ama Budist sanatta ya da Çin dükkânlarında rastlanan ve zenginliği temsil eden resim ve heykeli o dönemde asla yapılmamıştır. Bugün oldukça ikonik bir din olan Budizm eski zamanlarda resim ve heykel karşıtıydı.

Yani her dine bugünden bakıldığında içinde aşırı yorumlara rastlanabilir. Tabi yine bugünün bakış açısıyla aşırı yorum, o zamanın bakış açısıyla bunlar gayet normal olarak algılanmıştır. Bugünkü Avrupa’nın oluşumunda büyük katkısı olan İslam’ın (bu konuda Müslüman yazarlardan önce H. Pirenne, J. Goody vb. yazarlara bakılabilir), bugün büyük şeytan olarak görülmesinde bu yakmanın, yıkmanın ve yağmanın etkisi bana göre başta geliyor. Çünkü Amin Maalouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ de dediği gibi: “Hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir ama bu iki "rakip" dinin bir bilançosu yapılacak olsa, İslam hiç de fena görünmez... Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslümanlara? Yok, oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler.”

Geçmişte, Granada(Gırnata)’nın yetmiş kütüphanesinden biri olan Alkazar’daki kütüphanede 400,000 kitap olduğu söylenmektedir ki bu dönem Avrupa’nın en büyük kütüphanelerinden biri olan İsviçre’deki St. Gall manastırında sadece 600 kitap bulunuyordu. Cordoba(Kurtuba)’nın yollarında ve sokak köşelerinde lamba bulunurken, Londra’da sadece bir tane asfalt yolun bulunduğu tarihten yaklaşık yedi asır önce, yağmurlu bir günde Paris sokaklarında çamura batmadan yürümenin imkânsız olduğu tarihten asırlarca önce Cordoba’da yollar asfaltlanmış ve sokak köşelerine lambalar konmuştur. Dahası, yine A.Maalouf’un belirttiği gibi; “İslam tarihinde daha başlangıçtan itibaren, ötekiyle yan yana yaşama konusunda dikkate değer bir yatkınlık görülür. Geçen yüzyılın (19. yy) sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul’un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu.”

Bugünse tüm hoşgörüsüzlüklerin, kötülüklerin, kendini havaya uçurup yıkıma neden olanların kaynağı İslam görülmektedir. Kendini havaya uçurmak demişken, Olivier Roy: “bombasıyla kendini havaya uçuran terörist figürü on dokuzuncu yüzyıl sonunda Rusya’da ortaya çıktı. El Kaide şiddetinin gerçek kaynağının Kur’an’a özgü şehitlik anlayışından çok Batı’ya özgü birey geleneğiyle ve ele geçirilmesi olanaksız dünya uğruna karamsar bir başkaldırıyla ilgisi vardır.” der. Aslında bugün “İslamcı Terör” gruplarının kaynağı da İslam’dan daha çok nihilist bir bakış açısıdır.

Maalesef gelinen noktada Müslümanlar olarak bu yıkımın altında kalmış gibi görünüyoruz. Bu yıkımdan çıkabilmemiz için önerilenler de pek tatmin edici değil. Bazı öneriler mesela, kutsal şehirlerin -Şam, Kudüs ve Bağdat gibi- yıkılıp yerine oryantalizmin ve ucubeliğin tavan yaptığı Dubai’nin önerilmesi gibi saçma ve anlamsız kalıyor.

Yani böyle giderse bize fayda sağlamayan tartışmalardan kurtulamayacağız. Korkarım ki böyle yapmakla Batı’nın yakma/yıkma/yağma zevkine nemli gözlerle bakmaya devam edeceğiz. Ve yine korkarım ki, “Hayaller Bağdat, hayatlar Dubai” tarzında yaşamayı sürdüreceğiz, kendimizi kandırabildiğimiz son ana dek…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 506 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ağu 15 22:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

İsrail

Kendine Müslüman diyen herkesin heralde duyduğu zaman kalbinde hüzün duyduğu bir yerin adıdır Gazze. Bu duyduğumuz hüznün sebebi Gazzede yaşananlar ve Gazze'ye yapılanlardır. Gazze şuan çok çok büyük bir sorunun içindedir. Orada yapılanlara 'sorun' dememe kırılmayın; katliam, baskı, insanların gördüğü zulüm. Bunların hepsi çok çok büyük sorunlardır. Ve bu sorunların çözülmesi gerekiyor.

Sorunların çözümü ise genellikle dört aşamada olur

1- Sorunun varlığını kabul etmek

2- Sorunu ve sorunu çıkaranları anlamak

3- Çözüm yolları üretmek

4- En uygun çözüm yolunu hayata geçirmek.

Bu aşamalar her zaman işe yarar diye bir kural yok. Ama çözülen sorunlar hep bu yolla çözülmüştür.

Gazze içinse bu 4 aşamadan ikincisinde olduğumuz gözüküyor. Çünkü hem Filistin hem İsrail konusunda çok çelişkili ve yanlış bilgilere sahibiz. Ben de İsrail'i anlamak için herkesi gözünün önünde olan ama gözardı edilen durumları anlatacağım.

Öncelikle bu devlet nasıl kuruldu?

1. Dünya savaşından sonra Avrupada başa geçen Mussolini, Hitler gibi devlet başkanları öncelikle baskıcı rejimler kurdu. 2. Dünya savaşından hemen önce ve savaş sırasında özellikle Hitler Musevi/Yahudilere sistemli bir şekilde katliam yaptı. Hitler önce Almanyada, sonra sırasıyla kontrolünü ele geçirdiği Polonya ve Fransada bu politikayı devam ettirdi. Aynı şekilde İtalya ve İspanyada Hitler gibi sistemli bir katliam olmasada çok sıkı baskı ve yaptırımlar uygulandı. Diğer Avrupa devleti İngiltere ise kendi düşmanlarından zulüm gören Yahudileri ülkesine kabul etmedi. Zaten İngilterede fazla Yahudi nüfusu yoktu. Komünist Rusya ise dinine bağlı Müslümanlara yaptığı gibi dinine bağlı Yahudilerede yaptırımlar uyguluyor ve aynı şekilde zulmediyordu. Bu olaylarda yaklaşık 1.3 milyon(2 milyon değil) Yahudi/Musevi öldü.

Bu yapılanlarla birlikte çok zengin olan Yahudi aileleri toplandı. Bunların içinde bilinen Rockefeller, Rotshild gibi ailelerde vardı. Bu aileler birleşerek o dönemde bir kısmı Mısır'ın bir eyaleti konumunda olan, bir kısmı Ürdün'e bağlı olan Filistin bölgesinden toprak satın almaya başladılar. Bu satın almalar Mısır devletinin hem kasasını hem o dönemki yöneticilerinin ceplerini hızlı şekilde doldurduğu için sıkıntı çıkmadan gerçekleşti. Bu satın almalardan sonra çeşitli vakıf/derneklerle Avrupadaki Yahudiler organize edildi ve Filistine çağırıldı. Neredeyse tüm Avrupada zulüm gören Yahudilerin iki seçeneği vardı. Ya Amerika'ya gideceklerdi, ya da kutsal kitaplarında onlara vadedilmiş topraklar olan Kudüs ve çevresindeki yerlere yerleşeceklerdi. Onların dindar olanları vadedilmiş topraklara, olmayanları ise özgürlükler ülkesi Amerika'ya gitti.

Hızlı şekilde bölge Yahudilerle doldu. Satın almalar hiç durmadı. Sürekli devam etti. 1948 yılında Yahudiler bölgede İsrail devletini kurduklarını ilan ettiler. Ama sınırlarını sürekli genişlettiler. 1967 yılına kadar durmadan genişlediler. 1967'de yapılan 6 gün savaşlarından sonra ise Mısır, Suriye ve Ürdünden alınan topraklarla savaş öncesine göre toprak miktarı ikibuçuk katına çıkan İsrail, bölgede savaş gücü olarakta ne durumda olduğunu ispatlamıştır. Ardından yapılan ateşkes anlaşması ise şuan Arap devletleri tarafından kabul edilen sınırları çizmiştir.

1967 Sınırları. Üstte gördüğünüz Golan tepeleri hala Suriye ile ihtilaflıdır

İsrail kuruldu. O dönem Türkiye uyudu. Peki şimdi ne durumdayız?

Aslında şuanda kendinizi İsrail devleti yerine koyarsanız yaptığı işler gayet mantıklı. İslam dünyasının aksine pek fazla söz dinlemeyen, Amerika'nın şımarık çocuğu konumunda olan ve BM' nin kaygılanmasına, Türkiye'nin kınamasına, Filistinliler dışında diğer Arap halklarının kendisine lanet okumasına artık sanki sabah sporu gözüyle bakan İsrail, yaptığı işlerde kendi açısından gayet başarılı ve etkili şekilde yol katetmektedir.

Gazze ve Batı Şeria konusunda mevcut durumda neler olduğuna ve neler yapılabileceğine ilişkin yazımın devamını sonra yazmak istiyorum. Zira İbn-i Sinaların, Ebu Hanifelerin, Fatih Sultanların torunları olan şimdiki biz Müslümanlar, bir yazıyı okumadan önce sonuna kadar aşağısına inip ne kadar uzun olduğuna bakarız ve çok uzunsa okumayız. Diğer yazıma kadar selametle kalın, duanızı ve yardımlarınızı eksik etmeyin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 596 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Ağu 15 16:00

Meyzen Ruha

Puan: 332

La Historia Me Absolvera

(siz beni mahkûm edin tarih beni, haklı çıkaraktır.)

Fidel Castro

Havan’a Düşerken

Yıl 1956’nın 23 temmuzu Fidel Castro önderliğinde silahlı gerilla birlikleri Küba’nın Moncada kışlasına saldırdılar. Saldırılarda bir çok gerilla hayatını kaybederken Fidel Castro ve Raul Castro yaralı olarak ele geçirildi.

Castrol, Yargılandıktan sonra mahkemede konuşmasını şöyle bitirmiştir. “Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır! (La Historia Me Absolvera) cümlesiyle biten ünlü savunmasını yapmıştı.

İsa De La Juvendet adasında meşhur Presidio Modelo hapisanesinde 15 yıl hapis için gönderildi.

Ülkede mahkümlar için ayaklanmalar başlayınca Küba hükümeti Castro Kardeşileri Meksika’ya sürdü ve bütün sosyalist mahkümları da serbest bıraktı. Küba hükümeti aslında en büyük hatayı yapmıştı Castro kardeşleri salıvermekle. Castro kardeşler meksikadaki bütün Kübalıları toplayarak büyük birlikler hazırladılar. Fidel Castro, Arjantinli Ünlü Doktor Ernesto ‘CHE’ Guevera ile tanışmıştı. Devrim artık çok güçlenmişti ve askeri eğitim için eski Küba generallerinden devrimci Ernesto Bayo tarafından gerillalar da eğitilecekti.

Devrime hazırlanan gerillalar doğu Küba’dan ülkeye girdiler daha önce koordineli bir şekilde plan yapan Castro ekibi büyük bir taaruz gösteremedi ve Küba Dağlarına çekildiler. Küba hava kuvvetleri büyük bir saldırı gerçekleştirerek gerillaların % 90’nını öldürdüler. Sadece Castro kardeşler, Che Guavera ve on kişilik bir gerilla grubu kalmıştı.

Kısa sürede köylü sempatizanları kendilerine dahil ederek devrim için tekrar Batista güçlerine karşı ayaklandılar ve Küba’da bir çok kanlı baskına imza attılar.

General Cantillo komutası büyük bir planla Fidel Castro’ya büyük bir darbe yaptı, yaklaşık 100 gerilla hayatını kaybetti. Castro ateşkes anlaşması istedi ve büyük bir stratejiyle ateşkes anlaşmasından faydalanarak gerillları kısa bir süre içinde yenedinen topladı. Verano operasyonu Batista aleyhinde sonuçlanınca, Devrimciler artık zafer yakındı diyorlardı. Batista ordusunun ağır kayıplar vermesiyle artık Castro önüne gelen her yeri alıyordu.

Che Guavera komutası Santa Clara şehrini ele geçirdi, haberi duyan Batista artık her şeyin bittiğini anlayınca özel bir uçakla Dominik Cumhuriyetine kaçtı. Albay Rubido artık savaşı bırakarak Castro’ya teslim olmuştu. Che Guavera büyük taaruzlar gerçekleştirerek Küba’nın başkenti Havana’yı da aldı. Daha sonra Fidel Castro şehre girerek artık ülkenin yeni lideri oluyordu.

Küba devriminden sonra ülkede büyük ekonomik gelişmeler yaşandı. Ülkedeki bütün yabancı şirketler millileştirildi, Batista yanlısı ve Amerikancı işadamları ülkeden sürüldü. Artık ABD, Küba’da bir dayanağı kalmamıştı. Fidel Castro ülkesini Amerikanın bütün ambargo uygulamalarına rağmen sukünet içinde yönetmeye devam ediyordu. Şeker kamışını artık ABD’ye satmıyordu ve buna karşılık şeker ve ham petrolü Rusya’ya satmaya başladı. Ülkesinden ABD’yi tamamen çıkardı. ABD bir çok kez ordu içinden komutanları kullanarak Castro’ya darbe yapmaya kalkıştı ama başarılı olmadı. Küba artık SSCB’ye çok yakındı ve Küba SSCB’den sovyet balistik füzelerini alarak adada ABD’ye karşı meydan okudu. ABD dünyada kamuoyu oluşturarak ‘Küba Füze Krizi’ni yaymaya başladı. Ama bir türlü ABD, Castro’ya karşı koyamadı. Castro Sovyet Rusya ile ilişkilerini gittikçe geliştirirken, ABD Guantemala’da askeri üssünü kuruyordu.

SSCB ve doğu bloğu ülkeleri demokratik yönetimlere giderken Küba bağımsız Sosyalist yönetimden vazgeçmiyordu. Marksist- Lenininst çizgisinden hiç sapmadı. SSCB’nin zayıflamasıyla Küba Ekonomisi de zayıflamaya yüz tutmuştu artık Küba’yı yeni ekonomik alanda ittifaklara yöneltiyordu bu durum.

Fidel Sağlık durumundan dolayı bütün görevlerini kardeşi Raul Castro’ya devretti. Fidel’den sonra ülke ABD’ye doğru açılmaya başladı.

Dün ABD Dışişleri Bakanı John Karry Havana’da Büyükelçilik açılışına katıldı ve Havana tekrardan düşmeye başladı. Koskoca sosyalist bir devrim gerçekleşetiren Küba şimdi Emperyalizmin babası olan ABD’ye elçilik yeri vermişti. ABD 70 yıl sonra Küba’nın Pasifik sahiline bayrağını dikmişti ve yeniden Havana düşmeye başlıyor...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 482 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
12 Ağu 15 04:00

Meyzen Ruha

Puan: 332

Sekülerleşen Barzani Kürdistanı ve Marjinalleşen Pkk

Sekülerleşen Barzani Kürdistanı ve Marjinalleşen PKK

Koca çınar dağılınca Anadolu toprakları bitmek bilmeyen bir eleme düçar olmuştu. Devlet-i aliye her taraftan toprak kaybediyordu. İttihatçıların yanlış politikalarıyla dört kıtada Osmanlı, Avrupaya peşkeş çekilmişti.

Avrupa artık hasta adamın merkezine de göz koymuştu. İstanbul’un işgali ve Adolunun işgaliyle artık Anadolu halkı tek ruh olup karşılık vermeye başlamıştı. Malumunuz kurtuluş savaşları, Çanakkale, Sakarya, İnönü savaşlarında Anadolu halkı topyekün bir mücadele sergiledi. Türküyle Kürdüyle yani her kesimden “Son Kale” düşmesin diye birlikte mücadale ettiler. Nitekim Anadolu düşman işgalinden kurtuldu...

İttihatçılarla peşkeş çekilen Osmanlı, Cumhuriyetin kuruluşuyla da Din,Ahlak, Ananeler ceberut cumhuriyetle talan edildi. Toplum kutuplaşmaya başladı tek dil, tek bayrak...

Cumhuriyet kendisinden olmayan bireylere çok acılar yaşattı. Özellikle dindar kesim özerinde bir hegomanya oluşturmuştu. Şapka kanunu için binlerce insan hayatından olmuştu, harf inkilabı için binlerce kitap yakılmıştı, Türkçe ezan gibi bitmek bilmeyen batıdan alınmış köhne fikirlerle Anadolu halkına bir hafıza giydirilmeye çalışılmıştı. Bir utanç olarak tarih bu gün bize hala yaşananları gösteriyor.

Türk varlığı üzerine bina edilen ‘Cumhuriyet’ diğer halkları yok saymıştı. Türklerle cepheden cepheye savaşan Kürtler cumhuriyet için artık bir yok mesafesindeydi...

Yıllarca Kürt kimliği inkar edildi, sistematik bir şekilde dil ve kültür öğeleri yok edilmeye çalışıldı. Bu gibi şeylere karşı gelenler ise hapishanelerde işkencelere tabi tutuldu. Bunun en büyük örneği “ Diyarbekir Zindanı”dır. Ve oradan kurtulan Kürt artık bir isyancıdır ve meskeni artık dağlardır dağlar...

Artık bu isyancılar için bir örgüt lazımdı ve bunu üstlenecek biri. Tabi bunun yanısıra, hikmet-i cilvesi ne olduysa ülke darbeler geçirdi. Sağ –sol, Türk- Kürt izmler ortaya çıktı...

Yıl 1974 Abdullah Öcalan, Markist-Leninist düşünceyle PKK’yı kuruyordu. Partiya Karkerên Kurdistanê, yani Kürdistan İşçi Partisi.

Diyarbakır zindanından çıkan her Kürt artık dağları mesken ediniyordu. Artık davaları için gözünü kırpmadan ceberut devlete isyan ateşini savuruyordu ve ilerleyen yıllarda PKK’nın sayısı gittikçe artıyordu. Kürt halkından da büyük bir destek görüyordu. Artık her kesin dilinde “gerilla” destanları dolaşıyordu...

Ama gün geldi değişti. Türkiye, yeni Türkiye’ye imza atıyordu. Askeriyenin darbelerinden ve ceberut zihniyetten kurtuluyordu. Kürtler için büyük adımlar atılıyordu.

Fakat büyüyen PKK artık Kürtlerin bile hayretle bakacağı şeyler duymaya başladı, bunların en hayreti de şüphesiz ki “din” olmuştur. PKK Kürdün dinine ters bir mantalite ile yolunu çiziyordu. PKK artık uluslararası arenada, farklı mecralarda, farklı sektörler edinmeye başlamıştı. Artık avrupa ve diğer ülkeler Türkiye üzerindeki çıkarlarını PKK üzerinden tatmin etmeye başlamıştı. Artık akıllarda şu soru vardı PKK kimin eseri, kimin hizmetkarı?

Şuan geldiğimiz noktaya bakınca fotoğraf daha da netleşiyor. PKK kimi öldürüyor, PKK’nın amacı nedir?

Artık içinden çıkılmaz bir durumda, PKK’nın bir halk hareketinden taşeronluğa giden tarihi, artık marjinal bir hale geldi.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Devleti, Barzani Kürdistanı, ABD-Irak savaşından sonra bölgesel olarak kurulan bir Kürt devleti. Türkiye hep barzan bölgesine tepkili yaklaştı. Oysa Mesut Barzani ülkesini yerelden ulusala doğru büyük bir kalkınmayla dünya devletlerine ispatladı. Kürdistan artık Ortadoğu petrollerinde söz sahibiydi. Ülkesini avrupa ve diğer ülkelerin açık pazarı haline getirmedi. Herkes gıpta ile seyretti Barzani’yi. Türkiye’deki Kürtler üzerine Ak Parti’yle muhteşem adımlar attı. Hatta Şivan Perwer gibi büyük bir sanatçıyla Diyarbakır’da Kürt halkına seslendi. PKK’ya karşı net mesajlar veriyordu. Artık kürtler maküs talihlerini bir kenara bırakmalıydı diyordu. Kürtler için en büyük örnek PKK değil Bizzat kürdistan ve Peşmerge olduğunu vurguluyordu. Şimdi Kürdistan, Türkiye’nin en büyük dostlarından, büyük bir algı yıkılmıştı artık. Sınırlarımızın dibinde Kürdistan diye bir devlet istemeyiz diyen zihinler, şimdi hayran bir şekilde insani bir politikayla Barzaniyle yaşamaktalar. Kürt petrolü şuan topraklarımız üzerinden dünyaya dağılıyor. Türkiye Kürtleri ve diğer Kürtler için Barzani Kürdistan’ı bir örnek teşkil ediyor. Ama neredeyse 35 yıldır Türkiye Kürtleri için savaştığını beyan eden PKK, bir nebze bile Kürtlere menfaati dokunmamıştır. İngiliz, Almanya, ABD ve israil doğrultusunda silahlarını Türkiye’ye doğrultmuştur.

Artık PKK marjinal bir grup olurken Barzani ve Kürdistan Sekülerleşen dünyada örnek bir ülke konumuna geldi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Ağu 22:31

Aynen Bulut bey bende teşekkür ediyorum

12 Ağu 15:01

Bulut Sever

Puan: 4848

Küfrün milleti bir. Konsorsiyum bir bize gelince ayrı düşmez. Teşekkür ederiz.

Ümmügülsüm Önder yazdı, 429 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Ağu 15 04:00
Süleymaniye ve Mimar Sinan

Süleymaniye Camii 1550 -1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış, klasik Osmanlı Mimarisi tarzında yapılan bir camiidir. Eserin, çevresinde; medrese (okul), hastane, hamam, kütüphane, aşevi gibi bir çok yapı bulunuyor. Süleymaniye Camii’nin 4 minaresi bulunuyor. Nedeni ise; Kanuni Sultan Süleyman’ın, İstanbul’un fethinden sonraki 4. Osmanlı Padişahı olması.

Süleymaniye Camii’nin en önemli özelliği akustiği. Büyük Usta Mimar Sinan caminin akustiğinin mükemmel olması ve seslerin caminin her köşesinden duyulması için çok uğraşmış. Bunun için kubbenin etrafına ve caminin çeşitli noktalarına içi boş küpler yerleştirmiş. Mimar Sinan’ın, Süleymaniye Camii’nde yaptığı akustik çalışmaları ile ilgili ilginç bir hikaye de anlatılır:

‘’Mimar Sinan, bu konuya çok vakit harcar ve inşaat beklenenden uzun sürer. Mimar Sinan’ı çekemeyen bazı çevreler, Kanuni Sultan Süleyman’a, Mimar Sinan’ın keyfine baktığını ve hatta caminin içinde nargile tüttürdüğü söylerler. Buna çok sinirlenen ve küplere binen Padişah, hemen camiye gider. Mimar Sinan’ı nargile içerken görür ve hemen bir açıklama ister. Mimar Sinan nargilenin içinde tütün bulunmadığı, yalnızca suyun fokurdama sesinin, camide nasıl duyulduğu anlamak için yaptığı akustik bir çalışma olduğunu açıklar.’’

Süleymaniye Camii’nin iç mekanı estetik açıdan, oldukça ferah ve sade olarak tasarlanmış olmasına rağmen, ihtişamlı bir havası da vardır. Camii’nin içinde hat sanatının en güzel örnekleri sergileniyor. Bu eserler o dönemin en iyi ustalarından olan Ahmet Karahisari ve en az onun kadar başarılı çalışmalar sergileyen yetenekli öğrencisi Hasan Çelebi tarafından yapılmıştır. Kubbede Nur Suresi’ni görüyoruz. Surenin aşağıdan okunacak şekilde büyük harflerle yazılması, yazının güzel sanatsal değerinden ve inceliğinden bir şey kaybettirmemiş.

Süleymaniye Camii’nde kullanılan çiniler, İznik’ten getirilmiş.

Camii’nin camlarında kullanılan vitray desenleri, dönemin en ünlü vitray ustası Sarhoş İbrahim tarafından yapılmış. Süleymaniye Camii ilk yapıldığında iç mekan aydınlatması, yüzlerce kandille sağlanırmış. Bu kandillerden çıkan dumanı ve isi düşünün, normalde, her geçen gün ortamı kirletmesi gerekir. Büyük Usta Mimar Sinan, müthiş mimari zekası ile bu isleri bir noktada toplamayı başarmış ve bundan mürekkep elde ederek kullanılmasını sağlamış.

İs odasında elde edilen, mürekkep ile önemli fermanlar yazılırmış. Çünkü, isten elde edilen mürekkep, normal mürekkebe göre daha dayanıklıymış.

Büyük Usta Mimar Sinan, bu büyüklükte bir caminin örümcek ağlarından korunması için çok doğal bir yöntem kullanmış ve Süleymaniye Camii’nin çeşitli yerlerine yüzlerce devekuşu yumurtası koydurmuş. Devekuşu yumurtasını sevmeyen örümcekler, böcekler ve hatta akrepler camiden uzaklaşırmış.

Süleymaniye Camii yapılırken, ilk önce temeli atılmış. İstanbul’da tarih boyunca bir çok büyük deprem olduğundan, Mimar Sinan temelin 1 sene bekletilerek tam olarak oturmasını istemiş.

Cami inşaatının durdurulduğunu duyan İran Şahı, Osmanlı İmparatorluğu’nun camiyi yaptırırken finansal olarak sıkıntıya düştüğünü düşünmüş ve Kanuni Sultan Süleyman'a hitaben " Süleymaniye Camii'ni bitirmeye gücünüz kalmamış ve inşaatı yarıda bırakmışsınız. Elçimizle birlikte size bir sandık dolusu para ve mücevherat gönderiyoruz. Bu hayırlı işte bizim de katkımız bulunsun." diye bir mektup göndermiş.

Kanuni Sultan Süleyman, buna çok sinirlenmiş ve sandığı mimarbaşı, Büyük Usta Mimar Sinan’a vererek, tamamının caminin temelinde kullanılmasını istemiş. Mimar Sinan bu değerli taşları, Süleymaniye Camii’nin minarelerinden birinde kullanmış.Bu minare bugün Cevher Minaresi olarak biliniyor. 3 şerefeli olan minarelerden, doğuda olan minaredir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Ağu 18:09

Nur 35. Ayetin mealinin güzelliğini düşünerek ustalardan Ahmet Karahisari'nin işlediğini aktarmış Evliya Çelebi..

09 Ağu 17:06

Neden acaba Nur suresi işlenmiş ?

Kürşat Koyuncu yazdı, 806 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Ağu 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

Altamira'nın Boğaları

Avrupalılar büyük bir özgüvenle, modern insanlar ortaya çıktığından beri Batılıların Doğululardan kültürel olarak üstün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onları ikna eden kanıtlar, 1879’da ortaya çıkmaya başladı. Charles Darwin’in 20 yıl önce yayınlanmış olan Türlerin Kökeni adlı eseri fosil avcılığını beyefendiler için saygın bir hobiye dönüştürmüş ve sınıfının pek çok mensubu gibi Don Marcelino Sanz de Sautuola’yı da Kuzey İspanya’daki arazilerinde mağara adamlarını aramaya yöneltmişti. Bir gün peşinde kızıyla birlikte Altamira Mağarası’na gitti. Arkeoloji sekiz yaşındakiler için pek de ilginç değildir, bu yüzden Sautuola gözlerini yere diktiği sırada küçük Maria oyun oynayarak etrafında dolaşıyordu. “Ansızın” diye anlatmıştı Maria bir gazeteciye yıllar sonra, “mağaranın tavanında bazı şekiller ve figürler seçtim.” Soluğu kesilmişti: “Baba bak, boğalar!”

Sautuola; mağaranın 6 metrelik tavanını kaplayan, bazısı büzüşmüş, bazısı tepinen, bazısı mutlu bir şekilde sıçrayan birbiri ardına katmanlar halindeki o çok renkli bizonları ve geyikleri gördü. Her biri hareketli olarak çok güzel çizilmişlerdi. Picasso yıllar sonra mağarayı ziyaret ettiğinde, gördükleri karşısında afalladı. “Hiçbirimiz böyle resimler yapamayız” dedi. “Altamira’dan sonra her şey dekadanstır.”

Sautuola bu sit alanını 1880’de Lizbon’daki Uluslararası Antropoloji ve Tarihöncesi Arkeoloji Kongresi’ne sunduğu zaman profesyoneller onu kahkahalarla sahneden indirdi. Herkes mağara adamının böyle bir sanat üretemeyeceğini biliyordu; hepsi, Sautuola’nın ya bir yalancı ya da enayinin teki olduğunda hemfikirdi. Ancak eleştirenlerin Altamira’yı ziyaret edip alenen fikrini değiştirdiğini ilan etmesi 1902’yi buldu ve o gün bugündür, tarihöncesine ait resimlerin bulunduğu birkaç yüz mağara bulundu.

Modern insanın Afrika’dan göçü biyolojik sapmaların yarattığı bütün ayrımları silip süpürdü. Ama benzersiz ölçüde yaratıcı olan özel (ve daha üstün) bir batı geleneğini 30 bin yıl önce Kuzey İspanya’yı tarihöncesi Picassolarla dolduran bu yol ayrımına atfedilebilir miydi?

Yanıt belki de şaşırtıcı bir şekilde Antarktika’nın donmuş topraklarında yatıyor. Burada her yıl kar yağdığında, önceki karları gömüp sıkıştırarak ince buz katmanlarına dönüştürür. İklim bilimciler bunları birbirlerinden ayırarak katmanların inceliğini ölçüp ne kadar kar yağdığını söyleyebilirler; hava sıcaklıklarını ortaya çıkaran oksijen izotopları arasındaki dengeyi belirleyebilir ve sera etkisini aydınlatan karbondioksit miktarlarını karşılaştırabilirler. 2004’te bir Avrupalı ekip neredeyse 1240 km derinliğindeki bir Antarktika çekirdeğini çıkarma görevini tamamladı; bu çekirdek dudak uçuklatacak kadar eskiye, 740 bin yıl öncesine, aitti.

Bilim insanlarının buzdan çıkardığı sonuçlar bir şeyi açıkça ortaya koydu: Altamira sanatçılarının yaşadığı dünya soğuktu. Modern insanların Afrika’yı terk ettiği sırada hava sıcaklıkları alabildiğine düşmeye başlamıştı ve 20 bin yıl kadar önce son Buzul Çağı dondurucu zirvesine ulaşmıştı. Ortalama sıcaklıklar yakın geçmiştekilerinin 10˚C altındaydı. Bu akıllara durgunluk veren bir fark yarattı. Kuzey Asya, Avrupa ve Amerika’yı kilometre kalınlığında buzullar kaplayarak o kadar çok suyu hapsetti ki, deniz seviyesi bugün olduğundan 91 m alçaldı. Afrika’dan İngiltere’ye, Avustralya’ya veya Amerika’ya denizi bile görmeden yürüyebilirdiniz. Ekvatorun 40˚ dâhilindeki en az çetin bölgelerde bile kısa yazlar, yetersiz yağışlar ve havadaki düşük karbondioksit düzeyleri bitkilerin büyümesini sınırlamış insanları ve hayvanların nüfuslarını azaltmıştı. İşler modern insanların Afrika’dan ayrılmasından önceki kadar kötü gidiyordu.

İnsanların buzul çağında küçük topluluklar halinde yaşadılar. Daha soğuk ortamlarda bir düzine insan büyük bir gruptu, daha ılıman bölgelerde bunun iki katı insan bir arada olabiliyordu. Farklı bitkilerin ne zaman olgunlaştığını, hayvanların mevsimlerle birlikte ne zaman göç ettiğini ve onları nerede kıstırabileceklerini öğrendiler; yaşadıkları bölgenin civarında her ikisinin de peşine düştüler. Bunlar öğrenemeyenler açlıktan öldüler.

Böyle küçük toplulukların çoğalmak için mücadele vermiş olması gerekir. Az sayıda çevredeki modern avcı-toplayıcılar gibi herhalde onlar da zaman zaman mallarını değiş tokuş etmek ve hikâyeler anlatmak amacıyla bir araya geliyorlardı.

Hemen şu soru akla geliyor: Madem yaşamın bu zorlu gerçekleri Afrika, Asya ve Avrupa’nın her yerinde geçerliydi, böylesine görülmeye değer mağara resimlerini neden sadece Batı Avrupa’da görebiliyoruz?

Avrupa sanat tarihi Altamiara’dan Picasso’ya kadar uzanan kesintisiz bir başyapıtlar kataloğu değildir; mağara resimleri MÖ 11500’de yok olup gitti ve onlara denk sayılabilecek bir şeyin ortaya çıkması için binlerce yıl geçmesi gerekti. Eğer bu gelenek binlerce yıl boyunca gerçekten kuruyup gittiyse, o zaman Avrupa yaratıcılığının 30 bin yıllık geleneğinde Batı hâkimiyetinin köklerini aramanın hata olacağı aşikârdır. Belki de bunun yerine mağara resimlerinin neden yok olduğunu sormamız gerekir; bu yapıldığı zaman, tarihöncesi Avrupa’sından kalan şaşırtıcı buluntuların herhangi özel bir Batı kültürüyle olduğu kadar coğrafya ve iklimle de çok ilişkili olduğu görünür.

Buzul Çağı’nın büyük bölümünde Kuzey İspanya mükemmel av alanlarıydı. Fakat hava sıcaklıkları yaklaşık 15 bin yıl önce yükselmeye başladığı zaman rengeyikleri kışın bu kadar güneye göç etmeyi bıraktı ve avcılar onların peşinden kuzeye doğru yöneldiler. Batı Avrupa mağara resimleri de tam da bu dönemde gerilemeye başladı. Takriben 13500 yıl önce son sanatçı da buraları terk etti. Onlar muhtemelen bilincinde olmasa da, işte tam o gün bu kadim gelenek yok olup gitti.

Avrupa dışındaki, tarihöncesi insanların toplantı yerlerini süsleme çabaları, av alanlarının derin mağaralarla örtüştüğü yerler dışında, bugüne nadiren ulaşmıştır. Bunlardan birisi de Namibya’da bulundu. Namibya’daki Apollo 11 Mağarası’nda, gergedan ve zebra resimleri yapılmış taş dilimleri duvardan sıyrılmış, zemine düşmüş ve 19-26 bin yıl öncesi katmanlar altında muhafaza edilmiştir. Bazı Avustralya örnekleri daha da eskidir. Sandy Creek’te bir mağara duvarındaki oymanın bir kısmı üzerinde oluşan mineral katmanları 25 bin yıl önceye tarihlenebilir ve pigment parçaları 26 ila 32 bin yıllıktır; bu arada Carpenter’s Gap’deki bir mağara duvarının resimli kısmı 40 bin yıl öncesine tarihlenmiştir ki, bu da onu Avrupa’dakilerden daha eskiye tarihler.

Altamira’yı yaratan koşullardan yoksun olan, Batı Avrupa dışındaki Buzul Çağı insanları, yaratıcılıkları için başka alanlar bulmuşlardı. Bir kez daha insanları nerede bulursak bulalım onların –şiir, müzik, resim vs. gibi yeteneklerinin- hemen hemen aynı olduklarını görüyoruz. Her topluluk bitkiler olgunlaştıkça yiyecek topluyor, hayvanlar gelip gittikçe avlanıyordu. Her biri kendi bölgesini yakından tanıyor ve her bir kaya ve ağaç hakkında hikâyeler anlatıyor olmalıydı. Demek ki bütün ihtişamına karşın Altamira Batı’yı dünyanın geri kalanından farklı yapmıyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ömer Poyraz yazdı, 625 kez açıldı, 15 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Ağu 15 04:00

Ömer Poyraz

Puan: 6707

Tarihte 'iz Bırakan' Biz'ler

Mezarlıklardan geçerken düşünürüm, burda yatanlar kimlerdi acaba? Önemli adamların kabirleri oluyor bazan kimsenin haberi bile yok. Mesela müfti-issakaleyn (insanlara ve cinlere fetva veren) Ebüssü’ûd Efendi Eyyûb Câmii karşısında, Kemâl Paşazade Hazretleri ise Edirnekapı kabristanında medfun. Yazdıkları yaşadıkları ile insanlığa numune olmuş insanlar var, fakat kabirleri unutulmuş. Muhammed Bin Kutbuddin-i İznikî Hazretleri var mesela. Sultan Hamid-i Sani’nin (2. Abdülhamid) katır sırtında Anadolu’nun her köşesine yaydığı asıl adı Miftâh-ul Cennet( Cennet Kapısının Anahtarı) olan Mızraklı İlmihal Kitabınının yazarı. 1480’de Edirne’de vefat etmiş. Kabrinin üzerinde bulunduğu kabristana 1930’da İtalyan Marelli Şirketi tarafından bina yapılmış ve elektrik santrali olarak kullanılmaya başlanmış. Hâla kurtarılmayı bekliyor. Bina AVM olmaktan son anda kurtuldu. Kültür merkezi ve nikah salonu olacağı söylenmekte. Bu acı hadise gibi onlarca bildiğim var. Düşünün İmam-ı Muhammed Maturidi hazretlerinin kabrinin üzerinde bir yahudinin evi var ve onun mülkü. Yerini tespit ederek satın alan hayır sahibi büyük insanlardan Allahü Teala razı olsun. Şuraya gelmek isterim ki, bu kadar hizmetler yapmış, insanlığa yüzlerce eser bırakmış muhterem zatların bile kabri unutulmuş, kaybolmuş ise bizlerin öldükten sonra düşeceği durum dehşet verici. Bir tarihçi şöyle demişti; “Mezar taşları bir ülkenin tapu senetleridir.” Amma velâkin biz yıkmaktan, yerine koyamayacağımız değerlerimizi tahrip etmekten sanki zevk alırcasına kıyıma devam ediyoruz.

Bu girizgâhtan sonra asıl anlatmak istediğim konuya dönecek olursam. Tarihin derinliğinde nokta teşkil etmeyecek bir yerde ve nokta hacim kaplamayan bir değerde yer işgal ediyoruz. Kendilerinden öncekilerin büyüklüğünü anlatırken din büyükleri diyorlar ki; “Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız.” Bu söz bizim değerimizi anlatmaya yetiyor. Çırpınmak nafile, susmak zamanı burada.

Kendimi durup izlediğimde, nehirde akan saman çöpüne benzetiyorum. Gündemin yoğunluğundaki tavrımı, gözüyle görebildiği halde, elinde büyüteçle masanın üzerinde nesne arayan birine benzetiyorum. Şöyle mi olacak böyle mi olmalı? Geçen Bulut Sever kardeşimin dediği “çocuklarımın geleceğinden endişe duyuyorum” lafı geliyor aklıma. Bizi bu noktaya sürükleyen mikroskopla su içmeye çalışmak ve içememek olsa gerek. Bazı şeyler yaşanacaksa önüne geçmek mümkün olmuyor. Ve bu durumda bazı zamanlar kendimi çok yalnız hissediyorum. Sonra durup baktığımda ailem, sevdiklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim aklıma gelince ferahlıyorum. Ve burada diyorum ki bizi bu noktaya kasten sürüklemek istiyorlar. Ekran başında birbirimizi görmeden korkutarak, birbirimizden ve kalplerimizden kuvvet almamızı engelleyerek çökertmeye çalışıyorlar. Odaklanmak, sürekli bir akışta kendini durduramamak ne zor şey. Halbuki geriye çekilip tarihin seyrine baksak. Batı’nın çöküşünü ve İslam’ın yükselişini keyifle seyretsek ve bu yolda bir katkı sunmaya çalışsak bizim hem dünya hem de ahret saadetimiz için çok daha hayırlı olacak. Kudret sahibi öyle dilemişse cihan bir araya gelse değişmeyecek bir gerçeği adımız gibi bilmiyor muyuz?

Tarih perspektifinden bakıldığında en güçlü dönemlerde dahi çok daha sıkıntılı dönemlerden geçildiğini göreceğiz. Celali İsyanları mesela 2 yüzyıl sürmüş yaklaşık. Tarih kitaplarındaki bilgi şu “Osmanlı Devleti’nin 1593 yılından beri, Avrupa cephesinde savaşlarla meşgul olmasını fırsat bilen, İran-Safevî Devleti’nin Anadolu ve Kuzey Suriye’deki kışkırtmaları sonucu, Celali isyânları çok tehlikeli bir hâl almıştı.” Bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. Tüm çareler denenmiş nerdeyse, isyancı başına Bosna Beylerbeyliği verilmesi dâhil. Bitirilmesi ise 80 yaşında bir yiğit olan Kuyucu Murat Paşa’nın kararlı ve cesur siyaseti ile gerçekleşmiştir. Yine tarih kitaplarından okuyalım “Üsküdar seferi denilen 15 Haziran 1609 yazındaki harekâtla; Musli Çavuş ve Yûsuf Paşa gibi âsîleri ve bunlarla işbirliği yapan kimseleri îdâm ederek, bunların fesat tohumlarını ve köklerini kuruttu. 1610 baharında, Osmanlı Devleti içindeki karışıklıkların planlayıcısı ve destekçisi, İran-Safevî Devleti’ne karşı sefere çıktı. Tebriz’de bulunan Safevî Şâh Abbâs’ın (1587-1628), celâlî isyânları ve Avusturya seferi (1593-1606) esnasında işgal ettiği toprakları ve Kafkasya’yı kurtararak, Osmanlı lehine bir andlaşma sağlamak niyetiyle İran seferine çıktı. Murâd Paşa Tebriz önlerine geldiğinde sefer mevsimi geçtiğinden, kışı geçirmek için Diyarbekir’e çekildi. Fakat ömrü vefâ etmeyip burada vefât etti.”

Demem o ki, bu gemi yoluna devam edecek. Yaşar Taşkın Koç’un link’teki makalesinde dediği gibi. Sarsılmalardan geminin içindeki yolcular olarak biz de etkileneceğiz. Okyanusun ortasında fırtınaya tutulan gemi içindeki yolcular ne yaparlar? Sağ salim geminin karaya çıkması için dua ederler herhalde. Denize, fırtınaya kızıp gemiye zarar vermezler. Oturup düşünmek zorundayız. Öfke ve acele ile değil, akıl ve izan ile, nefsimizle değil kalbimizle hareket etmek mecburiyetindeyiz. Olaylar oyunlar yüzyıllık, sarsıntılar büyük ve yakıcı. Yusuf Kaplan’ın link ‘teki makalesi bugün dönen oyunun içeriğini ortaya koyacak bir özet sunuyor. İngilizlerin hoplayıp zıplaması, PKK operasyonlarına verdiği tepkiyi buradan okuyabilirsiniz. Bir eksiği var yazının. İran ve Şii mezhepçiliği tehlikesi. Onu da daha evvel yazmıştı. İran-Batı ittifakının hedefinin İslam ve doğru yol olan Ehlisünnet Müslümanlık olduğunu. İran tarihte hiçbir kâfir devletle savaşmamış bir Yahudi oyuncağıdır. Tek farkı var yeni ve teknolojik bir oyuncak değil kadim bir geçmişi olan, kendilerinin bile oyuncak olduğunu unuttukları bir tür.

Ammâ. Fakat, her şeye rağmen. Saatlerce konuşalım bir dairenin dışına çıkmamız mümkün değil. Netice belli ya gerisi mühim değil. Endişeye mahal yok. Dünkü şu İngilizlerle ilgili link ’teki yazıda da geçtiği gibi “hakiki Müslüman olan Ehl-i sünneti yok edemeyecekler.” Bizim ufaklığın şiirinde dediği gibi; Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan, çiçekleri açdıran bir Alllah’tır bir Allah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Ağu 12:54

Bulut Sever

Puan: 4848

Eyvallah aziz dostum. Zaman mefhumu biz insanlar için var. Halbuki, Allah-ü Teala nurunu tamamlamıştır. Aciz varlıklarız ve değiştiremeyeceğimiz bunca şey varken, ısrarla duadan gayrı kalmamalıyız. Ve ayrıca: Dua ve tevekkül de en çok bize yakışır.

Mustafa Karayel yazdı, 598 kez açıldı, 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Tem 15 10:00
İngilizler ve İslamiyyet

İngilizlerin bütün İslâm âleminde ta’kîb etdikleri siyâsetin temeli ve aslı şu üç kelimedir. (Parçala, hâkim ol ve dinlerini imhâ et.)

Bu siyâsetin îcâb etdirdiği hiç bir şeyi yapmakdan çekinmemişlerdir. Hindistânda da ilk işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bu kimseleri kullanmak sûreti ile fitne ateşini yavaş yavaş yakdılar. Bunun için, müslimânların hâkimiyyetinde yaşayan hindûları kullandılar. Müslimânların adâleti altında yaşayan hindûlara, Hindistânın hakîkî sâhiblerinin hindûlar olduğunu, müslimânların hindû tanrılarını kurban etdiğini, buna mâni’ olmak lâzım geldiğini telkîn etdiler. Hindûları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı askerler istihdâm etdiler. Böylece, Kraliçe Elizabetin emr etdiği ordu kurmak işi teşekkül ederken, hindû cehâleti ile İngiliz İslâm düşmanlığı ve para hırsı da birleşdirilmiş oluyordu. Müslimân vâlîlerle hindû mihrâcelerin araları açılarak harbler çıkarıldı. Müslimânlar içerisinde za’îf i’tikâdlı kimseler satın alındı. Kendisi bir kaç kerre kral nâibi ve (Hindistân teşkîlâtı) a’zâsı olan meşhûr İngiliz Sir John Strachey müslimânhindû düşmanlığı husûsunda diyor ki: (Hâkim olmak ve tefrîka sokmak için, yapılacak her şey, hükûmetimizin siyâsetine uygundur. Hindistândaki siyâsetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır). Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1164 [m. 1750] senesinden 1287 [m. 1870] senesine kadar, devâmlı hindûları desteklediler ve onlarla berâber büyük müslimân katl-i âmları yapdılar.

1858 senesinde başlayan müslimân hindû çarpışmaları büyüyerek devâm etdi. Hindûları müslimânların üzerine saldırtır, sonra da oturur neş’e ile seyr ederlerdi. 1990 senesinde de, sırpları Bosnada müslimânlar üzerine saldırtdılar.

Hindistânda hiç bir sene geçmemişdir ki, inek kurban etmek sebebi ile kanlı olaylar ve yüzlerce, binlerce müslimânın öldüğü fitneler zuhûr etmiş olmasın. Bu fitneyi körüklemek için, müslimânlar arasında bir tarafdan inek kesmenin 7 tâne koyun kesmekden dahâ efdal olduğunu yaydılar. Diğer tarafdan da, hindûlar arasına, inek tanrılarını ölümden kurtarmanın çok sevâb olduğunu yaydılar. Bu fitneleri Hindistândan çekildikden sonra da devâm etmişdir.

Hindûların, kendilerine karşı yavaş yavaş baş kaldırdıklarını görünce, 1287 [m. 1870] den sonra da, müslimânları hindûlara karşı desteklemeğe başladılar. Kılıç ile cihâdın farz olmadığını söyleyen, İslâmiyyetin harâm kıldığı şeylere halâl diyen, dîni ve îmânı değiş- dirmeğe çalışan, müslimân ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları yetişdi. Sir Seyyid Ahmed, Gulâm Ahmed Kâdıyânî, Abdüllah Gaznevî, İsmâ’îl-i Dehlevî, Nezîr Hüseyn Dehlevî, Sıddık Hasan hân Pehûpâlî, Reşîd Ahmed Kenkühî, Vahîd-üzzemân Haydar âbâdî, Eşref-Alî Tehânevî ve şâh Abdül’azîzin torunu Muhammed İshak bunlardandır. Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların zuhûrunu sağladılar. Müslimânların bu fırkalara uymaları için çalışdılar.

***

Son üç asrda, Türk ve İslâm âlemi, nerede bir ihânete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere vardır.

İngilizler hakkında, efrâdını câmi’, ağyârını mâni’ en güzel ta’rîfi yapmış olan, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurmuştur.

“İslâmın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyyeti bir ağaca benzetirsek, başka kâfirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslimânlar da, bunlara düşman olur. Fekat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder. Besler. Müslimânlar da, onu sever. Fekat, gece kimse anlamadan köküne zehr sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir dahâ süremez. Vah vah çok üzüldüm, diyerek müslimânları aldatır. İngilizin, İslâma böyle zehr salması demek, para, mevkı’ ve kadın gibi, nefsânî arzûlar karşılığında satın aldığı yerli münâfıkların, soysuzların elleri ile, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.”

Ve fakat…

İngilizler, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hakîkî müslimân olan Ehl-i sünneti yok edemiyecekler, kendileri yok olacaklardır. Çünki, Allahü teâlâ, İsrâ sûresinin 81. ci âyetinde, bozuk yolda olanların da zuhûr edeceklerini, fekat hak yolda olanların karşısında, bunların mağlûb olarak, yok olacaklarını müjdelemekdedir.

İngiliz Casusunun İtirafları kitabından derlenmiştir./ link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 355 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Nis 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Muhal Bir Denklem

Tarihin seyri içerisinde Batı'nın katliamlarından payını almamış bir yer var mıdır? Katliam derken yakıp yıkmak, insan öldürmek değil sadece; kendinden olmayanlara yönelik dini, kültürel, ekonomik katliamlarından bahsediyoruz.

İnsanları kendi inandıkları din ilerlesin diye tarifsiz acılar yaşatan, kendi halkları ilerlesin diye başka milletlere insanlık dışı yaşama imkânları sunarak onları sömüren Batı’dan bahsediyoruz.

Kültürel mirasları koruma dernekleri kurup kadim şehirleri bombalayan Batı’dan, Afrika’ya su ve gıda götüreceğiz diye örgütler kurup elmas madenlerinin güvenliğini sağlayan, soykırıma çanak tutanlardan bahsediyoruz. Bakınız, Ruanda.

1915 olaylarının yüzüncü yılına geldik. Yedi düvel o yıllarda İslam’ın son sancağının dalgalandığı tek yer kalan bu topraklara hem içeriden hem de dışarıdan nasıl saldırmışsa, şimdi de hem içimizden hem de dışımızdan herkes sözbirliği etmişçesine, bir milleti yok etmeye yönelik katliamlar yaptığımızı iddia ediyor ve bunu kabul etmemizi istiyor.

Peki, ne oldu?

Ermeniler bilindiği üzere “milleti sadık” idi Osmanlı için. Dinleri hariç, örf ve adetleri neredeyse Müslüman Türklerle ayırt edilemeyecek kadar birdi. Osmanlı aileleri her daim Ermeni ailelerle huzur içinde yaşadı. Ermeniler Osmanlı’da o kadar sevildiler ki, imtiyazlı bir hale geldiler devlet nezdinde. Her çeşit devlet kademelerinde üst düzey görev alabilecek duruma geldiler.

Ne olduysa Fransız İhtilalinden sonra milliyetçilik ateşinin, Osmanlı İmparatorluğu zayıflamaya devam ediyorken, içimizde yangın çıkarmasıyla oldu. Özellikle Rus ve İngilizlerin “Büyük Ermenistan” vaadine inanan bir kısım Ermeniler, zaman içerisinde örgütlenerek Anadolu’da silahlı isyanlara kalkıştılar. Osmanlı, sınırlarının her yerinde savaşırken, arkasından “milleti sadık” dediği Ermenilerin yanlış yapması bıçağı kemiğe dayandırdı ve ilgili yönetim hiçbir sınırlama getirmeden “tehcir” kararı aldı. Bütün Ermeniler, yine ve halen Osmanlı olan topraklara sürülecekti.

Açık yazalım. İttihat ve Terakki yönetiminin bu uygulamada hiç mi hatası yoktur? Elbette vardır. Ermenilere bu yollarında yapılan haksızlıklar, zulümler ve haklarına tecavüz elbette olmuştur. Bu gerçek de yadsınamaz fakat Türklerin Ermenileri bilerek ve isteyerek köklerini kazımak istedikleri ve buna dair uygulamalarda bulundukları iddiası gerçeği ifade etmez.

***

Birinci Dünya Savaşı Türkler için bir ölüm kalım mücadelesi idi. Ya yok olacaktık ya da kurtulacaktık. İşte tam da bu esnada Ermeni çetelerinin Doğu vilayetlerinde yaptıkları katliamları ve zamanla çıkan toplu mezarların kime ait olduğunu nereye koyacağız. Bu gerçekler de varken, sonrasında bitmek bilmeyen bir kinin iki sınır arasına duvar örmesi; akabinde intikam cinayetleri diye masum diplomatların öldürülmesi geldi mütemadiyen.

***

Bu olayların biraz daha öncesine gidelim isterseniz. Vatan toprağıdır, dediğimiz Balkanların elden çıkışına; elden çıkarken oradaki Müslüman halkların nasıl katledildiğine, katledilmekten kurtulanların yollarda yakalanıp katledildiğine, yakalanamayanların açlıktan, soğuktan telef olduğuna gelelim.

Özellikle Bulgar ordusunun işlediği cinayetlere, hiçbir insana yapılmayacak katliamlarına gelelim. Bulgar ordusunun içindeki gönüllü Ermeni birliklerine gelelim.

Kırım Türklerinin nasıl kırıldığına; Sibirya’ya nasıl eksi bilmem kaç derece soğukta trenlerle sürülürken öldürülmüş olduğuna, varabilenlerin ise her gün Allah’tan ruhunu teslim alması için yalvarmalarına gelelim.

Gelinecek çok şey var iken tarihin, gerçekleri elbet bir gün ortaya çıkarma gibi kötü bir huyu olduğunu yazalım ve burada bırakalım.

***

Artık karşılıklı suçlamaların, acıların yarıştırılma zamanı geçmiştir. “Acım büyüktür acından!” sözü muhal bir denklemdir. Herkes kendi acısının hesabını yapmaya kalkarsa bu böyle devam edip gider.

Daha önce de yazdığımız gibi, Batı her daim ikiyüzlüdür. Her gittiği yerden çıktığında bütün mefhumları yerle yeksan olmuş halklar bırakır sonunda. Asya’dan Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya bu hep böyle olmuştur.

***

Pardon, soykırım mı dediniz?!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.